Yazar: Admin

  • Dürtü Kuramı Nedir?

    Dürtü kuramı (drive theory), psikanalitik kuram içinde merkezi, ancak aynı zamanda karmaşık ve tartışma yaratan bir rol oynamıştır. Bu kuram, insan davranışını güdüleyen temel güçlere atıfta bulunduğu için, Freud’un kuramının yapıtaşlarından biri olarak kabul edilir. Dürtü kuramı, ego psikolojisi (ego psychology) ve çağdaş çatışma kuramı (conflict theory) içinde merkezi konumunu korumuştur; ancak bu kuramsal yönelimler içinde yer alan birçok kuramcı, dürtüleri tek motivasyon kaynağı olarak görmemektedir. Bu motivasyon kaynakları arasında ayrıca insan ilişkileri (human relations), ego işlevi (ego function) ve kendilik (self) de yer alabilir. Dürtüler, Kleinyen kuram içinde de merkezi rollerini korumuştur. Buna karşılık, ilişkisel modellerin çoğunda ya da kendilik psikolojisinin zihin modelinde, endojen dürtülere (endogenous drives) ya çok az yer verilir ya da hiç yer verilmez.

    Birçok psikanalist, klinik ve kuramsal çalışmalarında, libidinal ve agresif dürtüleri (libidinal and aggressive drives) insan yaşantısının birincil güdüleyicileri olarak kullanmaya devam etmekte; ancak bunu yaparken, Freudyen dürtü kuramının diğer yönlerine bağlı kalmamaktadırlar. Bazı kuramcılar ise dürtü kavramını korumakta, fakat onu Freud’un özgün görüşünden oldukça farklı biçimlerde kavramsallaştırmaktadırlar.

    Freud’un Trieb teriminin, Strachey tarafından instinct (içgüdü) olarak çevrilmesi, yanıltıcıdır; zira evrimsel biyoloji alanında instinct terimi, psikanalizde drive/Trieb ile tanımlanan kavramdan farklı bir anlam taşır. Bu nedenle, Trieb’in impulse (dürtüsel, itkisel edim) ya da daha yaygın olarak drive (dürtü) biçiminde çevrilmesi, psikanalitik anlamı daha doğru biçimde yansıtmaktadır. Evrimsel biyolojide, içgüdüler (instincts), türe özgü, kalıtsal davranış örüntülerini tanımlar. Bu davranışlar karmaşık olabilir; ancak öğrenme gerektirmeyebilir ve çoğunlukla belirli çevresel tepkileri tetiklemek üzere tasarlanmışlardır (örneğin, çiftleşme davranışları ya da bir bebeğin gülümsemesi gibi). Freud, zaman zaman bu anlamı kastettiğinde Instinkt kelimesini de kullanmıştır. Ancak Freud’un Trieb kavramı, bedendeki fizyolojik uyarıcılar ile zihindeki psişik temsilleri arasında bir bağlantı kurar ve buna ek olarak, bir nesneden doyum aramaya yönelik güdüleyici bir itkisel yönelimi de içerir. Freud’un bu kavramı, belirli ya da zorunlu bir davranışsal yanıtı ima etmez; bu nedenle, drive terimi, genellikle instinct terimine kıyasla daha uygun kabul edilir. Bununla birlikte, zaman zaman instinctual drive (içgüdüsel dürtü) ifadesi de kullanılır; bu durumda sıfat olan instinctual, bu güdüleyici güçlerin doğuştan gelen (innate) ve içsel (endogenous) niteliğini vurgulamak amacıyla eklenmiştir.

    Her ne kadar Freud erken dönem çalışmalarında dürtülere çok benzer kavramlara -örneğin endojen uyarımlar (endogenous excitations), endojen uyarıcılar (endogenous stimuli) ve arzuya dayalı itkiler (wishful impulses)- sıkça atıfta bulunmuş olsa da, dürtü (ya da içgüdü) terimini ilk kez resmî olarak, “Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme (Three Essays on the Theory of Sexuality, 1905b)” adlı eserinde cinsel içgüdüleri tanımlarken kullanmıştır. Freud, dürtüleri, bedendeki somatik kaynakları; amacının, gerilimin azaltılması ya da ortadan kaldırılması yoluyla doyuma ulaşmak olması; ve nesnesinin, dürtünün doyuma ulaştığı şey (çoğunlukla bir kişi ya da beden parçası, gerçek ya da hayali) olması bakımından karakterize etmiştir. Freud ayrıca, libido (libido) kavramını cinsel dürtülerin cinsel enerjisi olarak daha açık biçimde tanımlamış ve cinsel dürtünün çok sayıda bileşen içgüdüsünü (component instincts) ya da alt bölümünü de tarif etmiştir; bu bileşenlerin her biri, farklı bedensel organlarda ya da erotojenik bölgelerden kaynaklanır, gelişimsel bir sıra içinde baskın hale gelir ve ancak görece geç bir gelişim evresinde, üreme işlevine hizmet edecek şekilde birbirleriyle sentezlenir.

    Freud’un dürtü kavramına dair en güçlü biçimde formüle ettiği açıklama, “İçgüdüler ve Yazgıları (Instincts and Their Vicissitudes, 1915b)” adlı eserindedir; burada Freud, dürtüyü “zihinsel ile bedensel olan arasındaki sınırda yer alan bir kavram, organizmanın içinden kaynaklanarak zihne ulaşan uyarıcıların psişik temsili ve bedenle bağlantısı dolayısıyla zihne yüklenen iş talebinin bir ölçüsü” olarak tanımlamıştır. Freud’un dürtü kuramı, onun erken dönem enerji ekonomileri (energy economics) formülasyonlarıyla yakından bağlantılıydı. Döneminin nörofizyolojik düşüncesiyle uyumlu olarak, sinir sistemini kendisine ulaşan uyarıcıları azaltmak ya da ortadan kaldırmak üzere işleyen bir yapı olarak tasavvur etmişti (eylemsizlik ilkesi (principle of inertia)), ya da en azından bu uyarıcıları sabit tutmak (sabitlik ilkesi (principle of constancy)) üzere çalıştığını varsaymıştı. İki tür uyarıcı (stimuli) var: dışsal (exogenous) uyarıcılar, kaçınma ya da kaçış yoluyla bertaraf edilebilirken; içsel (endogen) uyarıcılar, yani dürtüler (endogenous stimuli or drives), sürekli bir baskı uygular ve içsel kaynaklı olmaları nedeniyle kaçınılamaz niteliktedir. Zihinsel aygıt (mental apparatus), haz ilkesine (pleasure principle) dayalı bir düzenleyici süreç uyarınca, dürtüsel uyarımın azaltılması yoluyla haz elde etmeye çalışır. Dürtüler, zihinde hem bir düşünce (özünde bir arzu) hem de bir “duygulanım miktarı (quota of affect)” aracılığıyla temsil edilir; bu duygulanım kotası, altında yatan enerji gerilimindeki dalgalanmaları yansıtan bir haz ya da huzursuzluk kaydıdır.

    Freud ayrıca, dürtülerin yaşayabileceği yazgıları (vicissitudes) ya da uğrayabileceği dönüşümleri (transformations) de tanımlamıştır; bu dönüşümler şunlardır: 1) Etkin konumdan edilgin konuma geçişle birlikte ortaya çıkan amaç tersinmesi (reversal of aim), sadizmden mazoşizme ya da skopofiliden teşhircilik eğilimine geçişte görülebilir; buna benzer biçimde, içerik tersinmesiyle (reversal of content) sevgi yerini nefrete bırakabilir. 2) Dürtünün özgün dışsal nesnesinin öznenin kendi benliğiyle yer değiştirmesiyle birlikte ortaya çıkan kendine yönelme (turning around upon the self), sadizmden mazoşizme geçişte ya da süperegonun işleyişinde de gözlemlenebilecek bir dönüşüm biçimidir. 3) Bastırma (repression), her ne kadar daha sonraki psikanalitik kuramlar dürtülerin geçirebileceği tüm diğer savunucu dönüşümleri de bu kapsama dahil edecek şekilde genişletilmiş olsa da, başlangıçta temel savunma biçimi olarak kabul edilmiştir. 4) Yüceltme (sublimation), bir dürtünün özgün cinsel amacının, toplumsal olarak daha kabul edilebilir ya da değerli görülen hedeflere yöneltilmesidir; bu durum, özellikle yaratıcı ya da entelektüel etkinliklerde gözlemlenebilir.

    Freud’un dürtü kuramının en değişken yönü, dürtülerin sınıflandırılmasına ilişkin anlayışındaki evrimsel değişiklikler olmuştur. Ancak bu değişimlere rağmen kuramının özü, ikili (dualistik) bir yapıyı korumuştur; çatışmanın ve psişik yapının oluşumunda başat rolü, iki karşıt gücün ya da yönelimin etkileşimi oynamaya devam etmiştir. İlk ayrım (yaklaşık 1905–1914), cinsel enerji (sexual energy) ya da libido (libido) ile işleyen cinsel dürtüler (sexual instincts) ile, Freud’un 1910’daki çalışmasında “ilgi (interest)” olarak adlandırdığı, niteliği belirsiz bir enerjiyle ilişkilendirilen ego içgüdüleri (ego instincts) ya da kendini koruma içgüdüleri (self- preservative instincts) arasındaydı. Bu aşamada Freud, dürtüleri evrimsel düşünceyle uyumlu terimlerle kavramsallaştırmıştır: cinsel dürtüler, türün devamlılığını sağlamak üzere işlev görürken; kendini koruma dürtüleri, bireyin hayatta kalmasını güvence altına almakta ve gerektiğinde cinsel dürtülere karşı savunma işlevi görmektedir. İkinci ayrım, Freud’un “Narsisizm Üzerine (On Narcissism)” (1914e) başlıklı makalesinde ortaya konmuştur; bu metinde Freud, ego-libidosu (ego-libido) ya da narsistik libido (narcissistic libido) (egoya ya da kendiliğe yöneltilmiş libido) ile nesne-libidosu (object-libido) (libidonun dışsal nesnelere yöneltilmiş biçimi) arasında bir karşıtlık önermiştir. Bu kuramsal yapı içerisinde, ego içgüdüleri artık libidinal olarak kavramsallaştırılmıştır. Freud’un son sınıflandırması ise “Haz İlkesinin Ötesinde (Beyond the Plea sure Principle)” (1920a) başlıklı çalışmasında ortaya konmuştur; bu çalışmada Freud, yaşam içgüdüsü (life instinct) ya da Eros (Eros) ile ölüm dürtüsü (death drive) arasında bir karşıtlık önermiştir. Eros, organik karmaşıklığı inşa etmeyi, birleştirmeyi ve yaşamı sürdürmeyi hedeflerken; ölüm dürtüsü, organizmik yapıları çözerek yaşamı inorganik bir duruma döndürmeyi amaçlar -bu yönüyle Nirvana (ya da atalet) ilkesine (Nirvana (or inertia) principle) uygun biçimde işlev görür. Cinsel dürtüler, ego-libidosu ve ego (ya da kendini koruma) dürtüleri, bu aşamada artık yaşam dürtüsü başlığı altında birleştirilmiştir. Freud, yapısal modeli tanıttığı 1923a tarihli çalışmasında, her biri kendine özgü bir enerji türüne sahip olan iki temel dürtünün (libidinal ve saldırgan) birbiriyle kaynaşabileceğini ya da nötralize edilebileceğini ileri sürmüştür. Dürtüler, bu modelde id (ilkel benlik) tarafından temsil edilirken, ego (benlik), dürtü enerjisini düzenleyici ve denetleyici bir işlev üstlenmektedir.

    Eleştirmenler, Freud’un son dürtü modelinin klinik verilerin ötesine geçtiğini ve temel evrimsel ilkelerle uzlaştırılmasının güç olduğunu öne sürerler. Çoğu psikanalitik kuram, Freud’un ölüm dürtüsüne ilişkin spekülasyonlarını göz ardı eder ya da reddederken, Melanie Klein, çağdaş Klein’cı analistlerin önemli bir bölümü ve bazı Fransız psikanalistler, bu kavramı hem kuramsal düzeyde hem de klinik uygulamada kullanmayı sürdürmektedirler. Dürtü kavramlarını benimseyen birçok kuram, doğrudan ölüm dürtüsünden ziyade genellikle cinsel ve saldırgan dürtüler üzerinde yoğunlaşır. Örneğin ego psikolojisi içerisinde, saldırganlık, haz ilkesinin ötesinde değil, haz ilkesi doğrultusunda işleyen, ayrı bir dürtü olarak daha ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. Bu dürtünün amaçları yalnızca yıkım değil, aynı zamanda egemenlik kurma gibi yönelimleri de içerebilir; ayrıca psişik yapının inşasındaki rolü özellikle vurgulanmıştır (Hartmann, Kris ve Loewenstein, 1949). Freud’un dürtü kuramında içkin olan enerji formülasyonları (energy formulations), kuramın yaşantıdan çok kopuk, aşırı mekanik ve aynı zamanda fazlasıyla muğlak olduğu yönündeki yaygın eleştirilerin odak noktası hâline gelmiştir. Bu eleştiriler, kuramda süreklilik gösteren bir dizi kuramsal revizyona ve reddedişe yol açmıştır (Holt, 1976; G. Klein, 1976; Schafer, 1976; C. Brenner, 1982). Brenner, dürtü kavramının yalnızca psikanalizin klinik verileriyle sınırlı tutulmasını savunmuş ve dürtü türevlerini (drive derivatives) -yani cinsel ve saldırgan arzuları- fizyolojik süreçlere dayandırmaya gerek kalmaksızın, zihinsel temsiller biçiminde tanımlanan psikolojik olgular olarak ele almıştır. Brenner, zihnin (mind) yalnızca dürtüler değil, tüm yönleriyle beyin işlevlerinin (brain functioning) bir ürünü olduğunu ileri sürerek, dürtülerin bu biyolojik yönüne odaklanmanın gereksiz ve yanıltıcı olduğunu savunmuştur. Ayrıca Brenner, dürtü kavramının, birçok bireyin gelişim süreci boyunca belirli kişilere (nesnelere) yönelttiği benzersiz ve özgül isteklerin gözlemlenmesine dayanan, insan güdülenmesine ilişkin soyut bir genelleme olarak anlaşılması gerektiğini savunmuştur. Brenner ayrıca, psişik çatışma (psychic conflict) ve uzlaşma oluşumu (compromise formation) süreçlerinde saldırgan ve libidinal dürtü türevlerinin eşzamanlı ve paralel rolünü özellikle vurgulamıştır.

    Klein’cı model hariç olmak üzere, birçok nesne ilişkileri kuramı, güdülenmenin temel kaynağı olarak içsel haz arayıcı dürtü kavramından uzaklaşmış ya da güdülenmeyi (motivation) açıklarken nesne ilişkileri (object relations) ve duygulanım (affect) kavramlarını dürtülerle bütünleştirmeye yönelmiştir. Fairbairn (1952, 1954), libido ile işleyen egonun temelde haz arayıcı değil, nesne arayıcı (object-seeking) olduğunu öne sürmüştür. Ona göre saldırganlık, temel bir güdülenme biçimi değil, nesne ilişkisi bağlamında ortaya çıkan bir hayal kırıklığına tepkidir. Loewald (1971) ise, dürtülerin kökenini anne-çocuk arasındaki psişik matristeki gerilimler ve etkileşimler içinde konumlandırmıştır. Kernberg (1982), ikili dürtü modelini (libidinal ve saldırgan dürtüler) sürdürmekle birlikte, duygulanım durumlarını (affect states) birincil güdüleyici sistem olarak görmüştür. Duygulanım durumları, gelişimin en erken evrelerinden itibaren kendilik ve nesne temsilleriyle (self and object representations) bağlantılıdır; bu duygulanım halleri zamanla libidinal ve saldırgan dürtüler içine bütünleştirilir ve bu nedenle dürtülerin adeta “yapıtaşları (building blocks)” olarak kabul edilir. Diğer düşünce okulları ise, insan yaşantısını güdüleyen ve örgütleyen temel unsur olarak zihinsel işleyişin farklı yönlerine odaklanırlar. Kişilerarası yaklaşımlar (interpersonal approaches), tatmin (satisfaction) ve güvenlik (security) gibi temel gereksinimleri varsayar, ancak tüm psikolojik olguların kişilerarası kökenli olduğunu savunurlar (Sullivan, 1953a). Kendilik psikolojisinde (self psychology) ise dürtülerin rolü, yerini kendiliknesnesi (selfobject) gereksinimlerine bırakır. İntersubjektivist (intersubjectivists) yaklaşımlarda ise vurgu, öznel yaşantının paylaşımına yönelik nesne ilişkili temel bir gereksinim üzerinde yoğunlaşır.

    Bazı kuramcılar, psikanalitik dürtü kuramını evrimsel biyolojiyle bütünleştirmeye yönelik çalışmalar yapmıştır (Peskin, 1997). Diğerleri ise dürtü kuramını nörobiyolojiyle birleştirmeye çalışmıştır (Panksepp, 1999).

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Drive theory. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 65).

  • Derinlemesine Çalışma Nedir?

    Derinlemesine çalışma (working through), analitik tedavi sürecinde zorunlu olan bir işlemdir ve bir yorumun yapılmasını, ardından bu yorumun, ilgili meselelerin kendini gösterdiği özgül durumlara tekrar tekrar uygulanmasını kapsayan döngüsel bir süreci ifade eder. Bu tür tekrarlar, analitik çalışmanın tüm alanlarında meydana gelir; belki de en önemlisi, aktarımı (transference) içeren şimdi ve burada bağlamında görülür. Ancak bununla sınırlı kalmaz; hastanın tedavi dışındaki psikolojik yaşantısı ve gelişimsel geçmişi içinde de ortaya çıkar.

    Derinlemesine çalışmanın gerekliliği, çoğunlukla entelektüel içgörü ile gerçek değişimin kanıtı arasındaki boşluğun açık biçimde görülmesiyle ortaya çıkar. Başka bir deyişle, bir hasta çatışmalarını ya da sorunlu yönlerini mantıklı bir şekilde tanımlayabiliyor olabilir; ancak bu çatışma ve sorunların ne zaman ve nerede içsel olarak, davranışsal düzeyde ya da kişilerarası ilişkilerde kendini gösterdiğini pek az anlayabilir. Derinlemesine çalışma sürecinden nihai olarak beklenen, entelektüel içgörünün duygulanımsal bir kanaat (affective conviction) düzeyine ulaşmasıdır.

    Bu sürecin gerekliliği, değişime yönelik bilinçli motivasyona rağmen, hastanın psikolojik yaşantısında mevcut durumu (status quo) sürdürmeye hizmet eden bilinçli ve bilinçdışı tüm etken ve güçleri kapsayan direnç (resistance) kavramıyla yakından ilişkilidir.

    Derinlemesine çalışma, psikanaliz tarihinde önemli bir yere sahiptir; çünkü bu kavramın evrimi, psikanalitik tedavinin terapötik kazanımı nasıl sağladığını açıklayan terapötik etki (therapeutic action) kavramının gelişimiyle paralellik gösterir.

    Tüm psikanalitik kuramsal yaklaşımlar -bu terimi kullanıp kullanmamalarından bağımsız olarak- derinlemesine çalışma sürecinin gerekliliğini kabul ederler. Ancak bu süreci, tedavi sürecinde ilerlemeyi neyin engellediğine ve neyin kolaylaştırdığına dair görüşlerine bağlı olarak farklı biçimlerde kavramsallaştırırlar.

    Farklı kuramlar bu süreçte şu unsurlara değişen ölçülerde vurgu yapar: bilişsel süreçler, duygulanım, içselleştirmeler, gelişimsel süreçlerin yeniden devreye girmesi, anlamlı yaşam anlatılarının kurulması, örtük ilişkisel süreçlerin dönüşümü, öznelerarasılık (intersubjectivity) ve güven duygusunun tesis edilmesi gibi birçok başka etkenle birlikte.

    Freud (1914c), bu kavramın incelenmesine zemin hazırlayan klasik makalesi “Anımsama, Yineleme ve Derinlemesine Çalışma (Remembering, Repeating and Working-Through)” ile birlikte “derinlemesine çalışma” terimini ortaya atmıştır. Bununla birlikte, derinlemesine çalışma kavramı, Freud’un çalışmalarında en başından itibaren örtük olarak yer almıştır; zira Freud, hem hastadaki süreçleri hem de iyileşme için analistin üstlenmesi gereken işlevleri anlamaya çabalamıştır.

    Freud başlangıçta derinlemesine çalışmayı şu şekilde tanımlamıştır: hasta ve analistin ortak çabası, zaman alan ve zahmetli bir süreç, psikanalitik tedaviyi diğer tedavilerden ayıran temel özellik -çünkü diğer tedaviler telkine dayanıyordu- ve değişimin gerçekleşmesi için gerekli çalışma.

    Freud, yazılarında derinlemesine çalışmaya doğrudan çok az atıfta bulunmuştur; ancak “Sonlanabilir ve Sonlanamaz Analiz (Analysis Terminable and Interminable)” adlı çalışmasında (1937a), psikanalizin sınırlarını kabul etmiş ve hangi koşullarda derinlemesine çalışma sürecinin kesintiye uğradığını incelemiştir.

    Derinlemesine çalışma sürecini kesintiye uğratacak koşullar, yalnızca çatışma (conflict) ve uzlaşma (compromise) alanı içinde anlaşılamayacak olan, kalıtsal yatkınlıklardan türeyen dirençlerin etkisini içerir.

    Freud, ego’nun bazı savunma süreçlerinin özelliklerinde görülen dirençlerini; id’in, libido “yapışkanlığı”nda (adhesiveness of the libido) ve dürtülerin plastisiteden yoksun oluşunda ortaya çıkan dirençlerini; ve süperego’nun, haz ilkesinin ötesinde işleyen yıkıcı, kendini cezalandırıcı güçlerde kendini gösteren dirençlerini bu bağlamda ele almıştır.

    Ego psikolojisi (ego psychology) geleneği içindeki analistler, derinlemesine çalışma sürecinin çeşitli bileşenlerine dikkat çekmiş ve sıklıkla bu sürecin en belirleyici yönünün keşfedildiğini öne sürmüşlerdir. Örneğin, Fenichel (1938a), derinlemesine çalışmanın özünde, hastanın savunmalarının (defence) yorucu bir şekilde analiz edilme süreci olduğunu savunmuştur.

    Greenacre (1956), travmatik olayların yeniden yapılandırılmasının, derinlemesine çalışma sürecinin başarılı bir şekilde tamamlanması için kritik önemde olduğunu düşünmüştür.

    Greenson (1965a) için ise, bu sürecin belirleyici unsuru, güvenilir bir çalışma ittifakının (working alliance) kurulmasıdır.

    Dewald (1976), derinlemesine çalışma sürecinde analistin hoşgörülü ve analitik tutumunu kritik bir unsur olarak belirtmiştir.

    Sedler (1983), nevrotik engellerin üstesinden gelme hedefi doğrultusunda, derinlemesine çalışma sürecinde hastanın hatırlama iradesini (will to remember) kritik bir unsur olarak vurgulamıştır.

    C. Brenner (1987), o dönemde yaygın olan, derinlemesine çalışmayı evrelere ve bileşenlere ayırma eğilimine karşı çıkmıştır. Ona göre, derinlemesine çalışma, analitik sürecin tüm bileşen ve yönlerini kapsayan bir kuramsal yapıdır; bu süreç boyunca bu bileşenler, zorunlu olarak, farklı zamanlarda farklı şekillerde ve farklı ağırlıklarla kendilerini gösterir.

    Güncel yazında kabul edilen görüşe göre, derinlemesine çalışma bizzat analizin kendisidir; derinlemesine çalışma, hastanın mümkün olan en bütünlüklü kişisel büyümesini ve gelişimini sağlamak için, her analizde gerekli olan tüm bileşenleri içeren sistematik analitik çabanın tamamıdır.

    Kendilik psikolojisi (self psychology) perspektifinden bakıldığında, derinlemesine çalışma, esas olarak iyi kurulmuş bir kendiliknesnesi aktarımında (selfobject transferenc) meydana gelen bozulmalar sırasında gerçekleşir. Hasta, bu tür bozulmalardan, yeniden travmatize olma ihtimali nedeniyle korkar. Ancak bu bozulmalar, hastanın değişim kapasitesini henüz kırılgan biçimde kazandığı bir noktada meydana geldiğinde, hem hasta hem de analist için hastanın kaygılarını ve savunmalarını sınırlarıyla birlikte görünür kılar. Derinlemesine çalışma süreci, yalnızca aktarım bağının analiz edilmesi ve onarılmasıyla değil, aynı zamanda tekrarlayıcı savunmaların koruyucu işlevine odaklanan yeniden yapılandırıcı yorumlarla (reconstructive interpretation) da desteklenir (A. Ornstein, 1990).

    Bazı kişilerarası psikanalistler, direnç kavramını reddederler ve derinlemesine çalışmayı, kişilerarası alan içinde ifade edilen karakterin birbiriyle iç içe geçmiş yönlerinin dönüştürülmesi ve dissosiye olmuş kendilik durumlarının (dissociated self state) yeniden bütünleştirilmesi olarak tanımlarlar (A. Cooper, 1989; P. Bromberg, 1998a).

    İlişkisel analistler (relational analyst), derinlemesine çalışma sürecini, analitik ikilinin (analytic dyad) yaşantısal şimdi ve burada ilişkisi bağlamında ele alır ve bu sürecin, içsel nesne ilişkileri yapılandırmalarında (intrapsychic object relational configurations) değişimlere yol açtığını vurgularlar.

    Kleinyen analistler, derinlemesine çalışmanın, patolojik yansıtma ve içeatım döngülerinin yorumlanmasını içerdiğini vurgularlar. Bu süreçte analist, hastanın yansıtmalarını taşıyan bir konteyner (container) işlevi görür ve bu yansıtılan içerikler, daha baş edilebilir bir biçimde hastaya geri sunulur. Yorumlayıcı çabalar, bütünleşmemiş paranoid ve depresif nesne ilişkisi yapılandırmalarını, depresif konuma (depressive position) ait daha bütünleşmiş içselleştirilmiş nesnelere doğru dönüştürmeyi hedefler.

    Burland (1997), Amerikan Psikanaliz Derneği’ne sertifikasyon amacıyla sunulan yaklaşık dört yüz elli olguyu incelemesine dayanarak, hastalar ve analistler arasında önemli farklılıklar bulunmasına rağmen, derinlemesine çalışma sürecinde değişmez biçimde yer alan altı unsur olduğunu öne sürmüştür. Bu unsurlar şunlardır:

    • kendini gözlemleme ve içgörü (self observation and insight),
    • abreksiyon/duygusal boşalım (abreaction),
    • yas (mourning),
    • hayal kırıklığı (disillusionment),
    • duyarsızlaşma (desensitization) ve
    • psikolojik gelişimin yeniden başlaması (resumption of psychological development).

    Bu unsurların evrenselliği, Burland’ı şu sonuca götürmüştür: Bu ögeler, yalnızca analiz içinde değil, aynı zamanda analiz dışında ve yaşam döngüsünün tamamı boyunca, psikolojik onarım sürecinin (process of psychological repair) temel bileşenleridir.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Working Through. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 286).

  • Duygulanım Nedir?

    Duygulanım [affect], psikanalizin genel psikolojiden ödünç aldığı bir terimdir ve şu unsurlardan oluşan karmaşık psikofizyolojik bir durumdur:

    1. Duyguları içeren öznel bir yaşantı,
    2. Buna eşlik eden düşünceler ve fanteziler,
    3. Gözlemlenebilir, biyolojik olarak belirlenmiş bir fizyolojik tepki örüntüsü. Duygulanım ayrıca şunları da içerir:
    4. Davranışsal bir yanıt ya da duygusal ifade,
    5. Bir zihinsel durumun iletimi.

    His [feeling] terimi, genellikle duygulanımın birinci ve bazen de ikinci boyutuna -yani öznel olarak deneyimlenen duruma- atıfta bulunmak için kullanılır.

    “Duygu [emotion] terimi ise kimi zaman duygulanımla eş anlamlı olarak kullanılır; kimi zaman ise yalnızca fizyolojik eşlikçiler ya da nesnel olarak gözlemlenebilen davranışsal ifadeler anlamında, yani üçüncü ve dördüncü boyutlara gönderme yapmak üzere kullanılır.

    “Duygudurum [mood]”, belirli bir tür duygulanım deneyimini ifade eder; burada anksiyete, depresyon ya da öfori gibi baskın bir duygulanım, tüm benlik [self] haline yayılır ve belli bir süre boyunca devam eder.

    affect – duygulanım

    yapılanmamış, soyut potansiyel; bilinçten önce veya bilincin dışında oluşur. Boyutları a. valens: Duygulanımın olumluluk olumsuzluk derecesi. b. şiddet: Bu özellik genel uyarılmışlık hali, sempatik sinir sistemi aktivasyonu, uyarıcıya yaklaşma veya uzaklaşma güdüsü ile ilişkilidir. c. duygulanım, kişiyi ortama uygun eylem yapmaya hazırlar. d. duygulanım, biliş ve güdü (konasyon), geleneksel zihin tanımının üç bileşenini oluşturur. e. duygulanım, deneyimin HİS boyutuna nicelik kazandırır. Duygulanım bozuklukları kör, düz, uygunsuz, gevşek, kısıtlı veya dar olarak tanımlanabilir.

    Karakaş, S. (2017). Prof. Dr. Sirel Karakaş Psikoloji Sözlüğü:
    Bilgisayar Programı ve Veritabanı – www.psikolojisozlugu.com (sürüm: 5.2.0/2022)

    Duygulanım, tüm psikanalitik psikolojide merkezi bir rol oynar. Psikanalitik bakış açısından duygulanımlar, bedeni hem intrapsişik içi [intrapsychic] hem de kişilerarası [interpersonal] deneyimle ilişkilendiren, hem anlam hem de güdüleyici bir güç taşıyan karmaşık zihinsel olaylardır. Duygulanımlar, doğuştan gelen eğilimler olarak ortaya çıkar ve zamanla, özellikle önemli ötekilerle yaşanan deneyimlere bağlı olarak, düşüncelerle ve fantezilerle bağlantılı hâle geldikçe, hem daha karmaşık hem de kişiye özgü hâle gelirler. Analistler, duygulanımların şu alanlarda rol oynadığı konusunda genel olarak hemfikirdir: kendiliğin [self] ve ötekilerin [others] deneyimlenmesinde; kendiliğin içsel ve dışsal çevreyle olan durumu hakkında değerlendirme yapılmasında; bireyi uygun tepkilere -bunlara savunmalar ve davranışlar da dâhildir- hazırlama, yönlendirme, uyarma ve motive etme süreçlerinde; ve insanlarla iletişimde. Bununla birlikte, duygulanımın bu yönlerinin nasıl örgütlendiği sorusu uzun süredir ciddi tartışmalara konu olmuştur. Ayrıca, belirli duygulanımların psişik yaşam içindeki rolüne dair de uzun bir tartışma geçmişi vardır; bunlar arasında anksiyete, depresyon, suçluluk, sevgi, nefret, haset, minnettarlık, coşku, öfke, tiksinti, gurur, neşe, güvenlik hissi ve utanç gibi çokça dikkat çekmiş olan bazı duygulanımların kapsamlı biçimde ele alındığı çalışmalar bulunmaktadır. Kuramsal düzeydeki tartışmalara rağmen, tüm analistler duygulanımın psikanalitik tedavinin merkezinde yer aldığı konusunda hemfikirdirler. Duygulanımsal boyut, hasta ile analist arasındaki anbean etkileşimde her zaman en anlamlı olanı belirleyen unsurdur ve bazı kuramlarda terapötik etkinin bir yönü olarak da ele alınır. Gitgide daha karmaşık duygulanım durumlarını tanıyabilmek ve bunlara tahammül edebilmek, her analizin bir parçasıdır. Duygulanımlar, aynı zamanda psikopatolojinin ortaya çıkmasında rol oynar ve anksiyete ya da duygudurum bozukluklarında [affective disorders] olduğu gibi, bizzat kendileri de psikopatolojiyi temsil edebilir.

    Freud, duygulanım kelimesini en azından 1896 yılında, histeri ve diğer nevrozların patogenezi ve tedavisine ilişkin çalışmalarında (1896a) kullanmaya başlamıştır. Duygulanıma dair gelişen kuramı, farklı soyutlama düzeylerinde geliştirilmiş birçok farklı ve zaman zaman birbiriyle çelişen bakış açısını içermekle birlikte, Freud’un bu konudaki görüşlerini kabaca üç evreye ayırmak mümkündür. En erken döneminde (1892–1900), Breuer’in ve Fransız psikopatologlarının etkisi altındayken, Freud duygulanımı, travmatik olayların yol açtığı aşırı beyin uyarımının bir sonucu olarak görmüştür. Psikopatoloji ve tedaviye ilişkin bu erken travma modelinde, duygulanımlar esasen olumsuz ve patojenik olarak kabul edilir; zihni bölebilecek, “boğumlanmış [strangulated]” ya da “yabancı bir cisim [foreign body]”gibi ayrışmış hâle gelebilecek ve semptomlara “dönüştürülebilecek [converted]”bir güce sahiptir. Başarılı tedavi, bu patojenik duygulanımın boşaltılmasını, yani abreksiyon ya da katarsis yoluyla dışavurumunu gerektirir.

    Zihnin topografik modelinin ve dürtü kuramının gelişiminin ardından (1900–1926), Freud duygulanımı, dışsal bir travmatik olayın sonucu olarak değil, dürtü enerjisinde ya da libidoda meydana gelen niceliksel bir değişimin, haz ya da hazsızlık biçiminde bilinçli olarak algılanması şeklinde kavramsallaştırmıştır. Freud, enerjik “sabitlik ilkesi”ne [principle of constancy] bağlılığı doğrultusunda, hazsızlığın (ya da anksiyetenin), karşılanmamış ya da “baskılanmış [dammed up]” libidonun birikiminden kaynaklandığını ileri sürmüştür (bu görüş bazen “anksiyetenin birinci kuramı [first theory of anxiety]” olarak anılır); buna karşılık, haz, libidonun boşalımıyla meydana gelir. Bu modelde, duygulanımın (özellikle haz/hazsızlığın) davranışı güdüleyen bir unsur mu olduğu yoksa yalnızca dürtünün yüzeydeki bir görünümü mü olduğu konusunda bazı tutarsızlıklar bulunsa da, bu dönemde duygulanım kuramsal önem açısından kesinlikle dürtülerin gerisinde kalmıştır. Ayrıca, Freud’un klinik çalışmaları sırasında duygulanımların öznel boyutunun öneminin farkında olduğuna dair kanıtlar bulunsa da (örneğin sevgi, nefret, öfke, suçluluk, tiksinti, haset, melankoli ve anksiyetenin kendisi dâhil), kuram geliştirme sürecinde en çok ilgi duyduğu, duygulanımın niceliksel ya da enerjik yönü olmuştur. Hatta zaman zaman, enerji ile duygulanımın birbirinden ayırt edilemez olduğu varsayımıyla yazdığı görülür.

    Son olarak, 1926’da Freud, dürtü enerji düzeyleri ile haz/hazsızlık arasındaki eşitliği ortadan kaldırdıktan (1920a) ve zihnin yapısal modelini (1923a) ortaya koyduktan sonra, duygulanıma yeni bir işlev kazandırdı: Egonun, bir tehlike karşısında bilinçdışı, zayıflatılmış bir anksiyete sinyali ürettiğini öne sürdü (1926a). Bu sinyal anksiyetesi [signal anxiety] (ya da sinyal duygulanımı [signal affect]), tehlikeden kaçınmak için savunmaları ya da adaptif tepkileri harekete geçirme gücüne sahiptir. Bu devrim niteliğindeki yeni kuramda (kimi zaman anksiyetenin ikinci kuram [second theory of anxiety] olarak anılır), duygulanım artık yalnızca dürtünün bir boşalım ürünü olarak kavramsallaştırılmaz; bunun yerine, egonun belirli bir duruma tepki olarak ürettiği değerlendirme temelli bir yanıt olarak ele alınır. Bundan sonraki dönemde, duygulanımın bir boşalım fenomeni olarak kavramsallaştırılması psikanalitik kuramda varlığını sürdürse de, zamanla kuramsal ilgi duygulanımın öznel deneyimine yönelmeye başladı. Duygulanım artık uyarılma miktarlarının yan ürünü olarak değil, kişinin yaşadığı bir durumun duygusal anlamına ya da önemine işaret eden bir belirleyici ya da sinyal olarak açıklanmaya başlandı.

    Ego psikolojisinde [ego psychology], duygulanım ile ego arasındaki ilişkiye yakından dikkat gösterilmiştir. Duygulanım, hem ego tarafından düzenlenmesi gereken bir uyarıcı, hem de bir ego işlevi olarak görülmüştür. Erken dönem ego psikolojisi, egonun duygulanımı yapılandırma ya da “ehlileştirme [taming]” biçimlerine, duygulanıma karşı savunmalar geliştirmesine, ve/veya duygulanıma tahammül kapasitesinin [affect tolerance] gelişimine (Zetzel, 1949) ya da tahammülsüzlüğüne [affect intolerance] (Krystal, 1975) odaklanmıştır. Zamanla, Freud’un 1926’da başlattığı eğilim doğrultusunda, ilgi odağı duygulanımın öznel deneyimine kaydı. Bu deneyim, sıklıkla zihnin üç parçalı modelindeki yapılar arasında ya da bu yapılarla dış dünya arasında var olan çatışma ya da uyum haline dair bilgi taşıyan bir unsur olarak görülmeye başlandı. Sonunda, yalnızca anksiyete değil, önce depresyon olmak üzere tüm duygulanımların, sinyal işlevi görebileceği, savunmayı ve eylemi harekete geçirebileceği kabul edildi. Duygulanımların kendileri de aynı zamanda savunma işlevi görebilecek yapılar olarak anlaşılmaya başlandı (A. Freud, 1936; Hartmann, 1939a; Fenichel, 1945; Rapaport, 1953; C. Brenner, 1974).

    Nesne ilişkileri kuramının [object relations theory] gelişmesiyle birlikte, duygulanımlar psikanalitik kuramda giderek daha önemli bir rol üstlenmeye başladı. Duygulanımlar, çocuklukta yaşanan önemli ilişkiler matrisinin içinde ve ondan ayrılmaz bir biçimde ortaya çıktığı için, ilgi kaçınılmaz olarak duygulanımsal deneyim ile içselleştirilmiş kendilik ve nesne temsillerinin gelişimi arasındaki yakın ilişkiye yöneldi. Ego psikolojisi ekolü içinde, hem Jacobson (1964) hem de Mahler (Mahler, Pine ve Bergman, 1975), duygulanım ile kendilik ve nesne temsillerinin gelişimi arasındaki ilişkiye, ayrıca temel duygudurum hallerinin oluşumuna ilgi duymuşlardır. Klein’cı bakış açısından, duygulanımlar, içselleştirilmiş nesne ilişkilerinin oluşumunda ayrılmaz bir rol oynar ve gelişim, merkeze alınan nesneye karşı duyulan nefret ve sevgi (ve daha sonra haset ve şükran) gibi çelişkili duygulara tahammül edebilme kapasitesinin artışı etrafında şekillenir. Bu süreç, bireyin paranoid konumdan depresif konuma geçişiyle kendini gösterir (Klein, 1948b). J. Sandler (1987a) da duygulanımın temsil dünyasının gelişiminde merkezi bir rol oynadığını savunmuş ve tüm deneyimin hisler aracılığıyla ve hisler etrafında örgütlendiğini öne sürmüştür. Sandler’a göre, duygulanımlar çift işlevlidir: Bir yandan tüm olayların anlamı ya da “değeri [value]” hakkında bilgi sağlar; öte yandan, güdüsel durumların ortaya çıkmasına yol açarlar. Bu güdülerin en temeli, güvenlik ve iyilik hali hislerine yönelik yönelimlerdir. Freud’un erken dönem görüşünde duygulanımların dürtülerin dışavurumu olduğu anlayışının tersine, Sandler, duygulanımların dürtülerin gelişiminden önce geldiğini savunmuştur. Ayrıca, Rado’nun (1956a) “refah duyguları [welfare emotions]” olarak adlandırdığı duyguların, özellikle de güvenlik hissinin [sense of safety], psikolojik yaşamda oynadığı role dikkat çekmiştir. Ego psikolojisi ile nesne ilişkileri kuramını sentezleyen Kernberg (1982) ise, duygulanımları, psikolojik deneyimin temel birimi olarak görmüş ve onları her zaman kendilik ve nesne temsilleriyle bağlantılı olarak ele almıştır. Kernberg’in görüşüne göre, duygulanımlar, gelişen nesne ilişkileri bağlamında erken bedensel deneyimlerle etkinleşen birincil psikofizyolojik yatkınlıklardır. Gelişimin erken evrelerinde bireyin içsel temsil dünyası, her biri farklı bir duygulanım tarafından birbirine bağlanan, kendiliğin ve ötekinin tek boyutlu temsillerinden oluşan ilkel diadların/ikililerin çoklu kümelerinden meydana gelir. Bu ikililer ya da içsel temsiller, yaşam olayları tarafından etkinleştirilir ve buna karşılık, olayların nasıl deneyimlendiğini etkiler. Gelişim süreci boyunca, başlangıçta birbirinden kopuk ve tek boyutlu olan kendilik ve öteki temsilleri, zamanla daha karmaşık, çok yönlü ve düzenlenmiş temsillere dönüşür; bu yeni temsiller, kendiliğin, ötekilerin ve dünyanın karmaşıklığına daha doğru biçimde karşılık gelir. Sandler ile aynı doğrultuda düşünen Kernberg, duygulanımların insanın psikolojik yaşamındaki birincil güdüleyici güç olduğunu savunmuştur. Duygulanımlar, “dürtülerin yapıtaşları [building blocks of the drives]” olarak işlev görür; dürtüler ise, nesnelerle olumlu (libido [libido]) ya da olumsuz deneyimlere (saldırganlık [aggression]) yönelik daha üst düzey yapılar, yani örgütlenmiş, zorlayıcı ve sürekli yönelimler olarak kavramsallaştırılır.

    Zamanla ilgi, yalnızca gelişmekte olan çocuğun duygulanımsal deneyimi üzerine değil, aynı zamanda çocuk ile bakımveren arasındaki duygulanımsal etkileşimlerin doğası üzerine de yoğunlaşmıştır. Sullivan’a (1953a) göre, anksiyete, çocuğun annenin anksiyetesini ya da onaylamayışını deneyimlediği bir kişilerarası olay olan “duygusal bulaşma”nın [emotional contagion] sonucudur. Bu bakış açısından, anksiyete, “tekinsiz duygular [uncanny emotions]” olarak tanımlanan dehşet, tiksinti ve ürpertiden, anksiyetenin yokluğu ya da öforiye kadar uzanan bir yelpazede ele alınır. Bion (1962b), ham duygusal deneyimin işlenmesinin, tüm düşünce ve bilgi kapasitesinin gelişimi için temel bir zemin oluşturduğunu ileri sürmüştür; bu süreç, daima çocuklukta “kapsayıcı [containing]” nesnelerle etkileşim bağlamı içinde gerçekleşir. Kohut (1971, 1972, 1977) ve diğer kendilik psikologları, duygulanımların kendiliğin durumunu nasıl yansıttığına odaklanmışlardır; burada kendilik her zaman kendilik-kendiliknesnesi matrisinin bağlamı içinde anlaşılır. Kohut, kendiliğin incinmesiyle ortaya çıkan narsisistik öfke ve utanç gibi hisleri, ya da sağlıklı bir kendilikten kaynaklanan gurur ve neşe gibi hisleri incelemiştir. İlişkisel psikanalistler ise, hem psikanalitik durum içinde hem de gelişim sürecinde, duygulanımı etkileşim/interaksiyon [interaction] bağlamında ele alırlar.

    Psikanalitik gelişim kuramı ve araştırmalarının büyük bir bölümü, bebek ile bakımverenler arasındaki duygulanımsal etkileşimlerin, bebeğin şu alanlardaki kapasitesinin gelişiminde merkezi bir öneme sahip olduğunu ortaya koymuştur: öz düzenleme, uyum sağlama, nesne ilişkileri, ahlaki gelişim, zihin kuramı ve daha birçok önemli psikolojik işlev. Spitz (1959, 1965), bebek ile anne arasında erken dönemde gerçekleşen bedensel ve duygulanımsal “diyaloğu [dialogue]” tanımlamış ve toplumsal gülümseme, yabancı anksiyetesi ve “hayır [no]” jesti gibi temel duygulanımları, bebeğin bakımverenine ve bu ilişkiyi zihinsel olarak yapılandırmasında önemli gelişimsel dönüm noktalarına işaret eden göstergeler olarak değerlendirmiştir. Winnicott (1956a, 1975/1992) ve Spitz, ortalama bir annenin bebeğiyle kurduğu dikkat çekici empatik uyumu vurgulamışlardır; aynı şekilde, bebeğin de annenin duygudurumlarına uyum sağlama kapasitesine dikkat çekmişlerdir. Mahler, Pine ve Bergman (1975), bebeklerin birincil bakımverenleriyle duygusal iletişim kurma yetisine sahip olduklarını belirtmişlerdir; bu durum, “pratik yapma [practicing]” evresindeki bebeğin gösterdiği “geri dönüp kontrol etme [checking back]” davranışı ile gözlemlenebilir. D. N. Stern (1985, 2003), “duygulanımsal uyumlanmalar [affective attunements]” olarak adlandırdığı olgunun, “çekirdek benlik duygusu”nun [core sense of the self] ve öznelarasılık [intersubjectivity] kapasitesinin gelişimi üzerindeki etkisini incelemiştir. Sosyal referanslama [social referencing], çağdaş bebek araştırmalarında, bebeğin belirsizlik içeren durumlarda bakımverenin verdiği duygusal sinyalleri algılama kapasitesinin gelişimini tanımlamak için kullanılan terimdir; bu olgu, “görsel uçurum [visual cliff]” deneyi gibi çalışmalarla deneysel olarak gösterilmiştir (Klinnert et al., 1982; Emde, 1992). Emde (1983, 1991), duygulanımsal etkileşimlerin, kendiliğin duygulanımsal çekirdeğinin gelişimi üzerindeki etkisini incelemiştir. Ayrıca, ilgi, merak, haz ve gurur gibi olumlu duyguların, psikolojik gelişim ve işleyişteki rolüne özellikle vurgu yapmıştır. Hem Emde hem de Stern, “ahlaki duygular [moral emotions]” olarak adlandırdıkları duygulanımların gelişimiyle ilgilenmişlerdir (Emde, 1991; D. N. Stern, 2003). Fonagy ve arkadaşları (2002), duygulanımsal aynalanmanın [affective-mirroring], reflektif işlevin [reflective function -Türkçe’de buna bazıları buna “içsel değerlendirme işlevi” diyor.] gelişimi üzerindeki etkisini incelemişlerdir. Bu çalışmaların büyük bir bölümü, gelişim psikolojisi, bağlanma kuramı ve nörobiyoloji gibi komşu alanlarda duygulanım üzerine yapılan araştırmalardaki patlamadan yararlanır. Olds (2003), psikanalitik duygulanım kuramını göstergebilimle [semiotics] bütünleştirme girişiminde bulunmuştur.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Affect. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 8).

  • Zihinselleştirme (Mentalizasyon) Nedir?

    Zihinselleştirme (mentalization) ya da düşünümsel işlev (reflective function), başkalarının davranışlarını inançlar, arzular, duygular ve anılar gibi zihinsel durumlar temelinde anlayabilme yetisidir; kişinin kendi zihinsel durumları üzerine düşünebilme kapasitesidir; ve kendi zihin hâllerinin başkalarının davranışlarını etkileyebileceğini anlayabilme becerisidir. Davranışı, hem kendi hem de başkalarının davranışlarını, altta yatan zihinsel durumlar ve niyetler temelinde anlayabilme veya tanımlayabilme kapasitesi, duygusal düzenleme ve üretken sosyal ilişkiler için temel olan doğuştan gelen insani bir yetidir. Yaklaşık dört yaş civarında çocuk, duyguların ve düşüncelerin kendisinin ve başkalarının neden belirli biçimlerde davrandıklarını açıklayan aracılık eden değişkenler olduğunu, ayrıca bu duyguların ve düşüncelerin insanların birbirlerine nasıl davrandıklarından da etkilendiğini fark etmeye başlar. Özünde, önemli bir gelişimsel kazanım, çocuğun zihnin var olduğunu -zihinsel işlevler ve içeriklerden oluşan, dünyadaki deneyimlerden (çoğunlukla kişilerarası etkileşimlerden) etkilenen ve onları etkileyen bir yapı olduğunu- fark etmesidir. Zihinselleştirme, bir başkasının öznel deneyimini anlama, hissetme, ona katılma ve paylaşma kapasitesi anlamına gelen daha geniş bir yeti olan öznelerarasılığın (intersubjectivity) belirli bir yönü olarak kabul edilir.

    Zihinselleştirme, çağdaş psikanaliz içinde önemli bir konuma ulaşmıştır ve bağlanma kuramcıları, gelişimsel psikanalistler ve klasik kuramcılar gibi bir dizi ayrı düşünce ekolünden eşzamanlı olarak ortaya çıkmıştır. Dört ila altı yaş arası çocukta görülen önemli bir gelişimsel kazanım, güvenli bağlanmanın ve/veya bağlanma bozukluğunun çözülmesinin bir göstergesi, zihinsel yaşamın merkezi bir yönü ve başarılı bir tedavinin sonucu olarak değerlendirilir. Zihinselleştirme için gerekli olan yetiler, psikanalitik söylem içinde uzun zamandır tanınmaktadır. Bunlar arasında kendiliğin (self) ötekinden ayrımını da içeren çeşitli ego işlevlerinin (ego functions) kazanımı; özdüşünüm (self reflection) kapasitesine aracılık eden zihinsel işlev olan gözlemleyen ego (observing ego); bir başkasının psikolojik durumunu dolaylı biçimde deneyimleyerek algılama biçimi olan empati; ve içselleştirme süreçleri yoluyla başkalarının gereksinimlerini ve güdülerini tanıma ve bunlara karşılık verme kapasitesini mümkün kılan olgun nesne ilişkileri yer alır. Bununla birlikte, bu çoklu yetilerin kazanımının özgül bir gelişimsel başarıyı temsil ettiğinin kabulü, kendiliği bir güdüsel etki alanı olarak giderek daha fazla takdir etmenin bir yansımasıdır.

    Zihinselleştirme terimi ilk kez 1883 yılında bir tıp dergisinde “zihinsel etkinlik (mental activity)” olarak tanımlanarak kullanılmıştır (Oxford English Dictionary, 2009). 1960’lar ve 1970’lere gelindiğinde ise “mentalize etme (mentalizing)” kavramı, farkındalıklı ya da meditasyon hâlindeki gibi, kişinin kendi zihni üzerine düşünmesini de içeren ek bir anlam kazanmıştır. Fonagy ve meslektaşları (Fonagy ve Target, 1996b; Target ve Fonagy, 1996; Fonagy ve diğerleri, 2002) bu terimi psikanalitik bağlamda kullanan ilk araştırmacılar arasında yer almıştır. Fonagy ve Target’ın çalışmaları, çocukların gelişmekte olan zihin kuramı (children’s beliren theory of mind) olarak bilinen bir gelişimsel araştırma alanıyla kesişmiştir; bu alan, zihinselleştirme kapasitesinin gelişimini ve zihinselleştirmeyi gerektiren çeşitli gelişimsel başarıları belgelemeye başlamıştır (Premack ve Woodruff, 1978). Bu başarılar arasında başkasının bakış açısını alabilme, fanteziyi gerçeklikten ayırt edebilme ve fantezi oyununa katılabilme yetileri yer almaktadır (Leslie, 1987; Lillard, 1993; Fonagy ve Target, 1996a). Mayes ve Cohen (1996), psikanalitik gelişim kuramları ile zihin kuramı gelişim araştırmalarının karşılıklı olarak nasıl birbirini zenginleştirdiğini açıklamada önemli bir rol oynamışlardır; çünkü zihin kuramı bilişsel yetilerin kazanımına odaklanırken, psikanalitik gelişim kuramı içselleştirilmiş nesne ilişkilerinin ve fantezi ile oyun kapasitesinin kazanımına odaklanmıştır (Mayes ve Cohen, 1992). Zihinselleştirme terimi, analitik literatürde daha yaygın kullanılan terim hâline gelmiştir.

    Mayes ve Cohen (1996), zihinselleştirme için gerekli olan -aynı zamanda hayali ya da sembolik oyun için de gereken- üç bilişsel yetinin çocuğun gelişiminde yavaş yavaş kazanıldığını ve bu yetilerin dört ila altı yaş arasında tam olarak ortaya çıktığını belirtmişlerdir. Bu yetiler şunlardır: (1) bir nesneyi ya da kişiyi temsili amaçlarla kullanabilme becerisi; (2) bir nesnenin ya da kişinin farklı temsillerle bağlantılı olabileceğini fark etme; (3) bir kişinin kendi gereksinimleri, algıları ve inançları tarafından içsel olarak güdülendiğini kavrama. Bu tür yetilerin varlığı, çocuğun kendi bakış açısından farklı bir bakış açısına sahip bir kişinin bir durumu nasıl anladığını tanıyabilme becerisini ölçen, yanlış inanç (false-belief) durumunun çeşitli biçimlerini kullanan çok sayıda ampirik çalışmadan elde edilmiştir. Çocuk analizlerinden elde edilen klinik verilerden yola çıkan Fonagy ve Target (1996a) da, genç çocuğun ayrı ayrı deneyimlediği iki ruhsal gerçeklik modunun (modes of psychic reality) -“psişik eşdeğer (psychic equivalent)” ve “mış gibi (pretend)” modlarının— bütünleşmesine dayanan, Ödipal evredeki reflektif bir zihinsel işlev modunun kazanımını benzer biçimde tanımlamışlardır. “Ruhsal eşdeğer” modunda çocuk, içsel ve dışsal gerçekliği bir tutar/aynı kefeye koyar; “mış gibi” modunda ise düşünce ve duygularını gerçeklik deneyiminden ayrı tutabilme becerisine sahiptir.

    Bu çalışmalar ayrıca, çocuğun zihinselleştirme kapasitesi kazanımının bir boşlukta gerçekleşmediğini göstermektedir. Zihinselleştirme yetileri, çocuğun önemli nesneleriyle olan erken dönem ilişkisini tanımlayan bağlanma kuramı ve diğer modellerle ilişkilendirilmiştir. Çocuklar, başkalarının onlar adına zihinsel durumlar ile davranışlar arasındaki bağı yansıtarak (reflect) ve kurarak sağladıkları kolaylaştırıcı etki yoluyla bu bağlantıyı öğrenirler. Örneğin, ağlayan bir küçük çocuğu “büyükannesini ne kadar özlemiş olmalı” diyerek teselli eden bir ebeveyn, gözlemlenebilir bir davranış (ağlama) ile içsel bir durum (yalnızlık) arasında bir bağ kurmuş olur. Benzer biçimde, zihinselleştirmenin gelişimsel ilerlemesi duygusal yoksunluk, zorlanma ya da şok travması ya da içsel çatışma tarafından kesintiye uğrayabilir. Fonagy, Steele ve diğerleri (1993), dış stresörlerin -özellikle istismar ya da ihmalden kaynaklanan erken bağlanma bozulmalarının- bu zihinsel sürecin yetersiz biçimde gelişmesine ya da onun kullanımına ilişkin bir çatışmaya yol açabileceğini göstermiştir. Güvenli bağlanmış bireyler genellikle gelişmiş zihinselleştirme yetilerine sahip birincil bir bakımverenle büyümüşlerdir ve bu nedenle hem kendi zihin durumlarını hem de başkalarının zihin durumlarını temsil etme kapasitesine daha yüksek düzeyde sahiptirler. Ciddi psikopatolojilerde zihinselleştirme kapasitesinin derin bir biçimde baskılanması ya da hatta yokluğu, içsel gelişim ve uyum açısından taşıdığı önem nedeniyle geniş kapsamlı gelişimsel bozulmalarla ilişkilidir. Olgun bir zihinselleştirme kapasitesinin gelişmemesi, çocuk ya da yetişkin hastayı yetersiz biçimde oluşmuş temsillerin hâkim olduğu bir dünyada bırakır; bu da benlik-nesne ayrımını, ayrılma-bireyleşmeyi, gerçeklik sınamasını, ikincil süreç düşüncesini, duygulanım düzenlemesini, empatiyi ve sosyal etkileşimin derinlemesine anlaşılmasını zedeler.

    Bazı psikanalistler, olgun zihinselleştirme süreçlerinin geliştirilmesini hem çocuk hem de yetişkin psikanalitik tedavisinin önemli bir amacı ve terapötik etkinin kaynağı olarak görmektedir. Çocuk tedavisi bağlamında zihinselleştirme, bazen çocuğun dünyasının geri kalanında meydana gelen gelişimsel süreçten ayırt etmek amacıyla “içgörülülük (insightfulness)” olarak adlandırılmaktadır (Sugarman, 2003, 2006). Bazı psikanalistler ise, esas olarak zihinselleştirmeyi geliştirmeye yönelik tedaviyi, psikanalizin kendisinden ayrı bir süreç olarak görürler; psikanalizi, hastanın reddedilmiş zihinsel içeriklerini yeniden sahiplenmesine yardımcı olmayı amaçlayan bir terapi olarak tanımlarlar (Bleiberg, 2003; Bateman ve Fonagy, 2004, 2006). Buna karşılık, diğer bazıları (Lecours ve Bouchard, 1997; Sugarman, 2003, 2006) bu ayrımı hatalı bulurlar ve tüm hastaların, kendini düzenleyebilmek için gerekli olan temel ve istikrarlı zihinsel işlevleri (mental functions) tam ve başarılı biçimde kullanma kapasitesinde zorluklar yaşadığını öne sürerler; bu nedenle, bu işlevlerin yeniden harekete geçirilmesi ve yeniden bütünleştirilmesi gerekir ki, en uygun ve uyumlu biçimde çalışabilsinler. Bu analistler, bunun en iyi şekilde, hastaların içsel işleyişlerinin tamamını olabildiğince az kısıtlamayla bilinçli biçimde deneyimlemelerine ve açıklamalarına yardımcı olarak gerçekleştirilebileceğine inanırlar. Çocuk analizine uygulandığında bu yaklaşım, hastaların güçlüklerinin karmaşık “neden”lerinin farkına varmaları yerine, bir iç dünyaları olduğunun; bu iç dünyanın çevreyle ilgili önemli yaşantılardan ve fantezilerden kaynaklandığının; ve duygularına, öz-değerlerine, semptomlarına ve davranışlarına katkıda bulunduğunun farkına varmaları üzerinde durulması gerektiğini öne sürer. Çocuklarda zihinselleştirme kapasitesi, sözel yorumlamayla olduğu kadar oyun yoluyla ya da analistle kurulan ilişki aracılığıyla da geliştirilebilir. Bu bakış açısından, zihinselleştirme kapasitesi kazanmada yardıma ihtiyaç duyan yetişkin analizanlarla yürütülen terapötik çalışma, sözel yorumların yanı sıra aktarımkarşıaktarım eylemleri ve analistin kendi katılımı üzerine düşünme istekliliği yoluyla da gerçekleşir. Dolayısıyla psikanalizin amacını zihinselleştirmeyi (ya da içgörülülüğü) geliştirmek olarak yeniden tanımlamak ve bunun terapötik etkiye merkezi katkısını fark etmek, analistin teknik donanımındaki araçları genişleterek, genellikle saf analitik çerçevenin dışında görülen çalışma biçimlerini de kapsayabilir. Bazı psikanalistler, zihinselleştirmenin günümüzün çoğulcu psikanalitik ortamında yer alan çoklu modelleri bir araya getirebilecek bir kavram olduğunu ileri sürmektedir.

    Fonagy ve meslektaşları (George, Kaplan ve Main, 1985; Fonagy ve diğerleri, 1996), M. Main’in Yetişkin Bağlanma Görüşmesi’nden (Adult Attachment Interview, AAI) yararlanarak yansıtıcı işlevi (reflective function, RF) değerlendirmeye yönelik bir yöntem geliştirmişlerdir. Bu değerlendirme yöntemi yakın zamanda bilgisayarlı hâle getirilmiş (Fertuck ve diğerleri, 2004) ve psikanalitik psikoterapi sürecinde, özellikle Aktarım Odaklı Psikoterapi (Transference Focused Psychotherapy) ile tedavi edilen borderline hastalarda, yansıtıcı işlevdeki değişimleri incelemek amacıyla kullanılmıştır (Levy ve diğerleri, 2006). Bouchard ve diğerleri (2008), zihinselleştirme kapasitesi, bağlanma durumu (AAI kullanılarak) ve Eksen I ile Eksen II patolojilerinin şiddeti arasındaki ilişkiyi incelemişlerdir. Zihinselleştirme kapasitesini üç eksen üzerinden ölçmüşlerdir: yansıtıcı işlev, zihinsel durumlar ve duygulanımın sözel olarak ayrıntılandırılması; çalışmalarında yalnızca yansıtıcı işlevin bağlanma durumu ile ilişkili olduğunu göstermişlerdir.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Mentalization. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 151).

  • Serbest Çağrışım Nedir?

    I

    Serbest çağrışım (free association), psikanalitik tedavide kullanılan ve “temel kural (fundamental rule)” olarak kabul edilen yöntemdir. Bu yöntemde hasta, herhangi bir seçicilik ya da sansür uygulamadan, aklına gelen her şeyi olduğu gibi söylemesi için teşvik edilir. Yöntem, Freud’un deterministik psişik fenomenler (psychic phenomena) kavramına dayanır: “Biz, gördüğünüz gibi, hastanın hiç de paylaşmadığı şu varsayımdan yola çıkıyoruz: Bu kendiliğinden ortaya çıkan düşünceler keyfi olarak seçilmiş değildir; aksine, onun sırrıyla -onun “kompleks”i (complex) ile- olan ilişkileri tarafından belirlenmiştir ve bir bakıma o kompleksin türevleri olarak kabul edilebilir” (1906c, p. 108–109). Bu yeni tedavi yönteminin kökeni, Freud’un konuşması sırasında onu kesmesine kızan Emmy von N.’den itibaren başlatılabilir. Yöntem daha sonra sistematik hâle getirilmiş ve psikanalitik tedavi tekniğinin kilit taşı olmuştur. Histeri Üzerine Çalışmalar’da bundan söz edilmez. O dönemde, alna uygulanan bir basınç, katartik yöntemin uygulanabilmesi için bir fikir ya da imgeyi ortaya çıkarmaya yardımcı olmak amacıyla kullanılıyordu.

    Hastanın dikkatinin yeniden yönlendirilmesinin, unutulmuş bir sözcük ile bastırılmış düşünceler arasında bağlantıların ortaya çıkmasını sağlayabileceği gerçeğine ilişkin ilk atıf, “Signorelli’nin” adının unutulması (1898b) analizinde görülür. Ancak bu süreç, ayrıntılı biçimde “Rüyaların Yorumlanma Yöntemi” (1900a) başlıklı bölümde tanımlanmıştır: “Biz… ona psiko-analizin (psycho-analysis) başarısının, aklına gelen her şeyi fark edip aktarmasına bağlı olduğunu, ve örneğin, önemsiz, ilgisiz ya da anlamsız göründüğü için bir düşünceyi bastırarak kendini aldatmaması gerektiğini söyleriz.” (s. 101) Bu teknik, Dora’nın analizinde kullanılmıştır ve Freud, bu süreçte şunu belirtmiştir: “Değerli bilinçdışı düşüncelerin saf madeni, hastanın çağrışımlarının ham malzemesinden çıkarılabilir.” (Freud, 1905e, s. 112) Örneğin Freud şöyle der: “Psikanalitik tekniğin bir kuralı şudur: hâlâ açığa çıkarılmamış bir iç bağlantı, yakınlık yoluyla -çağrışımların zamansal bitişikliği aracılığıyla- varlığını belli eder; tıpkı yazıda, ‘a’ ve ‘b’ yan yana getirildiğinde ‘ab’ hecesinin oluşması gerektiği anlamına geldiği gibi (s. 39).
    …Bir çağrışım dizisinde, çift anlamlı sözcükler, bir kavşak noktasındaki kesişme noktası gibi davranır (s. 65n). …Ben, bu tür çağrışımları -benim bir ifademin içeriğiyle örtüşen bir şeyi öne çıkaranları- genellikle bilinçdışından gelen bir onaylama olarak görme eğilimindeyim (s. 57). …[Dora’nın rüya yorumlama kurallarına uymaya isteksizliği], mücevher kutusuna ilişkin çağrışımlarındaki çekingenlik ve yetersizlikle birleştiğinde, burada son derece yoğun biçimde bastırılmış malzemeyle karşı karşıya olduğumuzu bana göstermiştir.” (s. 69n)

    Bu düşüncelerini Freud, “Tedaviye Başlamak Üzerine” (1913c) başlıklı makalesinde açık biçimde ifade eder: “Başlamadan önce bir şey daha var. Bana anlatacakların sıradan bir sohbette anlatacaklarından farklı olmalıdır. Genellikle, haklı olarak, esas noktadan uzaklaşmamak adına sözlerin arasındaki bağlantıyı muhafaza etmeye ve aklına gelerek araya giren fikirleri ve tali meseleleri dışarıda bırakmaya çalışırsın. Lâkin içinde bulunduğumuz durumda farklı bir şekilde devam etmen gerekir. Belirli eleştiriler ve itirazlara istinaden bir kenara bırakmayı tercih edeceğin aklına gelen çeşitli düşünceleri bir şeylerle ilişkilendirdiğini fark edeceksin. Bunun ya da şunun bu noktada ilgisiz ya da oldukça önemsiz ya da mantıksız olduğu gerekçesiyle onlardan bahsetmeye gerek olmadığını söylemeye eğilimli olacaksın. Hiçbir zaman bu eleştirilere teslim olmamalı bunlara rağmen söyleyeceğini söylemelisin – bilhassa söylemeyi istemediğin için söylemelisin. Sonraları, takip etmen gereken bu yegâne ihtarın sebebini keşfedecek ve onu anlamayı öğreneceksin. Dolayısıyla, aklından ne geçerse söyle. Örneğin, bir tren vagonunun cam kenarında oturan bir gezgin olduğunu ve vagonun içerisindeki bir kimseye dışarıda gördüğün değişen görüntüleri tarif ettiğini düşün. Son olarak, mutlak surette dürüst olacağına söz verdiğini unutma ve şu ya da bu sebeple bahsetmesi nahoş olduğu için hiçbir şeyi dışarıda bırakma” (p. 135) [Bu pasajın çevirisi şuradaki çeviriden alınmıştır.]

    Serbest çağrışım yöntemi, o dönemde Eugen Bleuler ve Carl Gustav Jung’un Burghölzli Kliniği’nde yürüttükleri uyarıcı sözcüklere dayalı çağrışım deneyleriyle sık sık karıştırılmıştır. Freud, “‘Psycho-Analysis and Establishment of Facts in Legal Proceedings”‘te (1906c) bu yönteme atıfta bulunmuş olsa da, kendi çalışmasını bundan açıkça ayırmaya özen göstermiştir. 26 Şubat 1908 tarihli bir ifadesinde bu tekniği, “psikanalizin çok üstün olduğu kaba bir yöntem” olarak nitelendirmiştir (Nunberg ve Federn, 1962–1975, s. 335). Yine de, özellikle Fransa’da, yorumcular uzun yıllar boyunca bu yöntemin Freud’a ait olduğunu ileri sürmüşlerdir.

    Freud, 1920 tarihli “A Note on the Prehistory of the Technique of Analysis”de, bir yöntemin mucidi olduğunu iddia etmesine yol açan “kriptomnezi”yi (cryptamnesia) -yani daha önce okuduğu bir fikri unutup kendine ait sanma durumunu- kabul etmiştir. Freud, on dört yaşındayken Ludwig Börne’nin “The Art of Becoming an Original Writer in Three Days”ini okumuştu. Börne, bu metinde bir yazarın baskı ve sansürden kurtulmasının en iyi yolunun, üç gün boyunca aklına gelen her şeyi eksiksiz biçimde yazıya dökmesi olduğunu belirtmekteydi.

    Bir kez daha görüyoruz ki, popüler düşünce içinde dolaşan yalıtılmış bir fikir, tek başına yetersizdir; onu aşan bir düşünce bütününe dâhil edilebilmesi için belirli gelişmelerin yaşanması gerekir. Serbest çağrışım yöntemi, gizli bir gerçeğin aranışı içinde sözü özgürleştirerek, analiz için gerekli malzemenin üretilmesinde temel yöntem hâline gelmiştir. Ancak, aşırıüretim (overproduction) durumunda, bu özgürlük bazen her türlü yoruma karşı bir direnç biçimine de dönüşebilmektedir.

    Kaynak:

    Mijolla, A. de (Ed.). (2005). Free association. İçinde International dictionary of psychoanalysis (s. 615). Detroit, MI: Macmillan Reference USA.

    II

    Serbest çağrışım, bir hastanın öznel zihinsel deneyimi üzerindeki bilinçli denetimini askıya almaya çalıştığında gerçekleşen bir tür zihinsel etkinliktir; bu sayede deneyim “serbest (free)” hâle gelir ve hasta bu deneyimi sansürlemeden analiste iletir. Psikanalitik tedavide hastaya serbest çağrışımda bulunma yönergesi, Freud’un “temel kural (fundamental rule) olarak adlandırdığı ilke ile yakından ilişkilidir; bu ilke, hastanın düşüncelerini olabildiğince az sansürle analiste aktarması yönündeki talimattır (Freud, 1910a, 1912b). Serbest çağrışımın kullanımı, psişik determinizm (psychic determinism) adlı kuramsal ilkeden türetilmiştir; bu ilkeye göre tüm zihinsel olaylar, önceki zihinsel olaylar tarafından nedenlenir ve iki ya da daha fazla zihinsel öğe arasında bilinçdışı bir bağlantı veya “çağrışım (association)” vardır. Bir hasta serbest biçimde çağrışım yaptığında ve normalde reddedeceği ya da kaçınacağı deneyimlerinin yönlerine dikkat edebildiğinde, kendisini daha doğrudan açığa vurur; böylelikle hem hasta hem de analist, düşünceler dizisi içinde ortaya çıkan beklenmedik çağrışımsal bağlantıları fark edebilir. Ayrıca, analist, hastanın süregiden bilinçli ve öznel deneyimini kısmen belirleyen bilinçdışı çağrışımsal bağlantılar hakkında çıkarımlarda bulunabilir. Analist ve hasta aynı zamanda bilinçdışı dirençlerin belirtilerine de dikkat ederler; yani bastırılmış çatışmalı zihinsel içeriğin hastanın çağrışımsal akışına girmesini tehdit ettiği durumlarda ortaya çıkan serbest çağrışım kesintilerine. Hasta, mahcubiyet, korku, utanç ve suçluluk gibi bilinçli dirençlerle de kaçınılmaz biçimde mücadele eder; bu duygular, onun iletişimini kesmesine ya da değiştirmesine yol açar. Serbest çağrışım, divanın kullanımıyla, seansların sıklığıyla, analistin yönlendirici olmayan tutumuyla ve göreli sessizliğiyle kolaylaştırılır. Analistin müdahaleleri -özellikle aktarımın ya da diğer dirençlerin yorumlanması- hastanın zihinsel yaşamının önceden tehdit edici yönlerini kabullenmesini artırarak serbest çağrışımı kolaylaştırır.

    Freud, serbest çağrışımı terapötik bir teknik olarak tanıttığında, psikanalizi özgün bir tedavi biçimi olarak başlatmış oldu. Serbest çağrışımın tanıtımı, zihnin dinamik süreçlerinin işleyiş hâlinde gözlemlenebilmesini sağlayan bir araç sunduğu için önemli bir teknik ilerlemeydi. Hem hasta hem de analist için serbest çağrışım, yöntemin verilerini sağlar; hastanın süregiden zihinsel sorunlarını oluşturan güdü ve anlamların etkileşimine bir bakış sunar. Psişik determinizmi zihinsel yaşamın temel bir özelliği olarak gören çağdaş psikanalitik ekollerde, serbest çağrışım klinik yöntemin vazgeçilmez bir parçası olmaya devam etmektedir. Freud direnci serbest çağrışımın önünde bir engel olarak görürken, günümüzde serbest çağrışımın amaçları, analitik durum bağlamında hastaların serbest çağrışım görevine verdikleri tepkilerde ortaya çıkan aktarım ve karakter savunmalarının anlaşılması açısından ele alınmaktadır. Serbest çağrışım tekniği aynı zamanda bazı tartışmalarla da ilişkilidir. Kişilerarası anlamın analitik ikili ilişki içinde keşfine odaklanan ilişkisel ve kişilerarası analistler, serbest çağrışımı genellikle “tek kişilik (one-person)” bir psikolojiyle bağlantılı olduğu için ikinci plana atmışlardır; ancak bazı kuramcılar, psikanalitik tedavinin ilişkisel bir bakış açısından bile serbest çağrışımın değerini vurgulamışlardır (Aron, 1990).

    Freud, 1892 ile 1895 yılları arasında hastalarının da yardımıyla serbest çağrışım yöntemini yavaş yavaş keşfetti; serbest çağrışımı gösteren ilk vaka örneği ise 1907 yılına aittir (Freud, 1914d; Mahony, 1979). Freud başlangıçta hipnozu “yönlendirilmiş serbest çağrışım” ile değiştirdi; bu teknikte hastalarından “belirtileriyle çağrışım kurmaları” isteniyordu. Freud, hastaları çağrışım yaptıkça sonunda semptomu bastırılmış bir anıyla ilişkilendiren çağrışım zincirlerini duyacağını varsaydı. Freud’un hastaları “yönlendirilmiş serbest çağrışım”ın müdahalelerine itiraz ettiklerinde, bastırılmış malzemenin bilince ulaşmasını sağlamak amacıyla serbest ya da yönlendirilmemiş çağrışımı kullanmaya başladı.

    Freud, tedavinin amacının bilinçdışını bilinçli hâle getirmek olduğu topografik zihin görüşü bağlamında serbest çağrışımı önermiştir. Freud (1914c), dirençlerin yalnızca serbest çağrışımın önündeki engeller değil, aynı zamanda aktarım tutumlarının anlamlı yinelemeleri olduğunu belirtmiştir. Bununla birlikte, Freud direncin daha derinlemesine anlaşılmasındansa onun aşılmasını savunmaya devam etmiştir (1926a). Bu durum, semptomların, karakterin ve dirençlerin oluşumunda egoya ve süperegoya daha fazla önem atfeden yapısal kurama geçtiğinde bile değişmemiştir. Direnç analizinin analitik teknikte daha merkezi bir konuma gelmesi, W. Reich’in Character Analysis (1933/1945) ve A. Freud’un The Ego and the Mechanisms of Defence (1936) eserleriyle mümkün olmuştur. Bu gelişmeye, geçmişin yeniden yapılandırılmasından ziyade mevcut bilinçdışı işleyişin açığa çıkarılmasına yönelik daha büyük bir odaklanma eşlik etti. Kişilerarası psikanaliz ekolünü kuran Sullivan (1953b), serbest çağrışım tekniğini bütünüyle reddetti ve onun yerine hastanın geçmişteki ve şimdiki gerçek kişilerarası deneyimine yönelik “ayrıntılı bir soruşturma (detailed inquiry)” yöntemini getirdi. Ayrıntılı soruşturma, analistin kişisel katılımının kaçınılmaz olduğunu düşünen Sullivan tarafından, analistin bir tür “katılımcı gözlem (participant observation)” biçimi olarak görülmüştür.

    Çoğu analist için psikanalitik teknik, pasif/çağrışım yapan bir hasta ile aktif/yorumlayan bir analist arasındaki rol ayrımından uzaklaşarak, hem hastanın hem de analistin yoruma katkıda bulunduğu ve hastanın özdüşünümünün (self-reflection) değerli görüldüğü bir analitik ikiliye (analytic dyad) yönelmiştir (A. Kris, 1990). Bununla birlikte, psikanalistler serbest çağrışım yaklaşımlarında farklılık gösterirler. Sürece yakından dikkat etme tekniğini kullanan bazı analistler, çağrışımlardaki an-be-an değişimlere odaklanarak hastaları bu deneyim üzerine düşünmeye davet eder ve böylece hastanın öz-yansıtmasına merkezi bir rol verirler (Gray, 1973). Diğer analistler ise bir çağrışım dizisinin altında yatan bilinçdışı temaları dinlerler.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Free Association. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 89).

  • Rüya

    Rüya (dream), uyku sırasında meydana gelen zihinsel bir olaydır; gündelik dilde rüya, kişinin uyanışın ardından hatırladığı imgeler, düşünceler ve duyguların bütünüdür. Genellikle görsel türde olan bir halüsinasyon üreten beyin bölgelerinin belirli bir aktivasyonu sonucunda ortaya çıkan rüya görme (dreaming), esas olarak uykunun evre 1 periyodunda hızlı göz hareketi (REM – rapid eye movement) dönemlerinde gerçekleşir, ancak uykunun diğer evrelerinde de ortaya çıkabilir. Gündüz düşü (daydream) ise bilinçli bir fantezidir.

    Freud (1900), rüyaların anlamına ilişkin keşfini en büyük içgörüsü olarak görmüş ve rüyaları, ünlü biçimde, “zihnin bilinçdışı etkinliklerinin bilgisine giden kraliyet yolu” olarak değerlendirmiştir. Gerçekte Freud, rüyalar üzerine yaptığı incelemeler yoluyla, zihnin ilk modeli olan topografik modelin ve nevrozun kritik yönlerini aydınlatmış, bu yönlerin bir kısmı günümüzde de birçok analist için önemini korumaktadır. Freud, rüyalar üzerine yaptığı çalışmaları aracılığıyla, birincil (primary) ve ikincil süreç (secondary process), regresyon (regression) ve istekgerçekleştiriminin (wish-fulfillment) güdüleyici gücü gibi kavramları ayrıntılı biçimde geliştirmiştir. Bugün bazı sinirbilimciler rüyaların uyuyan beynin rastlantısal ve anlamsız üretimleri olduğunu ileri sürse de, çağdaş psikanalistlerin çoğu, Freud’un temel kavramlarından herhangi birini kabul etsin ya da etmesin, rüyaları rüya görenin psişesine açılan son derece değerli bir pencere olarak görmeye devam etmektedirler.

    Rüyalar insanlığı daima büyülemiş, onların anlamını açığa çıkarmaya yönelik girişimler ise İncil’de ve diğer antik metinlerde bulunmuştur. Freud, hem hastalarının hem de kendi rüyalarının ve ilişkili çağrışımlarının ayrıntılı gözlemlerini yapmış, bulgularını ve sonuçlarını başlıca eseri olan Rüyaların Yorumu’nda (1900) sunmuştur. Bu kitapta Freud, rüya kuramını ana hatlarıyla ortaya koymuş, birbirinden farklı fakat birbiriyle ilişkili iki konuyu ele almıştır: rüyaların işlevi (function) ve rüyaların anlamı (meaning). İkinci konu, rüya oluşumunun mekanizmasının anlaşılmasını gerektirmiş, Freud bu noktadan hareketle zihnin işleyişine dair çok daha kapsamlı bir kuram geliştirmiştir.

    Freud, rüyaların işlevini, çeşitli kaynaklardan ortaya çıkan rahatsız edici duyumlar ve dürtüler karşısında uykunun korunması olarak görmüştür. Tehdit edici kesintiler, gürültü ya da susuzluk gibi dışsal veya içsel fiziksel uyaranlardan gelebileceği gibi, güncel kaygılar ve Freud’un kuramında en merkezi yere sahip olan, günün olaylarıyla uyarılan ve doyum arayışına giren bilinçdışı çocukluk istekleri gibi zihinsel meşguliyetlerden de kaynaklanabilir. Freud’un görüşüne göre, bir rüyanın ortaya çıkması için en merkezi ve gerekli olan, bu çocukluk istekleridir. Rüya, bu istekleri ve uyaranları uykunun sürdürülmesine yardımcı olacak biçimde bütünleştirir ve onlara yanıt verir. Susamış bir kişi, susuzluğunu gerçekte gidermek için uyanmak zorunda kalmamak amacıyla bir çeşmeden ya da dereden su içtiğini rüyasında görebilir. Benzer şekilde, fakat genellikle çok daha gizlenmiş bir biçimde, rüyalar uykunun devamını sağlamak için bilinçdışı çocukluk isteklerinin gerçekleşmiş olarak temsil edilmesidir. Bazen, eğer bilinçdışı istekler yeterince gizlenmemişse, yeterli düzeyde anksiyete uyandırarak rüyanın uykuyu koruma işlevini yerine getirememesine ve rüya görenin uyanmasına yol açarlar. Freud, travmatik rüyaları (traumatic dreams), travmatik olayları yeniden işleme amacına yönelik tekrarlayan rüyalar olarak değerlendirmiştir. Freud’un, kuramı çerçevesinde yinelenen travmatik rüyaları açıklamakta yaşadığı güçlükler, onu sonunda Haz İlkesinin Ötesinde’de (Freud, 1920a) geliştirdiği tekrarlama kompulsiyonu (repetition compulsion) kavramına götürmüştür.

    repetion compulsion – tekrarlama kompulsiyonu

    klasik psikoanalitik kurama göre olay, durum ya da travmaların üstesinden gelmek için onları tekrar tekrar yaşama yönündeki bilinçdışı gereksinim. Bastırılmış olan acı verici deneyimin, onu temsil eden bir yeni durumda tekrarlanmasını ya da kişinin kendini, onları tekrar yaşama olasılığı olan durumlara sokmasını içerir. Yeniden yaşama rüyada da gerçekleşebilir. Terapötik değişime direnç olarak ortaya çıkar zira terapide yapılmak istenen travmayı tekrar etmek değil, kişinin travmayı hatırlaması, haldeki davranışlarla olan ilişkisini anlaması, ona İÇGÖRÜ kazanmasıdır.

    Karakaş, S. (2017). Prof. Dr. Sirel Karakaş Psikoloji Sözlüğü:
    Bilgisayar Programı ve Veritabanı – www.psikolojisozlugu.com (sürüm: 5.2.0/2022)

    Freud’un rüyaların anlamını kavrama çabaları, hastalarının semptomlarının anlamını çözümlemeye yönelik daha geniş bir terapötik çabanın parçasıydı. Freud’un rüyalara yaklaşma ve onları yorumlama yöntemi, onların oluşumuna dair görüşüne dayanıyordu. Gündelik dilde rüya olarak adlandırılan şey (yani, rüya görenin uyanışın ardından hatırladığı ve aktardığı rüya), Freud için açık rüyadır (manifest dream). Açık rüya, yalnızca yorum sürecinden sonra anlaşılabilecek olan, rüyanın dile getirdiği örtük rüya düşüncelerinden (latent dream-thoughts), yani altta yatan düşünce ve isteeklerden ayrılmalıdır. Rüya çalışması (dream-work), örtük rüya düşüncelerini açık rüyaya dönüştüren süreçtir.

    Freud’un örtük rüya düşüncelerinin kökenine ve rüya çalışmasının niteliğine ilişkin açıklamaları, rüya kuramıyla birlikte geliştirdiği zihnin topografik modeliyle bağlantılıdır. Bu modelde zihin, ikincil süreç, yani mantıksal türden bir düşünme biçimine göre işleyen bilinç/bilinçöncesi (conscious/preconscious) (Cs.-Pcs.) sistemi ile ilkel, birincil süreç türünden bir düşünme biçimine göre işleyen bilinçdışı (unconscious) (Ucs.) sistemi olarak bölümlere ayrılmaktadır. Bilinçdışı, doyum arayışı içinde sürekli olarak çabalayan istekler ve istek fantezileri üreten dürtülerden gelen enerjiyle beslenir. Birey uyanıkken, Freud’un “sansür (censorship)” olarak adlandırdığı çeşitli engelleyici ve savunucu mekanizmalar bu isteklerin bilince ulaşmasını engeller. Ancak birey uyuduğunda, motor etkinliğin baskılanmasının sağladığı güvenliğin de etkisiyle sansür gevşer ve bu noktada bireyin bilinçdışı istekleri, rüya görmenin varsanısal istekgerçekleştirici etkinliği aracılığıyla doyum arayışına yönelir. Gün artıkları (day residues) olarak bilinen olaylar (kendi başlarına önemsiz olsalar bile), psişik açıdan anlamlı olaylarla birincil süreç bağlantıları aracılığıyla rüyada temsil kazanır. Geniş anlamıyla rüyanın örtük içeriği, gün artıklarını, rüya görenin güncel bedensel uyaranlarını ve zihinsel meşguliyetlerini, ayrıca doyum arayışıyla baskı yapan altta yatan çocukluk dileklerini içerir ve bu örtük içerik, rüya çalışmasının işleyişiyle açık rüyaya dönüştürülür.

    Freud ayrıca, hem rüya oluşumunda hem de nevrotik semptomlarda ortaya çıkan regresyon sürecini tanımlamıştır. Üç tür regresyon arasında ayrım yapmıştır: topografik regresyon (topographic regression) topografik regresyon, bir süreklilik boyunca “duyusal uca doğru ve nihayetinde algı sistemine ulaşmaya” yönelen geriye doğru hareketi ifade eder; formel regresyon (formal regression) görsel imgeler gibi ilkel ifade ya da temsil yöntemlerine dönüşü ifade eder; ve zamansal regresyon (temporal regression) erken anılar gibi daha eski psişik yapılara dönüşü ifade eder. Regresyon, rüya çalışmasının işleyişini kolaylaştırır; bu süreç birincil süreç düşünme biçimleri tarafından yönetilir. Birincil süreç şunlardan oluşur: yoğunlaştırma (birkaç düşünce ya da imgenin tek bir imge ya da sözcükle temsil edildiği süreç), yer değiştirme (bir düşünce, özellik ya da imgenin onunla çağrışımsal olarak bağlantılı başka bir şeyle yer değiştirdiği süreç) ve simgesel temsil (bir nesne ya da düşüncenin, onun için bilinçdışı bir simge olan bir imgeyle temsil edildiği süreç; örneğin anne için okyanus ya da dışkı için para) öğelerinden oluşur. Tüm bu mekanizmalar, özgün bilinçdışı rüya düşüncelerini ve dileklerini gizlemek ve çarpıtmak üzere işler. Ayrıca, Freud’un “temsil edilebilirlik faktörleri (considerations of representability)” olarak adlandırdığı bir süreç aracılığıyla rüya düşüncelerinin duyusal, özellikle de görsel imgeler hâline dönüştürülmesi gerekir. Bu süreç, soyut bir düşüncenin somut, görsel bir imgeyle temsil edilmesine imkân tanır; örneğin, üstünlük düşüncesinin fiziksel olarak yükseltilmiş bir konumla temsil edilmesi gibi. Görsel temsil olanağı sunan rüya düşünceleri diğerlerine göre “tercih edilecektir”. Açık rüyanın sunumunda son bir etki ise ikincil revizyonun (secondary revision) (ya da ayrıntılandırmanın) işlevidir. Freud, ikincil revizyonun rüya çalışmasının bir parçası olup olmadığı konusunda kesin bir tutum sergilememiştir. Hem rüyanın oluşumu sırasında hem de uyanışta ortaya çıkan, bilinçli düşüncenin ve onun ikincil süreç mantığının etkilerini içeren ikincil revizyon, rüyayı daha anlaşılır ve mantıklı bir anlatıya dönüştürür; boşlukları ve tutarsızlıkları doldurur. İkincil revizyonun etkisi, herhangi bir rüyanın aktarımında az ya da çok ölçüde bulunabilir.

    regression – gerileme / regresyon

    SAVUNMA MEKANİZMASI terimi altında açıklanmakta olan BİLİNÇDIŞI sorunlar için bilişselduygusal ve davranışsal açıdan daha düşük işlevselliğin söz konusu olduğu (genelde çocukluk) dönemlere geri dönülmesini; çocukluk dönemine özgü gereksinim, arzu ve doyum yolları arayışında ve çocuksu davranışlarda bulunmayı içerir. Çocuk bağımlıdır, başkalarının desteğine muhtaçtır. Savunma mekanizması terimi altında açıklanan BİLİNÇDIŞI sorunları için gerileme yapan birey destek aramakta, birilerinin kendisi için sorunları çözmesini beklemektedir. Örnek: Tuvalet eğitimini çoktan tamamlamış olan çocuğun altını ıslatmaya başlaması.  

    Karakaş, S. (2017). Prof. Dr. Sirel Karakaş Psikoloji Sözlüğü:
    Bilgisayar Programı ve Veritabanı – www.psikolojisozlugu.com (sürüm: 5.2.0/2022)

    B. Lewin (1946), rüya perdesi (dream screen) kavramını ortaya atmış ve bunu, görsel açık rüya içeriğinin yansıtıldığı, bir filme yansıtılan sinema perdesine benzer boş, düz bir yüzey olarak tanımlamıştır. Lewin, rüya perdesinin emzirilen bebek tarafından algılanan anne memesinin bir temsili olduğunu ve rüya görenin uyuma arzusunu ifade ettiğini ileri sürmüştür. Lewin’in görüşüne göre uyuma arzusu (wish to sleep), yeme (eat) arzusu ve yenilme (eaten) arzusunu da içeren bir dilekler ve fanteziler üçlüsü olan “oral üçlü”nün (oral riad) bir bileşenidir. Ayrıca Lewin, maniyi, gerçekliğin inkâr edildiği ve oral triad’ın iki yönü -uyuma arzusu ve yenilme arzusu- üzerindeki çatışmanın baskın olduğu rüyamsı bir durum olarak ileri sürmüştür.

    Kohut (1977), bazı kendilik durumu rüyalarının (self-state dreams) bilinçdışı çocukluk dileklerini açığa çıkarmadığını, fakat kendiliğin dağılma tehdidine, öz-değerdeki depresif düşüşlere ve manik aşırı uyarılmaya karşı verilen karşılık verme (respond) girişimlerini temsil ettiğini ileri sürmüştür. Jungcu psikanalizde ise rüyaların, hem hastanın bilinçdışı süreçlerine hem de analitik sürecin kendisine dair yorum içerdiği düşünülür. Jungcu analistler çağrışımsal bir süreç kullanmazlar; bunun yerine, “zenginleştirme (amplification)” olarak adlandırılan bir süreç aracılığıyla, özgül imgelerin doğasının kendisine daha derinlemesine inmeye çalışırlar (Jung, 1963).

    Klinik durumda serbest çağrışımın kullanımı, rüyanın çevrilmesine olanak tanır. Analizan’ın rüyayı aktarmadan önceki yorumları, rüyaya ilişkin sonraki çağrışımları, analistin gün artığına dair bilgisi ve rüyanın hatırlanıp aktarıldığı daha geniş analitik bağlamla birlikte, altta yatan rüya düşüncelerinin anlaşılmasına katkı sağlar. Freud’dan bu yana çoğu analist, rüyaları bilinçdışı zihinsel içeriğe ilişkin son derece değerli bir veri kaynağı olarak görmeye devam etmiştir; ancak yorumlayıcı odak, yalnızca bilinçdışı çocukluk dileklerine değil, aynı zamanda rüyaların başlıca savunucu ve uyumsal işlev biçimlerini nasıl açığa çıkarabileceğine ya da örnekleyebileceğine ve aktarımın durumuna dair yararlı bilgiler sağlayabileceğine doğru genişlemiştir. Bazı analistler, özellikle travmatik rüyalar söz konusu olduğunda, rüyanın açık içeriğine daha fazla değer atfeder. Dahası, travmatik rüyaların anlamı yalnızca temsil ettiği özgün travma açısından değil, aynı zamanda rüya görenin rüyanın kendisi tarafından yeniden travmatize edilme deneyimi açısından da anlaşılmaktadır.

    Freud’un birincil ve ikincil süreç düşünme biçimleri arasındaki ayrımına ilişkin tartışmalar vardır. Bazı psikanalistler ve bilişsel bilimciler, bunların geçerli kategoriler olduğu fikrini ve Freud’un öne sürdüğü gelişimsel dizilimin güvenilirliğini sorgulamışlardır (Bucci, 2001; Westen, 1999b). Rüya görme açısından belki de en ilginç olan, Litowitz’in (2007) birincil süreç düşünmenin aslında çocukluk düşünmesini tanımlamadığı, fakat özellikle rüya çalışmasının doğasını tanımladığı yönündeki savıdır.

    Hem fizyolojik bir olay hem de bilinçdışı çatışmanın açıklayıcısı olarak taşıdığı öneme rağmen, rüya yakın zamana dek psikanalitik yönelimli araştırma çabalarının oldukça sınırlı bir konusu olmuştur. Uzun bir süre boyunca Fisher (1965), nörofizyolojik ve psikanalitik yaklaşımları rüya görme üzerine birleştirmeye çalışan az sayıdaki analistten biriydi. Rüyaların hem istekgerçekleştirimi hem de uykunun koruyucusu olarak Freud’un kuramı yoğun bir kuşkuculuğun hedefi olmuştur. Sinirbilim alanında Hobson (1988), rüya görmenin herhangi bir psikolojik işlevi olmadığını, bunun REM uykusunun fizyolojik mekanizmalarının bir epifenomeni olduğunu iddia ederek Freud’un görüşlerine şiddetle karşı çıkmıştır. Bununla birlikte, daha yakın tarihli sinirbilim araştırmaları, rüya görmenin içgüdüsel-güdüsel devrelerle ilişkili görünen önbeyin yapıları tarafından üretildiğini ortaya koymuş, böylece rüya görmeyi dürtü boşalımı ve istekgerçekleştirimi ile bağlantılı olarak gören Freud’un görüşlerine belli ölçüde destek sağlamıştır (Solms, 1997a, 2000a; Braun, 1999).

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Dream. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 62).

  • Semptom Nedir?

    symptom – belirti / semptom

    1. normal işlevsellikten sapan, olağandışı durum; bir bozukluk ya da hastalığa işaret eden olay ya da durum değişikliği. Örnek: Varsanı, şizofreninin (pozitif belirtili tip) belirtileri arasındadır. 2. psikoanalitik kuramda, bastırılmış dürtü, duygu veya anıların, bunlara karşı kullanılan bilinçdışı savunma mekanizmaları aracılığıyla, simgesel olarak ifade edilen psikopatoloji belirtilerine dönüşmesi.

    Karakaş, S. (2017). Prof. Dr. Sirel Karakaş Psikoloji Sözlüğü:
    Bilgisayar Programı ve Veritabanı – www.psikolojisozlugu.com (sürüm: 5.2.0/2022)

    Freud, psikanalizi semptomlara/belirtilere anlam vererek kurmuştur. Studies on Hysteria (1895d) sonrasında kaleme aldığı yazılarında semptomun araştırılmasını sürdürmüştür. O dönemde psikiyatri, semptomu ruhsal yaşamın [psychic life] opak/kapalı/anlaşılmaz ve aykırı/saçma bir olgusuna indirgemekteydi. Freud ise bilinçdışının dinamiklerini ve çatışmaların gelişimini anlamak amacıyla semptomun belirgin ve olağandışı özelliklerine odaklanmıştır.

    Belirti savunma ile eşdeğer kabul edilemez; çünkü savunma mekanizması daha genel bir nitelik taşır ve işlevi daha az açıktır. Dahası, savunmalar bastırma başarılı olduğunda, yansıtma belirgin olduğunda ve yansıtmanın etkileri doğal karşılandığında etkili biçimde işler. Benzer şekilde, nevrotik davranışlar ve sakar eylemler [parapraxis] özne için işe yarar olduğu ölçüde, bunların bilinçdışı nedenleri görünür değildir ve göz ardı edilir.

    Semptom, anksiyeteden de ayrıdır. Anksiyete, belirtiye kıyasla çok daha gürültülüdür; bununla birlikte belirtiyle yakından ilişkilidir. Anksiyete, bir aciliyet duygusundan semptoma doğru ilerleyen süreci başlatan alarmı verir. Nitekim semptom, anksiyetenin yangınlarını söndürüyormuş gibi görünür; ancak bunu gerçekleştirecek araçlara sahip değildir. Daha kesin bir ifadeyle, semptom, anksiyeteyi tetikleyen durumdan farklı yeni bir durum örgütleyerek anksiyeteye son verir. Böylece semptom, anksiyetenin yetersiz içsel deşarjını düzeltir ve psişeye bağlanma ve temsil için başka olanaklar sunar. Bu yeni durum, semptomun doğasını tanımlar ve kapsamını gösterir. Sonuçta semptomu kuran dürtüdür; bu nedenle Freud, semptom ile inhibisyon/ketlenme arasında ayrım yapmıştır (1926d [1925]).

    Bastırma (repression) başarısız olduğunda, dürtü (drive) yüzeye çıkabilir; ancak bastırma, onu başka bir yöne saptıracak (divert) yeterli güce sahiptir. Bu nedenle belirti (symptom) bir uzlaşma oluşumu (compromise formation) olarak meydana gelir.

    Bir düzeyde bu uzlaşma, bilinçdışı ya da bilinçöncesi ile bilinç arasındaki sansüre ilişkindir. Başka bir düzeyde ise farklı ruhsal failler arasında bir çatışma söz konusudur ve burada süperego örgütleyici rolü üstlenir. Freud daha sonra, ego ile id arasındaki çatışmanın nevrozu tanımladığını; buna karşılık ego ile gerçeklik arasındaki çatışmanın psikozu karakterize ettiğini ileri sürmüştür (1924b [1923]).

    Dolayısıyla semptomun izlediği seyir her zaman bilinçdışına bağlıdır. Sonunda duygulanım ile temsilin etkileşimi bastırmaya üstün gelir. Bu durum, konversiyon histeriğinde [conversion hysteric] görülür; kişi, eylem olarak özgün durumuna gerilemiş (regressed) bir duygulanımla kendi bedenini işaretlediği için yarı-innervasyon [quasi innervation] yaşar [Quasi innervation (yarı-innervasyon), psikanalitik bağlamda -özellikle Sigmund Freud’un konversiyon histerisi kuramında- gerçek bir nörolojik sinirsel uyarım [innervation] olmaksızın, bedende sanki organik bir sinirsel iletim varmış gibi ortaya çıkan işlevsel belirtiyi ifade eder. Yarı-innervasyon organik bir nörolojik patoloji olmaksızın, ruhsal kökenli bir duygulanımın bedensel bir belirtiye dönüşmesiyle ortaya çıkan işlevsel bir “sözde sinirsel uyarım” durumudur.]. Ardından her fantezi, işlevi kısıtlayıcı fakat özne için bir bakıma konforlu bir semptoma dönüşür. Kısa süre sonra aynı süreç bir fobi aracılığıyla yansıtılır ve bir temsilde donarak sabitlenir; bu durum duygulanımda bir boşluk bırakır ve bu boşluk anksiyete ile doldurulur (Freud, 1915d, 1915e). Arzunun ve savunmanın ikircikli doğası nedeniyle, egonun “ülkedışılık/ülke dışı dokunulmazlığı” [extraterritoriality] durumunda kurduğu semptom (1926d [1925], s. 97), tıpkı yabancı bir ordunun adım adım ilerlemesi gibi, gözetimini fobik nesnenin ötesine, onunla yankılanabilecek [resonate] her türlü fantazmatik nesneye [fantasmatic object] doğru genişleterek güç kazanır. Obsesyonel kişinin savunucu ritüelleri de benzer biçimde düşüncenin istilasıyla erotize olur [Zorlayıcı düşünceler, savunma ritüellerini yalnızca kaygı azaltan işlemler olmaktan çıkarıp, dürtüsel haz içeren yapılara dönüştürür.]

    Son olarak, egonun sınırlarının ötesinde, semptom görece bir kazanç sağlayabilir; hem kişi hem de çevresindekiler, Freud’un “ikincil kazanç” [secondary gain] olarak adlandırdığı yararı elde edebilir (1926d [1925], s. 99–100). Örneğin semptom, ortaya çıktığı ya da örgütlediği yapısal alanda içsel bir denge kurabilir. Patolojinin çeşitliliği öyledir ki, semptom kendi sınırlarının ötesinde önleyici [preventive] ya da onarıcı [reparative] bir işlev de görebilir. Nitekim bir obsesyonun depresif bir epizodu öncelemesi ya da izlemesi ya da bir halüsinasyonun ruhsal yaşamın artık kabul edemediği bir şeyi gerçek kılması bu duruma örnek verilebilir.

    Kaynak:

    Mijolla, A. de (Ed.). (2005). Symptom. İçinde International dictionary of psychoanalysis (s. 1714). Detroit, MI: Macmillan Reference USA.

  • Histeri Nedir?

    Histeri, çeşitli psikopatolojileri ya da karakter özelliklerinin bazı yönlerini ifade eder ve şunları kapsar:

    1) Belirgin anatomik ya da fizyolojik bir patolojiyle ilişkilendirilemeyen, çeşitli ve sıklıkla değişken bedensel belirtilerle karakterize edilen bir sendromdur; bu belirtiler bilinçdışı çatışmanın sembolik ifadesini temsil eder. Örneğin, bir şeyi “görme”ye dair bir çatışma, körlük şeklinde dışa vurulabilir (konversiyon histerisi [conversion hysteria]).

    2) Füg durumları, bazı amnezi türleri ve çoklu kişilik bozukluğu gibi, dissosiyasyonla ortaya çıkan bilinç durumundaki değişiklikleri kapsayan bir durumdur (disosiyatif durum [dissociative state]).

    3) Bastırma, duygusallık ve somatizasyon gibi savunma tarzlarıyla belirginleşen bir karakter tipidir; bu kişiler kendini dramatize eden, duygusal olarak değişken ve/veya baştan çıkarıcı olsalar da, gerçek cinsel etkileşimlerden korku duyarlar (histerik karakter [hysterical character]) ve,

    4) Bastırma, duygusallık (ya da duygulanımsallaştırma) ve somatizasyonun baskın olduğu bir savunma tarzıdır; bu tarz, tam gelişmiş bir histerik karakter olmasa bile görülebilir (histerik tarz [hysterical style]).

    Başlangıçta histerik karakterin (ya da tarzın) histerik semptomlara yatkınlık oluşturduğu düşünülse de, bu ilişki oldukça belirsizdir. Psikanalitik literatürde konversiyon histerisi ile histerik karakter büyük ölçüde birbirinden ayrı olarak ele alınmıştır.

    Histeri, psikanaliz tarihinde önemli bir rol oynamaktadır; çünkü Freud, “ruhsal çözümleme”ye [psychical analysis] dayanan yeni tedavi yöntemini ve ilk psikanalitik kuramlarını, histeri (o dönemde konversiyon histerisini ve disosiyatif durumları kapsıyordu) hastalarıyla çalışmaları sırasında geliştirmiştir. Freud, hocaları (Charcot, Bernheim ve Breuer) aracılığıyla histerinin sıradan bilinçten ayrışmış düşüncelerden kaynaklandığı kuramıyla tanışmış, ancak gelenekten ayrılarak histeriye bir etiyoloji önermiştir; bu etiyoloji dejeneratif bir hastalığa değil, psikolojik bir çatışmaya dayanmaktadır. Freud’un, histerik semptomları (ve nihayetinde tüm psikonevrozları), bastırılmış bilinçdışı arzuların sembolik ifadesi olarak görmesi, hem nevrozlara dair sonraki tüm kuramlarının hem de zihin kuramının temelini oluşturmuştur. Sonuç olarak, Freud’un histeri anlayışı, onun zihinle ilgili devrim niteliğindeki görüşünün temelini oluşturmuştur: zihin, sonsuza dek bölünmüştür (bilinç ve bilinçdışı); kendini aşırı uyarma eğilimindedir (arzu ve dürtü); ve kendini düzenleme kapasitesine sahiptir (savunma). Histerik psikopatoloji, ruhsal yaşamın bedensel yollarla sembolik ifadesini bulduğu pek çok yolu da gözler önüne serer.

    “Histeri” terimi (Yunanca hystera, “rahim” anlamına gelir) ilk olarak MÖ dördüncü yüzyılda Hipokrat tarafından ortaya atılmıştır ve iki bin yıldan fazla süredir, çoğunlukla kadınlarda görülen değişken bedensel belirtilerin geniş bir yelpazesini tanımlamak için kullanılagelmiştir. Freud (1886), Viyana Tıp Derneği’ne sunduğu ilk bildirisinde, “Histerik Bir Erkekte Şiddetli Yarım Taraf Anestezisi Vakasına İlişkin Gözlem” başlıklı çalışmasını paylaştı. Charcot’nun etkisiyle, bu durumu travma ile kalıtsal nöropatik hastalığın birleşimi sonucu olarak açıkladı. Sonraki yirmi yıl boyunca kuramı giderek daha psikanalitik bir nitelik kazandı; histeri kuramındaki gelişmeler, Freud’un zihin kuramının genel gelişimiyle paralel bir seyir izledi. Özellikle 1895 yılında, Breuer ile birlikte yazdığı Histeri Üzerine Çalışmalar (Breuer ve Freud, 1893/1895) adlı kitabında, Freud savunma histerisi [defense hysteria] kavramını ortaya atmıştır. Bu tür histerinin, dejeneratif zihinsel zayıflıktan değil, “savunma güdüsüyle” sıradan bilinçten uzaklaştırılmış düşüncelerden (çoğunlukla travmaya dair “anımsamalar”) kaynaklandığını ileri sürmüştür. Bu erken dönem boyunca Freud, histerinin nedenlerini çocukluğa, giderek daha erken dönemlere kadar götürmeye başladı (başlangıçta hâlâ travma deneyimine odaklanarak); 1890’ların ortalarına gelindiğinde ise, çocukluk döneminde yaşanan travmatik baştan çıkarma deneyimlerinin histerik semptomlara yol açtığını öne sürdüğü ünlü baştan çıkarma hipotezine [seduction hypothesis] ulaşmıştı (1896c). Daha sonra, yaklaşık 1897 yılından itibaren Freud (1897e), travma kuramından dramatik bir kopuşla, baştan çıkarma hipotezini terk etti ve bunun yerine, histerinin bastırılmış çocukluk cinsel arzularının sembolik ifadesi olduğu, içsel olarak üretilmiş aşırı uyarılmaya dayanan kuramı benimsedi. Freud ayrıca, başkalarının davranışlarının bilinçdışı bir taklidine dayanan histerik özdeşleşme [hysterical identification] olgusunu da histerik semptomların oluşumuna katkıda bulunan bir etken olarak tanımlamıştır (1900). Son olarak, 1905 yılına gelindiğinde, Dora vakasında bu arzuların Ödipal istekleri ve erotojen bölgelerde ortaya çıkan arzuları -yakında libido olarak kavramsallaştırılacak unsurları- içerdiği görülmektedir (1905a).

    Freud’un resmi histeri kuramı, ekonomik ilkelere dayanıyordu. Nitekim konversiyon histerisi terimi (Breuer ve Freud tarafından ortaya atılmıştır), “uyumsuz düşüncenin, uyarım toplamının bedensel bir şeye dönüştürülmesi yoluyla zararsız hâle getirilmesi” kuramına dayanıyordu (1894c). Ancak Freud’un bu konudaki çalışmalarında, kalıtımın etkilerinden başlayarak, tanımlanmış onlarca daha psikolojik fikre uzanan bir düşünce yelpazesiyle karşılaşırız. Bunlar arasında özdeşleşme, bilinçdışı fantezi (özellikle mastürbasyon fantezisi), sembolik iletişim, beden dili, somatik yatkınlık (daha önce bir organda yaşanmış gerçek bir yaralanmanın, ileride histerik semptomların oluşumuna zemin hazırlaması) ve ikincil kazanç gibi unsurlar yer alır.

    Freud, histeri üzerine yaptığı çalışmaları, altında yatan yapıya dayalı genel bir psikopatoloji (ya da nevroz) kuramı oluşturmak için kullanmıştır; bu yapı, onun açısından, duygulanımın (daha sonra dürtü enerjisi) kendisiyle ilişkili düşünceden ayrıldığı her durumu ifade eder. Örneğin 1909 yılında Freud (Stekel’i takip ederek) anksiyete histerisini [anxiety hysteria] tanımlamıştır; burada bastırılmış libido, anksiyeteye (ya da daha ileri yer değiştirmelerle birlikte fobiye) dönüştürülmektedir (1908d, 1909b). Bu durum, libidonun bedensel semptomlara dönüştüğü konversiyon histerisine benzerlik gösterir. Aynı zamanda Freud’un histeri kuramı, bilincin ve bilinçdışının kalıcı biçimde bölünmüş olduğu ve dürtüler tarafından güdülendiği genel zihin kuramının da temelini oluşturmuştur.

    Freud histerik karakter [hysterical character] hakkında doğrudan sistematik bir metin kaleme almamış olsa da, histerik semptomlara dair yazılarında, artmış uyarılabilirlik ve duygulanımsal değişkenlikten oluşan bir yatkın histerik mizaçtan [hysterical temperament] söz etmiştir (1888a). Ayrıca hastalarının hayal kurmaya yatkınlıkları, yoğun duygulanım yaşamaları, öfke ve tutku dolu olmaları, sevgi talepleri, yönlendirici/müdahaleci tutumları ve “bastırma” savunmasını kullanmaları gibi özelliklerine sıkça atıfta bulunmuştur. Histerik karakter kavramı psikanalize ilk kez Wittels (1930) tarafından, histerik semptomlara yatkınlık gösteren ve libidinal gelişimin oral evresinde fiksasyon gösteren bir kişilik tipi olarak tanıtılmıştır. Bu tarihten sonra psikanalitik literatürde, histerik semptomlardan ziyade histerik karakterin incelenmesi ön plana geçmiştir.

    Histerik karaktere dair en geleneksel görüş, W. Reich (1933/1945) tarafından ortaya konmuştur. Reich, histerik karakteri, bilinçdışı ensest temalı Ödipal fantezilerle ilişkili cinsellikten bir kaçış olarak kavramsallaştırmış ve bu yapıyı, gelişimin erken genital/fallik evresinde bir regresyon ya da fiksasyonu yansıtan savunmacı bir baştan çıkarıcılık biçiminde tanımlamıştır. Histerik bireyin, tüm etkileşimleri savunmacı bir biçimde cinselleştirmesinin yanı sıra, Reich bastırma, somatizasyon, dissosiyasyon ve özdeşleşme gibi savunma mekanizmalarını da vurgulamıştır. Diğer kuramcılar ise, histerik bireyin “fanteziye kaçış”ını [flight into fantasy] (Fenichel, 1945) ve duygusallığın, kendini dramatize etmenin ve abartılı toplumsal cinsiyet rollerinin savunma amaçlı kullanımını (Easser ve Lesser, 1991) ön plana çıkarmışlardır. Daha yakın dönemlerde ise nesne ilişkileri kuramı perspektifinden yazan yazarlar, histerik karakter tarzının ilkel nesne ilişkilerine eşlik eden düşmanca/zulmedici [persecutory] anksiyeteyi yönetmek amacıyla nasıl kullanıldığını açıklamışlardır (Brenman, 1985; de Folch, 1984). Gelişimle ilgilenen psikanalistler, özellikle Ödipal dönemde, çocuklukta yaşanan aşırı uyarılmayı -çoğunlukla yetersiz hemcins ebeveynliğiyle birlikte- vurgulamışlardır (Blacker ve Tupin, 1977). Günümüzdeki gelişimsel yaklaşımlar ise genellikle mizaç ve histerik bilişsel tarz [hysterical cognitive style] (D. Shapiro, 1965) gibi diğer doğuştan gelen etkenlerin katkılarını da içermektedir.

    Geleneksel olarak, libidinal evrelere dayalı patoloji kuramlarının egemen olduğu bir dönemde, histerik karakter en yüksek düzeydeki karakter patolojisi olarak kavramsallaştırılmış ve genital/fallik evredeki fiksasyonu yansıttığı düşünülmüştür. Ancak, histerik bireylerin tedavide sıklıkla iyi sonuç vermediği gözlemi ve kuramsal gelişmeler doğrultusunda, psikanalitik psikopatologlar farklı düzeylerde patolojilere sahip farklı histerik türlerini ayırt etmeye başlamışlardır; bu türler, ya daha erken (oral) fiksasyonları ya da daha ilkel savunmaları yansıtmaktadır (Marmor, 1953; Zetzel, 1968; Easser ve Lesser, 1991). Örneğin Zetzel, “sözde iyi histerik [so-called good hysteric]” olarak tanımladığı kişiyi, geleneksel histerik karakter özellikleri sergilese de işlevselliği daha bozulmuş ve daha ilkel savunmalar kullanan biri olarak betimlemiştir. Easser ve Lesser ise, ego işlevselliğinin genel düzeyine dayanarak histeroid karakterler [hysteroid characters] ile histerik karakterleri [hysterical characters] birbirinden ayırmıştır. Histerik bireylerdeki patoloji düzeylerini ayırt etmeye yönelik bu çabalar, Kernberg’in (1967) karakter patolojisi düzeylerine ilişkin çalışmasına katkı sağlamıştır; Kernberg’in kendisi de savunma düzeyleri ve nesne ilişkilerine dayanarak histerik karakter ile sınırda (borderline) kişilik örgütlenmesi (özellikle onun “infantil kişilik [infantile personality] adını verdiği yapılar dahil) arasında ayrım yapmıştır.

    Zamanla histeri terimi psikanalitik kuramla o denli özdeşleşmiştir ki, 1952 yılında bu terim resmi psikiyatrik adlandırma sisteminden çıkarılmıştır. Nihayetinde DSM sisteminde, Eksen I altında somatizasyon, konversiyon ve dissosiyatif bozukluklar; Eksen II altında ise histrionik ve sınırda (borderline) kişilik bozuklukları terimleriyle değiştirilmiştir. Buna karşılık, Psikodinamik Tanı Kılavuzu‘nda (PTK) (PDM Task Force, 2006) yer alan sınıflandırma sisteminde, Kişilik Ekseninde şu tanımlamalar bulunmaktadır: histerik kişilik bozukluğu (ya da histrionik kişilik bozukluğu), ki bu bozukluk, ketlenmiş (cinsel olarak bastırılmış ve korkulu) ve gösterişli ya da ihtişamlı (dramatik, cinsel olarak provokatif) alt tipleri içerir; ayrıca, kişiliğin tüm bölümlerinin birbirinden ayrıldığı, genellikle ağır çocukluk çağı travması ya da istismarı bağlamında görülen dissosiyatif kişilik bozukluğu (genellikle çoklu kişilik olarak adlandırılır). Semptom Ekseninde ise disosiyatif bozukluklar ve somatoform (somatizasyon) bozukluklar (konversiyon bozukluğu dahil) yer almaktadır. Psikanalitik kuram, bilişsel psikoloji ve enformasyon kuramından yararlanan bir araştırmasında Horowitz (1977), başarılı tedavi sonrasında, onun histerik kişilik olarak adlandırdığı yapıda nesne ve kendilik “şemalar”ında meydana gelen değişiklikleri göstermeye çalışmıştır.

    Kaynak:

    Macmillan Reference USA. (2005). Hysteria. İçinde International dictionary of psychoanalysis (1. baskı, s. 102).

  • Nesne İlişkileri Kuramı Nedir?

    Nesne İlişkileri Kuramı (Object Relations Theory), psikanaliz içindeki başlıca kuramsal yaklaşımlardan biridir ve insan ruhsallığının gelişim ve işleyişini, zihindeki temel yapılar olan nesne ilişkilerinin (object relations) dinamiklerine dayandıran bir kuramdır. Bir nesne ilişkisi, üç parçadan oluşan intrapsişik bir temsil (intrapsychic representation) ya da yapıdır: bir kendilik temsili (self representation), bir nesne temsili (object representation) ve kendilik ile nesne arasında duygulanımsal (affectively) olarak yüklü bir etkileşimin (interaction) temsili.

    Bir nesne ilişkisi bazen nesne ilişkililiği (object relationship) olarak da adlandırılır; ancak her iki terim -özellikle ikincisi- sıklıkla yanlış bir biçimde, gerçek ve dışsal bir nesneyle kurulan etkileşimi ifade etmek için kullanılır. Bu tür etkileşim, en doğru biçimde kişilerarası etkileşim (interpersonal interaction) olarak adlandırılmalıdır.

    Nesne ilişkileri, çarpıtılmıştan gerçekçiye uzanan bir süreklilik (continuum) üzerinde yer alır; hem fanteziyle hem de gerçek etkileşimle şekillenen bir etkileşim sonucunda oluşur. Bu ilişkiler, geçici olandan kalıcı olana kadar değişkenlik gösterir; kalıcı olanlar ise istikrarlı intrapsişik yapılar (intrapsychic structures) halini alır. Yapılanmış nesne ilişkilerinin (structured object relations) bazı temel özellikleri, gelişimsel bir zaman çizelgesini takip eder. Nesne ilişkileri kuramı en az üç farklı şekilde tanımlanabilir: 1) En geniş bakış açısına göre, tüm psikanaliz nesne ilişkileri kuramı olarak tanımlanabilir; çünkü tüm psikanalitik kuramlar, içselleştirilmiş kendilik ve nesne etkileşimlerine dair bir görüş içerir. 2) En dar bakış açısına göre, nesne ilişkileri kuramı, yalnızca Klein; yaygın şekilde, terimi ilk kullanan kişi olarak kabul edilen Fairbairn ve Winnicott’un çalışmalarını kapsar. 3) En dengeli bakış açısına göre, nesne ilişkileri kuramı, psikolojik yaşamın merkezine nesne ilişkilerini yerleştiren ve psikanalitik tedaviyi anlama çabasının odağına bu ilişkileri koyan her kuramsal yaklaşımı kapsar. Bu tanım çerçevesinde en önemli nesne ilişkileri kuramcıları arasında, kuramın farklı yönlerine vurgu yapan Klein, Fairbairn, Winnicott, Bowlby, Spitz, Jacobson, Mahler, Loewald, Kernberg, J. Sandler, Bion, Sullivan, D. N. Stern, Fonagy ve Greenberg & Mitchell yer alır. Bu yazarlar, farklı bağlamlarda nesne ilişkileri kuramcıları (object relations theorists), ego psikologları (ego psychologists), kişilerarasılık kuramcıları (interpersonalists), ilişkisel kuramcılar (relationalists) ya da bunların herhangi birinin bileşimi olarak tanımlanmışlardır.

    Nesne ilişkileri kuramlarının birkaç ortak özelliği vardır: 1) Tüm psikolojik deneyim (psychological experience) -en kısa süreli fanteziden en kalıcı yapıya kadar- nesne ilişkileri tarafından örgütlenir. Başka bir deyişle, nesne ilişkileri yaşantının deneyimin birimidir. 2) İnsan zihni, doğuştan itibaren nesne arayan (object-seeking) bir yapıya sahiptir; nesne arayışına yönelik temel güdü, Freud’un kuramında olduğu gibi başka bir güdüsel kuvvete (örneğin dürtüye) indirgenemez. 3) İçselleştirilmiş nesne ilişkileri (internalized object relations), gelişim süreci boyunca, doğuştan gelen etkenler (örneğin doğuştan duygulanım eğilimleri ve bilişsel donanım) ile başkalarıyla kurulan ilişkilerin (öncelikle bakımverenlerle) etkileşimi yoluyla inşa edilir. 4) Kişilerarası ilişkiler, içselleştirilmiş nesne ilişkilerini yansıtır; özellikle psikoz, borderline ve narsisistik kişilik bozuklukları gibi ağır psikopatolojiler, en iyi biçimde nesne ilişkileri çerçevesinde kavramsallaştırılır. Bu temel özellikler, psikanalitik zihin modelinin motivasyon, yapı, gelişim ve psikopatoloji gibi temel yönlerine ilişkin kuramsal tutumlara zemin oluşturur. Nesne ilişkileri kuramı, aynı zamanda aile ve grup dinamiklerinin incelenmesine doğal bağlantılar sağlar. Ayrıca, örneğin duygulanımların gelişimi gibi konular üzerinden gelişim psikolojisiyle de doğal bağlantılar kurar.

    Nesne ilişkileri kuramları, birbirlerinden çeşitli parametreler açısından farklılık gösterir: 1) Dürtü kuramıyla (drive theory) ilişkililik; Klein, Jacobson ve Mahler, dürtü kuramıyla yakından bağlantılı kalmışlardır. Fairbairn ve Sullivan ise büyük ölçüde dürtü kuramını terk etmişlerdir. Loewald, Kernberg, Sandler ve Winnicott, dürtü kuramının Freud’daki halini önemli ölçüde yeniden biçimlendirerek, onu sürdürmüşlerdir; bu kuramcılar, dürtülerin yapıtaşları olarak duygulanım (affect) ve nesne ilişkilerine büyük vurgu yapmışlardır. 2) Psişik yaşamda saldırganlığın (aggression) önemi: Kleinyen kuram, saldırganlığa psişik yaşamda merkezi bir rol atfeder. 3) Gerçek etkileşim ile fantezilenmiş (phantasized) etkileşim arasındaki öncelik: Sullivan’ın kişilerarası kuramı, gerçek etkileşimlere vurgu yaparken; Klein’ın kuramı, “fantezi”ye (phantasy) öncelik verir. 4) Klinik durumun esas olarak içselleştirilmiş nesne ilişkileriyle mi, yoksa hasta-analist arasındaki gerçek diadik etkileşimle mi şekillendiği sorusu: Klein ve Kernberg, içselleştirilmiş nesne ilişkilerine öncelik verirken; Greenberg ve Mitchell, gerçek hasta–analist etkileşimini vurgulamışlardır.

    Nesne ilişkileri kuramı, şu konulara yaptığı vurgu açısından ego psikolojisinden [ego psychology] ayrılır: 1) Dürtülerin her zaman nesne ilişkilerine bağlı olduğu fikri; 2) Tüm psişik yapıların (yalnızca süperego değil), yapılanmış nesne ilişkilerinden oluştuğu fikri; 3) Zihinsel yapının oluşumunda preödipal [preoedipal] gelişimin katkısı; 4) Deneyimin temel biriminin, arzu (wish) ile savunma (defence) arasındaki çatışma (conflict) değil, bir nesne ilişkisi olduğu görüşü. Nesne ilişkileri kuramı, kendilik psikolojisinden (self psychology) şu noktada ayrılır: Kendilik psikolojisi, içselleştirilmiş “kötü nesne (bad object)” kavramına yer vermez.

    Freud, yazı hayatı boyunca nesne terimini kullanmıştır. Aslında, güdülenme, yapı, çatışma, gelişim ve psikopatoloji dahil olmak üzere kuramının hiçbir yönü nesne kavramına dayanmaksızın anlaşılamaz. Gerçekten de Freud, nesne kavramıyla bağlantılı olarak onlarca örtüşen içgörü sunmuştur; bu içgörüler o zamandan beri hem kullanılmış hem de tartışılmış, ayrıca daha sonraki nesne ilişkileri kuramlarında -ya hiç değiştirilmeden ya da farklılaştırılarak- yeniden ortaya çıkmıştır. Son olarak, Freud (1917c) her ne kadar nesne ilişkililiği (object relationship) terimini kullanmış olsa da, bu terimi nesne ilişkileri kuramında olduğu biçimde, kendilik ile öteki (other) arasında içselleştirilmiş etkileşimleri ve bunların psişiğin temel yapıtaşı olarak işlev görmesini ifade edecek şekilde kullanmamıştır. Freud’un zihin kuramı (1905b, 1938a) her zaman dürtü üzerine odaklanmıştır; nesne, dürtüye bağlı olarak ele alınır. Başarılı gelişim, tüm psikoseksüel çabaların -oral, anal, fallik ve diğer bileşen dürtülerin- genital bölgenin önceliği altında bir araya geldiği “genital evre”ye (genital zone) ulaşmakla doruğa çıkar.

    Freud’un ölümünün hemen ardından, psikanaliz birden fazla yönde gelişti; bu yönelimler, kısmen nesneye ve nesne ilişkilerine psikolojik yaşamda verilen yer bakımından birbirinden ayrıştı. Anna Freud, dürtü kuramına olan bağlılığıyla Freud’a en yakın kalan isim oldu; çocuklarla yaptığı çalışmalar ve savunma mekanizmalarına dair incelemeleri aracılığıyla, Freud’un son yapısal zihin modelini (structural model of the min)] (daha sonra ego psikolojisi olarak adlandırılan modeli) geliştirdi. Bununla birlikte, gelişime duyduğu ilgi, onu nesne ilişkilerinin çocuklukta başlayan gelişimini ele almaya yönlendirdi. “Gelişim çizgileri (developmental lines)” kavramıyla yaptığı önemli katkıda, A. Freud (1963), nesneye bağımlılıktan duygusal öz-yeterliliğe (emotional self-reliance) ve “yetişkin nesne ilişkilerine” uzanan gelişim sürecini tipik (prototipik) bir örüntü olarak değerlendirmiştir. A. Freud’un görüşüne göre bu gelişim, öngörülebilir evreler (predictable stages) boyunca ilerler: narsisizmle yoğrulmuş, kendilik ve nesne temsillerinin ayrışmamış olduğu erken bir dönem; nesnenin ihtiyaçları karşılayan bir varlık olarak deneyimlendiği anaclitic evre; güçlü çelişkili duygulara rağmen istikrarlı nesne temsillerinin korunabildiği nesne sürekliliğine (object constancy) ulaşma; ödipal evrede rekabet ve sahiplenmeye dair çatışmalar; ergenlik öncesinde nesneyle ilişki kurmanın ilkel yollarına dönüş; ve ergenlikte ensest dışı yeni nesneler bulmaya yönelik mücadeleler.

    Yaklaşık aynı dönemde, Klein, zihinle ilgili oldukça farklı bir kuram önerdi; bu kuram, genellikle ilk gerçek nesne ilişkileri kuramı olarak kabul edilir ve sonraki tüm psikanalitik kuram inşaları üzerinde kalıcı bir etki bırakmıştır. Freud’un süperegonun gelişimine ilişkin, yansıtma, içeatım ve özdeşim gibi karmaşık süreçlere dayanan kuramını temel alan Klein, tüm iç dünyanın (inner world), yaşamın ilk günlerinde başlayan süreçlerle gerçekleşen çoklu içselleştirmelerden (internalization) ya da iç nesnelerden (internal object) inşa edildiğini öne sürmüştür. Klein’ın görüşüne göre gelişim, “konumlar (position)” aracılığıyla ilerler -bunlar, paranoid-şizoid konum ve depresif konumdur (paranoid-schizoid position and the depressive position). Bu konumlar, dürtü, fantezi (phantasy), bakımverenlerle etkileşim (interactions with caregivers) ve içselleştirme ile dışsallaştırma süreçlerinin (internalizing and externalizing processes) etkisi altında, kendilik ve nesne temsillerinin oluşturduğu istikrarlı yapısallaşmalarla tanımlanır. Başarılı gelişim, nesneye yönelik nefret ve sevgi (ve daha sonra haset ve şükran (envy and gratitude)) gibi çelişkili duygulara tahammül edebilme kapasitesinin artmasıyla kendini gösterir ve bu da paranoid konumdan depresif konuma geçişte yansıtılır. Klein, iç nesnelere ilişkin tüm süreçlerin, agresyonla ilişkili anksiyetelerin yönetimiyle bağlantılı olduğuna inanıyordu; başka bir deyişle, Freud ve A. Freud gibi onun kuramı da temelde dürtü temelliydi. Ancak, Freud ve A. Freud’un kuramlarının aksine, Klein, yalnızca süperego değil, egonun da, yapısallaşmış nesne ilişkilerinden inşa edildiğini savunmuştur. Klein (1932, 1946, 1975), gelişimin son evresi olarak tanımladığı depresif konumu, nesneye yönelik sevgi ve nefreti içeren çelişkili tutumları bütünleştirme kapasitesiyle tanımlamıştır. Bu yaklaşım, Freud’un kuramındaki gibi dürtü bileşenlerinin bütünleştirilmesi kapasitesinden ya da A. Freud’un kuramındaki gibi nesneden göreli bir bağımsızlık kazanma hedefinden farklıdır. Freud’un ölümünden sonra, A. Freud ile Klein (ve onların izleyicileri) arasında psikanaliz üzerinde egemenlik ve etki kurma mücadelesi, psikanaliz tarihinin en bilinen çekişmelerinden biri olarak kabul edilir (King ve Steiner, 1991).

    A. Freud ve Klein kuram ve güç üzerine çekişmelere kilitlenmişken, Bowlby (1969/1982, 1973, 1980), bağlanma kuramı (attachment theory) adını verdiği, nesne ilişkilerine dayalı farklı bir kuram geliştirmekteydi. Bağlanma kuramı, erken gelişime dair ampirik verilere dayanan bir kuramdır ve bebek ile bakımveren arasındaki erken ilişkinin birincil önemde olduğunu vurgular. Kuramın temel önermesi, bebeğin bakımvereniyle sürdürülebilir bağlar kurma güdüsünün, insan zihnine içkin (intrinsic) olduğu, bu güdünün evrimsel baskılar ve türün hayatta kalma gereksinimleri tarafından belirlendiğidir. Bu motivasyon, bebek ile anne arasında işleyen doğuştan bir bağlanma davranış sistemi (attachment-behavioral system) aracılığıyla gerçekleşir. Bowlby’nin bağlanma kuramı, libidinal haz alımını (gratification) bağlanma güdüsüne ikincil sayması ve gerçek ilişkiler ile doğuştan gelen davranış örüntülerinin önemini vurgulaması nedeniyle, Bowlby’nin Britanya Psikanaliz Derneği’nden (British Psychoanalytic Society) ihraç edilmesine yol açmıştır. Ancak daha sonra, Ainsworth, M. Main, D. N. Stern ve Fonagy gibi isimlerin çalışmaları sayesinde, bağlanma kuramı, gelişimsel psikanaliz içinde önemli bir kuramsal güç haline gelmiştir.

    Son olarak, Sullivan (1953a), Amerika Birleşik Devletleri’nde bağımsız olarak çalışırken, psikanalize farklı bir yaklaşım geliştiriyor; kendilik ile öteki ya da bebek ile bakımveren arasındaki içselleştirilmiş etkileşimlere dayanan kişilerarası psikanaliz kuramını (interpersonal theory of psychoanalysis) oluşturuyordu. Uzun yıllar boyunca, kişilerarası psikanaliz, ana akım psikanalizden ayrı bir dil ve kendine özgü bir takipçi kitlesi ile gelişimini sürdürdü. Ancak yakın dönemde, Greenberg ve Mitchell (1983), Sullivan’ın çalışmalarını, Fairbairn ve diğer nesne ilişkileri kuramcılarının yaklaşımlarıyla birleştirerek, kendi kuramları olan ilişkisel psikanaliz (relational psychoanalysis) çerçevesinde bütünleştirdiler.

    Freud’un ölümünü izleyen yetmiş yıl boyunca, nesne ilişkileri kuramı, ego psikolojisi, bağlanma kuramı ve kişilerarası psikanaliz, birbirlerinden görece bağımsız biçimde gelişmiştir. Bununla birlikte, ego psikolojisi geleneği içinde yer alan kuramcılar, psikoseksüel gelişimin son evresi olan genitalitenin (genitality: seks davranış biçimi), nesne ilişkilerine dair kazanımlarla karakterize olduğunu açıklamışlardır. Örneğin, Abraham (1924b), genital önceliğin (genital primacy), nesne sevgisinin evrimindeki son “ambivalans-sonrası (post-ambivalent)” aşamayla ilişkili olduğunu öne sürmüştür. Klein üzerinde büyük etkisi olan Abraham, libidinal dürtü gelişimi ile nesne ilişkilerine dair fikirleri bütünleştiren bir ambivalans gelişim şeması ortaya koymuştur. Abraham, erken oral emme evresini “ambivalans öncesi (pre-ambivalent)” olarak tanımlamıştır; daha sonraki oral ısırma evresi ile onu izleyen anal-sadistik evreyi ise ambivalan evreler olarak görmüştür. Buna karşılık, bebek kendi saldırganlığından nesneyi korumayı öğrendiğinde ulaşılan genital evre, “ambivalans sonrası” evre olarak adlandırılmıştır. Fenichel (1945) da genitalitenin ilişkisel yönlerini ayrıntılandırmış ve bu kavrama nesne ilişkilerine dair değerlendirmeleri eklemiştir. Erikson’un (1950) “genitalitenin ütopyasının/ideal durumunun (utopia of genitality), sevgi dolu bir eşlik ortaklık ve çocuklara bakım verme kapasitesini (loving partnership and the capacity to care for children) içerir. Spitz (1965) ise bebek ile bakımverenler arasındaki erken etkileşimleri incelemiş; yoksunluk (deprivation) ve nesne kaybının (object loss) çocuklarda nasıl ciddi psikopatolojilere yol açtığını araştırmıştır. Ancak, nesne ilişkileri kuramının ana akım ego psikolojisine girişi, büyük ölçüde Jacobson ve Mahler’in çalışmaları aracılığıyla gerçekleşmiştir. Jacobson (1964), ego ve süperegonun gelişimini, kendilik ve nesne temsilleriyle birlikte ele almış ve bu süreçte duygulanımın rolüne büyük bir vurgu yapmıştır. Mahler (Mahler, Pine ve Bergman, 1975) da, psişik yapının gelişimini, nesne ilişkileri çerçevesinde kavramsallaştırarak tanımlamış ve özellikle ayrılma–bireyleşme süreci (separation-individuation process) üzerine odaklanmıştır. Mahler, gelişimin son evresi olarak, ambivalansa tahammül edebilme kapasitesine dayanan nesne sürekliliğinin kazanımını vurgulamıştır. Loewald (1973a), ego psikolojisi geleneği içindeki en önemli yenilikçilerden biri olarak, zihinsel etkinlik ve ruhsal gelişimin temelde ilişkisel ve öznelerarası (intersubjective) olduğu varsayımından hareket etmiştir. Loewald’a göre, hem gelişimde hem de psikanalitik tedavide temel etken, etkileşimlerin içselleştirilmesidir (internalization of interactions).

    Bu arada, Klein’dan etkilenmiş ve onu etkilemiş olan Fairbairn (1952, 1954), zihin kuramını, kendilik ile nesne arasındaki fantezilenmiş etkileşimlerin içselleştirilmesi sonucu oluşan “endopsişik yapılar (endopsychic structures)” üzerine inşa etmiştir. Nesne ilişkileri kuramı (object relations theory) terimini ortaya atan kişi de Fairbairn olmuştur. Fairbairn, bireyin öncelikli olarak haz arayan (pleasure-seeking) değil, nesne arayan (object-seeking) bir varlık olduğunu vurgulamıştır (yani dürtü yönelimli bir anlayıştan sapmıştır). Buna ek olarak, onun kuramındaki üç temel içsel yapı (endogenous structure), tamamıyla “ego yapıları”dır (ego structures) -bu yönüyle, Freud’un yapısal kuramındaki ego, id ve süperego ayrımından belirgin biçimde farklıdır. Kleinyen gelenek içinde çalışan Winnicott (1945, 1950, 1951), özellikle nesne ilişkilerinin gelişimini açıklayan bir nesne ilişkileri kuramı öne sürmüştür. Bu kuram, bebeğin kendilik duygusunun, başkalarıyla ilişki kurma biçiminin ve gerçeklik duygusunun, tümüyle anneyle kurulan ilişki bağlamında nasıl geliştiğini açıklar. Gerçekten de, Winnicott’un ünlü sözü “Anne olmadan bebek yoktur (There is no baby without the mother)”, ilişkisel psikanalizin (relational psychoanalysis) gelişimi için bir başlangıç noktası olmuştur. Çağdaş psikanalizde, modern Kleinyen kuramcılar, özellikle sembol oluşumunun (symbol formation), bilişsel işlevlerin ve gerçeklikle kurulan ilişkinin gelişimine vurgu yapmışlardır (Segal, 1957; Bion, 1967). Bion’un (1962a), yansıtmalı özdeşim (projective identification) kavramını genişleterek geliştirdiği kapsayan/kapsanan (container/contained) kavramları üzerine yaptığı çalışmalar, özellikle büyük bir etki yaratmıştır. Kohut (1971, 1977) da, kendilik psikolojisini geliştirirken Winnicott’tan büyük ölçüde etkilenmiştir. Kohut’un kuramı, kendiliğin gelişimini, bakımverenler tarafından sağlanan kendiliknesnesi işlevleriyle (selfobject functions) kurulan ilişki temelinde ele alır. Bununla birlikte, kendilik psikolojisi genel olarak nesne ilişkileri kuramı kapsamında sınıflandırılmaz.

    Birçok analist, nesne ilişkileri kuramını diğer kuramsal yaklaşımlarla bütünleştirme çabası içinde olmuştur. Örneğin, J. Sandler (1976b, 1987a, 1987b), temsili dünya (representational world) kavramı aracılığıyla, nesne ilişkileri kuramını ego psikolojisinin kavramlarıyla bütünleştirmeye çalışmıştır. Kernberg, nesne ilişkileri ile ego psikolojisini birleştirme amacıyla kapsamlı yazılar kaleme almış; hem karakterin hem de karakter patolojisinin, içselleştirilmiş nesne ilişkilerinin yapılandırıcı etkisinin bir sonucu olduğunu savunmuştur. Kernberg ve Sandler, psikanalizi zihin bilimlerinin diğer alanlarıyla entegre etmeye ilgi duymuşlardır. Greenberg ve Mitchell (1983) ise, nesne ilişkileri kuramını, kişilerarası (interpersonal), öznelerarasıcı (intersubjectivist) ve ilişkisel (relational) bakış açılarıyla bütünleştirmeye çalışmışlardır.

    Westen ve diğer bazı araştırmacılar, nesne ilişkileri kuramını, bağlanma kuramı, sosyal psikoloji ve bilişsel sinirbilimin bazı yönleriyle bütünleştirmeye çalışmışlardır (Blatt ve Lerner, 1983; Westen, 1990b, 1991b; Calabrese, Farber ve Westen, 2005). Buna ek olarak, nesne ilişkileriyle ilgili kavramları ampirik araştırmalar için ölçülebilir hale getirme yönünde çeşitli girişimler olmuştur. Bu amaçla, projektif testler kullanılmıştır (Blatt et al., 1976; Westen, 1991a) ve/veya Sosyal Biliş ve Nesne İlişkileri Ölçeği (Social Cognition and Object Relations Scale – SCORS) gibi derecelendirme ölçekleri geliştirilmiştir (Westen, 1995; Porcerelli et al., 2005). Çeşitli psikopatoloji türlerinde, kendilik ve nesne temsillerini incelemeye yönelik birçok araştırma yapılmıştır (Nigg ve diğerleri, 1992). Ayrıca, tedavi süreciyle birlikte kendilik ve nesne temsillerinde meydana gelen değişimleri araştırmaya yönelik girişimler de olmuştur (Bers ve diğerleri, 1993; Blatt, Auerbach ve Levy, 1997). Westen (1990b), nesne ilişkileri kuramlarının çeşitli yönlerini hem destekleyen hem de sorgulayan ampirik bulguları özetlemiş ve şu sonuçlara varmıştır: nesne ilişkilerine dair patolojilerin birden fazla etiyolojisi vardır; bu etiyolojiler hem biyolojik hem de çevresel etkenleri içerir; nesne ilişkileri, tek bir olgu ya da tekil bir gelişimsel çizgi değil, birbirine bağımlı fakat işlevleri ve gelişimsel yolları bakımından farklılık gösteren çok sayıda bilişsel, duygulanımsal ve güdüsel süreci kapsayan geniş bir üst başlıktır; tek boyutlu evre tanımlamaları, nesne ilişkileriyle ilgili verilerin zenginliğini açıklamakta yetersizdir; nesne ilişkilerinin gelişimi, temsillerin karmaşıklığı, sosyal nedenselliği anlama, ilişkilerde duygusal yatırım yapabilme kapasitesi gibi etkileşim halinde olan ancak ayrık gelişimsel çizgiler açısından değerlendirilmelidir.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Object Relations Theory. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 175).

  • Aktarımın Çözülmesi Nedir?

    Aktarımın çözülmesi (the resolution of the transference) ya da ortadan kalkması (dissolution), aktarım nevrozunun sonlanma noktasını ve analizanın, psikanalistle kurduğu ilişkinin esasen çocukluk dönemindeki ilişkilerin tekrarı olduğunun tam olarak farkına varmasını ifade eder.

    Freud’un aktarımın çözülmesine ilk açık göndermesi, “Psikanaliz Uygulayan Hekimlere Öneriler (Recommendations to Physicians Practising Psycho-Analysis)” başlıklı makalesinde yer alır; burada Freud, aktarımın çözülmesini “tedavinin başlıca görevlerinden biri” olarak tanımlamıştır (1912e, s. 118). Bu düşüncenin ortaya konması, aktarımın bir bütün olarak ele alınmasını ima ettiği için, Freud’un aktarım nevrozu ve analitik tedaviyi bir süreç olarak kavramsallaştırmasının bir parçasıdır. Freud, bu süreci şöyle tarif etmiştir: “Genel olarak, [analitik süreç] bir kez başladığında kendi yolunu izler; ne hangi yöne gideceğini ne de hangi noktaları hangi sırayla ele alacağını önceden belirlemeye izin verir… Bir erkek, elbette, bir çocuğun tamamının doğmasına neden olabilir, ancak en güçlü erkek bile bir kadının bedeninde yalnızca bir baş, bir kol ya da bir bacak yaratamaz… O da yalnızca, geçmişteki uzak olaylarca belirlenmiş, karmaşık bir süreci harekete geçirir; bu süreç çocuğun annesinden ayrılmasıyla sonuçlanır. Bir nevroz da aynı şekilde bir organizma niteliği taşır.”

    “Aktarımın çözülmesi”, psikanalitik teknik açısından en önemli meselelerden biridir. Aktarım, bir yandan tedavinin itici gücü ve dirençlerle baş etmenin bir aracı işlevini görürken, öte yandan bizzat analitik çalışmanın ilerlemesine direnç gösteren bir kaynak haline de gelebilir. Aktarım, örtük içeriğin (latent content) çocukluk nevrozu olduğu durumda, onun açık içeriği (manifest content) olarak da görülebilir. Aktarım, yalnızca eyleme dökülmüş (acted-out) bir yineleme biçimi değildir; onun açıklığa kavuşturulması, hastanın anımsamasının yolunu açmakla kalmaz, aynı zamanda yeni bir yaşantı da oluşturur -“gerçek bir yaşantının parçasıdır, ancak özel olarak elverişli koşullar sayesinde mümkün olmuştur ve geçici bir nitelik taşır (1914g, s. 154). Aktarımın çözülmesi (ya da analizanın onu “aşması”) tüm bu süreci kapsar; ayrıca, bu “geçici nitelikteki yaşantı parçası” sona erdiğinde, hastanın analistten duygusal olarak ayrılmasını da içerir.

    Freud, aktarım olgusunun doğru biçimde ele alınması konusunda her zaman büyük bir özen göstermiştir. Onun amacı, telkinin gücünü yalnızca analitik çalışmayı ilerletecek ölçüde kullanmak ve en sınırlı anlamda bile olsa karşılıklı bir analiz ya da aşk ilişkisine dönüşme tehlikesinden kaçınmaktı. Freud, “Aktarımın Dinamikleri (The Dynamics of Transference)” başlıklı makalesinde şöyle yazar: “Telkini, hastanın ruhsal bir çalışmayı gerçekleştirmesini sağlamak için kullanırız; bu çalışmanın zorunlu sonucu, onun ruhsal durumunda kalıcı bir iyileşme yaratmaktır.” (1912b, s. 106) Freud’a göre, aktarım nevrozunun yoğunluğu sınırlı tutulmalıdır; böylece hasta, “gerçeklik gibi görünen şeyin aslında unutulmuş bir geçmişin yansıması olduğunu” fark edebilecektir (1920g, s. 19).

    Freud, aktarımın çözülmesini psikanalizde bir zorunluluk olarak görmüştür; psikanaliz, ancak şu koşulda gerçek anlamda psikanaliz adını hak ederdi: “Aktarımın yoğunluğu, dirençlerin aşılması için kullanılmışsa. Ancak o zaman, aktarım bir kez daha çözülüp -ki bu onun yazgısal sonudur- sona erse bile, hastalık hali yeniden olanaksız hale gelmiştir. (1913c, s. 143) Bu çözülmenin aşamalı olarak, tedavinin ilerleyişiyle birlikte gerçekleşmesi gerektiği, Freud’un metinlerinde örtük biçimde dile getirilmiştir. Örneğin Freud, “aktarımı (burada semptomlara benzeterek) tedavi ilerledikçe birer birer ortadan kaldırmayı” önermiş ya da aktarımın olumsuz yönlerinin “uygun zamanda” ele alınması gerektiğini belirtmiştir (1905 [1901], s. 118). Freud’a göre, aktarımın “ortadan kaldırılması (dissolution)” tedavinin sonuyla zorunlu olarak çakışırdı: “Bir analitik tedavinin sonunda aktarımın kendisi de ortadan kaldırılmalıdır.” (1916–17a [1915–17], s. 453) Bu sonlanma, yalnızca aktarımın çözülmeye doğru ilerleyişi, analizin kendi evrimiyle paralel biçimde gelişmişse mümkün olabilirdi.

    Dolayısıyla, aktarımın çözülmesi Freud için yalnızca etik bir gereklilik değil, aynı zamanda tedavinin içsel bir bileşeniydi. Hastanın başlangıçtaki nevrozu, bir tür aktarım nevrozuna -yani bir ara duruma- dönüşür; bu aktarım nevrozunun aktarımın çözülmesi yoluyla iyileştirilmesi, genel bir terapötik sonuca ulaşılmasını sağlar: “Hastanın tüm semptomları, özgün anlamlarını yitirip aktarım ile ilişkili yeni bir anlam kazanmıştır… Ancak bu yeni, yapay nevrozun denetim altına alınması, tedaviye başlangıçta getirilmiş olan hastalıktan kurtulmakla -yani terapötik görevimizin yerine getirilmesiyle- çakışır. Doktorla ilişkisinde bastırılmış dürtüsel itkilerin etkisinden kurtularak normal hale gelen bir kişi, doktorun yaşamından çekilmesinden sonra da aynı durumda kalacaktır.” (1916–17a [1915–17], ss. 444–445)

    James Strachey (1934), aktarımın çözülmesine yardımcı olmanın bir yolu olarak, güncel aktarım deneyimini geçmişle ilişkilendiren bir yöntem geliştirmiştir; bu yönteme aktarım yorumu (transference interpretation) adını vermiştir. Strachey, bu yaklaşımı “dönüştürücü (mutational)” yorumun bir modeli olarak ve özgül biçimde psikanalitik bir terapötik yöntem olarak görmüştür.

    Kaynak:

    Mijolla, A. de (Ed.). (2005). Resolution of the transference. İçinde International dictionary of psychoanalysis (s. 1490). Detroit, MI: Macmillan Reference USA.