Yazar: Admin

  • Ruhsal Aygıt Nedir?

    Ruhsal aygıt [psychic apparatus] (ya da zihin [intellect]) kavramı, Freud’un çalışmalarında en başından itibaren yaygındır (örneğin, 1898 tarihli “Unutkanlığın Ruhsal Mekanizması [The Psychical Mechanism of Forgetfulness]” adlı makalesine bakınız). Bu kavram, o tarihten sonra Freud’un eserlerinde sürekli olarak yer almış ve onun son metinlerinden biri olan Bir Psikanaliz Taslağı [An Outline of Psychoanalysis] (1940a [1938]) birinci bölümünün başlığını oluşturmuştur. Freud bu terimi, hayvanın ve insanın zihinsel işleyişine doğa bilimlerinin (özellikle fizyoloji ve fizik) gereklerine uygun bir temsil [representation] kazandırmaya çalışan on dokuzuncu yüzyıl psikologlarının terminolojisinden ödünç almıştır.

    Statik bir bakış açısından ele alındığında, Freudcu ruhsal aygıt tasarımları, sonradan “topografyalar [topographies]” olarak adlandırılan kavramlara karşılık gelir. İlk topografya (henüz bu ad verilmemiştir), Düşlerin Yorumunun [The Interpretation of Dreams] (1900a) VII. Bölümünde ortaya konmuştur ve esas olarak bilinçdışı [unconscious], bilinçöncesi [preconscious] ve bilinç [conscious] arasındaki ayrımı içerir. İkinci topografya (Ego ve İd [The Ego and the Id], 1923b’ye bakınız), id, ego ve süperego ayrımını yapar; bu yapılar, bir yumurtayı andıran bir diyagramla tasvir edilmiştir ve bu diyagram, daha sonra Psikanalize Yeni Giriş Derslerinin [New Introductory Lectures on Psychoanalysis] XXXI. Seminerinde (1933a [1932]) biraz farklı bir biçimde yeniden ele alınmıştır.

    Yine en başından itibaren, ruhsal aygıt kavramı dinamik bir bakış açısına da işaret etmiştir: işleyen bir şeyin varlığını varsaymıştır. Düşlerin Yorumunun VII. Bölümünde çizilen şema, o dönemin, algıdan harekete geçiş süreciyle ilgilenen genel psikoloji çerçevesi içinde bir yer tutar (örneğin, Henri Bergson’un 1896 tarihli Madde ve Bellek [Matter and Memory] adlı eserinde görüldüğü gibi) ve deneysel psikolojinin uyarıcı-tepki eşleşmesi anlayışıyla örtüşür. Freud’un amacı, henüz “kompleksler [complexes]”olarak adlandırmadığı “bilinçdışı sistemlerin [unconscious systems]”, algısal aygıt [perceptual apparatus] tarafından toplanan bilgiler üzerinde nasıl etkide bulunduğunu ve bu bilgilerin temsillere -özellikle de bu bağlamda, düşsel temsillere [oneiric representations]- ve bilinçli harekete nasıl dönüştüğünü göstermekti. Benzer şekilde, id, ego ve süperego olmak üzere üç yapının oluşturduğu grup da, özellikle bilinçdışı [unconscious] ile bilinçli olmayan [non-conscious] arasındaki bazı güçlüklerin çözümüne imkân vererek ruhsal işleyişin açıklanmasını sağlamayı amaçlamıştı. Freud, id, ego ve süperegonun, Düşlerin Yorumundaki şemanın yerine geçip geçmediğini -yani onu geçersiz kılıp kılmadığını- ya da yalnızca ona başka bir bakış açısı mı eklediğini hiçbir zaman açıkça belirtmemiştir.

    Daha kesin ifadeyle, Freudcu ruhsal aygıt kavramı, fizikten ödünç alınan bir tür “enerjik ekonomi [energic economy]” düşüncesini içerir. Freud, cinsel enerjinin [sexual energy] (Wilhelm Reich’in yapacağı gibi) ya da daha genel anlamda psişik enerjinin [psychic energy] tam doğasını hiçbir zaman belirlemeye çalışmamış olmakla birlikte, (Gustav Fechner’den esinlenerek) insan psişesinin işleyişini bir tür “enerjinin [energy]” akışı, dengesi ve dönüşümü perspektifinden tasarlamıştır. Haz ilkesi [pleasure principle], psişik/ruhsal organizmada gerilim belirli bir düzeye ulaştığında bir boşalmanın gerçekleşeceği düşüncesini ifade eder; bu boşalma öznel olarak haz biçiminde yaşanır, ancak nesnel etkisi gerilimi azaltmak ve taşma tehlikesinden kaçınmaktır. Haz ilkesi doğrudan doğruya termodinamikten türetilmiş olsa da, toplumsal açıdan uyumsuz bir cinsel “enerji”nin toplumsal olarak kabul edilebilir etkinliklere dönüştürülmesini öngören yüceltme [sublimation] kavramı kimyadan kaynaklanmaktadır.

    Son olarak, ruhsal aygıta ilişkin en etkileyici tasvirlerden bazılarının, optikten alınan modellere dayandığını belirtmek önemlidir (örneğin Düşlerin Yorumundaki yukarıda belirtilen bölüm ile Laik Analiz Sorunu [1926e] eserine bakınız). Freud’un kimi zaman psychisch (psişik), kimi zaman da seelisch (zihin [intellect] ile ilgili) sıfatlarını kullanması anlamlı bir fark oluşturmaz; çünkü bu iki kelime eşanlamlı olarak kabul edilebilir.

    Ruhsal aygıt kavramı ve Freud’un bu kavrama yüklediği işlevler, fizik bilimlerinden alınan modellerin psikanaliz için taşıdığı değer meselesini gündeme getirir. George Politzer ve Jean-Paul Sartre gibi bazı düşünürler, bu tür modellerin psişenin özgüllüğünü affedilemez bir yanlış anlama anlamına geldiği sonucuna varmışlardır. Nitekim Sartre, Diyalektik Aklın Eleştirisi (1960) adlı eserinde savunma mekanizması kavramına ilişkin olarak, böyle bir temsilin “egonun işleyişine önsel [a priori] bir durağanlık yüklediğini” ifade etmiştir. Eğer Georges Politzer’in savunduğu gibi psişe başlı başına bir tür dram [drama] ise, hiçbir aygıt onu temsil edemez. Bu argümanlara şu şekilde karşılık verilebilir: Bunlar metaforlardır -topografya, kökeninde yer anlamı taşısa da, beyni bir mekân olarak işaret etmez; yalnızca “psişenin bir yerini [locus of the psyche]” ifade eder ve dinamik bir bakış açısından enerji akışları ve dönüşümleri fizyolojik ya da kimyasal süreçler değil, psişik süreçlerdir. Freud bu zorlukların tamamen farkındaydı ve özellikle psişenin görselleştirilmesinin yarattığı sorunlar konusunda kendisini açık bir şekilde ifade etmiştir (bkz. Psikanalize Yeni Giriş Dersleri, 1933a, XXXI. Ders). Yine de Freud için, “psişik aygıt [psychic apparatus]” adını verdiği tasarımlar yalnızca yararlı fakat yanıltıcı imgelerden ibaret değildi; Plotinus ve Bergson’un öğrettiği gibi, kişiyi aldatmamaları için başka, onlarla bağdaşmayan imgelerle birlikte kullanılmaları gereken basit imgelerden daha fazlasıydı. Freud, psişik işlevlerin beyin merkezlerinde yer aldığı varsayımına dayanan nörolojik bakış açısı (ki psikanalizi geliştirdiği dönemde artık bu görüşü paylaşmıyordu) ile, her türlü topografik yerleşimi, işleyişi veya mekanik işleyişi dışlayan fenomenolojik bakış açısı arasında bir yol açmaya çalışmış gibi görünmektedir. Nitekim Freud zaman zaman bu fenomenolojik bakış açısını da benimsemiştir, ancak psişik aygıt kavramının devreye girdiği metinlerde değil. Yine de, bu izlemeye çalıştığı yol o kadar dar görünmektedir ki, gerçekten geçilebilir olup olmadığını sorgulamak mümkündür. Bu yaklaşımın meşruiyetini tamamen sorgulamaya gitmeden de, en azından onu -Freud’un kendi ifadeleriyle- “geçici [provisional]” olarak değerlendirebiliriz. (YVON BRE`S)

    Kaynak:

    Mijolla, A. de (Ed.). (2005). Psychic apparatus. İçinde International dictionary of psychoanalysis (s. 1351). Detroit, MI: Macmillan Reference USA.

  • Psikodinamik Terapi Eğitimi – Okuma Grubu (2026)

    Psikodinamik Terapi Eğitimi

    Psikodinamik Okuma Grubu, ruh sağlığı alanında çalışanlar ve bu alanda eğitim görmekte olanlar için oluşturulmuş, sürekliliği olan kuramsal ve psikodinamik bir çalışma alanıdır. Bu çalışma, psikodinamik kuramla düzenli ve derinlikli bir temas kurmayı mümkün kılan; metin okuma, kavramlarla çalışma ve süpervizyon süreçlerini bütünleştiren bir formasyon yapısı olarak tasarlanmıştır.

    Kimler katılabilir?

    Psikodinamik Okuma Grubu’na şu alanların en az birinden mezun olanlar katılabilirler:

    • psikoloji,
    • psikolojik danışmanlık ve rehberlik,
    • tıp,
    • sosyal hizmet,
    • sosyoloji,
    • hemşirelik,
    • çocuk gelişimi.

    Not: Bu liste için GERÇEK KİŞİLER VE ÖZEL HUKUK TÜZEL KİŞİLERİ İLE KAMU KURUM VE KURULUŞLARINCA AÇILACAK AİLE DANIŞMA MERKEZLERİ YÖNETMELİĞİ esas alınmıştır.

    Bu sürecin temel yönelimi, katılımcının yalnızca bilgi edinmesini değil, bir psikodinamik kimlik inşa etmesini mümkün kılacak düşünme biçimini geliştirmektir. Psikodinamik kuram burada bir içerik olarak değil, terapötik deneyimi anlamlandırmayı sağlayan bir zihinsel işlev olarak ele alınır.

    Süreç boyunca belirli kitaplar ve makaleler üzerinden ilerlenir. Metinlerin oturum öncesinde okunması esastır. Oturumlar, metnin özetlenmesine değil; metnin açtığı düşünme alanının birlikte çalışılmasına, kavramların tarihsel ve kuramsal bağlamı içinde ele alınmasına ve bu kavramların klinik karşılıklarının araştırılmasına yöneliktir. Böylece metin, öğrenilen bir bilgi nesnesi olmaktan çıkar; düşünmenin ve klinik anlamanın bir aracı haline gelir.

    Program, Psikodinamik Atölye’nin kuramsal yaklaşımı doğrultusunda oluşturulmuş özgün bir müfredat izler. Bu müfredat içinde psikodinamik kuramın temel hatları, çağdaş kuramsal açılımlar ve psikodinamik teknik birlikte düşünülür. Süreçte özellikle şu alanlar üzerinde çalışılır:

    • PDM perspektifi içinde kişilik örgütlenmesi düzeyleri
    • Zihinsel işlevlerin değerlendirilmesi ve geliştirilmesi
    • Öznel deneyimin anlamlandırılması
    • Semptomun psikodinamik kavranışı

    Kuramsal çalışma ile eş zamanlı olarak yürütülen süpervizyon oturumları, metinle kurulan ilişkiyi klinik malzeme ile buluşturur. Bu oturumlarda:

    • çerçeve (frame)
    • aktarım
    • karşıaktarım
    • yorum
    • direnç
    • derinlemesine çalışma (working through)
    • terapötik konumlanış

    gibi psikodinamik tekniğin kurucu unsurları klinik bağlam içinde ele alınır. Amaç, teknik bilginin öğrenilmesi değil; terapistin kendi konumunu düşünebilme kapasitesinin gelişmesidir.

    Haftanın beş günü, günde iki saat olarak çevrim içi yürütülen bu yoğun çalışma, psikodinamik kuramla süreklilik içinde temas etmeyi mümkün kılar. Bu süreklilik, kavramların içselleştirilmesi, kuramsal düşünmenin zihinsel bir işlev haline gelmesi ve klinik bakışın derinleşmesi için gerekli olan çalışma alanını oluşturur.

    Bu çalışma klasik anlamda bir okuma grubu değildir. Metinlerin sırayla sunulduğu ya da bilgi aktarımına dayanan bir öğrenme modeli yerine, metin üzerinden düşünmenin, klinik deneyimin kuramsallaştırılmasının ve psikodinamik kimliğin adım adım inşa edilmesinin hedeflendiği bir formasyon süreci olarak yapılandırılmıştır.

    Çalışma şu ilkelere dayanır:

    • Metinleri önceden okuma sorumluluğu
    • Aktif katılım
    • Süreklilik
    • Çalışma çerçevesine bağlılık
    • Klinik malzemenin etik sınırlar içinde ele alınması

    Bu sürece katılan bir ruh sağlığı çalışanı:

    • psikodinamik düşünme kapasitesini geliştirir
    • kuramsal metinleri okuma ve çözümleme yöntemi edinir
    • kavramlarla çalışma becerisini derinleştirir
    • kişilik örgütlenmesi ve zihinsel işlevleri değerlendirme yetisini geliştirir
    • klinik malzemeye psikodinamik bir bakışla yaklaşmayı öğrenir
    • vaka formülasyonu yapabilme kapasitesini güçlendirir
    • aktarım ve karşıaktarım ilişkisi içinde kendi terapötik konumunu düşünebilir hale gelir
    • teknik müdahaleleri kuramsal bir çerçeve içinde anlamlandırır

    Psikodinamik Okumalar ve Süpervizyon, yalnızca bilgi edinilen bir alan değil; düşünmenin, anlamanın, klinik deneyimin ve kuramsal kavrayışın birlikte kurulduğu bir çalışma sürecidir.

    Ruh sağlığı alanında çalışan ve eğitim sürecinde olan tüm katılımcılara açıktır.

  • Mış Gibi Kişilik Nedir?

    Helene Deutsch, 1934’te ve yeniden 1942’de, “mış gibi (as if)” (als ob) kişilik tipi adını verdiği bir yapıyı tanımlamıştır. Deutsch, her ne kadar çevresindekilerle “normal” ilişkiler kuruyor gibi görünseler ve herhangi bir rahatsızlıktan yakınmasalar da, diğer insanlarda sahicilikten [autenticity] yoksun bir izlenim bırakan bireylerden söz etmektedir. Bu kişiler yüzeyde tamamen uyumlu görünürler, hatta belirli bir sıcaklık sergileyebilirler; ancak çeşitli durumlarda, duygusal derinlik eksikliklerini ele verirler.

    Bu olgu, bir tür bastırmaya (repression) değil, aksine “nesne yatırımlarının (object cathexis) gerçek bir kaybına karşılık gelir. Görünüşte normal olan dünya ile ilişki, bir çocuğun taklitçiliğine karşılık gelir ve çevreyle özdeşleşmenin bir ifadesidir; bu, nesne yatırımı bulunmamasına rağmen, gerçeklik dünyasına görünürde iyi bir uyum (adaptation) sağlayan bir taklitçiliktir (mimicry)” (1942, s. 304). Onların yaratımları, gözlemlendiğinde, “en ufak bir özgünlük izi taşımayan, yer yer ustaca olsa da spazmodik (spasmodic) bir prototip tekrarından ibarettir” (s. 303). “‘Mış gibi’ kişiliğin bir başka özelliği, saldırgan eğilimlerin neredeyse bütünüyle pasiflikle maskelenmiş olmasıdır; bu durum onlara olumsuz bir iyilik hâli, yumuşak bir sevecenlik görünümü kazandırır, ancak bu görünüm kolaylıkla kötülüğe dönüşebilir.” (s. 305)

    Psikanalitik tedavi sürecinde, bu hastaların davranışları mükemmel bir iş birliği ve hatta belirli bir ilerleme izlenimi verebilir; ancak analist bir süre sonra gerçekte hiçbir şeyin değişmediğini, hastaların yaşamlarında hiçbir dönüşüm gerçekleşmediğini fark eder. Her ne kadar “analistle güçlü bir özdeşim, etkin ve yapıcı bir etki olarak kullanılabilse de” (a.g.e.), bu hastalar çoğu zaman psikanalist olma yönünde bir “misyon (vocation)” geliştirirler.

    Deutsch, bu tür kişilikleri “kişiliksizleşmiş (depersonalized)” olarak sınıflandırmış ve onları şizoid türdeki davranışlarla ilişkilendirmiştir. Ayrıca, bu sözde normal (pseudo-normal) görünümün ardında şizoid bir psikotik çekirdek bulunduğunu ısrarla vurgulamıştır. Daha sonra bu kişiler, “narsisistik bozukluklar” sergileyen “sınır durumlar (borderline states)” olarak sınıflandırılmış ya da Heinz Kohut’a göre “Kendiliğin bozuklukları (disorders of the Self)” kapsamında değerlendirilmişlerdir. Ayrıca, “mış gibi” kişilikler ile Donald W. Winnicott’ın geliştirdiği “sahte Kendilik (false Self)” kavramı (1962/1965) ve Phyllis Greenacre’ın “sahtekar (the imposter)” üzerine yaptığı çalışmalar (1958) arasında da bağlantılar kurulmuştur. Masud Khan, “mış gibi” kişiliklerin etiyolojisini, süperegonun işlevsizliği ya da kişisel bir ideal egonun (ideal ego) yokluğu ile ilişkilendirmiştir. Khan’a göre, bu kişiler her ne kadar psikopatik ya da ahlaki değerlerden yoksun bir izlenim verseler de, “son derece örgütlü bir ego idealine (ego-ideal) sahiptirler ve tüm çabaları bu ideallerin taleplerine yaklaşmaya yöneliktir” (1960, s. 435).

    Her durumda, Deutsch’ün ilk tanımlaması, hem klinik deneyimde hem de gündelik yaşamda gözlemlenmeye devam eden bir gerçekliğe karşılık gelmektedir.

    Kaynak:

    de Mijolla, A. (2005). As if personality. In A. de Mijolla (Ed.), International dictionary of psychoanalysis (Vol. 1, p. 122). Macmillan Reference USA.

  • Arzu Nedir?

    Arzu [wish], zihinde insan davranışını güdüleyen bilinçdışı bir istek hâlidir. Freud’un zihnin topografik modelinde, arzular, bilinçdışı sistemin [system unconscious] temel zihinsel içerik birimi olarak kavramsallaştırılmıştır. Libido kuramında, arzular içgüdüsel dürtülerin [instinctual drives] türevleri olarak ele alınır. Zihnin yapısal modelinde de, arzular (yine dürtülerin türevleri olarak kavramsallaştırılarak) id’in içeriğini oluşturur. Arzular, savunmalarla birlikte dinamik çatışmanın [dynamic conflict] temel bileşenlerinden birini oluşturur. Ego psikologları, arzuları, uzlaşım oluşumu [compromise formation] süreci yoluyla fantezilere [fantasies] örgütlenmiş şekilde tanımlarlar; bu süreçte arzuların ifadesi, savunma işlemleri tarafından değiştirilir. Buna karşılık, ihtiyaç [need], bireyin hayatta kalma gereksinimlerine yanıt olarak ortaya çıkan bir içsel gerilim durumudur. İhtiyaç, her zaman açık bir zihinsel içerikle birlikte görülmez ve ihtiyacın dış çevre tarafından sağlanacak bir şey aracılığıyla karşılanması gerekir.

    Arzu psikanalizde uzun zamandır önemli bir yere sahiptir; çünkü psikanaliz, başlangıcından itibaren zihinsel yaşantının örgütlenmesinde bilinçdışı güdülenmenin [unconscious motivation] kritik bir unsur olduğunu vurgulamıştır. Gerçekten de, arzu kavramı Freud’un (1900) düşünme [thinking] ve güdülenme [motivation] anlayışlarında merkezi bir yer tutmuştur: “Zihinsel aygıtımızı [mental apparatus] harekete geçirebilecek tek şey bir arzu olabilir.” Her psikanalitik kuram bir arzu kavramı içerir. Ancak, Freud’un dürtü kuramının [drive theory] birçok eleştirmeni arasında, motivasyon kuramı için daha sağlam bir temel sunduğunu ileri sürerek, dürtü yerine arzu kavramını tercih edenler de vardır (Holt, 1976).

    Freud (1895b), zihinde arzuların ve “arzu durumlarının [wishful states]” işleyişinden ilk kez ölümünden sonra yayımlanan Bilimsel Bir Psikoloji İçin Taslak’ta [Project for a Scientific Psychology] söz etmiştir. Arzuların ve arzu(nun) gerçekleşmesinin [wish-fulfillment] düşünme kuramı içindeki rolünü ana hatlarıyla sunduğu ilk yayımlanmış çalışması ise Düşlerin Yorumu [The Interpretation of Dreams] adlı eserinin 7. bölümünde (1900) yer almaktadır. Burada, Proje [Project] adlı eserinde formüle etmeye başladığı bazı noktaları gözden geçirerek, Freud bir bebeğin “içsel ihtiyaçlar tarafından üretilen uyarımları” nasıl deneyimlediğini ve bu uyarımların ancak bir “tatmin deneyimi [experience of satisfaction]” ile giderilebileceğini açıklamıştır. Daha sonra, bebek aynı ihtiyacı yeniden deneyimlediğinde, algının mnemonik mnemic: hafızayı koruma yetisitle ilgili) imgesine yeniden-yatırım [re-cathect] yapmaya ve algının kendisini yeniden uyandırmaya… böylece özgün tatmin durumunu yeniden kurmaya çalışacaktır.” Bunu yapma dürtüsü, Freud’un “arzu” olarak adlandırdığı şeydir ve “algının yeniden ortaya çıkması arzunun gerçekleşmesidir.” Freud, zihnin içsel ihtiyaçlardan [internal needs] kaynaklanan gerilimi boşaltmasının en ilkel yolunun, tatmin algısını halüsinasyon yoluyla üretmek olduğunu ve böylece arzunun halüsinasyonla sonuçlandığını, bir “algısal özdeşlik [“perceptual identity]” yarattığını ileri sürmüştür. Bu tür bir tatmini, haz ilkesine göre işleyen, en erken ve en ilkel düşünme biçimi olan birincil süreç temeline dayanan varsanısal arzu-gerçekleşmesi [hallucinatory wish-fulfillment] olarak adlandırmıştır. Ne var ki, halüsinasyon kalıcı bir tatmin deneyimi üretmediği için, zihin uyarımlarını, isteklerin gerçeklikte tatmin edilmesini sağlayacak biçimde dış dünyada değişiklikler yaratmaya yönelik istemli hareketleri kontrol etmeye doğru yönlendirmeye başlar. Böylece, gerçeklik ilkesine uygun şekilde işleyen düşünmenin “ikinci sistemi [second system]” olan ikincil süreç [secondary process] devreye girer. Rüyalarsa, birincil süreç [primary process] düşünme biçimine bir gerilemeyi yansıtan varsanısal arzu-gerçekleşmesine bir örnektir. Psikoz da, zihnin uyanık olduğu sırada meydana gelen birincil süreç arzu-temelli düşünmeyi yansıtır. Nevrotik semptomlar ise arzunun daha örtük biçimlerde gerçekleşmesini temsil eder. Modern çatışma kuramı [conflict theory], arzuları normal davranışların her yerde görülen uzlaşım oluşumlarının bir parçası olarak görür. Gelişimsel psikanalistler [developmental psychoanalysts], arzuları ihtiyaç [need] kavramıyla bağlantılı olarak incelemeye devam etmişlerdir. Arzular, içsel biyolojik ihtiyaçlarla ilişkili olarak uyarılsalar da, nesnelerin temsilcilerine [representations of objects] yönelirler ve algının içsel özdeşliklerinin kurulması yoluyla gerçekleştirilirler. Oysa ihtiyaçların karşılanması, dış çevre tarafından sağlanan bir şey aracılığıyla gerçekleşmek zorundadır. Bir ihtiyaç herhangi bir zihinsel gelişim düzeyini gerektirmezken, bir arzu önceki doyumların anılarıyla ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır ve dolayısıyla en azından bir düzeyde psişik gelişim gerektirir. Bebek yalnızca yiyecek, sıvı alımı ve dış etkenlerden korunma gibi fizyolojik ihtiyaçlara değil, aynı zamanda doğru şekilde gelişebilmesi veya hayatta kalabilmesi için vazgeçilmez olan psikolojik ihtiyaçlara da sahiptir (Spitz, 1946). Bu ihtiyaçlar, büyüyen çocuk için psişik güvenlik, güvenilirlik ve uygun duygusal yanıt verebilme koşullarını sağlayabilecek kadar yeterince iyi bir bakım vereni [good-enough caretaker] içerir (Winnicott, 1960b; A. Freud, 1965; Kohut, 1971; Mahler, Pine, and Bergman, 1975). İhtiyaçlar ile arzular arasındaki ayrım tartışmaları, uzun süredir devam eden anlaşmazlıklarla ilişkilidir (Eagle, 1990; Akhtar, 1999). Bu anlaşmazlıklar arasında, psikanalitik tedavinin asıl odak noktasının bilinçdışı cinsel ve saldırgan arzuların ve çatışmaların yorumlanması mı, yoksa kendilik [self] yapısında ve işleyişinde kusurlara yol açan karşılanmamış gelişimsel ihtiyaçların empatik anlayış yoluyla kavranması mı olması gerektiğine ilişkin çeşitli görüşler yer almaktadır (C. Brenner, 1982; Kohut, 1984).

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Wish. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 284).

  • Dürtü / İçgüdü Nedir?

    Dürtü [drive], psikanalitik literatürde zaman zaman içgüdü [instinct] ya da içgüdüsel dürtü [instinctual drive] olarak da adlandırılsa da, özünde bireyin biyolojik gereksinimlerinden kaynaklanan, süreklilik arz eden içsel bir güdüsel baskının zihinsel temsili olarak tanımlanır; bu baskı zihinsel etkinliği uyarır ve dolayısıyla tüm insan psikolojik yaşantısının temelini oluşturur. Zihne ilişkin bazı kuramsal modellerde (Freud’un özgün modelinde olduğu gibi), insan davranışı, içselleştirilmiş düzenleyici yapılar (ego ve süperego), kendilik deneyimi ve önemli nesnelerle kurulan ilişkisel deneyimlerin düzenleyici etkisi altında, çatışma ya da iş birliği içinde işleyen libidinal ve saldırgan dürtülerin [libidinal and aggressive impulses] bir yansıması olarak kavramsallaştırılır. Başka bir deyişle, dürtüler asla saf hâlleriyle var olmazlar; her zaman içsel psişik yapılarla ve ilişkisel yaşantılarla şekillenen karmaşık bir bütünlük içinde değerlendirilirler.

    Psychoanalytic Terms and Consepts

    “Zihinsel yaşamımızın tüm akışı ve düşüncelerimizde ifadesini bulan her şey, fiziksel yapımızda doğuştan var olan çok yönlü içgüdülerin [dürtülerin] birer türevi ve temsilcisidir.” (Freud, 1932c, s. 221)

    “[The] İçgüdü [drive]), bize zihinsel ile bedensel olanın sınırında yer alan bir kavram olarak görünür; organizmanın içinden kaynaklanıp zihne ulaşan uyarımların psişik temsilcisi olarak, bedenle olan bağlantısı sonucunda zihne yöneltilen çalışma talebinin bir ölçüsüdür.” (Freud, 1915c, s. 121–122)

    Almanca fiil Treiben, genel anlamıyla “harekete geçirmek” demektir; en eski anlamı ise “sığır gütmek”tir. Bu fiil, aynı zamanda bitkilerin büyümesini sağlamak, metali damgalamak, maden oyuğu açmak, dil pratiği yapmak, ticaret yapmak, para harcamak, ya da yaramazlık yapmak anlamlarında da kullanılır -Almanca’da tüm bu eylemler için Treiben fiili geçerlidir. Aynı şekilde, birini kaçmaya zorlamak, sınırına kadar itmek ya da bir şey yapmaya mecbur hissetmek anlamlarını da taşır.

    İsim olarak Trieb da aynı derecede geniş bir güç ve çeşitlilik alanını kapsar. Bitkiler söz konusu olduğunda filiz, sürgün ya da dal anlamına gelir; hayvanlar ve insanlar için ise dürtü, eğilim, meyil, istek ya da içgüdü anlamlarını taşır -bunların hepsi Trieb kelimesiyle ifade edilir; ancak kişi kendi arzularına teslim olduğunda, bu kelime pejoratif bir anlam kazanır. Triebleben, “dürtüsel yaşam [instinctual life]” anlamına gelirken Triebhaft, “içgüdüsel [instinctive]” demektir. Fizikte, Trieb “itici güç [motor force]” anlamındadır ve birçok bileşik sözcükte yer alır: Triebfeder esas sebep [mainspring], Triebkraft itici güç [driving force] demektir. Triebstoff, kelime anlamıyla “itici şaft [driving stuff]” demektir ve “yakıt” anlamında kullanılır.

    James Strachey, Trieb terimini “içgüdü [instinct]” olarak çevirmeyi seçmiş olsa da, İngilizce “dürtü [drive]” kelimesi, Almanca’daki karşılığı gibi gündelik kullanımda yer alan bir sözcüktür. Bu kelime, canlı varlıklardaki değişim ve etkinlik ilkesini içerir. Dinamik açıdan bakıldığında, bu kavram antik Yunanca physis [büyüme ve değişim kaynağı] kavramına oldukça benzer. 1780 yılında Schiller, Freud’un da yakından bildiği bir denemesinde Trieb üzerine yazmış ve şu cümleyi kurmuştur: “Hayvani dürtüler, entelektüel dürtüleri uyandırır ve genişletir.” Freud, sıklıkla Schiller’in “Die Weltweisen” adlı şiirine atıfta bulunarak, “iki en güçlü güdüsel kuvvetin -açlık ve sevgi [hunger and love]- etkisinden” söz etmiştir (1899a, s. 316). Freud, Trieb sözcüğüne dayanan kırk beşten fazla terim türetmiştir; bunlardan biri de Strachey’nin “içgüdüsel çatışma [instinctual conflict]” olarak çevirdiği Triebkonflikt terimidir. Ayrıca Freud, dürtüleri çok çeşitli biçimlerde nitelendirmiştir: cinsel dürtüler [sexual drives], ego dürtüleri [ego-drives], benliği koruma dürtüsü [drive for self-preservation], saldırgan dürtüler [aggressive drives], iktidar dürtüsü [drive for power], egemenlik dürtüsü [drive for mastery], yıkıcı dürtü [destructive drive], yaşam dürtüsü [life-drive], ölüm dürtüsü [death-drive], bilme dürtüsü [drive for knowledge] ve sosyal dürtü [social drive] bunlar arasındadır. Bu liste, kısmi dürtüler [partial drives] sınıflandırmasını bile içermemektedir. Aynı şekilde, Freud’un dürtü Trieblehre de bu bağlamda anılmamaktadır. Sonuç olarak Trieb terimi, iki farklı anlam düzeyinde kullanılmaktadır: Birincisinde, belirli bir zihinsel dinamiğin altında yatan güçleri ifade eder; bu durumda Freud, “içgüdüsel itkilerde [instinctual impulses]” kendini gösteren bir dürtü ya da dürtülerden söz eder (1915c, s. 124);ya da, alternatif olarak, o, bu durumda daha kapsayıcı bir dinamiği ifade eder; Freud bu anlamda dürtü, ya da yaşam dürtüsü [life-drive] ve ölüm dürtüsü [death-drive] terimlerine başvurmuştur.

    Dil, bize “dürtü” kavramının anlamına ilişkin sabit bir yön sunar: canlı organizmalarda içkin olan ve nihai olarak tüm eylemlerinin temelinde bulunan hareket ettirici ilke. Bir dürtü, etkinliktir [A drive is activity].

    Libido [libido] kavramı 1894 yılında psişik cinsel uyarılma [psychical sexual excitation] olarak ortaya konar konmaz, “anksiyete nevrozu mekanizmasının kavramı daha açık hale getirilebilsin” diye bir cinsel dürtü [sexual drive] taslağına da ihtiyaç duyulmuştur (Freud, 1895b [1894], s. 108). Başlangıçta cinsel dürtü, kavramsal bir düzleme aitti. Bu dürtü, organik cinsel süreçlerin enerjisinin psişik cinsel enerjiye -ya da libidoya- dönüşmesini sağlayan göreli olarak sürekli bir evre ve yer değişimini ifade ediyordu. Dolayısıyla cinsel dürtü, bu geçişin kendisine ve onun dinamiğine gönderme yapar; libido’nun kavramsal karşılığıdır.

    Kısa sürede üç sabit unsur ortaya çıkmıştır. Dürtü ve kuram: “dürtü” psişik süreçlerin dinamik olarak anlaşılması için gerekli olan temel bir kavramdır. Tıpkı fizikte manyetik ya da yerçekimsel alanların etkilerinden çıkarımla kavranması gibi, dürtü de etkilerinden yola çıkarak anlaşılır. Dürtü ve biyoloji: dürtü kuramı, psikanalitik kuramın bedensel süreçlere dayanan ve bu nedenle biyolojiyle sınır oluşturan bölümüdür (Freud, Brown-Séquard’ın 1899 tarihli deneylerinden haberdardı). Dürtü, cinsellik ve libido: Freud’un bütün çalışmaları cinsel dürtü üzerine odaklanmıştır. Dürtü hangi yapısal karşıtlıklar içinde ele alınırsa alınsın, insani zihinsel yaşamın en baskın dinamik referansı olarak kalır ve bu nedenle libido biçiminde ifade edilir.

    Freud bu kavramı sonradan keskinleştirip ayrıntılandıracak olsa da, dürtü kavramı daha 1894 yılında en az üç farklı anlamda tahammül sınırlarını aşan [transgresif] bir nitelik taşımaktaydı:

    1. İnsani zihinsel yaşamda cinselliğin önemini vurguladı.
    2. Beden/zihin düalizmini altüst etti.
    3. Ve bunu yaparken, Aristoteles’in ve dönemin matematikçileri ile fizikçilerinin tarzında, kararlı ve bireyselleşmiş biçimlerin gerçekleşmesinde dinamik etmenin önceliğini yeniden tesis etti.

    Freud, dürtü kuramında birbirini izleyen üç “aşamayı” ayırt etmiştir: “cinsellik kavramının genişletilmesi”, “narsisizm varsayımı” ve “[dürtülerin] regresif niteliğinin ileri sürülmesi” (1920g, s. 59). Bu aşamaları Freud’un başlıca eserlerinde izlemek mümkündür: İlk olarak, Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme (Three Essays on the Theory of Sexuality, 1905d); ardından, “Narsisizm Üzerine: Bir Giriş [On Narcissism: An Introduction, 1914c]” ile 1915’te yazılıp 1924’te yayımlanan metapsikolojik yazılar; ve son olarak, Haz İlkesinin Ötesinde [Beyond the Pleasure Principle, 1920g].
    İlk aşama, cinsel dürtüyü bileşen kısmi dürtülere ayırmış ve çocukluk ccinselliğinin önemini vurgulamıştır. İlk aşama, cinsel dürtüyü bileşen kısmi dürtülere [component partial drives] ayırmış ve çocukluk cinselliğinin önemini vurgulamıştır. İkinci aşama, ego ve narsisizm gibi, temel düzeyin ötesinde daha geniş boyutlu yeni psişik oluşumlar üretmiştir. Bu aşamada dürtü düalizmi [drive dualism] ile ilgili bir güçlük ortaya çıkmıştır; buna karşın, dürtü, onun basıncı [pressure] ve psişik temsilcileri [psychical representatives] açık biçimde tanımlanmıştır. Üçüncü aşama, yaşam dürtüsü ve ölüm dürtüsünü ortaya koymuş, böylece tüm ruhsal yaşamı ve tüm maddeyi kapsayan geniş bir düalizm kurulmuştur. Her aşamada Freud, dürtü kavramının alanını genişletmiş, ancak önceki bilgileri ya da daha sınırlı bakış açılarını asla bütünüyle terk etmemiştir.

    Freud’un, “cinsel dürtünün temel özellikleri ve gelişim süreci üzerine yaptığı kapsamlı inceleme” (1905d, s. 173), onu hem dilsel hem de geleneğe dayalı sınırların çok ötesine taşımış ve bu araştırmaya dayanarak psikanalizin dinamiğini temellendirmesine olanak sağlamıştır. Dürtüler kuramı öylesine merkezi bir önem taşımaktaydı ki Freud -diğer temel eserlerinde uyguladığının aksine- bu kuram geliştikçe Üç Deneme’yi sürekli olarak yeniden gözden geçirmiş, nihayet 1924 baskısında kitaba fallik evre ve birincil mazoşizm gibi kavramları eklemiştir. Yine de, Freud’un 1924’teki hatırlatmasına güvenecek olursak, psikanaliz kuramını oluşturan unsurların 1905 yılı itibarıyla zaten yerleşmiş olduğu kabul edilebilir: “Bunlar; içgüdüsell yaşamın (duygulanımsallığın [affectivity]) vurgulanması, zihinsel dinamiklerin önemi, görünüşte en karanlık ve rastlantısal zihinsel olguların bile her zaman bir anlam ve nedensellik taşıdığı gerçeği, psişik çatışma kuramı ve bastırmanın patojenik doğası, semptomların ikame doyumlar olduğu görüşü, cinsel yaşamın nedensel öneminin tanınması, ve özellikle de çocukluk cinselliğinin başlangıç evresine ilişkin kabulüdür” (1924f, s. 198).

    Bu etkenler, sıralanışlarının da gösterdiği üzere, Üç Deneme’de geliştirilen kurama dayanır. Cinsel dürtü, ilkin “doğal” nesnesi olan karşı cinsten yetişkinden ayrıştırılmış, ardından da çocuklukta ortaya çıkan kısmi dürtülere -oral dürtü, anal-sadistik dürtü vb.- ayrılmıştır.

    Bunlar [kısmi dürtüler], kaynakları [source], yani bedensel bir erotogen bölge; amaçları [aim], yani uyarılmanın deşarj yoluyla sona erdirilmesi ve en değişken öge olan nesneleri [object] bakımından tanımlanırlar. İzleyebilecekleri olası yollar çeşitlidir: yetişkin cinsel etkinliğinde ön sevişme; nevrozlarda bastırma ve semptomatik dışavurum; perversiyonlarda fiksasyon ve tek yönlülük; ve nihayet tüm savunma oluşumları -tepki oluşturma (reaction formation), amaç açısından ketlenme (inhibition as to their aim), yüceltme (sublimation) vb.

    Böylece, yetişkin cinselliğinin çeşitliliği, onun “polimorfik bir şekilde sapkın” çocukluk gelişimi ile açıklığa kavuşur -ve normal ile patolojik arasındaki karşıtlık ortadan kalkar. İnsan cinselliğinin oluşumundaki iki evre -önce erken çocukluk, ardından ergenlik- dürtü enerjisinin “engellenmesini” [damming up] ve bireyin psişik gelişiminin, cinsel dürtüler pahasına savunmaların kurulması yoluyla açıklamaktadır. “Dürtülerin doğasına ilişkin en basit ve en olası varsayım, dürtünün kendisinin herhangi bir nitelikten yoksun olduğu ve zihinsel yaşam açısından yalnızca zihinden talep edilen çalışma miktarının bir ölçüsü olarak görülebileceğidir.” (1905d, s. 168) Dürtü dinamiklerinin değişkenliği ve plastisitesi, bu anlayış açısından temel önemdedir; çünkü bu bakış, bireyin ve kültürün gelişimini, dürtünün gelişim süreci boyunca ele alır.

    Cinsellik kavramının genişletilmesine ilişkin olarak Freud şöyle yazar: “Bu olgular, cinsel içgüdüler [dürtüler] ile benlik içgüdüleri [dürtüler] (kendini koruma içgüdüleri [dürtüleri]) arasında bir karşıtlık kurularak açıklanabilir; bu da, halk arasında söylenen açlık ve aşk dünyayı döndürür deyişine uygundur: libido, aşkın gücünün dışavurumuydu; açlık ise kendini koruma dürtüsünün. Benlik dürtülerinin doğası, o dönemde henüz tanımlanmamıştı ve benliğin diğer tüm özellikleri gibi, çözümlemeye kapalıydı.” (1923a [1922], s. 255) Dolayısıyla, psişik çatışmanın bir bileşeni olarak benlik dürtüleri, Freud’un kuramında vazgeçilmez bir konuma sahipti.

    Freud, 1911 yılında Schreber vakasıyla birlikte dürtüler üzerine araştırmasını sürdürürken, başlangıçta kendisini “desteksiz” durumda görmüştür; çünkü benliğe yönelik libidinal yatırım kavramı, dürtü düalizmini ortadan kaldırıyor gibi görünmüştür. “Böylece, kendini koruma içgüdüleri [dürtüler] de libidinal bir nitelik taşımaktaydı: bunlar, dış nesneler yerine öznenin kendi benliğini nesne olarak alan cinsel içgüdüler [dürtüler] idi. Kendini koruma içgüdülerinin libidosu, artık narsisistik libido [narcissistic libido] olarak tanımlanmıştı ve bu yüksek düzeydeki kendini sevmenin, birincil ve normal durum olduğu kabul edilmişti. Bu nedenle, daha önce aktarım nevrozları için ortaya konan formülün düzeltilmesei değil, fakat değiştirilmesi gerekiyordu. Cinsel içgüdüler ile benlik içgüdüleri arasındaki çatışmadan söz etmek yerine, nesne-libidosu ile benlik-libidosu arasındaki çatışmadan ya da -bu içgüdülerin [dürtülerin] doğası aynı olduğundan- nesne yatırımları [object cathexes] ile ego arasındaki çatışmadan söz etmek daha uygun olacaktı.” (1923a [1922], s. 257)

    1914 ile 1920 yılları arasında, dürtü düalizmi artık ortadan kalkmıştır.
    Dürtünün sürekli ve kesintisiz basıncı, haz ilkesiyle birlikte, hem psişik dinamikleri hem de psişik oluşumların çeşitliliğini (karşıkateksis ve ilk bastırma yoluyla) açıklamak için yeterli görülmüştür. “Bir içgüdünün [dürtünün] basıncı derken, onun motor ögesini, yani temsil ettiği güç miktarını ya da zihinden talep ettiği çalışma ölçüsünü anlarız. Basınç uygulama özelliği, tüm içgüdülere [dürtülere] ortak bir niteliktir; gerçekte bu, onların özünü oluşturur.” (1915c, s. 122) Freud, dürtüyü psişenin temelinde yer alan potansiyel bir durum olarak evrenselleştirerek, dürtülerin nasıl ortaya çıktığını da açıklamıştır: Dürtüler, bilinçdışında işleyen kuvvetlerdir ve bastırma yoluyla açığa çıkan ikili temsil biçimleri -düşünceler [ideas] ve duygulanım kotaları [quota of affect]- aracılığıyla kendilerini gösterirler.

    Dinamik düzeyde monist ancak ortaya çıkardığı etkiler bakımından düalist olan -her ne kadar böylesi bir düalizm niteliksel dinamiklerin çoğunda yaygın olsa da- bu durumdan hoşnut olmayan Freud, şu varsayımı öne sürmüştür: “Yaşamı oluşturan ve ölüme götüren süreçler üzerine yapılan geniş kapsamlı bir değerlendirme temelinde, organizmadaki yapım [construction] ve çözülme [dissolution] süreçlerine karşılık gelen iki tür [dürtünün] varlığını kabul etmemiz gerektiği olasılığı belirginleşmektedir.” (1923a, s. 258) Haz İlkesinin Ötesinde’de [Beyond the Pleasure Principle] (1920g), Freud, iki tür dinamiğin etki ettiği bir alan kurmuştur; bu alanın alt tabakası (substratı), cansız madde ile canlı özden oluşur. Bunlardan biri, saf durağanlığa gönderme yapar: ölüm dürtüleri [the death-drives]. Diğeri ise, varlığını sürdüren canlılarda sürekliliğe ve esnek bir dengeye işaret eder: yaşam dürtüleri ya da Eros [the life-drives, or Eros]. Bu alan, id, ego ve süperegoyu kapsayacak biçimde genişletilmiş bir psişik aygıtı barındırır; burada temel dürtüler, libido, yıkıcılık ve mazoşizm biçimlerinde ortaya çıkar. Freud’un ifadesiyle: “İçgüdüleerin iki sınıfının arasındaki karşıtlık yerine, aşk ve nefret [love and hate] kutuplaşmasını koyabiliriz.” (1923b, s. 42)

    Bu noktadan itibaren, dürtünün dinamikleri ve alanına ilişkin bu model yeterli görülmüştür. Ancak, yaşam dürtüleri ve ölüm dürtüleri kuramı, hâlâ bu modele tam olarak sığmayacak kadar çeşitli önermeleri içinde barındırmaktaydı. Birçok etkenin hâlâ yerli yerine oturtulması gerekiyordu.

  • Anksiyete Nedir?

    Anksiyete [anxiety], insanlara özgü evrensel bir duygudur ve tehlike beklentisi ile kaygılı bir öngörünün hoş olmayan yaşantısıyla karakterizedir. Anksiyete, çoğu zaman kalp ve solunum hızında artış, terleme, titreme, baş dönmesi, kas gerginliği ve gastrointestinal rahatsızlık gibi fizyolojik belirtilerle birlikte görülür. Tam bir çaresizlik, dehşet ve felaket duygularıyla birlikte çok sayıda ve şiddetli fizyolojik anksiyete belirtileriyle karakterize olan yoğun anksiyete durumlarına panik atağı [panic attack] adı verilir. Psikanalizde, genel psikiyatri literatüründe olduğu gibi, bilinçdışı içsel tehlikelerle ilişkili olarak yaşanan anksiyete [anxiety] ile bilinçli olarak tanınan gerçekçi dış tehditlerle ilişkili olarak yaşanan korku [fear] arasında bir ayrım yapılır.

    Anksiyete, psikanalitik psikolojide, özellikle çatışma kuramında merkezi bir rol oynar; hem normal hem de patolojik işleyişte savunmaları harekete geçiren bilinçdışı, hoş olmayan bir duygulanım (aynı zamanda sinyal anksiyetesi [signal anxiety] olarak da adlandırılır) olarak tanımlanır. Ayrıca anksiyete, psikanalizde duygulanım kuramının tarihinde özel bir yer tutar; çünkü Freud ile başlayarak uzun yıllar boyunca duygulanıma ilişkin kuramsal tartışmalar neredeyse her zaman anksiyete üzerine odaklanmıştır. Anksiyete, psikanalitik tedavide merkezi bir rol oynar; zira birçok hasta, anksiyetenin belli bir bilinçli yaşantısıyla başvurur. Dahası, her hastanın çocukluğun evrensel anksiyeteleriyle nasıl başa çıktığına dair özgül öyküsü, her analizde önemli bir yer tutar. Psikanalitik tedavinin burada ve şimdisinde analistler, anksiyeteyi altta yatan çatışmanın bir göstergesi olarak dikkatle izlerler.

    Daha 1894 yılında Freud (1894d), kaynağını kusurlu/eksik [faulty] cinsel uygulamalardan alan ve “güncel/hakiki nevrozlardan [actual neurosis]” biri olarak sınıflandırdığı bir anksiyete nevrozu [anxiety neurosis] sendromunun ayırt edilmesi gerektiğini savunmuştur. 1909 yılında ise Freud (1909c), Stekel’in ardından, bastırılmış libidonun psikonevrozlarda anksiyeteye dönüşebileceğini öne sürmüştür. Freud ayrıca Küçük Hans vakasında, boşaltılamamış libidodan kaynaklanan anksiyeteyi bağlamak üzere fobiler gibi başka belirtilerin nasıl işlev görebileceğini (anksiyete histerisinde [anxiety
    hysteria
    ] olduğu gibi) de açıklamıştır. Belirti oluşumuna dair bu kuram, sıklıkla Freud’un birinci anksiyete kuramı [first theory of anxiety] olarak anılmıştır ve zihnin topografik modeli ile libido kuramına dayanır; bu modele göre anksiyete (hoşnutsuzluk [unpleasure]), doyurulmamış ya da “tutuklu kalmış [dammed up]” libidonun birikmesinden kaynaklanır.

    Zihnin yapısal modelinin geliştirilmesi, kuramda birçok değişikliği beraberinde getirmiştir; bunlar arasında Freud’un ikinci anksiyete kuramı [second theory of anxiety] da yer alır. Bu yeni kuramda anksiyete artık boşaltılamamış libidonun yan ürünü olarak değil, tehlikeyi öngören etkin bir egonun ürettiği bir yanıt olarak ele alınmıştır. Bu kuramda Freud (1926a), iki tür anksiyete tanımlamıştır. Otomatik anksiyetede [automatic anxiety], “dürtü uyarımı”nın [drive excitation] aşırı bir şekilde içeri akışı “uyaran bariyeri”ni [stimulus barrier] aşarak travmatik bir durum yaratır; doğum, bu travmatik anksiyete [traumatic anxiety] durumunun prototipi olarak kabul edilir (Rank, 1924). Zamanla ego, cinsel ve saldırgan arzuların (dürtülerin) oluşturduğu tehlikeyi öngörebilme kapasitesi geliştirir ve geçmişten hatırlanan travmatik anksiyetenin hafifletilmiş, bilinçdışı bir versiyonu olan bir anksiyete sinyali üretir. Bu sinyal anksiyetesi, tehlikeyi uzaklaştırmaya yönelik savunmaları harekete geçirir; bu savunmalar ise anksiyeteyi azaltır ya da başarılı olduklarında tamamen ortadan kaldırır. Arzu ile savunma arasındaki bu uzlaşma oluşumu [compromise formation] bir semptom/belirti [symptom] olabilir ya da olmayabilir. Bu kuramda, uyanık yaşamda ya da anksiyete rüyaları [anxiety dreams] olgusunda ortaya çıkan belirgin anksiyete [manifest anxiety], savunmaların (ve/veya semptomların) anksiyeteye karşı tam bir koruma sağlayamadığının bir göstergesidir.

    Freud’un ikinci anksiyete kuramı, psikanalitik duygulanım kuramında köklü bir değişimi işaret etmiştir; çünkü bu kuramla birlikte anksiyete artık yalnızca doyurulmamış dürtülerin bir yan ürünü olarak değil, belirli bir durumun duygusal anlamına karşı egonun ürettiği değerlendirme temelli bir yanıt olarak kavramsallaştırılmıştır. Buna ek olarak, anksiyete artık yalnızca bir psikopatoloji olarak görülmemiş, arzular ile tehlike korkuları arasındaki kaçınılmaz çatışmayı yansıtan evrensel bir insan deneyimi olarak kabul edilmiştir. İkinci anksiyete kuramı, anksiyeteye (ve genel olarak çatışmaya) yalnızca belirti oluşumunda değil, tüm psikolojik yaşantıda merkezi bir rol atfeden bir bakış açısının önünü açmıştır. Gerçekten de psikanaliz, bireyin hangi özgül anksiyetelere duyarlı olduğu ve bu anksiyetelerle başa çıkma stratejileri kadar, bu anksiyetelerin kişinin semptomlarının ve karakterinin en önemli belirleyicileri arasında yer aldığını kabul eder.

    Anksiyete ve çatışmanın anlaşılmasına yönelik bir başka katkı olarak Freud (1926a), erken çocukluk döneminde anksiyeteyi tetikleyen ve savunmaları başlatan tipik ya da evrensel “tehlike durumları”na [danger situations] ilişkin gelişimsel bir sıralama ortaya koymuştur. Bu tehlike durumları arasında sevilen nesnenin kaybı, bu nesneden gelen sevgi ve onayın yitirilmesi, bedensel zarar ya da hasar korkusu biçiminde görülen kastrasyon/hadım edilme anksiyetesi [castration anxiety] ve son olarak, ebeveynin onaylamamasının içselleştirilip yapısallaşmasıyla ortaya çıkan süperego ve/veya suçluluk korkusu [fear of the superego and/or guilt] (ahlaki anksiyete [moral anxiety]) yer alır.

    Daha sonraki psikanalistler, Freud’un tanımladıklarına ek olarak başka tipik anksiyete türlerini de tanımlamışlardır. Bunlar arasında ayrılma anksiyetesi [separation anxiety] (Bowlby, 1960b), yabancı anksiyetesi ya da sekizinci ay anksiyetesi [stranger anxiety or eight month anxiety] (Spitz, 1950), [daha çok psikolojik olarak] yokolma anksiyetesi [annihilation anxiety], zulmedici/zarar görme anksiyetesi [persecutory anxiety] ve depresif anksiyete [depressive anxiety] (Klein, 1935), dağılma anksiyetesi [disintegration anxiety] ya da parçalanma anksiyetesi [fragmentation anxiety] (Kohut, 1966) ile bağlanma, nesnenin güvenliği, ayrılma-bireyleşme süreci ve kendiliğin bütünlüğünü koruma gibi kaygılarla ilişkili, özel bir adı olmayabilecek daha pek çok anksiyete türü yer almaktadır. Bu tehlikelerin her biri gelişimsel olarak belirli evrelere özgü olsa da, yetişkin zihninde eşzamanlı olarak var olabilirler. Gerçekten de, yaşam döngüsü boyunca erken çocukluk dönemine ait bir tehlikeyi çağrıştıran herhangi bir olay anksiyeteyi tetikleyebilir ve savunmaların ya da/veya semptom oluşumunun ortaya çıkmasına yol açabilir. Öte yandan, neredeyse her türlü anksiyetenin hemen her türlü zihinsel temsilde sembolik olarak ifade bulabilmesi gerçeği, anksiyetenin (ya da herhangi bir semptomun) örtük anlamını belirsizleştirebilir. İçeriği olmayan gibi görünen anksiyete ise bazen serbest dolaşan anksiyete [free-floating anxiety] olarak adlandırılır.

    Freud’un tipik korkular listesine yenilerini eklemenin yanı sıra, Freud sonrası analistler çocukların anksiyeteye tahammül etme kapasitesini [anxiety tolerance] nasıl geliştirdiğine (Zetzel, 1949) ya da anksiyeteye tahammülsüzlükten [anxiety intolerance] nasıl muzdarip olduklarına (Krystal, 1975) odaklanmışlardır. Bir ego gücü [ego strength] olarak kavramsallaştırılan anksiyete toleransı, anksiyeteyle başa çıkarken kullanılan savunma stratejileriyle birlikte, çocuğun mizacı, egonun olgunluk düzeyi ve önemli bakımverenlerle yaşanan yatıştırıcı etkileşimlerin içselleştirilmesi gibi birçok etmene bağlıdır. Her bireyin anksiyeteyi nasıl yönettiği ve anksiyetenin kişinin işlevselliğini bozup bozmadığı, kalıtımsal donanım, kişilerarası yaşantılar, arzular, korkular ve savunmalar arasındaki karmaşık bir etkileşimi yansıtır.

    Sullivan’a (1953a) göre anksiyete her zaman bir “duygusal bulaşma”nın [emotional contagion] sonucudur; çocuk annenin anksiyetesini ya da onaylamayışını deneyimlediğinde ortaya çıkan kişilerarası bir olaydır. Ona göre anksiyete, “tekinsiz duygular”ın [uncanny emotions] dehşetinden, tiksintisinde ve korkusundan anksiyetenin yokluğuna ya da öforiye kadar uzanan bir yelpazede yer alır. Anksiyete tehdidi, Sullivan’ın savunmalara benzer şekilde tanımladığı “güvenlik işlemleri”ni [security operations] harekete geçirir.

    Anksiyete, psikanalitik psikopatoloji yaklaşımında merkezi bir rol oynar; çünkü her nevrotik semptom, anksiyeteden kaçınma çabasıdır. Savunmalar başarısız olduğunda anksiyete bilinçdüzeyine çıkar ve eğer uzun süreli ya da yoğun olursa, anksiyete bozukluklarında [anxiety disorders] olduğu gibi, patolojik bir nitelik kazanabilir. Anksiyete bozukluklarının biyolojik temelleri kabul edilmekle birlikte, psikanaliz anksiyete durumlarının psikodinamik temellerine ve anksiyete yönetimine katkıda bulunan psikolojik etkenlere vurgu yapar. Psikanalitik literatürde, yaygın anksiyete; agorafobi dâhil fobiler (A. Freud, 1977; Freud, 1926a; H. Deutsch, 1929; B. Lewin, 1952; B. Milrod, 2007); karşı-fobi [counterphobia] (Fenichel, 1939a); ve panik bozukluğu (B. Milrod ve diğerleri, 1997) gibi çeşitli özgül anksiyeteyle ilişkili sendromların ardındaki psikodinamiklere ilişkin tartışmalar yer alır. Psikanalitik Tanı Kılavuzu (Psychoanalytic Diagnostic Manual – PDM Task Force, 2006), anksiyöz kişilik bozukluğu, karşı-fobik kişilik (risk alma ve tehlikeyi yenmeye yönelik davranışlarla karakterize edilir) ve fobik/kaçınan kişilik bozukluğu (korkaklık ve geri çekilme ile karakterizedir) başlıklarına yer verir. Yakın dönemde B. Milrod ve arkadaşları (1997), panik bozukluğun tedavisine yönelik özgül bir psikodinamik yaklaşımı ayrıntılandırmış; ayrıca psikanalitik psikoterapinin panik bozukluğu ve agorafobi için etkili olduğunu ortaya koymuştur.

    Zihne ilişkin genel kuram düzeyinde bazı kuramcılar, psikanalitik “sinyal anksiyetesi” kavramı ile öğrenme kuramındaki “öğrenilmiş beklentiler [learned expectations]” kavramı arasında benzerlikler bulunduğuna dikkat çekmişlerdir. Son yıllarda bilişsel sinirbilimciler, anksiyete dâhil olmak üzere duygulanımların bilişsel işlevlerdeki rolüne giderek daha fazla ilgi göstermektedir. Örneğin, Damasio’nun (1994) “bedensel belirteç hipotezi [somatic marker hypothesis] -bedenin ürettiği hafifletilmiş duygusal yaşantıların zihinsel yaşamın düzenlenmesinde merkezi bir rol oynadığını ileri sürer- Freud’un ikinci anksiyete kuramıyla çarpıcı biçimde benzeşmektedir. Anksiyetenin nörobiyolojik ve psikanalitik modellerini bütünleştirmeye yönelik çabalar, birçok alanda hâlâ sürmektedir (Alexander, Feigelson ve Gorman, 2005; Shear, 2005).

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Anxiety. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 18).

  • Perhiz, Tarafsızlık (Yansızlık) ve Anonimlik Nedir?

    Perhiz [abstinence], Tarafsızlık [neutrality] ve Anonimlik [anonymity], Freud tarafından analiz sürecinin yürütülmesinde önerilmiş üç teknik ilkedir. Perhiz (cinsel ve duygusal doyumdan kaçınma ilkesine dayalı yoksunluk), analistin hastanın aktarım isteklerini fark etmesi ama bu istekleri doyurmaması anlamına gelir. Bu ilkenin amaçları şunlardır:

    • Bu isteklerin çok katmanlı ve çok nedenli yapısını anlamak,
    • Daha derinlere bastırılmış isteklerin ortaya çıkmasına olanak tanımak,
    • Bu isteklerin ortaya çıktığı burada-ve-şimdi duygusal ve zamansal bağlamı daha iyi kavramak.

    Tarafsızlık ya da teknik tarafsızlık [technical neutrality] (Kernberg, 1976b), analistin hastanın çatışmalarını analiz ederken ego, id ve süperego arasında “eşit mesafede” bir konum almasını ifade eder (A. Freud, 1936). Tarafsızlık ayrıca şunlara da gönderme yapar:

    • Analistin hastanın zihinsel yaşamına dair yeni kavrayışlara sürekli olarak açık olması (Schafer, 1983),
    • Analistin kendini tutabilmesi ve hastanın özerkliğine duyduğu saygı. Analist bu özerkliği, kendi değerlerini, kişiliğini veya öznel gerçeklik anlayışını hastaya dayatmaktan kaçınarak korur (Hoffer, 1985).

    Anonimlik, analistin kendisi hakkında görece az şey açıklamasıdır. Bunun amacı, hastanın aktarım fantezilerinin [transference fantasy] gelişebileceği yeterli bir belirsizlik ortamı sağlamaktır.

    Perhiz, tarafsızlık ve anonimlik, psikanaliz tarihinde her zaman önemli olmuştur; çünkü Freud bu konulardan yalnızca bir kez söz etmiş olsa da, bu konular analistin teknik duruşunun temelini oluşturmuşlardır. Bu ilkeler, analitik tedavinin çerçevesini oluşturur; böylece terapötik etki, göreli bir nesnellik konumundan yapılan yorumlara dayanır. Bu çerçeve, aktarım, direnç, dinamik bilinçdışı ve serbest çağrışım gibi psikanalitik ilkeleri öne çıkaran bir zihin modelini de destekler.

    Bu ilkeler aynı zamanda, psikanalizin terapötik etkisi, analistin epistemolojik konumu, analist/hasta etkileşimi ve bu etkileşimin psikanalitik veriler üzerindeki etkisi gibi temel psikanalitik kavramlarla da doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle, perhiz, tarafsızlık ve anonimlik yoğun, hatta zaman zaman kutuplaştırıcı tartışmalara konu olmuştur; zira psikanalitik durumun ve psikanalizin terapötik etkisinin farklı biçimlerde kavramsallaştırılmasına zemin hazırlamışlardır. Tüm bu tartışmalara rağmen, perhiz, tarafsızlık ve anonimlik psikanalitik teknik kuramında hâlâ merkezi ama tartışmalı bir rol oynamaya devam etmektedir.

    Freud (1915a), tarafsızlıktan yalnızca bir kez söz etmiş, ancak kavramı açıkça tanımlamamıştır; bununla birlikte, tarafsızlığı, analistin hastanın aktarım aşkına [transference love] karşı kendi duygularını baskılama gerekliliğiyle ilişkilendirmiştir. Tarafsızlık, ayrıca Freud’un analistin kendisini bir cerrah gibi modellemesi gerektiği yönündeki uyarısında da örtük olarak yer alır; analist “…tüm duygularını, hatta insani merhametini bile bir kenara koymalıdır…” (1912b). Freud burada analistlerin ilgisiz ya da kayıtsız olmalarını değil “terapötik ihtiraslarını [therapeutic ambition]” dizginlemelerini, çünkü hastanın iyileşmesine yönelik kendi duygusal yatırımlarının direncin ele alınışına zarar verebileceğini ifade etmiştir.

    Freud hiçbir zaman anonimlik terimini kullanmamıştır; bu terimi ilk kez kullanan kişi Gitelson’dur (1952’de). Ancak Freud, “doktor hastalarına karşı opak olmalı ve bir ayna gibi, yalnızca kendisine gösterileni hastaya göstermelidir” (1912b) şeklinde bir öneride bulunmuştur. Freud’un ayna metaforu, analistin aktarım yansıtması [transference projection] için boş bir ekran olarak kalmasını sağlamak amacıyla değil -ki “boş ayna [blank screen]” ifadesini ilk kez J. Glover 1926’da kullanmıştır- aksine, analistin kendi özel hayatına dair mahrem ayrıntıları paylaşmaktan kaçınarak, hastaların kendilerini açma konusundaki dirençlerini aşmalarına yardımcı olacak bir teknik olarak geliştirilmiştir. Freud’un tutumu, psikanalizi o dönemdeki telkin kullanan ya da terapistin otoritesine ve/veya kişiliğine dayanan diğer çağdaş terapilerden ayırma arzusuyla şekillenmiştir (Makari, 1997).

    Freud’un perhiz ile ilgili önerileri, onun libido kuramına dayanmaktadır. Freud, analiz çalışması için gerekli olan psişik enerjinin, eğer hasta semptomlarının kısmen doyurduğu bastırılmış arzular için “ikame doyumlar [substitute gratifications]” bulursa, kullanılamaz hâle geleceğini öne sürmüştür. Bu nedenle Freud, bu arzuları doğrudan ya da sembolik olarak doyurduğuna inandığı davranışları hem analiz ortamında hem de hastanın günlük yaşamında açıkça yasaklamıştır. Ayrıca, analiz sürecinde ve dışında yaşanan mahrumiyetlerin, hastanın başlangıçta rahatlama arayışıyla başvurduğu acıyı muhafaza ettiğine ve böylece tedaviye yönelik motivasyonu sürdürdüğüne inanmıştır (1919a).

    Dikkat çekicidir ki Freud, analistin bazı davranışlarını yasaklamış olsa da, analistin ne yapması gerektiği konusunda doğrudan bir açıklama getirmemiştir. Dahası, kendi teknik uygulamaları da görünüşe göre kendi koyduğu yasaklarla çelişmektedir (Lipton, 1977). Freud, belirli aktarım durumlarına verdiği yanıtları, hastalarıyla olan sıradan insani ilişkilerinden ve spontanlığından ayırmıştır. Son olarak, Freud’un perhiz, tarafsızlık ve anonimlik kavramsallaştırması, bu terimlerin günümüzdeki anlamlarından belirgin biçimde farklıdır.

    Perhiz, tarafsızlık ve anonimlik gibi teknik ilkelere verilen önemin ışığında, bu ilkelerin açıklanmasını izleyen on yıllarda bu konular üzerine görece az tartışma ve değerlendirme yapılmış olması dikkat çekicidir. Bu durumun önemli bir istisnası Ferenczi’nin çalışmalarında görülür. Ferenczi’nin (1919, 1920) ilk teknik yeniliği olan “aktif teknik [active technique]” Freud’un libido kuramına dayanıyordu. Ancak Freud’un önerdiği teknikteki daha az yönlendirici analist tasvirinin aksine, Ferenczi hastalarına hem yasaklar getiriyor hem de doğrudan yönlendirmelerde bulunuyordu. Onun yasaklamaları, bilinçdışı olarak eyleme konan örtük dileklerin doyumunu engelleyerek tedavi için gerekli libidinal enerjiyi erişilebilir kılmayı amaçlıyordu; yönlendirmeleri ise, erken dönem dileklerin yeniden yapılandırılmasını kolaylaştırmak için bilinçli olarak doyum sağlayan davranışların gerçekleştirilmesini teşvik ediyordu.

    Ferenczi’nin (1930, 1931) tartışmalı ikinci grup yenilikleri, Freud’un önerdiği analitik çerçevenin neredeyse tam tersi bir analiz ortamı kurdu. Ferenczi, tekniğinin merkezine hayal kırıklığı [frustration] ya da mahrumiyeti [deprivation] değil, “müsamaha”yı [indulgence] yerleştirdi. Analistin açıkça sıcak ve analitik çerçeve konusunda “rahat [relaxed]” bir tutum sergilediği durumlarda hastaların çok daha geniş bir duygu yelpazesini ifade edebildiklerini savundu. Örneğin, analistin hastaların kendilerini durmaya hazır hissedene kadar seansta kalmalarına izin vermesi gibi uygulamalarla, bu yaklaşımın kolaylaştırıldığını savundu. Ayrıca, analistin alışılmış duruşu aşırı ölçüde yasaklayıcı ebeveynleri andırırsa, hastanın geçmişini hatırlamak yerine onu tekrarlama olasılığının daha yüksek olacağını da ileri sürdü.

    Ferenczi, analitik aynanın [analytic mirror] yerine kendini açan [self-revealing] bir tutum benimsedi, teknikle ilgili hatalarını kabul etti ve bir noktada hasta ile analistin birbirini analiz ettiği bir yöntemle denemeler yaptı. Ferenczi’nin tekniği Freud’un anlayışına radikal bir meydan okuma niteliği taşımasına rağmen, sonraki elli yıl boyunca bu teknik literatürde aktif şekilde ele alınmadı. Bunun yerine, özellikle 1930’lardan 1960’lara kadar bazı analistler Freud’un teknik ilkelerini katı kurallar gibi yanlış biçimde uygulayarak otoriter ve soğuk bir psikanalitik tedavi biçimi ortaya koydular.

    Perhiz, tarafsızlık ve anonimlik ilkelerine ikinci büyük meydan okuma, Franz Alexander’ın (1950a) “düzeltici duygusal deneyim [corrective emotional experience]” kavramını terapötik olarak kullanmasıyla gündeme gelmiştir. Bu yaklaşımda analist, hastanın aktarımını yorumlamak yerine, hastanın erken dönem nesnelerine atfettiği patojenik tutumları dengelemek amacıyla bilinçli olarak karşıt bir tutum benimser.

    Bu yaklaşıma karşılık olarak, K. Eissler (1953), psikanalizin temel teknik aracının yorumlama [interpretation] olduğunu savunmuş ve daha tatmin edici etkileşimleri içerebilecek bu tür teknik değişikliklerin yalnızca sınırlı ve geçici şekilde kullanılması gereken “değişkenler [parameters]” olduğunu belirtmiştir.

    Eissler’e yanıt veren Stone (1961) ise, aktarım arzularına ek olarak, hastaların analistin tutumunun insani olarak nazik ve yardımcı olacağına dair makul beklentileri bulunduğuna dikkat çekmiştir.

    Yirminci yüzyılın ortalarında, analitik durumun duygulanımsal [affective] atmosferine, psikanalitik tedavide empatinin rolüne ve yardım arayan bir hasta ile yardım sunmak isteyen bir analist arasındaki aktarım dışı duygusal ilişkide yer alan örtük hazlara [implicit gratifications] yönelik ilgi giderek artmıştır. Bu ilişki, Greenacre’in “matriks aktarım”ı [matrix transference], Gitelson’un “diyastrofik tutum”u [diatrophic attitude]”, Modell’in “kucaklayan çevre [holding environment] ve Loewald’ın analisti “yeni nesne [new object]” olarak tanımladığı anlatımlarda anne/çocuk [anne-çocuk ikilisi] terimleriyle ele alınmıştır. Greenson, aktarım dışı [nontransferential] hasta-analist ilişkisinin iki yetişkin arasında paylaşılan karşılıklı saygı ile karakterize edildiğini ve bunun “gerçek ilişki [real relationship]” olduğunu yazmıştır. Aktarımsal olmayan yönlere yönelik bu ilgi, sınır [borderline] ve narsisistik hastaların tedavisiyle de artmıştır. Perhiz, tarafsızlık ve anonimlik ilkelerinin önceki kuşak analistler tarafından yanlış uygulandığı ve yorumlayıcı tekniğe dayalı psikanalitik bir tedavinin duygusal olarak ilgili bir psikanalist tarafından da yürütülebileceği konusunda genel bir fikir birliği oluşmuş olsa da, bu teknik ilkelerin 1980’lere kadar yeniden ele alınmasına yönelik pek az girişim olmuştur.

    Günümüz psikanalizinde, perhiz ilkesi, aktarımın özgün biçimde deneyimlenebileceği bir yanılsama olarak sürdürülebilmesi için hastanın yeterince ulaşılabilir bir analiste ihtiyaç duyduğu anlayışı doğrultusunda yeniden ele alınmıştır. Örneğin L. Friedman (1982), analitik durumu “cezbetme ve erişilmezliğin tuhaf bir karışımı” olarak tanımlamıştır. Fox (1984) ise, analitik ortamın, hastanın aktarımını hem ifade edebilmesi hem de bunun analiz edilebilmesi için haz [gratification] ve yoksunluk [frustration] arasında “optimal bir gerilim” gerektirdiğini öne sürmüştür.

    Anonimlik ilkesi, analistin öznel yaşantısının analiz sürecine bilinçdışı yollarla -örneğin rol duyarlılığı [role responsiveness] (J. Sandler, 1976a) ve sahneleme [mizansen, canlandırma/enactment] (Chused, 1991) gibi- dâhil olduğuna dair artan farkındalıkla birlikte yeniden şekillendirilmiştir.

    Analistlerin çoğu, aktarımın analizine odaklandıkları için kasıtlı kendini açmalarda [self-disclosure] temkinli davranmaya devam etmektedirler. Ancak bazı analistler, bu türden kendini disipline edici tutumlara eleştirel yaklaşmışlardır.

    Renik (1995), analistin klinik tercihlerinin kaçınılmaz olarak kendisini açığa vurduğunu ve bu tercihlerinin hastalar tarafından gözlemlendiğini belirtmiştir. Analistin anonimlik idealini yansıtması durumunda, hastanın bu gözlemlerini paylaşmaktan kendini alıkoyabileceğini savunmuştur. Ayrıca anonimlik ilkesinin, analistin nesnel bir gözlemci olduğu izlenimini güçlendirdiğini ve bunun da iyatrojenik [iatrogenic/insan eliyle oluşan, (hekim tedavisi sonucu) kazara ortaya çıkan] bir idealleştirmeye yol açabileceğini ifade etmiştir. Bu nedenle Renik, analistlerin hastalarıyla iş birliği yapmalarını, hatta hastaların, analistin yöntemlerine dair görüşlerini paylaşmalarına alan açmalarını önermiştir.

    Toplumsal yapısalcı [social-constructivist] bir bakış açısından I. Hoffman (1983), analistin anonim kalmasının mümkün olmadığını öne sürmüştür. Hoffman, analistin kendini açma konusundaki tutumu ne olursa olsun, hastanın analist üzerinde bir etkisi olduğunu varsaydığını ve analistin davranışlarını bu etkinin sürekli ama belirsiz bir göstergesi olarak algıladığını vurgulamıştır. Bu nedenle, hastanın aktarım yaşantısı bütünüyle intrapsişik bir deneyim olup analiste yansıtılan bir durum değildir; bunun yerine, hastanın, analistin kendisine verdiği gerçek tepkilere yönelik seçici dikkati ve yorumlarının bir sonucudur.

    Tarafsızlık ilkesi, zaman içinde belirsizlik yükü taşımıştır. Geçmişte bu ilke hem perhiz hem de anonimlik ile karıştırılmış ve böylece, tarafsızlık, analiz sürecinin sonucuyla ilgilenmeyen, tepkisiz, duygusuz ve ilişkisiz bir analist stereotipiyle özdeşleştirilmiştir.

    Ego psikolojisi geleneğinden teorik katkı sunan birçok analist arasında günümüzde bir uzlaşı ortaya çıkmıştır; bu analistler, tarafsızlık kavramına açıklık getirmiştir. Schafer (1983), Poland (1984), Hoffer (1985), S. Levy ve Interbitzen (1992) ile Boesky (Makari, 1997 tarafından aktarılır) gibi yazarlar, tarafsızlığın bir dış görünüşü ya da tavrı [demeanor] değil bir tutumu [attitude] tanımladığını vurgulamışlardır. Tarafsız konum, analistin hastanın zihinsel yaşamının tüm yönlerine ilgi göstermesiyle ve hem hastanın hem de analistin anlayışını sınırlayabilecek herhangi bir ön yargıdan ya da erken hükümden kaçınmasıyla kendini gösterir; bu tarafsızlık, hastanın kendisiyle ve başkalarıyla ilgili görüşlerini sorgusuz sualsiz kabullenmekten kaçınmayı da içerir.

    Tarafsızlık, aynı zamanda analistin kendi değer yargılarının, muhakemelerinin ya da kendi duygusal yaşamının çarpıtıcı etkisinin analitik sürece sızmasını sınırlandırma çabalarında da kendini gösterir. Poland ve Hoffer, analistin nesnel bir gözlemci olmadığını vurgulamışlardır; analistin öznel deneyimi kaçınılmaz olarak analize dâhil olur. Bu nedenle, tarafsızlığı sürdürebilmek, analistin sürekli olarak kendini analiz etmesini gerektirir. Poland, analistin kurama olan bağlılığının tarafsızlığını zedelediğini de kabul etmiştir.

    Boesky ise, analistin hastanın direncine yaptığı kaçınılmaz bilinçdışı katkıları tanımlamıştır. Tarafsızlık, analistin kendi üzerine düşünme [self-reflection] yoluyla dönmeye çalıştığı “kurgusal [fictional]” bir noktayı temsil eder; tarafsızlık tam anlamıyla sürdürülemese bile, bu kavram analisti ondan uzaklaşmaya yönelik sürekli çekime karşı uyanık tutar.

    Son olarak, Poland ile Levy ve Interbitzin, analistin analiz sürecinin sonucuna karşı tarafsız olmadığını netleştirmiştir; analist hastaya yardım etmek ister ve terapötik bir niyetle çalışır.

    İlişkisel kuramın, ego psikolojisi kökenli bu çağdaş tarafsızlık anlayışına getirdiği eleştiri, analistin, aktarım/karşıaktarımın etkileşimsel matrisi içindeki sürekli katılımını ve hastanın bu katılımın farkına varma potansiyelini yeterince önemsememesidir.

    I. Hoffman (1996), analitik ilişkinin asimetrisi ve ritüelinin analiste bir “ahlaki otorite” kazandırdığını yazmıştır; bu otorite inceltilse bile tamamen ortadan kaldırılamaz ve bu nedenle analistin bilinçli ve bilinçdışı değerleri kaçınılmaz olarak hastanın seçimlerine katılır.

    Aron (1991), analistin aktarım/karşıaktarımdaki katılımı üzerine düşünmesinin önemli olduğunu, ancak eğer analist hastanın kendisine dair gözlemlerini sormazsa, kendi öznel ve tarafsız olmayan katılımının tamamen farkında olamayacağını belirtmiştir.

    Son olarak, postmodern felsefeye dayanan bazı psikanalitik paradigmalar, nesnel bilgi [objective knowledge], hakikat [truth] ve gerçekliğe uygunluk [correspondence to reality] kavramlarının tüm temel varsayımını sorgularlar.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Abstinence, Neutrality, and Anonymity. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 1).

  • Üçgenleme Nedir?

    Üçgenleme [triangulation], çocuğun, yaşamındaki gerçek kişilerle üçlü kişilerarası etkileşimler yaşaması ve buna karşılık gelen intrapsişik yapılar [intrapsychic structures] geliştirmesi sürecidir. Üçgenleme, gelişimsel olarak preödipal [preoedipal] ve ödipal [oedipal] dönemlere [phases] karşılık gelen erken ve geç biçimleriyle kavramsallaştırılabilir. Üçgenleme, çocuk anneye yönelik ikili bağlanmanın ötesine geçip bir “üçüncü [third]” ile -örneğin baba figürüyle- etkileşim kurmaya başladığında ve anne ile baba arasındaki bağı kendisiyle ilişkili olarak algıladığında başlar. Dolayısıyla üçgenleme, bireyin nesne ilişkilerinin gelişerek diğer iki önemli kişiyi (tipik olarak ebeveynleri) içeren karmaşık ve ikircikli [ambivalent] bir ilişkiyi kapsayacak şekilde ilerlediği bir gelişim sürecidir; bu aynı zamanda o iki kişi arasındaki ilişkinin farkına varmayı da içerir.

    Üçgenleme, ödipus kompleksinin önemini vurgulayan herhangi bir psikanalitik kuram için merkezi bir kavramdır; ancak bu, ödipus kompleksinin büyük bir gelişimsel dönüm noktası olarak kabul edilmesini zorunlu kılmaz. Bir süreç olarak üçgenleme, bebeğin anne/bebek ikilisinin ötesine psikolojik olarak geçebilme kapasitesinin en erken göstergesidir; bebek, bir “öteki”ni [other] içselleştirebilir ve kendisinin dışında kalan iki ayrı kişi arasındaki duyguları sezebilir hale gelir. Bu süreç kişilerarası bir kapasite olarak pekiştikçe, çocuk ikircikli, kıskançlık ve rekabet gibi karmaşık ilişkileri ve duyguları deneyimleyebilir hale gelir. Dahası, çocuk aile içindeki kendi konumuyla yüzleşmek zorunda kalır ve gözlemlediği ebeveyn ilişkisinin mahremiyetinden dışlanmasıyla yaşadığı narsisistik yaralanmayla [narcissistic injury] başa çıkmaya çalışır.

    Üçgenleme terimi trigonometri kökenlidir ve psikanalitik literatürde düzenli olarak ancak 1970’lerde yer almaya başlamıştır; bu kavrama psikanalitik bir anlam kazandıran kişi Abelin’dir (1971, 1975). Abelin, üçgenlemeyi, küçük bir çocuğun anneyle, babayla ilişkisini ve onların birbiriyle olan ilişkisiyle kendi ilişkisini kavradığı gelişimsel aşamayla açıkça ilişkilendirmiştir. Yine de, üçgenleme kavramı Freud’un ödipus kompleksiyle ilgili en erken kuramsal çalışmalarında yer alır; ancak Freud bu terimi kendisi kullanmamıştır. Abelin’in bu terimi kullanımı, Mahler’in (1972) ayrışma–bireyleşme [separation-individuation] kuramı çerçevesine yerleştirilmiştir. Abelin, üçgenlemenin en erken biçimini, çocuğun “öteki”ni -tipik olarak babayı- iki işlevle deneyimlediği anda tanımlar: Bu “öteki” bir yandan çocuğu daha geniş bir dünyaya tanıtırken, diğer yandan çocuğun anneyle kurduğu ikili ilişkiden ayrışmasını kolaylaştırır. Mahler’in ayrışma-bireyleşme paradigması içinde, baba, çocuğun özerklik kazanmasını ve yeniden yakınlaşma alt evresinde ikircikli bir şekilde deneyimlediği anneden içsel olarak ayrışmasını kolaylaştırır. Çocuğun üçlü ilişkilerin ve üçlü yapıların intrapsişik temsiline ulaşabilmesi için, gerçek bir “üçüncü” kişiyle yaşantısal bir deneyim yaşaması gereklidir (Rupprecht-Schampera, 1995).

    Üçgenlemenin daha ileri evresinin vazgeçilmez koşulu [sine qua non], Freud’un psikoseksüel gelişim kuramındaki ödipal evredir. Gelişmekte olan çocukta cinsel ve saldırgan dürtülerin harekete geçmesiyle birlikte, ileri düzeyde üçlü ilişkiler şekillenmeye başlar. Freud (1900, 1923a), erkek çocuğun annesine duyduğu aşkı ve babasıyla yaşadığı rekabeti tanımlamış, ayrıca negatif [negative] ya da ters ödipus kompleksini [inverted oedipus complex] betimleyerek üçgenlemenin daha karmaşık biçimlerini de ele almıştır. Freud (1925b), başlangıçta erkek ve kız çocuklarının üçlü [triadik] gelişim süreçlerini paralel olarak değerlendirmiştir; ancak daha sonra (1931), kız çocuklarının gelişiminin erkeklerden farklı olduğunu öne sürmüştür. Bazı kuramcılar, Ödipus mitinin erkek çocuklardaki triadik yapıyı daha uygun şekilde betimlediğini, buna karşılık Persephone miti ile Athena ve Medusa mitlerinin, bu dönemde kız çocuklarının üçgenleme süreci için daha isabetli paradigmalar sunduğunu öne sürmüşlerdir (Kulish ve Holtzman, 1998; Seelig, 2002).

    Farklı kuramsal yaklaşımlara sahip teorisyenler, üçgenlemeyi çok çeşitli zihinsel kapasitelerin optimal gelişimi için kritik bir süreç olarak görürler. Abelin, üçgenlemenin çocuğun zihinsel örgütlenmesini duyusal-motor [sensorimotor] düzeydeki ilişkilerden temsili [representational] ve simgesel oluşumlara doğru taşıyan bir araç olduğunu belirtmiştir. Bu dönüşümle birlikte çocuk, iki öteki arasındaki ilişkiye dair bir anlayış geliştirir ve böylece bir kendilik imajı duyumu [sense of self image] geliştirir. Bu durum Ödipal düzeyde bir üçgenleme biçimine benzetilebilse de, burada vurgu cinsel ve saldırgan dürtü unsurlarıyla yüklü üçlü ilişkilere değil, benlik duygusunun gelişimine yöneliktir. Rupprecht-Schampera, bir ebeveynin çocuk adına sağladığı duygusal bütünleştirme [emotional integration] ve bağlamsallaştırma [contextualization] gibi özgün ego işlevlerinin, çocuğun hayal kırıklıkları ve istikrar bozucu duygulanımlarla başa çıkmasına yardımcı olduğunu belirtmiştir. Bu yardımcı işlevler, çocuk aynı bireyle ikili [dyadik] bir ilişki içindeyken dahi bir “üçgensel ruhsal işlev [triangular psychic function]” olarak hizmet eder. İlk bakımvereni [tipik olarak anne] bu üçgensel işlevi sağlayamadığında, çocuk bu yardımcı ego işlevleri için bir “öteki” -örneğin baba- aramaya başlar. Britton (1989), üçgenleme kavramını kendi üzerine düşünebilme [self reflection] kapasitesinin temeli olarak tanımlamıştır; yani kişinin kendisini başkalarıyla etkileşim içinde görebilmesi ve kendisine dair başka bir bakış açısını hayal edebilmesidir.

    Lacan (1966/2006) ve A. Green (1975), üçlü yapıların doğumdan itibaren var olduğunu savunmuşlardır; çünkü çocuğun, kendisinin bir anne ile baba arasındaki ilişkinin ürünü olduğunu ve annenin çocuk dışında bir başkasını -yani babayı- arzuladığını fark ettiğini öne sürerler. Lacan, annenin arzu nesnesine “sembolik baba [symbolic father]” adını vermiştir; bu, anneyi çocuktan ayıran herhangi bir kişiyi ya da etkinliği temsil eder. Bu yolla Lacan, üçgenlemenin simgesel işlevselliğin gelişimindeki önemli rolünü vurgulamıştır. Ona göre, sembolik fallus ve baba imgesi, “ayna evresi”ndeki [mirror stage] ikili ilişkiden, “register/düzlem”ın [register] sembolik işlevinin yapısal düzeyine geçişi kolaylaştırır. [Jacques Lacan’da “register” (Fr. registre), onun en temel yapısal kuramlarından birine karşılık gelir ve oldukça özel, teknik bir anlam taşır. Lacan bu terimi sıradan bir “kayıt” anlamında değil, insan psişesinin üçlü yapısal düzlemini tanımlamak için kullanır.] Green ise üçgenleme kavramını zihnin ve onun yaratıcı süreçlerinin gelişimine uygulamıştır.

    Bebek gelişimi üzerine yapılan araştırmalar, bebek, anne ve baba arasındaki üçlü etkileşimleri incelemeye odaklanmıştır. Lozan üçlü-oyun deneysel paradigması [Lausanne triadic-play experimental paradigm] (Corboz-Warnery ve ark., 1993) kullanılarak yapılan mikroanalitik gözlemler, bebeğin üçlü etkileşimler sırasında bakış yönelimi ve duygulanım ifadeleri yoluyla dokuzuncu aya gelindiğinde üçgenleme kapasitesi sergilediğini göstermektedir. Bebek, her bir ebeveyniyle kurduğu etkileşimde, beklenen bir amaca ulaşma niyetini duygu paylaşımı, duyguyu işaret etme ve sosyal referans alma stratejilerini kullanarak iletir. Bu modele göre üçgenleme, yüksek duygulanım içeren durumlarda üçlü etkileşimleri kurma ve sürdürme işlevi gören bir süreç olarak tanımlanır (Fivaz-Depeursinge & Corboz-Warnery, 1999).

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Triangulation. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 274).

  • Duygudurum Nedir?

    Psikanalizin genel psikolojiden ödünç aldığı bir terim olan duygudurum [mood], üzüntü ya da sevinç gibi tek bir baskın duygulanımın tüm kendilik durumuna [self state] yayıldığı ve belirli bir süre boyunca devam eden bir duygulanımsal deneyim türüdür.

    Bir duygudurum, şunlardan oluşan karmaşık bir zihinsel durumdur: duygusal tonun baskın bir renklendirmesi (duygulanımsal bileşen), duygusal tonla tutarlı biçimde zihinsel içeriğin daralması (bilişsel bileşen) ve belirli eylemlere yönelik bir eğilim (davranışsal bileşen). Örneğin, depresif bir duygudurumda, kişi kendini üzgün ve suçlu hissedebilir, değersiz olduğuna inanabilir ve sosyal olarak geri çekilebilir. Neşeli bir duygudurumda, kişi kendini aşırı mutlu hissedebilir, diğerlerinden daha zeki olduğuna inanabilir ve dışa dönük ya da dürtüsel bir şekilde davranabilir.

    Duygudurum, göreli olarak kısa ömürlü bir psikofizyolojik durum olan duygulanımdan [affect] ayırt edilmelidir.

    Duygudurumlar, aynı zamanda sevgi ya da nefret gibi sürekli duygulanım durumlarından da farklıdır; zira bu tür hisler, belirli nesnelere yönelik, istikrarlı ve süregiden biçimlerde yönelmiş duygulardır.

    Duygudurum, daha geniş karakter [character] kavramından ayırt edilmelidir; ancak duygudurum, karakter yapısına yerleşebilir (depresif ya da kaygılı karakterlerde olduğu gibi). Gerçeklik sınamasına karşı aşırı kayıtsız olan, uyuma zarar verecek şekilde bozucu nitelikte bulunan ve/veya gereğinden fazla yaygın olan duygudurumlar, duygudurum bozukluklarında [mood disorders] (ya da duygulanım bozukluklarında [affective disorders]) olduğu gibi, patolojik kabul edilebilir.

    Duygudurum, psikanalizde birçok kendilik deneyiminin temel veya örgütleyici bir bileşeni olarak önem taşır.

    Duygudurumlar, kendilik ve nesne temsillerini onlara eşlik eden duygulanımsal tonlarla birlikte değiştirir; bu değişim çoğu zaman, kapsamlı ve yekpare bir dünya görüşü yaratacak ölçüde olabilir.

    Duygudurumlar, duygulanımsal tonuyla uyumlu olan düşünceler, anılar, tutumlar, inançlar, değerlendirmeler ve beklentiler üzerinde seçici bir odaklanma ile ve bu tona uymayan zihinsel içeriğin dışlanmasıyla karakterize edilir. Duygudurumların, bu seçici dikkat süreci ve duyguya uygun davranışlar aracılığıyla kendini sürdüren bir yönü vardır; bu davranışlar başkalarının da söz konusu duygudurumun geçerliliğini onaylamasına yol açabilir.

    Duygudurumlar, içsel ya da dışsal, bilinçli ya da bilinçdışı, psikofizyolojik olaylara yanıt olarak ortaya çıkar; bu olayların mevcut anlamına, ayrıca onlarla ilişkili bilinçli ve bilinçdışı anı ve fantezilere verilen bir tepkiyi temsil eder. Duygudurumlar, çağrışımsal yaşantı öyle yüksek bir yoğunluktaysa ortaya çıkar ki, verilen yanıt odaklanmış bir duygulanım olarak tutulamaz.

    Duygudurumlar doğuştan gelen yatkınlıklardan kaynaklanır; ancak, mizacı ve yaşantısal değişkenleri içeren gelişimsel etkenler bireyleri belirli duygudurumlara yatkın hale getirebilir.

    Tüm zihinsel durumlar gibi, duygudurumlar da bir uzlaşma işlevi görür; çeşitli duygu ve fantezileri hem bastırmaya hizmet eder hem de bunların ifadesine olanak tanır.

    Duygudurumlar aynı zamanda kişilerarası, yani iletişimsel bir işlev de görür.

    Psikanalitik durumda, duygulanımda olduğu gibi, analist de kendiliğin altta yatan durumunun göstergeleri olarak duygudurum hâllerine dikkatle odaklanır. Psikanalitik literatürde hem duygudurum kavramı genel olarak hem de bazı özgül duygudurumlar -en çok dikkat çeken iki örnek olarak depresyon [depression] (Jacobson, 1971) ve coşku [elation] (B. Lewin, 1950)- tartışılmıştır.

    Freud (1917c), duygudurumlar hakkında çok az şey yazmıştır; istisna, önemli makalesi “Yas ve Melankoli”dir [Mourning and Melancholia]. Bu çalışmada Freud, yasın normal bir duygudurum hâli olduğunu, melankolinin ise patolojik bir duygudurum olduğunu dile getirir. Yas üzerine yaptığı tanımda, duygudurumun ekonomik işlevine değinir: Duygulanımın tekrarlayan boşalımı sayesinde, zamanla, sabitlenmiş konumlardan psişik enerjinin serbest kalması ve böylece yeni duygusal yatırımların mümkün hâle gelmesi.

    Freud sonrası ego psikologları, özellikle Jacobson (1957, 1961, 1971), duygudurumunu yapısal bir bakış açısından, egonun kendisini tehdit eden ve onu boğma riski taşıyan duygulanımsal tepkileri bütünleştirme ve kontrol etme girişimi olarak tanımlamışlardır. Jacobson, duygudurumlarının ekonomik açıdan yararını vurgulayarak, duygulanımın az ve düzenlenmiş miktarlarda uzun süreli boşalımına imkân tanıdığını ve böylece kendilik düzenlemesine katkıda bulunduğunu belirtmiştir. Ona göre, bir yaşantı ancak kendiliğe ve nesne dünyasına ait temsillerde değişikliğe yol açtığı takdirde duygudurumunda bir değişikliğe neden olur. Jacobson aynı zamanda duygudurumunu gelişimsel bir perspektiften ele alarak, bireylerin zaman içinde daha nüanslı ya da karmaşık, çoğunlukla daha yüksek gerilim durumlarıyla karakterize edilen duygudurumları deneyimleme ve bunlardan haz alma kapasitesi geliştirdiklerini ileri sürmüştür. Ona göre, patolojik duygudurumlara yönelik yatkınlık, hem yapısal yatkınlıklardan hem de aşırı doyum, yoksunluk ya da travma gibi erken dönem yaşantılarının ego ve süperego zayıflığı biçiminde yapısallaşmasından kaynaklanır.

    Pek çok analist, yetişkinlerdeki depresif duygudurumun çocukluktaki kayıp ve/veya yoksunluk ile güçlü bir biçimde ilişkili olduğuna dikkat çekmiştir (Mahler, 1966).

    Greenacre ve Mahler gibi diğer araştırmacılar ise, belirli gelişimsel evrelerin kendine özgü duygudurumlarıyla ilişkili olabileceğine odaklanarak, sonraki zihin durumlarının etrafında örgütlendiği “saplanma noktaları [fixation points]” oluşturduğunu ileri sürmüşlerdir. Örneğin, coşkunluk [elation], küçük çocuğun “dünya ile aşk ilişkisi” (Greenacre [1957] tarafından tanımlandığı şekliyle) ya da ayrılma-bireyleşmenin pratik yapma alt evresiyle (Mahler [1967] tarafından tanımlandığı şekliyle) ilişkilendirilir. Diğer taraftan, depresyon ise ayrılma-bireyleşmenin yeniden yakınlaşma alt evresiyle bağlantılıdır (yine Mahler tarafından tanımlandığı şekliyle).

    Son olarak, depresyon gibi patolojik duygudurumlarının daha bebeklik döneminde dahi ortaya çıkabildiği ifade edilmiştir (Spitz, 1945; Spitz ve Wolf, 1946a). Daha yakın zamanda ise bebeklik araştırmacıları, anne ve bebeğin karşılıklı olarak bebeğin duygudurumunu nasıl yarattığını incelemişlerdir (Tronick, 2001).

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Mood. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 155).

  • Otoerotizm Nedir?

    Otoerotizm [autoeroticism]” terimi, başka bir kişinin müdahalesi olmaksızın cinsel doyum elde etmeye yönelik davranışları ifade eder (en belirgin örneği mastürbasyondur). Ancak bu terim, Freudyen psikoseksüellik anlayışı göz önünde bulundurulduğunda, genellikle daha geniş bir şekilde anlaşılır; zira Freud’a göre, birçok farklı bedensel haz, cinsel doyum değerini kazanabilir. Bu anlamda, genitallerin dahil olması zorunlu değildir. Bu anlayış genişletildiğinde, bazı psişik etkinlikler için de benzer bir durumdan söz edilebilir: Örneğin okuma, halk arasında yaygın bir inanışa göre, “yalnız yapılan bir ahlaksızlık [solitary vice]” olarak nitelenmiştir. Buna karşılık daha az yaygın bir terim olan “alloerotizm [alloeroticism]”, başka bir kişinin yardımıyla elde edilen cinsel doyumu ifade eder.

    Sigmund Freud, bu terimleri Havelock Ellis’ten almış ve görünüşe göre onları ilk kez 9 Aralık 1899 tarihli Wilhelm Fliess’e yazdığı bir mektupta kullanmıştır:

    En alt düzeydeki cinsel katman otoerotizmdir; bu, herhangi bir psikoseksüel hedef olmaksızın yalnızca bedensel bölgelerle ilgili [local] haz duyguları talep eder. Bunun ardından allo-erotizm [allo-erotism] (homo- ve heteroerotizm [homo- and hetero-erotism]) gelir, ancak otoerotizm de bağımsız bir akım olarak varlığını sürdürmeye devam eder.
    (Freud, 1950a, s. 280)

    Bu ilk tanıma göre, otoerotizm ilk ortaya çıkan cinsel düzey olurdu, ancak hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmazdı. Freud, bu düşüncesini “Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme [Three Essays on the Theory of Sexuality, 1905d)]” adlı eserinde ve daha sonra eklediği dipnotlarda netleştirmiştir. Freud, emmenin [sucking] temel bir etkinlik olduğunu düşünmüştür:

    Çocuğun dudakları, bizim görüşümüze göre, erotojenik bir bölge gibi davranır ve hiç kuşkusuz, sıcak süt akışının yarattığı uyarım, haz verici duyumun nedenidir. Erotojenik bölgenin doyumu, ilk aşamada, beslenme gereksiniminin karşılanmasıyla ilişkilidir.

    (Freud, 1905d, s. 182)

    Freud, 1915 yılında şu açıklamayı eklemiştir:

    Başlangıçta, cinsel etkinlik, kendini korumaya hizmet eden işlevlere bağlanır ve onlardan bağımsız hale ancak daha sonra gelir… Çocuk, emme eylemi için dışsal bir bedeni kullanmaz, bunun yerine kendi derisinin bir parçasını tercih eder; çünkü bu daha kullanışlıdır, çünkü bu şekilde, henüz denetleyemediği dış dünyadan bağımsız hale gelir.

    (1905d, s. 182)

    Bu, Freud’un en önemli savlarından biridir: Bebeklik dönemi cinselliği [infantil cinsellik], gelişimini, yaşam için temel bir işlevi kullanarak sürdürür ve daha sonra bu işlevden ayrışarak bağımsızlaşır.

    Ancak, bu otoerotik doyum, her nesne kateksisinde/yatırımında [object cathexis] gerekli değildir; zira bu ayrışma yoluyla çocuk, ilk nesnesi olan memeden -ki bu nesne, hem varsanısal doyumun [hallucinatory satisfaction] aracı, hem de ardından gelen hayal kırıklığının kaynağıdır- özgürleşir. Bu hayal kırıklığı ise, ilk temsillerin [representations] doğumuna yol açar.

    “Narsisizm Üzerine: Bir Giriş” (On Narcissism: An Introduction, 1914c), Freud’un bu düşünceyi bir adım daha ileri taşımasını sağlamıştır. Çocuk, kendi kendisini doyum için bir “nesne” olarak kurduğunda, artık mesele, belirli bir erotojenik bölgede gerçekleşen otoerotik etkinlikteki gibi yalnızca dürtü doyumu değildir; bunun yerine, bu durum, dürtü ile nesnenin birleşiminin başlangıcını temsil eder:

    O zamana dek birbirinden ayrışmış durumda olan cinsel dürtüler, tek bir bütünlük içinde birleşir ve egoya bir nesne olarak yatırımda bulunur.

    (1912–13a, s. 89)

    Bu birleştirici hareket, daha sonra ilk “nesne seçimleri [object choices]” sırasında başka bir kişiye yönelir ve bu da sonraki tüm cinsel yaşamı belirleyecek olan yapının temelini oluşturur. Freud, bu görüşlerini daha sonra geliştirerek, bebeklik dönemine özgü genital organizasyon üzerine yazdığı 1923 tarihli makalesinde (1923e) bu sürece genel bir bakış sunmuştur.

    Dolayısıyla, otoerotizm, psikoseksüel gelişimin erken bir evresini karakterize eder. Ancak, yukarıda alıntılanan Freud’un 1899 tarihli Fliess’e mektubunda da kabul ettiği üzere, “varlığını sürdürmeye devam eder” ve bu durum, pek çok yaygın klinik bulguyla da doğrulanır. Otoerotizm, ayrıca birçok bozuklukta da önemli bir rol oynar: Psikozlarda, istilacı bir biçimde ortaya çıkabilir (Gillibert, Jean, 1977); bu durum, Daniel Paul Schreber vakasında gözlemlenmiştir (Schreber, 1903/1988; Freud, 1911c); ya da yetersiz şekilde bulunabilir (Botella, César ve Sára, 1982). Bu alanda -tıpkı birçok başka alanda olduğu gibi- tanısal boyut [diagnostic dimension] ile psikogenezle ilgili boyut [psychogenetic dimension] birbirini tamamlar niteliktedir.

    Kaynak:

    Macmillan Reference USA. (2005). Autoeroticism. İçinde International dictionary of psychoanalysis (1. baskı, s. 141).