Yazar: Admin

  • Yapı Nedir?

    Yapı (structure) ya da psişik yapı (psychic structure), görece kalıcı, örgütlenmiş bir zihinsel düzenleniş ya da zihinsel işlevler bütünüdür. Psişik yapılar, zihinsel süreçler ve davranışlar akışı içerisinde gözlemlenen süreklilik gösteren örüntülerden hareketle tümdengelimsel olarak çıkarılan kuramsal soyutlamalardır; bu nedenle somutlaştırılmış (reified) ya da kişileştirilmiş (personified)varlıklar olarak ele alınmamalıdırlar. Yapılar, olgunlaşan bünyesel özellikler (constitutional givens) ile çevresel etkilerin (environmental influences) -özellikle de bakımverenlerle kurulan etkileşimlerin- karşılıklı etkileşiminden gelişir. Gelişimleri sürecinde, psişik yapılar, içselleştirme (internalization) ve dışsallaştırma (externalization) süreçleri aracılığıyla giderek daha karmaşık ve farklılaşmış hâle gelirler. Psişik yapılar, beyindeki anatomik yapılarla doğrudan ilişkilendirilmek ya da onlara karşılık gelmek üzere tasarlanmamıştır; ancak temeldeki nörofizyolojik süreçleri yansıtıyor olabilirler. Psişik yapı geniş bir kavram olarak, Freud’un yapısal kuramındaki daha dar anlamdaki yapı anlayışından ayırt edilmelidir. Freud’un yapısal kuramı, özellikle ödipal kompleksin çözülmesiyle birlikte süperegonun oluşmasıyla kurulan bir yapılar sistemini ifade eder. Gelişim kuramcıları, psişik yapıların gelişiminin doğumla birlikte başladığını kabul ederler.

    Zihne (mind) ilişkin farklı modeller, yapı kavramını farklı biçimlerde kavramsallaştırır; davranışı belirlemede merkezi öneme sahip olan farklı psişik yapıları ayrıntılandırırlar. Psişik yapı örnekleri arasında id (id), ego (ego) ve süperego (superego); bilinçdışı fantezi (unconscious fantasy); karakter (character); içselleştirilmiş nesne ilişkileri (internalized object relations); ve üst-düzey bir yapı olarak kendilik (self) gibi unsurlar yer alır. Psişik yapılar, psikanalitik zihin kuramlarının; bedenin zihin üzerindeki etkisini, geçmişin şimdi üzerindeki etkisini ve dış dünya ile kurulan etkileşimlerin iç dünyaya etkisini açıklama biçimlerinde merkezi bir rol oynar.

    1920 ile 1926 yılları arasında Freud, zihne dair sonradan yapısal kuram [structural theory] olarak anılacak yenilenmiş bir zihin modeli geliştirmiştir. Bu model, zihni id, ego ve süperego olmak üzere üç fail/eyleyen (agency) ya da yapıya [structure] ayırır ve bu yapılar, görece sabit ve birbirine bağımlı işlev kümeleriyle tanımlanır. Freud’un kendisi yapısal kuram (structural theory) terimini hiçbir zaman doğrudan kullanmamıştır; ancak şu ifadelerle bu kurama işaret etmiştir: “Zihnin yapısal koşulları” (1923a), burada tutarlı ego ile id arasındaki karşıtlığı betimlemiştir; “Zihinsel aygıtın yapısal bölünmesi” (1926a); ve daha sonra, id, ego ve süperego’nun etkileşimli işlevlerini tanımlarken “zihnin yapısal ilişkileri” (1933a) ifadelerini kullanmıştır.

    Rapaport ve Gill (1959), Freud’un metapsikolojik betimlemesini sistematikleştirmeye çalışarak, zihinsel fenomenlerin yeterli şekilde tanımlanabilmesi için gerekli görülen bakış açılarını (points of view) ortaya koymuşlardır. Onlar, yapısal bakış açısını, “yavaş değişim hızına sahip düzenlenişler” ve “süreçler akışı içinde kalıcılık gösteren örüntüler” olarak tanımlanan “süregiden psikolojik yapılandırmalara” ilişkin önermeleri içeren bir bakış açısı olarak tarif etmişlerdir. Rapaport ve Gill, yalnızca id, ego ve süperego’nun değil, aynı zamanda savunmalar (defenses) ve karakter özellikleri (character traits) gibi yapılanmaların da birer yapı olarak ele alınması gerektiğini öne sürmüşlerdir; zira bu örüntüler, geçmişin şimdi üzerindeki kalıcı etkisini yansıtır.

    İzleyen on yıllar boyunca, yapı terimi, psikanalitik kuram içinde farklı karmaşıklık ve kavramsallaştırma düzeylerinde kullanılmış ve bu durum belirli bir kavramsal karışıklığa yol açmıştır. Yapı terimi hem davranıştan soyutlanabilen örüntülere hem de davranışın altında yatan belirleyicilere atıf yapmak için kullanılmıştır. Yapı (structure), çeşitli şekillerde tanımlanmıştır: kararlı (stabil) işlevler olarak; uyumlu bir bütün oluşturan işlevler grubu olarak; işlevlerden ziyade örgütlenme biçimleri olarak; amaçların ve güdülerin örgütlenişi olarak; uyum hizmetinde uyarıcı örüntülerinin düzenlenişi olarak; öğelerin kendisinden ziyade, öğeler arasındaki ilişkiler olarak ve davranışın üst düzey düzenleyicileri olarak (Levey, 1984). Boesky (1988) ise, kararlılık (stability) ve örgütlenme (organization) gösteren tüm zihinsel süreçleri yapı olarak değerlendirmenin yanıltıcı olduğunu ileri sürmüştür. Boesky, yapı teriminin kullanımının, id, ego ve süperego gibi altta yatan “nedensel yapılar (causative structures)” ile sınırlandırılmasını önermiştir. Buna karşılık olarak, karakter özellikleri (character traits), aktarım (transference), kendilik (self) ve nesne temsilleri (object representations) gibi ögeler ise, ona göre, id, ego ve süperego işlevlerinin etkileşimi sonucu oluşan uzlaşma oluşumlarıdır (compromise formations) ve bu nedenle yapı terimiyle anılmamalıdır. Pulver (1988), yapı kavramı için dinamik bir tanım önermiştir. Buna göre yapı, belirli bir işlevi yerine getiren, örgütlenmiş bir zihinsel içerikler ve/veya süreçler grubudur. Bu tanım, yapıyı yalnızca örgütlü, örüntülü, kalıcı zihinsel düzenlenişler ya da zihinsel olaylar dizisi olarak gören daha geniş ve durağan tanıma bir alternatif sunar.

    Belirli bir düzeyde, farklı psikanalitik düşünce okulları, zihnin nasıl işlediğine dair yaklaşımlarında öncelik verdikleri psişik yapılar üzerinden ayırt edilebilir. Bununla birlikte, ego psikolojisi içerisinde, kendilik ve ego içindeki nesne temsilleri gibi öğelerin ya da bilinçdışı fantezi ve karakter özellikleri gibi uzlaşma oluşumlarının, yapı olarak kabul edilip edilemeyeceği konusunda tartışmalar mevcuttur. Nesne ilişkileri kuramları, duygulanımsal olarak bağlantılı kendilik temsilleri ile nesne temsillerinin etkileşiminden oluşan içsel nesne ilişkilerini (internal object relations) , psişik yapının merkezi birimi olarak görürler. Kendilik psikolojisi [self psychology] ise, kendilik kavramını davranışı düzenleyen üst-düzey yapı (superordinate structure) olarak ele alır, ego’nun alt birimi olarak değil. Kişilerarası kuramlar (interpersonal theories) genellikle yapısal kavramları reddetmeleriyle tanınsalar da, D. N. Stern (1994) bu görüşe karşı çıkarak, kişilerarası kuramın yapının, kişilerarası düzenliliklerin içselleştirilmesiyle oluştuğunu savunduğunu ileri sürmüştür. Stern’e göre, “insanlar, kendilerine dair kalıcı yönleri, başkalarıyla etkileşim içinde biçimlendirir ve keşfederler.”

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Structure. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 251).


  • İçgörü Nedir?

    Psikanalizde içgörü (insight), bireyin kendi zihinsel dinamiklerinin daha önce yanlış anlaşılan bir yönünü kavraması sürecidir. Bu terim, tedavi sırasında gözlemlenebilen belirli bir ana gönderme yapar: Hasta, daha önce bastırılmış (repressed) ya da inkâr edilmiş (disavowed) bir iç çatışmanın, bir içgüdüsel itkinin, savunmanın ya da benzeri bir unsurun farkına vardığında; bu farkındalık bilince çıktığında, kişide şaşkınlık ve keşif duygusu uyandırır.

    Bu deneyimin iki biçimi tanımlanmıştır. İlk biçim, ani bir keşif ya da aydınlanma hissiyle -bir tür “Evreka!” anıyla- karakterizedir. İkinci biçim ise daha yavaş ve kademeli bir süreçtir; burada hem özne hem de çoğu zaman analist, apaçıklık hissi yaşar: “Evet, durum tam da böyle. Bunu aslında biliyorduk ama şimdi tamamen netleşti.” Neredeyse her durumda, söz konusu olan yalnızca entelektüel bir kavrayış değildir. Çoğu kez, kültürel göndermelerle yüklü ve savunma amaçlı olarak oluşturulmuş soyut, genel kavrayışların yerini, hastanın kendi yaşam öyküsünü ve düşünce biçimini sorgulamasına yol açan daha derin bir içgörü alır. Bu durum, örneğin hastalar Ödipal çatışmalara ilişkin savunmacı açıklamalarda bulunduktan sonra, kendi Ödipal dramlarını yeniden yaşayarak ve özümseyerek bu savunmaların ötesine geçtiklerinde görülür. Böyle durumlarda, bu dönüşümün ekonomik (economic) ve dinamik yükü -ve buna eşlik eden duygular- yalnızca zihinsel bir kavrayıştan çok daha derin bir düzeyde işler.

    İçgörü, bilinçöncesinden bilince geçişi ifade eder. Dikkatli analistler, çoğu zaman yaklaşmakta olan bir içgörü anını sezebilirler; ancak bu an henüz ortaya çıkmadan önce yapılacak bir yorumun erken olacağını düşünebilirler. Ne zaman ki bu anın gerçekten yaklaştığını hissederler, o zaman analistler, bu açığa çıkışı kolaylaştırmak amacıyla müdahalede bulunmayı seçebilirler.

    İlk görüşmeler sırasında psikanalizin uygulanabilir olup olmadığını değerlendirirken, hastanın içgörü kapasitesini değerlendirmek özellikle önemlidir. Aynı şekilde, bir analist adayının kendi analizinin yeterli düzeye ulaşıp ulaşmadığını belirlemede de, onun içgörü kapasitesi mutlaka dikkate alınmalıdır.

    Kaynak:

    Mijolla, A. de (Ed.). (2005). Insight. İçinde International dictionary of psychoanalysis (s. 836). Detroit, MI: Macmillan Reference USA.

  • Aktarım Nevrozu Nedir?

    Aktarım nevrozu (transference neurosis), ego ve süperego bütünlüğü yeterince gelişmiş bazı hastalarda gözlenen, analitik sürece özgü bir olgudur. Bu durumda analizanın analiste ilişkin algısı, giderek daha belirgin biçimde, çocukluktan gelen çekirdek, örgütleyici bilinçdışı fantezi ve anı kompleksleriyle iç içe geçer. Bu kompleksler, ödipal çatışmanın izlerini, onun öncüllerini, latans dönemi ve ergenlikteki sonuçlarını taşır. Freud bu kavramı ilk kez 1914 yılında yayımladığı “Anımsama, Yineleme ve Derinlemesine Çalışma (Remembering, Repeating and Working Through)” başlıklı makalesinde ayrıntılı biçimde ele almıştır. Bu çalışmada Freud, analistin hastalığı etkin biçimde takip etmesi gerektiğini özellikle vurgulamıştır.

    Üç yıl sonra Freud, bu kez hastalığın sinsi işleyişine dikkat çekmiş ve pozitif aktarımın analiste sağladığı gücü ayrıntılandırmıştır; bu güç, analistin hastanın semptomlarını libidodan “arındırmasını (divest)” mümkün kılmaktaydı. Haz İlkesinin Ötesinde (Beyond the Pleasure Principle, 1920a) adlı eserinde Freud, aktarım nevrozunda “çocukluk cinsel yaşamının -Ödipus kompleksinin ve onun türevlerinin- bir bölümünün yeniden yaşandığını” (s. 18) belirtmiştir. Başka bir deyişle, aktarım nevrozu artık bir çocukluk nevrozunun (infantile neurosis) yinelenmesi olarak görülmekteydi. Ne var ki Freud, tedavinin önündeki engellerle ilgilenmeye başladığında, bu kavram yazılarından yavaşça çekilmiştir.

    Bu kavram, Freud’un yazılarında analiz edilebilirlik (analysability) ve kür (cure) kavramlarıyla birlikte ele alınır. Freud’a göre yalnızca aktarım nevrozu geliştiren hastalar analitik yöntemle tedavi edilebilir nitelikteydi. Freud, aktarım nevrozunu, aktarımın “oyun alanı (playground)” içinde genişleyen yapay bir semptomatik hastalık olarak tanımlamıştır; bu süreçte hastanın diğer semptomları ve dış yaşamındaki güçlükler ortadan kaybolur. Aktarım nevrozu, onun ifadesiyle, “hastalık ile gerçek yaşam arasında bir ara bölge (an intermediate region between illness and real life, 1914g, s. 154)” oluşturur. Dolayısıyla tedavi, bu yapay hastalığın yorum yoluyla ortadan kaldırılmasını, yani aktarım nevrozunun çözülmesini içerir.

    Freud, 1926’dan sonra aktarım nevrozu terimini kullanmamıştır. Bu sessizlik, çağdaş analistlerin karakter patolojisine artan ilgisi ve bazı çevrelerde yapısal kurama (structural theory) daha fazla dayanılması, kavramın çevresinde karışıklık, belirsizlik ve tartışmalara yol açmıştır. Kimi yazarlarca yanlış biçimde tanım olarak öne sürülen belirgin ölçütler -örneğin, hastanın bilincinde analistle olan ilişkisine odaklanması ya da aktarım dışı tüm güçlüklerin ortadan kalkması- ya klinik verilerce desteklenmemiş, ya da başka geçerli itirazları gündeme getirmiştir. Bununla birlikte, aktarım nevrozunun modern tanımı, yalnızca iyileşmeye giden tek araç olma işlevinden kopmuş olsa da, psikanalitik klinik deneyimin özünü yakalamaya devam etmektedir. Daha geniş ve çağdaş tanım şu biçimdedir: Ego ve süperego bütünlüğü yeterince gelişmiş bazı hastalarda analitik süreç sırasında bir damıtım (distillation) meydana gelir; bu süreçte analizanın analiste ilişkin algısı, giderek daha belirgin biçimde, çocukluktan gelen çekirdek, örgütleyici bilinçdışı fantezi ve anı kompleksleriyle iç içe geçer. Bu kompleksler, Ödipal çatışmanın, onun öncüllerinin, latans döneminin ve ergenlikteki sonuçlarının izlerini taşır. Analitik çalışma, bu temel çatışmaların narsisistik biçimlerinin derinlemesine çalışma (working through) yoluyla hazırlanan bir yakınlık kazanır; böylece hasta, analistle daha yüksek düzeyde bir libidinal ilişki deneyimleyebilir hale gelir. Hastanın analistle açılma, keşfetme ve birlikte çalışmaya yönelik özerk istekliliği de artar. Bu kristalleşen örgütlenmenin keşfi, analistin nesne temsiline ilişkin yaşantının, aynı temel fantezilerden aşamalı olarak ayrışmasıyla eşzamanlı biçimde gerçekleşir.

    Kaynak:

    Mijolla, A. de (Ed.). (2005). Transference neurosis. İçinde International dictionary of psychoanalysis (s. 1786). Detroit, MI: Macmillan Reference USA.

  • Kişilerarası Psikanaliz Nedir?

    Yirminci yüzyılın ortalarında Henry Stack Sullivan tarafından ortaya konan Kişilerarası Psikanaliz (Interpersonal Psychoanalysis), zihnin gelişimi ve işleyişine, ayrıca psikanalitik tedaviye ilişkin bir psikanalitik kuramdır ve psikolojik anlamın yalnızca kişilerarası bir bağlam içinde ortaya çıkabileceği, gelişebileceği ve bilinebilir hale gelebileceği görüşüne dayanır. Kişilerarası psikanaliz, ortaya çıkışından itibaren, dürtü/içgüdü üzerinde fazlasıyla yoğunlaştığını düşündüğü Freudyen psikanalize karşıt bir konumda kendi ilkelerini tanımlamıştır. Onun yerine Sullivan, toplumsal ve kültürel etkenlere ve dış dünyanın deneyimlenmesine odaklanmayı savunmuştur. Erken dönem kişilerarası kuramcılar da, intrapsişik yapının (intrapsychic structure), dinamik bilinçdışının ve içselleştirilmiş nesne ilişkilerinin rolünü ya önemsizleştirmiş ya da tamamen reddetmişlerdir. Kişilerarası ekolün diğer belirgin özellikleri arasında, kendiliği (self) kişisel deneyim ve failliğin (agency) merkezi olarak görme anlayışı yer alır. Bu kendilik, yapısal değil dinamik biçimde kavramsallaştırılmış olup başkalarıyla kurulan etkileşimsel süreçlerin bir ürünü olarak değerlendirilir. Patoloji ise, kendiliğin dengesi ve bütünlüğündeki bozulmalara dayalı olarak ele alınır. Zihne ilişkin anlayış ise, duygulanımdan (affect) çok bilişi (cognition) önceleyen bir nitelik taşır ve bilişi kişilerarası ilişkilerin bir sonucu olarak görür. Kişilerarası terapinin belirgin özellikleri arasında, klinik durumu etkileşimsel bir biçimde ele alma ve yorumlamada “şimdi ve burada (here-and- now)”odaklı bir yaklaşım; bu etkileşim içinde gözlemlenebilir olana yönelme; ve insan deneyimini gerçekte olanlar üzerinden anlamlandırma çabası yer alır.

    Bununla birlikte, kişilerarası psikanalizi tanımlamanın en kolay yolu, onu ne olmadığı üzerinden tanımlamaktır; çünkü diğer tüm psikanalitik ekollerden daha fazla ölçüde, hem kuramda hem de klinik uygulamada çeşitlilik ile karakterize edilir. Ortaya çıkışından bu yana kişilerarası psikanaliz, alışılmış kalıplara uymayan ve klinik bağlamın ötesine uzanan geniş ilgi alanlarına sahip bireyleri kendine çekmiştir. Sullivan, sosyal bilimler ve eğitim alanlarından etkilenmiştir; ekolün erken dönem kurucularından Fromm ise yaşamı boyunca siyasal ve kültürel meselelere derin bir bağlılık göstermiştir. Klinik çalışmalara öncelik veren erken dönem katkı sağlayıcılar ise oldukça özgül ilgi alanlarına sahipti. Kişilerarası psikanalizi bağımsız bir bütün olarak kavramsallaştırdığı kabul edilen Thompson, ilgisini kadın psikolojisine ve kişilerarası karakter anlayışlarına yöneltmiştir. Bir diğer erken dönem katkı sağlayıcı olan Fromm-Reichmann ise psikotik hastaların tedavisine ilişkin klinik görüş ve kavrayışlarını bağımsız biçimde geliştirmiştir.

    Erken dönem kişilerarası kuramcılar, Ferenczi’nin çalışmalarından (Ferenczi ve Rank, 1925; Dupont, 1988) derin biçimde etkilenmişlerdir; her ne kadar Ferenczi, Freudyen psikanalize olan bağlılığını hiçbir zaman resmen reddetmemiş olsa da. Bununla birlikte, Ferenczi, terapötik etkinin birincil faktörü olarak analitik ilişkiye öncelik tanıyan analiz ekolleri üzerinde en güçlü etkiyi yaratmıştır. Kişilerarası analistler, Ferenczi’nin mirasını doğrudan kabul ederler; çünkü o, gerçek yaşam deneyimlerinin gelişim süreci üzerindeki etkisini (Ferenczi, 1933) vurgulamış, psikanalizi iki gerçek kişiliğin (two real personalities) etkileşimi olarak betimlemiş, analistin etkin katılımını teşvik etmiş, karşıaktarımın, aktarımın karşılıklı biçimde şekillenen tamamlayıcısı olarak merkezi önemini tanımış ve analitik karşılaşmanın olası yeniden travmatize edici etkilerine dikkat çekmiştir (Harris ve Aron, 1997).

    Bir psikanalist olmayan Sullivan, yirminci yüzyılın başlarında egemenliğini sürdüren Freudyen kuramsal hegemonyadan bağımsız bir psikolojik kuram ve teknik geliştirmiştir. Ferenczi’den etkilenmiş olmakla birlikte, Sullivan’ın çalışmalarında Amerikan pragmatizmi, deneyselcilik ve çoğulculuk değerleri belirgin biçimde görülür; bu durumun, William James, Charles Peirce, George Herbert Mead ve Adolf Meyer gibi düşünürlerin benimsediği Amerikan felsefi perspektiflerinin etkisinden kaynaklandığı düşünülmektedir. Sullivan’a göre kendilik, başkalarıyla kurulan ilişkiler içinde gelişir ve bir dizi yansıtılmış kendilik (reflected self) değerlendirmesi olarak anlaşılabilir; kendilik yalnızca alışılmış kişilerarası örüntülerden oluşur -bundan fazlası değildir. Dolayısıyla, özel ve özsel bir kendilik kavramı narsisistik bir yanılsamadan ibarettir. Kendiliğin kişilerarası nitelikte olduğu yönündeki bu görüş, Sullivan’ı, tedavide odağı hastanın başkalarıyla -analist dâhil- ilişkilerinin gözlemlenmesine kaydırmaya yöneltmiştir (1953b). Serbest çağrışım tekniğini reddetmiş ve bunun yerine, hastanın geçmişteki ve şimdiki gerçek kişilerarası deneyimlerine yönelik ayrıntılı bir sorgulama (detailed inquiry) yaklaşımını benimsemiştir. Ayrıntılı sorgulama, Sullivan’ın (1940, 1953b) tanımıyla bir tür “katılımcı gözlem (participant observation)” biçimiydi; bu kavramla, analistin ayrıntılı sorgulama sürecinde ortaya çıkan ilişkisel etkileşime kaçınılmaz biçimde kişisel olarak dâhil olmasını kastetmiştir. Ancak Sullivan, bu katılımın analist tarafından hastanın yararına olacak şekilde sürekli olarak yönlendirilebilir olması gerektiğini de savunmuştur. Başka bir deyişle, analistin hasta ile ilişkisindeki kaçınılmaz bilinçdışı ve kişisel katılımını kabul etmemiştir -ki bu ilke, 1970’lere gelindiğinde kişilerarası yönelimle özdeş hale gelmiştir.

    Sullivan (1953a), erken çocukluk dönemindeki olaylar ve anne–bebek ilişkiselliğine yoğun bir odaklanmayı da içeren özgün bir psikolojik gelişim kuramı ortaya koymuştur. Sullivan’a göre bebek, bir tür “empati” süreci aracılığıyla annenin anksiyetesinin bozucu varlığını deneyimler; bu durum, bebeğin ruhsal dengeyi (psychic equilibrium) koruma çabalarında güdüleyici bir etken işlevi görür. Bebek, bir bölme (splitting) süreci kullanarak iyi ve kötü anneye ilişkin ayrı imgeler geliştirir; bu imgeler daha sonra “kişilikleştirmeler (personifications)” biçiminde bütünleşir ve örgütlenir, nihayetinde ise “kompleksler (complexes)” halini alır. Bebek, sonunda kendilik olarak adlandırılan bir dinamizma içinde bütünleşen, “iyi ben (good me)” ve “kötü ben”e (bad me) ait karşılıklı kendilik kişilikleştirmeleri geliştirir; bu kendilik sistemi, savunmacı ve kendiliği koruyucu işleyişleri kullanır. Bu sürecin sonucu, bebeğin başkalarıyla olan etkileşimlerinin niteliğine ve en önemlisi, bebeğin dayanmak zorunda kaldığı annenin anksiyetesinin düzeyine bağlıdır. Sullivan’ın (1953a) gelişim kuramına getirdiği yenilikler arasında en geniş biçimde tanınanı, çocuk yaşamında ilk gerçek kendilik/öteki yakınlığını temsil eden ergenlik öncesi “arkadaşlığı” (“chumship” of preadolescence) kavramına ilişkin betimlemesidir. Bu dönemde, çocuğun yaşamında ötekinin duyguları ve bakış açısı, en az kendi duyguları kadar önem kazanmaktadır. Her şey makul biçimde ilerlediğinde, arkadaşlık (chumship) sağlıklı bir şehvet (lust) ifadesiyle bütünleşir ve bunun sonucu olarak yetişkin cinsel yakınlığı (adult sexual intimacy) gelişir. Ancak Sullivan’a göre, birçok insan yalnızca çocukluk dostluğu düzeyine kadar ilerleyebilir; çünkü kültürel ve toplumsal eğilimler, cinselliği -özellikle de eşcinselliği (Blechner, 2005)- başa çıkılması son derece güç bir alan haline getirmektedir.

    Sullivan, farkındalığa kabul edilmeyen yaşantıları, bireyin önemli ötekilerle kurduğu ilişkisel örüntülerin karakteristik biçimleri olarak görmüştür. Benzer biçimde, Sullivan’ın (1940, 1953a, 1956a, 1956b) anlayışına göre, savunulan şeyler içsel dinamik olaylar değil; bireyin önemli ötekilerle ilişkilerinin, “seçici biçimde dikkat dışı bırakılmış (selectively inattended)” ya da “disosiye edilmiş (dissociated)” yönleridir ve bunlar sembolik ya da dilsel biçimde bilinemez. Bunun yerine, bu ilişkisel örüntüler, sahneleme (enactment) ile ortaya çıkar; aktörün kendisi tarafından fark edilemez, ancak uygun biçimde eğitilmiş bir klinisyen tarafından gözlemlenebilir. Sullivan’a (1940, 1953a) göre, dilin en gelişmiş biçimi, anlamın kamusal olarak doğrulanmasına ya da başka bir deyişle “uzlaşımsal geçerlenme”sine (consensual validation) olanak tanıyacak bir biçimde kullanılır. Dilde iletilen -ya da istendiğinde iletilebilecek- anlamlar, yaşantının “sentaksik mod (syntaxic mode)” olarak sınıflandırılan boyutuna aittir. Buna karşılık, “parataksik mod (parataxic mode)”, yaşantının biçimlenmesine katılan ancak dilin açık terimleriyle kişi tarafından bilinemeyen “gizli (private)” anlamlardan oluşur. Yaşantı, süregiden seçici dikkat dışı bırakma ya da disosiyasyon yoluyla parataksik biçimde sürdürülür. Bu anlamda, parataksi bilinçdışı olduğu için dilin açık ve kamusal terimleriyle ifade edilemez.

    Sullivan için tedavinin önemli bir yönü, parataksiğin tanımlanması ve bunun sentaksik yaşantıya dönüştürülmesiydi. “Parataksik çarpıtma (parataxic distortion)”, bireyin başkalarına ilişkin imgelerini oluştururken karakteristik biçimde kullandığı, seçici dikkat dışı bırakma ve disosiyasyona dayanan tamamlanmamışlık ve çarpıtma örüntülerini tanımlamak üzere Sullivan tarafından kullanılan bir terimdir. Bu durumun sonucu, kişilerarası yanlış anlamalar ve ilişkisel güçlüklerdir. Sullivan, terapi odasında (consulting room) kişilerarası ilişkilerin ayrıntılı biçimde incelenmesini teşvik etmiş, ancak Freud’un aktarım ve aktarım nevrozu kuramlarında varsayılan biçimde ödipal çatışmaya merkezi ve örgütleyici bir rol atfetmemiştir. Daha sonraki kişilerarası kuramcılar, Sullivan’ın biliş ve dil konularına olan ilgisini temel alarak çalışmalarını geliştirmişlerdir (Schachtel, 1959/2001; Tauber ve Green, 1959/2008; Barnett, 1966, 1980a, 1980b; Arieti, 1967, 1976; Levenson, 1972, 1983, 1987; Greenberg, 1986, 1991; D. B. Stern, 1994, 1995, 1997).

    Kişilerarası psikanalizin diğer bir erken dönem kurucusu olan Fromm, Berlin Enstitüsü’nde resmî psikanalitik eğitim almıştır. Fromm, yaşamı boyunca siyasal ve kültürel meselelere derin bir bağlılık göstermiş; Frankfurt Üniversitesi Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nde Horkheimer, Adorno ve Marcuse ile birlikte kadrolu öğretim üyesi olarak görev yapmıştır. Fromm, toplumsal eleştirisini şu kavramlar aracılığıyla geliştirmiştir: toplumsal karakter (socialcharacter) (1947); “özgürlükten kaçış (escape from freedom)” (1941) -ki bu kavramı, faşizmin başarısını açıklayan bir olgu olarak görmüştür- ve yalnızca bireylerin değil, toplumların da akli dengesi yerinde (sane) ya da akıl hastası (insane) olabileceği düşüncesi (1955a); ve diğer bazı görüşleri. Fromm, vaat ettiği klinik bildiriyi hiçbir zaman yazmamış olsa da, onun insancıl ve varoluşçu eğilimleri -özgünlük, doğrudanlık, kendiliğindenlik, duygusal dolaysızlık ve özden öze kişilerarası temas vurguları- erken dönem kişilerarası kuramcılar üzerinde ve onların aracılığıyla sonraki kuşaklarda büyük etki yaratmıştır (Fromm, 1955b). Aslında Fromm’un meslektaşları üzerindeki en önemli etkisi, Sullivan’ınkinden oldukça farklı olan klinik perspektifidir. Fromm için, özgün ve etkin bir kendiliğin varlığı temel öneme sahipti. Fromm’un (1951) düşlere ve akıldışı yaşantının diğer yönlerine olan ilgisi de, düşleri doğrudan gözlemlenemeyen ve bu nedenle ayrıntılı biçimde incelenmeye değmeyecek içsel yaşantı olguları arasında değerlendiren Sullivan’ın (1940, 1953a) yaklaşımıyla belirgin bir karşıtlık içindeydi. Fromm’un düşlere yönelik tutumu, çağdaş kişilerarası psikanalizde baskın konumda olup şu yazarların çalışmalarında etkisini sürdürmüştür: Bonime (1962), Ullman (1996), Blechner (2001), Lippmann (2002) ve P. Bromberg (2006).

    Sullivan, disosiyasyon üzerine yaptığı çalışmalarıyla, çağdaş kişilerarası psikanalize önemli bir miras bırakmıştır; bu çalışmalar, zihni açık biçimde kişilerarası temelde kavramsallaştıran modellerin gelişmesine zemin hazırlamıştır. P. Bromberg (1998a, 2006), zihnin ya da kendiliğin çoklu olduğunu; sürekli değişen, birbirine geçişli “kendilik durumları (self-states)” manzarasından oluştuğunu öne sürmüştür. Bu durumlar arasındaki geçişler (shifts), zihnin dengesini ve sürekliliğini -yani kişinin kendisi olma duygusunu- koruma gereksinimi sonucunda ortaya çıkar. Disosiye olmuş, yani “ben olmayan (not-me)” durumlar, kendilikteki süreklilik duygusuyla bağdaşmaz ve bu nedenle diğer kendilik durumlarından ayrıştırılmak zorundadır. Süregiden kişilerarası yaşam, bireyin kendini “ben olmayan” olarak deneyimlemesinden kaçınmasını imkânsız hale getirdiğinde, kendiliğin sürekliliği tehdit altına girer; bu süreklilik ancak bireyin “ben olmayan” yönünü bilinçdışı olarak sahnelemesi yoluyla korunabilir -böylece kişi, “kendisi olmama”nın dayanılmaz deneyiminden kaçınmış olur. İdeal olan, farklı kendilik durumları arasındaki “boşluklarda durabilmek (to stand in the spaces)”, yani kişinin tüm parçalarını kabullenerek, çokluğunu korurken tek bir kişiymiş gibi hissedebilmesidir. Bromberg, klinik süreci -özellikle de onun duygulanımsal (affective) boyutlarını- nasıl ele aldığını ayrıntılı biçimde açıklamış; hastalarıyla neler olup bittiğini anlayabilmek için kendi değişken kendilik durumlarını sürekli olarak gözlemlediğini belirtmiştir.

    D. B. Stern (1997, 2010), bilinçdışı olguları “biçimlendirilmemiş yaşantı (unformulated experience)” olarak tanımladığı disosiyasyon temelli bir model öne sürmüştür. Biçimlendirilmemiş yaşantı, henüz açık ya da simgesel bir biçim kazanmamış potansiyel bir yaşantıdır; bu nedenle üzerine düşünmek, yani onu yansıtmak mümkün değildir. Disosiyasyon, yaşantının bu biçimlendirilmemiş hâlinde savunma güdüsüyle korunması olarak anlaşılır. Biçimlendirilmemiş yaşantının aldığı biçim bütünüyle önceden belirlenmiş değildir, ancak gerçeklik tarafından sınırlanır. Yaşantının açık biçimi, formülasyonun gerçekleştiği kişilerarası alanın niteliğine bağlıdır. Bu nedenle, analitik ilişkinin anlamları ve olayları, hasta ile analist arasında ortaya çıkan yaşantıların nasıl biçimleneceği üzerinde birincil etkiye sahiptir. Stern, daha sonraki çalışmalarında (2010), bu kavrayışlarını sahneleme (enactment) alanına genişletmiştir.

    Günümüzün kişilerarası duyarlılığını en kapsamlı biçimde yansıtan yazın, Wolstein ve Levenson tarafından geliştirilen klinik uygulamaya ilişkin perspektiftir. Wolstein (1959), “aktarım–karşıaktarım kilitlenmesi (transference–countertransference interlock)” adını verdiği kavramı ortaya atmıştır; bu kavramla, aktarım ve karşıaktarımın birbirini kaçınılmaz olarak yaratan ve sürdüren süreçler olduğunu anlatmak istemiştir. Wolstein daha sonra, her bir ruhsal yapının ve her bir terapötik ikilinin indirgenemez biricikliğini ele almış ve tedaviyi “kendiliğin ruhsal merkezi”nin (psychic center of the self) devreye girmesi olarak kavramsallaştırmıştır (Wolstein, 1981, 1983, 1987; Hirsch, 2000; Bonovitz, 2009).

    Ancak belirleyici adımı atan kişi Levenson olmuştur (1972, 1983, 1987; Levenson, Hirsch ve Iannuzzi, 2005). Levenson, Mitchell’ın daha sonra şu ifadeyle özetlediği görüşü savunmuştur: “Etkileşimde bulunmamak mümkün değildir.” Analist ve hasta, kaçınılmaz biçimde ve bilinçdışı olarak, kişisel ve duygusal açıdan yüklü biçimlerde birbirleriyle ilişki içindedirler; Levenson bu durumu psikanalizin özünü oluşturan şey olarak tanımlamıştır. Levenson’un bu içgörüsü, hem kişilerarası psikanalizin hem de ilişkisel psikanalizin merkezinde yer alır. Levenson ve Wolstein’ın çalışmalarında temelleri atılan terapötik ilişkilenme (therapeutic relatedness) kavrayışının genişlemesine katkıda bulunanlar arasında Hirsch (1985, 1996, 2002, 2008), Ehrenberg (1992), Buechler (2004, 2008), Feiner (2000) ve Fiscalini (2004) bulunmaktadır.

    Kişilerarası psikanaliz, hem kendi içinden hem de birkaç kuşak boyunca gelen ana akım “Freudyen” psikanalistler tarafından eleştirilmiştir. Ortaya çıktığı ilk dönemden itibaren kişilerarası psikanaliz, insan deneyiminin intrapsişik (intrapsychic) ve biyolojik boyutlarının önemini küçümsemekle ve ilgisini yalnızca kişilerarası (interpsychic) alana yöneltmekle suçlanmıştır. Kişilerarası kuram, insan deneyiminin güdüleyicisi olarak dürtü (drive) kavramını reddeder, ancak bunun yerine bütünleşik bir alternatif bakış açısı da sunmaz. Sullivan, motivasyonda anksiyetenin rolünü öne sürmüş; diğer kuramcılar ise güdülenmeyi açıklamak için başka duygulanımları ya da bilişi birincil motivasyon kaynakları arasına dâhil edecek biçimde kavramı genişletmişlerdir. Freudyen psikanalistler, kişilerarası psikanalizi, zihinsel yaşamda bilinçdışı fantezinin rolünü önemsizleştirmesi nedeniyle de eleştirmişlerdir. Daha sonra, 1980’lerden itibaren bazı ilişkisel analistler (örneğin J. Frankel, 1998) kendi eleştirilerini ortaya koymuşlardır. Bu eleştiriler arasında; gelişim kuramı ve gelişimsel konulara yeterince önem verilmemesi, bilinçdışı süreçlerin -özellikle fantezi ve içsel nesne ilişkilerinin- gereğinden az vurgulanması, ve direncin fazla ölçüde bilinçli, iradi ya da karşıt bir tutum olarak görülmesi bulunmaktadır. Bu eleştirmenlere göre, kişilerarası analistler terapi odasında çoğu zaman meydan okuyucu ve çatışmalı bir atmosfer yaratmışlardır; bu atmosfer, açıklık, doğrudanlık ve dürüstlüğe yapılan aşırı vurgu ile birlikte, hastaların kendi deneyimlerine yönelik savunmasız ve keşfedici bir tutum geliştirmelerini zorlaştırabilmektedir. Kişilerarası psikanaliz ayrıca, birbirinden farklı kuramsal önermeler tarafından ortaya konan tutarsızlıkları ve çelişkileri bütünleştirememesi ya da ele alamaması nedeniyle de eleştirilmiştir. Bu durum zaman zaman kuramsal belirsizliğe ve herhangi belirli bir yaklaşımın sonuçlarının tam olarak farkına varılamamasına yol açmıştır (Demos, 1996).

    Kişilerarası grup, son birkaç on yılda Amerika Birleşik Devletleri’nde gerçekleşen paradigma değişiminde -dürtü ve yapısal kuramın sorgulanmaksızın egemen olduğu yaklaşımdan, psikanalitik tedavi ile insanın büyüme ve gelişimini açıklamada kişilerarası-ilişkisel modele geçişte- kritik bir rol oynamıştır. Kişilerarası perspektif, kişilerarası alan (interpersonal field) üzerine odaklanmasıyla, 1980’lerde ortaya çıkan ilişkisel ekolün gelişiminde güçlü bir akım oluşturmuştur. Greenberg ve Mitchell’ın (1983) ilişkisel ekol (relational school) kavramını ortaya koydukları kabul edilir; bu kavram, kişilerarası perspektifi İngiliz nesne ilişkileri ekolü ile ilişkilendiren bir köprü işlevi görmüştür. Mitchell, ilişkisel kuramın en önemli katkı sağlayıcılarından -hatta kimi yorumlara göre entelektüel önderlerinden- biri haline gelmiştir (S. Mitchell, 1988, 1993, 1997, 2000). Günümüz psikanalitik dünyası kuşkusuz çoğulcu (pluralistik) bir yapıya sahiptir; ancak buna rağmen, kişilerarası ve ilişkisel etkiler, diğer psikanalitik kuramların pek çoğunda da açık biçimde görülmektedir.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Interpersonal psychoanalysis. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 46).

  • Düzeltici Duygusal Deneyim Nedir?

    Düzeltici duygusal deneyim [corrective emotional experience], Franz Alexander tarafından tanımlanmış olan, terapötik yararın yorumlama yoluyla kazanılan içgörüden ziyade, analistin hastaya yönelik tutumsal ve davranışsal tepkilerine atfedildiği bir tedavi tekniğidir. Hastanın analistle yaşadığı deneyim, çocukluk dönemindeki olumsuz ebeveyn tutumlarına maruz kalmanın sonucu olarak oluşan sağlıksız uyumlanmaları onardığı düşünüldüğünden “düzeltici” niteliktedir. Analistin alışılmış terapötik duruşu, ebeveynlerin orijinal tutumlarından farklı olduğundan, hastanın aktarım beklentileri doğrulanmaz. Ayrıca analist, bu etkiyi kolaylaştırmak amacıyla hastaya karşı özel bir tutum benimseyebilir. Örneğin, hastanın babası göz korkutucu ve eleştirel olduysa, analist hoşgörülü ve cesaretlendirici bir tutum benimseyebilir (Alexander, 1950a). Alexander (Alexander ve French, 1946; Alexander, 1950a), önceki deneyimlerin travmatik etkisini onarmak için düzeltici duygusal deneyimin kullanılabileceğini ilk olarak öne sürmüştür. Bu önerme, tüm psikoterapilerin, hastayı daha elverişli koşullar altında çocuklukta yaşadığı ve sağlıksız bir adaptasyon geliştirdiği duygusal durumlara yeniden maruz bırakarak çalıştığına ilişkin inancından kaynaklanmaktadır.

    Düzeltici duygusal deneyim kavramı, 1940’lar ve 1950’lerde ortaya atıldığında önemli ölçüde tartışma yaratmıştır. Ana akım ego psikologları, bu yaklaşımın gerçek bir içsel (intrapsişik) değişime yol açamayacağını öne sürmüşlerdir (Gill, 1954); çünkü bu yaklaşım, aktarımın tam anlamıyla keşfini engellemektedir (Rangell, 1954). Başka bazı kuramcılar ise, düzeltici duygusal deneyim girişimlerinin aslında analistin karşıaktarımını ifade ediyor olabileceğini savunmuşlardır (E. Glover, 1964). Düzeltici duygusal deneyimin uygunluğu üzerine yürütülen tartışma, zamanla psikanaliz ile psikoterapi arasındaki farklara dair bir tartışmaya evrilmiş ve düzeltici duygusal deneyim, psikoterapi alanına itilmiştir. Bu yaklaşım çok az taraftar bulduğu için tartışma zamanla sönmüştür. Ancak bu tartışma, psikanalitik tedavi kuramında hasta ile analist arasındaki duygulanımsal ilişkinin rolü gibi önemli bir meseleye temas etmiştir.

    Günümüzde, çoğu kuramsal modele bağlı çalışan analistler, etkili bir psikanalitik tedavinin doğrudan yönlendirilmiş bir düzeltici duygusal deneyimi içermediği, ancak kaçınılmaz olarak çeşitli yararlı duygusal deneyimleri barındırdığı konusunda hemfikirdir. Analistler, bu deneyimlerin doğası ve terapötik sonuca katkıları konusunda farklı kavramsallaştırmalara sahip olsalar da, bir tür düzeltici duygusal deneyimin psikanalitik tedavinin hem doğal hem de önemli bir yönü olduğu konusunda genel bir uzlaşı mevcuttur.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Corrective emotional experience. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 46).

  • Yorum Nedir?

    Yorum [interpretation], analistin, hastanın bilinçdışı ruhsal yaşamına dair anlayışını, hastanın konuşmaları, düşünceleri, duygulanımları, fantezileri ve davranışlarında ifade bulan biçimiyle, ona sözel olarak iletmesidir. Bir yorum, hastanın bilinçli yaşantısının bazı yönleriyle, onun bilinçdışında tutmaya çalıştığı ruhsal deneyimleri bağlantıya geçirir; böylece bilinçdışı ruhsal yaşantıyı bilinçli kavrayışa açık hale getirir. Yorum, içgörüye [insight] yol açar. Yorumun açık bir bilgilendirici bileşeni bulunsa da, etkili yorumlar genellikle bundan fazlasını içerir: hastanın duygusal yaşantısının bir yönüyle rezonans kurar, yani duygusal düzeyde de yankı bulur. Yorum, şu iki müdahale türünden ayrılır: Yüzleştirme [confrontation]: Hastanın bilinçli yaşantısındaki, ancak anlamını inkâr ettiği ya da ayrıştırdığı yönlere hitap eder. Netleştirme [clarification]: Hastanın zaten bilincinde olduğu şeyleri genişletir ve netleştirir. Analistin yorumu, aktarım/karşıaktarım ilişkisi bağlamında sunulduğundan, hasta açısından hem bilinçli hem de bilinçdışı, aktarım yüklü anlamlar taşır. Bir yorum aynı zamanda, analistin hem bilinçli hem de bilinçdışı öznel yaşantısının yansımalarını da içerir; bu, analistin neyi yorumladığına karar veriş biçiminde, kullandığı dilde ya da ses tonunda kendini gösterebilir. Analiz süreci boyunca, hem analist hem de hasta, yeni bilgiler ortaya çıktıkça yapılan her yorumu gözden geçirir, değiştirir ya da onun üzerine eklemeler yapar.

    Yorum, hem psikanaliz tarihinde hem de güncel psikanalitik uygulamada büyük öneme sahiptir. Yorum, yalnızca psikanalize özgü bir müdahale türüdür ve bu yönüyle, analistin önerilerine dayalı diğer tedavi biçimlerinden psikanalizi ayıran temel unsurlardan biridir. Yorumun işlevi, zihni şu şekilde kavrayan bir anlayışla doğrudan ilişkilidir: Dinamik bir bilinçdışı, savunma süreçleri aracılığıyla bilinçten etkin biçimde dışlanır. Ancak yorumun rolü, psikanalizin temel tartışmalarının merkezinde yer alır. Şu sorular, bu tartışmaların başlıca örnekleridir:

    • Yorumlar, hastanın ruhsal yaşamına dair keşfedilebilecek hakikatleri mi ifade eder, yoksa hastaya kendisi hakkında makul ve tutarlı anlatı mı sunar (yorumbilgisel [hermeneutik] bakış açısı)?
    • Analist, hastanın zihnine dair bir şeyleri bilme konusunda epistemolojik olarak ayrıcalıklı ya da nesnel bir konumda mıdır?
    • Yorumlar, hastanın zihninde zaten var olan ve kalıcı anlamları mı açığa çıkarır, yoksa bu anlamlar, özel bir hasta–analist ilişkisinde birlikte inşa edilen [co-constructed] bir ürün müdür?
    • Yorum, psikanalizin terapötik etkisinin merkezinde yer alan unsur mudur?
    • Ve nihayet: Yorumlar, hastalara nasıl yardım eder?

    Bu sorular, psikanalitik kuram ve uygulamada yorumun doğasına, işlevine ve sınırlarına ilişkin kuramsal farklılıkların temelini oluşturur. Ayrıca, yorumun teknik kullanımı konusunda da çeşitli tartışmalar vardır:

    • Zihinsel yaşamın hangi yönleri yorumlanmalıdır?
    • Yorumlar yalnızca aktarım üzerine mi odaklanmalıdır, yoksa hastanın aktarım dışı ruhsal yaşamına da yer vermeli midir?
    • Yorumlar, hastanın bilinç düzeyine yakın olan zihinsel içeriklerine mi gönderme yapmalıdır, yoksa hastanın bilinçle çok az bağlantısı olan zihinsel içeriklerine mi odaklanmalıdır?

    Bu sorular, yorumun zamanlaması, derinliği ve bağlamı konusunda kuramsal ve teknik farklılıkları yansıtır ve farklı psikanalitik ekoller tarafından farklı şekillerde yanıtlanır.

    Yorum kavramı ve kelimenin kendisi, ilk kez “Histeri Üzerine Çalışmalar”da [Studies on Hysteria] (Breuer ve Freud, 1893/1895), Freud’un Elisabeth von R. ve Lucy R. vakalarındaki tedavilerinde ortaya çıkmıştır. Ancak bu terim, teknik bir anlam kazanarak psikanalizin temel kavramlarından biri haline, “Düşlerin Yorumu”nda [The Interpretation of Dreams] gelmiştir. Burada Freud (1900), düşlerin de tıpkı semptomlar gibi bir anlam taşıdığını ileri sürmüştür. Daha spesifik olarak, bir düşün yorumu, bilinçdışı ile bilinçli ruhsal yaşam arasında yeniden bir bağ kurmayı, yani “kaybolan bağı” onarmayı amaçlar. Freud’un topografik kuramında, kabul edilemez arzuların bastırıldığını, ancak bu arzuların hazza yönelik sürekli baskısının semptomlarda ifade bulduğunu ileri sürmüştür. Bir semptomun anlamını yorumlamak -yani onu bilince çıkarmak- hastanın bastırmayı, onun yerine bilinçli, akılcı ve ahlaki yargılarla değiştirmesini sağlar (Freud, 1909c). Freud, daha sonra yapısal kuramı geliştirdiğinde (1923a), yorumun amacını yeniden gözden geçirmiştir. Freud, egoyu, dürtülerden (id) türeyen bilinçdışı arzuların, bilinçdışı cezalandırıcı yasakların (süperego) ve gerçekliğin taleplerine yanıt veren bir zihinsel fail olarak kavramsallaştırmıştır. Bu çerçevede, yorum, egonun ustalığını [mastery] ve hakimiyet alanını genişletmenin bir yolu haline gelir.

    Freud’un ardından, Fenichel (1938b) bu temayı geliştirmiş ve yorumların psikolojik yüzeye yöneltilmesi gerektiğini belirtmiştir; yani, hastanın duygusal olarak rezonans kurabildiği savunmalara yönelik olmalıdır. Yorumlar, öncelikle savunma ve dirençlerin bilinçdışı yönlerini ele alarak, hastanın gözlemleyen egosunun, şu alanlarda kademeli olarak ustalık kazanmasına yardımcı olur: bastırılmış arzularla ilişkili anksiyete, bu arzuların daha az bozulmuş ifadelerinin farkındalığı ve bilinçdışı süperego (vicdan) taleplerinin farkına varılması.

    W. Reich, Karakter Analizi (Character Analysis, 1933/1945) adlı kitabında, yorum tekniğine önemli bir katkı sunmuştur. Reich, hastanın karakter dirençleri ele alınmadıkça, bilinçdışı yaşantısının diğer yönlerine dair yapılan yorumların analitik süreci pek ileriye götüremeyeceğini gözlemlemiştir. Reich’in, karaktersel savunmaların, hastanın psikanalitik tedavi deneyimini nasıl kuşattığına dair öngörülü kavrayışı, günümüz ego psikolojisi temelli psikanalitik tekniklerin temel taşlarından birini oluşturmuştur. Ancak Reich’in, karakter direncinin yorumuna yönelik katı ve çatışmacı yaklaşımı, yeni sorunlara yol açmış ve bu yönüyle güncel psikanalitik tekniklere dahil edilmemiştir.

    J. Strachey (1934), Klein’ci yansıtma [projection] ve içeatım [introjection] kavramlarını kullanarak, mutatif/değişim sağlayan yorum [mutative interpretation] kavramını geliştirmiştir. Strachey, analiz sürecindeki hastaların, analistin iyi huylu bir “yardımcı süper-ego”sunu [auxiliary super-ego] içselleştirerek normal gelişim için özgürleşebildiklerini öne sürmüştür. Bu içselleştirme sayesinde, hastanın kendi süperegosunun vahşiliği azalır, buna bağlı olarak da hem saldırganlık hem de patolojik savunma ihtiyaçları hafifler. Strachey, bu içe atımın -yani hastanın kendi saldırganlığı ile analistin daha iyi huylu süperegosu arasındaki farkı görebilmesiyle ortaya çıkan sürecin- yalnızca aktarımın yoğun duygulanımsal yaşantısı sırasında uyarıldığını öne sürmüştür. Strachey, yalnızca aktarım yorumlarının değişim [mutasyon] yaratabileceğini ileri sürmesiyle hatırlanır; ancak aynı zamanda, analitik süreci kolaylaştıran diğer müdahale türlerinin de önemini kabul etmiştir.

    Bir analistin neyi, nasıl ve ne zaman yorumlayacağı, onun kuramsal yönelimine bağlıdır. Ancak kuramsal yönelimleri ne olursa olsun, çoğu analist, yorum formüle etme ve sunma sürecinin büyük ölçüde önbilinç düzeyinde gerçekleştiği konusunda hemfikirdir. Bazı analistler, yorum sürecinde empatinin rolüne büyük önem verir; ancak tüm analistler, yorumlarını oluştururken ve hastanın tedavinin herhangi bir anında bu bilgiyi ne ölçüde içselleştirip bütünleştirebileceğini değerlendirirken, belli bir düzeyde empatik uyumlanma [empathic attunement] sağlamaya çalışırlar.

    Terapötik etki kuramıyla doğrudan ilişkili olan ve yaygın biçimde kullanılan üç yorum türü, literatürde özel adlarla anılır:

    1) Aktarım yorumu [transference interpretation], analistin, hastanın analistle kurduğu ilişkiye dair bilinçdışı ve bastırılmış yönleri hastaya iletmesidir. Bu yorum, hastanın analistle şimdi ve burada kurduğu ilişkisine odaklanabilir ya da içselleştirilmiş, çatışmalı geçmiş ilişkilerin bazı yönlerinin şimdi ve burada yinelenmesini tanımlayabilir. Hastanın zihnindeki bu ilişkilerin temsilleri, hem fantezi hem de gerçeklik unsurlarını içerir. Azınlıkta kalan bazı analistler (örneğin J. Strachey, 1934; Gill, 1982), yalnızca aktarım yorumlarının değiştirici/mutatif [mutative] veya terapötik yarar sağlayıcı olduğunu öne sürmüştür. Aktarım yorumunun zamanlaması da tartışmalı bir konudur: Freud (1912a), aktarımın bir direnç haline geldiği zaman yorumlanması gerektiğini savunmuştur. E. Glover (1955), tedavinin başlangıç aşamasında -“aktarımın toplanmakta olduğu evrede”- aktarımın yorumlanmaması gerektiğini öne sürmüştür. Buna karşılık Gill (1954, 1982), aktarım belirtilerinin tedavinin en başından itibaren analiz edilmesinin önemini vurgulamıştır.

    2) Genetik yorum [genetic interpretation], şu anda yaşanan arzu ve korkuları, geçmişte önemli figürlerle yaşanan ilk deneyimlere bağlar. Bu tür yorum, hastanın bilinçli olarak hatırladığı çocukluk deneyimlerine veya analiz sırasında yeniden inşa edilmiş çocukluk fantezilerine odaklanabilir.

    3) Buna karşılık, dinamik yorum [dynamic interpretation], burada ve şimdi yaşanan çatışmalara odaklanır.

    Günümüz ego psikologları, intrapsişik çatışmalara katkıda bulunan tüm psikolojik öğelerin yorumlanmasını vurgular; bu öğeler, çoğunlukla çoklu bilinçdışı fanteziler içinde örgütlenmiş durumdadır. Özellikle bu fantezilerin, aktarım ve direnç bağlamında nasıl yapılandığına dikkat ederler. Bu analistler, yorum sürecinde açık uçlu bir araştırmanın/sorgulamanın [open-ended inquiry] gerekliliğini özellikle vurgularlar (S. Levy ve Inderbitzin, 1992). Kleinci analistler, hastanın parça-kendilik [part-self] ve parça-nesne [part-object] temsillerinin ayrıştırılmış yönlerine ilişkin yaşantısına odaklanırlar. Analist, bu parça-kendilik ve parça-nesne temsillerinin farkına, hastanın serbest çağrışımları aracılığıyla ve özellikle hastanın uyguladığı yansıtmalı özdeşleşme [projective identification] yoluyla varır. Bu mekanizma, analisti söz konusu parça-kendilik ve parça-nesne imgeleriyle ilişkili duygulanımları öznel olarak deneyimlemeye davet eder ya da zorlar. Yansıtmalı özdeşleşme, Kleinci kuramda merkezi bir yere sahip olduğundan, Kleinci analistler, özellikle aktarım/karşı-aktarım sahnelemeleri [transference/countertransference enactment] konusunda yüksek düzeyde hassasiyet gösterirler. Bion’dan (1962a) etkilenen Kleinci analistler, hastanın yansıttığı öznel yaşantıyı ya yorumlamayı tercih edebilir ya da hasta onu yeniden içeatabilir [reintroject] hale gelene kadar, bu yaşantıyı “kapsayıp [contain]” ona tahammül etmeyi seçebilirler (Schafer, 1997). Kendilik psikologları ise, hastaların, kendiliknesnesi aktarımının [selfobject transference] harekete geçmesine karşı geliştirdikleri savunmaları ve analistin kaçınılmaz empatik ve kendiliknesnesi düzeyindeki başarısızlıklarının hasta tarafından nasıl deneyimlendiğini yorumlarlar (Kohut, 1984). Kendilik psikolojisi açısından bakıldığında, analistinhastaya dair bir anlayışa ulaşması ve yorum yapabilmesi, yalıtılmış empati anlarından değil, süreklilik gösteren empatik dalmalardan [sustained empathic immersion] kaynaklanır.

    İlişkisel analistler, teorik olarak kendilik psikolojisi, kişilerarası kuram, öznelerarasılık kuramı ya da nesne ilişkileri kuramı gibi farklı yönelimleri benimseyebilirler. Ancak ilişkisel [relational] başlığı, ortak olarak şu görüşü ifade eder: Her türlü ilişkide -analitik ilişki dahil olmak üzere- hem içsel (içedönük) hem de kişilerarası (dışadönük) katkıların dikkate alınması gerekir. Bu nedenle, yorumlar, hasta ve analist arasındaki ilişki bağlamında sunulur ve burada her iki tarafın öznel yaşantılarının, analistin yorumladığı hasta deneyimini şekillendirdiği kabul edilir. Hasta, bazen analistin kendi farkında olmadığı deneyimlerinin bazı yönlerinin farkında olabilir ve bunlar hakkında yorum yapabilir. Yorumlar, analist ile hastanın birlikte deneyimin birçok belirsizliğini müzakere ettiği bir ortamda sunulur. Analist, yeni bir nesne olarak kendini sunabilecek kadar esnek olmalıdır; bu sayede, aktarımdaki eski nesnelerin etkisini keşfetmek ve yorumlamak için gerekli güvenli ortam yaratılmış olur (Greenberg, 1986).

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Interpretation. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 119).

  • Gerçeklik Nedir?

    Psikanalizde en sık kullanılan biçimiyle gerçeklik [reality], insan iradesinden bağımsız olarak insan zihninin dışında var olan her şeyi ya da nesnel olarak algılanan ya da topluca “gerçekten orada” olduğu konusunda uzlaşılan şeyi ifade eder. Gerçeklik, genellikle fantezi, illüzyon, halüsinasyon, yansıtma, arzulu düşünme, rüyalar gibi olgularla karşıtlık içinde ele alınır. Bu anlamda gerçeklik, Freud’un psişik gerçeklik [psychic reality] olarak adlandırdığı bilinçdışı fanteziler ve arzular dünyasıyla karşıtlık içinde yer alan maddi gerçeklikle özdeşleştirilir. Son zamanlarda, psişik gerçeklik, dış dünyaya ilişkin algılarla düşüncelerin, duyguların ve fantezilerin bütünleşmesinden oluşan öznel gerçekliğin [subjective reality] ya da içsel gerçekliğin [inner reality] tamamıyla eşdeğer tutulmaktadır. Gerçeklik sınaması [reality testing], öznel deneyim ile dışsal gerçeklik arasındaki ayrımı yapabilme kapasitesidir; gerçeklik duyumu [sense of reality] ya da gerçeklik hissi [feeling of reality], yaşanan şeyin gerçek ve hayali olmayan bir şey olduğu hissidir. Derealizasyon deneyiminde bu his kaybolur (Freud, 1936a). Gerçeklikle ilişki [relationship to reality] ise, belirli bir gerçekliğe uygun tepkilerin ne ölçüde sürdürülebildiğini ifade eder (Frosch, 1964).

    Dışsallaştırma [externalization] ve içselleştirme [internalization] gibi geniş kavramlar, içsel ve dışsal gerçeklikler arasındaki etkileşimin temel yönlerini tanımlar. İnkar [denial] ve kabul etmeme [disavowal] gibi savunmalar ise, dış gerçekliğin belirli yönlerini uzak tutmaya yönelik çabalar olarak tanımlanır. Buna ek olarak, Bion (1959), gerçekliğin farkındalığını yok etmeye yönelik savunmacı girişimler olarak “bağa saldırı”yı [attacks on linking] tanımlamıştır. Genel olarak, psikopatolojinin şiddeti, gerçeklik sınamasındaki bozulma düzeyiyle kabaca orantılıdır. Bununla birlikte, dış gerçekliğe aşırı odaklanma, makul davranma veya aşırı rasyonelleştirme gibi tutumlar da savunmacı işlevler görebilir (Jones, 1908; Inderbitzin ve Levy, 1994). Dışsallaştırma ve içselleştirme süreçlerinin tümü savunma amacıyla kullanılabilse de, Freud ve onu izleyen analistler, insan zihninde içte olanı dışta, dışta olanı içte deneyimlemeye yönelik savunma dışı, doğuştan gelen eğilimlere de dikkat çekmişlerdir. Örneğin, Rapaport (1944) “projeksiyon varsayımı”ndan [projective hypothesis], yani içsel yaşantının dış dünyada yansımasını bulma yönündeki evrensel eğilimden söz etmiştir; J. Sandler (1976b) ise içsel fantezilerin gerçekmiş gibi yaşanmasına dair evrensel eğilim olan gerçekleştirmeyi [actualization] tanımlamıştır.

    Psikanalitik kuram, en başından itibaren, psikolojik yaşamın dış dünya ile etkileşim içinde geliştiği ve işlediği farkındalığını yansıtmıştır. Ancak Freud, büyük ölçüde maddi [materyal] gerçekliği verili bir şey olarak kabul etmiş ve bilgi kuramı, metafizik ya da varlık felsefesi gibi felsefi tartışmalara açık biçimde girmemeyi tercih etmiştir. Alman felsefesinde gerçeklik [reality] ile aktüellik [actuality] arasındaki ayrıma vakıf olmasına rağmen Freud bu ayrımı göz ardı etmiş görünmektedir; yazılarında neredeyse her zaman ilk terimi tercih etmiştir. Freud, çeşitli vesilelerle (örneğin 1927a), bilimin gerçekliği anlamanın en iyi yolu olduğunu savunmuş; bilimi ve gerçekliği, din ve yanılsamayla kıyaslayarak açık biçimde üstün tutmuştur. Daha yakın dönemde bazı psikanalistler, gerçeklikle ilgili felsefi tartışmalara katılmışlardır. Bu analistlerin birçoğu, psikanalitik kuramların ya da klinik uygulamaların nesnel bilgi, hakikat ve gerçekliğe uygunluk gibi değerlere bağlı kalıp kalmaması gerektiğine dair kuşku uyandıran postmodern felsefenin bazı yönlerinden etkilenmiştir. Günümüzde psikanaliz alanında, bu felsefi soruların psikanalitik meselelerle nasıl ilişkilendirileceği ya da bu tür bir ilişkilendirmenin alan açısından yararlı mı yoksa zararlı mı olduğu konusunda önemli bir tartışma mevcuttur (C. Hanly, 1990; C. Hanly ve M. Hanly, 2001; Govrin, 2006).

    Freud, psikopatolojiye ilişkin en erken kuramlarını, hocaları Charcot ve Breuer’in etkisi altında geliştirirken, histerinin gerçek travma anılarının bastırılmasından kaynaklandığını öne sürmüştür (Breuer ve Freud, 1893/1895). 1890’ların ortalarına gelindiğinde ise Freud (1896c), histerik semptomların çocukluk döneminde yaşanan gerçek baştan çıkarmalara dayandığını öne süren ünlü baştan çıkarılma hipotezini ortaya koymuştur. Ancak yaklaşık 1897 yılından itibaren, travma kuramından keskin bir şekilde uzaklaşan Freud (1897e), hastalarının gerçek bir cinsel baştan çıkarma yaşamadıkları, bunun yerine cinsel içerikli fantezi ya da arzularla ilgili içsel çatışmalar yaşadıkları sonucuna varmıştır. Bu noktada Freud, baştan çıkarılma hipotezini terk ederek, histerinin gerçek bir travmanın bastırılmasından değil, bastırılmış çocukluk cinsel arzularının simgesel ifadesinden kaynaklandığı bir kuram geliştirmiştir. Bu kuramsal değişim, Freud’un düşünce sisteminde önemli bir kaymaya işaret eder: nevrozların etiyolojisinde dış gerçeklikten iç gerçekliğe yönelen bir odak değişimi. Ancak Freud (1916/1917) nihayetinde nevrozun, doğuştan gelen ve/veya içsel etkenler (örneğin fantezi) ile çevresel etkenlerin (örneğin rastlantısal yaşantılar, travma ya da gerçeklik) karmaşık etkileşimiyle oluştuğunu kabul etmiştir; bu etkileşimi “tümleyen diziler [complemental series]” olarak adlandırmıştır. Freud (1924c) ayrıca, sapkınlık [perversion] ve psikotik bozukluklar gibi bazı ruhsal rahatsızlıkların, gerçeklikle ilişkinin ciddi biçimde bozulmasıyla karakterize olduğunu da kabul etmiştir.

    Freud, patogenez kuramını gözden geçirmekte olduğu dönemde, zihin kuramını da geliştirme sürecindeydi. “Bilimsel Bir Psikoloji Taslağı” (1895b) adlı çalışmasında, düşünce gerçekliği [thought reality] ile dış gerçeklik [external reality] arasında ayrım yapabilme kapasitesini tanımlamış ve bu kapasiteyi algı, dürtülerin engellenmesi, düşünme, dil, dikkat ve yargılama gibi işlevlerle ilişkilendirmiştir. Tüm bu işlevler, onun egoya dair en erken kavramsallaştırmalarıyla bağlantılı olarak ele alınmıştır. İçsel [internal] ve dışsal [external] gerçeklik arasındaki ayrım, Freud’un kuramlarında giderek daha önemli bir yer edinmiştir. Bu ayrım, ilk kez Düşlerin Yorumu adlı eserinin son sayfalarına 1914 yılında eklenen bir dipnotla açıkça ifade edilmiştir. Freud burada, ruhsal gerçekliği [psychical reality] olgusal gerçeklikle [factual reality] -daha sonra maddi gerçeklik [material reality] olarak adlandırılmıştır- karşılaştırmıştır. Histerinin patogenezine ilişkin kuramında dış gerçeklikten iç gerçekliğe yönelen kuramsal değişime paralel olarak Freud, “bilinçdışının gerçek ruhsal gerçeklik olduğunu” ileri sürmüştür; bu gerçeklik hem bilinç açısından bilinmezdir hem de dış dünyanın gerçekliği kadar güçlü etkiler yaratır. Freud ayrıca, gelişen zihnin nasıl gerçekliği dikkate almayı öğrendiğini de açıklamıştır; buna göre zihin, haz ilkesine göre işleyen birincil süreçten, gerçekliğe yönelmiş mantıklı düşünmeyi mümkün kılan ikincil sürece geçiş yapar. Freud’a göre ikincil süreç ancak bebek, acı verici bir hayal kırıklığı deneyimiyle yalnızca arzu etmenin (ve buna bağlı olarak halüsinatif arzunun doyurulmasının) doyum getirmediğini, doyuma ulaşmak için düşünme ve eylem gibi daha karmaşık süreçlerin gerektiğini öğrendiğinde gelişir.

    On yıl sonra, “Zihinsel İşleyişin İki İlkesi Üzerine Formülasyonlar [Formulations on the Two Principles of Mental Functioning]” (1911b) başlıklı makalesinde Freud, haz ilkesine göre işleyen ve yalnızca arzu etme kapasitesine sahip bir haz egosundan [pleasure ego], gerçeklik ilkesine göre işleyen ve “yararlı olana ulaşmaya çabalayabilen ve kendini zarara karşı koruyabilen” bir gerçeklik egosuna [reality ego] doğru gelişimi yeniden ele almıştır. Bu makalede ilk kez tanıtılan gerçeklik ilkesi, haz ilkesinin yerini almaz; yalnızca dış dünyanın dayattığı sınırlamalar doğrultusunda onu değiştirir. Freud bu yazısında ayrıca gerçeklik sınaması terimini de tanıtmış ve bunun gerçekliğin sınırlarını deneme-yanılma yoluyla haritalandırmaya yönelik bir yaklaşım olduğunu öne sürmüştür. Fantezinin ise gerçeklik sınamasına tabi olmayan ve haz ilkesine bağlı kalan bir düşünme etkinlik türü olduğunu savunmuştur. Son olarak, tedavinin amacının bastırmanın yerini, belirli bir düşüncenin doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu veya gerçeklikle uyumlu olup olmadığını tarafsızca yargılayan bir değerlendirme sürecine bırakmak olduğunu belirtmiştir. Yaklaşık on yıl sonra yayımladığı “Ego ve İd [Th e Ego and the Id]” (1923a) adlı eserinde Freud, zihnin yapısal (ya da üçlü) modelini ortaya koyar. Bu modelde ego, zihnin yönetici işlevi olarak kavramsallaştırılır; dış gerçekliğin etkisiyle id’den gelişir ve sonrasında id, süperego ve dış gerçeklik arasında aracılık etme görevini üstlenir. Freud bu çalışmasında ayrıca, dış gerçeklikten bazı unsurların içe alınmasıyla iç dünyanın gelişmesini sağlayan içselleştirme (örneğin özdeşim) süreçlerinin, başlangıçta düşündüğünden çok daha yaygın olduğunu belirtir. Bu süreçlerin hem egonun hem de süperegonun gelişimine katkı sağladığını ifade eder. Freud, bireyler ile gerçeklik arasındaki ilişki üzerine yaptığı değerlendirmelerde, zihinsel gelişim ve işleyişte, ruhsal bozuklukların ortaya çıkışı ve ifadesinde dış gerçeklikle etkileşimin rolünü konu alan tüm sonraki çalışmaların zeminini atmıştır (Wallerstein, 1983b). Ancak Freud’a (1930) göre dış gerçeklik, çoğunlukla bir kısıtlama, tehlike ya da hayal kırıklığı kaynağıdır: Gerçeklik, hem bireyin hem de uygarlığın gelişimi için acı verici hayal kırıklıkları aracılığıyla bir payanda sunar -ki Freud bunu Ananke (Yunanca “zorunluluk”) kavramıyla ifade eder.

    Birey ile gerçeklik arasındaki bu bir miktar karamsar ve huzursuz ilişki tasvirinin aksine, Hartmann (1939a), bebeğin dünyaya, ortalama beklendik ortamda [average expectable environment] hayatta kalmaya önceden uyumlu olarak geldiğini öne sürmüştür. Bu çevre; beslenme, sevgi, duygusal güvenlik ve fiziksel zararlardan korunma gibi öğeleri içerir.

    Loewald (1951), bebeğin düşmanca bir gerçekliğe doğmadığı görüşünde Hartmann ile hemfikirdi. Ona göre, yenidoğan içsel ve dışsal gerçeklik ya da ego ile dış dünya arasında ayrım yapamaz; bu nedenle, epistemolojik anlamda biri oluşturulurken diğeri de eşzamanlı olarak oluşur.

    Aynı zamanda, Freud’un yanılsamaya yönelik olumsuz bakış açısının aksine, Winnicott (1945, 1953), yanılsamanın geçiş alanının [transitional space], geçiş nesnesinin [transitional object] ve ilk nesne bağı [first object tie] kurulumunun oluşumunda hayati öneme sahip olduğunu savunmuştur. Winnicott, gerçeklik ile gerçek dışılık arasında keskin bir ayrım yapılmasındansa, bebeğin gerçekliği tanıma ve kabul etme kapasitesinin gelişiminde ara bir durumun önemine dikkat çekmiştir.

    İnsanın dünyaya, makul ölçüde dostane bir gerçekliğe önceden uyum sağlamış biçimde geldiği yönündeki görüşler, gelişimsel psikanalizin çağdaş versiyonlarının önünü açmıştır. Bu kuramsal yaklaşımlar, büyümekte olan çocuk ile bakım veren çevresi arasındaki etkileşimin karmaşıklığını derinlemesine incelemiştir.

    Çağdaş psikanalistler, psikolojik gelişim ve işleyişin temel düzenleyicisinin gerçek yaşantı mı yoksa intrapsişik yaşantı mı olduğu konusunda tartışmaktadırlar. Örneğin bazı gelişimsel psikanalistler, “doğru yapma [getting it right]” ile ilişkili olumlu duyguyu bebeklikteki temel motivasyon kaynaklarından biri olarak tanımlamış ve gerçeklikle uyumlu şekilde işlev görmenin haz verici yönleri olabileceğini öne sürmüşlerdir (Emde, 1991). Son yıllarda, psikanalitik kuramlaştırmanın evrimi, hem gelişimsel süreçte hem de klinik bağlamda gerçek yaşantının etkisine daha fazla vurgu yapılması yönünde genel bir eğilim izlemiştir.

    Bazı yazarların Freud’un “naif gerçekçilik [naive realism]” olarak adlandırdığı yaklaşımdan uzaklaşma en çok klinik duruma ilişkin literatürde kendini göstermektedir. Bu bağlamda hâlen süregelen tartışmalardan bazıları şunlardır:

    • aktarım ile gerçek ilişki arasında bir ayrım yapmanın mümkün olup olmadığı (Greenson ve Wexler, 1969),
    • hasta ile analist arasında gerçekte ne olup bittiğine dair bir otoritenin bulunup bulunmadığı,
    • tedavinin hastaları daha gerçekçi hâle getirmeyi amaçlayıp amaçlamadığı,
    • tedavinin amaçları arasında anlatımsal ya da tarihsel bir hakikatin aranmasının yer alıp almadığı,
    • gerçekliğin (psişik ya da dışsal) keşfedilecek bir şey mi yoksa daima hasta ve analist tarafından birlikte kurulan bir yapı mı olduğu ve psikanalizdeki terapötik etkinin analisti “gerçek bir nesne [a real object] olarak içerip içermediği.

    Schafer (1970), herhangi bir gerçeklik görüşünün her zaman kısmen öznel olduğunu öne sürerek psikanalitik düşünceye özgü dört farklı gerçeklik vizyonunu [visions of reality] incelemiştir: komik [comic], romantik [romantic], trajik [tragic] ve ironik [ironic].

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Reality. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 217).

  • Terapötik Etki Nedir?

    Terapötik etki (therapeutic action), psikanalitik tedavinin terapötik kazanımı nasıl sağladığını açıklayan süreç demektir. Psikanalizin her bir ekolü, zihin (mind) ve patogenez (pathogenesis) modeline örtük biçimde bağlı olan bir terapötik etki kuramı geliştirmiştir. Terapötik etki kuramları, açık biçimde klinik teknik kuramlarıyla ve terapötik sonucun nasıl kavramsallaştırıldığıyla bağlantılıdır. Çağdaş terapötik etki kuramları, temelde yorumun işlevi [function of interpretation] ve analitik ilişkinin işlevi [function of the analytic relationship] etrafında birleşir; ayrıca, terapötik ilişkinin yorumlanıp yorumlanmayacağı ve hangi biçimde yorumlanacağı da bu kuramların merkezinde yer alır. Herhangi bir terapötik etki kuramı, hastanın değişim konusunda bilinçli olarak motive olmuş aktif bir katılımcı olduğunu kabul etmelidir. Herhangi bir psikanalitik tedavide, terapötik etki kuramları ile gerçek tedavi sonuçları arasındaki ilişki, hâlâ spekülatif bir nitelik taşımaktadır; çünkü belirli bir tekniğin etkisiyle sonuç arasındaki bağlantıyı gösterecek ampirik çalışmalara ihtiyaç vardır. Bununla birlikte, farklı kuramsal yönelimlere sahip analistler arasında paylaşılan zengin ve olumlu klinik deneyim, birden çok terapötik etki biçiminin [mode of therapeutic action] var olduğu görüşünü güçlü biçimde desteklemektedir.

    Psikanalizin tarihi, rahatlıkla ardışık terapötik etki kuramlarının gelişim süreci olarak tanımlanabilir. Psikanalizin başlangıcından bu yana kuramsal çoğulculuk [theoretical pluralism] onun temel özelliklerinden biri olmuşsa da, çeşitli psikanalitik düşünce okullarının bu denli kapsamlı biçimde ayrıntılandırılması, tarihte hiç olmadığı kadar günümüzde yoğunlaşmıştır. Bu süreçte ortaya çıkan kuramsal etkileşim ve fikir alışverişi [cross-fertilization] ise belki de en belirgin biçimde klinik ortamda kendini göstermiştir. Farklı kuramsal yaklaşımlara sahip analistler, temel önermelerin daha kapsamlı biçimde yeniden formüle edilmesini beklemeksizin, terapötik kazanım sağlamak amacıyla birleştirilmiş tedavi stratejileri kullanmışlardır. Tüm psikanalitik terapötik etki kuramlarında gözlemlenen genel eğilimler arasında şunlar öne çıkmaktadır: analitik ilişkinin [analytic relationship] önemi, analistin karşı aktarımının [countertransference] değeri, ve değişimi kolaylaştırmak için burada ve şimdiye [here and now] odaklanma. Ayrıca, farklı türden yaşantıların ve anıların nasıl depolandığını ve zihin/beyin plastisitesine [mind/brain plasticity] nelerin yol açtığını açıklayan bilişsel sinirbilimdeki [cognitive neuroscience] gelişmeler, terapötik etki kuramlarını önemli ölçüde etkilemiştir.

    Her ne kadar Freud, terapötik etki meselesini açık biçimde ele almamış olsa da, onun kuramının evrimi, psikanalizin nasıl işlediğine ve hangi koşullarda başarısız olduğuna dair giderek karmaşıklaşan anlayışlar içermektedir. Breuer ve Freud (1893/1895), histerik hastaların tedavisinde, psikanaliz öncesi döneme ait ilk terapötik etki modelini -katarsis [catharsis]- formüle etmişlerdir. Bu yöntemde, histerik semptomlar, travmatik anıların hatırlanması ve bu anılarla bağlantılı duygulanımların boşaltılması [discharge] yoluyla ortadan kaldırılır. Bununla birlikte, dikkat çeken bir diğer unsur da, doktorun hipnoz [hypnosis]ya da telkin [suggestion] yoluyla oynadığı aktif roldür. Freud’un ilk psikanalitik zihinsel örgütlenme modeli olan topografik model [topographic model], terapötik etkinin etkenleri olarak bastırmaların [repression] kaldırılması ve bilinçdışının bilinçli hale getirilmesini öne çıkarır. Freud, nevrozun kaynağı olarak travma anısını değil, bastırılmış ve kabul edilemez çocukluk cinselliği arzularının [wishes] kalıcı etkisini göstermeye başlamıştır. Bu dönemde Freud, analistin rolünü, tedavi sürecinin akışını engelleyen her şeye karşı hastanın gösterdiği direnci [resistance] yorumlamak olarak tanımlamıştır; Freud bu direnci, motivasyonel bir savunma biçimi olarak görmeye başlamıştır. Freud’un kuramında dönüm noktası, 1914b tarihli çalışmasıyla birlikte gelmiştir: burada Freud, aktarım [transference] ile direnç arasındaki karmaşık ilişkiyi fark etmiş ve aktarımı, iyileşme için en güçlü araç olarak tanımlamıştır. Bu farkındalığın önemi, analistin rolünü ve psikanalitik tedavi tekniğini kalıcı olarak değiştirmiştir; çünkü hastanın analiste yönelik duygularının anlamı, tedavi sürecinin merkezine yerleşmiştir. Freud, hastanın analitik durumdaki burada ve şimdi yaşantısıyla, bastırılmış erken dönem sevgiye dayalı bağlanma öyküleri arasındaki bağlantıyı keşfetmiştir. Terapötik etki, bastırmaların kaldırılması ve patolojik saplanmaların [pathological fixation] çözülmesi ile ilişkili olarak hastanın içgörü [insight] kazanımında yatar; bu süreç, analistin telkinleriyle değil, yorumlarıyla kolaylaştırılır. Bu ikinci nokta -yani analistin rolünün telkinde bulunmak değil, yorum yapmak olduğuna dair görüş- Freud ve diğerleri için, psikanalizi diğer zihinsel tedavi biçimlerinden ayıran önemli bir farklılık olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte, Freud (1912a), değişim için bir araç olarak analitik ilişkinin kendisinin de kullanılabileceğini kabul etmiştir; bunu, “sakıncasız” aktarım [“unobjectionable” transference] kavramına yaptığı atıfla ifade etmiştir. Bu kavramla Freud, cinsel olmayan, olumlu aktarımı [positive transference] kastetmiştir.

    Freud’un (1923a, 1926a) geliştirdiği yapısal kuram [structural theory] ve ikinci anksiyete kuramı [second anxiety theory], tedavinin amacını, bilinçdışı olanı bilinçli hale getirmekten, çatışmanın analizine kaydırmıştır. Her ne kadar terapötik etkinin hâlâ hastanın içgörü kazanımında yattığı düşünülse de, bu içgörü egonun kapasitelerinin güçlendirilmesi [strengthening of ego capacities] ve dürtülerin modülasyonu [modulation of the drives] yoluyla gerçekleşmektedir. Kuramsal düşüncesinin ilerleyen dönemlerinde, Freud (1937a), terapötik kazanca karşı işleyen güçleri, egonun savunmalarının yapısal olarak güçlü ve katı oluşuna, ayrıca dürtülerin aşırı hareketliliği ve yapışkanlığına [adhesiveness of the drives] bağlamıştır.

    Ego psikolojisinin Fenichel, Hartmann, Kris ve Lowenstein gibi psikanalitik kuramcılar tarafından daha da geliştirilmesiyle birlikte, terapötik etkiyle ilgili formülasyonlar esasen değişmemiş, ancak psikanalizin amacı, daha açık biçimde yapısal değişim [structural change] üzerinden tanımlanmıştır. J. Strachey (1934), klasikleşmiş ve sıklıkla alıntılanan makalesinde, Klein’ın etkisiyle, maksimum terapötik etkinin gerçekleştiği yerin hastanın süperegosu [superego] olduğunu öne sürmüştür; çünkü süperego, analistin etkisine en açık olan zihin parçasıdır. Strachey, bir yorumu “mutatif [mutative]” olarak tanımlar; bu, hastanın analiste yönelttiği düşmanca dürtülerin yorumlanması yoluyla, analiste yansıttığı arkaik fantezi nesnesi [fantasy object] ile analistin gerçek nesne [real object] olarak deneyimlenen hali arasındaki farkı fark ederek hasta tarafından içgörü kazanılması durumudur. Strachey’nin bu formülasyonu, zamanla sadece aktarım yorumuna dayalı çalışmanın kuramsal gerekçesi olarak kullanılmaya başlanmış, ancak bu yazarın özgün niyetinin ötesinde bir yönelim olmuştur.

    F. Alexander (F. Alexander ve French, 1946; F. Alexander, 1950a), terapötik etkinin, yorum yoluyla kazanılan içgörüden ziyade, analistin hastaya yönelik tutumsal ve davranışsal yanıtlarıyla gerçekleşen bir “düzeltici duygusal deneyim [corrective emotional experience]” aracılığıyla ortaya çıktığını ileri sürerek, ego psikolojisi kuramcıları arasında önemli bir tartışma başlatmıştır. Bazı ana akım ego psikologları (Zetzel, 1956; Stone, 1961; Greenson ve Wexler, 1969), terapötik etki anlayışını genişleterek, analitik ilişkinin aktarım dışı yönlerinin kolaylaştırılmasını da kapsayacak biçimde tanımlayan “terapötik ittifak [therapeutic alliance]” ve “gerçek ilişki [real relationship]” kavramlarını ortaya atmışlardır. Bu yaklaşım, Alexander’ın öne sürdüğü biçimde analistin yapay, belirli tutum ve rolleri benimsemesini gerektirmeksizin, terapötik etkiyi aktarım dışı etkileşimler üzerinden de değerlendirme imkânı sunmuştur. Bu genişletilmiş terapötik etki anlayışı, hem Mahler (Mahler, Pine, and Bergman, 1975) gibi gelişimsel kuramcıların hem de bu patolojiyi preödipal dönemde konumlandıran (Stone, 1961; Jacobson, 1964, 1971) daha şiddetli bozuklukları olan hastaları tedavi eden psikanalistlerin preödipal döneme yönelik artan odaklanmasıyla daha da ivme kazanmıştır. Klasik psikanalitik tekniklerdeki değişiklikler, yalnızca yoruma dayalı yaklaşımların daha ağır düzeyde hastalığı olan hastalar için terapötik olmadığının anlaşılmasıyla ortaya çıkmıştır. Freudyen bir arka plan ve gelenekten gelen Loewald (1960) ise, terapötik etkiyi daha derinlemesine yeniden formüle ederek, hasta ile analist arasındaki ilişkiyi değişim için bir katalizör olarak vurgulamıştır. Loewald, analisti, aktarım çarpıtmalarının yorumlanması yoluyla özdeşim kurulabilir hale gelen “yeni bir nesne [a new object]” olarak tanımlamıştır. Analitik ilişkiyi, ebeveyn/çocuk ilişkisine benzetmiş; bu benzetmede ebeveyn ya da analist, çocuğun ya da hastanın ego, kendilik ve nesne ilişkilerinin daha ileri düzeyde bütünleşmesi ve yapılaşmasını empatik biçimde kolaylaştıran bir işlev görür. Ayrıca analist, hastanın henüz kendisi için tasavvur edemediği bir potansiyeline dair bir şeyi zihninde taşıma [hold] kapasitesine de sahiptir. Çağdaş çatışma kuramcıları ve modern ego psikologları, terapötik etkiye dair bir dizi farklı görüşü benimsemektedirler. Bazıları, duygusal olarak etkileyici içgörünün, aktarımın yorumlanması yoluyla kazanıldığını ve bunun da daha uyumlu uzlaşma oluşumlarına [compromise formation] ve yapısal değişime [structural change] yol açtığını öne süren görüşe sıkı sıkıya bağlı kalmaktadır. Ne var ki, bu formülasyon sorunludur; zira içgörü ile yapısal değişim arasındaki ilişki hiçbir zaman açık bir biçimde ortaya konmamıştır. Hastalar, bu iki unsurdan birini diğeri olmaksızın kazanabilirken, kalıcı terapötik kazanım için her ikisinin birden gerekli olması da muhtemeldir. Günümüzdeki çağdaş çatışma kuramcılarının ve modern ego psikologlarının çoğu, terapötik sonucun sağlanmasında analitik ilişkinin rolünü artık kabul etmektedir; bu meseleleri artık ya/ya da bakış açısıyla değerlendirmemektedirler. Bununla birlikte, ilişkinin kendisinin ne ölçüde düzeltici bir işlev gördüğü konusundaki görüşler, kuramcılar arasında önemli ölçüde farklılık göstermektedir. Benzer şekilde, bazı analistler karşıaktarıma [countertransference], öznelerarasılığa [intersubjectivity] ve ortak inşaya [co-construction] yönelik çağdaş vurguları kuramsal çerçevelerine dahil etmişken, bazıları ise bu tür kavramlardan özellikle kaçınmaktadırlar (Abend, 2007).

    Çeviri devam ediyor…

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Transference. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 266).

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Therapeutic action. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 260).

  • Direnç Nedir?

    Direnç [resistance], hastanın psikanalitik sürecin ilerlemesine ve derinleşmesine yönelik bilinçdışı karşı koyuşudur. Bu karşı koyuş; zihinsel süreçler, fantaziler, anılar, karakter savunmaları ve davranışlar aracılığıyla ifade edilebilir. Direnç, hastanın tanıdık uzlaşmalardan vazgeçme ve duygusal olarak acı verici bir kendilik farkındalığıyla yüzleşme konusundaki bilinçdışı anksiyetesini yansıtır. Başlangıçta genellikle bilinçdışı olan bu direnç, bilinçli olarak fark edildikten sonra bile uzun süre devam edebilir. Direnç, savunma kavramından farklı olarak, tedavi durumuna özgü bir kavramdır.

    Sterba (1953), psikanalitik terapinin, dirençlerin dikkate alınmasıyla doğduğunu ileri sürerek direncin merkeziliğini ortaya koymuştur. Freud ise, direnç ve aktarımın analizinin psikanalitik tedavinin temel özelliği olduğunu, yalnızca bu unsurların yorumlanması yoluyla analitik bir sürecin kurulabileceğini yazmıştır. Bu teknik, psikanalizi değişimi kolaylaştırmak için telkin ya da ikna temelli diğer tedavilerden ayırır. Direnç terimi, genellikle çatışma ve uzlaşmayı içeren bir zihinsel örgütlenme modeliyle ilişkilendirilir ve bu modeli benimsemeyen analistler tarafından açık biçimde kullanılmaz. Bununla birlikte, tüm psikanalitik bakış açıları, tedavi süreci içinde analistin hastanın kendi zihnini anlama sürecini kolaylaştırmaya yönelik çabası ile hastanın bu sürece bilinçdışı olarak karşı koyma ve içsel durumu olduğu gibi koruma arzusu arasında var olan dinamik gerilimi bir biçimde kabul eder.

    Freud’un dirence yönelik en erken atıfları, “Histeri Üzerine Çalışmalar”da [Studies on Hysteria] (Breuer ve Freud, 1893/1895) yer alır; burada hipnotik telkin sürecine karşı gösterilen direnci gözlemlemiştir. Travmatik olayın başlangıçta unutulmasına yol açan güçler, şimdi hekim tarafından hipnoz yoluyla bu ayrışmayı [dissosiasyonu] çözme girişimine karşı koymaktaydı. Direncin aşılması gereken bir engel değil, anlaşılması gereken bir olgu olduğunun Freud tarafından fark edilmesi, psikanalizin temel taşlarından birini oluşturmuş ve serbest çağrışım yöntemine yönelik tekniksel bir dönüşümün yolunu açmıştır. Bu noktadan itibaren direnç, hastanın serbest çağrışımlarının akışını kesintiye uğratan her türlü eylemi olarak tanımlanmıştır. Tedaviye yönelik direncin, Freud’un motivasyon temelli savunma ya da bastırma anlayışıyla ilişkilendirilmesi ise kuramın gelişiminde kavramsal bir sıçramayı temsil etmiştir.

    Freud’un direnç anlayışı, onun bu olgunun yaygın varlığını ve çoklu belirleyicilerini fark etmesiyle birlikte giderek daha karmaşık bir hâl almıştır. “Teknik Üzerine Makaleler”de [Papers on Technique] Freud (1914b), direnci genel olarak tedavinin ve dolayısıyla iyileşmenin sürmesini engelleyen her şey olarak tanımlamış, ancak esas olarak aktarım ile direnç arasındaki ilişkiyi açıklığa kavuşturmayı amaçlamıştır. Freud’un, aktarımın hem bir direnç biçimi olduğunu hem de tedavinin en güçlü aracı olduğunu keşfetmesi son derece büyük bir öneme sahiptir. Bu makalelerde Freud, direncin bilinçdışı doğasını (ki bu, yapısal kuramını geliştirmesine yol açan kritik bir farkındalıktır), direncin derinlemesine çalışma sürecinin gerekliliğiyle olan ilişkisini ve analistin bilinçdışı direncinin tedavi sürecine olan katkısını ortaya koymuştur.

    Freud, “Engellenmeler, Belirtiler ve Anksiyete [Inhibitions, Symptoms and Anxiety]” adlı eserinde (1926a), direncin ego, id ve süperego kaynaklarını tanımlamıştır. Aktarım direnci [transference resistance], egoya ait üç direnç türünden yalnızca biridir ve analiste yöneltilmiş duygulanımları, düşünceleri ve tutumları içerir; bu unsurlar genişletilmiş bir bilgiye ulaşmanın önünde engel oluşturur. Analizin erken safhalarında, aktarım arzularına, fantezilere ve düşüncelere yönelik farkındalığa karşı bir direnç görülebilirken, daha sonraki aşamalarda, gelişmekte olan aktarım tutumlarının ortaya çıkışına karşı bir direnç söz konusu olabilir. Hastanın yaşantısının doğrudanlığı ve duygusal yoğunluğu nedeniyle, aktarım direncinin yorumlanması değişim için en güçlü etki alanını sağlar. Freud’un tanımladığı ikinci ego direnci ise bastırmadır; bu, çatışmalı düşüncelerin bilinçten etkin bir biçimde dışlanmasıdır. Üçüncü ego direnci, hastalığın sürmesine katkıda bulunan ikincil kazançtır [secondary gain]. Freud, yineleme zorlantısında [compulsion to repeat] bir id direnci tanımlamış ve bu durumu derinlemesine çalışma sürecinin gerekliliğini açıklayan bir unsur olarak görmüştür. Freud bu direnci, bilinçdışının uyguladığı çekim gücü ya da “libidonun yapışkanlığı [adhesiveness of the libido]” olarak tanımlamıştır. Freud, süperego direncini [superego resistance], bilinçdışı suçluluk duygusuna dayanan cezalandırılma ihtiyacı olarak tanımlamıştır. Bu direnç, bilinçdışı düzeyde acıdan vazgeçmeme ya da analizden fayda sağlamayı reddetme biçiminde ifade bulur. Süperego direncinin en yoğun biçimi, yapıcı ve etkili terapötik çalışmayı paradoksal biçimde hastanın durumunun kötüleşmesinin izlediği olumsuz terapötik tepki [negative therapeutic reaction] içinde kendini gösterir. Bu direnç, ahlaki mazoşizmin [moral masochism] bir ifadesidir. Süperego direnci kavramı, analizde ortaya çıkan çıkmazları anlamada büyük klinik öneme sahip olmuştur. “Sonlanabilir ve Sonlanamaz Analiz”de [Analysis Terminable and Interminable] Freud (1937a), erken dönem travmanın etkisi ve içgüdülerin yapısal gücü gibi, yorumlayıcı müdahale alanının dışında yer alabilecek direnç etkenlerinin etkisini ele almıştır.

    Ego psikolojisinin yükselişiyle birlikte, W. Reich (1933/1945) ve A. Freud (1936) direnç analizine ilişkin birbirine rakip iki görüş ortaya koymuşlardır. Reich, hastanın “karakter zırhı”na [character armor] karşı mücadeleci bir yaklaşım benimserken, A. Freud ise terapötik tarafsızlığa dayanan daha dengeli bir tutum sergileyerek analisti çatışmalı bir konumdan uzaklaştırmıştır. Reich’çı uç yaklaşımları dengelemeye yönelik çabalar, sonraki direnç analizine dair kuramsallaştırmaların büyük kısmına damgasını vurmuştur. Reich’in yaklaşımı, aynı zamanda direnç kavramına yönelik, hasta ile analist arasında çatışmalı bir ilişkiyi çağrıştıran olumsuz algıların kalıcılığını da açıklayabilir.

    Günümüzün çoğu analisti, direnci aralıklı bir müdahale olarak değil, tüm psikanalitik tedavilerin her aşamasında bulunan yaygın ve bütünleyici bir unsur olarak görür. Hastanın direncinin doğası ve niteliği tedavinin evresine bağlı olarak değişebilir; ancak direnç genellikle o hastaya özgüdür, çünkü karakter yapısına ve temel nevrotik çatışmalar ile fantezilere kök salmıştır. Bu nedenle, direncin yorumlanması narsisistik bir tehdit olarak deneyimlenebilir ve narsisistik savunmaları harekete geçirebilir. Direnç yorumunun zamanlaması kritik önemdedir; erken ya da hatalı bir yorum, direncin şiddetlenmesine yol açabilir. Dirençler yorum yoluyla bilinçli hâle gelse de, esas olarak direncin titizlikle analiz edilmesi, derinlemesine çalışma sürecini oluşturur ve anlamlı bir değişime yol açar (Samberg, 2004).

    Direnç analizine tekil bir odaklanma, Gray (1996) tarafından savunulmuştur; onun yakından süreç izlemeye dayanan yaklaşımı, analistin dikkatini serbest çağrışım sürecindeki kesintilere yönlendirerek bunları egonun savunma etkinliğinin kanıtı olarak görür. Bu bakış açısı, terimin daha erken dönemlere ait ve daha dar kapsamlı bir kavramsallaştırmasına bağlı kalır.

    Bazı çağdaş analistler, direnç kavramını hâlâ çatışmalı bir anlam taşıdığı gerekçesiyle reddetmiştir. Diğer bazı analistler ise kavramı sürdürmekle birlikte, direncin analitik ikilinin ortak bir ürünü olduğunu vurgular. Bu yaklaşımlar, analistin belirli kişilik özelliklerinin, kaçınılmaz empatik başarısızlıklarının (Kohut, 1959) ve karşıaktarımın etkisine odaklanır. Direnç, hem ego psikolojisi (Boesky, 1990) hem de kişilerarasılık [intersubjectivity] kuramı (Ogden, 1996b) açısından, hasta ile analistin bilinçdışı işbirliğini ifade eden ortak bir eylem olarak da değerlendirilebilir.

    Kohut (1977), dirençle ilişkileri bağlamında savunmacı yapılar [defensive
    structures
    ] ile telafi edici yapılar [compensatory structures] arasında bir ayrım yapmıştır. Telafi edici yapılar, kendiliğin bir alanındaki kusurları dengeleyerek diğer bir alanını (yansıtılan hırslar, ikizlik duyguları ya da yönlendirici idealler gibi) canlandırmaya hizmet eder; bu yapılar hastanın direncinin parçası değildir. Buna karşılık, savunmacı yapılar, kendilikteki kusurları gizlemeye yarar, sağlıklı gelişimi engeller ve dirence katkıda bulunur.

    Modern Klein’cılar, direnci tüm aktarım durumu bağlamında değerlendirirler. Direncin intrapsişik doğasına vurgu yaparlar, ancak onun ifadesini yansıtmalı özdeşim süreci içinde tanımlayabilirler. Öte yandan, temel ilgi odağı, direncin intrapsişik boyutundan ziyade kişilerarası bir bakış açısıyla ele alınan ortak inşa edilmiş yönleri de olabilir (Stolorow, Brandchaft ve Atwood, 1987). Fonagy ve arkadaşları (2003), direncin bazı yönlerini, zihinselleştirme kapasitesindeki dinamik olmayan bir yetersizliğin ifadesi olarak görmüşlerdir; bu kapasite, kişinin kendi ve başkalarının duygulanımsal zihinsel durumları üzerine düşünebilme yetisidir. D. N. Stern (Stern ve diğ., 1998) ise, direncin yalnızca dinamik bilinçdışının işleyişine uygulanabilecek bir kavram olduğunu, oysa zihnin farklı biçimlerde örgütlenmiş alanlarının da bulunduğunu ileri sürmüştür. Örneğin Stern’e göre, “örtük ilişkisel bilme [implicit relational knowing]” ve “başkalarıyla nasıl birlikte olunacağı [how-to-be-with-others]” gibi kavramlar, analitik deneyimin erken, sözel öncesi yaşantılarla bağlantılı yönlerini tanımlar.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Resistance. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 228).

  • Savunma Nedir?

    Burada “Savunma nedir?” sorusuna iki farklı sözlüğün verdiği cevapları paylaşıyoruz.

    Savunma – I

    Savunma [defense], acı verici bir içsel durumu deneyimlemeye karşı korunmak amacıyla kullanılan bilinçdışı bir psikolojik manevradır. Her ne kadar herhangi bir düşüncenin, duygunun ya da davranışın savunma işlevi görebileceği genel olarak kabul edilse de, özgül ve yaygın olarak kullanılan bazı savunma mekanizmaları [defense mechanism] tanımlanabilir. Savunma işlemleri [defensive operation], çocukluk döneminde erken yaşlarda başlar ve yaşam döngüsü boyunca işlemeye devam eder. Bazı savunmalar, gelişimin belirli evreleriyle ilişkilidir. Savunma, hem normal zihinsel işleyişte hem de psikopatolojide önemli bir rol oynar. Bir bireyin istikrarlı savunma tarzı [defensive style], onun karakterinin [character] önemli bir özelliğidir. Katı [rigid] bir savunma tarzı, karakter patolojisine katkıda bulunur; belirli savunma manevraları, belirli karakter tipleriyle ilişkilidir. Savunmalar aynı zamanda semptom oluşumuna da katkıda bulunur ve yine, belirli savunmalar, belirli sendromlarla ilişkilendirilir. Savunma, ayrıca psikanalitik tedaviye direnç [resistance] olgusunda da rol oynar. Bu direncin sistematik biçimde yorumlanmasına ise savunma analizi [defense analysis] adı verilir. Çağdaş psikanalizin amaçlarından biri, hastanın daha az katı ve daha adaptif [adaptive] savunma stratejileri kullanmasına yardımcı olmaktır.

    Savunma kavramı, psikanalitik kuram ve tedavinin temel taşlarından biridir. Bu kavram ilk olarak Freud’un yeni histeri kuramı bağlamında ortaya çıkmış olsa da, çok kısa sürede onun zihin kuramının genelinde merkezi bir yer edinmiştir. Savunma, Freud’un dinamik bilinçdışı [dynamic unconscious] kavramının merkezinde yer alır; burada, sürekli boşalma arayışında olan içgüdüsel dürtü türevleri [instinctual drive derivative], onların bilince çıkışını engelleyen karşı güçlerle, yani savunmalarla, karşı karşıya gelir. Her ne kadar ego psikolojisi [ego psychology] ve çatışma kuramı [conflict theory] ile yakından ilişkili olsa da, savunma kavramı, zihne ve psikanalitik tedaviye yönelik çoğu psikanalitik yaklaşım için büyük önem taşımaktadır.

    Freud’un (1894c) savunma terimini ilk kez yayımlı olarak kullandığı metin, 1894 tarihli çalışmasıdır. Bu kullanım, onun savunma histerisi [defense hysteria] (ve tüm savunma nöropsikozları [neuropsychoses of defense]) kuramının bir parçası olarak ortaya çıkmıştır. Freud’a göre bu rahatsızlıkların nedeni, dejeneratif zihinsel zayıflık değil, egonun “uyumsuz bir düşünceyi [incompatible idea]” reddetmesidir. “Histeri Üzerine Çalışmalar [Studies on Hysteria]” adlı eserinde, Freud (Breuer ve Freud, 1893/1895), savunmanın histeri oluşumundaki rolünü ayrıntılı biçimde ele almış ve savunma terimini, o dönemde yeni kullanıma giren iki terim olan sansür [censorship] ve bastırma [repression] ile birbirinin yerine geçebilecek şekilde kullanmıştır. 1897’den sonra, Freud, egonun, katlanılamaz ya da yasaklanmış zihinsel içerikleri bilinçten uzaklaştırma yönteminden söz ederken, neredeyse yalnızca bastırma terimini kullanmaya başlamıştır. Savunma terimi, Freud’un çalışmalarında zaman zaman bastırmadan daha kapsayıcı bir kavramı ifade etmek üzere yer alsa da, Freud (1926a) bu iki kavramı ilk kez açık biçimde, ancak 1926 yılında, “Engellenmeler, Belirtiler ve Anksiyete [Inhibitions, Symptoms and Anxiety]” adlı eserinde birbirinden ayırmıştır. Bu çalışmasında Freud, bastırmayı, birçok farklı savunma türünden yalnızca biri olarak tanımlamıştır. Aynı metinde Freud, çağdaş çatışma kuramının [conflict theory] özünü de ortaya koymuştur; buna göre, ego, bir anksiyete sinyaline [anxiety signal] karşılık olarak, bir içgüdüsel talep ile ilişkili tehlike durumundan kaçınmaya hizmet eden savunma sürecini başlatır. Savunma harekete geçtiğinde, ortaya çıkan uzlaşma [compromise], bir semptom, bir engellenme [inhibition] ya da patolojik ve normal olmak üzere çok çeşitli karakter özellikleri biçimini alır. Savunmanın başarısız olması ise, anksiyetenin doğrudan ifadesine yol açar. Freud, histeride ve genel olarak zihinsel işleyişte savunmanın rolünü tanımlarken bile, farklı nevrotik hastalık türlerine özgü savunma biçimlerini ayırt etmeye çalışmıştır. Daha 1890’ların ortalarından itibaren, bastırmaya ek olarak, Freud histerik “dönüştürme”yi [conversion], obsesyonel “yerine koyma”yı [substitution] ve “yer değiştirme”yi [displacement], paranoid “yansıtma”yı [projection] tanımlamıştır (1894c). Daha sonra, “karşıt tepki geliştirme” [reaction formation] ve “yüceltme”yi [sublimation] (1905b); “yalıtma” [isolating] ve “olmamış kılma”yı [undoing] (1909c); “karşıtına döndürme” [reversal into its opposite] ve “dürtünün özneye yönelmesini [turning round upon the subject’s own self] (1915b); “yadsıma”yı [disavowal] (1923b), “bölme”yi [splitting] (1924c) ve “olumsuzlama”yı [negation] (1925a) açıklamıştır.

    Savunmanın çeşitli yönleri, Freud sonrası psikanalitik kuramın gelişiminde merkezi bir rol oynamıştır. Özellikle A. Freud (1936), savunmayı psikanalitik kuram ve tekniğin odağı haline getirmiştir; egonun savunma yollarını ayrıntılandırarak, Freud’un ara sıra kullandığı savunma mekanizması [defense mechanism] terimini yaygınlaştırmıştır. A. Freud, şu on özgül savunma mekanizmasından oluşan, iyi bilinen bir liste önermiştir: bastırma, regresyon [regression], karşıt tepki geliştirme, yalıtma [isolation], geçersiz/olmamış kılma
    yansıtma, içeatım [introjection], kendine döndürme, karşıtına döndürme ve yüceltme. Ayrıca fantezide, sözde ve eylemde inkâr [denial in fantasy, word and act], kaçış [flight], idealleştirme, çilecilik/asketizm [asceticism], entellektüelleştirme [intellectualization], özgecil özveri [altruistic surrender], etkini edilgene çevirme [turning active into passiv], kendiliğe yöneltme [turning against the self] ve saldırganla özdeşim kurma [identification with the aggressor] gibi savunma yollarını da tanımlamıştır.

    Freud’un ölümünün ardından, W. Reich, bireyin savunma işlemlerinin nasıl “karakter zırhı [character armor]” biçiminde dışavurduğunu incelemiştir (W. Reich, 1933/1945). Nesne ilişkileri kuramını geliştirirken, Klein (1946), kendi görüşüne göre yaşamın ilk yılında ortaya çıkan ve ölüm dürtüsünden kaynaklanan kaygıya karşı yöneltilmiş olan ilkel savunmaları [primitive defenses] tanımlamıştır; bu savunmalar, içsel dünyanın [inner world] oluşumunda da rol oynar. Bu savunmaların en belirgin olanları bölme, ilkel idealleştirme [primitive idealization] ve yansıtmalı özdeşimdir [projective identification]. Bu savunmalar, paranoid-şizoid konum süresince belirgin biçimde görülür. Depresif konum sırasında suçluluk ve depresyona karşı geliştirilen savunmalar arasında ise, nesneden uzaklaşma [turning away from the object], depresif konuma geri dönüş [reversion to the depressive position], manik savunmalar [manic defenses] ve nihayetinde onarım [reparation] yer alır (Klein 1935, 1940). Kendilik psikolojisinin gelişimi sürecinde, Kohut (1971, 1977), kendilikteki birincil bir kusuru örtmeye hizmet eden savunma yapıları ile bu kusuru telafi etmeye çalışan telafi edici yapılar arasında bir ayrım yapmıştır. Ayrıca, karşılanmamış narsisistik ihtiyaçların yol açtığı utanç ve aşağılanma deneyimine karşı koruma sağlarken, aynı zamanda bu ihtiyaçları sahneleyen bir işlev gören, savunmaya yönelik dikey yarık [defensive vertical split] kavramını ortaya atmıştır. Hem Klein hem de Kohut, savunmayı tetikleme gücüne sahip anksiyete ya da duygulanım türlerinin sayısını artırarak bu alana katkıda bulunmuşlardır.

    İnterpersonal psikanalizin gelişimi sürecinde, Sullivan (1953a), savunmalara kabaca denk düşen bir kavram olarak “güvenlik işlemleri [safety operations]” terimini ortaya atmıştır; bu işlemlerin temelinde ise “seçici ilgisizlik [selective inattention]” yer alır. Ne var ki, Sullivan, savunulan şeylerin intrapsişik [intrapsychic] olaylar değil, başkalarıyla kurulan ilişkilerin -çeşitli nedenlerle dikkate alınamayan- bazı yönleri olduğunu savunmuştur; bu nedenle söz konusu ilişki öğeleri biçimlendirilmemiş [unformulated] ya da dissosiye edilmiştir/ayrıştırılmıştır [dissociated]. Bu fikirleri geliştirerek D. B. Stern, dissosiyasyonu, yani deneyimin biçimlendirilmemiş bir durumda savunmacı ve güdülenmiş biçimde korunmasını, psikanalitik klinisyenin karşılaştığı en önemli güdülenmiş bilmeme [motivated not-knowing] biçimi olarak tanımlamıştır (D. B. Stern, 1997). Modell (1984) ise, savunma mekanizması tanımını yalnızca intrapsişik bağlamla sınırlı olmaktan çıkararak, “iki kişilik [two-person]” bir bağlama genişletmiştir. Kişilerarası ve ilişkisel psikanalistler, kişilerarası savunma [interpersonal defense] kavramını geliştirmeye devam etmişlerdir (Westerman ve Steen, 2009). Örneğin, mistifikasyon [mystification], bir başkasının gerçekliğin belirli bir yönünü düşünme ya da anlama kapasitesine müdahale etmeyi amaçlayan kişilerarası bir savunmadır; bu müdahale, gerçekliğin yerine sahte bir yapılandırma koyarak gerçekleşir (Laing, 1965; Levenson, 1972).

    Diğer bakış açıları arasında, D. N. Stern’ün görüşleri bulunmaktadır; Stern’e göre, gelişim sürecinde kaçınılmaz olarak ortaya çıkan kişilerarası alandaki hataların onarımına yönelik yöntemler, savunmanın temelini oluşturur (D. N. Stern, 2005). Savunmayı mekanizma yerine anlam açısından değerlendiren Schafer (1968a) ise, tüm savunma işlemlerine gömülü olan anlatısal içeriğin [narrative content] önemini vurgulamıştır. C. Brenner (1982), savunma kavramının, ego işlevlerinin [ego functions] tamamen ayrı bir sınıfı olarak ele alınmasının faydasını sorgulamış; tüm savunmaların savunma dışı amaçlar için de kullanılabileceğini ve tüm zihinsel etkinlik ile davranış biçimlerinin savunma amaçlı kullanılabileceğini ileri sürmüştür. Brenner’ın aksine Gray (1994), “yakın süreç takibi [close process attention] olarak adlandırdığı bir teknik kuram önermiştir; bu kuram, neredeyse tamamen, tespit edilebilir olduğuna inandığı savunmaların analizine dayanır.

    Birçok psikanalitik kuramcı, savunmaları sistematik biçimde sınıflandırmaya ve düzenlemeye çalışmıştır. Fenichel (1945), başarılı savunmalar [successful defenses] ile başarısız savunmalar [unsuccessful defenses] arasında ayrım yapmaya çalışmıştır. G. Bibring ve diğerleri (1961) ise savunmaları karmaşıklık derecesine göre sınıflandırmış; bu sınıflamada, “birinci düzey [first-order]” ya da indirgenemez mekanizmalardan, birden fazla savunma mekanizmasının birleşimini içeren “ikinci düzey [second-order]” savunmacı davranış örüntülerine doğru uzanan bir yelpaze oluşturmuştur. Erkekler üzerinde gerçekleştirilen bir boylamsal çalışmadan elde ettiği ampirik verileri kullanan Vaillant (1992a), savunma mekanizmalarını, adaptif işlevleri [adaptive function] ve gelişimsel düzeylerine göre gruplara ayırmıştır:

    • psikotik [psychotic] savunmalar (inkar [denial], yansıtma [projection]);
    • olgunlaşmamış [immature] savunmalar (fantezi [fantasy], yansıtma [projection], eyleme dökme [acting out]);
    • nevrotik [neurotic] savunmalar (entellektüelleştirme [intellectualization], yer değiştirme [displacement], bastırma [repression]);
    • olgun [mature] savunmalar (mizah [humor], özgecilik [altruism], yüceltme [sublimation]).

    Bununla birlikte, Willick (1983) ve diğerleri, özellikle ilkel savunmalara atıfta bulunanlar başta olmak üzere, herhangi bir sınıflandırma sisteminin sakıncaları konusunda uyarıda bulunmuş; herkesin çeşitli bağlamlarda tüm savunmaları kullandığını savunmuştur. Tüm bu uyarılara rağmen, Blackman (2004), savunma mekanizmalarının sayısını rekor düzeydeki 101’e çıkararak genişletmiştir. [İlgili kitap için şuraya bakabilirsiniz.]

    Savunma işlemleri, hem psikanaliz içerisinde hem de “baş etme mekanizması [coping mechanism]” kavramıyla savunmanın örtüştüğü bilişsel ve sosyal psikoloji alanlarında pek çok ampirik araştırmanın konusu olmuştur. Örneğin, araştırma amaçları doğrultusunda, belirli savunmaların kullanımını objektif olarak ölçebilen araçlar geliştirmek üzere çok sayıda çalışma yapılmıştır (Perry ve Lanni, 2008). Birçok araştırmacı da savunmaların çeşitli bağlamlarda nasıl işlediğini incelemiştir (Westen, 1999b). Örneğin, ampirik çalışmalar, savunmaların geniş çaplı kültürlerarası geçerliliğe sahip olabileceğini (Tori ve Bilmes, 2002), kadın ve erkek arasında farklılık gösterebileceğini (Bullitt ve Farber, 2002) ve başarılı bir tedavi sonucunda değişebileceğini (Roy ve diğerleri, 2009) ortaya koymaktadır. Cramer (2006) ise savunmaların gelişimi, işlevi ve değişimi üzerine ampirik bilgileri ve bunları değerlendirme yöntemlerini gözden geçirmiştir. Son olarak, bilişsel nörobilimciler savunmaların biyolojik temellerini anlamaya yönelik çalışmalar yürütmeye başlamıştır (Northoff ve Boeker, 2006).

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Psychoanalytic psychotherapy. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 253).

    Savunma – II

    “Savunma (defense)” terimi, egonun nevroza yol açma potansiyeline sahip çatışmalar karşısında kullandığı tüm teknikleri ifade eder. Freud’un bu terimi ilk kullandığı anlamda, savunmalar bilinçdışıdır; çünkü bir dürtü ile ego arasında ya da bir algı veya temsil (anı, fantezi vb.) ile ahlaki zorunluluklar arasında ortaya çıkan çatışmadan kaynaklanırlar. Savunmaların işlevi, anksiyete ve hoşnutsuzluktan kaçınarak psişik bir denge durumunu desteklemek ve sürdürmektir. Savunma kavramı, Freud’un gerçeklik ilkesine ve süperego’ya önemli bir rol atfetmesiyle birlikte bir ölçüde genişlemiştir. Melanie Klein ise, savunmaların ilkel bir egonun içinde var olduğu yönünde daha köklü bir görüş geliştirmiştir.

    Freud, Wilhelm Fliess’e yazdığı 21 Mayıs 1894 tarihli mektubunda, nevrozlara ilişkin yorumunu ele alırken, ruhsal çatışma kavramıyla bağlantılı olarak savunma kavramını ortaya koymuştur: “Bastırılan şey her zaman cinselliktir” (1985c [1887–1904], p. 75). Anksiyetenin ortaya çıkışıyla ilgili olarak, cinsel gerilimin ruhsal olarak işlenmediğinde anksiyeteye dönüştüğünü ve böylece duygulanıma (affect) dönüştüğünü ileri sürdü. Freud, bu olguyu başka etkenlerin yanı sıra ruhsal cinselliğin (psychic sexuality) bastırılmasına, yani bir savunmaya, atfetmiştir. Freud, Fliess’e yazdığı 30 Mayıs 1896 tarihli mektubunda bastırmayı savunmayla ilişkilendirmiş ve şu vurguyu yapmıştır: “Yalnızca cinselliğin fazlalığı bastırmaya neden olmak için yeterli değildir; savunmanın iş birliği gereklidir” (s. 188).

    Freud, “Savunmanın Nöropsikozları Üzerine Ek Görüşler (Further Remarks on the Neuro-psychoses of Defence)” (1896b) adlı çalışmasında, savunmayı dürtü ile bastırmanın bilinçli faili (agent) olan ego arasındaki çatışmadan kaynaklanan bir süreç olarak ele alarak analizini derinleştirmiştir. Freud, savunmayı nevrozların ruhsal mekanizmasındaki “çekirdek nokta (nuclear point)” (s. 162) olarak değerlendirmiştir. Semptomların nasıl ortaya çıktığına ilişkin olarak, bilinçdışı ruhsal savunma mekanizmasının bir temsilin (representation) ahlaki zorunluluklarla çatışmasından doğduğunu daha açık biçimde ayrıntılandırmıştır.

    Freud, “Bastırma”da (Repression) (1915d) savunma mekanizmasının, “bilinçli ve bilinçdışı zihinsel etkinlik arasında keskin bir ayrım meydana gelmeden ortaya çıkamayacağını vurgulamıştır –bastırmanın özü, bir şeyi bilinçten uzaklaştırmak ve onu bilinçten belli bir mesafede tutmakta yatar” (s. 147).

    Çok daha sonra (1926d), Freud, “savunma süreci (defensive process)” terimini otuz yıl boyunca terk ettikten ve onun yerine “bastırma (repression)” terimini koyduktan sonra (bu iki kavram arasındaki olası bağlantıyı açık biçimde açıklamadan) (s. 163), “eski savunma kavramını yeniden gündeme getirmek için yeterince geçerli nedenler bulunduğunu” gözlemlemiştir (s. 164). Aslında, Freud terimi hiçbir zaman tamamen terk etmemiştir; çünkü o, kastrasyonun inkârını (her ne kadar başlangıçta “inkâr (denial)” [Verleugnung] terimini kullanmasa da) çocukların cinsellik kuramlarıyla (1908c) ve küçük Hans vakasıyla (1909b) ilişkilendirmiştir. Freud, fetişizmle (1927e) bağlantılı olarak -çalışmalarında merkezi bir rol oynayan bir kavram- ve “olumsuzlama (negation)” (1925h) üzerine makalesinde inkârı daha açık biçimde ele almış; burada inkârı “bastırılmış olana yönelik bir tür entelektüel kabullenme, ancak aynı zamanda bastırmanın özünü oluşturan şeyin varlığını sürdürmesi” olarak tanımlamıştır (s. 236). Dolayısıyla, “bastırılmış bir imgenin ya da düşüncenin içeriği, olumsuzlanması koşuluyla bilince ulaşabilir” (s. 235). Freud ayrıca yüceltme (sublimation) kavramını da ele almıştır; bu kavram, “Leonardo da Vinci ve çocukluk anısı (Leonardo da Vinci and a memory of his childhood)”nda (1910c) zaten yer almakta olup, ego enerjisiyle bağlantılı olarak Ben ve İd’de (The Ego and the Id) (1923b) yeniden ortaya çıkmıştır. Freud, bu enerjinin “bir deseksüalizasyon-yüceltmenin bir türü (a desexualisation-a kind of sublimation)” içerdiğini belirtmiştir (s. 30).

    Bu ayrımlar, İnhibisyonlar, Semptomlar ve Anksiyete’den (Inhibitions, Symptoms, and Anxiety) (1926d) önceye dayanmakta olup, Freud’un bu “eski savunma kavramı”na daha önemli bir işlev atfetmesinde ve bastırmanın rolünü sınırlamasında muhtemelen etkili olmuştur. Freud, savunmanın “benliğin, bir nevroza yol açabilecek çatışmalarda başvurduğu tüm teknikler için genel bir adlandırma haline getirilmesini; buna karşılık, araştırmalarımızın yönelimi sayesinde başlangıçta daha iyi tanıdığımız özel bir savunma yöntemi için ‘bastırma’ terimini korumayı” önermiştir (s. 163).

    Babası’nın çalışmalarını ilerletme çabası içinde olan Anna Freud, yapısal kuramın üç failinin [id, ego, süperego] nasıl işlediğini ortaya koyacak bir kuram geliştirmeyi amaçladı. Özellikle, egonun dürtülerin saldırısı karşısında nasıl “kuşkulandığını” ve “karşı saldırıya geçerek id’in alanına girdiğini tanımladı. Amacı, kendi sınırlarını güvence altına alacak biçimde tasarlanmış uygun savunma önlemleri aracılığıyla içgüdüleri kalıcı olarak etkisiz hale getirmektir” (1936, s. 8). Böylece Anna Freud’un ruhsal işleyişe ilişkin açıklaması, egonun adaptif işlevlerine belirli bir güç atfetmektedir.

    AnnaFreud’un çalışmaları, 1950’lerde Amerika Birleşik Devletleri’nde ortaya çıkan ego psikolojisi (ego-psychology) akımı tarafından sıkça alıntılanmıştır. Ego psikolojisi akımı içinde Heinz Hartmann, ego kuramını uyum (adaptation) sorunuyla bağlantılı olarak geliştirmiş ve bunu “çatışmadan bağımsız ego alanı (conflict-free ego sphere, 1958, s. 3)” ya da özerk ego (autonomous ego) kavramlarıyla tanımlamıştır. Bu akımda, genel olarak ruhsal işleyiş, savunma ve savunmanın dengesini arayışı açısından değerlendirilir.”

    Benzer bir doğrultuda, René Spitz, ilk savunmayı ikinci düzenleyicinin (aylık sekiz aylık anksiyetesi (eight-month anxiety) ya da yabancı anksiyetesi (stranger anxiety)) ortaya çıkışında konumlandırarak, bu savunmaların başlangıçta “terimin dar anlamıyla savunmadan ziyade öncelikle uyuma hizmet ettiklerini” açıklamıştır (s. 164). Nesne sabitlendiğinde (established) ve düşünme süreci başladığında ise işlevleri değişir. Saldırgan ve libidinal dürtülerin birleşmesiyle birlikte, özellikle özdeşim gibi bazı savunma mekanizmaları “yetişkinlikte hizmet edecekleri işlevi kazanırlar” (s. 164).

    Anna Freud ilk psikanalitik çalışmalarını yayımlarken, Melanie Klein, ruhsal aygıtın yapılarının çok daha erken dönemde işlev görmeye başladığını öne sürerek Freudcu ortodoksiden ayrılmış ve anksiyete ile ruhsal çatışmaya ruhsal işleyişte yeniden temel bir rol kazandıran bir bakış açısı ortaya koymuştur. Freud’un ikinci dürtü kuramından yararlanan Klein, ölüm dürtüsüne ve sevgi ile nefret (love and hatred) çatışmalara merkezi bir rol atfetmiştir. Böylece, yaşamın ilk aylarında -paranoid-şizoid konum (paranoid-schizoid position) sırasında- zaten var olduklarını düşündüğü erken savunma mekanizmalarına ilişkin görüşlerini geliştirmiştir.

    Savunma kavramı, Freud’dan bu yana gelişip kullanıldığı biçimiyle, hem klinik psikolojide hem de psikanalizde bir ölçüde yaygınlaşmıştır. Bu bağlamlarda, kavram ya ruhsal gerçekliği reddeden görece bilinçli bir davranışı ifade eder (ki bu tanım, kavramı direnç kavramına daha yakın hale getirir) ya da uyum sağlama ve bir denge durumuna ulaşma çabasında anksiyeteden ve hoşnutsuzluktan kaçınmaya çalışan bir ruhsal itkidir. Bunun sonucunda, savunmanın ruhsal gelişim için gerekli bir mekanizma olarak işlevi çoğu zaman göz ardı edilmektedir.

    Kaynak:

    Mijolla, A. de (Ed.). (2005). Defense. İçinde International dictionary of psychoanalysis (s. 373). Detroit, MI: Macmillan Reference USA.