Yazar: Admin

  • Nesne Nedir?

    Nesne [object], psikanalizde bir başka kişiyi ifade etmek için kullanılan terimdir. Nesne, kendilik [self] ile karşıtlık içinde ele alınır. Nesne terimi farklı bağlamlarda çeşitli anlamlarda kullanılmıştır: 1) dış gerçeklikte var olan, somut ve gerçek bir başka kişi (kişilerarası nesne [interpersonal object]); 2) bir başka kişinin zihinsel temsili, ya da temsiller dizisi (nesne temsili [object representation], intrapsişik nesne [intrapsychic object] ve zaman zaman imago [imago]); 3) gerçek bir nesneden ve basit bir nesne temsilinden farklı olan kuramsal bir yapı; burada bir nesne temsilinin örgütsel yapısı dürtü [drive] ve duygulanımla [affect] yüklenmiştir (örneğin içsel nesne [internal object], içeatım [introject] ve süperegonun [superego] bazı yönleri gibi); ve 4) insan olmayan bir şey ya da bir şeyin temsili (psikanaliz öncesi ya da psikanalitik olmayan anlam).

    Klein’ın kuramında, nesne (her zaman intrapsişiktir) daha da ayrıştırılarak ikiye bölünür: içsel nesne (yukarıya bakınız), başka bir kişinin, “fantezi”de [phantasy] bedenin içine alınmış olarak deneyimlenen içsel bir temsili olarak tanımlanır; dış/dışsal nesne [external object] ise, başka bir kişinin, bedenin içine alınmış olarak deneyimlenmeyen içsel bir temsili olarak tanımlanır. Başka bir deyişle, dış nesne teriminin hem dış dünyada var olan gerçek bir kişiyi (kişilerarası anlam), hem de bedenin dışında olduğu varsayılan başka bir kişinin intrapsişik temsili anlamında (Kleinci kuramda) kullanılması, kavramsal bir karışıklık yaratmıştır.

    Klein’in içsel nesne kavramı bağlamında kullanılan içsel [internal] sözcüğü de, “zihinsel [mental], “imgesel [imaginary] ve “içeride [inside] gibi çeşitli anlamlar taşımaktadır (A. Strachey, 1941). Çoğu analist, tüm kusurlarına rağmen nesne teriminin kullanımını kabul ederken, bazıları bu terimi reddeder; çünkü bu terimin, diğer kişinin öznelliğini nesneleştirdiğini ya da inkâr ettiğini düşünürler. Nesnel [objective] kelimesi, yani kişinin dünyayı kendi öznel konumunun dışından algılama ve bilme yetisi, psikanalitik epistemolojiye dair pek çok tartışmada yer almaktadır.

    Nesne kavramı, psikanalizdeki tüm kuramsal ekoller açısından önemlidir; çünkü zihinsel yaşamın her alanında diğer insanların önemini dile getirmeye olanak sağlar. Kendilik ile öteki arasındaki etkileşimler, bu etkileşimlerin deneyimlenişi ve içselleştirilmesi, zihnin gelişiminde ve gündelik işleyişinde belirleyici rol oynar. Kendilik ile öteki arasındaki etkileşimlerdeki bozulmalar ve/veya bu etkileşimlerin zihindeki temsili, en azından bazı psikopatolojilerin anlaşılmasına katkı sağlar. Son olarak, bu etkileşimler ve onların içselleştirilmesi, tedavi sürecinde hasta ile analist arasındaki ilişkiyi anlamada da önem taşır; hasta-analist etkileşimleri ve/veya bu etkileşimlere atfedilen anlamlar, terapötik etkinliğe dair tüm kuramsal yaklaşımların merkezinde yer alır.

    Her psikanalitik kuram nesnelere yer verse de, gelişim, zihinsel işleyiş, psikopatoloji ve tedaviye ilişkin kavramsallaştırmalarında kendilik ile nesne etkileşimlerine ve bu etkileşimlerin zihinsel temsiline özel vurgu yapan kuramsal yaklaşımlar farklı ve kimi zaman kafa karıştırıcı biçimlerde adlandırılır: nesne ilişkileri kuramı [object relations theory], kişilerarası psikanaliz [interpersonal psychoanalysis] ve ilişkisel psikanaliz [relational psychoanalysis].

    Kabaca ifade etmek gerekirse, özgün Kleinci/nesne ilişkileri bakış açısında nesne neredeyse her zaman zihindeki nesne temsillerine atıfta bulunur; buna karşılık, özgün Sullivan’cı/kişilerarası bakış açısında nesne, dış dünyadaki gerçek nesne anlamında kullanılır. Ancak çağdaş psikanalizde, kendilerini nesne ilişkileri kuramcısı ya da kişilerarası kuramcı olarak tanımlayanların çoğu, nesne terimini her iki anlamda da kullanmaktadırlar.

    İlişkisel psikanaliz, kendisini, deneyimin intrapsişik ve kişilerarası alanları arasında katı bir ayrım yapılamayacağı görüşünde birleşen kuramcıları kapsayan geniş bir perspektif olarak sunmuştur. İlişkisel psikanaliz, nesne ilişkileri kuramını da kapsadığını iddia etse de, birçok nesne ilişkileri kuramcısı bu sınıflandırmayı reddetmektedir.

    Nesneyi gerçek bir kişi anlamında kullanan analistler genel olarak şu görüşlerde birleşirler: Önemli diğer kişilerle yaşanan gerçek etkileşimler, gelişim, sürekli zihinsel işleyiş ve tedavi sürecinin her yönü açısından önemlidir; etkileşim deneyimleri içselleştirilir ve psikolojik işleyişin tüm yönlerine katkıda bulunur; ayrıca, etkileşimde bulunan her bireyin öznel durumu, bu etkileşimin deneyimlenişine katkı sağlar. Etkileşim hâlindeki öznelliklere özel vurgu yapan kuramcılar kendilerini kişilerarasılığa dayalı kuramcılar [intersubjectivists] olarak tanımlarlar. Bu yaklaşımı benimseyen tüm analistler, psikanalitik durumu da iki kişilik bir psikoloji [two-person psychology] bağlamında tasvir ederler.

    Nesneyi bir nesnenin zihinsel temsili anlamında kullanan analistler ise genel olarak şu görüşlerde birleşirler:

    • nesne temsilleri hem bilinçli hem de bilinçdışıdır;
    • nesne temsilleri, hem içsel hem de dışsal koşullara bağlı olarak hem durağan hem de değişkendir;
    • nesne temsilleri, gerçekçiden çarpıtılmışa uzanan bir yelpazede yer alır;
    • nesne temsilleri, içselleştirilmiş gerçek nesnelerle yaşanan kişilerarası etkileşimler tarafından şekillendirilir;
    • nesne temsilleri aynı zamanda bilişsel gelişim, fantezi, güdüsel durum ve çatışma gibi çok sayıda intrapsişik etken tarafından da biçimlendirilir;
    • nesne temsilleri, az ya da çok bütünleşmiş bir biçimde, birbiriyle daha fazla ya da daha az uyumlu çok sayıda nesne imgesinden oluşan tutarlı bir bütün meydana getirir (J. Sandler ve Rosenblatt, 1962);
    • nesne temsilleri, özellikle erken gelişim döneminde ve ciddi psikopatolojilerde, çoğunlukla nesneye ilişkin deneyimin bütünleşmemiş “parçalarından [parts]” oluşur, az ya da çok somut niteliktedir (örneğin: Freud ve Abraham’ın oral nesneleri [oral objects], anal nesneleri [anal objects] ve fallik nesneleri [phallic objects]; Hartmann ve A. Freud’un gereksinimi karşılayan nesnesi [need-satisfying object]; Klein’ın içsel nesnesi [internal object] ve parça nesneleri [part objects], örneğin iyi nesne [good onject] [bazen meme olarak adlandırılır], kötü nesne [bad object] ve zulmedici nesne [persecutory object] gibi; Winnicott’ın geçiş nesnesi [transitional object]; Kohut’un kendiliknesnesi [selfobject] ve idealleştirilmiş ebeveyn imgosu [idealized parental imago]; Fairbairn, Bion ve diğerlerinin tanımladığı “nesneler”);
    • makul ölçüde gerçekçi ve bütünleşmiş nesne temsilleri inşa etme ve sürdürebilme kapasitesi, önemli bir gelişimsel görevdir (örneğin Hartmann’ın nesne değişmezliği/sürekliliği [object constanc] ya da Klein’ın depresif konumuna ait bütün nesne [whole object] kavramlarında olduğu gibi). İyi bütünleşmiş nesne temsilleri inşa edememe ya da sürdürememe durumu, çeşitli türden psikopatolojilerle ilişkilidir.

    Freud’dan başlayarak her kuramcı, nesnelerin ve onlarla yaşanan etkileşimlerin zihin içinde temsil edilmesini sağlayan karmaşık içselleştirme [internalization] süreçleriyle ilgilenmiştir. İçselleştirme süreçleri; içe atım [introjection], özdeşim [identification] ve/veya yansıtmalı ve içe atımlı özdeşim [projective and introjective identification] gibi dinamikleri içerir. Bu tür süreçler, kimi zaman içe alım [incorporation] fantezileriyle psişik olarak temsil edilebilir. Her kuramsal ekol, bu süreçlerin gelişimde, psikolojik işleyişte ve tedavi bağlamında nasıl işlediğine dair kendi özgül görüşünü sunar. Bununla birlikte, tüm kuramcılar, nesnelerin ve nesneyle etkileşimlerin içselleştirilmesinin zihinsel yaşamın örgütlenmesine ve psişik yapının gelişimine katkıda bulunduğu konusunda hemfikirdir. İçselleştirme süreçleri, psikanalitik tedavinin terapötik etkisinde merkezi bir rol oynar.

    Ayrıca, Freud’dan bu yana her kuramcı (hem kuramcı hem de birey açısından) nesne temsillerini kendilik temsillerinden bütünüyle ayırt etmenin zor, hatta imkânsız olduğunu da belirtmiştir. Kendilik ve nesne temsilleri, çocukluktan itibaren birbirleriyle etkileşim içinde oluşur. Kendilik ile nesne arasındaki sınır her zaman bir ölçüde geçirgendir; bu sınır, bilişsel olgunlaşmamışlık, psikopatoloji, yoğun duygulanım durumları ve psikolojik stres gibi pek çok faktöre bağlı olarak, makul bir ayrımdan tam bir karışıklığa uzanan bir süreklilik içinde değişkenlik gösterir. Kendilik ve nesne temsilleri arasında ciddi bir ayrım yapamama durumu, psikotik yapıların ayırt edici özelliğidir.

    Freud, yazı yaşamı boyunca nesne kelimesini ve kavramını yukarıda sıralanan tüm anlamlarda kullanmış, ancak bunlar arasında açık bir ayrım yapmamıştır. Freud’un nesneyi kavramsal bir terim olarak ilk kez kullanımı, “Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme [Three Essays on the Theory of Sexuality]” (1905b) adlı eserinde olmuştur; burada, yeni dürtü (ya da libido) kuramını geliştirirken, dürtünün (içgüdü) kaynak [source], amaç [aim] ve nesne [object] olmak üzere üç yönünü tanımlamıştır. Bu nesne kavramsallaştırmasında (kimi zaman cinsel nesne [sexual object] olarak da adlandırılır), nesne, “dürtünün amacına ulaşabildiği ya da bu amacı gerçekleştirebildiği şey” olarak tanımlanır. Freud, 1910 yılında (1910d), nesneyi bu kez farklı bir biçimde, bir aşk nesnesi [love object] olarak kullanmış ve bu terimi basitçe, bir kişinin sevmek üzere seçtiği kişi anlamında kullanmıştır. Bu nesne kavramları birbirinden farklıdır ancak örtüşür; çünkü Freud’a göre sevmek (aslında tüm insan davranışı) dürtülerin etkinliğini yansıtır ve nesne kavramı daima dürtü kavramıyla bağlantılıdır.

    Freud, nesne kavramıyla bağlantılı olarak birbiriyle kesişen ve iç içe geçen pek çok anlayış [concept] sunmuştur ve bu anlayışlar o zamandan bu yana hem kullanılmış hem de tartışılmıştır:

    1. Nesne, dürtüye içkin değildir; yalnızca ona “lehimlenmiştir [soldered]” (1905b).
    2. Her bireysel durumda, nesne son derece kişiye özgüdür.
    3. Cinsel dürtü “anaklitik [anaclitic]” olduğundan (ya da kendini koruma içgüdülerine -açlık, susuzluk gibi- “yaslandığından [leaning on]”), dürtünün nesnesi çoğu zaman, kendini koruma içgüdüsünü doyuran nesneler temelinde şekillenir (örneğin, çocuğu besleyen anne gibi).
    4. Gelişimin erken evrelerinde, dürtünün nesnesi bütünleşmiş bir nesne değildir; her zaman oral, anal ya da fallik bileşenler gibi dürtünün bir “bileşeni [component]” ile bağlantılıdır.
    5. Dürtünün nesnesi son derece somut olabilir (örneğin, ağız, anüs ya da fallus gibi bir beden parçası).
    6. Nesneler arasında sembolik ikameler meydana gelebilir (örneğin, dışkı=çocuk=armağan ya da penis=erkek gibi) (1917d); başka bir deyişle, ilgi ya da enerji yatırımları [cathexis], bir nesneden başka bir nesneye kaydırılabilir (1909b).
    7. Nesne, narsisizmin [narcissism] değişimlerine bağlı olarak şekillenebilir; örneğin idealleştirme [idealization] ya da narsisistik nesne seçimi [narcissistic object choice] durumlarında olduğu gibi (1914e).
    8. Nesne, alçaltma [debasement] ile birlikte görülen idealleştirmede [idealization] olduğu gibi, parçalara bölünebilir (1912d).
    9. Nesne, ambivalans [ambivalence] kavramında olduğu gibi, hem sevilip hem de kendisinden nefret edilebilir (1912a).
    10. Dürtünün değişimleri (daha sonra savunmalar olarak kavramsallaştırılmıştır) nesne bağlamında tanımlanabilir (örneğin, “öznenin kendi kendiliğine yönelmesi” [1915b] gibi).
    11. Nesne seçimi, ya da “bir nesnenin bulunması aslında onun yeniden bulunmasıdır”; başka bir deyişle, her nesne seçimi, önceki bir nesne seçiminin anısını ya da temsilini yansıtır ya da onun tarafından biçimlendirilir; bu olgu, aktarım [transference] fenomeninde yansıma bulur (1905b).
    12. Pek çok fenomen, homoseksüalite [homosexuality] ya da fetişizmde [fetishism] olduğu gibi, tipik olmayan nesne seçimini yansıttığı biçiminde en iyi şekilde anlaşılabilir.
    13. Nesne kaybı [object loss], yas [mourning] ve melankoli [melancholia] gibi çok sayıda sonucu olan karmaşık süreçleri harekete geçiren önemli ve acı verici psikolojik bir olaydır (1917c).
    14. Kendilik ve nesne temsilleri her zaman açık bir biçimde ayrıştırılmış değildir.

    Yukarıda belirtilen düşüncelere ek olarak ve çeşitli yazılarına dağılmış şekilde, Freud bireyin nesneyle kurduğu ilişkiye dair gelişimsel bir şema da sunmuştur. Bu gelişimsel şema, gerçekte olduğundan belki daha tutarlı bir biçimde sunulsa da, otoerotizm [autoerotism] ile başlar; bu evrede dürtü, kendilik ya da nesne kavramı olmaksızın, bireyin kendi bedeniyle etkileşimi yoluyla doyurulur. Süreç, birincil narsisizm [primary narcissism] (libidonun nesne kavramı oluşmadan önce kendiliğe yöneltilmesi), birincil özdeşim [primary identifi cation] (kendilik-nesne ayrımı ya da gerçek nesne bağlarının oluşumundan önce bireyin nesneyle kurduğu ilk ilişki biçimi) evrelerinden geçerek, son olarak nesne sevgisine [object love] (libidonun nesnelere yöneltilmesi) ulaşır. Bu son evre, ikincil narsisizm [secondary narcissism] (libidonun nesneden geri çekilerek yeniden kendiliğe yönelmesi) ile yan yana var olur.

    Nesne sevgisi, daha sonra çeşitli pregenital evrelere [pregenital stages] ayrıştırılır (bu evreler, nesnenin yalnızca bir parçasıyla [part] kurulan ilişkiyle tanımlanır; bu parça, dürtünün bir bileşeniyle ilişkili olarak haz kaynağı olarak deneyimlenir) ve ödipal/genital evre [oedipal/genital stage] ile (bu evrede tam nesne [whole object] sevilir) devam eder. Son olarak, Freud ergenliği, yeni ve ensest olmayan bir nesne bulma mücadelesiyle işaretlenen bir evre olarak tanımlayarak, bu dönemin önemine dikkat çekmiştir. Gelişimsel şemasının bir parçası olarak Freud (1926a), nesneyle ilişkili tehlike durumlarına dair bir zaman çizelgesi de sunmuştur (bu durumlar arasında nesnenin kaybı korkusu, nesnenin sevgisini kaybetme korkusu ve nesne tarafından hadım edilme korkusu yer alır); bu tür tehlikelerin öngörülmesi, savunmayı tetikler (sinyal anksiyetesi [signal anxiety]).

    Son olarak, Freud, kendilik ve nesne temsilleri ile intrapsişik yapıların çocukluktan itibaren nasıl geliştiğine ilişkin içselleştirme ve dışsallaştırma süreçlerinin birçok karmaşıklığını da incelemiştir. Bu içselleştirmelerin en önemlisi, ödipal kompleksin çözülmesiyle ortaya çıkan, yansıtma [projection], içeatım [introjection] ve özdeşim [identification] gibi karmaşık süreçler yoluyla inşa edilen süperegonun [superego] oluşumudur. Freud (1923a), ayrıca, nesneye yönelik yatırımların [cathexis] terk edilmesiyle ortaya çıkan ve egonun içinde yapı inşasına yol açan süreci de tanımlamıştır; bu kavrayış, daha sonraki nesne ilişkileri kuramlarında büyük önem kazanacaktır. Dikkate değer bir nokta olarak, Freud kuşkusuz temsil [representation] kavramının farkındaydı (bir nesnenin zihinsel temsili olmadan onun içselleştirilemeyeceğini kavrıyordu) ancak nesne temsili [object representation] terimini kullanmamıştır. Zaman zaman, imago [imago] kelimesini (Jung’dan ödünç alarak) kullanmış ve bu terimle, yetişkinin zihnindeki, nesne seçimini etkileyen çocukluk nesnesinin “model”ini [model] kastetmiştir. Son olarak, Freud (1917d) nesne ilişkisi [object relationship] terimini kullanmış olsa da, bu terimi nesne ilişkileri kuramında olduğu biçimiyle -yani kendilik ile öteki arasındaki içselleştirilmiş etkileşimlerin psişenin temel yapı taşı olarak işlev görmesi anlamında- kullanmamıştır (Fairbairn, 1952).

    Freud süperegonun kökenlerine ilişkin görüşlerini geliştirirken, Klein tüm sonraki psikanalitik kuram üretiminde kalıcı bir etki bırakan bir kuram öne sürmüştür. Freud’un süperego kuramını -içsel ahlaki otoritenin temsilcisi olarak, yansıtma, içeatım ve özdeşim gibi karmaşık süreçler yoluyla inşa edilen bir yapı olarak tanımladığı anlayışı- temel alan Klein, tüm içsel dünyanın yaşamın ilk günlerinde başlayan süreçler aracılığıyla gerçekleşen çoklu içselleştirmelerden, ya da içsel nesnelerden oluştuğunu öne sürmüştür. Klein, içsel nesneyi, bedenin içinde konumlanmış bir nesnenin bir fantezisi [phantasy] olarak tanımlamıştır. Klein, içsel nesneye ilişkin pek çok özelliği tanımlamış ve bunların tümü, onun fantezi, dürtü, beden deneyimi ve nesne deneyiminin birbirinden ayrılmaz olduğu yönündeki inancını yansıtmaktadır. (Dikkate değer bir nokta olarak, Klein’ın ego [ego], beden [body] ve kendilik [self] kavramlarını birbirinin yerine kullanması, kavramsal karışıklıklara yol açmıştır.) Klein’ın görüşüne göre:

    1. içsel nesne bir fantezidir;
    2. içsel nesne bedensel bir nesnedir; hiçbir zaman tamamen yitirilmemiş bir somutluk niteliğine sahiptir; bu durum, içsel nesne için Klein’ın kullandığı “meme” gibi eşanlamlı terimlerde yansıma bulur;
    3. içsel nesne, haz ve acı deneyimleriyle yüklüdür;
    4. içsel nesne, canlı ve güçlü bir varlık olarak deneyimlenir;
    5. içsel nesne, iyi deneyimi saldırıdan korumak amacıyla savunmacı bir şekilde “tamamen iyi” ve “tamamen kötü” parça nesnelere bölünür;
    6. normal gelişim süreci boyunca parça nesneler bütün nesnelere bütünleştirilir;
    7. içsel nesneler iyi ya da “yardım edici [helpful]” olabilir; ancak Klein’ın çalışmalarının çoğu içsel kötü nesnenin betimlenmesine odaklanmıştır;
    8. nesne ve kendilik temsillerinin tümü, sürekli olarak devam eden yansıtma ve içe atım süreçleriyle inşa edilir; bu nedenle bu temsiller hiçbir zaman birbirinden tam olarak ayrıştırılamaz;
    9. içsel nesne [internal object] dışsal nesneden [external object] ayrıdır, bedenin içine alınmış olarak deneyimlenmeyen bir nesnenin temsilidir. (Çeviriye bak.)

    Klein’ın kuramında, nesneye ilişkin deneyim zamanla somut içsel nesneden daha soyut ve sembolik nesne temsillerine doğru gelişir; bu gelişim süreci içinde içsel nesne, dış nesneye benzemeye başlar ve her ikisi de giderek daha gerçekçi bir nitelik kazanır. En önemlisi, psikolojik gelişim, bölme [splitting] ve yansıtmalı özdeşim [projective identification] süreçlerinin egemen olduğu ve bölünmüş parça nesnelerle (ve kendiliğin parçalarıyla) karakterize edilen paranoid-şizoid konumdan [paranoid- schizoid position], ambivalansı [ambivalence] (ya da aynı nesneye yönelik sevgi ve nefret) tolere edebilme kapasitesiyle ve nesnenin iyi ve kötü yönlerinin bütün bir nesnede bütünleştirilmesiyle tanımlanan depresif konuma [depressive position] doğru ilerler. Psikopatoloji, ya paranoyak-şizoid konumun ya da depresif konumun çeşitli yönlerini yansıtır. Klein’ın (1929, 1935, 1946) görüşüne göre, içsel nesnelere ilişkin tüm süreçler, saldırganlık [aggression] ile ilişkili kaygıların yönetimiyle bağlantılıdır; başka bir deyişle, Freud’da olduğu gibi, onun kuramı da temelde dürtü temellidir [drive- based]. Ancak Freud’dan farklı olarak, onun gelişimsel kuramındaki son evre (depresif konum), dürtünün çeşitli bileşenlerinin bütünleşmesiyle değil, nesneye yönelik sevgi ve nefret gibi çelişkili tutumların bütünleştirilebilmesi kapasitesiyle tanımlanır.

    Freud ve Klein’dan bu yana tüm psikanalitik kuramlar, giderek artan biçimde benlik ile nesne arasındaki etkileşimlere ve bu etkileşimlerin içselleştirilmesine odaklanmıştır. Çeşitli kuramcılar, ya Freud’un ya da Klein’ın çalışmalarından -ya da çoğu zaman her ikisinden birden- yararlanmışlardır. Nesneyle ilgili psikanalitik kavramlardaki önemli gelişmeler şunlardır:

    1. Sandler’ın, Freud ve Klein’ın nesneye ilişkin görüşlerinin büyük bir bölümünü nesne temsili [object representation] kavramı çerçevesinde yeniden kavramsallaştırma çabası (bu terim ilk olarak Fenichel [1932] tarafından ortaya atılmıştır);
    2. Nesne sürekliliği [object constancy] -yani nesne temsillerine yönelik ambivalansı tolere edebilme kapasitesi- ego psikolojisi geleneği içinde kavramsallaştırılmıştır (Hartmann, 1952; Spitz, 1965; Mahler, 1968);
    3. İçeatım [introject], Eduardo Weiss tarafından isim olarak türetilmiş bir terim olup, yaklaşık olarak Klein’ın içsel nesne kavramına karşılık gelir; ego psikolojisi [ego psychology] geleneği içinde kavramsallaştırma yapan Sandler ve Schafer, içe atımı, bireyin sürekli bir ilişki içinde olduğunu hissettiği “içsel bir varlık [inner presence]” niteliğine sahip bir nesne temsili olarak tanımlamışlardır; gelişimsel olarak, içeatım, kişileştirilmemiş süperegonun oluşumundan önce gelir (J. Sandler ve Rosenblatt, 1962; Schafer, 1968b);
    4. Psikanalitik etkileşimde analistin gerçek bir kişi olarak rolü -örneğin, “yeni nesne [new object]” (A. Freud, 1978) ya da “gelişimsel nesne [developmental object]” (Tähkä, 1993; Hurry, 1998) kavramlarında olduğu gibi; ve
    5. Kohut’un kendiliknesnesi [selfobject] ve içselleştirilmiş ebeveyn imgesi, kendilik psikolojisi tarafından normal gelişim için hayati önemde olarak kavramsallaştırılmıştır.

    Yıllar boyunca, kendilik ve nesne ilişkileriyle ilgilenen kuramcılar -Bowlby, Spitz, Fairbairn, Winnicott, Bion, Jacobson, Mahler, Loewald, Kernberg, Kohut, Sandler, Sullivan, D. N. Stern, Fonagy ile Greenberg ve Mitchell dâhil- onlarca farklı “nesne” türü öne sürmüşlerdir. Bu kuramcılar çeşitli biçimlerde ego psikologları, nesne ilişkileri kuramcıları, kendilik psikologları, kişilerarası kuramcılar, ilişkisel kuramcılar ya da bunların bir kombinasyonu olarak tanımlanmışlardır.

    Blatt ve diğer bazı kuramcılar, nesne kavramını sosyal psikoloji ve bilişsel sinirbilimden gelen kavramlarla bütünleştirmeye çalışmışlardır (Blatt ve Lerner, 1983). Ayrıca, çeşitli psikopatoloji türlerinde kendilik ve nesne temsillerini incelemeye yönelik birçok girişim olmuştur (Nigg ve diğerleri, 1992). Son olarak, tedavi sürecinde kendilik ve nesne temsillerinde meydana gelen değişimleri incelemeye yönelik çalışmalar da gerçekleştirilmiştir (Bers ve diğerleri, 1993).

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Object. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 170).

  • Gerçeklik Sınaması Nedir?

    “Gerçeklik testi [reality testing]”, psişenin iç dünya [internal world] ile dış dünya [external world] arasındaki farkı değerlendirme süreci olarak tanımlanır. Freud, bu süreci ilk olarak algı [perception] ve hareketliliğe [motility] dayalı olarak tanımlamıştır; ancak ego kuramını kademeli olarak geliştirdikçe, gerçeklik testi egonun işlevlerinden [function of the ego] biri haline gelmiştir.

    Gerçeklik Sınaması – Reality Testing

    Biyolojik, psikolojik, sosyal ve çevresel gerçekler ve zorunluluklar karşısında kişinin kendi sınırlarını belirlemesi ve değerlendirmesi. Kişinin kendisi ve diğerleri açısından hayal ve gerçek ayrımı yapmasını sağlar. Gerçeklik testinde bozukluk psikozun temel ölçütüdür.

    Karakaş, S. (2017). Prof. Dr. Sirel Karakaş Psikoloji Sözlüğü:
    Bilgisayar Programı ve Veritabanı – www.psikolojisozlugu.com (sürüm: 5.2.0/2022)

    Freud’un bu kavrama dair en kapsamlı açıklaması, “Düş Kuramına Metapsikolojik Bir İlave [A Metapsychological Supplement to the
    Theory of Dreams
    ] (1916–1917f [1915]) adlı metninde yer alır ve burada kavram, psişenin yaşadığı deneyimin şu anda mı gerçekleştiğini yoksa daha önce yaşanmış bir deneyimin hatırlanması mı olduğunu belirlemesini mümkün kılan bir başka kavram olan “gerçeklik göstergesi [reality indicator]” ile birlikte ele alınır. Psikanalizde bu iki kavrama duyulan ihtiyaç, psişenin sanrılamaya/halüsinasyon görmeye [hallucinate] yönelik eğiliminden kaynaklanmaktadır. Eğer önceki bir deneyim halüsinasyon şeklinde -yani yoğun dürtüsel yatırımın etkisiyle algıya şimdiymiş gibi sunularak- yeniden yaşanırsa, bu durum egonun geçmiş ile şimdiyi, içsel olan ile dışsal olanı ayırt etme kapasitesini bulanıklaştırabilir ve bu nedenle, ego gerçek algıyla halüsinasyon arasındaki ayrımı yapabilmek için yatırımın [cathexis] yoğunluğuna başvurmak zorunda kalabilir.

    Freud’un ilk metinlerinde, egonun yatırım yapma ve bu yatırımları değiştirme kapasitesi, gerçeklik testine bağlıydı. Daha sonraki metinlerde ise bu kapasite, dış gerçekliği içe aktaran algıya (1911b), ardından da aşırı uyarım kaynaklarından kaçışı mümkün kılan ve böylece egonun bu uyarımı içsel kaynaklardan ayırt etmesini sağlayan motiliteye atfedilmiştir (1916–1917f).

    Ne var ki, bu süreçlerin tümü, büyük ölçüde askıya alınmış olan motilite ve algının psikanalitik seans sırasında kullanılamayacağı varsayımına dayanır. Bu nedenle, Freud’un ardılları -özellikle Winnicott- fantezi alanını ayırt etmeye ve içsel ile dışsal gerçeklikleri birbirinden ayırmaya katkıda bulunan başka bir süreci vurgulamışlardır. Bu süreç, dışsal gerçekliğin hayal edilen yıkıma direnç gösterdiği ve bu yıkım tarafından yok edilmediği olgusuna dayanır. Gerçeklik ya da daha doğrusu dışsallık, öznenin yıkıcılığına karşı gösterdiği direnç aracılığıyla keşfedilebilir. Bu durum, negatif aktarımın analizine tedavi sürecinde baskın bir rol kazandırır.

    Kaynak:

    Macmillan Reference USA. (2005). Psychotherapy. İçinde International dictionary of psychoanalysis (1. baskı, s. 1451).

  • Kimlik Nedir?

    Kimlik [identity], kendini özgün, tutarlı ve sahici bir birey olarak sürekli bir şekilde deneyimleme duygusudur. Kimlik hem bilinçli ve bilinçdışı bileşenleri olan intrapsişik bir olgudur, hem de sosyal grubun onayına dayanan kişilerarası bir fenomendir.

    Kimlik (Identity)

    Kişinin sosyal ve kişiler-arası bağlantıları ve sosyal rolleriyle tanımlanır. Kimlik duygusu nispeten süreklidir.

    Karakaş, S. (2017). Prof. Dr. Sirel Karakaş Psikoloji Sözlüğü:
    Bilgisayar Programı ve Veritabanı – www.psikolojisozlugu.com (sürüm: 5.2.0/2022)

    Kimlik terimi Freud ve diğerleri tarafından zaman zaman kullanılmış olsa da, en çok Erik Erikson’un çalışmalarıyla ilişkilendirilir. Erikson, bu kavramı, çok bilinen gelişim evreleri dizisinde ergenlik dönemine özgü bir gelişimsel kazanım olarak ele almıştır. Erikson ayrıca kimlik krizi [identity crisis] ve kimlik difüzyonu [identity diffusion] terimlerini de ortaya koymuştur. Kimlik krizi, ergenlik döneminde öz-imajın [self image] yeniden örgütlenmesine eşlik eden beklenen şüphe ve kaygıların ortaya çıkmasını ifade ederken; kimlik difüzyonu, önceki özdeşimlerin [identification] bütünlüklü bir kimliğe entegre edilememesiyle karakterize olan patolojik durumu tanımlar (Erikson, 1946, 1950, 1956, 1959). Daha yakın zamanlarda kimlik kavramı, cinsiyet kimliği [gender identity], temel cinsiyet kimliği [core gender identity] ve cinsel kimlik [sexual identity] alanlarındaki çalışmalarda da kullanılmıştır (Stoller, 1964; Money, 1973; R. Green, 1975; S. Frankel ve Sherick, 1979; Roiphe ve Galenson, 1981b).

    Kimlik, gelişim kuramında ve sosyoloji ile psikanaliz arasındaki kesişim noktasında özel bir öneme sahiptir. Gerçekten de kimlik, benlik [self] ya da benlik temsilinden [self representation] farklıdır; çünkü özellikle bireyin benlik algısını [sense of self] çevreleyen kültürle ilişkisi bağlamında içerir. Buna ek olarak, birçok gelişim kuramcısına göre, kimliğin kristalizasyonu [crystallization: sabit ve kararlı hale gelen zihinsel sentez] ergenliğin en önemli özgül görevi ve başarısıdır. Ancak Erikson, kimliğin yaşam döngüsü boyunca sürekli olarak yeniden işlendiğini vurgulamıştır.

    Erikson (1946), başlangıçta ego kimliği [ego identity] olarak adlandırdığı kimlik terimini, bireyin kültürel ve toplumsal dünyası içerisindeki gelişimsel deneyimlerinden ortaya çıkan, “toplumsal bir gerçeklik içinde tanımlı bir egoya dair bir ‘kanı/kanaat duygusu [sense of conviction]’”olarak tanımlamıştır. Erikson, kimliği “egonun bir alt sistemi [a subsystem of the ego]” olarak tanımlamış ve bu alt sistemin işlevini, çocukluktaki psikososyal krizlerden türeyen benlik temsillerini, bireyin toplumsal dünyası içindeki benliğin gerçekliğine dair istikrarlı fakat değiştirilebilir bir duyguya entegre etmek olarak belirtmiştir. Erikson, ego kimliğini kısmen ondan türediği ego ideali [ego ideal] ile karşılaştırmıştır; ego idealini, benliğe yönelik bir dizi hedef olarak tanımlar (1956). Nitekim Wallerstein (1998), Erikson’un kimlik kavramsallaştırmasının, kendilik psikolojisi [self psychology] de dâhil olmak üzere, sonraki dönemlerde kendiliğe yönelik ilginin ortaya çıkışına zemin hazırladığını öne sürmüştür.

    Pek çok psikanalist, Erikson’un kimlik kavramsallaştırmasını aşırı derecede sosyolojik buldukları gerekçesiyle reddetmiştir; zira onlara göre bu kavramsallaştırma, öncelikli olarak bireyin ait olduğu belirli kültüre uyum sağlamasına atıfta bulunmaktadır. Ancak, birçok diğer kuramcı, bu terimi ya da benzer kavramları, bireyin gelişim süreci boyunca özdeşimleri içselleştirme [internalize], sentezleme [synthesize] ve bütünleştirme [integrate] kapasitesine atıfta bulunmak üzere kullanmıştır. Greenacre (1958a), kimliğin kaynaklarının beden imgesinin [body image] gelişiminde yattığını öne sürmüştür. Mahler (Rubinfine, 1958), kimliği ayrışma sürecinin [process of separation] başarılı bir şekilde yürütülmesi bağlamında ele almıştır. Jacobson (1964), kişisel kimlik [personal identity] adını verdiği kavramı incelemiş ve bunu, giderek daha gerçekçi hale gelen benlik temsillerinin bütünleşmesi olarak tanımlamıştır. Lichtenstein (1961), kimliğin kökenlerini, çocuğun ihtiyaç ve beklentilerini paylaştığı annesiyle kurduğu en erken ikili etkileşimlerde [dyadic interactions] tanımlamıştır. D. N. Stern (2005) de kimliğin başkalarıyla etkileşim içinde oluştuğunu ve temelinin kişilerarasılığa [intersubjectivity] dayandığını öne sürmüştür. Kernberg (1967), sınırda (borderline) kişiliklerde görülen kimlik difüzyonu/yayılması [identity diffusion] kavramını ayrıntılandırmış ve kimlik difüzyonunun, normal bir süreç olan kimlik krizi [identity crisis] ile karıştırılmaması gerektiğini savunmuştur. Wilkinson-Ryan ve Westen (2000), sınırda kişilik bozukluğunda görülen çeşitli kimlik karmaşa [identity disturbance] türlerini ampirik yöntemler kullanarak incelemeye çalışmışlardır.

    Psikanalitik literatürde kimlik krizi teriminin kullanımı belirgin biçimde tutarsız olmuş; soyutlama düzeyleri ve kavramsal odaklar arasında geniş bir yelpazeye yayılmıştır. Örneğin, bu terim kurumsal çalkantıları [institutional upheavals] tanımlamak için (Gitelson, 1964), hastaneye yatış nedeniyle bilinçli benlik temsilinde [conscious self representation] meydana gelen değişimleri ifade etmek için (Will, 1965) ya da öz-imajını [self image] tehdit eden bilinçdışı sırlarla yüzleşmeyi anlatmak için (Margolis, 1966) kullanılmıştır.

    Kimlik krizi / kimlik bunalımı (Identity Crisis)

    Toplumdaki rolünün ya da kendisine ilişkin toplumsal beklentilerin değişmesi, stres gibi etkenler sonucunda kişinin içine girdiği kimlik belirsizliği ya da kimlik karmaşası. PSİKOSOSYAL KURAM’a göre 12-19 yaş, kimlik kazanımına karşın kimlik karmaşasının yaşandığı dönemdir. Sağlıklı kişilik gelişiminde, bu kriz, kimlik kazanımı yönünde çözülür.

    Karakaş, S. (2017). Prof. Dr. Sirel Karakaş Psikoloji Sözlüğü:
    Bilgisayar Programı ve Veritabanı – www.psikolojisozlugu.com (sürüm: 5.2.0/2022)

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Identity. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 76).

  • Süperego Nedir?

    Süperego, zihnin yapısal ya da üç parçalı modelinde yer alan üç failinden [agency] biridir ve genellikle vicdan [conscience] olarak bilinir. Süperegonun işlevleri arasında, kişisel özelliklerden arındırılmış idealler ve ahlaki değerler kümesini içeren ego ideali [ego ideal]; kabul edilemez davranışları durdurmaya çalışan sınırlayıcı bir işlev; ve cezalandırıcı bir işlev yer alır. Süperego oluşumu, ödipus kompleksinin [oedipus complex] çözülmesiyle gerçekleşir; ancak süperegonun öncülleri çok daha erken dönemde oluşur ve bazı analistlere göre, sonraki gelişim ve pekişme yaşam döngüsü boyunca devam eder. Öz-değer [self-esteem] düzenlenmesiyle yakından ilişkili olan süperego, kendiliği/benliği [self] ego ideallerinin değerlerine göre değerlendirir ve ardından ya eleştirir ya da ödüllendirir. Ahlaki standartlara uygun yaşanmaması durumunda kişi suçluluk [guilt] duygulanımı yaşar; kişisel mükemmellik idealleriyle ilişkili ahlaki olmayan standartlara ulaşamama ise utanç [shame] duygulanımına yol açar. Kısmen güçlü id dürtülerinden türeyen süperego, regresyona [regression] ve otorite figürlerine dışsallaştırılmaya [externalization] oldukça yatkındır; bu durum aktarım [transference] bağlamında özellikle klinik açıdan önem taşır. Süperegonun türevleri, mecazi olarak içsel ses [inner voice] içsel otorite [inner authority] ya da içsel yargıç [inner judge] şeklinde tanımlanan fenomenlerde gözlemlenebilir.

    Süperego kavramı, psikanalitik kuramın tarihsel gelişimi açısından önemli bir yere sahiptir. Freud’un, ödipus kompleksini psişik deneyimin evrensel bir düzenleyicisi olarak görmesi ve bu kompleksin çözümünü ahlaki gelişimin belirleyici unsuru olarak değerlendirmesiyle yakından ilişkilidir. Ayrıca, Freud’un kadın gelişimine dair hatalı varsayımlarıyla da bağlantılıdır; özellikle kadın süperegosunun, erkek süperegosuna kıyasla daha az katı olduğu yönündeki görüşü bu bağlamda öne çıkar. Günümüz söyleminde süperego kavramı, duygulanım gelişimi ve erken dönem öznelerarasılık gelişimine ilişkin anlayışlara önemli katkılar sunmuştur. Süperego patolojisi, en uç örneklerde sosyopati, mazoşizm ve depresyon gibi çeşitli patolojik durumlara yol açabildiği gibi, daha ince düzeyde öz-değer düzenlemesiyle ilişkili sorunlara da katkıda bulunur. Süperego ile ilişkili klinik meseleler sıklıkla saldırganlık ve buna eşlik eden suçluluk duygusunun yönetimiyle ilgilidir. Klinik bağlamda, süperego patolojisi sıklıkla olumsuz terapötik tepki ile ilişkilendirilmiştir ve bu tepki çoğu zaman bir cezalandırılma ihtiyacı çerçevesinde kavramsallaştırılır. Freud süperego terimini ilk kez, Ego ve İd [Th e Ego and the Id] (1923a) adlı eserinde kullanmıştır. Yapısal kuramın ilkelerine göre tanımlanan bu terim, zihnin, üç birbiriyle ilişkili işlevinden oluşan bir sistemini ifade eder: vicdan [conscience], öz-gözlem [self-observation] ve ego ideali [ego ideal] (ya da ideal işlev [ideal function]). Ancak bu terim ve onun temsil ettiği sistem, 1923 yılına gelindiğinde, Freud’un daha önceki yazılarında uzun ve zaman zaman kafa karıştırıcı bir gelişim sürecinden geçmiştir. Freud’un (1913e) ahlak anlayışı ilk kez kesin biçimde, ahlaki buyrukların toplumsal otorite tarafından belirlendiği ve kuşaktan kuşağa ebeveyn otoritesi yoluyla aktarıldığı şeklinde tanımlanmıştır; bu buyruklar, biyolojik temelli ödipal dürtülere -ensest ve ebeveyni öldürme arzularına- bir tepki olarak ortaya çıkar. Bu bağlamda Freud’a göre, ahlak ve onun özünü oluşturan yasaklar (ensest ve ebeveyn katli yasağı), içsel gelişimsel süreçlerden türemez; bu kurallar, yalnızca çocuğun ebeveynine duyduğu sevgiden ötürü onlara itaat etmesi bağlamında anlam kazanır. Freud’un (1914e) içsel ahlaki fail [internal moral agency] kavramına ilk göndermesi “Narsisizm Üzerine [On Narcissism]” başlıklı metninde yer alır. Daha kısa bir biçimde bu kavrama “Yas ve Melankoli [Mourning and Melancholia]” (1917c) adlı eserinde de değinmiştir. Özellikle ilk metinde Freud, zihnin geri kalanından ayrışan, onu eleştirel bir şekilde gözlemleyen ve ebeveynler tarafından belirlenen ideal davranış ölçütleriyle karşılaştıran bir zihinsel fail [mental agency] fikrini ortaya koymuştur. Bu ideal ölçütlere bağlı kalmak, çocuğun nesne ilişkileri kurulmadan önce deneyimlediği birincil narsisizme karşılık gelen narsisistik bir yüceltmeyi beraberinde getirir. Bu görüş, Freud’un “Grup Psikolojisi ve Ego Analizi [Group Psychology and the Analysis of the Ego]” (1921) adlı eserinde genişletilmiş; burada Freud, karizmatik liderlerin yönettiği otoriter gruplardaki lider figürlerine yönelik tutumları, bu içsel failin dışsallaştırılmış karşılıkları olarak değerlendirmiştir.

    Freud (1923a), “Ego ve İd” adlı eserinin yayımlanmasıyla birlikte süperego kavramını resmen tanımlamış ve kuramsallaştırmıştır. İki yıl önce ego ideali olarak adlandırdığı kavram, bu noktadan itibaren süperego olarak adlandırılmıştır. Süperego, ödipal çatışmanın çözülmesiyle birlikte oluşan, ensest ve ebeveyn cinayetine yönelik ödipal arzulara karşı gelişen yasaklayıcı bir karşıt-tepki oluşturma [reaction formation] içeren otoriter bir zihinsel fail olarak değerlendirilmiştir. Süperego oluşmadan önce, otoriteye dayalı düzenleme, çocuğun ebeveynlerinin buyruklarına dışsal olarak uyması yoluyla sağlanırken, süperegonun oluşumuyla birlikte bu düzenleme, çocuğun ebeveynleriyle özdeşim kurması [identification] yoluyla içselleştirilmiş hale gelir. Bu gelişimsel dönüm noktasıyla ilişkili olarak Freud (1923b), anal-sadistik dönemden sonra ve gizil dönemden önce gelen fallik bir psikoseksüel evreyi kuramsal olarak araya yerleştirmiştir. Fallik döneme özgü nesne ilişkileri üçlü [triadic] yapıdadır; bu durum, prefallik psikoseksüel evrelere özgü ikili [dyadik] nesne ilişkilerinden farklıdır. Bu evrede çocuğun hayal ettiği başlıca tehlike kastrasyondur/hadım edilmedir [castration]; çocuk bunu, ödipal arzuların uygun bir cezası olarak kavramsallaştırır. Ödipal arzular ile kastrasyon tehdidine ilişkin cezalandırıcı korku arasındaki çatışma [conflict], ödipus kompleksini harekete geçirir; bu kompleks, süperegonun oluşumuyla birlikte çözülür. Bu model, erkek çocuğunun gelişimini açıklamada işlevsel bir şekilde işler; ancak Freud’un (1924b) görüşüne göre, küçük kız çocuğu kendisini zaten kastrasyona uğramış (penissiz) olarak algıladığı için, korkacağı bir şey daha azdır. Bu nedenle, Freud’a göre, kız çocuğunun ödipus kompleksi erkek çocuğundaki kadar bütünüyle çözülmez ve onun süperegosu “erkeklerde olmasını beklediğimiz ölçüde amansız ve duygusal kökenlerinden bağımsız” bir nitelik kazanmaz.

    Süperego ile ego arasındaki gerilim, suçluluk duygusu (kastrasyon anksiyetesinin varisi) ve azalmış öz-değer olarak kendini gösterir. Buna karşılık, süperegonun ahlaki ve mükemmeliyetçi standartlarına uyum sağlamak, artmış bir öz-değer hissine yol açar. Bu ahlaki ve mükemmeliyetçi standartların karşılanmasını güvence altına alan işlev, “ego ideali” ya da “ideal işlev” ya da “ego idealinin taşıyıcısı [vehicle of the ego ideal]” (Freud, 1933a) olarak adlandırılır. Süperegonun eleştirel ve cezalandırıcı yönelimi, onun çoğunlukla saldırgan dürtü enerjisiyle [aggressive drive energy] işlediğini gösterir. Süperegonun katılığı, her zaman ebeveynlerin katılığının bir yansıması olmayabilir; daha çok çocuğun ödipal dönemdeki rekabetçi saldırganlığının bir yansımasıdır. Toplumsal uyum gereği saldırganlığın genel olarak ve sürekli bastırılması da aynı süreci sürdürür ve uygarlığın önemli bir “hoşnutsuzluğu [discontents]” olan suçluluk duygusunun insanlık üzerinde giderek artan bir yük haline gelmesine neden olur (Freud, 1930).

    Freud’un süperegoya ilişkin kesin formülasyonu onun üç temel işlevini (vicdan, ego ideali ve kendini değerlendirme) belirlemiş olsa da, bu liste her zaman bu kadar istikrarlı olmamıştır. 1914 ve 1921’de Freud, o dönemde “ego ideali” olarak adlandırılan yapıya gerçeklik sınaması [reality testing] işlevini atfetmiş, ancak 1923’te bu işlevi nihayet ego’ya atfetmiştir. Freud’u takip eden çoğu analist de kendini değerlendirmeyi ego’nun bir işlevi olarak kabul etmiş, ancak bu işlevin süperegonun diğer i cunda ortaya çıkar. Bununla birlikte, ikisi arasında fenomenolojik farklar vardır. Bu farkları açıklamak için çeşitli kuramsal çabalar ortaya konmuştur. Bu çabalar; dürtüler (libidoya karşı saldırganlık [libido versus aggression]), dürtü yönelimi (nesne yönelimine karşı narsisizm/mazoşizm [(object orientation versus narcissism/masochism]) ve süperego işlevleri (vicdana karşı ego ideali [(conscience versus ego ideal]) gibi temellere dayandırılmıştır. Ancak bu konuda şimdiye dek bir uzlaşıya varılamamıştır (Piers ve Singer, 1953). Bir diğer tartışma konusu ise kadınlarda süperego gelişimi meselesidir. Günümüzdeki çoğu analist, kız çocuğunun süperegosunun erkek çocuğunki kadar katı olduğunu kabul etmektedir. Ancak kızın bedenine ilişkin kaygıları, kendi anatomisine uygun olarak farklıdır ve ödipal üçlü ilişkilenme durumu da erkeğinkinden bazı temel açılardan ayrışır. Bu nedenle, kız çocuğunun anne ve babayla kurduğu ilişkilenme biçimleri ile kendine yönelik talepleri, erkek çocuğunkiyle farklılık gösterebilir (Gilligan, 1982; D. Bernstein, 1983; P. Tyson, 1994; P. Bernstein, 2004; Kulish & Holtzman, 2008). Freud, süperegonun erkeklerde olduğu gibi kadınlarda da sıklıkla annenin sesiyle konuştuğu gerçeğini göz ardı etmiştir.

    Süperegonun bir yapı olarak ani bir şekilde mi oluştuğu yoksa zaman içinde yavaş yavaş mı geliştiği konusu hâlâ tartışmalıdır. Süperegonun “oluştuğu” görüşünü savunan analistler, süperego öncülleri [superego precursors] ile gerçek süperego [superego proper] arasındaki ayrımı vurgularlar (Hartmann & Loewenstein, 1962; Jacobson, 1964; D. Milrod, 2002). Yeni bir ruhsal yapının tam da oluştuğu anda ortaya çıkmasına imkân veren iki belirleyici etmenden söz ederler: Bunlardan ilki, ödipal krizin güçlü uyarıcı etkisidir; diğeri ise, vazgeçiş [renunciation], kavramsallaştırma [conceptualization] ve öz-gözlem [self observation] gibi gerekli ego kapasitelerinin [ego capacity] kazanılmasıdır. Klein (1927b), süperego işleyişinin son derece küçük yaştaki çocuklarda bile gözlemlenebileceğini öne sürmüştür; bu görüş, psikanalitik kuramda oldukça hararetli tartışmalara yol açmıştır. J. Sandler (1960b) ise, dışsal olarak dayatılan süperego buyruklarının bir tür bilişsel taslağı olan “otonom-öncesi süperego şeması [preautonomous superego schema]” kavramını ortaya atmıştır. Ancak bu şema, yalnızca bir dışsal temsildir; içinde içselleştirilmiş ebeveyn otoritesi barındırmaz -bu içselleştirme ancak ödipus kompleksinin çözülmesiyle gerçekleşir.

    Bazı çağdaş psikanalistler, süperego gelişiminin yaşam boyu süren bir süreç olduğunu savunmaktadırlar. Bu yaklaşım, ödipal dönemden çok önce, küçük çocuklarda ebeveyn beklentilerinin içselleştirilmeye başlandığını öne sürer ve bu sürecin yetişkinlik boyunca daha da değişip şekillendiğini ileri sürer. Bebeklerin ve küçük çocukların her iki ebeveynle olan ilişkilerinin doğrudan gözlemlenmesi, süperegonun biyolojik, psikodinamik ve toplumsal temelleri hakkında daha fazla bilgi sağlamıştır. Bu bulgular, süperegonun yalnızca eleştiren, cezalandıran bir yapı olmadığını; aynı zamanda seven ve sevilen yönlerine de sahip olduğunu göstermektedir (Schafer, 1960). Ahlaki gelişimin kökenleri, doğumdan itibaren bebek ile bakım veren kişi arasındaki duygulanımsal iletişime kadar izlenebilmiştir (Spitz, 1965; Emde, 1983; D. N. Stern, 1985). Günlük yaşantıda karşılıklı etkileşimler, bebeğin içsel öz düzenleme becerisini geliştirir, davranışlarını yönlendirir ve ortak hayal gücüne dayalı yaratıcılığını destekler (Emde, 1991). Bir yaşından küçük bebekler, belirsizlik yaşadıklarında, bakımveren kişinin duygusal ipuçlarına bakarak ondan rehberlik alırlar (Klinnert ve ark., 1982). “Yapmalısın”lar, neyin doğru olduğunu şekillendirerek bebeğin kendisiyle gurur duymasını desteklerken “yapmamalısın”lar dürtülerin dışavurumunu engeller -ve aynı zamanda, bebeğin ilk sözel jestlerinden biri olan inatçı bir “hayır!” tepkisini de ortaya çıkarabilir (Spitz, 1959; Emde, Johnson ve Easterbrooks, 1988). On sekiz ile otuz altı ay arasındaki bebekler, bazı süperego işlevlerini halihazırda içselleştirmiştir. Bu durum, ödipal öncesi çocuğun başkalarına yönelik empatisi, yanlış bir davranışa karşı duygusal tepkileri, prososyal tutum ve davranışları, hatta ahlaki ikilemlerle başa çıkabilme kapasitesi ile kendini gösterir (Emde ve Buchsbaum, 1990) -ancak dürtü kontrolü, çoğu zaman bakımverenin dikkatli gözetimi altında en iyi şekilde sürdürülebilir. Bu tür gözlemler, beynin farklı bölgelerine dağılmış modüler prosedürel bellek sistemlerine [procedural memory system] ilişkin nörobilimsel çalışmalarla birlikte (Grigsby ve Stevens, 2000; Westen ve Gabbard, 2002), Freud’un süperegonun büyük ölçüde bilinçdışı olarak işlediğine dair öngörüsünü desteklemektedir.

    Latens dönem boyunca, çocuğun devam eden sosyalleşme süreci ve bilişsel gelişimine paralel olarak, katı süperego fantezileri aşamalı olarak değişime uğrar (Bornstein, 1951, 1953; Sarnoff, 1976). Ergenlik dönemi ise, ebeveyn kaynaklı süperegonun dışlanması ve ardından, genç yetişkinin kendi benlik tanımları, değerleri ve özerkliği doğrultusunda yeniden içselleştirilmesini içerir (A. Freud, 1936; Blos, 1979b). Genel olarak ifade etmek gerekirse, çeşitli süperego işlevleri zamanla daha kişisel olmayan (soyut) bir nitelik kazanır ve dış nesnelerden giderek daha bağımsız hâle gelir. Yine de, ahlaki duyarlılıklar yetişkinlik ve yaşlılık boyunca yaşantılar doğrultusunda ya inceltilir ya da yozlaşır. Nazi hareketi, yetişkin bireyin otoriteye karşı duyarlılığını gözler önüne serer ve süperegonun gerçekten ne ölçüde tam anlamıyla içselleştirildiği ve özerkleştiği sorusunu gündeme getirir. Her toplumda “iyilik” adına benimsenen şiddet olgusu, süperego ile id arasındaki iş birliğini bize hatırlatır (B. Steele, 1970).

    Klinik bağlamda, bazı psikanalistlerin zihninde süperego gelişimi ile üçlü ödipal kompleksin çözümü arasındaki bağ çözülmüştür; ancak süperego işleyişi, karakterin ve psikopatolojinin değerlendirilmesinde hâlâ temel bir tanısal boyut olmaya devam etmektedir (Coen, 1992; P. Tyson, 1996a). Daha önce daha ağır patolojilerin göstergesi olarak düşünülen diadik ilişkisel meseleler, kimi nevrotik bireylerde de baskın olabilir; ancak bu bireyler, davranışlarının ve yetersizliklerinin sorumluluğunu üstlenme kapasitesi sergileyebilirler. Ödipus kompleksi hiçbir zaman tamamen çözülmez; yaşam döngüsü boyunca yeni deneyimlerin ve yaşam zorluklarının ışığında yeniden işlenmek üzere yeni biçimlerde tekrar ortaya çıkar (Loewald, 1979; Ogden, 2006).

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Psychoanalytic Psychotherapy. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 208).

  • Fantezi Nedir?

    Fantezi [fantasy ya da phantasy], hayal kuran öznenin başrolde yer aldığı, çoğunlukla duygusal olarak yoğun bir durum içeren hayali bir senaryo ya da öyküsel anlatıdır. Fanteziler, motivasyonel durumlar ve savunma düzenekleri tarafından şekillendirilen kendilik [self] ve nesne [object] etkileşimlerini temsil eder. Bu fanteziler tamamen ya da kısmen bilinçdışı olabilir. Bilinçli fanteziler [conscious fantasy], kişinin çeşitli haz verici, korkutucu ya da cezalandırıcı senaryoları hayal ettiği gündüz düşleri [daydream] biçiminde yaygın olarak görülür. Bu bilinçli fanteziler, aslında bilinçdışı fantezilerin [unconscious fantasy] birer türevidir. Bilinçdışı fanteziler, gerçekliğin etkisinden görece yalıtılmış, kararlı, süreklilik gösteren yapılardır. Fantezi, arzudan [wish] (bilinçdışı bir zihinsel istek) ve kompleksten [complex ] (bilinçdışı, örgütlü bir düşünce, imge ve çağrışım grubu) ayrılır; bunların hiçbiri anlatı [narrative] biçimini almak zorunda değildir. Psikanalitik literatürde görülen “fantasy”/”phantasy” yazım farkı, bazı analistlerin -özellikle Britanyalı analistlerin- İngilizce “fantasy” (anlamı: “heves” ya da “kapris”) kelimesi yerine, Almanca kökenli “Phantasie” (anlamı: “hayal gücü” ya da “vizyoner düşünc”) sözcüğünü tercih etmelerinden kaynaklanır. Isaacs (1948) bu ayrımı daha da belirginleştirmiş ve “phantasy” teriminin bilinçdışı olaylara, “fantasy” teriminin ise daha çok bilinçli içeriklere atıfta bulunmak üzere kullanılmasını önermiştir. Bu öneri, Britanyalı Kleinyenler tarafından benimsenmiş ve takip edilmiştir.

    Fantezi kavramı, psikanalitik zihin kuramlarının, psikopatolojinin ve tekniklerin merkezinde yer alır. Freud’un, histerinin çocuklukta yaşanan bir baştan çıkarılmanın sonucu değil, çocukluk cinsel fantezisinin patojenik etkilerine dayandığı yönündeki kuramı, psikanalizin gelişiminde devrim niteliğinde bir adım olmuştur. Zamanla fantezi, nevroz etiyolojisindeki rolünden öteye geçerek, tüm arzuların, korkuların, savunmaların ve bunlara karşılık gelen nesne ilişkilerinin bilinçdışında temsil edilme biçimi olarak baskın bir işlev görmeye başlamıştır. Bu yönüyle fantezi, Freud’un “psişik gerçeklik [psychic reality]” olarak adlandırdığı yapının merkezini oluşturur. Bu bağlamda, bireyin fantezi yaşamı [fantasy life], çocukluktan itibaren hem normal hem de patolojik olmak üzere zihinsel yaşamın ve davranışın tüm yönleri üzerinde düzenleyici (organize edici) bir etkide bulunur; aynı zamanda, yeni deneyimlerin örgütlenmesine katkıda bulunan bir şablon ya da zihinsel yapı işlevi de görür (Arlow, 1969b). Freud (1897e), 1897 yılında Fliess’e yazdığı bir mektupta, nevroz etiyolojisinde belirleyici rolü oynayanın gerçek travmatik cinsel yaşantılar değil, fantezi olduğu yönündeki farkındalığının doğmakta olduğuna ilk kez değinmiştir. Bu görüşünü yaklaşık on yıl boyunca yayımlamasa da, bu keşfi, çocuksu cinselliğin [infantile sexuality] ve oidipus kompleksinin [oedipus complex] zihinsel yaşamdaki belirleyici rolünün kabul edilmesinin önünü açmıştır. Freud’un daha sonra özetlediği üzere: “Fanteziler maddi gerçekliğin karşıtı olarak psişik gerçekliğe sahiptir ve nevrozlar dünyasında belirleyici olanın psişik gerçeklik olduğunu zamanla anlamaya başlarız” (Freud, 1916/1917). Freud, fanteziyi, dürtüsel arzuların engellenmesi sonucunda ortaya çıkan, arzu doyumunu sağlayan, yanılsama niteliğinde bir düşünce biçimi olarak görmüştür. Fantezinin en erken biçimi, çocukluk mastürbasyonuna eşlik eden düşlenen doyumla özdeştir (1908e). Freud (1911b), fantezinin nasıl ortaya çıktığını şu şekilde açıklamıştır: “Gerçeklik ilkesinin devreye girmesiyle birlikte, bu düşünce etkinliği türü ayrıştı; gerçeklik sınamasından muaf tutuldu ve yalnızca haz ilkesine bağlı kaldı.” Freud’a göre, fantezi yaşamının görece yalıtılmış doğası, onun çocuksu cinsel dürtülerle yakın ilişkisi, çocukluk arzularının, düşüncelerinin ve biliş biçimlerinin yetişkin zihinsel yaşamı üzerindeki kalıcı etkisini açıklar. Freud, fantezinin rolünü nevrotik semptom oluşumu, hezeyanlar, sapkınlıklar, karakter özellikleri, düşler, gündüz düşleri, oyun, çocukların cinsellik kuramları, dil sürçmeleri, yaratıcı edimler ve mitoloji gibi pek çok alanda incelemiştir. Freud’un fanteziye dair en açık kuramsallaştırmaları, yapısal kuramın (id, ego, süperego) gelişmesinden önceye dayanır ve bu kuramla tam olarak bütünleştirilmemiştir. Bu durum, terimin kullanımındaki köklü belirsizliklere katkıda bulunmuştur. Örneğin Freud, fanteziyi kimi zaman bastırmanın nesnesi olarak tanımlar ve bu nedenle bilinçdışının bir parçası sayar; kimi zaman ise ikincil süreç mantığını taşıyan fantezileri gözlemleyerek, onların bilinçöncesi-bilinç sistemi içinde yer aldığını belirtir.

    Modern ego psikologları, fanteziyi, dürtüsel arzuları, süperego taleplerini ve savunmayı bir uzlaşma oluşumu içinde bütünleştirerek temsil eden, egonun yaratıcı ve sentetik işlevlerini yansıtan bir yapı olarak görürler; bu uzlaşma oluşumu fantezi şeklinde ifade edilir ve tüm fanteziler, aynı zamanda nesnel gerçekliğin izlerini de taşır (Erreich, 2003). Nesne ilişkileri kuramcıları ve kendilik psikologları, kendilik ve nesne temsillerinin yapılandırıcı etkisine odaklanmışlardır. Ayrıca Freud, fanteziyi (diğer tüm düşünce biçimleri gibi) engellenmenin [frustration] bir sonucu olarak görürken, çağdaş analistlerin çoğu fantezi oluşumunu çocuklukta başlayan ve süreklilik gösteren bir süreç [process] olarak değerlendirir. Gelişimsel zorluklar, çocukluk gizemleri, duygusal olarak önemli olaylar ve travmalar, fantezi oluşumu için özel uyarıcılar olarak işlev görür. Fanteziler yaşam boyunca yeniden düzenlenir; bu nedenle, belirli bir fantezi, bireyin yaşamındaki farklı anlara karşılık gelen birden çok “basımda” aynı anda var olabilir ve o dönemde etkin olan çatışmaları ve bilişsel yetileri yansıtır. Yetişkin bireyde fanteziler, bilince erişilebilirlikleri, bilişsel örgütlenme düzeyleri ve gerçeklik sınamasına duyarlılıkları bakımından çeşitlilik gösterir.

    Freud’un histeri etiyolojisinde çocukluk cinselliğine ilişkin fantezilerin rolüne dair ilk kuramsal açıklamalarından bu yana, psikanalistler cinsel fanteziyi [sexual fantasy], özellikle bireyin cinsel davranışı, kişiliği, karakteri ve hayata yönelik tutumu üzerinde kalıcı bir etkiye sahip olarak değerlendirmişlerdir. Temel cinsel örgütleyici fanteziler [core sexual or ga niz ing fantasy] ya da mastürbasyon fantezileri [masturbation fantasy], zaman içinde farklı görünümler ve içerikler alabilir; ancak, yaşam boyu özsel yapılarını korur (Laufer, 1976). Psikanalitik yazında, cinsel fantezi terimi çoğunlukla, psikanalitik tedavi sırasında hasta tarafından bildirilen bilinçli cinsel fantezileri tanımlamak için kullanılır. Cinsel fantezilerin analitik süreçte dile getirilmesi, çeşitli anlamlar taşıyabilir ve çoğu zaman örtük ya da türetilmiş bir biçimde temel bilinçdışı fantezilerle ilişkili olabilir (Person, 1995). Laplanche ve Pontalis (1967/1973) ise, fanteziyi arzuya bir sahne kurma [mise-en-scène] olarak tanımlarlar.

    Bir bireyin fantezi yaşamı, onun benzersiz yaşam öyküsünü ve kişisel özelliklerini yansıtsa da, birçok fantezide evrensel ve paylaşılan bir nitelik bulunur. Freud’un, evrensel ilk/ilkel/ilksel fantezileri [universal primal fantasy] soyaçekim yoluyla aktarılan yapılar şeklinde kavramsallaştırmasına karşılık, çağdaş analistler fantezilerin bu paylaşılan yönünü, evrensel biyolojik zorunlulukların ve gelişimsel deneyimlerin bir sonucu olarak görürler. Temel cinsel örgütleyici fantezilerin [core sexual organizing fantasy] yanı sıra, yaygın fantezi türleri arasında romantik haz alma fantezileri; büyük başarı, zenginlik, başarma, tanınma, güç, ün ya da hayranlık fantezileri; kefaret ödeme ya da onarma fantezileri; yenilgi, aşağılanma ya da cezalandırılma fantezileri; ve intikam alma ya da şiddet uygulama fantezileri yer alır. Çocukluk dönemine özgü tipik fanteziler arasında, gebelik, doğum ve ebeveynlerin cinsel yaşamına (ilksel sahne [primal scene]) dair gizemleri çevreleyen fanteziler; evrensel arzu ve korkulara (örneğin, ensest, aile romansı, hadım edilme, penis ve rahim kıskançlığı, dövülme fantezileri) ilişkin fanteziler; ve arzu ile yasağın birleşimini temsil eden, çoğu zaman “eğer-o zaman” biçiminde yapılandırılmış fanteziler (örneğin, “Eğer bu oyunda babamı yenersem, o da beni cezalandırır”) yer alır. İnsanların ortak fantezilere sahip olması, birbirlerini anlayabilme ve empati kurabilme yetilerini mümkün kılar. E. Kris (1956a), bir hastanın ısrarla tutunduğu bir tür otobiyografik fanteziden [autobiographical fantasy] söz etmiş ve buna kişisel mit [personal myth] adını vermiştir. Sanatsal yaratım da fantezilerin ortaklığı sayesinde mümkün olur; bu bağlamda sanatçı, “toplumun hayalcisi [daydreamer for the community]” olarak işlev görür (Freud, 1908a; Arlow, 1986). Grup oluşumu ve bütünlüğü, çoğu zaman bir kültürün merkezi mitlerinde ifadesini bulan ortak bilinçdışı fanteziler aracılığıyla kolaylaşır (Arlow, 1995).

    Fanteziyle ilgili literatürde süregiden tartışmalar arasında, fantezi oluşumunun mümkün olduğu yaş; bilinçdışı fantezinin örgütlenme düzeyi ve türü; fantezinin dile bağımlı olup olmadığı sorusu; ve anlatı bütünlüğünün ne ölçüde psikanalitik konuşmanın kendisi tarafından eklendiği yer almaktadır. Psikanaliz tarihindeki en önemli tartışmalardan biri -Britanya Psikanalitik Derneği’nin Tartışmalı Toplantıları olarak bilinen süreçte (King ve Steiner, 1991)- Klein ekolünün takipçileri ile A. Freud önderliğindeki Viyanalı analistler arasında gerçekleşmiş olup, tartışmanın odak noktası fantezinin doğası [nature of fantasy] olmuştur. Bu tartışmalarda Kleinci analistler, fanteziyi geniş bir çerçevede ele almışlar (ve bu kavramı tanımlarken İngilizce’de genellikle phantasy yazımını tercih etmişlerdir). Onlara göre fantezi, dürtünün doğrudan zihinsel ifadesi ve bilinçdışı zihinsel süreçlerin birincil içeriğidir; bu tanımda fantezi, Freud’un bilinçdışı arzuya [unconscious wish] atfettiği konumu işgal eder (Isaacs, 1948). Bu görüşe göre fantezi oluşumu [fantasy formation], dilin gelişiminden çok önce, doğumla birlikte başlar. En erken fanteziler, her şeye gücü yeten ve somut nitelikteki fantezilerdir; bunlar fiziksel duyumlardan oluşur ve bu duyumlar daima, o duyumlara neden olan nesnelerle kurulan ilişkiler olarak yorumlanır. (Örneğin, açlık, bebeğin içinden onu rahatsız eden kötü bir nesne olarak deneyimlenir; doyum ise, iyi bir nesneyle yaşanan mutlu bir birleşme olarak hissedilir.) Daha sonraki fanteziler -özellikle yansıtma [projection], içe alma [incorporation] ve her şeye gücü yeten denetimle ilgili olanlar- daha ilkel fantezilerle birlikte ortaya çıkan kaygılara karşı savunma işlevi görür. Kleinci bakış açısına göre, gelişimle birlikte fanteziler somut bedensel duyumlarla olan bağlarını giderek kaybeder ve çocuk gerçek nesnelerle fantezi nesnelerini ayırt edebilir hale geldikçe, fanteziler daha sembolik bir nitelik kazanır.

    Kuramsal farklılıkları ne olursa olsun, ego psikologları ve Klein’ciler de dâhil olmak üzere neredeyse tüm psikanalistler, bilinçdışı fantezinin araştırılmasını psikanalitik çalışmanın merkezine yerleştirirler. Psikanalitik durumun algısal belirsizliği, bilinçdışı fantezilerin ortaya çıkmasını en üst düzeye çıkarır ve bu fantezilerin yorumlanmasına olanak tanır. Aktarımdaki süreçte hasta, analisti kendi fantezilerine dahil eder ve bu fantezileri eyleme dökmeye çalışır. Ancak bazı kuramsal ekoller bilinçdışı fantezinin rolünü ikinci plana atar: kişilerarası analistler, hasta ile analist arasındaki ilişkiye odaklanırken; bağlanma kuramcıları, bireyin gerçek ilişkiler temelinde oluşturduğu “içsel çalışma modelleri”ni [internal working model] vurgularlar (Bowlby, 1969/1982; D. N. Stern, 1985).

    Daha 1920’ler ve 1930’larda, psikanalitik yönelimli araştırmacılar, fanteziyi ampirik olarak inceleyebilmek amacıyla Rorschach Testi [Rorschach Test] veya Tematik Algı Testi [Thematic Apperception Test] gibi araçlar kullanmaya başlamışlardı. Psikoloji alanında şema/şemalar [schema/schemata] terimleri ise ilk kez 1932 yılında, deneyimin zihinsel bir temsiline atıfta bulunmak üzere tanıtıldı (Bartlett, 1932). 1970’lerde bilişsel psikoloji alanında bu şema kavramı, daha karmaşık “olay dizilerinin [event sequences]” bellekte nasıl temsil edildiğini açıklamak için genişletildi. Bu tür bilgi yapılarına senaryolar [script] adı verilmiştir (Tulving, 1972; Schank & Abelson, 1977; Tomkins, 1979). Bilişsel psikolojideki şema ve senaryo araştırmaları, fantezinin temel unsurlarını ampirik olarak yakalamayı amaçlayan test araçlarını geliştiren yeni kuşak psikanalitik araştırmacılar üzerinde önemli bir etki yaratmıştır. Bu araçlar arasında şunlar yer almaktadır:

    • Horowitz (1991): Rol-İlişki Model Yapılanmaları [Role-Relationship Model Configurations/RRMs]
    • Luborsky (1984): Temel Çatışmalı İlişki Temaları [Core Conflictual Relationship Themes/CCRT]
    • Trevarthen (1993): İlişkisel Senaryolar [Relational Scripts]
    • Teller ve Dahl (1981): ÇERÇEVELER [FRAMES]
    • D. N. Stern (1985): Genellenmiş Etkileşim Temsilleri [Representations of Interactions that have been Generalized/RIGs]
    • Gill ve Hoffman (1982): Danışanın Terapist ile Olan İlişki Deneyimi [Patient’s Experience of the Relationship with the Therapist/PERT]
    • Sander (1997): Organizasyon Temaları [Themes of Organization]

    Bu araştırmalar, bireyin içsel dünyasını şekillendiren tekrar eden ilişki örüntülerini ve fantezileri anlamaya yönelik bilişsel ve psikanalitik yaklaşımların kesişiminde konumlanır.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Fantasy. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 85).

  • Savunma Mekanizmaları

    Savunma mekanizmaları [defense mechanisms], genel olarak örgütlü egoya [organized ego] atfedilen zihinsel süreçlerdir. Bunlar, öznenin egosunun anksiyete ve psişik rahatsızlıklarla hem yüzleşmesine hem de bunlardan kaçınmasına yardımcı olacak şekilde en uygun psişik koşulları düzenler ve sürdürür. Dolayısıyla savunma mekanizmaları, psişik çatışmayı [psychic conflict] çözme girişimleri arasında yer alır; ancak aşırı veya uygunsuz şekilde devreye girdiklerinde, psişik gelişimi tehlikeye atabilir.

    Sigmund Freud’un çalışmalarında, savunma ile savunma mekanizması arasında net bir ayrım bulunmamaktadır; savunma mekanizması, savunmanın işleyişini sağlayan bilinçdışı süreçlere işaret eder. Savunma kavramı ilk kez Freud’un “Savunmanın Nöro-Psikozları [The Neuro-Psychoses of Defence, 1894a] adlı makalesinde ortaya çıkmış, ardından “Savunmanın Nöro-Psikozları Üzerine Ek Açıklamalar [Further Remarks on the Neuro-Psychoses of Defence, 1896b]” ve “Histerinin Etiyolojisi [The Aetiology of Hysteria, 1896c] metinlerinde ele alınmıştır. Son olarak, “Dürtüler ve Yazgıları [Instincts and their Vicissitudes, 1915c]” başlıklı metinde, bastırma ve yüceltmeye ek olarak, kendine yöneltme ve karşıtına dönüşme, savunma mekanizmaları olarak tanımlanmıştır.

    Freud’a göre savunma kavramı, egonun acı verici, katlanılmaz ya da kabul edilemez nitelikteki temsillere [representation] ve duygulanımlara [affect] yanıt olarak gerçekleştirdiği psişik dönüşüm [psychic transformation] girişimlerini ifade eder.

    Freud, bir dönem için savunma kavramını terk ederek yerine bastırma kavramını tercih etmiştir. Ardından, “Kıskançlık, Paranoya ve Homoseksüellikte Nevrotik Mekanizmalar [Neurotic Mechanisms in Jealousy, Paranoia and Homosexuality, 1922b [1921]] adlı çalışmasında, bu kavramı yeniden gündeme getirmiştir. Freud, içe atma (ya da özdeşim kurma [identification]) ve yansıtma süreçlerine savunma anlamı yükleyerek, bu süreçlerin tamamını “nevrotik mekanizmalar [neurotic mechanisms]” olarak tanımlamıştır. Ardından, Engellenmeler, Belirtiler ve Anksiyete (1926d [1925]) adlı eserine ek olarak yazdığı bölümde Freud, bu kavramı bastırma kavramıyla ilişkili olarak yeniden değerlendirmiş ve şunları önermiştir:

    “Bana göre, nevroza yol açabilecek çatışmalarda egonun kullandığı tüm teknikleri kapsayacak genel bir tanım olarak açık biçimde eski ‘savunma’ kavramına dönmek, hiç kuşkusuz bir avantaj olacaktır. Bu sırada ‘bastırma’ terimini ise, incelemelerimizin başlangıçta bizi daha iyi tanıştırdığı belirli bir savunma yöntemi için saklamaya devam etmeliyiz.”

    (s. 163).

    Freud ayrıca şunları eklemiştir:

    “İlerideki incelemeler, belirli savunma biçimleri ile özel hastalıklar arasında, örneğin bastırma ve histeri arasında olduğu gibi, yakın bir bağlantı bulunduğunu gösterebilir.”

    (s. 164)

    Burada Freud’un daha özel olarak kastettiği şey, egonun çatışmaya yönelik eğilimlere karşı kendisini karşıt-kateksis [counter-cathexis] aracılığıyla koruduğudur. İşte savunma mekanizmalarının en temel özünü oluşturan da bu karşıt-kateksis.

    Bu düşünce, Heinz Hartmann (1950) tarafından, egonun otonom işlevleri [autonomous functions of the ego] kuramı bağlamında ele alınmıştır. Hartmann, çatışmaya neden olan eğilimden kontr-kateksis enerjisi çekildikten sonra, bu enerjinin nötralize edildiğini [neutralized] savunmuştur. Ona göre, egonun otonom süreçleri (örgütlenme, yükleme ve erteleme), savunma mekanizmalarının öncülleri olabilir. Genel olarak, nevrotik savunma mekanizmaları, aslında düzenleyici ve uyum sağlayıcı [regulating and adaptive] mekanizmaların bir abartısı veya çarpıtılmış biçimidir.

    Anna Freud, ego-psikolojisi akımından aldığı güçlü destekle, egonun işlevlerine dair yaptığı çalışmalarda egonun savunma mekanizmalarını listeleyerek tanımlamıştır. Ona göre:

    “Dürtülerin maruz kalabileceği her türlü yazgı [vicissitude], bir ego etkinliğinden kaynaklanır. Egonun veya egonun temsil ettiği dış güçlerin müdahalesi olmasaydı, her dürtünün bileceği tek bir kader olurdu -o da doyumdur/hazdır [gratification].”

    (1937, s. 47)

    Anna Freud, belirlediği dokuz savunma mekanizmasına (regresyon, bastırma, karşıt tepki geliştirme, yalıtma, geçersiz kılma, yansıtma, içeatım, kendine yöneltme ve karşıtına döndürme) ek olarak şunu önermiştir:

    “Bunlara, nevrozdan ziyade normalliğin incelenmesine ait olan onuncu bir mekanizmayı eklemeliyiz: yüceltme veya dürtüsel amaçların yer değiştirmesi [displacement of instinctual aims].”

    (s. 47)

    Son olarak, Klein ekolünün takipçilerine göre, savunma mekanizmaları yapılanmış bir ego içerisinde, ilkel ve yapılandırılmamış bir egoda (ya da farklılaşmamış bir id-ego yapısında) aldıklarından farklı bir biçim alırlar. Bu durumda savunmalar, zihinsel işleyiş tarzları haline gelirler. Susan Isaacs’a (1948) göre, tüm zihinsel mekanizmalar yutma [devouring], soğurma [absorbing] veya reddetme [rejecting] gibi fantezilerle bağlantılıdır. Melanie Klein (1952, 1958) ise başlıca şu ilkel savunmaları tanımlamıştır: bölme, idealleştirme, yansıtmalı özdeşimve manik savunmalar.

    “Savunma” ve “savunma mekanizması” terimleri günümüzde hâlâ birbirinin yerine kullanılmaktadır; bu durum, savunma kavramına yönelik betimleyici bir yaklaşımla, psişik uyum süreçlerinin ekonomik bakış açısıyla analizine dayanan bir yaklaşım arasında belirli bir kavramsal karışıklık olduğunu göstermektedir. (ELSA SCHMID-KITSIKIS)

    Kaynak:

    Schmid-Kitsikis, E. (2005). Savunma mekanizmaları (Çev. Y. Bayalan). A. de Mijolla (Ed.), Uluslararası Psikanaliz Sözlüğü içinde (Cilt 1, ss. 376–379). Macmillan Reference USA. (Orijinal eser İngilizce yayımlanmıştır.)

  • Bölme Nedir?

    Bölme [splitting], deneyimleyen zihnin bir parçasının iki ya da daha fazla parçaya ayrılma sürecidir. Terimin en yaygın çağdaş kullanımı, Kernberg’in (1966, 1975) çalışmalarında görülür; Kernberg, bölmeyi, sınırda ve diğer ağır psikopatolojilerde gözlemlenen bir savunma [defense] olarak tanımlamıştır. Kernberg, bölmeyi, çelişkili bilinçli yaşantıların (genellikle kendilik ve/veya nesneye ilişkin) yan yana var olduğu, ancak birbirlerini etkilemediği, “karşılıklı olarak dissosiye olmuş ego durumları” olarak tanımlamıştır. Kernberg’in bölme anlayışı, erken yaşamda iyilik dolu deneyimleri saldırganlıktan korumak amacıyla, benlik [ego] (kendilik [self]) ve nesnenin, tümüyle iyi [all-good] ve tümüyle kötü [all-bad] temsillere ayrılması biçimindeki Klein’ın savunmaya yönelik bölme kavramına dayanır. Kernberg, bölmeyi, kendilik ve nesne temsillerinin daha iyi bütünleşmesine dayanan, bu nedenle daha sağlıklı bir savunma olan bastırma [repression] ile karşıtlaştırır; bastırmada, kabul edilemeyen duygu ve/veya düşünceler bilinçdışında tutulur.

    Bölme teriminin psikanaliz içinde uzun bir geçmişi vardır ve şunlar da dâhil olmak üzere birçok farklı anlamda kullanılmıştır: 1) histerinin nedeni olarak Fransız psikopatologlar tarafından tanımlanan “bilincin bölünmesi [splitting of consciousness]”; 2) zihnin bir parçasının normal biçimde bölünmesi; örneğin, içgözlem [introspection] sırasında benliğin kendini gözlemlemesinde ya da çocukların oyun oynarken isteyerek inanmayı askıya almasında olduğu gibi; 3) Psişik yapının farklılaşmasına yol açan, gelişimin normal bir süreci; örneğin, Freud’un “eleştirel fail [critical
    agency
    ]”in (süperego) gelişiminde egodaki yarılmayı tanımladığı açıklamada olduğu gibi; 4) Zihnin bazı parçalarının, genellikle zıt çiftler hâlinde bölünmesi, bir savunma sürecinin parçası olarak (örneğin, Freud’un, erkeğin sevgi nesnesini aşağılanmış ve idealleştirilmiş iki ayrı imgeye ayırmasını ya da tabu oluşumunda babaya yönelik hem korkulan hem de yüceltilen tutumun bölünmesini tanımladığı açıklamalarda olduğu gibi); 5) yadsımaya [disavowal] dayalı bir savunma süreci olarak, Freud’un “ego yarılması [splitting of the ego]” diye adlandırdığı ve gerçekliğin belirli yönlerine karşı doğrudan yönelmiş bir bölme biçimi; bu sayede, gerçekliğe yönelik birbiriyle çelişen iki tutumun yan yana var olabilmesi mümkün hâle gelir (örneğin, Freud’un fetişizm ve psikoz tanımlarında olduğu gibi); 6) Klein ve onun izleyicileri -Kernberg dâhil- tarafından tanımlanan erken bir savunma süreci; bu süreçte hem ego (kendilik) hem de nesne, tümüyle iyi ya da tümüyle kötü parçalara bölünür. Bu bölme süreci, saldırganlıkla ilişkili kaygılara karşı savunma işlevi görür ve benlik ile nesne temsillerinin gelişiminin bir parçasıdır; ve 7) Kohut tarafından tanımlanan dikey yarık [vertical split]; bu durum, büyüklük fantezileri [grandiosity] ile çaresizlik [despair] arasında çelişkili kendilik durumlarının bir arada var olması şeklinde kendini gösterir. Bu yarılma, sağlıklı narsistik ihtiyaçların bakım verenler tarafından karşılanmaması sonucunda ortaya çıkar.

    Birçok analist, bölme mekanizmasını bastırma , yadsıma ve dissosiyasyon gibi diğer savunma süreçlerinden ayırmaya çalışmıştır, ancak bu girişimlerin hiçbiri tam anlamıyla başarılı olamamıştır. Freud’un son makalelerinden birinde belirttiği gibi, bölme muhtemelen tüm savunma manevralarının içinde yer almaktadır (1938b). Bununla birlikte, yadsımaya dayalı ego yarılmasına ilişkin sonraki tanımında Freud, daha ağır psikopatolojilerde işleyen savunma süreçlerine yönelik önemli ve süreklilik arz eden bir kuramsal incelemeyi başlatmıştır.

    “Bilinç bölünmesi [splitting of consciousness]” kavramı, özellikle Janet olmak üzere Fransız psikopatologlar tarafından, histeriye özgü “ikili bilinç [dual consciousness]” tanımlamalarıyla ün kazanmıştır. Freud ve Breuer, bu terimi erken dönem çalışmalarında bu şekilde kullanmışlardır (Breuer ve Freud, 1893/1895). Ancak Freud, histeriyi, bir bastırma ve/veya içsel çatışma sonucu oluşan bir şey olarak kavramsallaştırarak, kısa sürede Fransızlardan ayrışmıştır; ona göre histeri, sentez yapma yetisinin dejeneratif bir yetersizliği ile açıklanamazdı. Buna karşın Freud, bölme terimini, çok çeşitli biçimlerde kullanmaya devam etmiştir; bunlar arasında şunlar yer alır: yaratıcı yazarlarda kendiliğin bölünmesi (1908a); bazı türde nesne seçimi, örneğin daha sonra “madonna–fahişe kompleksi [madonna- whore complex]” olarak adlandırılan durum (1910d); fantezinin gelişimi, gerçeklik sınamasından ayrılmış ve uzak tutulmuş bir düşünce türü olarak (1911b); aynı anda hem korkulan hem de yüceltilen totem ve tanrıların oluşumu (1913e); düşüncelerin “sözlere [words]” ve “şeylere [things]” ayrılması (1915d); sapkınlıklarda dürtünün parçalara bölünmesi (1916/1917); süperegonun oluşumunda egonun bölünmesi (1917c); ve egonun bilinçli ve bilinçdışı parçalara ayrılması (1923a).

    1927’de ve sonrasında, Freud (1927a, 1938a, 1938b), ego yarılması [splitting of the ego] fikrini ortaya koyarak, bu kavramla hem fetişizme hem de psikoza katkıda bulunmuştur. Freud, bu fenomenleri incelerken, egonun gerçekliğin belirli yönlerine karşı çelişkili tutumlar benimseyebilmesinin, bölme ve yadsıma yoluyla nasıl mümkün olduğunu açıklamıştır. Onun en ünlü örneği, aynı anda hem kadının “kastrasyona uğramış” (penisi olmayan) olduğuna hem de penise sahip olduğuna inanan fetişisttir; burada penis, fetiş nesnesi tarafından temsil edilir. Freud, bölme ile bastırma arasında kesin bir ayrım ortaya koymada hiçbir zaman tam anlamıyla başarılı olamamışsa da, çabası, gerçeklikle ilişkide bozulmalarla karakterize edilen daha ağır psikopatoloji biçimlerini tanımlamaya yönelikti. Bu bozulmaları, ego ile id arasındaki çatışmadan ziyade, egonun kendi içinde yaşanan “çarpıtmalar [distortions]” ya da “bölmeler/yarılmalar [splits]” olarak anlamıştır.

    Bölme kavramı, Klein ve onun izleyicilerinin kuramlarında önemli bir rol oynar. Klein, nesnenin tümüyle iyi ve tümüyle kötü parçalara bölünmesini, saldırganlıkla ilişkili kaygılara karşı bir savunma olarak ele almıştır. Bu savunma amaçlı bölme kullanımını ilk olarak çocuk oyunlarına dair gözlemlerinde fark etmiştir. Daha sonra, nesnenin bölünmesinin, gelişim sürecinde paranoid konuma nasıl katkıda bulunduğunu açıklamıştır; buna karşılık, depresif konum, nesnenin iyi ve kötü yönlerinin daha bütünlüklü bir biçimde bütünleştirilmesiyle karakterize edilir. Klein’a göre, bölme, yalnızca gelişimsel bir savunma değil, aynı zamanda sınırda ve paranoid zihin durumları gibi ciddi psikopatolojilerde, ayrıca depresyona karşı geliştirilen “manik savunma [manic defense] biçiminde de önemli bir rol oynar.

    Klein’ın çalışmalarından etkilenen Fairbairn (1952), bölme kavramını yalnızca nesneye değil, aynı zamanda egoya (kendiliğe) da uygulamıştır. Fairbairn, çok ağır derecede bozulmuş hastalarla yaptığı çalışmalardan yola çıkarak, tüm insanlarda var olan bir “şizoid çekirdek [schizoid core]” tanımlamıştır; bu çekirdeğin temelinde, erken ilişkilerde yaşanan hayal kırıklıklarına yanıt olarak harekete geçen evrensel bir bölme mekanizması yer almaktadır. Fairbairn’ın görüşüne göre, özgün bir “bozulmamış ego [pristine ego]”, üç parçaya bölünür: 1) “merkezi ego [central ego]” ya da “Ben (I)”, öz gözlemin [self-observation] ve bilinçli yaşantının merkezidir; 2) “libidinal ego [libidinal ego]” libido ile ilişkilidir; 3) “antilibidinal ego [antilibidinal ego] ya da “içsel sabotajcı [internal saboteur]” saldırganlıkla ilişkilidir ve libidinal egoya saldırır. Bu ego durumlarının her biri, kendisine karşılık gelen içsel bir nesneyle eşleştirilmiştir. Fairbairn, bu erken bölünme evresine “şizoid konum [schizoid position]” adını vermiştir.

    Klein, kısa süre içinde Fairbairn’ın fikirlerini benimsedi ve kendi tanımladığı paranoid konuma “paranoid-şizoid konum [paranoid- schizoid position]” adını verdi; bu süreçte, gelişimin normal seyrinde yalnızca nesnenin değil, egonun da bölündüğü yönündeki Fairbairn’ın görüşünü de kabul etti. Klein, şizofren hastalardaki parçalanma [fragmentation] tanımları çerçevesinde bölme kavramını daha da geliştirdi; burada, korkulan bir nesneyi çok sayıda parçaya ayırarak ortadan kaldırmaya yönelik savunmacı bir ihtiyaç söz konusudur. Bion (1959) da, “bağ kurmaya yönelik saldırılar [attacks on linking]” kavramı çerçevesinde bölme kavramını derinleştirmiştir.

    Kendilik psikolojisinin bir boyutu olarak, Kohut (1971), dikey yarık [vertical split] kavramını ortaya koymuştur; bu, kendiliğin yapısında gelişimsel bir yarılma olup, büyüklük fantezileri [grandiosity] ile çekingenlik [diffidence] gibi çelişkili kendilik durumlarının bir arada bulunması ya da sapkınlıklar [perversions] ve sadakatsizlik [infidelity] gibi bütünleşmemiş davranışlar biçiminde kendini gösterir. P. Bromberg (1998a, 2006), D. B. Stern (1997) ve diğer interpersonal kuramcılar, kimi zaman kendi tercih ettikleri kavram olan dissosiyasyonun etkilerini tanımlamak için bölme terimini kullanmaktadırlar.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Splitting. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 247).

  • İnkar [Savunma Mekanizması] Nedir?

    İnkâr [denial], bazen yadsıma [disavowal: ret, tekzip, inkar] olarak da adlandırılır; bireyin, belirli bir gerçekliğin bazı ya da tüm yönlerini reddetmesi yoluyla, bu gerçekliğe eşlik eden acı verici duygulanımları azaltmasına ya da bunlardan kaçınmasına olanak tanıyan bir savunma mekanizmasıdır. İnkâr, dış gerçekliğin bazı yönlerini reddetmek amacıyla kullanılabilir (örneğin, eşi kalp krizi geçirmiş olan bir kişinin, yaklaşan Alp tatilini iptal etmeyi reddetmesi). Aynı zamanda, davranışlar, karakter özellikleri ve hatta öznel yaşantılar gibi -bilinçli hâle gelmiş olan ya da kolaylıkla gelebilecek olan- benliğe ait yönlere karşı da yöneltilebilir (örneğin, gözyaşlarını tutmaya çalışan bir kişinin, üzgün olduğunu fark edememesi gibi). Zaman içinde, inkâr terimi, ayrı bir savunma mekanizmasını tanımlamak için kullanılmaktan ziyade, herhangi bir savunma işleminin gerçekliği reddeden yönünü ya da bireyin rahatsız edici herhangi bir gerçeklikle yüzleşmeyi reddettiği genel bir savunma tutumunu ifade etmek için daha yaygın biçimde kullanılmaya başlanmıştır. Ayrıca, psikanalitik bağlamda kullanılan inkâr terimi, gündelik dildeki kullanımından da ayrıştırılmalıdır; zira günlük dilde inkâr, genellikle bir şeyin doğru olmadığını öne sürmek anlamına gelir ve bu, çoğu zaman aldatma niyetiyle yapılır.

    İnkârın bir unsuru, tüm savunma manevralarında rol oynar ve inkâr, birçok diğer savunma mekanizmasıyla örtüşür. İnkâr, bastırmadan [repression] şu yönüyle ayrılır: İnkâr, dış gerçekliği ya da benliğe ait açık ve/veya bilince yakın yönleri fark etmekten kaçınmaya hizmet ederken; bastırma, dışsal ya da içsel gerçekliğe ait bazı unsurların bilince hiç ulaşmamasını sağlamaya yöneliktir. Bu fark doğrultusunda, terapötik ortamda inkâr, genellikle yüzleştirme [confrontation] ile ele alınırken; bastırma, yorumlama [interpretation] yoluyla çalışılır. Ayrıca, inkâr, bilinçli olarak bir şeyi düşünmemeye yönelik çaba anlamına gelen baskılama [suppression] mekanizmasından da ayrılır. İnkârın kullanımı, gerçeklik değerlendirmesinde görülen bozulmanın şiddetine göre bir süreklilik [continuum] üzerinde yer alır; bu süreklilik, psikoz ve manide görülen psikotik inkârdan [psychotic denial] (Freud, 1927b; B. Lewin, 1932, 1950) normal inkâra kadar uzanır. İnkâr, normal çocukların oyunlarında yaygın olarak görülür ve belirli ölçüde geçici inkâr, her yaşta stres, travma ve yakın birinin kaybı gibi durumlara karşı beklenebilir ve normal bir tepkidir. İnkâr, aynı zamanda normal iyimserlik hâllerinde de rol oynayabilir (Angel, 1934). Gerçeklik algısını silikleştirmek amacıyla sıklıkla fanteziye başvurulur; örneğin, kendini güçsüz hisseden bir çocuğun, kendini güçlü ya da her şeye kadir [omnipotent] hissettiği bir fantezi yaratması gibi. Ayrıca, inkâr, çoğu zaman eylem yoluyla da desteklenir (A. Freud, 1936).

    Freud’un inkâr/yadsıma terimlerini ilk kez kullanışı, “Histeri Üzerine Çalışmalar”da [Studies on Hysteria] olmuş; burada, bir hastanın kendi serbest çağrışımının bazı yönlerini reddetme girişimiyle bağlantılı olarak ele alınmıştır (Breuer ve Freud, 1893/1895). Ancak, Freud’un yadsıma (disavowal) terimini bir savunma mekanizması olarak özgül biçimde ilk kullanımı, bir çocuğun, kadın bedeninde penisin bulunmadığını kabullenmeyi reddetmesiyle ilgilidir (1923b, 1925a). Freud, çocukta zararsız olan bu gerçekliği tanımayı reddetme tutumunu, erişkinde görülen psikoz psikopatolojisine benzer bir durum olarak değerlendirmiştir (1924c). Freud ayrıca, yadsımanın [disavowal], fetişizm [fetishism] olgusunun merkezinde yer aldığını öne sürmüştür. Fetişist, aynı anda hem kadın kastrasyonu [female castration] gerçekliğini [reality] yadsır, hem de bunu kabul eder; bu tutarsızlık, Freud’un “ego yarılması [splitting of the ego]” olarak adlandırdığı durumu temsil eder (1927b, 1938a).

    A. Freud (1936), çocuklarda inkârın yaygın kullanımını tanımlamış ve buna ek olarak fantezide inkâr [denial in fantasy], sözde inkâr [denial in word] ve eylemde inkâr [denial in act] terimlerini ortaya koymuştur. Kernberg (1975) ise, sınırda kişilik bozukluğu olan hastalarda, ilkel inkâr [primitive denial] terimini kullanmış; bu hastaların, yaşadıkları anla çelişen durumlarda olayların duygusal anlamını ortadan kaldırmalarını tanımlamak için bu kavramı geliştirmiştir. İlkel inkâr, bölme savunmasına [splitting] dayanmaktadır. Kohut (1971, 1977), yadsıma (disavowal) terimini, bazı bireylerde benliğe ilişkin iki bilinçli ve çelişkili yaşantının varlığı anlamına gelen dikey yarık terimini [vertical split] açıklamak için kullanmıştır. A. Ornstein (1985), yadsımayı, toplama kamplarındaki mahkûmlar tarafından kullanılan önemli bir savunma olarak belirtmiş; bu savunmanın, günlük işlevselliğin sürdürülmesine olanak tanırken, aynı zamanda değerlerin ve geleceğe dair bir vizyonun korunmasını sağladığını ifade etmiştir. Lacan (1959) ise, Freud’un reddetme [repudiation], bastırma [suppression] ve/veya yadsıma [disavowal] kavramlarını, kendi geliştirdiği “dışlama [foreclosure]” terimiyle genişletmiştir; bu terimle, “kastrasyon kompleksinin göstergesi olarak fallus” gibi temel bir gösterenin, öznenin simgesel evreninden dışlanması kastedilir. Litowitz (1998) ise, inkârı, reddetme [rejection] ve geri çevirme [refusal] gibi savunmaları içeren bir olumsuzlama [negation] gelişim çizgisinin son aşamasına yerleştirmiştir.

    Okuduğunuz metin  “PSYCHOANALYTIC TERMS & CONCEPTS (2012), Edited by Elizabeth L. Auchincloss ve Eslee Samberg, American Psychoanalytic Association”ın Denial maddesinin çevirisidir.

  • Faillik (Agency) Nedir?

    Agency için Redhouse Sözlüğü şu karşılıkları veriyor: i. vasıta, fail; iş, faaliyet; acentalık, vekalet; acenta. Temel Psikanaliz Sözlüğü ise “eyleyenlik” karşılığını kullanırken Psike İstanbul Psikanaliz Derneği “fail”, “temsilci”, “organ” karşılıklarını uygun buluyor. Agency, Psikanalitik Tanı‘da “tesir gücü”, “etkisi olma” ile karşılanıyor. Ben burada agency için, Yavuz Erten’in şurada kullandığı gibi, faillik kavramını kullanacağım

    I.

    Faillik [agency], Freud’un topografik ve yapısal modellerinde ayrıntılandırılmış, zihnin bir bileşeni, tamamlayıcı parçasıdır [component]; zihnin ilk modelinde sistem [system], ikinci modelinde ise yapı [structure] terimiyle eşanlamlı olarak kullanılmıştır. Bu bağlamda temsilci, birbiriyle ilişkili işlevler grubunu temsil eder. Daha geniş ve çağdaş bir kullanımda ise temsilci, bireyin ihtiyaçlar, arzular veya diğer güdüler temelinde nedensel eylemde bulunabilme kapasitesini, ve aynı zamanda bu kapasitenin farkındalığı ve yaşantılanmasını ifade eder; bu, kimi zaman bir faillik duyumu [sense of agency] olarak da adlandırılır. Tüm psikanalitik tedavilerin ortak amacı, hastanın seçim yapma kapasitesini artırmak suretiyle fail/eyleyen olma duygusunu güçlendirmektir.

    Faillik teriminin bu şekilde kullanımının genişlemesi, çağdaş psikanalizde, yapısal kuram ve ego psikolojisi odaklı anlayışlardan uzaklaşılarak, sıklıkla kişisel faillik’in [personal agency] merkezi olarak tanımlanan kendilik [self] kavramına yönelik artan kuramsal ilginin bir yansımasıdır. Ancak Freud, faillik terimini daha dar anlamıyla kullanmış olsa da, faillik‘nin ikinci anlamıyla ilişkili meseleler, psikanalitik düşüncenin en başından beri merkezinde yer almıştır. Freud, zihinsel yaşamın büyük bölümünün bilinçdışı güçler [unconscious forces] tarafından kontrol edildiğini öne süren kuramının, bizim çok değer verdiğimiz özgür irade [free will] ya da faillik için bir tehdit oluşturduğunun tam anlamıyla farkındaydı.

    Freud (1900), “The Interpretation of Dreams [Düşlerin Yorumu]” adlı eserinde ilk kez tanımladığı topografik zihin modelinde, faillik terimini sistem ile eşanlamlı olarak kullanmıştır. Failler [agencies] ya da sistemler [systems], zihinde uyarılmanın ya da enerjinin belirli bir zamansal sırayla geçtiği “yerler [places]” olarak metaforik biçimde tanımlanmıştır. Freud’un topografik modelinin mekansal temelleri, onun zihnin bilinç, önbilinç ve bilinçdışı yönlerini tanımlarken sistem terimini tercih etmesine neden olmuştur; ancak Freud, daha etkin bir kavramı ifade etmek istediğinde, örneğin sansür [censorship] gibi yapılardan söz ederken, genellikle faillik terimini kullanma eğilimindeydi. Freud, yapısal modelini tanıttığında (1923a), faillik terimini yapı ile eşanlamlı olarak kullanmıştır; bu, zihinde kalıcı ve örgütlü bir işlevler dizisini ya da grubunu ifade eder (yapısal kuramda bunlar id, ego ve süperego olarak bilinir). Bu modelde faillik terimi, zihinsel yapılardaki dinamik yönü vurgular; yani zihinsel yaşamın etkin katılımcıları ve zihinsel süreçlerin müsebbip unsurları olarak işlev gören, etkileri gözlemlenebilen ya da çıkarılabilen yapılardır.

    Psikanaliz içinde faillik teriminin ikinci anlamda kullanımı, son onyıllarda artış göstermiştir; ancak bu kullanımın felsefe içinde köklü bir geleneği vardır ve aynı zamanda Freud’un zihne dair görüşünün merkezinde yer alır. Freud’un zihin kuramı geliştikçe terapötik görevin [therapeutic task] niteliği değişmiş olsa da, altta yatan temel ilke her zaman, bireye artan düzeyde fail olma kapasitesi kazandırmak olmuştur. Başka bir deyişle, tedavinin amacı, bireyin amaçları tarafından yaşanmak yerine, kendi yaşamını sürebilmesi olmalıdır. Bu düşünce, ego psikolojisinin, yürütücü/idareci [executive] ve uyum sağlayıcı [adaptive] ego anlayışıyla daha da geliştirilmiştir (Hartmann, 1939a). Bu düşünce, Winnicott’ın (1960a) “sahici kendilik [true self]” ve “sahte kendilik [false self]” kavramlarına ve Kohut’un (1977, 1984) “iki kutuplu kendilik [bipolar self]” anlayışına da temel oluşturur. Bu tür kavramlar, zamanla Schafer’in (1976) “eylem dili [action language]” ve “eylem kendilik [action self]” anlayışını savunmasında, ayrıca G. Klein’in (1976) güdüsel süreçlerde kişiyi odağa alan yaklaşımında giderek daha merkezi bir yer edinmiştir. Psikanalizin, hem fiziksel hem de psişik eylemin kaynağı olarak faillik’in kimde ya da ne düzeyde yer aldığı sorusunu nasıl kavramsallaştırdığı konusu, literatürde hâlen etkin biçimde tartışılmaya devam etmektedir (Warme, 1982; W. Meissner, 1993; Cahn, 1995). Başka bir deyişle, faillik, öznenin, kişinin, bir psişik yapının, egonun ya da kendiliğin içinde mi yer alır?

    Okuduğunuz metin  “PSYCHOANALYTIC TERMS & CONCEPTS (2012), Edited by Elizabeth L. Auchincloss ve Eslee Samberg, American Psychoanalytic Association”ın Agency maddesinin çevirisidir.

    II.

    “Faillik” terimi, kendi yasalarıyla işleyen, ancak diğer parçalarla eşgüdüm hâlinde olan, psişik aygıtın, bir alt yapı [substructure] gibi işlev gören, bir parçasını ifade eder. Freud’un çalışmalarında bu terim ilk kez, The Interpretation of Dreams‘ın (1900a) VII. bölümünde, birkaç yıldır kullanmakta olduğu sistem terimiyle eşanlamlı ya da yakın anlamlı olarak ortaya çıkmıştır: “Buna göre, zihinsel aygıtı bileşik bir araç [compound instrument] olarak tasavvur edeceğiz ve bileşenlerine ‘agencyler’ ya da (daha açık olmak adına) ‘sistemler’ adını vereceğiz.” (s. 536–537) Freud’un çalışmalarında anlamı hiç değişmeden kullanılan “aygıt [apparatus]” terimi, psişeye, açık biçimde, solunum sistemi, dolaşım sistemi vb. başlıca organik sistemlerle karşılaştırılabilir bir statü kazandırır.

    Bu bağlamda, bir faillik, işlevsel bir alt-bütün [sub-whole], ya da modern terimlerle ifade edilecek olursa, kapsayıcı bir yapı içinde yer alan bir alt yapıdır [substructure]. Bu düşünce, açıkça Freud’un nörofizyoloji ve ardından nöroloji alanındaki kapsamlı ön çalışmalarından kaynaklanmaktadır. Eğer Freud bu metinde sistem teriminin “daha açıklayıcı” olduğunu öne sürmüşse, bu kuşkusuz, bu terimin ona daha tanıdık gelmesinden kaynaklanmaktadır. Nitekim Freud bu terimi yıllardır kullanmaktaydı; özellikle de “Project for a Scientific Psychology”de (1950c [1895]), o dönemde çalışma biçimini kavramsallaştırmaya çalıştığı sinir sistemi içinde yer alan bu türden işlevsel gruplamaları ifade etmek amacıyla kullanmıştı. Freud, bu sistemlerin algı, bilinç, bellek vb. işlevleri “ürettiklerini” öne sürmüştür. The Interpretation of Dreams‘ten alıntılanan pasajda ise, bellek ve algı sistemlerini (karşılıklı dışlayıcı yapılar olarak tasavvur edilmiştir), sansürü, ayrıca ilk topografyasını oluşturan bilinçdışı, önbilinç ve bilinç (ya da algı-bilinç) sistemlerini ayırt etmiştir.

    Freud’un bu noktadan sonraki yazılarında,faillik ve sistem terimleri anlam bakımından birbirine yakın kalmıştır. Ancak, sistem terimi genellikle topografik ayrımlara özgülenmiş; buna karşılık faillik, bir örgütlenmenin topografik, dinamik ve ekonomik bakış açılarının bir arada dikkate alınmasıyla ele alındığı durumları tanımlamak için daha geniş biçimde kullanılmıştır. İşte bu nedenle, yapısal kuramdaki id, ego ve süperego, sistemler olarak değil, faillikler olarak adlandırılır. Freud, faillikleri genellikle birbirini dışlayan yapılar olarak öne sürme eğilimindeydi: Örneğin, tek bir fenomen aynı anda hem id’in hem de ego’nun alanına ait olamaz. Tam da bu nedenle, Freud yaşamının sonlarına doğru, “An Outline of Psycho-Analysis [Psikanalizin Özeti]” (1940a [1938]) adlı eserinde olduğu gibi, bilinç ile bilinçdışı arasındaki karşıtlığı yalnızca belirli psişik süreçlerin “niteliği [quality]“ne dair bir fark olarak görmeye başladığında, bu iki terim artık faillik olarak değerlendirilmemiştir.

    Metapsikolojinin kavramsal mimarisi içinde, faillik terimi, tanımını bir ölçüde belirsiz hâle getiren bir düzeyde konumlanmıştır. Bu nedenle, Béla Grunberger, Narcissism: Psychoanalytic Essays [Narsisizm: Psikanalitik Denemeler] (1971/1979) adlı eserinde narsisizmi, id, ego ve süperego ile aynı statüye sahip bir faillik olarak ele almayı önerdiğinde, şiddetli tartışmalara yol açmıştır. Benzer tartışmalar, örneğin Heinz Kohut’un geliştirdiği kendilik [self] kavramı çevresinde de ortaya çıkmıştır. (ROGER PERRON)

    Okuduğunuz metin  International Dictionary of Psychoanalysis‘in Agency maddesinin çevirisidir.

  • Topografik Kuram Nedir?

    Topografik kuram [topographic theory], Freud’un zihinsel örgütlenmeye ilişkin ilk kuramıdır. Bu kuramda zihin, bilinçdışı [unconscious] , önbilinç [preconscious] ve bilinç [conscious] olmak üzere üç ayrı [agency] ya da sisteme ayrılmıştır ve bu sistemler, bilinçle olan ilişkilerine göre tanımlanır. Bu sistemler ayrıca şu açılardan tanımlanır: zihinsel işleyiş biçimleri (birincil sürece karşı ikincil süreç [primary versus secondary pro cess]), enerji türleri (serbeste karşı bağlı [free versus bound]) ve işledikleri düzenleyici ilkeler (haz ilkesine karşı gerçeklik ilkesi [pleasure principle versus reality principle]). Pek çok analist için, topografik model, Freud’un (1923a) yapısal kuramına ait olan ve id, ego, süperego ayrımına dayanan üçlü model [tripartite model] aracılığıyla tamamlanmış ve büyük ölçüde yerini bu ikinci modele bırakmıştır.

    Dinamik bilinçdışı [dynamic unconscious] kavramı, sonraki çoğu psikanalitik düşüncenin temel dayanağı olmaya devam etmiştir. Freud’un zihinsel örgütlenmeye ilişkin topografik modelden yapısal modele geçişi, psikanalizin amacında yaşanan eleştirel bir değişimi yansıtır; bilinçdışını bilinçli hâle getirme hedefi, yerini psişik çatışmayı [psychic conflict] analiz etme ve id’i ego’nun kontrolüne alma hedefine bırakmıştır. Bununla birlikte, Freud’un topografik modelinin zenginliği, onun rüyaların doğası, birincil süreç düşüncesi, arzu güdüsünün harekete geçirici etkisi ve bilinçdışı çatışmanın dinamik özellikleri konularındaki devrimsel içgörülerinde kendini göstermeye devam etmektedir.

    Freud (1900), topografik modeli ilk olarak “Düşlerin Yorumu [The Interpretation of Dreams]” adlı eserinin 7. bölümünde ortaya koymuştur. Ancak Freud (1915d), bu modeli ancak on beş yıl sonra, “Bilinçdışı [The Unconscious]” başlıklı makalesinde, topografik bir bakış açısını yansıttığını belirterek resmî olarak tanımlamıştır. O dönemde Freud, topografik bakış açısını, psişik fenomenleri anlama amacı taşıyan metapsikolojik yaklaşımı oluşturan üç bakış açısından biri olarak tanımlamıştır (diğer ikisi: dinamik ve ekonomik bakış açılarıdır). Topografik model, kökü Yunanca’da “yer” anlamına gelen topo sözcüğüne dayanan adıyla, Freud’un zihni, her biri belirli bir “psişik bölge [psychical locality]” işgal eden ve birbirleriyle belirli bir mekânsal ilişki içinde çalışan “fail/temsilci/organ [agencies]” ya da “sistemler [systems]” olarak kavrayışını yansıtır. Modelin bir yönü, zihni, algıları giderek karmaşıklaşan düşüncelere ve nihayetinde motorsal [motoric] tepkilere dönüştürme kapasitesine sahip bir tür refleks arkı [reflex arc] olarak tanımlar. Buna ek olarak Freud, bilinçle olan ilişkilerine göre tanımlanan üç sistemi, zihnin derinliğinden yüzeyine uzanan metaforik bir eksen boyunca “konumlandırılmış” biçimde tasvir etmiştir. Freud’un topografik kuramı, onun nörofizyoloji ve anatomi alanlarındaki entelektüel temellerini yansıtır; ne var ki Freud, modelin unsurlarının, beynin belirli fiziksel bölgeleriyle doğrudan ilişkilendirilmemesi gerektiğini defalarca vurgulamıştır.

    Bilinçdışı sistem, dürtülerin türevlerini, arzu ve anılar biçiminde ve birincil süreç kipinde temsil edilmiş olarak barındırır; bu sistem, haz ilkesine göre işler ve mantık, kesinlik dereceleri, olumsuzlama, çelişki ya da zaman gibi unsurları dikkate almaz. Birincil süreç düşünceleri, (yalnızca en somut biçimleri dışında) sözcüklerle değil, imgelerle ifade edilir ve bu imgeler, simgeleştirme, [symbolization] yer değiştirme [displacement] ve yoğunlaştırma [condensation] gibi işlemler aracılığıyla biçimlenir. Freud, düşler üzerindeki çalışmaları aracılığıyla, büyük ölçüde bir düşünme biçimi olarak süreç modunu [process mode of thinking] formüle etmiştir. Bilinçdışı sistem, kendisine bitişik bir alan olan önbilinç sisteminden, çeşitli biçimlerde adlandırılan dinamik güçler -“eleştirel ajans [critical agency]”, “sansür [censorship]” ya da “bastırma kuvvetleri [forces of repression]”- aracılığıyla ayrılır; bu güçler, bilinçdışı sistemin kabul edilemez içeriklerini bilinçli farkındalığın dışında tutmak işlevini görür. Önbilinç sistemi, dinamik olarak değil, betimleyici anlamda bilinçdışı olan düşünce ve anıları barındırır; çünkü bu içerikler, üzerine dikkat yöneltildiğinde engelle karşılaşmadan bilinç sisteminin bir parçası hâline gelebilir. Önbilinç ve bilinç sistemleri birbiriyle yakından ilişkilidir ve gerçeklik ilkesine göre işler; bu sistemlerde, ikincil süreç olarak adlandırılan, daha örgütlü, doğrusal ve sözel bir düşünme biçimi hâkimdir.

    Freud’un topografik modeli, nihayetinde sorunlu hale gelecekti; çünkü zihnin bilinçli ve bilinçdışı bölgelere ayrılması, intrapsişik çatışmaya ilişkin klinik gözlemleri yeterince açıklayamıyordu. Freud özellikle, yalnızca dürtüsel arzuların değil, aynı zamanda savunma işleyişlerinin, ahlaki taleplerin ve suçluluk duygusunun da çoğu zaman bilinçdışı olduğunu fark etmiştir. Bu gözlem, Freud’u 1920 ile 1926 yılları arasında, zihne ilişkin yapısal modelini geliştirmeye yöneltmiştir; bu model, izleyen on yıllarda çoğu psikanalist için topografik modelin yerini alan baskın kuram hâline gelmiştir (Gill, 1963; Arlow ve C. Brenner, 1964). Ancak J. Sandler ve diğer bazı yazarlar (1997), topografik modelde öne sürülen birçok kavramın psikanalitik söylemde merkezî yerini koruduğunu ve Freud’un bu iki kuramının, çeşitli klinik durumları ve teknik yaklaşımları anlamada birbirini tamamlayıcı seçenekler sunduğunu savunmuşlardır.

    Okuduğunuz metin  “PSYCHOANALYTIC TERMS & CONCEPTS (2012), Edited by Elizabeth L. Auchincloss ve Eslee Samberg, American Psychoanalytic Association”ın Topographic Theory maddesinin çevirisidir.