Yazar: Admin

  • Etiketler Yerine Düzeyler – Bölüm 2: Borderline Kişilik Örgütlenme Düzeyi

    Bu yazıda, borderline kişilik örgütlenme düzeyinin gelişimsel kökenleri, temel çatışmaları ve ilişkisel örüntüleri ele alınıyor. Bölme, kimlik çözülmesi, terk edilme korkusu ve simbiyotik birleşme arzusu gibi özelliklerin kişinin kendilik deneyimine, yakın ilişkilerine ve terapi sürecine nasıl yansıdığı inceleniyor. Borderline örgütlenme, sabit bir tanı etiketi olarak değil, stres ve ilişkisel bağlama göre değişebilen dinamik bir işleyiş düzeyi olarak değerlendiriliyor. (Editoryal)


    Borderline düzeyde, insanlar hem simbiyoz için arzu duyarlar hem de ona şiddetle karşı çıkarlar.

    Lütfen şu iki tamamlayıcı yazıya da bakın:

    Etiketler Yerine Düzeyler – Bölüm 1 — Nevrotik Kişilik Örgütlenme Düzeyi

    Ebeveynleri Suçlamadan Çocukluk Sorunları Hakkında Nasıl Konuşulur?

    Bir not: Burada “anne” [mother] hakkında durmadan konuşuyorum. Anne sözcüğünü, “birincil bağlanma figürü”nün [primary attachment figure] kısaltması olarak düşünün.

    Borderline düzeyde örgütlenmiş insanlar, çevrelerindeki kişiler için önemli ölçüde kaosa ve acıya neden olabilirler. Çeşitli arka planlara karşı renk değiştiren bukalemunlar gibi hissedilebilirler. Hayranlık ile küçümseme, muhtaçlık ile öfke arasındaki çarpıcı salınımları kafa karıştırıcı ve bunaltıcı olabilir. Ancak genellikle boşluk duygularından ve kendiliklerine [self] ilişkin yaygın biçimde istikrarsız bir duyumdan korkunç derecede ıstırap çekmektedirler. Bu bireyler böylesine istikrarsız ilişki örüntülerini ve öz kimlikleriyle [self identity] ilgili güçlükleri nasıl geliştirdiler?

    Üçlü [triadic] ilişkiler (çocuk, anne, baba) etrafında örgütlenen nevrotik düzeyin aksine, borderline düzeyde örgütlenen kişiler ikili [dyadic] ilişkilerle (çocuk, anne) meşguldürler (Kernberg, 1975). Gelişimsel açıdan bu kişiler, ayrılma-bireyleşme evresinin [separation-individuation phase] yeniden yaklaşma [rapprochement] döneminde önemli güçlüklerle karşılaşırlar. Bu alt evrede, 16–24 aylık çocuklar çevreyi daha bağımsız bir biçimde keşfetmeye başladıkça kendilerini annelerinden ayrı olarak deneyimlemeye başlarlar (Mahler, Pine ve Bergman, 1975). Birkaç ay önce güvenliğe ve kusursuz, koruyucu anneyle süregiden simbiyoza ilişkin tümgüçlü fantezilerle dolu olan bu keşifler, artık tümgüçlü fantezi zayıfladıkça ve çocuğun annenin bir uzantısı olmadığı, dolayısıyla küçük ve anneden-uzaktaki-dünyanın tehlikeleri karşısında gerçekten savunmasız olduğu yönündeki kavrayış geliştikçe anksiyeteyle dolmaktadır (Mahler ve diğerleri, 1975). Bunun sonucunda hem keşfetme hem de geri dönme konusunda bir ambivalans ortaya çıkar: Çocuk çevreyi keşfetmek ve geri döndüğünde sıcak bir biçimde karşılanmayı beklemek ister; aynı zamanda hem keşfin doğurduğu anksiyete hem de anneyle yeniden bir araya gelmenin beraberinde getirdiği özerklik kaybı nedeniyle kolayca hayal kırıklığına uğramış [frustrated] hale gelir (Mahler ve diğerleri, 1975). Çocuk, dünyanın tehlikelerine ilişkin anksiyetesini yatıştırma çabasıyla güvence, emniyet ve ortak dikkat arayarak keşif sırasında belirli aralıklarla ve kaygılı bir biçimde anneye dönecektir. Bir sonraki anda ise annenin yörüngesine fazlasıyla yakın olmaktan dolayı engellenmiş ve üzgündür. Gelişimin bu evresi hem anneler hem de çocuklar için güçlüklerle doludur. Çocuklarıyla simbiyozu sürdürmeye yönelik kendi dinamik gereksinimleri bulunan anneler, çocuğun ayrılma çabalarına aşırı ilgili ve boğucu bir iç içe geçmeyle ya da çocuğun anneyi “terk etmesi” karşısında öfke ve reddetmeyle karşılık verebilirler. Bu tepkilerin her ikisi de çocuğun anneden başarıyla ayrılabilme kapasitesini büyük ölçüde sınırlar. Bu çocukların birçoğu mizaç bakımından son derece hassastır ve kolayca aşırı uyarılmış hale gelir. Bu yapısal hassasiyet, annenin sağlıklı bir karşılık vermesine rağmen ayrılmada güçlük yaşanmasına yol açabilir. Çoğu zaman yeniden yakınlaşma evresindeki güçlükleri ortaya çıkaran şey, çocuğun mizacı ile annenin ayrılmaya verdiği kendi dinamik tepkinin birleşimidir (Mahler ve diğerleri, 1975; Coonerty, 1986). Çocuk keşfetmenin doğurduğu anksiyeteye tahammül edemediğinde ya da anne çocuğun bağımsızlığına tahammül edemediğinde, çocuk şu kritik gelişimsel dersi öğrenemez: “Dünya ilgi çekicidir ama bazen korkutucudur; bunda sorun yoktur, çünkü güvenceye ihtiyaç duyduğumda anne beni karşılamak üzere arka planda beklemektedir.” Yeniden yakınlaşma alt evresindeki yaygın bir başarısızlık, çocuğun keşfetmekte özgür olduğu -annenin simbiyozda ısrar etmediği- ancak annenin geri dönüş için güvenilir biçimde hazır bulunmadığı durumlarda ortaya çıkar. Bu anneler, keşif fazlasıyla uyarıcı ya da anksiyete uyandırıcı hâle geldiğinde çocuğun fiziksel ve duygusal olarak ulaşılabilir bir anneye geri dönebilmesi gerektiğine yeterince uyumlanmış ya da bunun yeterince farkında değildirler. Güvenli bir geri dönüşün bulunmaması, çocuğu daha en başta keşfe çıkma konusunda huzursuz bırakır. Her iki durumda da çocuk, anneyi terk etmenin sonucunun çoğu zaman terk edilmek olduğunu öğrenir; çünkü anne güvenilir biçimde ulaşılabilir değildir, yapışkandır ya da cezalandırıcıdır. Bunun yerine çocuk, hem fiziksel bağımsızlığa hem de bağımsız bir kendilik hissi [sense of self] ilişkin korkuyu içselleştirir. Bu da artık böylesine tehlikeli hissettiren ayrılığa karşı öfkeye yol açar (Mahler ve diğerleri, 1975; Adler ve Buie, 1979).

    Anneden ayrı bir varlık olmayı geliştirmedeki güçlükler, kendilik hissi konusunda son derece belirsiz bir kişiye yol açar. Yeniden yakınlaşma başarıyla gerçekleştirilemediği için çocuk, hem “iyi” (ulaşılabilir, müdahaleci olmayan, uyumlanmış) hem de “kötü” (bazen ulaşılamaz, müdahaleci ya da yetersiz uyumlanmış) olabilen karmaşık ve ambivalan bir anne tasarımını içselleştiremez. Bunun yerine, anneyi deneyimlemenin bu iki biçimi “iyi anne” ve “kötü anne” olarak bölünür. Böylece çocuk, Mahler’in “nesne sabitliği” [object constancy] olarak adlandırdığı şeyi, yani farklı koşullar ve duygusal durumlar boyunca aynı kalan ötekine ilişkin içselleştirilmiş bir tasarımı geliştiremez (Mahler ve diğerleri, 1975). Annenin bu iki tasarımı bir arada var olamadığı için, en erken evrelerinde çocuk-anne ikili deneyiminin -anneyle birlikte olan çocuk (güvende, bakılıp beslenen) ve çocukla birlikte olan anne (sevilen, kendisinden hoşnut olunan)- içselleştirilmesi olan sağlıklı bir kendilik temsili [self-representation] de gelişemez. Dolayısıyla çocuk kendisini aynı anda hem “iyi” (sevilebilir ve değerli) hem de “kötü” (öfkeli, muhtaç, terk edilmiş) olarak deneyimleyemez ve bunun yerine bu kendilik temsillerini birbirinden ayrı tutmak zorunda kalır; Kernberg bunu “kimlik çözülmesi” [identity diffusion] olarak adlandırmıştır (Kernberg, 1975). Farklı koşullar ve duygusal durumlar boyunca istikrarlı bir kendilik imgesi [self-image] olmadığında, kişi boşluk ya da içinin boş olduğu duygularıyla baş başa kalır. Merkezi ve tutarlı bir kişisellik duyumunun [sense of personhood] bulunması gereken yerde “rüzgardaki bir mum” vardır. Yalnız kalmaya ilişkin bir panik duygusu vardır; çünkü istikrarlı ve yatıştırıcı bir kendilik -çocuğu seven ve ondan hoşnut olan içselleştirilmiş annenin bir ürünü- yoktur. İstikrarlı bir çekirdeğin yerini, kendiliğin çılgınca salınan temsilleri alır: Bu temsillerin bazıları, ayrılığın sınırlarıyla henüz yüzleşmemiş bebek gibi büyüklenmeci ve tümgüçlüdür; bazıları ise reddeden, ulaşılmaz ya da cezalandırıcı anneyle birlikte olan çocuğun içselleştirilmiş deneyimi gibi acınası, sevilemez ve terk edilmiştir (Adler ve Buie, 1979).

    Daha da önemlisi, yalnızca yeniden yakınlaşma evresindeki sorunlar borderline düzeyde bir örgütlenmeye yol açmak için yeterli olmayabilir. Yüksek oranda açık travma, ihmal ve istismar, sınır düzeyde örgütlenmeye ilişkin her türlü etiyolojik açıklamada dikkate alınmalıdır. Doksan yedi çalışmayı kapsayan bir meta-analiz, vaka-kontrol çalışmalarında borderline kişilik bozukluğu bulunan bireylerin çocukluk dönemi olumsuz yaşantılarını bildirme olasılığının klinik olmayan kontrollere göre yaklaşık 14 kat daha yüksek olduğunu ve en güçlü ilişkilerin duygusal istismar ve ihmalle görüldüğünü bulmuştur (Porter ve diğerleri, 2020). Birçok kuramcı, travma ve istismar deneyimlerinin bütünleşmiş bir “iyi ve kötü” anne temsilinin içselleştirilmesini de bozduğunu öne sürmektedir; çünkü travma ve istismara verilen yaygın dissosiyatif tepki, öteki-ile birlikte-kendiliğe [self-with-other] ilişkin tutarlı bir anlatının bütünleşmesini bozar ve çarpıtır (Luyten, Campbell ve Fonagy, 2020). Bu, başarısız yeniden yakınlaşmanın iyi/kötü bölünmesini pekiştirir. İhmal ise sevgi dolu ve ulaşılabilir bir annenin içselleştirilmemiş olmasına yol açarak biraz daha sinsi bir biçimde işler. Yeniden yakınlaşmadaki başarısızlık ile travma arasındaki ilişki de çift yönlüdür: Kendileri istismar mağduru olan anneler, yeniden yakınlaşma evresinin çözümlenmesi için gerekli olan sakin duygusal ulaşılabilirliği ve uyumlanmayı sağlayamayacak kadar dehşete kapılmış ya da dissosiye olmuş olabilirler; istismarcı ve ihmalkâr anneler de çocuklarına bu önemli fakat karmaşık dönem boyunca başarıyla rehberlik edemezler. Klinik olarak ayrıca, bazı çocuklarda başarılı bir yeniden yakınlaşmanın ardından içselleştirilmiş kendilik imgesini parçalayacak kadar ağır bir travmanın geldiği ve yeniden yakınlaşma dönemi başlangıçta çözümlenmiş olmasına rağmen sınır düzeyde örgütlenmeye yol açtığı gözlemlenmektedir.

    Kökenler ister yeniden yakınlaşmanın başarısızlığında, ister açık travmada, isterse bu ikisinin etkileşiminde yatsın, klinik sonuçlar tutarlıdır: Tutarlı bir kendilik hissine sahip olmamak, çocuk yetişkinliğe doğru büyüdükçe yaygın güçlüklere yol açar. Ötekilere ilişkin hem iyi hem de kötü yönleri bir arada içeren içselleştirilmiş bir temsili sürdürememek, kişinin yörüngesindeki insanların ya idealize edilmiş ya da kötülenmiş ötekiler olarak bölünmesi anlamına gelir. Bu bölünmeler hızla bir uçtan diğerine geçebilir ve kişi hakkındaki bakışın bu denli çabuk değişmesi, karşı tarafta sarsıcı bir savrulmaya maruz kalmışlık hissi bırakabilir (Kernberg, 1975; Stern, Caligor, Hörz-Sagstetter ve Clarkin, 2018). Bu yetişkinler, içselleştirilmiş terk eden, reddeden ya da ihmalkar annenin bir yansıması olarak temel bir terk edilme korkusu [a primary fear of abandonment] yaşarlar; ancak aynı zamanda, gerçek olsun ya da çocukluk incinmelerinin yansıtılması olsun, her tür hayal kırıklığı nedeniyle kendilerine yakın olan kişilere karşı öfke duyarlar. Bu hastalar çoğu zaman çocukluğa ait olan ve öfke ile sevgiyi bütünleştirmedeki başarısızlığı yansıtan bir hiddetle doludurlar. Kusurlu ötekilerin kaçınılmaz hayal kırıklıkları, kötü anneye ilişkin yansıtmaları harekete geçirir; terk edilme korkusu ile sevilen kişilere duyulan öfke arasındaki bu gerilim nedeniyle deneyim, hızla birbirinin yerini alan yapışma ve düşmanlık biçimini alır (Kernberg, 1975; Adler ve Buie, 1979).

    Bu öfke bazen dışa vurulamayacak kadar tehlikeli hissedilir. Bunun yerine kendiliğe yöneltilebilir: kısıtlı yeme ya da tıkınırcasına yeme ve çıkarma, kendine zarar verme ya da kendini yaralama, intihar girişimleri ya da tamamlanmış intihar, madde kötüye kullanımı veya cinsel dürtüsellik gibi davranışlarda ifade edilebilir. Bununla birlikte, bu davranışların bazıları -özellikle kendine zarar verme- kendini cezalandırmaktan çok kendini yatıştırma işlevi görebilir; acı yoluyla dissosiye durumları sona erdirebilir ya da dayanılmaz gerilimi boşaltabilir. Bu tür davranışlar yoğun bir utanç yaratabilir ve bu utanç çoğu zaman hızla öfkeye dönüşür. Bırderline düzeydeki diğer bireylerde ise öfke dışarıya, ötekilere yöneltilir. Borderline düzeyde örgütlenmeye ve narsisistik ya da antisosyal karakter özelliklerine sahip hastalar, tümüyle kötü anne, baba ya da önemli ötekine ilişkin aktarım yansıtmalarına yenik düştüklerinde cinsel, aile içi ya da ilişkisel şiddetin failleri olabilirler. Öfke dolu fantezileri, sadistik unsurlar (“kötü” ötekini cezalandırma) ve mazoşistik unsurlarla (korktukları terk edilmeyi bilinçdışı olarak bizzat kışkırtma) birlikte, tümgüçlü kontrol fantezilerinin ögelerini içerme eğilimindedir (Kernberg, 1975). Kontrol etme çabaları ötekiler tarafından manipülasyon olarak hissedilebilir; ancak bu manipülasyon bilinçli değildir. Bu hastalar bir psikiyatri servisine yatırıldıklarında, bölme ve kontrol etme çabaları bazı personelin onların çektiği acıya derin bir sempati duymasına, diğer personelin ise kendisini güçlü biçimde manipüle edilmiş hissetmesine yol açtığı için sıklıkla kargaşa yaratırlar. Aslında her iki konum da doğrudur ve personel arasındaki bölünme, hastanın kendi içindeki aynı bölme [splitting] savunmasının canlandırmasıdır [enactment] (Kernberg, 1984).

    Borderline düzeyde örgütlenmiş kişilerin birincil arzusu, Aden’e -çocuğun ayrılık kaygısını yaşamak zorunda kalmadan bütün ihtiyaçlarını karşılayan, yeniden yakınlaşma öncesindeki kusursuz anneyle simbiyotik bir birleşme [symbiotic union]- geri dönmektir (Mahler ve diğerleri, 1975; Adler ve Buie, 1979). Özlemi duyulan bu birleşme bilinçdışı bir fantezidir; ancak romantik ilişkilerde, arkadaşlıklarda ve terapötik ilişkilerde yoğun bir yakınlık arzusunu harekete geçirir. Bu yakınlık yalnızca rahatlık değil, aynı zamanda kimlik çözülmesinin geride bıraktığı boşluğu dolduran, ödünç alınmış bir kimlik duyumu da vaat eder (Kernberg, 1975). Ancak bu arzu kendi çelişkisini de içinde barındırır: Özlemi duyulan tam da bu birleşme, kişinin sahip olduğu kırılgan kendilik hissini eritme tehdidi yaratır ve yutulma korkusunu ortaya çıkarır. Sonuç, bir salınımdır: Kişi terk edilme dehşeti ile yutulma dehşeti arasında gidip geldikçe, umutsuzca yapışmayı panik içinde geri çekilme ya da öfke dolu bir saldırı izler (Kernberg, 1975; Adler ve Buie, 1979). Bunu açıklanamaz bir düşmanlığın araya girdiği boğucu bir muhtaçlık olarak deneyimleyen partnerler ve sevilen kişiler çoğu zaman geri çekilir; bu da kişinin en derin terk edilme korkusunu harekete geçirir ve en çok korkulan sonucun gerçeğe dönüşmesine yol açabilir.

    Genel Vaka Örneği

    Bu örnek, nevrotik kişilik örgütlenmesi yazısında kullanılan örneğin tamamlayıcısıdır. Obsesyonel karaktere sahip, borderline düzeyde örgütlenmiş biri de nevrotik düzeyde örgütlenmiş kişi gibi katı, mükemmeliyetçi ve ayrıntı odaklı olabilir. Ancak borderline düzeyde, çevresindeki düzeni sürdürme ihtiyacı kendi eylem ve seçimleriyle sınırlı kalmaz; bunun yerine evin “tam da öyle” işlemesinde ısrar eder ve kişisel kurallarından hiçbir sapmaya tahammül etmez. Sorunlarının kendisine ait olduğunu fark eden nevrotik düzeyde örgütlenmiş bireyin aksine, burada sorunlar bütünüyle dışsal olarak görülür (Kernberg, 1975; 1984). Eşi ve çocukları, eşyaları yerinde bırakmadıklarında ya da ortalığı dağıttıklarında onun öfkesinden korkmayı kısa sürede öğreneceklerdir. O, bu eylemleri kişisel hakaretler ya da saldırılar olarak algılayacak ve intikamcı tiratlarla, hatta şiddetle karşılık verecektir. Saldırılar dışarıda bırakılan eşya ya da biraz kirle ilgili değildir; bunun yerine dikkatsizlik ihmalkâr, sevgisiz ya da kötü niyetli olarak deneyimlenir -başka bir deyişle, “kötü anne”nin yansıtmaları olarak (Kernberg, 1975). Mikroplardan, kirden ve cinsellikten kolayca tiksinebilir; ancak bu duyguların çoğu zaman ego-distonik olduğu nevrotik düzeyin aksine, burada bunlar sıklıkla ego-sintonik, tepkileri ise bütünüyle haklı görülebilir karşılıklar olarak deneyimlenir (Kernberg, 1984). Ev içinde mikrop ve kir tehdidiyle başa çıkmak için birçok kural bulunabilir; üstelik taleplerinde aşırı davrandığına ilişkin hiçbir farkındalığı olmayabilir. Cinsel partnerlerinin hem seksten önce hem de sonra duş almalarını, hatta kendilerini belirli biçimlerde yıkamalarını bekleyebilir. Burada temizlikten çok, partnerini kusursuz, yeniden yakınlaşma öncesindeki simbiyotik anne olacak şekilde kontrol etmeye yönelik bilinçdışı bir ihtiyaç vardır. Bu yolla simbiyozu arar -her ne kadar bu sıklıkla tahakküm olarak deneyimlense de. Bu kontrol edici davranışlar ve öfke dolu saldırılar çoğu zaman ilişkilerinin sona ermesine, yani en çok korktuğu şeyin gerçekleşmesine yol açar.

    İş yerinde, çevresindeki başkalarını kontrol etme ihtiyacı başlangıçta “kararlı liderlik” gibi görünebilir; ancak astlarının onun kurallarına sıkı sıkıya uyamaması ya da uymak istememesi biriktikçe, onlara yönelik sözel saldırıları tırmandığında hızla sorunlu hâle gelir. İş arkadaşlarını bölünmüş nesneler halinde -dost ya da düşman olarak- ayırabilir ve meslektaşları arasında kaos ve çatışma yaratan bölünmeler ekebilir. Bu durum çoğu zaman iş yerinde giderek daha fazla yalnızlaşmasına ya da kontrolcü ve düşmanca davranışları nedeniyle işten çıkarılmasına yol açar.

    Terapide, sorunun başkaları olduğunu güçlü biçimde hissetmesi muhtemeldir. Terapiye ancak eşi ya da işvereni tarafından zorlandıktan sonra gelebilir. Ne üzerinde çalışmak istediği sorulduğunda, içsel sorunları adlandırmakta güçlük çekecek ve büyük olasılıkla başkalarını “uygun biçimde davranmaya” zorlamak için yardım isteyecektir. Bölme, inkâr ve yansıtma gibi daha ilkel savunma mekanizmalarını kullanacaktır (Kernberg, 1975; 1984). Bazen terapistin dünyadaki en iyi terapist ve kendisine yardım edebilecek tek kişi olduğunu, başka zamanlarda ise terapistinin işe yaramaz, hatta daha da kötüsü kötü niyetli olduğunu hissedecektir. Bu, yeniden yakınlaşmanın başarısızlığından kaynaklanan aynı bölme savunmasıdır -terapist iyi ama kusurlu olamaz; yalnızca tümüyle iyi ya da tümüyle kötü olabilir (Kernberg, 1975). Terapi, daha keşfedici dinamik çalışma gerçekten başlayabilmeden önce, kendiliğe ve ötekine ilişkin ikircikli duygulara tahammül etme kapasitesini geliştirmek için büyük ölçüde kapsama ve destek içerecektir (Kernberg, 1984; Winnicott, 1969).

    Kişilik Örgütlenme Düzeyleri

    Not: Bu düzeyler dinamik bir süreklilik üzerindeki noktaları temsil eder; bireyler kendilerine özgü bir aralıkta yer alır ve strese, ilişkisel bağlama ve yapısal etkenlere bağlı olarak daha ilkel ya da daha bütünleşmiş işleyişe doğru kayabilirler.

    KategoriPsikotikBorderlineNevrotik
    İlişkilere Yaklaşma ŞekliOtistik biçimde [Autistically] ya da birleşme yoluyla (benlik-nesne sınırları yoktur)İkili olarak [Dyadically] — yapışma/idealleştirme yoluyla simbiyoz arayışı içinde; öfke/değersizleştirme tarafından kesintiye uğratılan biçimdeÜçlü biçimde [Triadically ] — üçgen ilişkiler içinde rekabetçi ve sevgi dolu duyguları yöneterek
    Öfkenin Açığa Çıkma ŞekliTümgüçlü yıkıcı fantezi; sadizm; benliğe yöneltilmiş zulmedici yansıtmalarİhanet/terk edilme öfkesi; tümgüçlü kontrol fantezileri; benliğe yöneltilmiş saldırganlık (kendine zarar verme, intihar eğilimi)Suçluluk yüklü hınç; rekabetçi kıskançlık ve haset; çoğu zaman ketlenen, yer değiştiren ya da pasif biçimde ifade edilen öfke
    Birincil KorkuYok olma / benliğin çözünmesiTerk edilmeCinsel ve saldırgan arzular nedeniyle cezalandırılma
    Birincil ArzuYok edilemez, sınırları belirli bir benlikMükemmel nesneyle simbiyotik birleşmeSuçluluktan arınmış rekabetçi başarı
    Baskın SavunmalarOtistik geri çekilme, yansıtmalı özdeşim, çarpıtmaBölme, inkâr, yansıtmalı özdeşim, idealleştirme/değersizleştirmeBastırma, karşıt tepki geliştirme, entelektüelleştirme, yer değiştirme
    Terapötik GörevGüvenilir, müdahaleci olmayan bir duruş; sınırları belirli bir benlik olma deneyiminin inşa edilmesiHastanın öfkesine misillemede bulunmadan ya da geri çekilmeden dayanmakAşırı ketlenmeden kurtarmak için hastanın bilinçdışı suçluluğunu yorumlamak
    Referanslar

    Adler G, Buie DH. Aloneness and borderline psychopathology: the possible relevance of child development issues. International Journal of Psycho-Analysis. 1979;60(1):83-96.

    Bora E. A meta-analysis of theory of mind and ‘mentalization’ in borderline personality disorder: a true neuro-social-cognitive or meta-social-cognitive impairment? Psychological Medicine. 2021;51(15):2541-2551.

    Coonerty S. An exploration of separation-individuation themes in the borderline personality disorder. Journal of Personality Assessment. 1986;50(3):501-511.

    Kernberg OF. Borderline Conditions and Pathological Narcissism. New York: Jason Aronson; 1975.

    Kernberg OF. Severe Personality Disorders: Psychotherapeutic Strategies. New Haven: Yale University Press; 1984.

    Luyten P, Campbell C, Fonagy P. Borderline personality disorder, complex trauma, and problems with self and identity: a social-communicative approach. Journal of Personality. 2020;88(1):88-105.

    Mahler MS, Pine F, Bergman A. The Psychological Birth of the Human Infant: Symbiosis and Individuation. New York: Basic Books; 1975.

    Porter C, Palmier-Claus J, Branitsky A, et al. Childhood adversity and borderline personality disorder: a meta-analysis. Acta Psychiatrica Scandinavica. 2020;141(1):6-20.

    Stern BL, Caligor E, Hörz-Sagstetter S, Clarkin JF. An object-relations based model for the assessment of borderline psychopathology. Psychiatric Clinics of North America. 2018;41(4):595-611.

    Winnicott DW. The use of an object and relating through identifications. International Journal of Psycho-Analysis.1969;50:711-716.


    Editoryal Notlar

    Yazar: Irene Hurford, MD
    Yazı Başlığı: Levels over Labels Part 2 – The Borderline Level of Personality Organization
    Yayın: Substack (The Post-Biological Psychiatrist)
    Tarih: 3 Mayıs 2026
    Link: Levels over Labels Part 2 – The Borderline Level of Personality Organization

    Bu metin psikodinamikatolye.com tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır. Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir. Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • Etiketler Yerine Düzeyler – Bölüm 1: Nevrotik Kişilik Örgütlenme Düzeyi

    Bu yazıda, kişilik örgütlenmesinin üç düzeyinden biri olan nevrotik örgütlenme düzeyi ele alınıyor. Nevrotik düzeydeki kişilerin ilişkileri, rekabeti, kıskançlığı, suçluluğu ve cezalandırılma korkusunu nasıl yaşadıkları inceleniyor. Obsesyonel karakter örneği üzerinden, bu örgütlenme düzeyinin klinik görünümü ve psikoterapideki temel çalışma alanları açıklanıyor. (Editoryal)


    Nevrotik kişilik örgütlenmesinin psikanalitik bir değerlendirmesi.

    Kişilik Örgütlenme Düzeyleri – Nevrotik Düzey

    Bu, kişilik örgütlenmesine [personality organization] yönelik analitik yaklaşımlar ve bu çerçeveyi hastalarımıza ilişkin psikanalitik bir formülasyon geliştirmek için nasıl kullanabileceğimiz üzerine üç bölümlük bir dizinin ilk yazısıdır. Bu yaklaşım, DSM’nin hâlihazırdaki ve görünüşe göre gelecek baskılarda da göreceğimiz düzenleme biçimiyle karşıtlık içindedir. Ben şahsen, karmaşık klinik görünümleri kavramsallaştırmada kişilik örgütlenmesi düzeylerinin kullanılmasını son derece yararlı buluyorum ve diğer yazılarımda bu diziye sık sık geri döneceğim.

    DSM, belirti kümelerini sendromlar hâlinde sınıflandırır ve ardından bu sendromları yanlış biçimde “tanılar” [diagnoses] olarak adlandırır. Bu belirti kümelerinin, yararlı patofizyolojik veya prognostik bilgiler sağlayacak biçimlerde bir araya geldiği düşünülür. Bu yaklaşıma yönelik eleştirilerimden biri için şuraya bakınız.

    Birçok analist, buna karşılık, insanları ve onların semptomatik görünümlerini iki ayrı eksen boyunca sınıflandırır: 1) kişilik örgütlenme düzeyi [level of personality organization] ve 2) karakterolojik özellikleri [characterological traits]. Nancy McWilliams, Psikanalitik Tanı [Psychoanalytic Diagnosis] adlı kitabında (1), vaka yapılandırmasına yönelik bu yaklaşımı gözden geçirme işini olağanüstü biçimde yapar. Kişilik örgütlenmesi üzerine çığır açıcı çalışmalar Otto Kernberg’e aittir (2, 3); bu çalışmaları önemle tavsiye ederim. Bu yazıda öncelikle kişilik örgütlenme düzeylerine odaklanıyor ve obsesyonellik karakterolojik özelliğini düzeyler arasında klinik bir örnek olarak kullanıyorum.

    Hasta popülasyonlarındaki üç kişilik örgütlenme düzeyi nevrotik [neurotic], borderline/sınır [borderline] ve psikotik [psychotic] düzeylerdir. Kernberg ayrıca dördüncü olarak, “sağlıklı” [healthy] bir örgütlenme düzeyi de tanımlar (4); bu dizide onu ele almayacağım.

    Her düzey bir spektrum hâlinde var olur; dolayısıyla insanlar kesişim noktalarında örgütlenmiş olabilirler -örneğin düşük nevrotik/yüksek borderline ya da düşük borderline/yüksek psikotik gibi. Bu kategoriler gerçekte kategorik olmadığından, her birinin tanımlayıcı özellikleri uç noktalarda diğerlerine taşar; bu da önemli ölçüde tanısal karışıklık yaratabilir.

    Bu örgütlenme düzeyleri karakterolojik özelliklerle kesişir; dolayısıyla bir kişi nevrotik, borderline ya da psikotik düzeyde örgütlenmiş obsesyonel bir karaktere sahip olabilir. Benzer kesişimler birçok analitik karakter tanımlamasında -şizoid, histriyonik, narsisistik ve diğerlerinde- bulunur.

    Nevrotik Örgütlenme Düzeyi

    Nevrotik düzeyde örgütlenmiş kişiler, Freud’un Ödipal evreye ilişkin açıklamasında betimlediği meselelerle mücadele etme eğilimindedir (5, 6). İlişkilerde, karakteristik olarak Ödipal mücadeleyi anımsatan kıskançlık ve rekabet yaşarlar -karşı cinsten ebeveyni bir sevgi nesnesi olarak sahiplenme ve rakip olarak görülen aynı cinsten ebeveyni yenme arzusu. Çocuğunun bir gün kendisiyle evlenmeyi planladığını ilan ettiğini duyan her ebeveyn, Ödipal evrenin işleyişine tanıklık etmektedir. Bireyi, onun sevgi duyduğu kişiyi ve bir rakibi içeren bu üçgen dinamikler, her noktasında bir kişinin bulunduğu ve tüm kişilerin sürekli ilişkisel etkileşim içinde olduğu bir üçgen oluşturur.

    Bu üçgensi mücadele, öncelikle ilişkilerle ilgisiz görünen bağlamlarda ortaya çıkabilir, ancak başarı korkusu etrafındaki meseleler (mesleki ya da akademik ilerlemeyi sabote etme) ve yazma tıkanıklığı da Ödipal çatışmaların örnekleridir; aynı cinsten ebeveyni gölgede bırakma ya da aşma ve onun öfkesini uyandırma korkusu da öyledir.

    Nevrotik düzeyde örgütlenmiş olanlar, özelikle rekabet, kıskançlık ve adaletle ilgili konularda öfkelenme eğilimindedir. Açıkça rekabetçi olabilirler ya da tam tersi olabilir -dışarıdan uysal görünürken, ifade edilmemiş rekabetçi duygularla bilinçdışı düzeyde mücadele edebilirler. Her halükarda, rekabet ve adaletsizlik temaları onları her zaman öfkelendirir; bu da ilişkilere ve ilişkilere benzer çatışmalara yönelik benimsedikleri temel üçgensi yaklaşımın bir başka sonucudur.

    Rekabet etrafındaki üçgensi meselelerin öfkelerini kışkırtması gibi, temel korkuları da rekabet dinamikleri tarafından harekete geçirilir. Cezalandırılmaktan korkarlar (Freudyen kastrasyon korkusu [Freudian castration fear] bunun en tipik örneğidir). Karşı cinsten ebeveyne yönelik cinsel fantezileri ya da aynı cinsten ebeveyn rakibe yönelik saldırgan fantezileri nedeniyle aynı cinsten ebeveynin misillemesinden korkarlar. Bu duyguların bilinçdışı hedefleri ebeveynlerin kendileri olsa da, daha bilinçli dışavurumları tipik olarak ebeveyn yerine geçen kişilere yönelir: romantik bir partner, bir patron, bir mentor. Bu korkular yoğun suçluluk doğurur; Freud bunu aşırı etkin bir süperegonun sert içsel mahkumiyetine bağlamıştır. Buna uygun olarak, nevrotik düzeydeki bireyler, bazen felç edici ölçüde, suçluluğa yatkındır. O halde en derin arzuları [wish] hem romantik hem de mesleki olarak, cezalandırılmadan ve suçluluk duymadan özgürce rekabet edebilmektir.

    Genel Vaka Örneği

    Obsesyonel bir karaktere sahip, nevrotik düzeyde örgütlenmiş biri mükemmeliyetçi, ayrıntı odaklı, katı ve yargılayıcı olabilir. Dikkatli ve titiz yapısı, onu belirli iş türlerinde son derece etkili kılabilir. Ancak erteleme ve ruminasyon eğilimi nedeniyle kendini engellenmiş hissedebilir ve patronu, ağaçlardan ormanı göremediğinden yakınabilir. Hijyen ve cinsellik konusunda belirgin bir rahatsızlık hissedebilir; bunlar zaman zaman ona iğrenç ya da kirli gelebilir. Romantik bağlamlardaki rekabetle meşgul olması, açıkça kıskanç davranması ya da alternatif olarak, partnerinin ilgisi için rakip olarak tasavvur ettiği erkeklere kıyasla yetersizlik duyguları üzerine ruminasyon yapması muhtemeldir.

    Zaman zaman obsesyonel karakteri, tam gelişmiş obsesif-kompulsif bozukluğa dönüşebilir. Bu olduğunda, obsesyonları ve kompulsiyonları ego-distonik -benlik algısına yabancı- olarak deneyimler ve bunlardan umutsuzca kurtulmak ister. Dinamik ya da analitik terapide, birincil savunmaları olarak karakteristik biçimde entelektüelleştirmeye, duygulanımın yalıtılmasına ve karşıt tepki geliştirmeye dayanacaktır; bu da katılığını gevşetmek, duygusal zenginlik deneyimini derinleştirmek ve kendi rekabetçi ve saldırgan duygularıyla daha rahat olmasına yardımcı olmak için savunmaların yavaş ve dikkatli biçimde yorumlanmasını gerektirecektir.

    Aşağıda, kişilik örgütlenmesinin üç düzeyinin her birini tanımlayıcı özelliklerine göre düzenleyen bir tablo yer almaktadır. Bu tablo, bu dizideki üç yazının her birinde yer alacaktır.

    KategoriPsikotikBorderlineNevrotik
    İlişkilere Yaklaşma ŞekliOtistik biçimde [Autistically] ya da birleşme yoluyla (benlik-nesne sınırları yoktur)İkili olarak [Dyadically] — yapışma/idealleştirme yoluyla simbiyoz arayışı içinde; öfke/değersizleştirme tarafından kesintiye uğratılan biçimdeÜçlü biçimde [Triadically ] — üçgen ilişkiler içinde rekabetçi ve sevgi dolu duyguları yöneterek
    Öfkenin Açığa Çıkma ŞekliTümgüçlü yıkıcı fantezi; sadizm; benliğe yöneltilmiş zulmedici yansıtmalarİhanet/terk edilme öfkesi; tümgüçlü kontrol fantezileri; benliğe yöneltilmiş saldırganlık (kendine zarar verme, intihar eğilimi)Suçluluk yüklü hınç; rekabetçi kıskançlık ve haset; çoğu zaman ketlenen, yer değiştiren ya da pasif biçimde ifade edilen öfke
    Birincil KorkuYok olma / benliğin çözünmesiTerk edilmeCinsel ve saldırgan arzular nedeniyle cezalandırılma
    Birincil ArzuYok edilemez, sınırları belirli bir benlikMükemmel nesneyle simbiyotik birleşmeSuçluluktan arınmış rekabetçi başarı
    Baskın SavunmalarOtistik geri çekilme, yansıtmalı özdeşim, çarpıtmaBölme, inkâr, yansıtmalı özdeşim, idealleştirme/değersizleştirmeBastırma, karşıt tepki geliştirme, entelektüelleştirme, yer değiştirme
    Terapötik GörevGüvenilir, müdahaleci olmayan bir duruş; sınırları belirli bir benlik olma deneyiminin inşa edilmesiHastanın öfkesine misillemede bulunmadan ya da geri çekilmeden dayanmakAşırı ketlenmeden kurtarmak için hastanın bilinçdışı suçluluğunu yorumlamak
    Referanslar

    1. McWilliams N. Psychoanalytic Diagnosis: Understanding Personality Structure in the Clinical Process. 2nd ed. New York: Guilford Press; 2011.

    2. Kernberg OF. Borderline Conditions and Pathological Narcissism. New York: Jason Aronson; 1975.

    3. Kernberg OF. Severe Personality Disorders: Psychotherapeutic Strategies. New Haven: Yale University Press; 1984.

    4. Kernberg OF, Caligor E. A psychoanalytic theory of personality disorders. In: Lenzenweger MF, Clarkin JF, eds. Major Theories of Personality Disorder. 2nd ed. New York: Guilford Press; 2005:114–156.

    5. Freud S. The dissolution of the Oedipus complex (1924). In: The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Vol. 19. London: Hogarth Press; 1961:173–179.

    6. Freud S. Three essays on the theory of sexuality (1905). In: The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Vol. 7. London: Hogarth Press; 1953:123–246.


    Editoryal Notlar

    Yazar: Irene Hurford, MD
    Yazı Başlığı: Levels Over Labels Part 1 – The Neurotic Level of Personality Organization
    Yayın: Substack (The Post-Biological Psychiatrist)
    Tarih: 13 Nisan 2026
    Link: Levels Over Labels Part 1 – The Neurotic Level of Personality Organization

    Bu metin psikodinamikatolye.com tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır. Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir. Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • Usta Psikoterapistler Gerçekte Nasıl Dinler?

    Psikoterapide dinlemek, yalnızca hastanın anlattığı olayları ve kullandığı sözcükleri işitmek değildir. Yetkin terapist, anlatının duygusal tonunu, boşluklarını, örtük anlamlarını ve terapi ilişkisinde burada ve şimdi olup bitenleri aynı anda dinler. Bu yazı, psikoterapötik dinlemenin sıradan bir konuşmadan nasıl ayrıldığını ve hastanın kendisini yeni biçimlerde tanımasına nasıl yardımcı olduğunu anlatıyor. (Editoryal)


    Psikoterapi neden sıradan bir konuşma değildir?

    Psikoterapide hastaları genelden özele, soyuttan kişisele doğru ilerlemeye davet ederiz. Onların deneyimine yakın dururuz. Örneğin bir hasta, “Annem aşırı eleştireldi,” derse, “Aklınıza gelen belirli bir olay var mı?” diye sorabilir ya da “Hatırladığınız bir zamanı anlatın,” diyebiliriz.

    Bu, sıradan bir konuşma değildir.

    Hastayı düşüncelerinin izini sürmeye, deneyimini araştırmaya ve ayrıntılandırmaya davet ederiz: “Biraz daha anlatın.”, “Devam edin.”, “Ne anlama geldiğini söyleyin.”, “Aklınıza başka ne geliyor?” Dinlerken bazı soruları zihnimizin gerisinde tutarız: Neden bana tam da bu hikâyeyi, tam da bu noktada, tam burada ve tam şimdi anlatıyor?

    Psikoterapide söylenen her şey, hastayla süregiden ilişkimiz bağlamında söylenir ve bu ilişkinin içinde anlamlar taşır. Biz de bu anlamları duymaya çalışırız.


    Psikoterapide söylenen her şey, terapi ilişkisi içinde anlamlar taşır.


    Hasta, aşırı eleştirel annesiyle ilgili hikâyeyi anlatırken terapistin zihninden pek çok şey geçer. Anlattığı olay yıllar önce yaşanmış olabilir. Peki neden tam şimdi aklına geliyor? Bu olay, onun bugün yaşadığı güçlüklerle hangi bakımlardan ilişkilidir? Bunu, terapi ilişkisinin kendisi içinde hissettiği bir şeyin metaforu olarak anlayabilir miyiz? Terapisti eleştirel ya da potansiyel olarak eleştirel biri olarak deneyimliyor olabilir mi?

    Eleştirilmekten kaçınmak için söylediklerini seçip ayıklıyor mu? Terapiste karşı eleştirel duygular mı -belki henüz terapiste, hatta kendisine bile, söyleyemediği bir şey hakkında- taşıyor. Terapideki ya da yaşamındaki bir şey nedeniyle kendisini eleştiriyor mu?

    Bu soruların hiçbirinin yanıtını en baştan bildiğimizi varsaymayız. Hastanın içsel deneyimini bilemeyiz. Bunlar yalnızca, kesin hükümlere dönüştürmeden zihnimizin bir köşesinde tuttuğumuz sorulardır.

    Biz böyle dinleriz. Yalnızca olguları ve olayları dinlemeyiz. Anlatıyı, duygulanımı, boşlukları, tutarsızlıkları, ses tonunu, beden dilini, altta yatan temaları ve anlamları dinleriz. Hastanın deneyiminin içine girmeye ve onun bedeninde, onun dünyasında yaşamanın nasıl bir şey olduğunu “içeriden dışarıya doğru” hissetmeye çalışırız.

    Yalnızca söylenenleri değil, söylenmeyenleri ve belki de henüz söylenemeyenleri de dinleriz. Söylenenlerin yüzeyini ve derinliğini, aramızdaki alanda olup bitenleri ve hastanın bizde uyandırdığı düşünceleri, duyguları ve bedensel duyumları dinleriz. Bu çoklu kanalları aynı anda dinleriz.


    Yalnızca söylenenleri değil, söylenmeyenleri ve belki de henüz söylenemeyenleri de dinleriz.


    Doğru zamanlarda ve uygun biçimlerde, hastanın kendisini farklı bir şekilde dinlemesine ve daha önce duymadığı ya da sözcüklere dökemediği şeyleri işitmesine yardımcı oluruz. Bu yolla hastamızı tanımaya başlar, onun da kendisini tanımasına yardımcı oluruz.

    Kendiliği ve ötekileri deneyimlemenin yeni yolları, psikoterapide yürütülen çalışmadan doğar. Bu değişimler öncelikle açıklamalar yoluyla değil, terapi ilişkisinin kendisi içinde yaşanan deneyim yoluyla gerçekleşir.

    Bütün bunlar psikoterapinin temel ilkeleriyle başlar: Genelden özele, soyuttan kişisele doğru ilerleriz. Hastayı ayrıntılandırmaya davet ederiz. Birden çok düzeyde dinleriz. Hastanın içsel deneyimini bildiğimizi varsaymaz ve kendi varsayımlarımızı onun deneyiminin üzerine bindirmeyiz. Burada ve şimdi, aramızda olup bitenlere dikkat ederiz.

    Yalnızca sözcükleri değil, müziği de dinleriz.

    Özellikle de en sessiz kısımları dinleriz.


    Bu deneme yapay zekâ kullanılmadan yazılmıştır.


    Editoryal Notlar

    Yazar: Jonathan Shedler
    Yazı Başlığı: How Skilled Psychotherapists Really Listen: Why Psychotherapy Is Not Ordinary Conversation
    Yayın: Substack (https://substack.com)
    Tarih: 20 Temmuz 2026
    Link: How Skilled Psychotherapists Really Listen?

    Bu metin psikodinamikatolye.com tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır. Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir. Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • Psikoterapi İşe Yaradıktan Sonra Ne Olur?

    Psikoterapi insanı hayatın acılarından, kayıplarından ve kaçınılmaz sınırlarından kurtarabilir mi? Jonathan Shedler, psikoterapinin başarısını kusursuzluk ya da sürekli mutluluk vaadinde değil, kişinin kendisini tutsak eden örüntülerden özgürleşerek hayata yeni bir başlangıç yapabilmesinde buluyor. Bu kısa deneme, terapinin insanlık durumunu ortadan kaldırmadığını fakat bizi onun zorluklarıyla daha özgürce karşılaşabilecek hale getirdiğini anlatıyor. (Editoryal)


    Psikoterapi insanlık durumunu iyileştiremez. Bizi onunla yüzleşmek üzere özgürleştirebilir.

    Bu yazılar ve bunları izleyecek bazı yazılar, psikoterapi üzerine süregiden konuşmaların bir parçasıdır. Soruları soranlar gerçek kişilerdir. Sorular gerçekten sorulmuştur. Bu değerlendirmeler ise benim yanıtlarımdır.

    S: Hastalarınızın daha iyiye gittiğinden eminim. Ama hiçbir zaman %100 olmaz, öyle değil mi?

    C: “Yüzde yüz daha iyi” olmanın ne anlama geldiğini bilmiyorum. Bir noktada, hastalarım dayanılmaz acıdan, kendi kurdukları hapishanelerden ya da aynı acı verici kötü filmin durmadan başa sarmasından çıkmaya başladıklarında, psikoterapide bir dönüm noktasına gelinir; bu, zorunlu olarak neşeli bir dönüm noktası değildir.

    Ardından şu soru ortaya çıkar: O değilse, nedir?

    Mükemmellik yanılsaması çöker. Hayat artık ezici bir depresyon, korku ya da ketlenme tarafından tanımlanmıyorsa… Peki sonra ne olur?

    İnsan olma durumunu iyileştiremeyiz. Yine de anlam, amaç, bağ, yakınlık ve sevgi için mücadele etmek zorundayız. Bu dünyada ihtiyaçlarımızı karşılamak için yine mücadele edeceğiz; karşılayamadığımızda ise bunun acısına katlanacağız. Başkalarındaki ve kendimizdeki saldırganlıkla ve nefretle yine yüzleşeceğiz. Hastalıkla, güçten düşmeyle ve zamanı geldiğinde ölümle yine karşı karşıya kalacağız.

    Psikoterapi, insanlık durumundan kaçmamıza yardım edemez. Psikoterapi başarılı olduğunda, bizi onun meydan okumalarını göğüslemekte özgürleştirir.


    Psikoterapi, insanlık durumundan kaçmamıza yardım edemez. Psikoterapi başarılı olduğunda, bizi onun meydan okumalarını göğüslemekte özgürleştirir.


    Belki de Zen ustasının, “Aydınlanmadan önce odun kes, su taşı. Aydınlanmadan sonra odun kes, su taşı,” derken kastettiği buydu.

    Bazen bir hasta bunu yüksek sesle söyler: “Artık bunu geride bıraktığıma göre… şimdi ne yapacağım?”

    Genellikle verdiğim yanıt şudur: “Ne istiyorsanız onu”

    Bazen bunu yüksek sesle söylerim; ama çoğu zaman, düşüncemi hafifçe omuz silkerek ya da kaşımı belli belirsiz kaldırarak, sözsüz biçimde iletirim. Bazen sözcükler dikkat dağıtır. Bazı anlamlar, boşlukta bırakıldığında daha iyi detaylanır.

    Bu, bir kaçamak gibi gelebilir ama değildir.

    Psikoterapistler, başka bir insanın nasıl yaşaması gerektiğine ilişkin yanıtlara sahip değildir. Başka birine hayatın anlamını söyleyemeyiz. Neşe, başarı ya da sevgi vaat edemeyiz. Onu Nirvana’ya götüremeyiz. Kaçınılmaz olarak gelecek olan hayat darbelerinden onu koruyamayız.

    Psikoterapi iyi gittiğinde sunabileceğimiz şey, yeni bir başlangıç yapma fırsatıdır.

    Bunun ötesindeki her şey, bir yanılsama vaat etmek ve psikoterapisti sözde gurudan ayıran kutsal sınırı ihlal etmek olurdu.


    Bu deneme yapay zekâ kullanılmadan yazılmıştır.


    Editoryal Notlar

    Yazar: Jonathan Shedler
    Yazı Başlığı: When Psychotherapy Works, Then What?
    Yayın: Substack (https://substack.com)
    Tarih: 6 Temmuz 2026
    Link: When Psychotherapy Works, Then What?

    Bu metin psikodinamikatolye.com tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır. Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir. Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • Psikolojik Cehalet Psikoloji 101’de Başlıyor

    Psikoloji eğitimi çoğu zaman öğrencilere insan ruhsallığını derinlemesine anlamayı değil, psikanalize ilişkin basitleştirilmiş ve karikatürleştirilmiş imgeleri öğretir. Bu yazı, Psikoloji 101 derslerinde çağdaş psikanalitik düşüncenin nasıl görünmez kılındığını ve bunun psikolojik okuryazarlık açısından ne tür sonuçlar doğurduğunu ele alıyor. Psikolojik cehaletin yalnızca bireysel değil, kültürel ve toplumsal bir mesele olduğunu hatırlatıyor. (Editoryal)


    Öğrenciler psikolojiyi öğrendiklerini sanırlar. Oysa onlara öğretilen, karikatürleştirilmiş temsillerdir.

    Biyoloji 101 öğrencileri biyolojinin “Darwin” çalışması olduğunu düşünmez. Astronomi 101 öğrencileri astronominin “Kopernik” olduğunu düşünmez.

    Diğer disiplinlerdeki giriş dersleri tarihsel figürleri değil, güncel bilgiyi öğretir. Ama Psikoloji 101 öğrencilerine rutin olarak psikanalizin “Freud” olduğu öğretilir.

    Psikoloji ders kitapları çağdaş kuram ve uygulamayı görünmez kılar. Bunun yerine, at arabası döneminden kalma bir psikanaliz karikatürü sunar ve bunu güncel uygulamaymış gibi yanlış temsil ederler; üstelik o at arabası dönemi kavramlarını da yanlış aktarırlar. Onların “psikanaliz” diye sunduğu şey, psikanalitik klinisyenler için tanınamaz hâldedir.

    Ders kitapları, psikanalitik klinisyen olmayan ve psikanalitik terapi hakkında çok az şey bilen akademik psikologlar tarafından yazılır. Bu yazarlar önceki giriş düzeyi ders kitaplarına dayanır; o kitaplar da kendilerinden öncekilere dayanmıştır. Bu kapalı bir sistemdir ve kuşaklar boyunca böyle sürüp gitmiştir.

    Öğrencilerin “psikanaliz”in modası geçmiş ve çürütülmüş bir şey olduğunu düşünerek dersten ayrılmalarına şaşmamak gerek. Onların ve hocalarının psikanalizi alaya alınacak bir şey gibi görmelerine de şaşmamak gerek.

    Ben ileri düzey lisansüstü eğitimden değil, giriş derslerinden söz ediyorum. Psikoloji 101, çoğu insanın psikolojiyle ilgili alacağı ilk ve son formel eğitimdir. O öğrenciler geleceğin hekimleri, eğitimcileri, gazetecileri, fenomenleri, politika yapıcıları, hastaları ve seçmenleri olacaktır. Onlara ne öğretildiği (ve ne öğretilmediği) önemlidir.

    Öğrenciler psikanalitik nesne ilişkileri hakkında herhangi bir şey öğreniyor mu? Kendimize ve başkalarına ilişkin içsel temsillerimizin benlik kavrayışımızı ve ilişkilerimizi nasıl şekillendirdiği hakkında bir şey öğreniyorlar mı? Psikanalitik terapilerin bu temsilleri değiştirmek için nasıl çalıştığı hakkında bir şey öğreniyorlar mı? Hayır.

    Psikanalitik (evet, psikanalitik) bağlanma kuramı hakkında bir şey öğreniyorlar mı? Bebeklikte oluşan bağlanma stillerinin yaşam boyunca nasıl sürdüğü hakkında? Bunların flörtleşmeye, ilişkilere ve cinselliğe nasıl uygulandığı hakkında? (Sonuçta onlar 18-19 yaşında gençler.) Hayır.

    Psikanalitik çatışma kuramı hakkında bir şey öğreniyorlar mı? Hepimizin nasıl çelişkili güdülere sahip olduğunu, kendi kendimizle nasıl ters amaçlar doğrultusunda hareket ettiğimizi ve bu içsel çatışmaların beynin yapısında nasıl köklendiğini öğreniyorlar mı? Hayır; hem de hiç.

    Psikanalitik ilişkisel kuram hakkında bir şey öğreniyorlar mı? İlişkilerin içine nasıl doğduğumuzu ve ilişkiler içinde nasıl geliştiğimizi; birbirimizin deneyimini sürekli olarak nasıl etkilediğimizi, şekillendirdiğimizi ve birlikte yarattığımızı öğreniyorlar mı? Psikolojik olarak içinde var olduğumuz ilişkisel sistemlerden ayrı düşünülemeyeceğimizi öğreniyorlar mı? Yine hayır.

    Aktarım hakkında bir şey öğreniyorlar mı? Tüm ilişkileri neden geçmiş ilişkilerimizin merceklerinden deneyimlediğimizi ve geçmiş ile bugünün örtüşmesinin nasıl en büyük hazzımızın da en büyük acımızın da kaynağı olduğunu öğreniyorlar mı? Bunun şu anda ve yaşamımızın geri kalanında sahip olduğumuz her ilişkiyi nasıl etkilediğini öğreniyorlar mı? Hayır.

    Bu kavramlardan herhangi birinin psikoterapiyle ne ilgisi olduğunu öğreniyorlar mı? İnsanların yaşam boyu süren örüntülerden özgürleşmelerine yardımcı olmak için bunları tedavide gerçekte nasıl uyguladığımızı öğreniyorlar mı? Psikoterapinin neden bu kadar çetrefilli olduğunu ve bir terapi ilişkisinin nasıl bu kadar kolay raydan çıkabileceğini öğreniyorlar mı? Yine hayır.


    Öğrenciler bu kavramlardan herhangi birinin psikoterapiyle ne ilgisi olduğunu öğreniyorlar mı? İnsanların yaşam boyu süren örüntülerden özgürleşmelerine yardımcı olmak için bunları tedavide gerçekte nasıl uyguladığımızı öğreniyorlar mı? Hayır.


    Hepimizin sahip olduğu ve her gün başkalarında karşılaştığımız kişilik stilleri hakkında bir şey öğreniyorlar mı? Kişilik stillerine ilişkin bilgimizin hem kuşaklar boyunca birikmiş klinik bilgeliği hem de titiz ampirik araştırmaları nasıl yansıttığını öğreniyorlar mı? Elbette hayır.

    Kendimizin bazı parçalarının başka parçalarımıza nasıl saldırdığını -saldırganlığı nasıl kendimize yönelttiğimizi- ve bunun depresyona nasıl yol açtığını anlıyorlar mı? Bakımverenlerden erken dönemde yaşanan kayıp ya da ayrılığın depresyona nasıl yol açtığını anlıyorlar mı? Hayır.

    Yansıtılmış öfke ve nefretin neden paranoyaya yol açtığını öğreniyorlar mı? Hayır.

    Narsisizmin bizi neden zorunlu olarak depresyona yatkın hâle getirdiğini öğreniyorlar mı? Sağlıklı ve sağlıksız narsisizm arasındaki farkı ya da tedavi edilebilir narsisizm ile kötücül narsisizm arasındaki farkı öğreniyorlar mı? Hayır.

    Şizoid kişilik stillerine sahip insanların hem bağ kurmayı nasıl şiddetle arzuladıklarını hem de buna nasıl tahammül edemediklerini anlıyorlar mı? Böyle bir kişinin umutsuzca istediği ilişkilerden neden geri çekilebileceğini anlıyorlar mı? Bunu arkadaşlarında, aile üyelerinde, hastalarında -ya da kendilerinde- gördüklerinde ne yapacaklarını biliyorlar mı? Hayır.

    Psikopatinin ne olduğunu ve psikopatik kişiliklere sahip insanların neden insani empatiden ve içselleştirilmiş bir ahlaki sistemden yoksun olduklarını öğreniyorlar mı? Bunu nasıl tanıyacaklarını ve kendilerini bundan nasıl koruyacaklarını öğreniyorlar mı? Hayır, hayır ve hayır. Bunların hiçbirine dair hiçbir şey öğrenmiyorlar.


    Öğrenciler, at arabası döneminden kalma karikatürleri, güncel uygulamaymış gibi yanlış sunulmuş hâliyle öğreniyorlar.


    Psikanalitik kavramları, kendi yaşamları ve kişisel meseleleriyle bağlantı kurabilecekleri biçimde öğrenmiyorlar. Bunun yerine, at arabası döneminden kalma karikatürleri öğreniyorlar -üstelik bunlar, o at arabası dönemi kavramlarını bile anlamayan eğitmenler tarafından, onları kendileri de anlamayan kişilerin yazdığı ders kitaplarından, berbat biçimde öğretiliyor.

    Ve bütün bunların saçmalıktan ibaret olduğu öğretiliyor onlara -psikanalitik terapiyi hiç deneyimlememiş, çağdaş bir psikanalitik kitap ya da dergi makalesi okumamış, psikanalitik kavram ve yöntemleri destekleyen bilimsel kanıtları incelememiş eğitmenler tarafından.

    Psikolojik okuryazarlıktan yoksun bir kültürde yaşıyoruz; psikopatları ve kötücül narsisistleri siyasal makamlara seçen; ruh sağlığı alanındaki sahte vaatlere ve gelip geçici modalara kanan; uzun süredir devam eden ruhsal sorunların 6-8 seansta çözülebileceğine ilişkin sağlık sigortası propagandasına inanan; performatif Insta-terapistlere kapılan ve kendi reklamını yapma ile pazarlamayı bilgi sanan; kendi üzerine düşünme yerine ilacı tercih eden; girişim sermayesiyle fonlanan startup’ları ruh sağlığı hizmeti zanneden; ve bunun bedelini artan intihar, depresyon, anksiyete, şiddet ve umutsuzluk ölümleri oranlarıyla ödeyen bir kültürde.

    Karmaşık toplumsal sorunlar Psikoloji 101 derslerinde çözülemez. Ancak öğrencilere, kendilerini ve başkalarını anlamalarına, yaşamın duygusal karmaşıklıklarıyla daha iyi başa çıkmalarına yardımcı olacak temel ve zamanın sınavından geçmiş kavramlar yerine karikatürler öğretilmesi de bu soruna hiçbir katkı sağlamaz.

    Psikolojik okuryazarlık eksikliğinin sonuçlarını yaşıyoruz.

  • Çağdaş Psikodinamik Yaklaşımların Kuramsal ve Ampirik Temelleri (1. Bölüm)

    Patrick Luyten, Linda C. Mayes, Sidney J. Blatt, Mary Target, and Peter Fonagy

    Bu eser, psikopatolojiye yönelik çağdaş psikodinamik yaklaşımlara ilişkin eleştirel fakat dengeli genel bir bakış sunma ihtiyacından doğmuştur. Son on yıllarda bu alandaki ampirik araştırmalarda çarpıcı bir artış yaşanmış; bu durum hem araştırmacıların hem de klinisyenlerin tüm bulguları takip etmesini güçleştirmiştir. Bu çok sayıdaki bulgunun yarattığı yapıcı karmaşa, böyle bir manueli gerekli kılmaktadır.

    İddialı görünen başlığına rağmen, bu kitabın gerçek hedefleri görece mütevazıdır: İlgili literatürden bir örneklem sunmayı amaçlıyoruz; kapsamlı olmak ne iddiamız ne de hedefimizdir. Bunun yerine, psikopatolojiyi anlamaya ve tedavi etmeye yönelik ampirik olarak desteklenen psikodinamik yaklaşımlara ilişkin temsil edici genel bir bakış sunmayı hedefliyoruz. Bu genel bakışı, klinisyenlerin muayenehanelerinde en sık şekilde karşılaşmaları muhtemel olan ve alanın hem temel düzeyde hem de klinik düzeyde anlamlı ölçüde ampirik araştırma üretmiş olduğu başvuru sorunları üzerine yoğunlaştırdık. Bu eser, yönelimi bakımından ampiriktir; çünkü psikanalitik fikirlerin de, bilim içindeki diğer tüm yaklaşımlar gibi, sınamaya tabi tutulması gerektiği görüşüne güçlü biçimde bağlıyız. Bu bağlılık, kaçınılmaz olarak bizi, zengin psikanalitik geleneğe ait olan ve klinik psikoloji ile psikiyatride en yaratıcı fikirler arasında bulunduğuna inandığımız, ancak şimdiye dek ampirik çalışmalarda ele alınmamış bazı fikir ve yaklaşımları dışarıda bırakmaya yöneltmiştir. Bu fikirlerin çoğunun, onlar üzerine ampirik araştırmalar ortaya çıktıkça, bu manuelin gelecek baskılarında yer alması içten dileğimizdir.

    Kitap dört seksiyona / kısma [section] ayrılmıştır. İlki, psikopatolojiye ilişkin temel psikodinamik kuramları ve yaklaşımları tanıtıyor. İkincisi, yetişkinlerdeki başlıca psikiyatrik bozuklukları kavramsallaştırmaya ve tedavi etmeye yönelik ampirik olarak desteklenen psikodinamik yaklaşımları gözden geçiriyor. Üçüncüsü ise çocukluk ve ergenlik dönemindeki duygusal ve davranışsal sorunların kökenlerine ve tedavisine ilişkin psikodinamik kuramlara odaklanıyor. Sonuncuda, psikodinamik tedavinin ampirik temeli tartışılıyor; sonuç araştırmaları ile süreç-sonuç araştırmaları gözden geçiriliyor.

    Bu giriş bölümünde, ilk olarak son on yıllarda psikopatolojiye yönelik psikanalitik yaklaşımların yeniden canlanışını tartışıyoruz. Bunu, psikopatolojinin doğasına ve tedavisine ilişkin temel psikanalitik varsayımların bir özeti izlemektedir.

    PSİKOPATOLOJİYE YÖNELİK PSİKANALİTİK YAKLAŞIMLARIN YENİDEN CANLANIŞI

    Psikanaliz bugün psikiyatri ve klinik psikolojide, 1950’ler ve 1960’lardaki kadar baskın bir güç olmasa da, psikanalitik kuram, kavramlar ve uygulama üzerine kayda değer bir ampirik araştırma birikimi ortaya çıkmıştır (Bornstein ve Masling, 1998a, 1998b; Fisher ve Greenberg, 1996; Levy, Ablon ve Kächele, 2011; Luyten, Mayes, Target ve Fonagy, 2012; Shapiro ve Emde, 1993; Shedler, 2010; Westen, 1998, 1999). Bu çalışmalar yalnızca psikanalitik kavramların ampirik olarak sınanabileceğini değil, aynı zamanda birçok psikanalitik varsayımı destekleyen sağlam kanıtların bulunduğunu da göstermektedir. Dahası, psikanalitik araştırmalar giderek daha fazla, psikoloji ve psikiyatrinin önde gelen, yüksek sıralamalı, ana akım dergilerinde yayımlanmaktadır. Artık, psikodinamik psikoterapinin çeşitli biçimlerinin hem etkililiğini hem de etkinliğini belgeleyen kayda değer kanıtlar da bulunmaktadır (Abbass, Hancock, Henderson ve Kisely, 2006; Fonagy, Roth ve Higgitt, 2005; Leichsenring ve Rabung, 2011; Midgley ve Kennedy, 2011). Dolayısıyla, psikanalizin ampirik temeli hâlâ bilişsel-davranışçı terapi (BDT) gibi bazı diğer psikoterapi biçimlerinin ampirik temelinden daha az kapsamlı olsa da, psikanalizin kendi kuramlarını ve terapilerini destekleyecek ampirik veri üretmediği yönündeki iddialar, bu büyüyen ampirik birikimi görmezden gelmektedir. Ayrıca, bu eserdeki bölümlerin gösterdiği üzere, psikanaliz ile psikolojideki diğer kuramsal yaklaşımlar arasında giderek artan bir kesişim vardır. Bunlar arasında bilişsel psikoloji (Bucci, 1997; Erdelyi, 1985; Luyten, Blatt ve Fonagy, 2013; Ryle, 1990); bağlanma araştırmaları dâhil olmak üzere gelişim psikolojisi ve gelişimsel psikopatoloji (Beebe, Rustin, Sorter ve Knoblauch, 2003; Diamond ve Blatt, 1999; Emde, 1988a, 1988b; Fonagy ve Target, 2003; Levy ve Blatt, 1999; Lyons-Ruth ve Jacobvitz, 2008; Main, 2000; Stern, 1985); sosyal psikoloji (Mikulincer ve Shaver, 2007; Westen, 1991); ve sinirbilimler (Fotopoulou, Pfaff ve Conway, 2012; Kandel, 1999; Mayes, 2000; Solms ve Turnbull, 2002) yer almaktadır. Bu kesişim, psikanalizin bir kuram olarak süregelen değerine ve psikanalitik kavramların titiz hipotez sınamalarına ve ampirik araştırmaya elverişli olduğu düşüncesine tanıklık etmektedir.

    Bu çabalar, psikanalitik topluluk içinde psikanalitik varsayımları ve terapileri desteklemek için sistematik, ampirik kanıtlara duyulan ihtiyaca ilişkin artan bir farkındalıkla paralel ilerlemiştir (Blatt, Auerbach ve Levy, 1997; Bornstein, 2001; Fonagy, 2003; Luyten, Blatt ve Corveleyn, 2006; Shedler, 2002). Psikanaliz için bir kanıt temeli geliştirme hareketi içinde iki farklı “kültür” [cultur] bulunmaktadır (Luyten ve ark., 2006). İlki, yönelimi bakımından ağırlıklı olarak yorumlayıcıdır; insan davranışında anlamı ve amaçlılığı vurgular ve kuram inşası için öncelikle Freud tarafından ortaya konulan geleneksel vaka çalışması yöntemine ve/veya genel olarak daha nitel yöntemlere dayanır (Green, 2000; Hoffman, 2009). İkinci kültür ise öncelikle fiziksel, doğa ve sosyal bilimlerden gelen, neden-sonuç dizilerini araştıran yöntemlere ve veri analizi ile açıklamada bireyci modellerden ziyade olasılıksal modellerin kullanımına dayanır.

    Psikanaliz içindeki bu iki kültürün birbirini tamamlayıcı olduğuna inanıyoruz: Her biri, psikanaliz ile diğer disiplinler arasındaki boşluğu kapatmak için bir temel sağlar. Yorumlayıcı kültür beşerî bilimlere uzanan köprüdür; neopozitivist, ampirik kültür ise doğa ve sosyal bilimlere uzanan köprüdür. Yöntemsel çoğulculuğa ihtiyaç vardır; bu da dilbilim, felsefe, gelişimsel psikopatoloji, bilişsel-davranışçı araştırma ve sinirbilimler dâhil, ancak bunlarla sınırlı olmamak üzere, diğer kuramsal ve yöntemsel perspektiflerden gelen araştırma ve kuramlara açıklık anlamına gelir. Fonagy’nin (2003, s. 220) belirttiği gibi: “Zihin [mind], ister divanda ister laboratuvarda olsun, zihin olarak kalır.”

    Psikanaliz, insan doğasına ilişkin en kapsamlı kuramlardan biridir. Bilimsel saygınlık kazanma telaşımız içinde, onun yaklaşımının tüm zenginliğinden vazgeçmemeliyiz; ancak dünyaya kendimizi kapatarak ortodoks bir konuma da geri çekilmemeliyiz. Tehlike, “başlangıçta bilimsel bilgiye ulaşmanın bir aracı olarak tasarlanan metodolojinin kendi başına bir amaç hâline gelebilmesi”dir (Mishler, 1979, s. 6).

    Ortodoksiye yönelik böyle bir eğilim, bizi psikodinamik topluluğun bazı kesimlerini inkâr edilemez biçimde karakterize eden değişime direncin ardındaki nedenlere de götürür. İlk olarak, psikanalitik araştırmacıların ve klinisyenlerin, psikanalizde kanıt toplamanın iki kültürü arasındaki ayrımı sürdürebilecek kendi tercihlerinin ve hoşnutsuzluklarının farkında olmaları gerekir. Yorumlayıcı ve neopozitivist kültürler birbirinden görece yalıtılmıştır ve tüm insan etkileşimlerinde olduğu gibi, iki kültürün kendilerini ve birbirlerini tasvir etme biçimlerinde hem idealleştirme hem de değersizleştirme süreçleri gözlemlenebilir. Dahası, kanıta dayalı tıp ve yönlendirilmiş bakım hizmeti alanındaki güncel değişimler klinisyenler için tehdit edici hissedilebilir; çünkü bu değişimler, onların iyice yerleşmiş yorumlayıcı çalışma biçimlerini ve yorumlayıcı yaklaşımlar konusundaki yıllar süren eğitimlerini zorlayabilir. Araştırmacılar ise, bilimsel saygınlığı ve akademik tanınmayı sürdürebilmek için “katı” yöntemlere ve kuramlara bağlı kalmak isteyebilirler.

    Bu iki kültürü yeniden “konuşabilir” hâle getirmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Bu çalışma, psikanalitik araştırma bulgularının psikanalitik eğitim programlarına dâhil edilmesini, fon sağlayıcı kurumlarda klinisyenlerin yer almasını ve hem klinisyenlerden hem de araştırmacılardan oluşan uygulama araştırma ağlarının kurulmasını içermelidir. Bunlar, bize göre, psikanalizde kanıt toplama konusunda birleşik bir kültür yaratmaya yönelik gerekli adımlardır (Luyten ve ark., 2006; Luyten, Mayes ve ark., 2012).

    PSİKOPATOLOJİYE PSİKODİNAMİK YAKLAŞIM

    Psikanalizin Dört Psikolojisi ve Ötesi

    Psikanaliz, zengin bir tarihsel geleneğe sahip geniş bir alanı kapsar ve psikanalizin insan gelişimine en kapsamlı yaklaşımı sunduğu yaygın olarak söylenmiştir. Bununla birlikte, psikanaliz tek ve birleşik bir yaklaşım değildir: Bilimin diğer kollarında olduğu gibi, “psikanaliz”in daha geniş başlığı altında farklı kuramsal ve kavramsal hatlar bulunmaktadır. Ayrıca, bilişsel-davranışçı yaklaşımların kuramsallaştırma ve araştırmanın çeşitli “dalgaları” ile karakterize edilmesine benzer şekilde, psikodinamik yaklaşımlarda da zaman içinde büyük değişimler yaşanmıştır. Bu bağlamda Pine (1988) ve diğerleri, geleneksel Freudcu yaklaşımı, ego psikolojisini, nesne ilişkilerini/bağlanma kuramını ve kendilik psikolojisini kapsayan “psikanalizin dört psikolojisi”nden [four psychologies of psychoanalysis] söz etmişlerdir (McWilliams, 2011; Pine, 1988) (bkz. Tablo 1.1).

    Bu yaklaşımların her biri, psikanalitik fikirlerin farklı hastalara ve sorunlara uygulanmasına dayanır. Tarihsel olarak farklı modeller, bireylerin psikolojik gelişimleri sırasında psikopatolojiye yönelik zayıf noktaları neden ve nasıl geliştirdiklerini açıklama girişimleri yoluyla evrilmiştir. En erken modeller büyük ölçüde klinik deneyimden türemiştir; her model belirli klinik sorunlara, gelişimsel meselelere ya da evrelere odaklanmış ve çoğu zaman tek tek analistlerin kendi ilgileri, çalıştıkları ortam, hasta gruplarının niteliği, hatta belirli hastalar tarafından belirlenmiştir.

    Freudyen dürtü yaklaşımı [Freudian drive approach], esas olarak cinsel ve saldırgan dürtülerle mücadele ettiği düşünülen hastaların incelenmesinden doğmuştur. Bu yaklaşım, psikopatolojinin, çocuğun zihinsel aygıtının, olgunlaşma bakımından önceden belirlenmiş bir dürtü durumları dizisinde içkin olan baskılarla yeterli biçimde başa çıkmadaki başarısızlıklarıyla ilişkili olduğunu ileri sürmüştür; bu başarısızlıklar fiksasyona ve bireyin yaşamının ilerleyen dönemlerinde çevresel güçlüklerle, intrapsişik çatışmalarla ya da her ikisinin birleşimiyle karşılaştığında bu fiksasyon noktalarına regresyona yol açar (Freud, 1905/1953).

    Dürtü kuramının cinsel ve saldırgan dürtülere yaptığı vurgunun dengesini yeniden kurma çabası içinde ego psikolojisi [ego psychology] ortaya çıkmıştır. Ego psikolojisi, çocuğun uyum sağlayıcı kapasitelerine ve özellikle de egonun değişen dışsal ve içsel taleplere uyum sağlama kapasitesine odaklanır (Hartmann, 1939; Hartmann, Kris ve Loewenstein, 1946). Anna Freud (1974/1981), farklı gelişimsel çizgiler [developmental lines] kavramını vurgulayan daha kapsamlı bir gelişim kuramı geliştirmiştir. Bu kavram, gelişimsel psikopatolojinin merkezi bir ilkesi olmayı sürdürmektedir (Cicchetti ve Cohen, 1995). Ayrıca, uyum sağlayıcı ego kapasitelerine [ego capacity] yönelik bu odak içinde Erik Erikson (1950), insan gelişiminin hâlâ etkili olan epigenetik kuramını [epigenetic theory] formüle etmiştir. Bu kuram, yaşam döngüsü boyunca farklı gelişimsel görevlere vurgu yapar. Gelişim araştırmalarından oluşan zengin bir birikim, Erikson’un formülasyonlarına dayanmaya devam etmektedir (Cox, Wilt, Olson ve McAdams, 2010; Kroger, Martinussen ve Marcia, 2010).

    Nesne ilişkileri ve bağlanma kuramı [object relations and attachment], hem dürtü yaklaşımının hem de ego psikolojisinin büyük ölçüde “intrapsişik” [intrapsychic] odağından duyulan hoşnutsuzluktan ve bu kuramların, psikotik ve borderline özellikleri olan bireylerde tipik olarak gözlenen kendilik ve kişilerarası ilişkilerdeki çarpıtmaları açıklamadaki yetersizliğinden gelişmiştir. Nesne ilişkileri kuramı şu merkezi varsayıma dayanır: 1) Geleneksel dürtü kuramı ve ego psikolojisinde varsayıldığı gibi ilişkiler dürtü doyumuna ikincil değil, birincildir. 2) Gelişim, dürtü kuramı ve ego psikolojisinde varsayıldığı gibi önceden programlanmış bir olgunlaşma sürecinden ziyade, temelde kişilerarası bir matris içinde gerçekleşir; bağlanma/kişilerarası süreçler gelişimin belirlenmesinde kilit bir rol oynar (Bion, 1962; Fairbairn, 1952/1954; Greenberg ve Mitchell, 1983; Kernberg, 1976; Klein, 1937; Winnicott, 1960).

    Son olarak kendilik psikolojisi [self psychology], birçok psikanalitik yaklaşımda tipik olan soyut kuramsal dili, kendiliğin gelişimini ve bu gelişimdeki bozulmaları betimlemek için daha fenomenolojik, deneyim temelli bir dille değiştirmeyi amaçlamıştır (Kohut, 1971). Kendilik psikolojisinin merkezi ilkesi, bebeğin kendisini anlayan bir bakımverene ihtiyaç duyduğu düşüncesidir. Bu ihtiyaç, bireyin gelişmesi ve kendilik deneyiminin desteklenmesi için yaşam boyunca sürer (Wolf, 1988). Bakımverenlerin empatik yanıtları, bebeğin isteklerini, tutkularını ve ideallerini desteklemek için gereklidir. Bu süreçteki aksaklıkların, depresyon ve benlik saygısı sorunları ile eleştiriye ve/veya reddedilmeye aşırı duyarlılıkla karakterize kişilik bozuklukları gibi kendilik bozukluklarına yönelik yatkınlığa yol açtığı düşünülmektedir. Bunlar tipik olarak narsisistik ve borderline kişilik bozukluklarıdır. Kendilik psikolojisinin etkisi psikanalizin çok ötesine uzanır; örneğin sosyal psikoloji ve kişilik psikolojisinde kendilik, kendilik uyuşmazlıkları, kendini yüceltme ve açık ile örtük narsisizm üzerine gelişen kuramsallaştırma ve araştırmalar bunu göstermektedir (Baumeister, 1987; Besser ve Zeigler-Hill, 2010; Higgins, 1987; Pincus ve Lukowitsky, 2011; Zeigler-Hill ve Abraham, 2006).

    Ancak bu dört geniş psikoloji bile, özellikle bu yaklaşımlar arasında bütünleşmeye yönelik artan eğilim dikkate alındığında, psikanalitik yaklaşımlar geleneğini tam olarak temsil etmez. Bu eğilim, değişen vurgu ve tarzlara sahip geniş bir psikodinamik yaklaşımlar yelpazesine yol açmıştır (Luyten, Mayes ve ark., 2012). Bu artan bütünleşme göz önünde bulundurulduğunda, bu eserde psikanalitik [psychoanalytic] ve psikodinamik [psychodynamic] terimlerini birbirinin yerine kullanıyoruz; çünkü aşağıda tartışacağımız üzere, psikanaliz ile psikodinamiği gerek kuramsal açıdan gerekse tedavi bakımından düzgün biçimde ayırt etmek imkânsız hâle gelmiştir (Kächele, 2010). Benzer şekilde, psikanalitik yaklaşım tarihsel olarak insan gelişimine yönelik benzersiz ve son derece özgül bir yaklaşım sunmuş olsa da, temel psikanalitik varsayımlar ve bakış açıları giderek artan biçimde (her zaman açıkça kabul edilmese de) klinik psikolojinin, psikiyatrinin, sosyal bilimlerin ve beşerî bilimlerin diğer dallarına ve daha yakın dönemde sinirbilimlere dâhil edilmiştir.

    İzleyen seksiyonlarda, tüm psikodinamik yaklaşımlar tarafından paylaşılan temel varsayımları tartışıyoruz. Söz konusu varsayımlar şunları içeriyor: 1) doğası gereği gelişimsel bir model; 2) bilinçdışı motivasyon ve niyetlilik/amaçlılık anlayışı; 3) aktarımın her yerdeliği, yani, şimdiki ilişkilerde geçmiş ilişkilerden gelen hislerin yinelenmesi; 4) kişi merkezli bir perspektif; 5) karmaşıklığın takdir edilmesi; 6) içsel psişik dünyaya ve psikolojik nedenselliğe odaklanma; 7) normallik ile psikopatoloji arasında süreklilik olduğu varsayımı (Tablo 1.2). Psikanalitik kuramlar kadar teknik açısından da taşıdıkları temel önemi vurgulamak amacıyla, bu varsayımların her birini ayrı ayrı tartışacağız. Bununla birlikte, açıktır ki bu varsayımlar içsel olarak birbiriyle ilişkilidir ve birlikte psikodinamik yaklaşımın özgüllüğünü oluştururlar.

    TABLO 1.2. Psikopatolojiye Yönelik Psikodinamik Yaklaşımların Temel Varsayımları

    Gelişimsel perspektifPsikopatolojiye ilişkin gelişimsel bir anlayış merkezi önemdedir.
    Bilinçdışı motivasyon ve yönelimlilikBireyin farkındalığının dışındaki etkenler, psikopatolojinin gelişimini ve sürdürülmesini açıklamada önemli bir rol oynar.
    AktarımGeçmiş ilişkilerin şablonları ve düşünme biçimleri, mevcut ilişkileri ve algıları etkiler.
    Kişi odaklı perspektif Güçlü yanlar ve zayıf taraflar dahil olmak üzere, bütün kişiyi anlamaya odaklanılır.
    Karmaşıklığın takdir edilmesiVurgu, birbiriyle ilişkili gelişim çizgileri üzerindeki gerileme ve ilerleme ile sonradan etki [deferred action] (olayların, daha sonraki deneyimlere dayanarak yeni bir anlam kazanması) üzerinedir .
    İç dünyaya ve psikolojik nedenselliğe odaklanmaOdak, sosyal ve biyolojik etkenlerin etkisine psikolojik etkenlerin nasıl aracılık edebileceği üzerinedir.
    Normal ve bozuk kişilik gelişimi arasındaki süreklilikNormallik ile psikopatoloji arasında kategorik bir ayrım yoktur: psikopatoloji boyutsal olarak dağılmıştır.

    Psikodinamik Yaklaşımların Genel Varsayımları

    Psikanaliz İçinde Gelişimsel Yaklaşım

    Psikanalitik kuramlar temelde gelişimseldir. Erken yaşam deneyimlerinin ve sonraki psişik yapıların ve davranışın biçimlendirici rolüne belirgin bir vurgu yaparlar. Psikanalitik kuramlar, zihnin ve zihinsel kapasitelerin kademeli olarak açılıp gelişmesine yaptıkları vurgu bakımından da doğaları gereği gelişimseldir. Buna göre gelişimin farklı evrelerinde [stage of development] dünyayı anlamanın ve bilmenin farklı yolları vardır. Nitekim psikanalistler, gelişime ilişkin açıkça ortaya konmuş evre kuramları sunan ilk kişiler arasında yer almışlardır (Tyson ve Tyson, 1990). Psikanalizin başlangıcından itibaren, Sigmund Freud, Karl Abraham ve Melanie Klein başta olmak üzere -yalnızca birkaçını anmak gerekirse- psikanalitik klinisyenler, hastalarının yakınmalarını anlamada erken gelişimsel aksaklıkların kritik önemi karşısında etkilenmişlerdir. Farklı psikopatoloji biçimlerini, erken dönem olumsuz deneyimlere ve gelişimin erken kapasiteleri ile evrelerindeki aksaklıklara ve/veya bozulmalara kök salmış dinamik çatışma–savunma kümelenmeleri/konstelasyonları olarak kavramsallaştırmışlardır. Bu nedenle, bu erken dönem klinisyenlerin kurdukları kuramların doğası gereği temelde gelişimsel olması şaşırtıcı değildir. Onların klinik sezgileri, daha sonra gelişim psikolojisinin öncüleri olarak tanınan René Spitz (1945), John Bowlby (1951), Anna Freud (1973), Joseph Sandler (Sandler ve Rosenblatt, 1987) ve Margaret Mahler (1975) gibi kişiler tarafından daha da geliştirilmiştir. Bu son derece yetenekli klinisyenlerin birçok sezgisi, daha sonra, örneğin çağdaş nörobiyolojinin erken deneyimlerin rolüne ve gelişimde kritik zaman aralıklarının önemine ilişkin bulguları aracılığıyla doğrulanmıştır. Bu kritik zaman aralıklarında biyolojik/psikolojik sistemler çevresel deneyimlere özellikle duyarlıdır (Lupien, McEwen, Gunnar ve Heim, 2009). Geniş kapsamlı araştırma bulguları, erken deneyimlerin biçimlendirici niteliğine ilişkin erken dönem psikanalitik vurguyu daha da doğrulamış ve genişletmiştir (Luyten, Vliegen, Van Houdenhove ve Blatt, 2008). Kendilik ve ötekilerle ilgili daha sonraki beklentiler, tutumlar ve duygular için örüntüler ve prototipler oluşturmada erken bağlanma deneyimlerinin merkezi önemine ilişkin bulgular (Main, Kaplan ve Cassidy, 1985), ayrıca kişinin çatışma, stres ve güçlüklerle başa çıkma kapasitesine ilişkin beklentiler hakkındaki bulgular (Gunnar ve Quevedo, 2007), erken gelişimsel etkenlerin önemine dair psikanalitik düşünceyi daha da desteklemektedir.

    Bu bölümün ilerleyen kısımlarında daha ayrıntılı olarak tartışılacağı üzere, psikanalitik yaklaşımlar gelişimsel aksaklıkları açıklayan etkenlere odaklanarak hem normal hem de bozulmuş gelişimi açıklamayı amaçlar (Fonagy ve Target, 2003). Bu nedenle psikanalitik gelişim araştırmacıları, gelişimsel psikopatoloji alanında, yani psikolojik bozuklukların gelişiminin incelenmesinde kilit bir rol oynamışlardır (Fonagy, Target ve Gergely, 2006; A. Freud, 1973; Lyons-Ruth ve Jacobvitz, 2008; Mahler, Pine ve Bergman, 1975).

    Aynı zamanda, psikanalitik gelişim kuramları, belirli erken deneyimlerin önemini çoğu zaman aşırı vurgulamış; bu da genetiğin, epigenetiğin ve sonraki deneyimlerin rolünü ihmal eden aşırı belirlenmiş kuramlarla sonuçlanmıştır (Fonagy ve ark., 2006). Bu kuramların aşırı belirlenmiş olması beklenebilir; çünkü kökleri klinik karşılaşmaya dayanır ve psikanalitik uygulayıcıların son derece karmaşık klinik deneyimleri anlamlandırabilmelerini sağlamaları gerekmiştir. Bu aşırı belirlenmiş düşünme tarzına örnek olarak, borderline kişilik bozukluğu ile ayrılma ve bireyleşmenin yeniden yakınlaşma alt evresi arasında zaman zaman kurulan bağlantı (Masterson, 1976) ya da ödipal çatışma ile obsesyonel nevroz arasında kurulan bağlantı (Freud, 1909/1955) gösterilebilir. Özellikle dikkat çekici olan, gelişimsel güzergâhları açıklamada genetiğin çoğu zaman kayda değer rolünün yanı sıra rastlantısal olayların ve olasılıksal süreçlerin ihmal edilmesidir (Fraley ve Roberts, 2005). Dahası, bu erken kuramlar çoğu zaman gelişimsel verilerle çelişmiştir. Çok erken, sözel öncesi dönemlere yapılan vurgu özellikle sorunluydu; çünkü birçok hipotezi ampirik olarak sınamanın gerçekçi herhangi bir olanağının ötesine yerleştiriyordu (Westen, 1990; Westen, Lohr, Silk, Gold ve Kerber, 1990). Bu kuramlar ayrıca çoğu zaman, çocuklarda gelişimsel olasılığın basitçe ötesinde olan kapasitelerin varlığını varsaymıştır. Birçok psikanalitik gelişim kuramı yetişkin hastalarla yapılan çalışmalara dayandığı ve çoğu zaman doğrudan gözlemden ziyade yeniden yapılandırmaya kök saldığı için (Stern, 1985), hasta gözlemlerinden çocuklardaki normal gelişime yönelik temelsiz çıkarımlar yapma eğilimi de ortaya çıkmıştır (Fonagy ve Target, 2003).

    Erken dönem psikanalitik gelişim kuramları böylece belirli erken deneyimlerin rolünü olduğundan fazla değerlendirmiştir; ancak bazı psikanalitik yazarlar bu dengeyi yeniden kurmaya çalışmıştır. Bunlar arasında, daha önce belirtildiği gibi, farklı gelişim çizgilerini ve bunların karmaşık etkileşimlerini eşzamanlı olarak dikkate almanın önemini vurgulayan Anna Freud (1974/1981); yaşam boyu insan gelişimine ilişkin epigenetik bir kuram geliştiren Erik Erikson (1959) ve psikolojik gelişimi etkileyen çeşitli etkenler arasındaki karmaşık etkileşimlere odaklanan yetişkin gelişimine ilişkin boylamsal izlem çalışmalarını başlatan ilk araştırmacılardan biri olan George Vaillant (1977) yer alır. Bu eserdeki bölümlerin de gösterdiği üzere, çağdaş psikanalitik gelişim kuramları daha bütünleştirici hâle gelmiş ve gelişimsel süreçlerin karmaşıklığına daha fazla hakkını vermeye başlamıştır.

    Bilinçdışı Motivasyon ve Niyetlilik

    Psikanalitik yaklaşımlar, çağdaş sinirbilim (Lieberman, 2007), bilişsel bilim (Westen ve Gabbard, 2002a, 2002b) ve sosyal psikolojideki (Mikulincer ve Shaver, 2007) kuramsal modellerle uyumlu biçimde, bilinçdışı motivasyonun ve niyetliliğin önemine odaklanır. Tarihsel olarak bu benzersiz bir konum olsa da, artık çeşitli alanlarda, psikolojik gelişimi etkileyen etkenlerin çoğu zaman bilinçli farkındalığın dışında etkide bulunduğuna ilişkin giderek artan bir uzlaşma vardır. Dahası, motivasyonel etkenlerin birbirleriyle çatışabileceği ve dolayısıyla hem normal hem de patolojik psikolojik işleyişin çatışma içerdiği konusunda da bir uzlaşma vardır; bu, elbette psikanalitik yaklaşımların merkezi ilkelerinden biridir. Daha özgül olarak, farklı gelişimsel evrelerden gelen işleme birimlerinin bir arada bulunması, kaçınılmaz olarak bu birimler arasında çatışmaya yol açar; psikolojik işleyiş bu nedenle, psikanalizde uzlaşım oluşumları [compromise formation], sinirbilimde ise kısıt doyumu [constraint satisfaction: Zihin, aynı anda işleyen ve bazen birbiriyle çatışan farklı eğilimler, ihtiyaçlar, anılar, duygular, beklentiler ve bağlamsal talepler arasında en uygun dengeyi kurmaya çalışır.] olarak adlandırılan bu çatışmaların uyumsal çözümünü içerir (Westen, Blagov, Harenski, Kilts ve Hamann, 2006). Örneğin görüntüleme araştırmaları [imaging research: Psikoloji, psikiyatri ve sinirbilim metinlerinde genellikle beynin yapısını ya da işleyişini inceleyen araştırmaları ifade eder.] ve hazırlama çalışmaları [priming studies: Bir uyaranın, kişinin farkında olsun ya da olmasın, daha sonra vereceği tepkiyi, algısını, çağrışımını, kararını veya duygusal değerlendirmesini etkilemesini ifade eder.], bağlanma temsillerinin hem normal hem de aksaklığa uğramış kişilik gelişiminde kısıt doyumu üzerindeki bilinçdışı etkisini doğrulayan kanıtlar sunmuştur (Mikulincer ve Shaver, 2007; Westen ve ark., 2006) (ayrıca bkz. Mikulincer ve Shaver, Bölüm 2, ve Gerber, Viner ve Roffman, Bölüm 4, bu eser). Dolayısıyla, artık hem normal hem de aksaklığa uğramış psikolojik gelişimin, her ne kadar uyumsuz olabilse de, psikolojik dengeyi sağlama ve sürdürmeye yönelik bir dizi girişimi yansıttığı konusunda giderek artan bir uzlaşma vardır (ayrıca bkz. Luyten ve Blatt, Bölüm 5, bu eser); ayrıca büyük ölçüde bireyin farkındalığının dışında kalan psikolojik güçlerin, böyle bir dengenin sağlanmasında kilit bir rol oynadığı kabul edilmektedir.

    Aktarımın Her Yerde Bulunurluğu

    Psikanalitik düşüncenin merkezinde, herhangi bir bağlamdaki sosyal etkileşimlerin, fakat özellikle terapötik ortamda gerçekleşenlerin, geçmiş ilişkilerin -özellikle de erken bakım ilişkilerinin- içselleştirilmiş şemaları aracılığıyla süzüldüğü düşüncesi yer alır (Andersen ve Przybylinski, 2012; Westen, 1998; Westen ve Gabbard, 2002b). Birincil olarak olmasa bile büyük ölçüde bilinçdışı biçimde, daha önceki nesnelere ilişkin bu duygular, arzular ve beklentiler yeni ilişkilere aktarılır; bunlar, psikanalitik terapötik bağlamda hem içeriği hem de süreci anlamak açısından özellikle önemlidir.

    “Aktarım içinde çalışma” teknikleri ve hem olumlu hem de olumsuz aktarımların terapötik değişimi hangi yollarla engelleyebileceği -ya da zaman zaman kolaylaştırabileceği- üzerine çok şey yazılmıştır (Bradley, Heim ve Westen, 2005; Høglend, 2004; Levy ve ark., 2006). Aktarım fikri, bağlanma kuramından gelen daha çağdaş içsel çalışma modelleri [internal working models] kavramıyla da yakından ilişkilidir. Bu alandaki çalışmalar da benzer biçimde, aktarımın öncelikle bilinçdışı olduğunu ve erken bağlanma şablonlarının/şemalarının, yetişkinlikteki ilişkilerle ilgili tepkileri olduğu kadar diğer önemli gelişim dönemlerindeki tepkileri de etkilediğini ve stresin düzenlenmesinde kilit önemde olduğunu düşündürmektedir (Gunnar ve Quevedo, 2007; Mikulincer ve Shaver, 2007). “Güvenlik”, yalnızca olumlu ve şefkatli ilişkileri sürdürebilme becerisini ya da olumlu bir aktarıma sahip olmayı ima etmez; çünkü bu ikisi hiç de eşanlamlı olmayabilir. Daha ziyade, stres altındayken duygusal düzenleme ve teselli için başkalarına yönelebilme ve onları etkili ve adaptif biçimde kullanabilme kapasitesini ifade eder. Yetişkin Bağlanma Görüşmesi (George, Kaplan ve Main, 1985) ve bireylerin ilişkilerin önemine ilişkin bilinçli değerlendirmelerini daha doğrudan ölçen diğer araçlar (Ravitz, Maunder, Hunter, Sthankiya ve Lancee, 2010), erken deneyimlerin sosyal beklenti, stres düzenleme ve nesne dünyasına genel yaklaşımın çeşitli yönlerini nasıl şekillendirebileceğini yakalamaya yönelik ampirik yaklaşımlar sunar (Roisman, Tsai ve Chiang, 2004).

    Psikanaliz içinde ve kuşkusuz psikanaliz dışında, hastaların güncel yaşamlarındaki kişilere ilişkin bilinçdışı fakat eyleme dökülen görüşlerini ve şablonlarını etkili ve terapötik bir biçimde kullanmaya yönelik farklı yaklaşımlar olsa da, geçmiş ilişkilerin etkin kalmaya devam ettiği ve bireyi geçmişi şimdide yinelemeye yatkın hâle getirdiği düşüncesi, temel bir psikanalitik kavramdır.

    Kişi Odaklı Bir Perspektif

    Psikanalitik yaklaşımlar tipik olarak kişiyi bir bütün olarak ele alır. Bu kişi merkezli perspektif [person-centered perspective], belirli bir bozuklukta rol oynayan gelişimsel yollara ya da tek bir semptoma, davranışa veya kişilik özelliğine odaklanmaktan ziyade, bireylerin farklı gelişimsel yollarını açıklamada çoklusonlulukun [multifinality: aynı risk faktörlerinin farklı sonuçlarla ilişkili olabilme durumu] ve eşsonlulukun [equifinality: benzer sorunları yaşayan kişilerin farklı başlangıç noktalarından aynı sonuca ulaşmaları durumu] rolünü vurgular (Cicchetti ve Rogosch, 1996). …


    benzer sorunları yaşayan kişilerin farklı başlangıç noktalarından aynı sonuca ulaşmaları durumu

    TABLO 1.4. Başarılı Psikodinamik Tedavinin Sonuçları


    • Semptomatik iyileşme
    • İlişki işlevselliğinde ve iyi oluşta iyileşmeler
    • Kendi kendine-analiz kapasitesinde artış
    • Özellikle kişilerarası ilişkilerde yeni davranışları deneme becerisi
    • Yeni meydan okumalardan haz alma
    • Olumsuz duygulanıma karşı daha büyük tolerans
    • Geçmişin bugünü nasıl belirleyebileceğine ilişkin daha büyük içgörü
    • Kendini sakinleştirme ve kendini destekleme stratejilerinin kullanımı


    Not. Leichsenring, Abbass, Luyten, Hilsenroth ve Rabung’a (2013); Shedler’a (2010); Falkenstrom, Grant, Broberg ve Sandell’e (2007); ve Luyten, Blatt ve Mayes’e (2012) dayanmaktadır.

    Psikanalitik Tedavilerde Ne İşe Yarar?

    Psikanalizde terapötik değişimden sorumlu etkenlere ilişkin olarak çeşitli kuramlar formüle edilmiştir. Bunlar arasında; geleneksel psikanalitik formülasyonlarda ego, id ve süperegoda meydana gelen değişimler (Freud, 1923/1961); ego psikolojisi perspektifinden ego kapasitelerindeki -özellikle savunmalar ve başa çıkma stratejilerindeki- değişimler (Hartmann, 1939); nesne ilişkileri yaklaşımlarına göre nesne temsillerindeki ayrışma, eklemlenme ve bütünleşmedeki değişimler (Blatt ve Behrends, 1987; Levy ve ark., 2006); kendilik psikolojisi perspektifinden kendilik yapılarındaki değişimler ve bunun sözde bir kendiliğin onarımıyla sonuçlanması (Kohut, 1977); Lacancı yaklaşımlarda kavramsallaştırıldığı üzere, bireyin Öteki’nin arzusu karşısındaki konumundaki değişimler (Lacan, 2006); ve daha yakın dönemde, bağlanma deneyimlerine ilişkin zihin durumlarındaki değişimler (Levy ve ark., 2006) ile reflektif işlevsellik ya da zihinselleştirmedeki değişimler yer alır. Burada reflektif işlevsellik ya da zihinselleştirme, kişinin kendisini ve başkalarını zihinsel durumlar açısından anlama kapasitesi anlamına gelir (Fonagy ve Luyten, 2009).

    Bu ve diğer terapötik etki kuramlarının [theory of therapeutic action] ortak paydası, psikanalitik tedavinin “analitik işlevin içselleştirilmesi” [nternalization of the analytic function] olarak adlandırılan şeyle, yani tedavinin sona ermesinden sonra da kendi kendine-analizi [self analysis] sürdürebilme kapasitesiyle sonuçlanmasıdır. Bu kapasite daha büyük bir içsel özgürlüğe, yaratıcılığa, kendilik üzerine düşünebilme yetisine ve tedavinin sona ermesinden sonra analize devam edebilme becerisine yol açar. Bu da stresörlerle başa çıkmaya yönelik artmış uyum kapasiteleriyle desteklenen kalıcı bir etkililiğe yol açar. Bu bağlamda, başarılı psikanalitik tedavinin, tedavi sona erdikten sonra da süren ve devam eden bir iyileşmeyle (Bu olgu, “uyuyan etkiler” [sleeper effects] olarak adlandırılır) ilişkili olduğunu belirtmek önemlidir. (de Maat ve ark., 2013; Leichsenring ve Rabung, 2008). Bu bulgular, psikodinamik tedavilerin içsel zihinsel keşif güvenliğinde artışla ilişkili olduğu görüşünü desteklemektedir (Fonagy ve Luyten, 2009). Bu artış, güçlükler karşısında daha büyük bir dayanıklılığa yol açar (Luyten, Fonagy, Lemma ve Target, 2012).

    Bununla birlikte, belirli psikanalitik teknikler ile bu sonuçlar arasında gerçekten nedensel bir ilişkinin bulunup bulunmadığını ve bu sonuçların psikanalitik tedavilere özgü olup olmadığını belirlemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Belirtildiği üzere, araştırma bulguları bu sonuçların muhtemelen özgül olmadığını düşündürmektedir (Luyten, Blatt ve Mayes, 2012). Önemli bir soru, uzun süreli psikanalitik tedavilerin ve geleneksel psikanalizin etkilerinin, psikanalitik literatürde zaman zaman ileri sürüldüğü gibi, niteliksel olarak farklı olup olmadığıdır. Bu konuda mevcut az sayıdaki çalışma, öncelikle niceliksel farklılıklara işaret etmektedir; yani geleneksel psikanaliz daha büyük bir değişimle ilişkili olabilir, ancak bu belki de yalnızca daha yüksek seans sıklığı ve daha uzun süre nedeniyle, ayrıca potansiyel olarak süre ile sıklık arasındaki etkileşim nedeniyle böyledir. Önemli olarak, çalışmalar psikanaliz ile psikodinamik terapi arasında farklı değişim hızları da saptayamamıştır (Grant ve Sandell, 2004; Kächele, 2010). Dolayısıyla, başarılı psikoterapi, tedavi sırasında başlayan fakat kritik olarak tedaviden sonra da devam ettiği düşünülen bir değişim sürecini harekete geçiriyor gibi görünmektedir. Farklı tedaviler, böyle bir süreci farklı yollar aracılığıyla etkinleştirebilir. Örneğin BDT’de kendilik ve ötekilere ilişkin işlevsiz varsayımlara meydan okumak, bu süreci psikanalitik tedavilerde ilişki örüntülerinin tekrar tekrar keşfedilmesi ve yorumlanması kadar etkili biçimde etkinleştirebilir ve en azından bazı hastalarda, yalnızca hastaların kendilik ve ötekilerin temsillerinde değişimlere değil, aynı zamanda kişinin kendi kendiliği ve ötekiler üzerine düşünme kapasitesinde artışa da yol açabilir; bu da “genişlet ve inşa et” [broaden and build] döngülerine götürür (Fredrickson, 2001). Bu görüşlerin bir sonucu, psikanalitik tedavinin -ve bu bakımdan diğer tedavilerin çoğunun- tedavide kazanılan içgörü ve bilginin tedavi ortamı dışındaki durumlara ve ilişkilere aktarılmasını görece ihmal etmiş olabileceğidir (Fonagy, Luyten ve Allison, baskıda).

    Aynı zamanda, böyle bir değişim sürecinin ne ölçüde harekete geçirildiği, farklı tedaviler arasında önemli ölçüde değişebilir. Dahası, tedaviler “batıl davranış”ı [superstitious behavior] yansıtan müdahaleler de içerebilir; yani gelenek ve eğitim yoluyla devralınmış, sonuçla ilişkili olmayan, ancak yalnızca sonuçla ilişkili olduklarına inanıldığı için tekrarlanan uygulamalar içerebilir (Fonagy, 2010). Bunun yanı sıra, psikanalitik tedaviler -ya da aslında herhangi bir ruh sağlığı tedavisi- böyle bir süreci engelleyen ve dolayısıyla iyatrojenik [insan eliyle oluşturulan] olabilecek unsurlar da içerebilir. Bu etkenler, bir tedavinin hangi unsurlarının değişim için zorunlu olduğunu, hangilerinin tedaviler arasında ortak temel yeterliklerin bir parçası olduğunu ve hangilerinin etkisiz ya da en kötü durumda zarar verici olabileceğini anlamak için dikkatli araştırmalara ihtiyaç olduğunu göstermektedir.

    SONUÇLAR

    Bu kitap, psikanalistler, psikanalitik araştırmacılar ve diğer alanlarda çalışanlar arasında entelektüel açıdan yaratıcı bir etkileşimden elde edilebilecek yararlara dikkat çekmeyi amaçlamaktadır. Ayrıca, klinik çalışma, psikanalitik kuramla etkileşim ve psikodinamik yaklaşımların eleştirel değerlendirilmesine odaklanan ampirik araştırma arasında düşünülmüş bir denge kurabilirsek, elde edilebilecek kayda değer kazanımları göstermeyi de amaçlıyoruz.

    1994 yılında Henry, Strupp, Schacht ve Gaston (1994, s. 498), psikodinamik terapileri destekleyen kanıtlara ilişkin gözden geçirmelerini şu şekilde sonuçlandırmışlardır:

    Doğaları gereği, psikodinamik kavramlar bilimsel incelemeye en dirençli kavramlar olmuştur. O hâlde, belki de mevcut araştırmalar hakkında yapılabilecek en önemli gözlem, bunların en azından var olduğudur. Psikodinamik araştırmacılar, oldukça zorlu bir girişime- karmaşık yapıların işlemselleştirilmesi ve tekrarlanabilir ölçüm prosedürlerinin geliştirilmesi girişimine- umut verici bir başlangıç yapmışlardır.

    Bu eserin, psikanalitik araştırmacıların yalnızca bu çağrıya kulak verdiklerini göstermekle kalmayıp, gelecekte de bunu yapmaya devam edeceklerini gösterdiğini umuyoruz ve buna inanıyoruz.

  • Kapıyı Kapatamayan Hastalar

    Çevrim içi terapide kapının kapanmaması, yalnızca teknik ya da pratik bir aksaklık değil; mahremiyet, sınır ve kendilik deneyimi hakkında önemli bir klinik bilgi olabilir. Bu yazı, terapi seanslarında tekrar eden kesintilerin hastanın iç dünyasında ve ilişkilerinde nasıl bir anlam taşıyabileceğini ele alıyor. Terapistin görevi, arka planda eylemlerle sahnelenen bu sınırla ilgili güçlükleri fark edilebilir, konuşulabilir ve terapötik olarak çalışılabilir hâle getirmektir. (Editoryal)


    Çevrim içi terapi kişisel sınırlar hakkında neyi açığa çıkarıyor?

    Hasta, zihninin ya da bedeninin kendisine ait olduğunu ve bunlardan herhangi birine erişimin ancak davet ve rıza ile mümkün olduğunu tam olarak ‘bilmiyor’ olabilir.

    Bazı hastalar, çevrim içi terapi randevuları için özel/mahrem bir alan oluşturmakta zorlanırlar: Evde başka insanlar varken kapıyı kapatmazlar; kapıyı kapatırlar ama yine de başkalarının içeri girmesine izin verirler; çocukların ya da evcil hayvanların seansı bölmesine müsaade ederler.

    Elbette, acil durumlar ve öngörülemeyen olaylar yaşanabilir ancak benim kastettiğim bunlar değil. Ben yineleyen örüntülerden söz ediyorum. Müdahaleler olağan hale geldiğinde, bu psikolojik bilgidir.

    Bazı hastalar başkalarıyla sınırları korumakta zorlanır. Bazıları ise terapistlerinin sınırlarının görece farkında değil gibidir. Telefonunu ve terapistini yatağa ya da tuvalete yanında götüren hastalar olduğunu duydum. (Terapistlerin de sınır sorunları olabilir; bir keresinde, partneri kameranın görüş alanının hemen dışında dururken seanslarını yatağından yürüten bir terapistten söz edildiğini duymuştum.)

    Terapi seanslarına yönelik yineleyici müdahaleler, hastanın diğer ilişkilerinde sınırları nasıl deneyimlediğine dair sorular doğurur. Bazı kişiler, hem duygusal hem de fiziksel düzeyde, istenen temas ile istenmeyen teması ayırt etmekte zorlanır. Bazıları kendi arzularını başkalarının arzularından ayırmakta güçlük çeker. Bazıları ise başkalarının alanına müdahale ettiklerinin farkına varmaz. Çevrimi içi terapi bu güçlükleri yaratmaz; ancak terapi ilişkisinde onları belirgin bir biçimde görünür kılabilir.

    Süregiden müdahalelere izin veren hastalar, kendiliği [self] ve ötekileri [other] nasıl deneyimlediklerine ilişkin yaşamsal bir şeyi iletiyor olabilirler. Bu, terapist ve hastanın birlikte araştırması gereken bir meseledir; üstü örtülecek ya da geçiştirilecek bir şey değildir. Terapistler ayrıca, yineleyici müdahalelerin terapi çerçevesini zedelediğini ve terapi sürecine müdahale ettiğini de fark etmelidir.

    Terapi çerçevesi [frame], terapinin içinde gerçekleştiği “zarf”tır. Bu çerçevenin unsurları arasında öngörülebilirlik, tanımlanmış roller ve sorumluluklar, terapi ilişkisinin sınırları ve özellikle mahremiyet yer alır.

    Bulanık sınırların nedenleri, ilk bakışta göründüğünden daha derinlere uzanabilir. Psikanalist Gillian Isaacs Russell bu noktayı şöyle ifade eder:

    Eğer hasta bu temel güvenlik deneyimine hiç sahip olmamışsa ve bunu hayal bile edemiyorsa, ondan kendisi için güvenli bir ortam sağlayabilmesini beklemek makul değildir. Pek çok hasta terapiye, erken dönem müdahaleci ihlale maruz kalmış olarak gelir.¹

    Başka bir deyişle, hasta zihninin ya da bedeninin kendisine ait olduğunu ve bunlardan herhangi birine erişimin davet ve rıza yoluyla gerçekleştiğini tam olarak “bilmiyor” olabilir. Benzer şekilde, başkalarının zihinlerinin ve bedenlerinin de o kişilere ait olduğunu tam olarak kavrayamayabilir.

    Bu tür bir bilmeme hâlinin izleri en erken yıllara uzanır. Bu durum, bir ebeveyn çocuğa kendisinin bir uzantısıymış gibi davrandığında ya da çocuğun kendi zihnine veya bedenine ait mahremiyeti reddedildiğinde ortaya çıkar. Bazı durumlarda, ebeveyn ya da bakımveren kendisini amansızca çocuğun deneyiminin içine sokar. Başka durumlarda ise ebeveyn duygusal açıdan öylesine muhtaç olabilir ki, çocuğun ayrılma ve bireyleşme yönündeki girişimleri tehdit olarak deneyimlenir.

    Bu tür hastaların, güvenli sınırların mümkün olduğunu ve bu sınırlara sahip olmanın nasıl hissettirdiğini bilmeleri için terapistin yardımına ihtiyaçları vardır. Bu tür bedenleşmiş bilme [embodied knowing], açıklamalardan kaynaklanmaz. O terapi ilişkisinde güvenli sınırların fiilen deneyimlenmesinden doğar.

    Psikoterapideki güçlük şudur: Sınırlar ve mahremiyetle ilgili zorluklar çoğu zaman arka planda, sözlerde değil eylemlerde sahnelenir. “Rahatsız edici konulara giriyoruz ve fazla derine inmeyelim diye araya kesintiler yerleştirdim” ya da “Özel düşünce ve duygulara sahip olma hakkım olduğunu ya da neyi paylaşmayı seçeceğime kendim karar verebileceğimi hiç anlamamıştım” diyebilecek bir hasta nadiren görülür.


    Terapistin görevi, sınırlarla ilgili güçlüklerin arka plandan ön plana taşınmasına yardımcı olmaktır; böylece bu güçlükler fark edilebilir ve sözcüklerle ele alınabilir.


    Aşağıda, mahremiyet ve sınırlarla ilgili kaygıları terapi ilişkisinin içine taşımaya yardımcı olmak üzere, terapistin uygun zaman ve yerde söyleyebileceği bazı ifadelere örnekler yer almaktadır:

    • “Kocanızın (çocuğunuzun, ev arkadaşınızın vb.) odanıza birkaç kez girdiğini fark ediyorum. Görüşmelerimiz sırasında mahremiyetinizi korumak sizin için zor görünüyor.”
    • “Duygusal bir konu her gündeme geldiğinde köpeğiniz üzerinize atladığında, yaşantınızı daha derinlemesine ele almak mümkün olmuyor.”
    • “Üzerinizde bir gömlek yokken yatakta uzanır durumda terapi seansımızı sürdürmek benim için uygun değil. Seansımızı burada durdurmak ve tamamen giyinmiş, oturur durumda olduğunuzda devam etmek isterim.”

    Terapistin görevi, sınırlarla ilgili güçlükleri arka plandan ön plana taşımaya yardımcı olmaktır; böylece bu güçlükler yalnızca eylemler içinde yaşanmakla kalmaz, fark edilebilir ve sözcüklerle tartışılabilir hâle gelir. Arka plandan ön plana geçiş, “bilinçdışını bilinçli kılma” sürecinin bir parçasıdır.

    1 Isaacs Russell, G. (2020), Remote Working during the Pandemic: A Q&A with Gillian Isaacs Russell. British Journal of Psychotherapy, 36: 364-374. https://doi.org/10.1111/bjp.12581


    Editoryal Notlar

    Yazar: Jonathan Shedler
    Başlık: The Patients Who Can’t Close the Door
    Yayın: Substack (https://substack.com)
    Tarih: 15 Haziran 2026
    Link: https://jonathanshedler.substack.com/p/for-some-patients-privacy-is-a-new

    Bu metin psikodinamikblog.com tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır. Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir. Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • Etiketler Yerine Seviyeler: Borderline Kişilik Örgütlenmesi

    Borderline kişilik örgütlenmesi, tek bir tanı etiketinden çok, kişinin kendilik algısı, ilişkileri ve savunma düzenekleri üzerinden anlaşılması gereken bir kişilik işleyiş düzeyidir. Yazı, terk edilme korkusu ile yutulma korkusu arasında gidip gelen bu yapının; bölme, yansıtma, öfke, kontrol ihtiyacı ve yoğun yakınlık arayışıyla ilişkilerde nasıl tekrar eden krizler ürettiğini açıklar. Klinik açıdan temel mesele, kişiyi “borderline” etiketiyle tanımlamak değil; kendilik ve öteki imgelerini bütünleştirme, ikircikli duyguları tolere etme ve daha olgun savunmalar geliştirme kapasitesini değerlendirmektir. (Editoryal)


    Borderline kişiliğin klinik sonuçları tutarlılık gösterir.

    Önemli Noktalar:

    • Borderline düzeydeki bireylerin kendilik algısında eksiklikler vardır.
    • Yeniden yakınlaşma [rapprochement] evresinde yaşanan güçlükler, hem muhtaçlığa hem de öfkeye yol açabilir.
    • Bu bireyler, bölmeyi [splitting] belirgin (karakteristik) bir savunma mekanizması olarak kullanırlar.

    İki bölümlük serinin ikinci bölümüdür. ‘Borderline Kişilik Nasıl Başlar’ başlıklı birinci bölüm için buraya tıklayınız.


    Kökenleri ister yeniden yakınlaşma [rapprochement] başarısızlığına, ister açık/belirgin travmaya, isterse de bunların etkileşimine dayansın, borderline kişiliğin klinik sonuçları tutarlılık gösterir: Bütünleşik/tutarlı bir kendilik algısına sahip olmamak, çocuk büyüyüp yetişkinliğe adım attıkça hayatın geneline yayılan güçlüklere yol açar. Başkalarına yönelik, hem iyi hem de kötü özellikleri barındıran içselleştirilmiş bir algıyı koruyamamak kişinin yörüngesindeki insanların ya idealize edilmiş ya da kötücülleştirilmiş bir öteki olarak bölünmesi anlamına gelir; üstelik bu bölünmeler hızla dalgalanabilir ve onlara yönelik bu değişen algının hızı, karşıdaki kişide bir kamçı darbesi etkisi bırakabilir (Kernberg, 1975; Stern, Caligor, Hörz-Sagstetter, Clarkin, 2018). Bu yetişkinler, içselleştirilmiş terk eden, reddeden veya ihmalkar annenin bir yansıması olarak, birincil bir terk edilme korkusu [primary fear of abandonment] yaşarlar; yine de hayatlarındaki yakın kişilere karşı, ister gerçek ister çocukluk yaralarının [childhood hurts)]yansıması olsun, her türlü hayal kırıklığı nedeniyle öfke doludurlar. Bu hastalar sıklıkla, çocukluğa ait olan ve öfke ile sevgiyi bütünleştirmedeki başarısızlığı yansıtan bir öfkeyle doludur. Kusurlu olan ötekilerin kaçınılmaz olarak yaşatacağı hayal kırıklıkları “kötü anne” yansıtmalarını aktive eder; terk edilme korkusu ile sevilen kişilere duyulan öfke arasındaki bu gerilim nedeniyle de yaşanan deneyim, hızla birbirinin yerini alan bir yapışma ve düşmanlığa dönüşür (Kernberg, 1975; Adler ve Buie, 1979).

    Bu öfkenin, bazen dışa vurulması bu kişiler için çok tehlikeli olarak hissedilir. Bunun yerine öfke; kısıtlı yemek yeme veya tıkanırcasına yeme ve kusma, kendine zarar verme veya kendi bedenini tahrip etme (kesme/yaralama), intihar girişimleri, madde bağımlılığı ya da cinsel dürtüsellik gibi davranışlarla kendiliğe yönelir. Fakat bu davranışların bazıları, özellikle de kendine zarar verme, kendiliği cezalandırmaktan ziyade bir kendini yatıştırma işlevi görebilir; acı yoluyla disosiasyon durumlarını ortadan kaldırabilir veya katlanılamaz gerilimi boşaltabilir. Bu tür davranışlar yoğun bir utanç yaratabilir ve bu utanç sıklıkla hızlı bir şekilde öfkeye dönüşür. Borderline düzeydeki diğer bireyler için öfke, dışarıya, başkalarına yöneltilir; özellikle narsisistik ya da antisosyal özelliklere sahip borderline düzeydeki hastalar, tamamen kötü anne, baba veya önemli ötekinin aktarım [transference] yansıtmalarının esiri olduklarında; cinsel, ailevi veya ilişkisel şiddetin faili olabilirler. Onların öfke dolu fantezileri; sadistik (‘Kötü’ ötekini cezalandırma) ve mazoşistik parçalarla (korktukları terk edilmeyi bilinçdışı şekilde kışkırtma) birlikte, tümgüçlü kontrol fantezilerinin [omnipotent fantasies of control] unsurlarını içerme eğilimindedir (Kernberg, 1975). Kontrol etme çabaları, başkaları tarafından manipülasyon olarak hissedilebilir (her ne kadar bu manipülasyon bilinçli olmasa da) ve eğer bir psikiyatri servisine yatırılırlarsa, bu hastalar sıklıkla kaosa neden olurlar çünkü onların bölme ve kontrol çabaları, personelin bir kısmının onların acılarına derin bir sempati duymasına, diğer personellerin ise güçlü bir şekilde manipüle edilmiş hissetmesine yol açar. Aslında her iki pozisyon da doğrudur ve personel arasındaki bu bölünme, hastanın iç dünyasındaki aynı bölme savunmasının dışarıda sahnelenmesidir [enactment] (Kernberg, 1984).

    Borderline düzeyde örgütlenmiş insanların birincil arzusu Aden’e (Cennet’e) geri dönmektir -çocuğun ayrışma kaygısını deneyimlemek zorunda kalmaksızın, annenin tüm ihtiyaçlarını karşıladığı, yeniden yakınlaşma öncesi [pre rapprochement] döneme ait kusursuz anneyle kurulan simbiyotik bir birleşmeye geri dönme arzusu- (Mahler ve ark., 1975; Adler ve Buie, 1979). Bu özlemle beklenen birleşme bilinçdışı bir fantezidir, fakat romantik ilişkilerde, dostluklarda ve terapötik ilişkilerde yoğun bir yakınlık arzusunu tetikler. Bu yakınlık, sadece bir huzur/güven değil, aynı zamanda kimlik dağınıklığının [identity diffusion] bıraktığı boşluğu dolduran, ödünç alınmış bir kimlik duygusu vaat eder (Kernberg, 1975). Ancak bu arzu kendi içinde bir çelişki taşır: Arzulanan birleşme, bireyin sahip olduğu kırılgan kendilik duygusunu da çözülme tehdidiyle karşı karşıya bırakır ve yutulma korkusunu arttırır.  Sonuç bir salınımdır- birey terk edilme dehşeti ile yutulma dehşeti arasında gidip gelirken, çaresizce yapışmayı [clinging)]panik içinde bir geri çekilme veya öfke dolu bir saldırı takip eder (Kernberg, 1975; Adler ve Buie, 1979). Bu durumu, açıklanamaz düşmanlıklarla kesintiye uğrayan boğucu bir muhtaçlık olarak deneyimleyen partnerler ve yakınlar sıklıkla geri çekilirler; bu da kişinin en derin terk edilme korkusunu harekete geçirir ve en çok korkulan sonucu bir gerçeğe dönüştürebilir.

    Genel Vaka Örneği

    Bu örnek, nevrotik kişilik örgütlenmesi makalesinde kullanılan örneğin bir tamamlayıcısıdır. Obsesif bir karaktere sahip olup borderline düzeyde örgütlenmiş bir kişi, tıpkı nevrotik düzeyde örgütlenmiş kişi gibi katı, mükemmelliyetçi ve detay odaklı olabilir. Borderline düzeyde örgütlenmiş bu erkek hastanın, çevresindeki düzeni koruma ihtiyacı kendi eylemleri ve seçimleriyle sınırlı kalmayacaktır; aksine, ev halkının ‘tam olarak onun istediği gibi’ hareket etmesi konusunda ısrar edecek ve kişisel kurallarından en ufak bir sapmaya dahi tolerans göstermeyecektir. Sorunlarının kendisine ait olduğunu fark eden nevrotik örgütlenmeye sahip bireyin aksine, burada [borderline düzeyde] sorunları tamamen dışsal olarak görecektir (Kernberg, 1975; 1984). Eğer eşi ve çocukları, eşyaları yerli yerinden bırakmaz ya da bir dağınıklık çıkarırlarsa, onun gazabından korkmayı çabuk öğreneceklerdir. Bu eylemleri kendisine yönelik kişisel bir aşağılama veya saldırı olarak görecek, intikam dolu, sert eleştirilerle ya da şiddetle karşılık verecektir. Bu saldırılar ortada bırakılan bir eşyayla ya da bir parça kirle ilgili değildir, aksine bu dikkatsizlik; ihmalkar, sevgisiz veya kötü niyetli olarak deneyimlenir- başka bir deyişle ‘kötü annenin’ projeksiyonlarıdır (Kernberg, 1975).  Mikroplardan, kirden ve cinsellikten kolayca tiksinebilir; ancak bu duyguların genellikle egoya yabancı [ego-dystonic] olduğu nevrotik düzeyin aksine, burada bu hisler sıklıkla egoyla uyumlu [ego-syntonic] olarak deneyimlenir ve verdiği tepkiler tamamen haklı tepkiler olarak görülür (Kernberg, 1984). Mikrop ve kir tehdidiyle başa çıkmak için ev içinde pek çok kural olabilir ve tüm bu taleplerinde aşırıya kaçtığına dair hiçbir farkındalığı yoktur. Cinsel partnerlerinin hem seksten önce hem de sekten sonra duş almasını, hatta belirli şekillerde yıkanmasını bekleyebilir. Bu durum temizlikten ziyade, partnerini yeniden yakınlaşma öncesindeki [pre-rapprochement] o mükemmel, simbiyotik anne olması için kontrol etmeye yönelik bilinçdışı bir ihtiyaç vardır. Her ne kadar bu durum sıklıkla tahakküm [domination] olarak deneyimlense de, bu yolla danışan bir simbiyoz [ortak yaşam/birleşme] arayışındadır. Bu kontrolcü davranışlar ve öfke dolu saldırılar, sıklıkla ilişkilerinin kopmasına yol açar, yani en çok korktuğu şeyin gerçekleşmesine neden olur.

    Bu erkek danışanın iş yerinde, çevresindekileri kontrol etme ihtiyacı ilk başta, ‘kararlı bir liderlik’ gibi görünebilir fakat astlarının onun kurallarına harfiyen uymadaki yetersizlikleri veya isteksizlikleri biriktikçe, onlara yönelik sözlü saldırılarının şiddetlenmesiyle bu durum hızla sorunlu bir hal alır. İş arkadaşlarını bölünmüş nesneler haline getirebilir -dost veya düşman- ve meslektaşları arasında kaos ile çatışma yaratan ayrılık tohumları ekebilir. Bu durum sıklıkla onun iş yerinde giderek daha fazla izole hale gelmesine ya da kontrolcü ve düşmanca davranışları nedeniyle işten kovulmasına yol açar.  

    Bu erkek danışanın terapide, sorunun diğer insanlarda olduğuna dair güçlü bir his taşıması muhtemeldir. Terapiye ancak eşi veya iş verenin zorlamasıyla gelebilir. Kendisine ne üzerinde çalışmak istediği sorulduğunda, içsel sorunlarını adlandırmakta güçlük çekecektir ve muhtemelen diğer insanları ‘uygun davranmaya’ zorlamak için yardım talep edecektir. Bölme, inkar ve yansıtma gibi daha ilkel savunma mekanizmaları kullanacaktır (Kernberg, 1975; 1984). Bazen terapistinin dünyadaki en iyi terapist ve ona yardım edebilecek tek kişi olduğunu hissedecek; diğer zamanlarda ise terapistinin işe yaramaz, hatta daha da kötüsü, kötü niyetli olduğunu düşünecektir. Bu, yeniden yakınlaşma başarısızlığından kaynaklanan bölme savunmasının aynısıdır: Terapist hem iyi hem de kusurlu olamaz, ya tamamen iyi ya da tamamen kötü olabilir (Kernberg, 1975). Daha derinlikli ve keşif odaklı dinamik çalışmalara gerçekten başlanabilmek için; öncelikle terapi, hem kendiliğe hem de ötekine dair ikircikli [ambivalent] duyguları tolere edebilme kapasitesi inşa etmek için yoğun bir kapsama ve destek içerecektir (Kernberg, 1984; Winnicott, 1969).

    Kaynakça (Tıklayın)

    Adler G, Buie DH. Aloneness and borderline psychopathology: the possible relevance of child development issues. International Journal of Psycho-Analysis. 1979;60(1):83-96.

    Bora E. A meta-analysis of theory of mind and ‘mentalization’ in borderline personality disorder: a true neuro-social-cognitive or meta-social-cognitive impairment? Psychological Medicine. 2021;51(15):2541-2551.

    Coonerty S. An exploration of separation-individuation themes in the borderline personality disorder. Journal of Personality Assessment. 1986;50(3):501-511.

    Kernberg OF. Borderline Conditions and Pathological Narcissism. New York: Jason Aronson; 1975.

    Kernberg OF. Severe Personality Disorders: Psychotherapeutic Strategies. New Haven: Yale University Press; 1984.

    Luyten P, Campbell C, Fonagy P. Borderline personality disorder, complex trauma, and problems with self and identity: a social-communicative approach. Journal of Personality. 2020;88(1):88-105.

    Mahler MS, Pine F, Bergman A. The Psychological Birth of the Human Infant: Symbiosis and Individuation. New York: Basic Books; 1975.

    Porter C, Palmier-Claus J, Branitsky A, et al. Childhood adversity and borderline personality disorder: a meta-analysis. Acta Psychiatrica Scandinavica. 2020;141(1):6-20.

    Stern BL, Caligor E, Hörz-Sagstetter S, Clarkin JF. An object-relations based model for the assessment of borderline psychopathology. Psychiatric Clinics of North America. 2018;41(4):595-611.

    Winnicott DW. The use of an object and relating through identifications. International Journal of Psycho-Analysis.1969;50:711-716.


    Editoryal Notlar

    Yazar: Irene Hurford
    Başlık: Levels Over Labels: The Borderline Personality Organization
    Yayın: Psychology Today – Reality in Dialogue
    Tarih: 4 Mayıs 2026
    Link: https://www.psychologytoday.com/us/blog/reality-in-dialogue/202605/levels-over-labels-the-borderline-personality-organization

    Bu metin Psikolog Arda Anıl tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır. Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir. Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • Borderline Kişilik Nasıl Başlar?

    Bu yazı, borderline kişilik örgütlenmesinin gelişimsel kökenlerini ayrışma-bireyleşme sürecinin yeniden yakınlaşma alt evresinde yaşanan güçlükler üzerinden ele alıyor. Çocuğun hem bağımsızlaşma hem de güvenli bir bakımverene geri dönebilme ihtiyacının yeterince karşılanmaması, tutarlı bir kendilik ve öteki algısının gelişmesini zorlaştırabilir. Yazıya göre bu süreç, travma, ihmal ve istismar deneyimleriyle birleştiğinde bölme, kimlik dağılması, boşluk duygusu ve yoğun terk edilme kaygısı gibi borderline yapılanmaya özgü örüntüleri güçlendirebilir. (Editoryal)


    Gelişimin ayrışma evresinde [separation stage] yaşanan zorluklar bir risk oluşturur.

    Önemli Noktalar:

    • Borderline kişiliğe sahip bireyler, sıklıkla kendilik algısında eksiklikler yaşarlar.
    • Bireyselleşmenin yeniden yakınlaşma alt evresinde yaşanan problemler, hem
      muhtaçlığa hem de öfkeye yol açar.
    • Bu tür bireyler, karakteristik/belirgin bir savunma mekanizması olarak ‘bölme’yi
      [splitting] kullanabilirler.

    Bu iki bölümlük bir makalenin birinci bölümüdür. Borderline örgütlenme düzeyi hakkındaki ikinci bölüm için tıklayınız.

    Borderline kişiliğe sahip insanlar, çevrelerindekiler için ciddi bir kaosa ve acıya neden olabilirler. Çeşitli arka planlara göre renk değiştiren bukalemunlar gibi algılanabilirler. Hayranlık ile aşağılama, muhtaçlık ile öfke arasındaki keskin dalgalanmaları kafa karıştırıcı ve bunaltıcı olabilir. Ancak onlar genellikle boşluk duygularından ve yaygın bir şekilde istikrarsız olan kendilik algılarından [sense of self] dolayı korkunç şekilde acı çekmektedirler. Bu bireyler, böylesine istikrarsız ilişkisel örüntüleri ve kendilik kimliğiyle [self identity: kişinin kendini kim olarak gördüğü] ilgili zorlukları nasıl geliştirdiler?

    Kişiliği borderline düzeyde örgütlenmiş olanlar, diadik ilişkilerle (çocuk-anne) meşguldürler (Kernberg, 1975). Gelişimsel olarak, bu tür insanlar ayrışma-bireyselleşme [separation-individuation] döneminin yeniden yakınlaşma (Rapprochemnt) alt evresinde ciddi zorluklarla karşılaşırlar. 16-24. aylardaki bu alt evre sırasında, çocuklar çevreyi daha bağımsız bir şekilde keşfetmeye başladıkça, kendilerini annelerinden (“anne”, “birincil bağlanma figürü” için kısaltmadır) ayrı olarak deneyimlemeye başlarlar (Mahler, Pine, Bergman, 1975).

    Birkaç ay öncesinde, kusursuz, koruyucu anneyle süregelen bir ortak yaşam [symbiosis] ve tümgüçlü [omnipotent] güven fantezileriyle dolu olan keşifler artık, bu tümgüçlü fantezinin azalmasıyla birlikte, çocuğun annenin bir uzantısı olmadığı ve bu yüzden küçük ve anneden uzaktaki dünyanın tehlikelerine karşı gerçekten savunmasız olduğu yönünde büyüyen bir
    farkındalıkla beraber kaygı doludur. Bunun sonucunda hem keşfetmeye hem de anneye geri dönmeye yönelik bir ambivalans [ambivalence] söz konusudur: Çocuk hem çevreyi keşfetmek ister ve hoş karşılanacağı bir yeniden birleşme bekler fakat aynı zamanda keşfin getirdiği kaygılar hem de anneyle yeniden birleşmenin beraberinde getirdiği özerklik kaybı nedeniyle kolayca hayal kırıklığına uğrar (Mahler ve ark., 1975). Çocuk, dünyanın tehlikelerine dair duyduğu kaygıyı yatıştırma çabasıyla; keşif esnasında aralıklı olarak, kaygılı bir şekilde anneye geri dönecek, güvence, güvenlik ve ortak dikkat arayacaktır. Hemen ardından, annenin yörüngesine çok fazla girmiş olmaktan dolayı hayal kırıklığına uğrayacak ve öfkelenecektir.

    Gelişimin bu evresi [ayrılma-bireyleşmenin yeniden yakınlaşma alt evresi] hem anneler hem de çocuklar için tuzaklarla doludur. Çocuklarıyla ortak yaşamı sürdürmek yönünde kendi dinamik ihtiyaçları olan anneler için çocuğun ayrışma çabaları, aşırı ilgi ve boğucu bir iç içe geçmeyle ya da çocuğun anneyi “terk etmesi” karşısında duyulan bir öfke ve reddedişle karşılanabilir. Her iki tepki de çocuğun anneden sağlıklı bir şekilde ayrışabilme [seperate] becerisini büyük ölçüde sınırlayacaktır.

    Bu çocukların birçoğu mizaç olarak [doğuştan gelen genetik alt yapıyı ifade ediyor] son derece hassastır ve kolayca aşırı uyarılırlar (Overtimulated). Bu yapısal hassasiyet, anne sağlıklı bir tepki verse bile, ayrışma konusunda güçlüklere yol açabilir. Çoğu zaman, yeniden yakınlaşma [rapprochement] evresinde güçlüklere yol açan şey; bir çocuğun mizacı ile bir annenin ayrışmaya verdiği kendi dinamik tepkisinin birleşimidir (Mahler ve ark., 1975; Coonerty, 1986). Çocuk keşif kaygısını tolere edemediğinde ya da anne çocuğun bağımsızlığına tahammül edemediğinde; çocuk, şu kritik gelişimsel dersi öğrenemez: “Dünya ilgi çekicidir ama bazen korkutucudur ve bu sorun değil çünkü güvenceye ihtiyaç duyduğumda, annem beni orada bekliyor.”

    Yakınlaşma alt evresinde sık görülen bir başarısızlık, çocuğun keşfetmekte özgür olduğu durumda ortaya çıkar: Anne simbiyozda ısrar etmez, fakat çocuğun geri dönüşü için güvenilir biçimde erişilebilir de değildir. Bu tür anneler, keşif çok uyarıcı ya da anksiyete uyandırıcı hale geldiğinde çocuğun fiziksel ve duygusal olarak erişilebilir bir anneye geri dönebilmesi gerektiğine yeterince uyumlanmış ya da bunun yeterince farkında değildir. Güvenli bir geri dönüşün olmayışı, çocuğu daha en başta keşfe çıkma konusunda huzursuz bırakır.

    Her iki durumda da çocuk, annenin yanından ayrılmanın sonucunun çoğu zaman terk edilme olduğunu öğrenir; bu terk edilme, annenin güvenilir biçimde erişilebilir olmamasından, yapışkan olmasından ya da cezalandırıcı tutumundan kaynaklanabilir. Bunun yerine çocuk, hem fiziksel bağımsızlığa hem de bağımsız bir kendilik duygusuna yönelik bir korkuyu içselleştirir. Bu da artık böylesine tehlikeli hissedilen ayrılığa karşı öfkeye yol açar (Mahler ve ark., 1975; Adler Buie, 1979).

    Anneden ayrılık geliştirmedeki güçlükler, kişinin kendi kendilik duygusu konusunda son derece belirsiz olmasına yol açar. Yakınlaşma başarılı biçimde gerçekleştirilemediği için çocuk, annesinin hem “iyi” (erişilebilir, müdahaleci olmayan, uyumlanmış) hem de “kötü” (bazen erişilemez, müdahaleci ya da yetersiz uyumlanmış) olabilen karmaşık ve ambivalan bir versiyonunu içselleştiremez. Bunun yerine, anneyi deneyimlemenin bu iki yolu “iyi anne” ve “kötü anne” olarak bölünür. Böylece çocuk, Mahler’in “nesne sürekliliği” [object constancy] olarak adlandırdığı şeyi, yani farklı koşullar ve duygusal durumlar boyunca aynı kalan ötekine ilişkin içselleştirilmiş bir görüşü, geliştiremez (Mahler ve ark., 1975).

    Annenin iki versiyonu [“iyi anne” ve “kötü anne”] bir arada var olamadığı için sağlıklı bir kendilik temsili de gelişemez. Sağlıklı kendilik temsili, en erken gelişimsel aşamalardaki belirli bir ilişkisel deneyimin (anne-ile beraber-çocuk (güvende, beslenmiş) ve çocuk-ile beraber-anne (sevilen, varlığından keyif alınan) ikili deneyiminin) bir içselleştirmesidir. Dolayısıyla çocuk kendisini eşzamanlı olarak hem “iyi” (sevilebilir ve değerli) hem de “kötü” (öfkeli, muhtaç, terk edilmiş) olarak deneyimleyemez; bunun yerine bu kendilik temsillerini ayrı tutmak zorunda kalır. Kernberg’in “kimlik difüzyonu/çözülmesi” [identity diffusion] olarak adlandırdığı şey budur (Kernberg, 1975). Farklı koşullar ve duygusal durumlar boyunca istikrarlı bir kendilik imgesi olmadığında, birey boşluk ya da sahtelik hisleriyle baş başa kalır.

    Merkezlenmiş, tutarlı bir kişilik duygusunun olması gereken yerde, bunun yerine ‘rüzgardaki
    bir mum’ (Candle in the wind) vardır. Yalnız kalmaya dair bir panik duygusu vardır çünkü
    istikrarlı, yatıştırıcı bir kendilik (çocuğu seven ve ondan keyif alan içselleştirilmiş bir annenin
    ürünü) yoktur. İstikrarlı bir merkez (çekirdek) yerine, kendiliğin iki uç arasında keskin şekilde
    dalgalanan versiyonları vardır: Bazıları, henüz ayrışmanın sınırlarıyla yüzleşmemiş bir bebek
    gibi büyüklenmeci (grandiose) ve tümgüçlü (omnipotent); bazıları ise reddeden, erişilemez
    veya cezalandırıcı anneyle olan çocuğun içselleştirilmiş deneyimi gibi acınası, sevilemez ve
    terk edilmiş olurlar(Adler ve Buie, 1979).

    Daha da önemlisi tek başına yeniden yakınlaşma (Rapprochement) aşamasındaki sorunlar, bir
    borderline örgütlenmeye yol açmak için yeterli olmayabilir. Yüksek görülme oranları göz önüne alındığında, açık travma, ihmal ve istismar, borderline örgütlenmenin herhangi bir
    etiyolojik (nedensel) açıklamasında dikkate alınmalıdır. 97 çalışmanın dahil edildiği bir metaanaliz, vaka kontrol çalışmalarında, BPD (Borderline Kişilik Bozukluğu) olan bireylerin çocukluk
    dönemi olumsuzluklarını bildirme olasılığının, klinik olmayan kontrollere kıyasla yaklaşık 14
    kat daha fazla olduğunu ve en güçlü ilişkilerin duygusal istismar ile ihmalde görüldüğü
    bulunmuştur (Porter ve ark., 2020).

    Birçok teorisyen, travma ve istismara verilen yaygın disosiyatif tepki nedeniyle, travma ve
    istismar deneyimlerinin bütünleşmiş bir ‘iyi ve kötü’ anne içselleştirmesini de bozduğunu ileri
    sürmektedir; bu durum, başarısız yeniden yakınlaşmanın iyi/kötü bölünmesini pekiştirir,
    tutarlı bir öteki ile kendilik anlatısının bütünleşmesini bozar ve çarpıtır (Luyten, Campbell,
    Fonagy, 2020). İhmal ise, içselleştirilmiş seven, erişilebilir bir annenin yokluğunu yaratarak
    biraz daha sinsi bir şekilde işler.

    Yeniden yakınlaşma başarısızlığı ve travma aynı zamanda çift yönlüdür, kendileri de istismar
    mağduru olan anneler, genellikle yeniden yakınlaşma evresinin çözümlenmesi için gerekli olan
    sakin duygusal ulaşılabilirliği ve uyumlanmayı sağlayamayacak kadar çok fazla dehşete
    düşmüş veya disosiye olmuş haldedirler ve istismarcı, ihmalkar anneler çocuklarına bu önemli
    fakat karmaşık dönem boyunca başarılı bir şekilde rehberlik edemeyeceklerdir. Bazı çocuklar
    için, başarılı bir yeniden yakınlaşmanın ardından, başlangıçtaki yeniden yakınlaşma dönemi
    çözümlenmesine rağmen, içselleştirilmiş kendilik algısını parçalayacak ve borderline
    örgütlenmeye yol açacak kadar şiddetli bir travmanın yaşandığı da klinik olarak
    gözlemlenmektedir.

    Kaynakça (Tıklayınız)
    • Adler G, Buie DH. Aloneness and borderline psychopathology: the possible relevance
      of child development issues. International Journal of Psycho-Analysis. 1979;60(1):83-
      96.
    • Bora E. A meta-analysis of theory of mind and ‘mentalization’ in borderline personality
      disorder: a true neuro-social-cognitive or meta-social-cognitive impairment?
      Psychological Medicine. 2021;51(15):2541-2551.
    • Coonerty S. An exploration of separation-individuation themes in the borderline
      personality disorder. Journal of Personality Assessment. 1986;50(3):501-511.
    • Kernberg OF. Borderline Conditions and Pathological Narcissism. New York: Jason
      Aronson; 1975.
    • Kernberg OF. Severe Personality Disorders: Psychotherapeutic Strategies. New
      Haven: Yale University Press; 1984.
    • Mahler MS, Pine F, Bergman A. The Psychological Birth of the Human Infant:
      Symbiosis and Individuation. New York: Basic Books; 1975.
    • Porter C, Palmier-Claus J, Branitsky A, et al. Childhood adversity and borderline
      personality disorder: a meta-analysis. Acta Psychiatrica Scandinavica. 2020;141(1):6-
      20
    • Stern BL, Caligor E, Hörz-Sagstetter S, Clarkin JF. An object-relations based model
      for the assessment of borderline psychopathology. Psychiatric Clinics of North
      America. 2018;41(4):595-611.
    • Winnicott DW. The use of an object and relating through identifications. International
      Journal of Psycho-Analysis.1969;50:711-716.
    • Luyten P, Campbell C, Fonagy P. Borderline personality disorder, complex trauma,
      and problems with self and identity: a social-communicative approach. Journal of
      Personality. 2020;88(1):88-105.

    Editoryal Notlar

    Yazar: Irene Hurford
    Başlık: How Borderline Personality Begins
    Yayın: Psychology Today – Reality in Dialogue
    Tarih: 4 Mayıs 2026
    Link: https://www.psychologytoday.com/us/blog/reality-in-dialogue/202605/levels-over-labels-borderline-personality-organization

    Bu metin Psikolog Arda Anıl tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır. Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir. Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • İnsanların Acı Verici Deneyimleri Yinelemelerinin Altı Nedeni

    İnsan yalnızca haz veren deneyimlere değil, acı veren yaşantılara da tekrar tekrar dönebilir. Psikodinamik açıdan bu yinelemeler çoğu zaman bilinçli bir seçimden çok, suçluluk, kontrol arayışı, tanıdık olana tutunma ya da bilinçdışı çatışmalar ile bağlantılıdır. Bu yazı, insanların neden kendi acılarını yeniden üreten örüntülere sıkışabildiğini altı temel başlık altında ele alıyor. (Editoryal)


    Psikoterapistler, insanların acı verici deneyimleri yinelediklerini ve yeniden yaşadıklarını uzun zamandır gözlemlemişlerdir. Freud buna “yineleme zorlantısı” [repetition compulsion] adını vermiştir. Peki bunu neden yaparız? İşte altı neden.

    1. Suçluluğu hafifletmek için

    Bazı insanlar başarı ya da haz konusunda suçluluk hissederler; sanki keyif almak bir ihlalmiş gibi. Suçluluğu telafi etmek ve vicdanlarını yatıştırmak için acı çekmeye yönelirler. Bazı durumlarda acı ve ıstırap, kendilerine izin verdikleri her türlü hazzın “giriş ücreti” hâline gelir.

    2. Kontrol ve hâkimiyet duygusu kazanmak için

    Kişi, bir zamanlar çaresizlik içinde katlandığı acı verici ya da travmatik deneyimler üzerinde bir kontrol duygusu kazanmaya çalışır. Altta yatan bilinçdışı fantezi, geçmişteki bir incinmeyi yineleyerek ve bu kez farklı sonuçlanmasını sağlayarak onu geri alabileceği ya da geçmişteki bir yanlışı düzeltebileceği yönündedir. Fakat gerçekte, kişi aynı acıyı yeniden yaşamayı sürdürür.

    3. Çünkü acı çekmek yuvadır

    Yanmakta olan bir ahırdan kurtarılan paniğe kapılmış atlar, çoğu zaman yeniden içeri kaçarlar. Atlar ahırı emniyet ve güvenlikle ilişkilendirirler; orası onların yuvasıdır. Benzer şekilde, bir çocuğun en erken bağlanmaları, ne kadar acı verici olursa olsun, yuvadır. Ne kadar ihmalkâr ya da istismar edici olursa olsun, bildiği bakım ve rahatlığı her ne kadar deneyimlediyse, orada deneyimlemiştir. Rahatlama arayışında, aynı acıya geri döner.

    4. İkincil kazanç için

    Ruhsal belirtiler çoğu zaman, klinisyenlerin “ikincil kazanç” [secondary gain] olarak adlandırdığı, gizli yararlarla birlikte gelir. Bunlar ilgi görmeyi, sempati toplamayı, sorumluluktan muaf tutulmayı, özel muamele görmeyi, hatta maddi teşvikleri -örneğin maluliyet ödemesi- içerebilir. İkincil kazanç, acı çekmenin sürdürülmesi için güçlü bir teşvik hâline gelebilir.

    Psikoterapide, hastaları iyileşmenin olumsuz tarafını düşünmeye davet etmek yararlıdır. İlk tepki çoğu zaman şudur: “Bunun hiçbir olumsuz tarafı yok; iyileşmek için her şeyi yaparım.” Fakat terapist daha derin bir düşünme için alan açtığında -“O kadar hızlı değil, gelin bunu gerçekten düşünelim.”- şaşırtıcı yanıtlar ortaya çıkabilir.

    5. Başkalarını cezalandırmak için (pasif agresyon)

    Birini cezalandırma arzusu, acıdan kaçınma arzusundan daha güçlü olabilir. Kişi, tam da bir başkasının kendisi için istediği şey bu olduğu için, kendi başarı ya da mutluluk olasılıklarını sabote edebilir. İngilizcedeki “yüzüne inat burnunu kesmek” anlamına gelen ifade de bunu anlatır: Kişinin, başkasına zarar vermek isterken aslında en büyük zararı kendisine vermesi.

    Ruhsal belirtiler çoğu zaman başkaları için de acı ve ıstıraba neden olur. Depresyondaki bir kişi, işte üzerine düşeni yapamayacak, geçimini sağlayamayacak, taahhütlerini yerine getiremeyecek, partneriyle cinsel ilişki yaşayamayacak kadar depresyonda olabilir vb. Başkalarını cezalandırmada -özellikle de bu, sorumluluk ya da sonuçlar üstlenilmeden yapıldığında- çoğu zaman bilinçdışı sadistik bir haz bulunabilir. Ne de olsa, mağduru kim suçlar ki?

    6. Öz-değeri artırmak ya da kendini üstün hissetmek için

    Bazı kişilerde öz-değer -hatta üstünlük duygusu- kendini mahrum bırakmaya ve acı çekmeye dayanır. Şu inanç etrafında örgütlenmiş gibidirler: “Ben senden daha iyiyim, çünkü senden daha çok acı çekiyorum.” Güçlük ne kadar büyükse, ahlaki üstünlük duyguları da o kadar büyük olur. Psikanalistler buna ahlaki mazoşizm [moral masochism] adını verir.

    Bunlar, acı verici deneyimleri neden yinelediğimizin bazı nedenleridir. Bu örüntülerin çoğu bilinçli farkındalığın dışında işler. Çoğu zaman nedenini bilmeden kendi kendimizin en büyük düşmanı oluruz.


    Editoryal Notlar

    Yazar: Jonathan Shedler
    Başlık: Six Reasons People Repeat Painful Experiences
    Yayın: Substack (https://substack.com)
    Tarih: 25 Mayıs 2026
    Link: https://jonathanshedler.substack.com/p/six-reasons-people-repeat-painful

    Bu metin psikodinamikblog.com tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır. Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir. Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.