Yazar: Admin

  • Gelişim Nedir?

    Gelişim [development], bir organizmanın büyüme süreçlerini ifade eder; biyolojik bilimler içinde yaygın ve özgül olmayan bir biçimde kullanılan bir terimdir. Gelişim, daha erken ya da daha az örgütlenmiş bir işlevin ya da yapının, daha yeni, daha örgütlenmiş, bütünleşmiş ya da karmaşık bir işlev ya da yapıya doğru hareketidir. Gelişim, genellikle yalnızca genetik taslağın açılımını ifade eden olgunlaşmadan [maturation] farklı olarak, çevrenin rolünü de içerir. Bununla birlikte, olgunlaşma süreçleri, işlevsel alanlar arasında gelişimsel yeniden örgütlenme ve yeni bütünleşmeler için zemini hazırlar. Zihinsel yaşama uygulanışı bakımından gelişim, zihinsel yapının ve örgütlenmenin yaşam boyu çevreyle etkileşim içinde inşa edildiği süreçtir.

    Psikanalistler, Freud’dan başlayarak, gelişimi bireyin doğuştan sahip olduğu kapasitelerin, bakımverenlerle etkileşim içinde açığa çıktığı ve biçimlendiği, bilinçli ve bilinçdışı toplumsal değerler ile beklentilerden oluşan aile ortamı içinde gerçekleşen, kendiliğinden güdümlü, etkileşimsel ve biyopsikososyal bir süreç olarak tanımlarlar. Gelişimsel bir yaklaşım, klasik metapsikolojinin genetik bakış açısından (her ne kadar onun içinde kapsanmış olarak anlaşılsa da) farklıdır; çünkü yetişkin davranış ve duygularının çocukluktaki öncüllerini geriye doğru doğrusal bir biçimde aramaktan ziyade, ileriye doğru hareketi ve zihinsel dönüşüm sürecini ele alır. Gelişimsel [developmental] terimi, klinik çalışmada -özellikle çocuklarla çalışırken- betimleyici anlamda da, gelişimsel çatışma [developmental conflict], gelişimsel çizgiler [developmental lines], gelişimsel bozulma [developmental disturbance], gelişimsel nesne [developmental object] ve gelişimsel yardım [developmental help] gibi çeşitli kullanımlarla yer bulur.

    Çocukluk gelişiminin zihinsel yaşam açısından taşıdığı önem ve “çocuk, insanın babasıdır” şeklindeki eski deyişin aydınlanmış biçimde benimsenmesi (Freud, 1913c), Freud’un en erken ve en etkili içgörüleri arasında yer alır. Onun ilk sistematik gelişim kuramı olan psikoseksüel evreler kuramı (1905b), sonraki psikanalitik ekoller için bir emsal oluşturmuş; bu ekollerin tümü, örtük ya da açık biçimde bir gelişim kuramı içermiştir.

    Kuramsal okulların çoğu, zihnin hiyerarşik olarak düzenlenmiş, niteliksel açıdan yeni yapılanmalarının (fazlar, evreler ya da pozisyonlar) sıralı biçimde ortaya çıktığını kabul eder. Aynı zamanda, bu diziler boyunca hem geriye hem ileriye doğru hareketin ve bu dizilerdeki duraklamaların, fiksasyon ve regresyonun ilk fikirlerinin ima ettiği basit doğrusal süreçten çok daha karmaşık olduğunu da teslim ederler.

    Psikanalitik kuramlar, hangi bileşenlerin vurgulandığına göre farklılık gösterir ve sıklıkla bu temel bileşenlerden birine diğerine kıyasla öncelik tanır (olgunlaşmaya karşı çevre, doğaya karşı yetiştirilme ya da bunun tersi). Daha yaygın olarak ise, her bir ana bileşenin belirli bir özelliğini ayrıcalıklı kılarlar; örneğin çevrenin belirli bir yönünü (erken anneyle uyumlanma gibi) ya da olgunlaşmanın özel bir niteliğini (ortaya çıkan dürtüler ya da bilişsel gelişim gibi). Bu tür seçici tercihler, çağdaş psikanalitik ekoller arasındaki farklılıkların güçlü bir kaynağını oluşturur. Ayrıca psikanaliz içindeki gelişim kuramları, gelişim araştırmaları ve gözlem verilerini ne ölçüde içerdiklerine göre de çeşitlilik gösterir. Psikanalitik gelişim kuramlarına örnek olarak Freud’un psikoseksüel evreleri, bağlanma kuramı, A. Freud’un gelişimsel çizgileri, Mahler’in ayrışma–bireyleşme kuramı, Erikson’un evreleri, Spitz’in ruhsal örgütleyicileri, Klein’ın konnumları, Kohut’un kendilik–kendiliknesnesi matrisleri ve kişilerarası/öznelerarası matrisin etkisi sayılabilir.

    Freud’un (1888a) çocukluk yaşantısının önemini fark edişi, daha sistematik kuramsallaştırmalarından çok önce, histeri üzerine kaleme aldığı en erken klinik makalelerinde gözlemlenebilir. Çocukluk olaylarını yetişkin psikopatolojisinin merkezine yerleştirmesi, travmatogenezden içsel çatışmaya yönelen odak değişimine rağmen geçerliliğini korumuş; çocukluk etkilerinin önemi varlığını sürdürmüştür. Metapsikolojinin gelişimiyle birlikte genetik bakış açısı, psikanalitik kuramsallaştırmanın temel dayanaklarından biri olarak ortaya çıkmıştır. Saf biçimiyle bu bakış açısı, ruhsal determinizm ilkesinin (Rapaport ve Gill, 1959) rehberliğinde geriye doğru yapılan bir araştırmayı ifade etmekteydi. Gelişim, kendine özgü bir alan olarak ele alınmamış, genetik bakış açısının içine dâhil edilmiştir. Bununla birlikte Freud’un kendisi, gerçek çocukluk gelişimine ilişkin daha derin bir bilginin ve takdirin psikanalitik düşünceyi zenginleştireceği yönündeki kanaatini dile getirmiştir (1905b). Bu nedenle gözleme dayalı verilerle bütünleşmeyi teşvik etmiştir. Ampirik gözlem ve araştırmalarla kesişen gelişimsel yönelim, zihinsel büyüme sürecini ilerleyişi içinde inceleyerek, onu bir yöne ya da başka bir yöne sevk eden çok sayıda etkili etmenin kesişimini gözlemler; böylece öngörülebilirliğe ve her tür determinizme meydan okur.

    Gelişim konusundaki tartışmalar, psikanalitik inceleme girişiminin temelini oluşturan soruları kapsar. Psikanalizin, günümüzde doğrusal olmayan ve bireyin üzerinde ve içinde işleyen çoklu sistemlerin geniş etkilerine açık olarak kavramsallaştırılan ileriye doğru hareketle ilgilenmesi gerekir mi (Abrams, 1977, 1983; Galatzer-Levy, 1995, 1997a, 1997b, 2004; Mayes, 1999, 2001; P. Tyson, 2002)? Birçok analist için, psikanalitik yönelimli olsalar bile gelişimsel gözlem ve araştırmalardan elde edilen ampirik verilerin psikanalitik kuramda yeri yoktur; çünkü bu veriler intrapsişik yaşama gönderimde bulunmaz (Green; akt. J. Sandler, Sandler ve Davies, 2000; Wolff, 1996). Buna karşılık bazıları, ampirik ve gözleme dayalı bulguların temkinli bir biçimde bütünleştirilmesinin, kökenleri psikanalitik yöntemlerle bilinemese bile, psikopatolojiye ilişkin güncel kavramsallaştırmalarımızı beslediğini düşünmektedir (Gilmore, 2002, 2008; P. Tyson, 2002; Auchincloss ve Vaughan, 2001).

    Klinik çalışma bağlamında betimleyici olarak kullanıldığında “gelişimsel” kavramı şu anlamlara gelir: 1) çocuklarda tedavi endikasyonlarının ve tedavi etkililiğinin değerlendirilmesinin bir yönü -gelişimsel çizgiler; 2) bir psikopatoloji türü -gelişimsel bozulma; ve 3) ikincisinin yönetimine yönelik bir tedavi biçimi -gelişimsel yardım. Endikasyonların ve etkililiğin değerlendirilmesi, A. Freud’un (1970) çocuklukta terapötik iyileşmeyi, gelişimsel sürecin doğal seyrine yeniden dönebilmesinin özgürleştirilmesi olarak formüle etmesine dayanmaktadır. Buradaki çıkarım, çocukluktaki nevrotik süreçlerin ileriye dönük gelişimi sekteye uğrattığı ve normal gelişime dönüşün terapötik başarının göstergesi olduğudur. Bu bağlamda A. Freud, gelişimi; id, ego ve süperego bileşenlerini olduğu kadar uyumsal, dinamik ve genetik etkileri de yansıtan, öngörülebilir, birbirleriyle ilişkili ve iç içe geçmiş bir dizi ruhsal birim olarak betimleyen bir gelişim şeması olan gelişimsel çizgiler kavramını önermiştir (A. Freud, 1963). Örneğin “bağımlılıktan duygusal öz-yeterliliğe ve yetişkin nesne ilişkilerine” doğru ilerleme gibi bu çizgiler boyunca çocuğun hareketinin değerlendirilmesi, tedaviye rehberlik eden ve çocuğun ilerlemesini belgeleyen “Tanısal Profil”inin önemli bir bileşenidir.

    Gelişimsel bozulma, ağır çevresel koşullar ya da temel ego işlevlerindeki bozulmalar nedeniyle gelişim sürecinin sekteye uğramasıdır (Gilmore, 2002). Bu, belirli bozuklukların kökenini yapısal, nöropsikiyatrik, genetik ya da travmatik çevresel koşullara bağlayan bir patogenez kuramını ima eder. Belirti görünümünde öne çıkmasına rağmen, çatışma yoluyla rekrutman [harekete geçme] (Weil, 1978) ikincildir [Belirtiler çatışma etrafında örgütlenmiş gibi görünse bile, esas nedenin çatışma değil daha erken yapısal/gelişimsel bozulmalarla ilgili olması]. Bazı kuramcılara göre, çocukluk çağındaki psikopatoloji kaçınılmaz olarak gelişimsel bir sapma ya da yetersizlik içerir ve bunun tedavisi, ya doğrudan gelişimsel yardım yoluyla filizlenmekte olan işlevlerin desteklenmesini (Hurry, 1998) ya da aktarım içinde çarpıtılmış ya da infantil örüntülerin yeniden ortaya çıkmasını -ki bunlar daha sonra incelenip yeniden işlenebilir- gerektirir (Gedo, 2005; Sugarman, 2006). Bu bağlamda gelişimsel, analitik tekniğin özgül bir biçimde değiştirilmesini ifade eder.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Development. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 57).

  • Fiksasyon Nedir?

    Saplanma [Fiksasyon]

    Bir kişinin bir nesneye ambivalan olarak bağlandığı ya da bağlı kaldığı süreci anlatır. Bu, gelişimin daha önceki dönemine uygun bir nesnedir. Dolayısıyla saplanma, libidinal gelişim dönemlerinde yeterli olarak ilerleyememeye bir kanıttır. Kavram, saplanmış bir kişinin a) bebeksi çağdışı davranış örüntülerine gerileme eğilimini, b) saplandığı nesneye benzerliklerine bakarak kompulsif tarzda nesne seçmesini ve, c) geçmişte kalan nesneye yatırımdan dolayı eldeki enerjide fakirleşmeden muzdarip oluşunu anlatır. Aşırı engellenme ve doyum, aşırı sevgi ve nefret tümü de saplanma nedeni olarak öne sürülmektedir. Dolayısıyla, ‘oral saplanma’, ‘anal saplanma’, ‘baba saplanması’ vb.

    Rycroft, C. (1989). Psikanaliz sözlüğü (M. S. Kayatekin, Çev.). Ara Yayıncılık.

    Fiksasyon [fixation] kavramı, bir dürtünün, öznenin cinsel örgütlenmesinin ilkel bir evresinin işlevi olarak, düşünsel temsilcileriyle (nesneleriyle) kurduğu belirli bir bağlanma tarzını ifade eder. Bu bağlanma tarzı, ekonomik düzeyde, az ya da çok önemli miktarlardaki libidonun genel dolaşımdan çekilmesiyle karakterizedir. Dinamik düzeyde ise söz konusu dürtünün hareketliliğinin bulunmayışıyla belirlenir. Topografik düzeyde bu bağlanma, bilinçdışına kaydedilmiştir.

    Freud’un çalışmalarında fiksasyon düşüncesi, kuramsal olarak dört başka kavramla ilişkilidir: travmatizm [traumatism], regresyon/gerileme [regression], bastırma [repression] ve yatkınlık [predisposition]. Bunlar, Freud’un fiksasyon kavramını geliştirme sürecindeki ardışık evreleri oluşturur.

    Fiksasyon kavramı ilk kez, daha sonra yeniden karşımıza çıkacak bir bağlamda, Freud’un Histeri Üzerine Çalışmalar (1895d) dönemine denk düşen savunma psikonevrozlarına ilişkin ilk çalışmalarıyla bağlantılı olarak ortaya çıkmıştır: “Travmatik nevrozlar [traumatic neurosis], kökenlerinde travmatik kazanın gerçekleştiği ana yönelik bir fiksasyonun bulunduğunu açık biçimde göstermektedir” (1916–17a, s. 274). Travmaya yönelik bu fiksasyon, hem nevrotik bozukluğu hem de hastanın travmatik olaylarda içerilen duygulanımı ustalıkla işleyememesini açıklar. Dolayısıyla fiksasyonun bu ilk versiyonu, ekonomik boyutun baskınlığıyla belirlenmiştir.

    Fiksasyon kavramı daha sonra Üç Deneme’de (1905d) ortaya çıkmıştır: “Bir kısmi eğilimin daha erken bir evrede geride kalmasını fiksasyon olarak tanımlamayı öneriyoruz -yani dürtünün bir fiksasyonu. … Daha ileriye gitmiş olan bölümler de bu daha erken evrelerden birine geriye doğru kolaylıkla dönebilirler -biz bunu regresyon olarak adlandırıyoruz” (s. 340).

    Freudçu infantil cinsellik anlayışında, cinsel işlev kademeli bir ritim izleyerek gelişir. Kısmi bir dürtü ya, serbestçe dolaşan enerjiyi ödipal genital yapıların egemenliği altında örgütleyebilme kapasitesine ulaşan bir gelişim çizgisini izler ya da yolun bir noktasında durarak, cinsel gelişimin daha erken bir evresine ya da ilkel bir doyum nesnesine fiksasyon yoluyla geride kalır. Klinik çalışmada, perversiyonlar [perversion], tıpkı nevrotik belirtiler gibi, geçmişten kalma libidinal kalıntıların kanıtı niteliğindedir.

    Fiksasyon, üçüncü bir bağlamda Daniel Paul Schreber olgusu dolayımında ortaya çıkmıştır: “Söz konusu libidinal akım, daha sonraki ruhsal yapılar karşısında, bilinçdışı sistemine aitmiş gibi, bastırılmışmış gibi davranır” (1911c, s. 66). Freud’a göre, kısmi dürtülerin ruhsal temsilcileri bir fiksasyonun nesnesi hâline gelir ve bu fiksasyon daha sonra bastırma kapsamına girer. Benzer biçimde, semptom oluşumunda bastırılanın geri dönüşü, libidonun gerilemiş olduğu fiksasyon noktasına geri döner.

    Son olarak, Freud’un öğretisinde fiksasyon kavramı, cinsel konstitüsyon [sexual constitution] kavramıyla ilişkilendirilir; zira bu kavram, libidonun farklı bileşenlerinin gelişimin erken evrelerinde nasıl kaydedildiğinin çeşitli biçimlerini bir araya getirir. Bu anlamda fiksasyon, nevrozların etiyolojisinde bir etken olarak yatkınlığı temsil eder.

    Fiksasyon kavramı, psikanalitik düşüncenin diğer akımları içinde de, özellikle de çalışmaları bu kavrama özgün bir katkı sunan Pierre Marty’de karşımıza çıkar. Marty’ye göre fiksasyon–regresyon sistemi [fixation-regression system], her türlü işlevsel örgütlenmenin temelini oluşturur ve zihinsel işlevlerden somatik işlevlere uzanan bir etki alanına sahiptir. Herhangi bir psikosomatik bozukluk sürecinde, ister ruhsal ister somatik olsun, fiksasyonların varlığı, karşı-gelişimsel bir akımın [counter-developmental current] duraklama noktalarını oluşturur; psikosomatik bir yeniden örgütlenme bu noktalardan itibaren gerçekleşebilir. Bu bakış açısına göre fiksasyon–regresyon sistemi, her bireyin gelişimi boyunca sahip olduğu savunma kapasitelerinin bütününü temsil eder.

    Kaynak:

    Mijolla, A. de (Ed.). (2005). Fixation. İçinde International dictionary of psychoanalysis (s. 588). Detroit, MI: Macmillan Reference USA.

  • Metapsikoloji Nedir?

    Freud tarafından bulunmuş, diğer bilimlerin ‘genel teori’ diye adlandırdıkları en üst soyutlama düzeyindeki tanımlamalarını açıklayan sözcük. Metapsikolojik formülasyonlar mental fenomenleri kurgusal bir psişik aygıt ile açıklar. İdeal olarak sözkonusu fenomenin topografik, dinamik, ekonomik yönlerine atıflar taşır. Topografik, psişik aygıttaki yerine -yani idde, egoda veya süperegoda oluşuna-; dinamik, olaya katılan içgüdülere; ekonomik, aygıt içinde enerjinin dağılımına işaret eder. Metapsikoloji klasik teorinin bir kısmıdır. Nesne teorisi tarafından kullanılmaz.

    Rycroft, C. (1989). Psikanaliz sözlüğü (M. S. Kayatekin, Çev.). Ara Yayıncılık.

    Metapsikoloji [metapsychology], Freud’un türettiği bir terimdir ve zihnin nasıl işlediğine dair psikanalitik kuramların, genellenebilir ilke ve kavramlar düzeyinde yapılandırıldığı kavramsal bir çerçevedir.

    Metapsikolojiye dair en geniş bakış açısı [point of view], onu psikanalitik kuramın bütünüyle eşdeğer olarak tanımlayabilir. Metapsikolojiye dair en dar görüş, onu Freud’un “Papers on Metapsychology” (1915g) başlıklı çalışmasında sunduğu zihin kuramıyla özdeşleştirir. En yaygın biçimiyle ise metapsikoloji, psikanalitik kavramsallaştırma hiyerarşisinin en yüksek soyutlama düzeyi olarak tanımlanır; bu hiyerarşi, artan bir sırayla şu şekilde ifade edilir: klinik gözlem ve veri, klinik yorum, klinik genelleme ya da kuram ve nihayetinde metapsikoloji (Waelder, 1962).

    Geleneksel bir görüşe göre metapsikoloji, zihne ilişkin gözlemleri kavramsallaştırmak üzere kullanılan altı geniş referans çerçevesini [frame of reference] ya da bakış açısını kapsar: topografik [topographic], dinamik [dynamic] ekonomik [economic], yapısal [structural], adaptif [adaptive] ve genetik [genetic].

    Pek çok psikanalist, metapsikolojiyi, insan deneyimini psikanalitik olarak kavramanın vazgeçilmez bir unsuru olarak görse de, metapsikoloji, sıklıkla birbiriyle çelişen gerekçelerle, önemli ölçüde tartışma konusu olmuştur. Bu tartışmaların büyük bölümü, psikanalitik kuramın, yalnızca klinik gözlemin ötesine geçen, doğa bilimlerinden ödünç alınmış genel ilkeleri de içeren bir soyutlama düzeyine ihtiyaç duyup duymadığı sorusu etrafında yoğunlaşmıştır.

    Freud, metapsikoloji terimini ilk kez 1898 tarihli bir mektubunda Fliess’e yazarken kullanmıştır. Psikolojinin yalnızca bilinçli fenomenlerle ilgilendiği bir dönemde, psikanaliz, bilinçdışının psikolojisi olması bakımından devrimseldi; bu nedenle, kelimenin tam anlamıyla “psikoloji ötesi [beyond psychology]” bir yaklaşım olarak adlandırılmış ve “metapsikoloji” terimi doğmuştur.

    Freud’un metapsikoloji terimini ilk kez yayımlanmış olarak kullandığı 1901 tarihli çalışmasında, mitolojik ya da dinsel dünya tasvirlerini, psikolojinin dış dünyaya yansıtılması olarak tanımlamış ve bunların, yeniden bilinçdışının psikolojisine çevrilebileceğini öne sürmüştür.

    Freud “Metapsikoloji Üzerine Yazılar”ında (1915g) -ki bunların yalnızca beşi günümüze ulaşabilmiştir- psikanalitik kuramın temel dayanaklarına ilişkin görüşünü yayımlamıştır. Bu yazılarda Freud, metapsikoloji tanımını yalnızca topografik bakış açısıyla sınırlı kalmayacak biçimde genişletmiş; buna dinamik bakış açısı ve ekonomik bakış açısını da eklemiştir; zira artık zihinsel süreçlerin tam bir betimlemesi için bu üç perspektifin birlikte ele alınması gerektiğini savunmaktadır.

    Freud’un öngördüğü üzere, psikanalitik kuramın gelişimi, tam bir metapsikolojik betimlemenin neleri kapsaması gerektiğine dair tanımın daha da genişletilmesini zorunlu kılmıştır. Birçok psikanalist tarafından yetkin bir ölçüt olarak kabul edilen Rapaport ve Gill’in (1959) etkili makalesi, psikanalitik kuramda geçen yarım yüzyıllık gelişimi yansıtan biçimde, o dönemdeki metapsikolojinin güncel durumunu ortaya koymuştur. Bu çalışmada, Freud’un gerekli gördüğü üç bakış açısı sayısı beşe çıkarılmış ve bunlar “bakış açıları [points of view]” olarak adlandırılmıştır. Bu şemada, topografik bakış açısının yerine yapısal bakış açısı getirilmiş, buna ek olarak genetik ve adaptif bakış açıları da dahil edilmiştir. Bununla birlikte, birçok analist hem topografik hem de yapısal bakış açılarını kullanmayı sürdürmektedir.

    Topografik bakış açısı [topographic viewpoint], zihinsel içerikleri bilinçle olan ilişkileri açısından tanımlar; bu, tüm psikanalitik kuram boyunca kalıcılığını koruyan bir özelliktir. Freud, bilinç [conscious], önbilinç [preconscious] ve bilinçdışı [unconscious] terimlerini aynı zamanda isim olarak da kullanmış ve bunlarla, zihin içinde yer alan, ne anatomik ne de mekânsal, fakat metaforik olarak yüzeyden derinliğe uzanan düşey bir eksende düzenlenmiş üç bölgeyi ifade etmiştir. Freud, zihne ilişkin topografik modelini, daha sonra yapısal modelle değiştirmiştir; ancak ilk modeli hiçbir zaman tümüyle terk etmemiştir.

    Dinamik bakış açısı [dynamic viewpoint], tüm psişik fenomenlerin, işlevleri ve anlamlarıyla tanımlanan birden çok psikolojik gücün (ya da güdülenmenin [motivation]) sürekli etkileşimini içerdiğini varsayar. Bu güçler, içsel çatışma [intrapsychic conflict], uzlaşma oluşumu [compromise formation] ve bilinçdışı fantezi [unconscious fantasy] kavramlarının temelini oluşturur.

    Ekonomik bakış açısı [economic viewpoint], zihinsel olayların ve yapıların, arzu, his ve düşüncelerin görece yoğunluklarını ve zorlayıcı gücünü, ayrıca savunma işleyişlerinin gücünü açıklamak üzere kullanılan psişik enerji ile [psychic energy] “beslendiğini [fueled]” varsayar. Freud, ayrıca bu enerji kavramını, söz konusu yoğunluğun ilişkili olduğu düşünceden ayrılabileceği [separated], bir düşünceden diğerine yer değiştirebileceği [displacement] (ya da transfer edilebileceği [transferred]) ya da semptomlara dönüşebileceği [transformed] (konversiyon [conversion]) yönündeki temel gözlemi açıklamak için de kullanmıştır. Kateksis [cathexis] terimi, dürtü enerjisinin zihinsel ürünlere, yapılara, etkinliklere ve nesnelere yatırılmasını tanımlamak için kullanılır. Ekonomik bakış açısı, metapsikolojik bakış açıları arasında en tartışmalı olanı olsa da, zihinsel yaşantının yoğunluk niteliğini betimlemek ve psişik değişimi anlamak açısından vazgeçilmezdir. Ayrıca, enerjiye ilişkin kavramlar, dinamik ve topografik bakış açılarında da örtük biçimde yer almaktadır.

    Yapısal bakış açısı [structural viewpoint], yinelenen ve kalıcı psişik fenomenlerin, zihinde daha az ya da çok istikrarlı ve örgütlü temsiller hâlinde yapılar olarak yer edindiğini varsayar. Freud’un üçlü modeli, zihni, id [id], ego [ego] ve süperego [superego] olmak üzere üç yapıya ayırır ve bu yapıları, bilinçle olan ilişkilerinden çok işlevleriyle tanımlar. Bu modelde, yürütücü bir ego [executive ego], bir yandan id’e ait dürtü türevlerinin taleplerini, diğer yandan gerçeklik kaygılarını ve süperegodan gelen ahlaki/etik baskıları dengelemek zorundadır. Ayrıca, güçlerin ve enerjinin işleyişi de bu modelde örtük olarak yer alır; bu durum, özellikle sistemler arası [intersystemic] ve sistem içi [intrasystemic] çatışma gibi kavramlarda ifadesini bulur.

    Freud sonrasında, ego psikolojisinin ortaya çıkmasıyla birlikte, ego ve süperego içinde kendiliğin [self] ve nesnenin [object] psişik temsilleri, arzulanan kendilik imgesi [wishful self image] ve ego ideali [ego ideal] gibi ek alt yapılar [substructures] tanımlanmıştır (Hartmann, 1964; Jacobson, 1964). Kohut (1971), kendiliği zihindeki üst-düzey bir yapı [superordinate structure] olarak öne sürmüş; başlangıçta klasik çerçevede çalışmayı denemiş, ancak zamanla kuramsal formülasyonları, geleneksel metapsikolojinin varsayımlarından bütünüyle ayrılmıştır.

    Genetik bakış açısı [genetic viewpoint], psikolojik fenomenleri, onların biçim, güdü ve anlamlarının tarihsel öncüllerini ya da kökenlerini bulmaya odaklanarak inceler. Bu bakış açısı ayrıca, daha sonraki yapılar tarafından geçilmiş olsalar da, erken dönem psişik biçimlerin etkinliğini sürdürdüğünü ve regresyon [regretion] yoluyla yeniden baskın hâle gelebileceğini öne sürer. Psişik gerçeklik perspektifinden ele alınan ve terapötik süreçteki genetik yeniden kurgulama [genetic reconstruction] ile yakından ilişkili olan genetik bakış açısı, gelişimsel süreçleri dış gözlem ve dış gerçeklik perspektifinden inceleyen gelişimsel bakış açısından açık biçimde ayırt edilmelidir.

    Adaptif bakış açısı [adaptive viewpoint], herhangi bir psişik fenomenin çevresiyle olan ilişkisine odaklanır; bu çevre, yaşamın her aşamasında var olan fiziksel ve insani dış dünya unsurlarını kapsar. Adaptif ilişkiler karşılıklıdır. Dış dünya, gelişmekte olan çocuk üzerinde önemli bir etkiye sahiptir ve bu süreçte çocuğun uyum örüntüsünü şekillendirir; ancak aynı zamanda, çocuk da gelişiminin çeşitli evreleri boyunca, ebeveynin psikolojisinde önemli bir rol oynar ve onların uyum örüntülerini etkileyebilir.

    Metapsikolojiye olan ilgi, özellikle ego psikolojisinin hızlı gelişimi sırasında en yüksek düzeyine ulaşmıştır. Hartmann, Kris ve Lowenstein gibi erken dönem ego psikologlarının özgül hedefi, metapsikolojiyi genel bir psikoloji olarak sistematik hâle getirmekti. Bu kuramcılar, psikanalizi ampirik bir bilim, metapsikolojiyi ise onun temel bilimsel zemini olarak görme anlayışını paylaşmaktaydılar. Bu bağlamda, metapsikolojiyi, zihinsel yaşama ilişkin en genel yasaların en soyut düzeyde ifadesi olarak değerlendirmişlerdir; bu yaklaşım, nesnellik ve kişisellikten arınmışlık yönünde ilerleyen genel bilimsel düşünce ile tutarlıdır. Ancak aynı zamanda, bu yasaların uygulanmasının daha kişisel bir klinik yöntemi gerektirdiğini de fark etmişlerdir. Ancak, başka kuramsal yaklaşımların ortaya çıkmasıyla birlikte, metapsikoloji merkezî önemini giderek yitirmiştir. Nesne ilişkileri kuramcıları ve kendilik psikologları (Klein, Fairbairn, Winnicott, Balint ve diğerleri), metapsikolojinin beş (ya da altı) geleneksel bakış açısıyla kolayca örtüştürülemeyen, oldukça farklı varsayımlar ve önermeler geliştirmişlerdir; ayrıca, kendi kuramsal formülasyonlarında bu bakış açılarıyla özellikle ilgilenmemişlerdir.

    Günümüz psikanalitik kuramının çoğulcu yapısı içinde, metapsikolojinin hem doğru tanımı hem de değeri üzerine tartışmalar giderek ivme kazanmıştır. Metapsikoloji karşıtı bazı görüşler, aşırı derecede soyut ve/veya mekanik olan her kuramın, klinik deneyimden fazlasıyla kopuk hâle geldiğini ve bu durumun, analist ile hastayı, hastanın seçimlerini kişisel faillik [personal agency] yerine yapılar ve kuvvetler üzerinden tanımlamaya yönlendirme riski taşıdığını savunur (Schafer, 1976).

    Bu eleştirinin daha radikal bir versiyonu, metapsikolojinin temel varsayımının yanlış olduğunu savunur; zira metapsikoloji, Freud’un psikanalizi doğa bilimleriyle -özellikle nörofizyolojiyle- ilişkilendirme yönündeki hatalı ve hiçbir zaman terk etmediği girişimine kökten bağlıdır (Gill, 1976). Bu tür eleştirmenler, metapsikolojiyi genellikle Freud’un ekonomik kuramıyla özdeşleştirir ve onu, formülasyonları klinik durumdan elde edilen verilerle doğrulanamaz olduğu için, sözde-bilimsel [pseudoscientific] bir girişim olarak görürler. Buna karşılık, klinik kuram -her ne kadar çoğu zaman soyut ve kuramsal olsa da- klinik gözleme daha yakındır ve bu gözlemlerden türetilebilir (G. Klein, 1976).

    Psikanalizi bir doğa bilimi olarak görmeyen bazı analistler, onu bunun yerine yorumlayıcı [hermeneutic] bir disiplin olarak tanımlarlar; bu yaklaşıma göre psikanalizin yöntemi anlamın yorumu, klinik durum ise onun metnidir [text].

    Hermenötik bir bakış açısı, şu tür perspektifleri içerir: psikanalitik açıklamanın anlatı olarak ele alınması, tarihsel gerçekliğin sorgulanması ve gerçeklik tasarımlarının göreli olduğu düşüncesi (Spence, 1982). Bazı hermenötikçiler, psikanalizin bilimsel olabileceğini savunur; dahası, insanın biyolojik doğasının göz ardı edilmediğini, tersine, onun psikolojik anlamı açısından kavrandığını ileri sürerler (Gill, 1988).

    Metapsikoloji, aynı zamanda, ilişkisel kuramlar, kişilerarası ve bazı öznelliklerarası psikanalitik kuramlar içinde de sınırlı bir geçerliliğe sahiptir; bu kuramlar, en çok analitik ikili [analytic dyad] üzerine ve ortaklaşa inşa edilen kişilerarası alana [interpersonal field] vurgu yapar.

    Modern ego psikologları ile bazı çağdaş çatışma ve nesne ilişkileri kuramcıları, metapsikolojiyi, klinik müdahaleleri anlamlandırma ve kavramsallaştırma açısından güçlü bir araç olarak görmeye devam etmektedir. Bu kuramcılar, soyut varsayımlara dayanan kuramsal formülasyonların, tüm klinik terapötik çabaların kaçınılmaz bir biçimde zeminini oluşturduğunu savunur ve bu nedenle, bu varsayımların açık biçimde ortaya konmasının büyük bir değer taşıdığını ileri sürerler.

    Diğer bazı kuramcılar ise, psikanalizin hedefleri arasında zihne dair en iyi soyut kuramı oluşturmanın da yer alması gerektiğini, çünkü bunun, alanın çağdaş zihin bilimleriyle temasını sürdürmesini sağladığını savunur (Shevrin, 2003). Bu yaklaşımlar; bilgi kuramı, öğrenme kuramı, sistem kuramı gibi alanlardan; zihnin bilgi işleme, temsil oluşturma ve sembolleştirme kapasitelerine odaklanan bilişsel bilim modellerinden; adaptasyona vurgu yapan evrimsel psikoloji modellerinden; ve paralel işlemleme kavramını öne çıkaran nöral esinli modellerden (örneğin bağlantıcılık) yararlanırlar.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Metapsychology. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 153).

  • Psikodinamik Tanı Kılavuzu, 3. Edisyon (PDM-3)

    PDM-3 OKUMA GRUBU

    Psikodinamik Okuma Grubu’na katılabilirsiniz.

    Oturumlar haftada bir, salı günleri 20.00’de gerçekleşiyor.

    Her oturum 3 ders saati sürüyor.

    Okuma grubunda PDM-3’ün “Yetişkin” bölümü çalışılıyor.

    Okuma grubu PDM-3’ün yetişkin bölümünün çalışılması tamamlanana kadar devam edecek.

    Okuma grubunun aylık ücreti 1250 TL’dir.

    Kayıt için bize ulaşabilirsiniz:

    Gsm: 0505 495 47 27

    DSM-III ve onu izleyen sürümler, belirtilerin anlamları ve etiyolojileri hakkında içkin varsayımlar barındırmaksızın tanısal güvenirlik ve geçerliliği artırmayı amaçlamış; böylece kuramsal yönelimi ne olursa olsun araştırmacılara ve klinisyenlere, psikiyatrik bozuklukların tanılanmasında “var-yok” ölçütleri sağlamayı hedeflemiştir. Ancak bozuklukların semptomatik görünümlerine yönelik bu birincil odak, iyi bir klinik bakım için elzem olan, hastaların başvuru gerekçelerine ilişkin kritik yönleri dışarıda bırakmıştır. Psikodinamik Tanı Kılavuzu (PTK) [Psychodynamic Diagnostic Manual (PDM)], betimleyici sınıflandırmalardaki bu zayıflığı telafi etmeyi amaçlamaktadır.

    Bireylerin bozukluklarını yalnızca etiketlemekten ziyade, duygusal, davranışsal, bilişsel, kişilerarası ve toplumsal örüntülerinin örtük olduğu kadar gözlemlenebilir bileşenlerini de kapsayan işlevselliklerinin tüm yelpazesini vurgulama çabası, psikodinamik ve hümanistik klinik geleneklerin merkezinde yer alır. PDM, DSM ve ICD yaklaşımları gibi belirti odaklı bir tanısal çerçeve ortaya koymakla birlikte, bireylerin idiografik özelliklerini ve farklı yaşam evreleri boyunca psikolojik işlevselliklerini de dikkate alır.

    PDM’nin ilk baskısı (PDM-1)1, S. Greenspan’ın öncülüğünde ve N. McWilliams ile R. Wallerstein’ın eş editörlüğünde 2006 yılında yayımlanmıştır. Aldığı olumlu geri bildirimler ve güçlü ile zayıf yönlerine ilişkin değerlendirmeler doğrultusunda, kapsamlı biçimde gözden geçirilmiş ikinci baskı ise 20172 yılında yayımlanmıştır.

    Önceki baskıların çerçevesini geliştiren PDM-33, bölümlerini gelişimsel kronolojiye uygun biçimde yeniden düzenlemiştir. İlk üç bölüm, bebeklik ve erken çocukluk, çocukluk ve ergenlik dönemlerindeki tanı sürecine ayrılmışken, dördüncü ve beşinci bölümler yetişkinlik ve ileri yaşam dönemlerini ele almaktadır. Her bir bölüm, DSM/ICD’nin gelişim temelli bozukluk sınıflandırmasının ötesine geçerek, aynı tanısal varlıkları her yaş grubuna özgü klinik özellikler bağlamında sunmaktadır. Örneğin depresif bozukluklar; çocukluk, ergenlik, yetişkinlik ve ileri yaşam bölümlerinin her birinde yer almaktadır; çünkü klinik görünümleri ve buna eşlik eden öznel yaşantılar, yaşam boyu seyir içinde tanısal formülasyonda dikkate alınması gereken kritik farklılıklar gösterebilmektedir. Son bölüm ise, PDM’den türetilmiş bir araç4 olan Psikotanısal Çizelge [Psychodiagnostic Chart; PDC] kullanılarak yapılan değerlendirmeyi betimlemekte ve tanı kılavuzunun klinik kullanışlılığını artırmak amacıyla çeşitli olgu betimlemeleri sunmaktadır.

    Her bir bölümde/yaş grubunda PDM-3, “prototipik” bir tanısal yaklaşımı benimser; bu yaklaşım, her bir stil/bozukluk için, bireyin az ya da çok yaklaşabileceği bir “ideal” olarak düşünülebilecek betimlemeler sunar (bir kişinin dâhil olduğu ya da olmadığı ayrık kategoriler yerine).5 Bu çerçeve içinde klinisyenler, her yaş aralığında bireylerin işlevselliğini üç eksen boyunca boyutsal olarak tanımlayabilirler: Kişilik (K Ekseni) [Personality (P Axis)], Zihinsel İşlevsellik (Z Ekseni) [Mental Functioning (M Axis)] ve Semptomlar (S Ekseni) [Symptoms (S Axis)] (yalnızca “Bebeklik ve Erken Çocukluk” bölümü, kendine özgü bir çok eksenli sistemi izler). Her bir eksen, en uygun tedavi planını belirlemeye yönelik çok yönlü bir tanısal profil oluşturulmasında klinisyenlere yardımcı olmak üzere bireysel işlevselliğe ilişkin incelikli bir bakış açısı sunar.

    K Ekseni, hem kişilik örgütlenme düzeylerini [levels of personality organization] (yani sağlıklıdan psikotik düzeye uzanan bir işlevsellik spektrumunu) hem de kişilik stillerini/bozukluklarını [personality styles/disorders] dikkate alır; başka bir deyişle, klinik olarak aşina olunan kişilik yapılanmalarını (narsisistik, obsesif-kompulsif, bağımlı, paranoid gibi) olduğu kadar, ampirik olarak doğrulanmış diğer örüntüleri de (örneğin duygusal olarak düzensiz kişilikler) kapsar.

    Z Ekseni, 13 olgunlaşma kapasitesi boyunca bireysel zihinsel işlevsellik profillerini dikkate alır (örneğin duygulanım düzenleme ve ifade, mentalizasyon, bedensel yaşantılar ve temsiller, dürtü düzenleme, savunma işleyişi, uyum ve dayanıklılık). Klinik uzmanlar her bir zihinsel kapasiteyi, daha yüksek puanların daha uyumlu işlevsellik düzeylerini yansıttığı 5 puanlık bir ölçek üzerinde değerlendirirler.

    S Ekseni, semptom örüntülerini ele alır. Bu örüntüler çoğunlukla DSM-5-TR’ye göre adlandırılmakla birlikte, semptomlara ve bozuklukların öznel yaşantılanışındaki bireysel farklılıklara özel bir vurgu yapılır; yani her bir listelenmiş durumla en sık ilişkilendirilen duygulanımsal durumlar, bilişsel süreçler, bedensel yaşantılar ve ilişkisel örüntüler ile klinisyenlerin buna eşlik eden duygusal yaşantıları [karşıaktarım] dikkate alınır.

    Son olarak, her bir seksiyon, patolojik olmayan ancak özel bir müdahaleyi gerektirebilecek durumların öznel yaşantısına odaklanan bir bölümle sona erer; buna iklim değişikliğine verilen bireysel tepkiler, yakın dönemdeki pandemi, fiilî ya da tehdit altındaki savaşlar ile ırksal, etnik, kültürel, dilsel, politik ya da cinsiyet ve cinsel yönelim bakımından azınlıklaştırılmış hastaların (ve terapistlerin) yaşantıları dahildir.

    PDM’den türetilmiş bir araç olan PDC’nin4 güvenirliğini ve klinik kullanışlılığını ortaya koymak amacıyla yürütülen çalışmalar, yalnızca yetişkin6 örneklemlerinde yeterli düzeyden iyi düzeye uzanan değerlendiriciler arası güvenirlik göstermediğini, aynı zamanda çocukları; özgül zihinsel işlevsellik örüntüleri, genel zihinsel işlevsellik ve kişilik örgütlenmesi düzeyleri açısından gelişimsel bozukluklar ile davranışsal bozukluklara ilişkin yaygın tanılar içine yerleştirmede iyi bir duyarlılık sergilediğini de ortaya koymuştur7.

    Farklı klinik popülasyonları içeren yakın dönem çalışmalar, PDM ile ilişkili boyutların kişiselleştirilmiş klinik müdahalelerin planlanması ve terapötik sonuçların öngörülmesi açısından anlamlılığını desteklemiştir. Örneğin, hem DSM-5 için Yapılandırılmış Klinik Görüşme – Klinik Sürüm (SCID-5-CV) hem de PDC ile değerlendirilen beslenme ve yeme bozukluğu olan hastalardan oluşan bir örneklem üzerinde yürütülen doğal bir çalışma, başlangıçtaki yeme bozukluğuna özgü belirtiler kontrol edildiğinde dahi, daha yüksek kişilik örgütlenmesi düzeyleri ve daha düşük kişilik patolojisi şiddetinin, tedavi sonlanımında daha düşük yeme bozukluğuna özgü psikopatolojiyi yordadığını göstermiştir. Ayrıca, genel zihinsel işlevselliğin, kimlik bütünlüğünün, mentalizasyon kapasitesinin ve kendilik tutarlılığının daha yüksek düzeyleri daha iyi terapötik sonuçlarla ilişkiliyken, DSM-5 kategorilerinin belirti değişimi üzerinde bir etkisinin olmadığı bulunmuştur8. Ayrıca tekli olgu çalışmaları, farklı ruhsal sağlık durumlarına sahip çocuklar, ergenler ve yetişkinlerde bireysel özelliklerin -yani kişilik stili ve örgütlenme düzeyi, zihinsel işlevler ve semptomların öznel yaşantılanışının- derinlemesine değerlendirilmesinin klinik açıdan anlamlı bir kullanışlılık sunduğunu göstermiştir9.

    DSM ve ICD çerçevelerinden farklı olarak PDM’nin tanısal yaklaşımı, özellikle psikoterapinin önerilen müdahale olduğu durumlarda, etkili bir tedavi planlamasına rehberlik edebilecek ölçüde psikolojik açıdan zengin bir vaka formülasyonu geliştirmek için gerekli bilgileri sunar. Temel olarak psikodinamik araştırma ve klinik deneyime dayanmakla birlikte, PDM-3 vaka formülasyonu; nörobilimden beslenen, her zaman bilişsel-davranışçı bakış açılarıyla diyalog halinde olan, özenli ve jargondan arındırılmış bir hasta betimlemesi sağladığı için psikodinamik yönelimli olmayan uygulama ortamlarında da yararlı olabilir.

    PDM, tanısal süreci klinik sonuçlarıyla uzlaştırarak, uygulayıcıların uzun zamandır farkında olduğu bir noktayı açık biçimde destekler: her tedavinin, hastanın bireyselliğine ve hastaya özgü bağlama göre uyarlanması gerekir. PDM-3, psikodinamik yaklaşımlar konusunda eğitim almış klinisyenlere tanıdık gelebilecek, ancak diğer terapötik arka planlara sahip olanlar için de uygulanabilir nitelikte, tedavi odağına ilişkin güncellenmiş klinik çıkarımlar sunar. Her bir durum için, terapistin duygusal tepkileri ve terapötik ittifak dâhil olmak üzere terapötik ilişkinin ilgili boyutlarını güçlendirmeye yönelik klinik kılavuzlar önerilir; bu boyutların her ikisinin de tedavi sonuçlarıyla ilişkili olduğu gösterilmiştir.

    Özetle PDM, bir “bozukluklar sınıflandırması”ndan ziyade bir “insanlar sınıflandırması” sunmayı amaçlar ve kişinin neye sahip olduğundan çok, kim olduğu sorusunu dikkate almanın klinik değerini vurgular. Bu yaklaşım, DSM/ICD’ye kıyasla daha karmaşık ve zaman alıcı görünebilir; ayrıca PDM temelli ampirik araştırmalar henüz başlangıç aşamasında olsa da, tanısal sürecin basit ve kolay uygulanabilir bir formüle indirgenemeyeceğine güçlü biçimde inanıyoruz. PDM; betimleyici psikiyatri, psikodinamik araştırma, klinik deneyim ve tanısal akıl yürütmeyi biçimlendiren psikometrik/ampirik gelenekler arasındaki boşlukları yapıcı bir biçimde köprülemeyi hedefler. Mevcut sınıflandırmalara çok ihtiyaç duyulan bir bakış açısı ekleyerek, klinisyenlerin kişilik örüntülerini, bunlarla ilişkili toplumsal ve duygusal kapasiteleri, özgül zihinsel profilleri ve hastaların belirtileri öznel olarak nasıl yaşantıladıklarını betimlemelerine ve değerlendirmelerine olanak tanır.

    Vittorio Lingiardi1, Nancy McWilliams2
    1Department of Dynamic and Clinical Psychology, and Health Studies, Faculty of Medicine and Psychology, Sapienza University of Rome, Rome, Italy; 2Rutgers Graduate School of Applied and Professional Psychology, Piscataway, NJ, USA

    Referanslar
    1. PDM Task Force. Psychodynamic diagnostic manual. Silver Spring: Alliance
      of Psychoanalytic Organizations, 2006.
    2. Lingiardi V, McWilliams N. Psychodynamic diagnostic manual – 2nd ed. (PDM2). New York: Guilford, 2017.
    3. Lingiardi V, McWilliams N. Psychodynamic diagnostic manual – 3rd ed. (PDM3). New York: Guilford, 2025.
    4. Gordon RM, Bornstein RF. Psychoanal Psychol 2018;35:280-8.
    5. Westen D, Gabbard GO, Blagov P. In: Krueger RF, Tackett JL (eds). Personality
    6. and psychopathology. New York: Guilford, 2006:355-84.
    7. Biberdzic M, Grenyer BFS. J Pers Assess 2022;105:436-44.
    8. Fortunato A, Tanzilli A, Lingiardi V et al. Res Psychother 2022;25:73-87.
    9. Muzi L, Tieghi L, Rugo M et al. Psychoanal Psychol 2021;38:300-10.
    10. Malone JC, Piacentini E, Speranza M. Psychoanal Psychol 2018;35:339-45.

    Kaynak: National Library of Madicine

  • Heinz Hartmann

    Doktor ve psikanalist Heinz Hartmann, 4 Kasım 1894’te Viyana’da doğmuştur ve 17 Mayıs 1970’te New York, Stony Point’te ölmüştür.

    Hartmann’ın ailesi birkaç kuşaktır seçkin bir konuma sahipti. Büyükbabalarından biri olan Moritz Hartmann tanınmış bir şair, denemeci, profesör ve parlamento üyesiydi; diğer büyükbabası Rudolf Chrobak ise saygın bir hekim ve profesördü. Hartmann’ın babası Ludo Hartmann bir tarih profesörü, halk kütüphanelerinin ve yetişkin eğitiminin kurucusuydu; annesi Grete Chrobak ise başarılı bir heykeltıraş ve piyanistti.

    Hartmann on üç yaşına kadar özel öğretmenler tarafından eğitildi; daha sonra devlet okullarında ve Viyana Üniversitesi’nde eğitimine devam etti. Burada birçok alanda derslere katıldı, tıp diplomasını aldı ve psikiyatrist olarak Wagner-Jauregg’in kliniğinde fakülte üyesi oldu. Tıp fakültesindeyken kinin metabolizması [quinine metabolism] üzerine iki makale yayımladı ve ardından Paul Schilder ile birlikte psikiyatri üzerine birkaç makale kaleme aldı. Freud’a ilgi duymaya başlamasının ardından, S. Betlheim ile birlikte deneysel psikanaliz alanında küçük bir klasik hâline gelen “On Parapraxes in Korsakov Psychosis” başlıklı makaleyi yayımladı; bu çalışmada Freud’un simgeleştirmeye ilişkin bazı kavramlarının geçerliliğini deneysel olarak ortaya koydu.

    Berlin’de Karl Abraham ile bir eğitim analizine başlama konusunda anlaşmış olan Hartmann, Abraham’ın beklenmedik ölümü üzerine ilk analizini Sándor Rado ile yaptı; Berlin’de bulunduğu sırada Die Grundlagen der Psychoanalyse (The foundations of psychoanalysis; 1927). yazdı. 1937’den önce ikiz çalışmalarını, psikoz ve nevroz incelemelerini, değerler üzerine çalışmaları ve kokainle ilgili araştırmaları içeren yaklaşık yirmi kadar makale yayımladı; ayrıca tıbbi psikoloji üzerine önemli bir el kitabına katkıda bulundu. Adolf Meyer, Hartmann’a Johns Hopkins’te tam profesörlük teklif ettiğinde, Freud Hartmann’a Viyana’da kalması koşuluyla onu ücretsiz olarak analiz etmeyi teklif etti. Hartmann Freud tarafından analiz edildi ve Viyana Psikanaliz Derneği’nde, Freud’un takipçi kuşağının önemli bir üyesi hâline geldi (bu grup Helene ve Felix Deutsche, Edward Bibring, Ernst Kris, Robert Waelder, Willy Hoffer, Hans Lampl ve Anna Freud’u içeriyordu); ayrıca The International Journal of Psychoanalysis’ın eş editörlüğünü üstlendi. Hartmann, daha sonra çocuk ve erişkin psikanalisti olan çocuk doktoru Dora Karplus ile evlendi. Çiftin iki oğlu oldu: Ernest Hartmann ve Lawrence Hartmann. Biri psikanalist, uyku ve rüya araştırmacısı; diğeri ise çocuk ve erişkin psikiyatristi, eğitimci ve Amerikan Psikiyatri Birliği Başkanı (President of the American Psychiatric Association) oldu.

    1937’de, Hartmann, Viyana Derneği’nde ego psikolojisi (ego psychology) üzerine bir bildiri sundu; bu çalışma daha sonra Ich-Psychologie und Anpassungsproblem (1939) adlı kitaba dönüştü (1958’de İngilizce olarak Ego Psychology and the Problem of Adaptation başlığıyla yayımlandı). Anna Freud’un The Ego and Mechanisms of Defense adlı eserinin yanı sıra, bu çalışma psikanalizin önümüzdeki birkaç on yıl boyunca merkezî olacak ego psikolojik alanlara (ego-psychological areas) genişlemesinde belirleyici bir dönüm noktasıydı. 1938’de, Nazi Almanyası’nın Avusturya’yı ilhakının ardından Hartmann ailesi Paris’e, ardından İsviçre’ye ve 1941’de New York’a taşındı. Orada Hartmann, çok sayıda tanınmış göçmenin canlandırdığı New York Psychoanalytic Society and Institute’nün önde gelen isimlerinden biri hâline geldi. Uzun yıllar eğitim analisti olarak görev yaptı ve Enstitü kliniğinin ilk direktörü olarak hizmet verdi. Ernst Kris ile eski yakın dostluğu uzun yıllar süren olağanüstü bir işbirliğine dönüştü ve kısa süre içinde Rudolph Loewenstein’ı da aralarına katılmaya davet ettiler. Uzun yıllar boyunca yılda bir kez bir araya gelen bu üçlü, birlikte bir dizi önemli makale kaleme aldı. Kris ile ve, Londra’da, Anna Freud ile birlikte Hartmann, 1945’te The Psychoanalytic Study of the Child adlı yıllığı kurdu; psikanaliz alanında birkaç on yıl boyunca başlıca yayınlardan biri olarak yerleşmesini ve sürdürülmesini sağladı. 1950’lerde International Psychoanalytic Association başkanı olarak görev yaptı; ardından Ömür Boyu Onursal Başkan seçildi ve yirminci yüzyılın ortalarında dünya psikanalizinin bir tür duayeni olarak hizmet verdi.

    Hartmann, Freud’un görüşlerini ve bulgularını temel alıp genişleten, önde gelen bir klinik analist, öğretmen, kuramcı ve metapsikolog (metapsychologist) olarak kabul edilirdi. Sıklıkla birleştirici bir rol üstlenirdi. Dönemin psikanalitik kuruluşunun bir direği olmakla birlikte içine kapanık bir düşünür değildi; biyopsikososyal düşünceyi, genel biyoloji, nörobiyoloji ve tıp alanlarından gelen katkıları; ayrıca psikoloji, gelişim kuramı, tarih, felsefe, antropoloji, sosyoloji, etoloji, mitoloji ve sanat alanlarını memnuniyetle karşılamıştır. Psikanalizi genel bir psikoloji için merkezî olarak gördü.

    Hartmann en çok, ego psikolojisi ve uyum üzerine yaptığı çalışmalar, çatışma ve dürtü kuramının ayrıntılandırılması, saldırganlığın nötralizasyonu ve çatışmadan bağımsız ego alanı ile tanınır; bunlar birçok klinik ve araştırma çalışması için yapı işlevi görür. Yapısal ve gelişimsel kuram, dürtü ve çatışma gibi tanıdık analitik kavramlar, Hartmann’ın zamanına gelindiğinde, biyolojiden gelen katkılar ve ortalama beklenebilir çevreyle (ve öteki) etkileşimler, ego işlevleri ve uyum gibi güçlü eklemelere izin verecek kadar sağlam biçimde kurulmuştu. Onun zihin-beyin etkileşimlerini içermekteki başarısı ile, zihin-beyin ve zihin-çevre etkileşimlerinin merkezî olarak tanımlanan yapıları da, bazı kalıcı sağlam temeller oluşturdu ve ayrıca alanı, daha sonraki bazı analitik ekollere -özellikle nesne ilişkileri kuramı, kendilik psikolojisi ve psikanalizin biyopsikososyal bütünleşmeye yönelik devam eden girişimleri- hazırlamaya yardımcı oldu.

    Kaynak:

    Mijolla, A. de (Ed.). (2005). Heinz Hartmann. İçinde International dictionary of psychoanalysis (s. 727). Detroit, MI: Macmillan Reference USA.

  • Olumsuz Terapötik Tepki Nedir?

    “Olumsuz terapötik tepki (negative therapeutic reaction)” ifadesi, klinik uygulamada doğru bir dizi yorumun ardından hastanın belirtilerinde bir alevlenme görülen durumu tanımlamak için kullanılır. Sigmund Freud’a göre, bu olgu, birincil mazoşizmde görülen bilinçdışı suçluluk duygularından kaynaklanır ve Freud nihai olarak bunu ölüm dürtüsüyle ilişkilendirmiştir. Olumsuz terapötik tepki, ego işleyişinin sınırlılıklarını anlamak için temel bir anahtar olarak da görülmeye başlanmıştır.

    Freud, Ego ve İd’de (1923b) olumsuz terapötik tepkiyi hastanın iyileşmektense acı çekmeyi tercih ettiği bir “tersine çevrilmiş” tepki olarak tanımlamıştır: “Hastalığa duyulan gereksinim, onlarda iyileşme arzusunun üstesinden gelmiştir (s. 49).” Freud için bu, doyumunu hastalık durumunda bulan ve ıstırap yoluyla ceza arayan bir suçluluk duygusunun dışavurumuydu. Bu suçluluk duygusunu açığa çıkarmak güçtür, çünkü hasta suçlu değil, hasta olduğunu hissettiği için onun açısından “sessiz” kalır. Bu duygu, tedavi görmeye yönelik bir dirençte kendini gösterir ve Freud bunu aşılmasının çok güç olduğu bir durum olarak görmüştür.

    “Mazoşizmin Ekonomik Problemi”nde (1924c) Freud, bilinçdışı suçluluk duygusunun nasıl doyum bulduğunun doğrudan hastalığın getirdiği öznel yararla ilişkili olduğunu vurgular: “Nevrozların içerdiği ıstırap, onları mazoşistik eğilim için değerli kılan etmendir” (s. 166). Böylece Freud, genellikle bilinçli olan süperegonun sadizmini, çoğunlukla bilinçdışı kalan egonun mazoşizmiyle karşıtlaştırır. Ayrıca “bilinçdışı suçluluk duygusu (unconscious feeling of guilt)” ifadesinin “cezalandırılma gereksinimi (need for punishmen)” ifadesiyle değiştirilmesini önerir.”

    “Sonlanabilir ve Sonlanamaz Analiz”de (1937c) Freud, olumsuz terapötik tepkiyi nihayetinde ölüm dürtüsünün işleyişiyle ilişkilendirmiştir; çünkü iyileşmeye yönelik direnç olgusu yalnızca haz ilkesinin bir işlevi olarak açıklanamazdı.

    Böylece, ikinci konudan sonra, Freud olumsuz terapötik tepkiyi ne zaman tanımlasa, kendini cezalandırma gereksinimini, süperegonun sertliğini ve egonun mazoşizmini vurgulamıştır. Umutsuzluk mantığıyla yönlendirilen tüm bu öznelerin içindeki kendine nefret, dinmeyen bir öç alma arzusuyla nesneyi ona yöneltilmiş düşmanca arzulara karşı koruma gereksinimi arasındaki bir uzlaşmayı yansıtır. Sevgi ile nefret arasındaki çatışma burada baskındır ve “sevgi her zaman belirsizse, nefret her zaman kesindir” (Green, 1990); bunun sonucu olarak bu özneler, seçtikleri sadomazoşistik ilişki biçiminin mümkün olduğunca uzun süre devam ettirilebilmesi için ellerinden gelen her şeyi yaparlar.

    Devam ediyor…

  • Mazoşizm Nedir?

    Mazoşizm (masochism), gizli bir haz ya da doyum bulmak amacıyla acı, aşağılanma ve/veya ıstırabın peşinden gitmeyi ifade eder. Sadizm ve mazoşizm içgüdülerinin Freud tarafından eşleştirilmesine gönderme yapan sadomazoşizm (sadomasochism) terimi de sıklıkla kullanılmaktadır. Psikanalitik literatürde mazoşizm şu anlamlara gelir: 1) acı ya da aşağılanma deneyiminde bilinçli cinsel uyarılma ya da haz ile karakterize edilen cinsel davranış (cinsel mazoşizm (sexual masochism)); acı ya da aşağılanma cinsel uyarılma için mutlak bir gereklilik olduğunda, cinsel mazoşizm bir sapkınlık (mazoşistik sapkınlık (masochistic perversion)) olarak tanımlanır; 2) doyum ya da haz bulma amacıyla acı ya da ıstırabın peşinden gitmeyle karakterize edilen cinsel olmayan davranış (psişik mazoşizm (psychic masochism)); bu sonuncusunda hem arayış hem de haz (ya da her ikisi) bilinçdışıdır; 3) tüm karakteri ıstırap ya da hayal kırıklığının gizli arayışı etrafında örgütlenmiş bir kişiyi tanımlayan mazoşistik kişilik bozukluğu (masochistic personality disorder).

    Mazoşizm, sıklıkla kendine yönelik saldırganlığın (self-directed aggression) eşlik ettiği bir duygudurumu olan depresyondan ayırt edilmelidir. Bununla birlikte depresyon kimi zaman mazoşistik amaçlara hizmet edebilir ve bu durum mazoşistik kişilik bozukluğu olan bireylerde depresyon görülme riskini artırabilir. Mazoşizm ayrıca psikopatolojinin tümünde görülebilen fakat kişinin özellikle aramadığı ıstıraptan da ayırt edilmelidir. Yaşamın pek çok olumlu başarısında belirli bir düzeyde ıstırabın bulunduğu kabul edilirse, mazoşizm terimi ancak acı ya da ıstırabın, uygun hedeflerin peşinden gitmek için gerekenden fazlasıyla arandığı ve bireyin kendi hedeflerinin meşru biçimde elde edilmesinden haz duyma kapasitesinin belirgin biçimde bozulduğu durumlar için kullanılmalıdır.

    Mazoşizm, çeşitli düzeylerde gizli bir doyumun eşlik ettiği kendine zarar verici davranışın yaygın, hatta evrensel oluşu nedeniyle, klinik psikanalizde merkezi bir rol oynar; nitekim belirli bir düzeyde mazoşizm herkesin psikolojik yaşamının bir özelliğidir. Kuramsal açıdan bakıldığında mazoşizm önemlidir; çünkü varlığı, Freud’un (1920a) tanımladığı gibi “haz ilkesinin ötesinde” işleyen (ya da öyle görünen) psikolojik etkenlerin dikkate alınmasını gerektirir. Teori gelişim tarihinde, mazoşizm, saldırganlığın ve süperegonun incelenmesiyle yakından ve ayrılmaz biçimde bağlantılı olmuştur. Daha yakın dönem literatürü ise mazoşizmi nesne ilişkileri ya da bağlanma ve/veya narsisizm bağlamındaki sorunlar üzerinden anlamaya çalışmaktadır.

    Mazoşizm terimi, 1895’te Von Krafft-Ebing tarafından, cinsel doyuma ulaşmak için acının zorunlu bir unsur olduğu bir cinsel sapkınlığı tanımlamak amacıyla ortaya atılmıştır. Bu yeni sözcük, sevdiği kadına umutsuzca âşık olan bir erkeğin acı ve ıstırabını anlatan ve onu kendisini köleleştirmeye ikna ettiği von Sacher-Masoch’un Venus in Furs adlı romanından türetilmiştir. Freud, mazoşizm terimini başlangıçta mazoşistik cinsel sapkınlığa atıfta bulunmak üzere benimsemiştir. Freud, acıdaki haz paradoksuyla, “zalimlik ile cinsel içgüdü arasında yakın bir bağlantı” varsayarak başa çıkmış; bunu, nesneyi boyunduruk altına alma gereksiniminden türeyen evrimsel/biyolojik terimlerle açıklamıştır. Libido’nun bu doğuştan niteliği nedeniyle “her acı, kendi içinde bir haz duygusunun olanağını barındırır.” Bu erken çalışmasında Freud (1905b), mazoşizmi sadizmin her zaman ilişki içinde bulunduğu “ters” ya da “pasif” ifadesi olarak tanımlamıştır. İçgüdü kuramı geliştikçe Freud (1915b), mazoşizmi saldırganlığın -ki hâlâ libidonun bir yönü olarak görülmektedir- suçluluk ve/veya hadım edilme korkularına yanıt olarak benliğe yönelmiş bir dışavurumu biçiminde kavramsallaştırdı. Freud (1919b) mazoşizmi, çocukların dayak fantezileriyle ilişkilendirdi; bu fanteziler, ödipal itkilerden anal-sadistik itkilerine doğru savunmacı bir gerilemeye karşılık gelir ve suçluluk ile kendini cezalandırma talepleri karşısında benliğe yönelmiştir. Böylece “mazoşizmin özü” “suçluluk duygusu ile cinsel aşkın birleşmesidir.”

    1920 öncesinde Freud, mazoşizmi libidonun sadistik yönünün bir değişkesi (vicissitude) olarak (ve dolayısıyla haz ilkesiyle uyumlu biçimde işleyen bir olgu olarak) kavramsallaştırıyordu. “Haz İlkesinin Ötesinde”de (Beyond the Plea sure Principle) Freud (1920a), haz ilkesinin dışında işleyen ve birincil mazoşizmle (primary masochism) sonuçlanan bir ölüm dürtüsü (death drive) öne sürdü. Bu formülasyond sadizm, artık dışa yöneltilmiş mazoşizmden türeyen ikincil bir olgu hâline gelmiştir. Daha ileri bir dolanımda, sadizm benliğe yöneltilerek ikincil mazoşizmi (secondary masochism) ortaya çıkarabilir; bu da klinikte gözlenen acı arayıcı davranışların çoğunun kaynağını oluşturur. Son olarak Freud, konuya ilişkin en kapsamlı değerlendirmesi olan “Mazoşizmin Ekonomik Sorunu”nda (1924a) üç tür mazoşizm öne sürmüştür: 1) Birincil erotojenik/cinsel istek uyandıran mazoşizm (erotogenic masochism), diğer tüm türlerin temelini oluşturan ve ölüm dürtüsünün libido ile “kaynaşması” sonucunda ortaya çıkan türdür. 2) dişil mazoşizm (feminine masochism), hadım edilme ve kötü muamele görme yönündeki “pasif” ve “dişil” cinsel fantezileri benimseyen erkeklerde (ödipal korkulara karşı bir savunma olarak) tanımlanan türdür 3) ahlaki mazoşizm (moral masochism), mazoşizm kavramının dramatik bir genişlemesi olup “bilinçdışı suçluluk duygusu” ve “cezalandırılma gereksinimi”nden kaynaklanan, görünüşte cinsel olmayan, kendini engelleyici davranışları tanımlayan türdür.” Klinik durumda, ahlaki mazoşizm “negatif terapötik tepki (negative therapeutic reaction)” biçiminde ortaya çıkabilir. Neredeyse tüm analistler mazoşizmin açıklaması olarak Freud’un ölüm dürtüsü kavramını reddetmiş olsalar da, onun ahlaki mazoşizm kavramı cinsel olmayan psişik mazoşizmin sonraki tüm incelemelerine kapı açmıştır.

    Post-Freudyen psikanalizde mazoşistik sapkınlık (masochistic perversion) ile psişik (ya da ahlaki) mazoşizm tartışmaları birbirinden ayrılmıştır; mazoşistik sapkınlık genellikle sapkınlık literatüründe incelenirken, psişik mazoşizm karakter literatüründe ele alınmaktadır. Psişik mazoşizmin altında yatan psikodinamiklerin kapsamı psikoseksüelin ötesine genişledikçe, mazoşizmin iki temel biçimi arasındaki bağ Freud’a göre olduğundan daha az belirgin hâle gelmiştir. Psişik mazoşizm tartışmalarında bütün kuramcılar mazoşizmin evrensel yönünü, nörotikten normale uzanan bir süreklilik üzerinde var oluşunu ve sadizmle olan bağlantısını vurgulamışlardır. Hepsi, Freud’u izleyerek, saldırganlığın rolünü ve süperegonun katkısını önemle belirtmiştir. Birçok kuramcı, mazoşizme eşlik eden acı ve ıstırabın kendi başına mı arandığını, yoksa herhangi bir tür haz ya da başarı için ödenen koşul ya da bedel mi olduğunu sorgulamıştır (Reik, 1939; C. Brenner, 1959). Freud (1916) da bu tür bireyleri “başarı tarafından yıkıma uğratılanlar” ya da “bir suçluluk duygusu yüzünden sabıkalılar” olarak tanımlamıştır.

    Yasaklanmış cinsel ya da ödipal itkiler nedeniyle kendini cezalandırmanın yanı sıra, sonraki kuramcılar mazoşizmin kişilerarası, bağlanma ve (ağırlıklı olarak preödipal) nesne ilişkileri yönlerini vurgulamışlardır; bunlar arasında mazoşizmin kışkırtıcı ve teşhirci nitelikleri (Reik, 1939), nesne üzerinde büyüsel bir denetim kurma girişimi (Eidelberg, 1959) ve “saldırganın baştan çıkarılması” girişimi (Loewenstein, 1957) yer alır. Bu kuramcıların bazıları, mazoşizmi çocuklukta zarar gördüğü bir nesneyle bağı sürdürme gereksinimiyle ilişkilendirmiştir (Berliner, 1942). Fairbairn (1954), “mazoşistik savunma (masochistic defense)” adını verdiği olguyu, hayal kırıklığı yaratan fakat yine de ihtiyaç duyulan nesneyle ilişkiyi sürdürme yönündeki tümüyle yoğun çaba olarak tanımlamıştır; bu çaba, tüm hayal kırıklığı ve yoksunluğun suçunu üstlenen “tümüyle kötü bir kendilik (all-bad self)” yaratılması yoluyla gerçekleşir.

    Bergler (1948a, 1949), mazoşizmin öz-değer artırıcı ya da narsisistik yönlerini vurgulayan bir formülasyon içinde mazoşistik bireyleri “haksızlık toplayıcıları (injustice collectors)” olarak adlandırmış ve başkalarıyla ilişki kurmanın üç aşamalı bir sürecini tanımlamıştır: 1) bireyin kendini incinmiş, aldatılmış ya da aşağılanmış hissettiği bir durumun algılanması; 2) “sahte-agresif (pseudo-aggressive)” bir tepki, yani zamanlaması, dozajı ve yönü yanlış olan ve bu nedenle daha fazla “kötü muamele”ye yol açan agresif bir tepki; 3) daha ileri bir yenilgi, öfkenin yerini kendine acıma, depresyon ve “bu sadece benim başıma gelir” duygularına bırakması. Bergler (1961) ayrıca ağır hastalığı olan hastalarda habis mazoşizmi (malignant masochism) tanımlamıştır. Bergler’i izleyen A. M. Cooper (1988), narsisistik ve mazoşistik öğelerin birbirine öylesine sıkı biçimde iç içe geçtiğini öne sürmüştür ki, kavramsal açıklık, narsisistik-mazoşistik kişilik bozukluğu (narcissistic-masochistic personality disorder) adıyla tek bir unsurun ele alınmasıyla sağlanabilir. Cooper’ın görüşüne göre, “yeterince iyi (good enough)” bakım verme durumu söz konusu olduğunda bile, çocuklukta güçsüzlük ve çaresizlik yaşantısının yaygınlığı her zaman bazı mazoşistik savunmaların devreye sokulmasına yol açar; bunlar, “yenilgi yoluyla zafer (victory through defeat)” vaadini taşır (Reik, 1939). Kendilik psikologları, kronik narsisistik öfkenin kendiliğin yapısına nasıl yerleşebileceğini ve bunun küçümseme, haksızlık toplama, kendini suçlama, kendine acıma ve intihara yönelik davranışlarla karakterize edilen sadomazoşizmle sonuçlanabileceğini tanımlamışlardır (A. Ornstein, 1991).

    Psişik mazoşizmin evrenselliğine ve mazoşistik kişilik bozukluklarının yaygınlığına karşın, ruhsal hastalık sınıflandırmacıları, Freud’u izleyerek tanının pasiflik ve kadınlıkla bağlantılı olduğunu ve kadınların ya da acılarından dolayı suçlanabilecek diğer bireylerin ayrımcılığa uğramasına yol açabileceğini ileri sürenlere saygı göstererek, önerilen “kendi kendini engelleyen kişilik bozukluğu”nun (self-defeating personality disorder) DSM sistemine alınmaması yönünde tutarlı biçimde karar vermişlerdir. Psikodinamik Tanı Kılavuzu (PDM), mazoşistik (ya da kendini engelleyici) kişilik bozukluklarını ahlaki mazoşistik kişilik bozukluğu (azalmış öz-değer, haz ve başarı yaşantılarını reddetme ve bilinçdışı suçluluk ile karakterizedir) ile ilişkisel mazoşistik kişilik bozukluğu (ilişkilerde acı çekme ya da kurbanlaştırılma ile karakterizedir) şeklinde ayırır. Ayrıca, her zaman sınır düzeyde işlediğini öne sürdüğü bir sadistik/sadomazoşistik kişilik bozukluğunu da içerir (PDM Task Force, 2006).

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Masochism. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 145).

  • Bastırma Nedir?

    Bastırma [repression], zihinsel yaşantıların bilinçli farkındalığa erişimini engelleyen bilinçdışı bir savunma sürecidir [unconscious defensive process]. Bastırma, yargılama ya da kınama gibi bilinçli süreçlerden farklıdır. Aynı zamanda, bir düşünceyi bilinçli ve kasıtlı olarak düşünmemeye çalışma anlamına gelen baskılama [suppression] ile de karıştırılmamalıdır. Geleneksel olarak bastırma, inkâr [denial] (kabul etmeme [disavowal]) ile de ayırt edilir: çünkü inkâr, dışsal gerçekliği ya da bilince yakın ve açık olan kendilik yönlerini görmezden gelmeye hizmet ederken; bastırma, içsel gerçekliğin belirli yönlerinin bilince ulaşmasını tamamen engeller. Bastırma ayrıca, bilinçli zihinsel yaşantının sürekliliğinde bir kopma anlamına gelen çözülmeden [dissociation] de ayrılır. Bununla birlikte, çoğu analist, savunma mekanizmalarının birbiriyle örtüştüğü konusunda hemfikirdir ve özellikle bastırmanın, hemen her savunma biçiminde bir rol oynadığını kabul eder.

    Freud (1914d), bastırma kuramının yalnızca fikirleri arasında en özgün olanlardan biri değil, aynı zamanda “psikanalizin tüm yapısının üzerine inşa edildiği temel taş” olduğunu ünlü bir biçimde ifade etmiştir. Psikanalitik kuramda, bastırma, hem patolojik hem de normal tüm zihinsel yaşantılara katkıda bulunan evrensel bir savunma mekanizmasıdır. Daha da önemlisi, bastırma, bilinçten ayrı bir ruhsal alan olarak dinamik bilinçdışının [dynamic unconscious] kurulmasında rol oynayan bir süreçtir. Freud (1930), eserleri boyunca, uygarlığın temellerini bile içgüdüsel yaşamın bastırılmasına dayandırarak tanımlamıştır. Bastırmayı anlamak ve onu çözümlemek üzerine yapılan çalışma, her psikanalitik tedavinin bir parçasıdır.

    Freud, erken dönem çalışmalarında ve “Histeri Üzerine Çalışmalar (Studies on Hysteria)” adlı eserin bazı bölümlerinde (Breuer ve Freud, 1893/1895), Fransız psikopatologlarla aynı görüşü paylaşarak, histerinin özünün “zihnin bölünmesinde [splitting of the mind]” yattığını kabul etmiştir. Ancak zamanla Freud, savunma histerisi [defense hysteria] olarak adlandırdığı devrim niteliğindeki kavramını ortaya koymuştur. Bu kurama göre, histeri, dejeneratif zihinsel zayıflıktan (Janet ve diğerlerinin öne sürdüğü gibi) değil, “savunma güdüsüyle” sıradan bilinçten uzak tutulan fikirlerin (çoğu zaman travmanın “anımsanmaları”) sonucu olarak ortaya çıkar. Freud, uyumsuz düşünce ya da anıların bilinçten ayrıştırılması sürecini tanımlamak için bastırma terimini kullanmıştır. Freud’un bastırmaya dair erken dönem tartışmaları, bu kavrama ilişkin en önemli fikirlerinden birçoğunu içerir: Bastırma, rahatsız edici duygulanımdan kaçınma gereksinimiyle güdülenen, dinamik ya da niyetli bir [dynamic or intentional] süreçtir; bastırma bilinçdışı bir düzeyde işler; bastırma, sansürleme edimi niteliği taşır; bastırılmış düşünceler, kendisine başka düşünceleri çekebilen bilinçdışı bir psişik çekirdek oluşturur (bastırmanın çekme-itme özelliği); bastırılmış fikirler, psişik olarak etkin kalmaya devam eder; bastırma, klinikte gözlenen direnç olgusunun arkasında yatan süreçtir; bastırılmış düşünceler [idea] potansiyel olarak patojeniktir. Freud (1894c, 1896c, 1900), bastırma kavramını yalnızca histeriyle sınırlı kalmaksızın, obsesyonel nevroz dâhil olmak üzere diğer psikopatolojilere de uygulamıştır. Genel olarak, bastırma terimi, savunma [defense] kavramıyla birbirinin yerine kullanılacak şekilde kullanılmıştır; bazı durumlarda ise, “bastırılmış olan [the repressed]”, doğrudan ” bilinçdışı [the unconscious]” ile eşanlamlı olarak kullanılmıştır ki bu yaklaşım, daha sonra zihnin topografik modeli olarak anılan kuramsal yapının temelini oluşturmuştur.

    Freud (1915c), bastırma kavramına dair en ayrıntılı tartışmasını 1915 tarihli “Bastırma” başlıklı makalesinde sunmuştur. Dürtü (libido) kuramının [drive (libido) theory] formüle edilmesinden sonra kaleme alınan bu metinde, bastırma, dürtünün psişik temsilcilerine [the psychic representations of the instinct] karşı yöneltilen bir süreç olarak ele alınır. Yapısal kuram [structural theory] henüz ortaya konmamış olduğundan, bastırma burada dürtünün [=drive=trieb=dürtü] bir dönüşümü [vicissitude] olarak kavramsallaştırılmıştır. Bu makalede Freud, bastırmayı üç evreye ayırarak tanımlamıştır: İlk evre, ilksel bastırmadır (ya da birincil bastırma) [primal repression or primary repression]; bu, dürtü türevlerinin [drive derivatives] bilince erişiminin engellendiği süreçtir. Bu süreç, bilinçdışının özgün çekirdeğini oluşturur ve sonraki tüm dürtü türevleri üzerinde çekici bir etki [pull] yaratır. İkinci evre, asıl bastırmadır [repression proper] bu evrede, bastırılmış dürtü türevleriyle ilişkili tüm düşünceler ve/veya düşünce dizileri, “sonradan uygulanan bir baskı [after-pressure]” aracılığıyla bilince erişimden alıkonur. Üçüncü evre, bastırılanın geri dönüşüdür [return of the repressed]; bu süreç ilk kez 1896c yılında ortaya konmuştur. Bu evrede, bastırılmış dürtünün türevleri, “yerini tutan oluşumlar [substitutive formations]” şeklinde bilince sızar; bunlar, düşler, şakalar, dil sürçmeleri [parapraxes] ve nevrotik semptomlar biçiminde ortaya çıkar. Farklı ikame oluşum [substitute formation] biçimleri, farklı nevroz türlerine karşılık gelir.

    Freud (1905b), “Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme [Three Essays on the Theory of Sexuality]” adlı eserine 1915 yılında eklediği bir dipnotta, ilksel bastırma ile asıl bastırma arasındaki ayrımın, çocukluk amnezisi [infantile amnesia] ile histerik amnezi [hysterical amnesia] arasındaki ayrıma benzerlik taşıdığını belirtmiştir. Freud, aynı yıl kaleme aldığı “Bastırma [Repression]” başlıklı makalesinde, bastırmaya dair daha önceki birçok fikrini de ayrıntılandırmıştır. Bu fikirler arasında şunlar yer alır: Bastırmanın itme-çekme [push-pull] özelliği; bastırılmış düşüncelerin psişik olarak etkinliğini sürdürme derecesi; düşüncelerin (ya da dürtüsel temsilcilerin) bastırıldıklarında neden daha yıkıcı hale geldikleri; bastırılmış olanın serbest çağrışım [free association] yoluyla nasıl ortaya çıkarıldığı; ve bastırmanın tek seferlik bir edim olmadığı, aksine sürekli bir güç harcamasını [countercathexis] gerektirdiği gerçeği.

    Yapısal kuramın geliştirilmesinin ve ego psikolojisinin ayrıntılandırılmasının ardından, Freud, ego’nun çatışma durumlarında başvurduğu tüm teknikleri tanımlamak için yeniden savunma terimini kullanmaya başlamıştır. Bu bağlamda bastırma, artık yalnızca savunma mekanizmalarından biri olarak değerlendirilmiş ve özellikle histeriye özgü bir savunma biçimi olarak konumlandırılmıştır. Freud’un (1926a) yeni kuramında, savunma, tehlike beklentisiyle egonun başlattığı bir süreç olarak kavramsallaştırılmıştır; anksiyete [anxiety], artık bastırmanın sonucu değil, onun nedeni olarak ele alınmaktadır. Bu dönemde Freud (1924c, 1927b, 1938b), bastırmaya dayanmayan savunma türlerini de incelemeye başlamıştır; bunlar arasında inkâr [denial] ve/veya ego bölünmesi [splitting of the ego] gibi savunmalar yer almaktadır.

    Genel olarak, Freud sonrası psikanalistler, bastırmayı, psikolojik yaşamın merkezi ve evrensel bir özelliği olarak görmeye devam etmişlerdir. A. Freud (1936), ünlü savunma mekanizmaları listesinde, bastırmaya ilk sırada yer vermiştir. Bununla birlikte, Klein (1940) ve Fairbairn (1952), bastırmaya değil, egonun içindeki bölünmelere [splits] dayanan savunmalar üzerine Freud’un erken dönem incelemelerini derinleştirmeye devam etmişlerdir. Daha yakın dönemde, Kernberg (1970a), Klein ve Fairbairn’in çalışmalarını izleyerek, yalnızca nevrotik düzeydeki kişilik örgütlenmesinin bastırmaya dayalı savunmalar üzerine kurulu olduğunu, buna karşılık sınır düzeydeki kişilik örgütlenmesinin ise bölme [splitting] temelinde işlediğini öne sürmüştür. Kendilik psikologları [self psychologists] da, psikopatolojinin nedeni olarak yalnızca bastırma [yatay yarık – horizontal split] değil, aynı zamanda psişikteki dikey bir yarılma [vertical split] üzerinde de durarak bu kavrama özel bir vurgu yapmışlardır.

    Bazı kişilerarası psikanalistler [interpersonal psychoanalysts], psikanalitik klinisyenin karşılaştığı güdülenmiş bilmeme [motivated not-knowing] en önemli biçiminin bastırma değil, çözülme [dissociation] ve/veya “biçimlenmemiş deneyim [unformulated experience]” olduğunu ileri sürmüşlerdir; bu görüş, Sullivan’ın (1953a) “seçici dikkatsizlik [selective inattention]” kavramına benzerlik taşımaktadır (D. B. Stern, 1997).

    Psikanaliz, bilişsel psikoloji ve sosyal psikoloji alanlarında, bastırma kavramını inceleyen çok sayıda ampirik çalışma bulunmaktadır; bu çalışmalar, bastırmayı farklı şekillerde, örneğin “güdülenmiş unutma [motivated forgetting]” ya da “çatışmalı bilişsel içeriklerin uzaklaştırılması [warding off of conflictual cognitive contents]” biçiminde adlandırmaktadır. Psikanalistler arasında, Shevrin ve arkadaşları (1996), bastırma ve dinamik bilinçdışı süreçleri incelemek üzere deneysel paradigmalar geliştirmiştir. Bu araştırmalarda söz konusu kavramlara, psikodinamik, bilişsel ve nörofizyolojik bakış açılarıyla yaklaşılmıştır. Singer (1995), bastırma kavramını çevreleyen tarihsel, kuramsal, psikobiyolojik ve yöntemsel meseleleri, ayrıca araştırma modellerini ve ampirik verileri incelemek amacıyla, psikanalitik ve bilişsel psikolojik perspektiflerden gelen araştırmacıları bir araya getirmiştir. Westen (1997), bastırmaya yönelik psikanalitik yaklaşımı, bilişsel ve sosyal psikolojiden elde edilen ampirik verilerle bütünleştirmeye çalışmıştır. Gassner ve arkadaşları (1982) ise, klinik ortamda savuşturulmuş [warded-off] içeriklerin nasıl ortaya çıktığını incelemişlerdir. aron ve Widener (2001), bastırılmış anılar [repressed memories] olgusunu incelemişlerdir. Eagle (2000) ile Weinberger, Schwartz ve Davidson (1979) ise, bastırıcı tarz [repressive style] kavramına ilişkin ampirik kanıtları gözden geçirmiş; bu tarzın fiziksel (fizyolojik) karşılıkları, maliyetleri ve faydaları üzerinde durmuşlardır.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Repression. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 227).

  • Ambivalans Nedir?

    Ambivalans [ambivalence: ambivalens, ikircik, ikircikli] bir kişi, nesne ya da duruma yönelik olarak zıt duygu, tutum ya da eğilimlerin eşzamanlı olarak varlığı anlamına gelir. Psikanaliz bağlamında ambivalans kavramı, daha çok aynı nesneye yönelik hem sevgi hem de nefret hislerinin birlikte bulunmasını tanımlamak için kullanılmıştır. Ancak bu kavram, aynı zamanda bağımlılık ve bağımsızlık ya da egemen olma ve boyun eğme gibi çelişkili arzuların eşzamanlı varlığına; haset ve şükran ya da yüceltme ve değersizleştirme gibi çelişkili tutumlara; ya da etkin ve edilgin dürtüsel hedeflerin ya da arzuların birlikte bulunmasına da işaret edebilir.

    ambivalence – ambivalens / ikircik / ikircikli

    bir kişi, nesne, olay ya da durum için karışık ya da zıt duygular besleme; birbirine zıt, çelişkili fikirlere sahip olma. [Geliştiren/aktaran: İsveçli psikiyatr Eugen Bleuler (1857-1939)]

    Karakaş, S. (2017). Prof. Dr. Sirel Karakaş Psikoloji Sözlüğü:
    Bilgisayar Programı ve Veritabanı – www.psikolojisozlugu.com (sürüm: 5.2.0/2022)

    Ambivalans -özellikle sevgi ve nefretin bir arada bulunması- insan ilişkileri içinde evrensel bir eğilimdir. Ancak bu ambivalans çatışmasının yoğunluğu ya da doğası birey tarafından tolere edilemediğinde, patolojiye yol açabilir. Böyle durumlarda ambivalans şunlara yol açar: çatışmanın bir kutbunun bastırılmasına (buna bazen ters tepki oluşturma [reaction formation] da eşlik eder); çatışmanın bir yönünün başka bir nesneye kaydırılmasına (yer değiştirme [displacement]); ya da çatışmanın iki kutbunun bilinçte ayrı tutulmasını gerektiren inkâr ve bölme savunmalarına. Bu da egoda ve nesne temsillerinde bölünmeye neden olur.

    Freud (1912a) terimi ilk kez 1912 yılında, analiste yönelik olumlu ve olumsuz aktarım tutumlarının bir arada varlığını açıklamak üzere kullanmıştır. Ancak bu olguya daha önce de, Küçük Hans’ın (1909c) ve Fare Adam’ın (1909d) davranışlarını tanımlarken açık biçimde değinmiştir. Freud bu terimi, Bleuler’den (1910) ödünç almıştır. Bleuler, 1910 yılında verdiği bir derste bu kavramı genel bir insan eğilimi olarak tanımlamış, ancak bunun, özellikle şizofreni hastalarında belirgin olduğunu ileri sürmüştür. Şizofrenik bireylerde aynı anda karşıt biçimde eyleme geçme dürtüsü, çelişkili önermelere inanma ve aynı kişiye karşı hem sevgi hem de nefret besleme gibi durumlar görülür (sırasıyla iradenin, aklın ve duyguların ambivalansı). Freud (1913e) terimi çoğunlukla bu son anlamıyla, yani duygusal ambivalansı [emotional ambivalence] tanımlamak için kullanmıştır; bu durumu obsesif nevrozun ve melankolinin (1917c) semptomlarının yanı sıra, Oedipus kompleksi (1913e) bağlamındaki çelişkili tutumların merkezinde görmüştür. Ancak Freud (1905b, 1915b; 1918a), içgüdülerin doğasında bulunan iki kutupluluğa (bipolarlık) da değinmiş, sadizm ve mazoşizm, teşhircilik ve gözetleme, hâkimiyet kurma ve boyun eğme gibi eşzamanlı etkin ve edilgin içgüdüsel hedeflerde kendini gösteren bu çift yönlü yapıyı tanımlarken de ambivalans terimini kullanmıştır.

    Abraham (1924b), libidinal dürtü gelişimiyle nesne ilişkilerine dair fikirleri birleştiren bir ambivalans gelişim şeması ortaya koymuştur. O, erken oral emme evresini ambivalans öncesi [preambivalent] olarak tanımlamış; daha sonraki oral ısırma evresi ile onu izleyen anal-sadistik evreyi ambivalent [ambivalent] olarak görmüş; bireyin nesneyi yıkımdan korumak amacıyla ruhsal olarak onu esirgemeyi öğrendiği genital evreyi ise ambivalans sonrası [post-ambivalent] olarak nitelendirmiştir.

    Bu kavramlar, ambivalansı tolere edememe durumunun “iyi” ve “kötü” nesnelerin bölünmesine zemin hazırladığı, aynı nesneye yönelik sevgi ve nefreti fark edebilme ve tolere edebilme kapasitesinin ise paranoid-şizoid konumdan depresif konuma geçişe olanak tanıdığı Kleinci kuram üzerinde önemli bir etki yaratmıştır.

    Kernberg (1975), ambivalansı tolere edebilme kapasitesindeki bu farklılığı, daha üst düzeydeki ya da nevrotik kişilik örgütlenmelerini (ambivalansın tolere edilmesi ve çok yoğun olduğunda bastırılmasıyla karakterize edilir) daha alt düzeydeki ya da sınır kişilik örgütlenmelerinden (ambivalansa tahammülsüzlük ve inkâr ile bölmeye başvurma ile karakterize edilir) ayırt etmek için kullanmıştır.

    Zaman zaman ambivalans, arzu ve savunmanın birbiriyle uyumsuz ya da rekabet hâlindeki güdülerini tanımlamak üzere çatışma ile eş anlamlıymış gibi, oldukça geniş ve hatta ayırt gözetmeksizin kullanılmıştır.

    Buna karşılık Brody (1956), ambivalansın aynı nesneye yönelik sevgi ve nefret tutumlarını tanımlamakla sınırlandırılmasını önermiştir.

    Holder (1975) da terimin hassas bir şekilde kullanılmasının önemine dikkat çekmiş; ambivalansın ağır çatışma ve patolojilere yol açabileceğini, ancak her çatışmanın ambivalanstan kaynaklanmadığını belirtmiştir. Bununla birlikte, o (Holder), nesnelere yönelik sevgi ve nefretin yanı sıra, haset ve şükran ya da yüceltme ve değersizleştirme gibi önemli ambivalan ego tutumlarının da var olabileceğini savunmuştur.

    A. Kris (1984), klinik çalışmalarda, ambivalansın oluşturduğu çatışmalar ile arzu ve savunma arasındaki çatışmaların ayırt edilmesinin yararına dikkat çekmiştir. Kris, ambivalans çatışmalarını -id, ego ya da süperego içinde, doğrudan karşıt arzular, tutumlar ya da değerler arasında gerçekleşen sistemiçi çatışmalar [intrasystemic conflicts]- divergent/ıraksak çatışmalar [divergent conflicts] olarak; arzu ile savunma arasındaki çatışmaları ise konvergent/yakınsak çatışmalar [convergent conflicts] olarak adlandırmıştır. Ambivalans çatışmaları, hem yürümeye başlayan çocukluk dönemindeki ayrışma ve bireyleşme süreçlerinin, hem daha sonraki ergenlik çatışmalarının merkezinde yer almaktadır.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Ambivalence. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 14).

  • Nevroz Nedir?

    Nevroz [neurosis] ya da nevrotik [neurotic]; bilinçdışı çatışmanın dışavurumundan ve/veya çözümünden kaynaklanan, aşırı derecede katı, esnek olmayan ya da kalıplaşmış düşünce, duygu, tutum ya da davranış örüntüsüdür. Nevrozun ayırt edici özelliği, kişinin yaşadığı önemli acı ve sıkıntılara rağmen, sıradan deneyimlere ya da öğrenmeye karşı değişiklik göstermemesidir. Bu nedenle nevroz, çoğu zaman bilinçdışı bir çatışmaya karşı maladaptif [maladaptive] bir çözüm olarak tanımlanır.

    Psikanaliz, nevrozun görünüşte mantıksız olan doğasının altında yatan bilinçdışı çatışmayı araştırarak, bu durumun ardında yatan güdüleri ve/veya anlamları açığa çıkarmayı amaçlar. Psikanalitik literatürde nevroz terimi farklı şekillerde kullanılmaktadır:

    1. Dar anlamda (orijinal anlamıyla) nevroz, bir semptom grubunu (semptom nevrozu [symptom neurosis]) tanımlamak için kullanılır ve geleneksel olarak konversiyon histerisi, obsesif kompulsif nevroz, anksiyete ya da panik atakları, fobiler, psikojenik cinsel işlev bozuklukları ya da depresif nevrozu içerir. Semptom nevrozu ayrıca cinsel ketlenmeler [inhibition] ya da yazma tıkanıklığı gibi ketlenmeleri de kapsar. Semptom nevrozu çoğu zaman ego-distonik [ego-dystonic] (benliğe yabancı olarak deneyimlenen) olarak tanımlanır; bu, ego-sintonik [ego-syntonic] (benliğin bir parçası olarak deneyimlenen) olarak tanımlanan karakter bozukluklarının tersidir.

    2. Geniş anlamda (günümüzde en yaygın kullanılan anlamıyla) nevroz, esnek olmayan ya da uyumsuz herhangi bir davranış örüntüsünü tanımlamak için kullanılır; bu örüntü semptom olmayabilir ama yine de işlevselliği olumsuz etkiler. Örneğin, otoriteyle tekrarlayan sorunlar yaşamak, başarıdan sonra kendini sabote eden eylemlerde bulunmak ya da sürekli olarak yanlış yerlerde aşk aramak gibi. Bu tür nevrotik bir örüntü yeterince yaygınsa, karakter bozukluğu [character disorder] olarak adlandırılabilir. Nitekim bir dönem, semptom göstermeyen ama uyumsuz olan bu tür örüntüler, karakter nevrozu [character neuroses] olarak adlandırılmış; bu terim, onları semptom nevrozlarından ayırmakla birlikte benzer yapısal özelliklerini vurgulamak amacıyla kullanılmıştır.

    3. Belirli bir anlamda, nevrotik stiller [neurotic styles], bilişsel stil kavramına dayanarak tanımlanmıştır (D. Shapiro, 1965).

    4. Yukarıdaki tanımların yanı sıra, nevroz terimi sıklıkla bir psikopatoloji türünü ya da “düzeyini [level]” diğer türlerden/düzeylerden ayırt etmek için kullanılır. Örneğin:

    1. On dokuzuncu yüzyılda, Freud’dan önce, nevroz psikozdan genellikle gerçeklik sınamasının [reality testing] varlığı/yokluğu temelinde ayrılmıştır.
    2. Freud, erken dönem çalışmalarında (1905b), nevrozu sapkınlıklardan (perversiyonlardan [perversion]) ayırmıştır; bu ayrım, bilinçdışı çocukluk arzularının semptomlar biçiminde gizlenip gizlenmediğine (nevroz) ya da doğrudan ifade edilip edilmediğine (sapma) dayanmaktadır.
    3. Günümüz psikanalistleri arasında, nevrotik davranış genellikle nevrotik olmayan (ya da normal) davranıştan, davranışın aşırı derecede katı veya uyumsuz olup olmamasına göre ayırt edilir (Hartmann, 1939b).
    4. Günümüzde, nevrotik karakter örgütlenmesi [neurotic character organization], sınır karakter örgütlenmesinden [borderline character organization] genellikle savunma türlerine ve/veya nesne ilişkilerinin örgütlenmesine göre ayırt edilir (Kernberg, 1970a).

    Nevroz, psikanaliz tarihinde önemli bir rol oynar; çünkü Freud hem yeni tedavi yöntemini hem de en önemli psikanalitik kuramlarını, histeriyle başlayarak semptom nevrozlarından muzdarip hastalarla çalışırken geliştirmiştir. Ona göre nevrotik semptomlar, bastırılmış bilinçdışı çatışmaların simgesel ifadesidir ve bu görüş, onun tüm psikopatoloji kuramlarının yanı sıra, zihnin bilinçli ve bilinçdışı olarak ikiye ayrıldığını ve karşıt arzular ile savunmalar tarafından güdülendiğini öne süren devrimsel kuramının temelini oluşturmuştur. Freud’un nevrozlar ile rüyalar arasında kurduğu benzerlikler, onu bilinçdışını karakterize eden tuhaf ama yaratıcı birincil süreçleri [primary processes] tanımlamaya yöneltti. Nevrozlar ile yetişkinlerin, çocukların cinsel yaşamı ve perversiyondaki cinsel yaşam arasındaki benzerlikler ise, onu psikoseksüelliğin çok yönlü ve çoğu zaman son derece örtük değişimleri hakkında radikal fikirler geliştirmeye götürdü. Psikanaliz başlangıçta nevroz terimini genel tıp alanındaki yaygın kültürden ödünç almış olsa da, zamanla bu terim neredeyse bütünüyle psikanalizle özdeşleşmiştir. Gerçekten de, psikanalitik nevroz anlayışının tarihi, psikanalizin genel tarihinden ayrılmaz; çünkü bu tarih büyük ölçüde nevrotik ıstırabın anlaşılmasına yönelik yaklaşımların değişim öyküsüdür. Terimi çevreleyen kafa karışıklığına ve tartışmalara rağmen, kullanımı sürmüştür; çünkü bilinçdışı çatışmadan kaynaklanan sorunlu düşünceleri, duyguları ve davranışları tanımlayacak bir kategoriye duyulan ihtiyaç devam etmektedir.

    Nevroz terimi, 1777 yılında İskoç hekim Cullen tarafından, etkilenen organda gözle görülür bir “iltihap ya da yapısal bozukluk” bulunmayan sinir sistemi işlev bozukluklarını tanımlamak üzere ortaya atılmıştır.

    On dokuzuncu yüzyılda nevrozlar, günümüzde nörolojik kabul edilen birçok hastalığı (örneğin epilepsi ve Parkinson hastalığı) ve aynı zamanda histeriyi de kapsayan çok çeşitli rahatsızlıkları içine alıyordu.

    Freud (1888a), kendi çalışmalarında nevrozu daha 1888 yılında yalnızca nozolojik [hastalıkların sınıflandırılması ile ilgili] bir kategori olarak ele almıştır. Ancak bu konudaki ilk psikanalitik yazıları (1894c, 1896c), onun savunma nevrozları (ya da nöropsikozları) olarak adlandırdığı durumlara yönelik incelemeleridir. Bu yazılarda histeri, obsesyonel nevroz, fobiler ve bazı paranoya türleri yer alır; Freud, tüm bu durumları, bastırılmış cinsel düşünce ya da anıların “geri dönüşü” olarak açıklamıştır -“bastırılanın geri dönüşü [the return of repressed]”. Bu erken dönemde Freud (1898b), psikonevrozlar [psychoneuroses] ile aktüel nevrozlar [actual neuroses] (özellikle anksiyete nevrozu ve nevrasteni) arasında bir ayrım yapmıştır; bu ikincilerin psikolojik çatışmadan değil, eksik cinsel pratiklerden [faulty sexual practices] kaynaklandığını öne sürmüştür.

    Başka dönemlerde (özellikle Jung’un çalışmaları sonrasında) Freud (1915b), psikonevrozları aktarım nevrozları [transference neuroses] (histeri, obsesyonel nevroz, fobiler) ve narsisistik nevrozlar [narcissistic neuroses] (manik depresyon, hipokondriyazis ve bazı psikotik bozukluklar) olarak ayırmıştır; bu ayrım, narsisistik nevrozlara sahip hastaların aktarım kuramayacağı düşüncesine dayanır.

    Freud (1919c), ayrıca savaş nevrozları [war neuroses] (ya da travmatik nevrozlar [traumatic neuroses]) ile barış zamanındaki (psiko-) nevrozları karşılaştırmış ve her iki durumda da benliğin zarar görme korkusu yaşadığını, bu tehdidin ya dışsal ya da içsel kaynaklı olabileceğini ileri sürmüştür.

    Freud’un son kuramsal biçimlendirmesinde, semptom nevrozu, Ödipus kompleksiyle ilişkili çatışma karşısında genital öncesi libidinal yönelimlere bir saplanmanın ve/veya regresyonun ifadesidir. Yeniden uyanan bu çocukluk dönemi libidinal yönelimleri, süperego ve ego ile çatışmaya girer; bu çatışma anksiyeteye, savunmalara ve bir semptom biçiminde ortaya çıkan uzlaşmalara yol açar.

    Her semptom, hem bilinçdışı çatışmaya bir çözüm sunan birincil kazancı [primary gain] hem de hasta olmanın getirdiği yararlarla ilişkili ikincil kazancı [secondary gain] sağlar. Freud (1918a) ayrıca çocukluk nevrozu [infantile neurosis] kavramını da ortaya atmıştır; bu terimle, çocukluk döneminden itibaren oluşan ve Ödipus kompleksinden kaynaklanan savunmalar ile uzlaşmaları yansıtan içsel kişilik örgütlenmesini kastetmiştir. Bu örgütlenme, yetişkinlikteki nevrozun temelini oluşturur. Gerçekten de Freud’un klasik kuramsal çerçevesinde, Ödipus kompleksi [oedipus complex] tüm nevrozların temelidir.

    Freud’un çalışmaları, her bireyin nevroz seçiminin, kullandığı savunma mekanizmaları ve belirli bir gelişimsel evredeki saplanması tarafından nasıl etkilendiğine dair spekülasyonlar da içerir. Teknik bağlamında ise Freud (1914e), psikanalitik tedavinin, yapay bir nevrozun [artificial neurosis] (ya da daha sonra aktarım nevrozu olarak adlandırılan durumun) başarılı bir şekilde analiz edilmesi yoluyla işlediğini savunmuştur; bu yapay nevroz, çocukluk nevrozunun psikanalitik ortamda dışa vurumudur.

    Freud’un ardından çocuk psikanalistleri, nevroz kavramını çocukluk döneminde ortaya çıkan nevrotik bir durumu ifade eden çocukluk nevrozunu (A. Freud, 1945) kapsayacak şekilde genişlettiler. Nevroz ayrıca, yukarıda açıklandığı üzere, semptom göstermeyen davranış örüntüleri ve karakter özelliklerini de içerecek biçimde kullanılmaya başlandı. Daha sonra sınır kişilik örgütlenmesi kavramının ortaya atılmasıyla birlikte, nevrotik terimi bir psikopatoloji düzeyini tanımlamak üzere yaygın olarak kullanılmaya başlandı (yine, yukarıya bakınız). Aynı zamanda, psikanalitik kuramın gelişimiyle birlikte, psikanalitik nevroz kuramı da giderek daha karmaşık bir hal aldı. Örneğin, preödipal gelişime verilen önem, Freud’un nevroz ile Ödipus kompleksi arasındaki zorunlu bağlantısına yönelik soru işaretleri doğurmuştur; nesne ilişkilerine ve kendiliğin gelişimine duyulan ilgi ise, nevrotik ıstırabın yapısal unsurlarını id, ego ve süperegonun ötesinde ele alma gerekliliğini gündeme getirmiştir. Bu sırada, tedavi kuramındaki gelişmeler de psikanalizin klasik tanımını -tanımlanabilir bir çocukluk nevrozunun regresif bir aktarım nevrozu [regressive transference neurosis] biçiminde yeniden sahnelenmesi ve bunun analiz edilebilir olması- sorgulamaya açmıştır (Gill, 1954).

    Bu genişleyen (ve belki de giderek daha kafa karıştırıcı hale gelen) kavrayış ve kullanım nedeniyle, nevroz terimi, psikanaliz içinde bile, bağımsız bir nozolojik kategori olarak görece kullanım dışı kalmıştır. Psikiyatri alanında nevroz terimi, belirsiz, aşırı kapsayıcı ve ampirik olarak doğrulanamaz olduğu gerekçesiyle eleştirilmiştir; bu nedenle 1980 yılında, bozukluk [disorder] terimi lehine, resmi psikiyatrik adlandırmalardan çıkarılmıştır (American Psychiatric Association, 1981). Bununla birlikte, resmi bir nozolojik kategori olarak görece kullanım dışı kalmasına rağmen, nevroz klinik psikanalizin en önemli kavramlarından biri olmaya devam etmektedir. Çünkü tüm psikanalitik tedaviler, hastaların nevrotik ıstıraptan [neurotic suffering] -yani bilinçdışı çatışmalara verilen katı, uyumsuz çözümlerle karakterize edilen davranış örüntülerinden- özgürleşmelerine yardımcı olmayı amaçlar.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Neurosis or Neurotic. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 167).