Yazar: Admin

  • Enerji Nedir?

    Enerji [energy] -aynı zamanda Ruhsal Enerji [Psychic Energy) veya Zihinsel Enerji [Psychical Energy] olarak da adlandırılır- fiziksel enerjiye benzetilen varsayımsal ve ölçülebilir bir güçtür. Bu kavram, motivasyonel durumların, duygulanımların [affect] ve diğer zihinsel yaşantıların göreli yoğunluklarını açıklamak için kullanılır.

    Freud’un zihin kuramında ve erken dönem ego psikologları arasında, ruhsal enerjinin tüm zihinsel etkinliğin arkasındaki güç olduğu da varsayılmıştır.

    Freud’un metapsikolojisinde ise enerji kavramı, zihindeki çeşitli enerjilerin doğasını, miktarlarını, aralarındaki karşıtlıkları ve bu enerjilerin birikimini, dağılımını ve boşaltımını belirleyen ilkeleri ele alan ekonomik bakış açısı [economic point of view] çerçevesinde geliştirilmiştir.

    Bu kavram ayrıca, Freud’un eserlerini çeviren Strachey tarafından kullanılan kateksis/yatırım/enerji yükü [cathexis] terimiyle de yakından ilişkilidir; yatırım, ruhsal enerjinin bir düşünceye veya bir zihinsel sürece yönlendirilmesi anlamına gelir.

    Ruhsal enerji kavramı hem kuramsal hem de klinik gerekçelere dayanır. Freud tarafından fiziğin terminolojisinden açıkça ödünç alınan enerji kavramı, insan organizmasını yalnızca “maddede içkin olan kimyasal-fiziksel güçlerle eşdeğer güçler” üzerinden açıklama görevine bağlılığının bir kanıtıdır; bu görev Freud’a Helmholtz Tıp Okulu geleneğinden aktarılmıştır.

    Klinik kuram düzeyinde Freud, enerji kavramını, arzuların [wishe], hislerin [feeling] ve düşüncelerin [idea] göreli yoğunluğunu ve buyurucu gücünü, ayrıca savunma işlemlerinin gücünü açıklamak için kullanmıştır.

    Aynı zamanda bu kavramı, söz konusu yoğunluğun ilişkilendirildiği düşünceden ayrılabileceği, bir düşünceden başka birine kaydırılabileceği [displacement] veya semptomlara/belirtilere [symptom] dönüştürülebileceği (converted) yönündeki temel gözlemi açıklamak için de kullanmıştır.

    Son olarak Freud, bu kavramı, kendi ve Breuer’in tedavi sürecinde yaptığı şu gözlemi açıklamak için de kullanmıştır: güçlü duygu ifadeleri semptomlarda iyileşmeyle ilişkilendirilebilir (katarsis [catharsis] ya da abreaksiyon [abreaction]).

    Gerçekten de, bir şekilde Freud’un temel kavramlarının hemen hepsi, ruhsal enerjiye ilişkin fikirlerine dayanıyordu; bunlar arasında dürtü [drive], güdülenme [motivation], çatışma [conflict], dikkat [attention], birincil ve ikincil süreçler [primary and secondary processes] ile zihnin düzenleyici ilkeleri yer aldığı gibi, semptom oluşumu [symptom formation] ve travma [trauma] gibi psikopatolojiye, direnç [resistance] ve aktarım [transference] gibi psikanalitik tedaviye ilişkin temel fikirleri de bulunmaktadır.

    Bununla birlikte, psikanalizde çok az kavram, ruhsal enerji kavramı kadar tartışma yaratmıştır; birçok kuramcı, hem ruhsal enerji kavramının hem de ekonomik bakış açısının terk edilmesini önermiş ve bunların psikanalitik zihin modeline kesinlikten çok belirsizlik ve kafa karışıklığı kattığını savunmuştur. Bununla birlikte, Freud’un enerji kuramının ayrıntılarına yönelik eleştirilere rağmen, psikanalitik zihin anlayışı, her deneyimin belirli bir yoğunluk derecesine sahip hislerle birlikte yaşandığının ve bu yoğunluğun belli bir ölçüde değiştirilebilir ve aktarılabilir olduğunun bilincini içerir.

    Breuer, Histeri Üzerine Çalışmalar’a [Studies on Hysteria] yaptığı katkısında enerji terimini kullanmışken, Freud’un ruhsal enerji terimini ilk kullanımı biraz daha sonra, 1896 yılında, Savunma Nevrozları’nın [The Neuroses of Defence] erken bir taslağında gerçekleşmiştir. Freud, çalışmalarının bu erken evresinde ayrıca enerji fikrine, ruhsal yoğunluk [psychical intensity]”, “uyarılma toplamı [sum of excitation]” veya “duygulanım kotası [quota of affect]” gibi kavramlarda da atıfta bulunmuş ve bu miktarın “artmaya, azalmaya, yer değiştirmeye ve boşaltılmaya yetenekli bir nicelik”in tüm özelliklerine sahip olduğunu belirtmiştir.

    Freud, yayımlanmamış ve nöronal temelli Bilimsel Bir Psikoloji İçin Taslak [Project for a Scientific Psychology], çalışmasında ise, elektriksel bir uyarana benzer bir enerji miktarı hayal etmiş ve bunu basitçe “Q” olarak adlandırmıştır.

    1900 yılına gelindiğinde Freud, zihinsel etkinliği iten güç olarak giderek artan şekilde yalnızca “enerji”den (veya “ruhsal enerji”den) söz etmeye başlamış, kateksis/yatırım terimini de bu enerjinin belirli zihinsel ürünlere veya yapılara yatırılması ya da depolanması anlamında kullanmıştır.

    Freud, “Tasarım [Project]” ve topografik modeller gibi en erken zihin modellerinde, zihnin (ya da “zihinsel aygıtın”) genel işlevinin ruhsal enerjinin düzenlenmesi ve boşaltılması olduğunu öne sürmüştür. Bu modellerde zihin, ruhsal enerjiyi yönetmenin iki farklı kipine sahiptir: birincil süreç ve ikincil süreç.

    En erken süreç olan birincil süreçte, hareketli enerji [mobile energy] veya bağlanmamış enerji [unbound energy] (ya da hareketli yatırımlar [mobile cathexes]), haz ilkesine [pleasure principle] uygun olarak, mümkün olan en hızlı yoldan boşalım arar; bu süreçte enerji, gerçeklik kaygılarına yanıt olarak geciktirilemez veya ileride kullanılmak üzere depolanamaz. Zamanla zihin-beyin, gerçekliğin taleplerine yanıt olarak boşalımı erteleyebilme kapasitesine sahip ikincil süreç işleyişlerini geliştirir ve böylece düşünme, yapı inşası, savunma ve diğer daha gelişmiş zihinsel işlevler için kullanılabilecek bağlı enerji [bound energy] (aşırı yatırım [hypercathexis] veya yatırım karşıtı [anticathexis]) oluşturur.

    Yapısal kuramın [structural theory] geliştirilmesiyle birlikte, Freud, deseksüalize enerjiyi [desexualized energy] tanımlamıştır; bu kavram daha sonra Hartmann tarafından nötrleştirme [neutralization] olarak adlandırılmıştır. Freud bu terimle, id’in saldırgan ve cinsel hedeflerinden özgürleşmiş ve ego’nun tüm işlevlerinde kullanılmak üzere serbest bırakılmış enerjiyi kastetmiştir.

    Son olarak, Freud çalışmalarının tamamında, zihnin ruhsal enerjiyi nasıl yönettiğini açıklamak üzere çeşitli düzenleyici ilkeler öne sürmüştür.

    Tasarım [Project] adlı eserinde ortaya koyduğu “nöronik inerti/süredurum/eylemsizlik” ilkesi [principle of neuronic inertia], ruhsal aygıtın birincil işlevinin, uyarımdan ya da enerjiden arınarak hareketsiz bir duruma geri dönmek olduğunu ifade eder.

    Yakından ilişkili olan “sabitlik ilkesi [principle of constancy]” ise -Fechner’den ödünç alınmıştır- zihnin, uyarımı mümkün olduğunca düşük ve sabit bir düzeyde tutmaya çalıştığını, bunu yaparken de zihinsel etkinlik için gereken enerji kaynağını karşılamaya çalıştığını ileri sürer.

    Bu iki ilke daha sonra, ölüm içgüdüsünün [death instinct] işleyiş ilkesi olarak ileri sürülen Nirvana ilkesi [Nirvana principle] şeklinde yeniden biçimlendirilmiştir; bu ilkeye göre zihin, enerji düzeyini sıfır noktasına yaklaştırmaya çalışır.

    Freud, en başından beri eylemsizlik ve sabitlik ilkelerini hazsızlık/haz ilkesiyle [unpleasure/pleasure principle] -daha sonra yalnızca haz ilkesi [pleasure principle] olarak adlandırılmıştır- özdeşleştirmiştir. Ona göre, hazsızlık, enerjinin birikimiyle ortaya çıkan gerilimden kaynaklanırken, haz enerjinin boşalımıyla meydana gelir.

    Freud, enerji kuramının çeşitli yönlerinde ortaya çıkan sorunları (örneğin, cinsel davranışın haz verici bir enerji birikimini içermesi gibi) kendisi de fark etmiştir ve bu sorunları çözme çabaları hiçbir zaman tam anlamıyla tatmin edici olmamıştır. Bununla birlikte, Freud zihni enerji yönetimi için işleyen bir aygıt olarak görme anlayışını hiçbir zaman resmen terk etmemiştir; diğer işlevlerini araştırmaya daha fazla ilgi duymaya başlamış olsa bile bu görüşünü korumuştur.

    Gerçekten de, ekonomik bakış açısı ve enerji dili, yirminci yüzyılın ikinci yarısına kadar psikanalitik literatüre hâkim olmuştur. Ancak bu dönemde birçok analist, ruhsal enerji kavramını sorgulamaya başlamış ve onu şu açılardan eleştirmiştir: çoklu totolojilere dayanması; metaforu olgu gibi kullanması; çelişki, kafa karışıklığı ve belirsizlikle dolu olması; açıklayıcı değer taşımaması; zihin-beden ikiliğini pekiştirmesi ve psikanaliz ile nörofizyoloji arasında sahte bir bağ kurması.

    Eleştirmenler, yaşantılanan deneyimin yoğunluğundaki değişimlerin, savunma işleyişlerinin göreli gücündeki farklılıkların ve dikkatin odaklandığı yerlerdeki değişimlerin her birinin ayrı olgular olduğunu ve bunların, tekil bir enerji kavramındaki miktar değişimleriyle açıklanamayacağını ileri sürmüşlerdir. Bilişsel bilimden bilgi, öğrenme ve sistem modelleri (zihnin bilgi işleme, temsil etme ve simge oluşturma kapasitelerini vurgulayan) ile evrimsel psikolojiden alınan modeller (uyum sağlama yetisini ve bağlantıcılık [connectionism] gibi nöronal esinli modelleri öne çıkaran modeller), psikanalitik zihin modeli için ilham alınabilecek daha uygun kaynaklar olarak önerilmiştir.

    Bununla birlikte, ruhsal enerji kavramının ortaya koyduğu tüm sorunlara rağmen, psikanalistler zihinsel yaşantıyı yoğunluk [intensity] ya da nicelik [quantity] deneyimi için bir dil kullanmaksızın tanımlamakta zorlanmaktadırlar; oysaki böyle bir dil olmaksızın birçok klinik olgunun çeşitli yönlerini ifade etmek imkânsız hâle gelmektedir.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Energy. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 78).

  • Kendilik Nedir?

    Kendilik [self], psikanalizde çeşitli anlamlarda kullanılır ve şu şekillerde tanımlanabilir:

    1. Kişinin dış dünyadaki bütün varlığı; bedenini ve zihnini kapsayan haliyle tüm kişiliği;
    2. Öznel kendilik duygusu [sense of self], yani “Ben (I)”;
    3. Benlik/ego [ego] içinde yer alan bir temsili yapı ya da temsiller bütünü;
    4. Kendiliğe ilişkin çeşitli yönleriyle kurgulanan bir fantezi [fantasy];
    5. Kendilik psikolojisi [self psychology] bakış açısından, yaşantı ve eylemi yöneten kişisel bir ruhsal çekirdek [psychic core].

    Kendilik kavramı genellikle öteki [other] ile karşıtlık içinde ele alınır; öteki genellikle nesne [object] olarak adlandırılır. Kendilik terimi, şu kavramlardan da ayırt edilmelidir:

    • Benlik [ego]: Ruhsal dengeyi [homeostasis] ve çevreye uyumu sağlamakla görevli içsel psişik yapı,
    • Kimlik [identity]: Bireyin kendini benzersiz bir kişi olarak, ait olduğu kültürel çevre içinde süreklilik arz eden biçimde deneyimlemesi,
    • Karakter [character]: Kişinin kalıcı davranış örüntüleri, tutumları, bilişsel tarzları, duygudurumları ile birlikte, tipik öz-düzenleme biçimleri, uyum stratejileri ve başkalarıyla ilişki kurma yolları.

    Son dönemlerde bazı psikanalistler özne [subject] terimini tercih etmektedirler; çünkü kendilik teriminin, aşırı derecede ayrışmış, nesneleştirilmiş ve yanıltıcı biçimde tekil bir zihinsel yapı anlamına geldiği yönünde eleştiriler öne sürülmüştür (bkz. Ogden, 1996b). Person [kişi] kavramı ise, yeterince içsel/ruhsal bir terim olmaması nedeniyle, psikanalitik kuram içinde teorik açıdan çok yer bulamamıştır.

    Kendilik terimi, psikanaliz içerisindeki neredeyse tüm kuramsal yaklaşımlar açısından önemlidir; çünkü öznel yaşantının merkezinde yer alan “Ben” deneyimini konuşmaya imkân tanıyan bir kavramsal çerçeve sunar. Kendilik, aynı zamanda zihinsel yaşantıyı bileşenlerine ayırmaya çalışsak bile, bütünlüklü ve tutarlı bir zihinsel çekirdeğin varlığını sürdürebileceğini hatırlatan bir kavramdır. Son olarak, çoğu analist, bazı psikopatoloji türlerinin en iyi biçimde kendilik yaşantısındaki bozulmalarla ya da kendilik ve nesne temsillerindeki [self and object representations] bozulmalarla açıklanabileceği konusunda hemfikirdir.

    Kendilik terimini kullanan analistlerin çoğu, bu kavramın bazı temel özellikleri konusunda uzlaşmaktadır:

    • Hem bilinçli hem bilinçdışıdır.
    • Hem gerçekçidir hem de savunmacı çarpıtmalara maruz kalabilir.
    • Birbirinden farklı birçok kendilik yaşantısından oluşur ve bu yaşantılar az ya da çok tutarlı bir bütünlük içinde örgütlenmiştir.
    • Hem durağan hem de değişkendir; bu değişim hem içsel hem de dışsal koşullara bağlıdır.
    • Ve doğuştan gelen özellikler, gelişimsel olgunlaşma ve başkalarıyla içselleştirilmiş etkileşimleri içeren karmaşık bir gelişimsel geçmişe sahiptir.

    Bununla birlikte, kendiliğin doğrudan ve öznel yaşantısını tanımlayan terim ile faillik [agency] ve güdülenme [motivation] gibi daha soyut yönleri açıklamak için kullanılan kavramları nasıl bütünleştireceğimiz konusunda her zaman bir tartışma olagelmiştir. Örneğin, geleneksel ego psikolojisinde [ego psychology], temel güdüleyici öğeler dürtülerdir [drive]; ego ise bu dürtüleri yönetmek ve onları dış dünya ile uzlaştırmakla görevli işlevler bütünüdür. Bu yaklaşımda kendilik, ego yapısı içinde yer alan bir temsil [representation] ya da içerikler bütünü olarak kavramsallaştırılır. Buna karşılık, özellikle kendilik psikolojisi alanındaki kuramcılar, kendiliğin kendi başına bir yapısal bütünlük olduğunu ve kendi özgün güdüleyici dinamiklerine sahip, indirgenemez bir motivasyon kaynağı olduğunu öne sürerler. Kendilik kavramına ilişkin diğer tartışmalar şunları içerir:

    • Kendilik yaşantısının ne kadarı özneldir ve ötekiyle kurulan yaşantıdan bağımsızdır?
    • Bütünlüklü ve birleşik bir kendilik yaşantısına sahip olmak ne ölçüde mümkündür?
    • Kendiliğe ait evrensel özellikler var mıdır?
    • Kendilik, biçimlendirilmemiş ya da temsili olmayan yaşantıları da kapsar mı?

    Freud, yazılarında kendilik (Selbst) ve benlik (das Ich) terimlerini esnek biçimde kullanmıştır. Das Ich -standard Edition’da İngilizceye “Ben (the I)” değil, “ego (the ego)” olarak çevrilmiştir- hem bir zihinsel etmenlik hem de kişisel bir kendilik yaşantısını ifade etmek için kullanılmıştır. Kendilik kavramının benlikten ayrı ve özgül bir yapıyı temsil edecek şekilde gelişimi ise, zamanla ortaya çıkmış ve bu gelişim hem klinik hem de kuramsal baskılarla şekillenmiştir. Örneğin, 1914 yılında, büyük ölçüde Jung’un libido kuramına yönelik eleştirilerine bir yanıt olarak, Freud (1914e), narsisizmi [narcissism], ego’ya yapılan libidinal yatırım olarak kavramsallaştırmıştır. Freud, narsisizm kavramını kullanarak her şeye yetebilme [omnipotens], büyüklük fantezileri [grandiyözite], idealizasyon [idealization] ve narsisistik nesne seçimleri [narcissistic object choice] gibi fenomenleri açıklamaya çalışmıştır. Özellikle, Freud kendilik-değerinin [veya öz-değerin] [self-esteem] kökenlerini çocuksu narsisizmin her şeye yetebilme yaşantısına dayandırmış ve kendilik-değerinin, bireyin ideallerini gerçekleştirmesi, ego idealiyle [ego ideal] benzer niteliklere sahip bir kişiyi sevmesi ya da onun tarafından sevilmesi yoluyla pekiştirildiğini öne sürmüştür. Jung ise bu yaklaşımdan farklı olarak, kendiliği, ego’dan ayrı, örgütleyici bir arketip olarak kavramsallaştırmış ve bu yapının bireyde daha bütünlüklü [wholeness] bir yaşantıya yol açtığını ileri sürmüştür. Ancak Freud (1923a), ego ile kendilik arasında hiçbir zaman tam anlamıyla net bir ayrım yapmamıştır. 1923’te, egoyu kişisel olmayan bir “psişik aygıt [psychic apparatus] içinde yürütücü etmen [executive agency] olarak konumlandırmasına rağmen, ego kavramını belirsiz biçimde kullanmaya devam etmiştir. Daha sonraki kuramların öncüsü sayılabilecek bir yaklaşımla Freud, kendiliğin gelişimini nesne ilişkileri bağlamında da vurgulamış ve özdeşim [identification] kavramına dikkat çekmiştir. Şöyle ifade etmiştir: “Egonun karakteri, terk edilmiş nesne yatırımlarının [abandoned object cathexis] tortusudur.” Burada Freud, çocuğun anne babaya yönelttiği libidinal arzularından vazgeçip, onların yerine özdeşimleri koymasıyla birlikte karakterin oluştuğunu kastetmektedir.

    Jung’un yanı sıra, öznel, yaratıcı ya da yaşantılayan psişik yönleri tanımlamak amacıyla çeşitli kendilik (self) kavramları öneren başka kuramcılar da olmuştur (Ticho, 1982). Örneğin, Federn (1952) her ne kadar ego terimini kullanmaya devam etmiş olsa da, bu terimi kişinin kendi zihin ve bedenine dair öznel yaşantısını, yani kendilik duyumu kavramını [sense of self] ifade etmek için kullanmıştır. Sullivan (1953a) özellikle Freud’un yapısal kuramını reddetmiş ve bunun yerine, kişiliğin merkezinde yer alan öznel “Ben” olarak tanımladığı bir kendilik kavramından söz etmiştir. Ona göre bu kendilik, birey ile dış dünya arasındaki etkileşimin merkezi olarak işlev görür ve bakım verenlerin “yansıtılmış değerlendirmeler”inin [reflected appraisals] içselleştirilmesi yoluyla gelişir. Kendilik, çeşitli kendilik kişileştirmelerini [self personifications] içerir. Bunlar arasında “iyi-ben [good-me]”, onaylayıcı ve sakin bir anneyle kurulan etkileşimde gelişir; zamanla kendilik-değeri ve özgüveni [confidence] destekler. “Kötü-ben [bad-me]”, kaygılı ya da sıkıntılı bir anneyle etkileşim sonucu gelişir ve cezalandırıcı bir vicdan yapısına yol açar. Üçüncü bir bileşen olan “ben-olmayan [not-me]”, annenin “yasaklayıcı jestlerine [forbidding gestures]” karşılık gelişir ve bilinçli farkındalığa kapalı, biçimlendirilmemiş yaşantılar [unformulated experience] içerir. Kendilik sistemi [self system] ya da kendilik dinamizması [self dynamism], kendiliğe aykırı deneyimlerin ortaya çıkmasını engellemeye yönelik tüm savunma manevralarından oluşur. Rado (1956b) da ego yerine eylem-kendilik [action self] terimini tercih etmiştir; çünkü kendilik kavramının, daha az mekanistik ve daha betimleyici bir yapıya sahip olması gerektiğini savunmuştur.

    Anaakım psikanaliz içinde, Hartmann (1950), kişi [person], kendilik [self] ve ego [ego] kavramlarını birbirinden ayıran kuramcı olmuştur. Ona göre:

    • Kişi, tıpkı dış nesne [external object] gibi dış dünyada var olan bir yapıdır.
    • Kendilik ya da kendilik temsili [self representation] ise, “Ben”e ait zihinsel temsillerin bir toplamıdır ve bu temsiller, nesne temsilleriyle karşılıklı bir ilişki içerisindedir.
    • Kendilik temsilleri (ve nesne temsilleri) ego yapısı içinde yer alan betimleyici kavramlardır.

    Kendilik, ego ile aynı soyut metapsikolojik düzlemde yer almaz; çünkü psişik aygıt içinde bir sistem ya da işlevsel bir fail (agency) değildir. Hartmann, Freud’un terimsel belirsizliğini düzeltmeye çalışarak, narsisizmi, kendiliğe bir yatırım, ya da daha doğru bir ifadeyle kendilik temsilinin libidinal yatırımı [cathexis] olarak tanımlamıştır -ve bunu, ego’ya yapılan yatırımdan farklı bir biçimde ele almıştır. Jacobson (1964), kendilik ile ego arasındaki ayrımı daha da keskinleştirmiştir. Kendiliğin (ve kendilik temsilinin) gelişimini, nesne ilişkilerinin gelişimiyle eşzamanlı olarak tanımlamıştır. Ona göre, kendilik-değeri (self-esteem), kendilik temsili ile kişinin arzulanan kendilik kavramı [wishful concept of the self] arasındaki mesafenin bir yansımasıdır. Yaklaşık aynı dönemde, Erikson (1950, 1956), ergenlikte kimliğin oluşumuyla sonuçlanan gelişimsel evrelerin sonunda ulaşılan bir yapı olarak ego kimliği [ego identity] kavramını öne sürmüştür. (Bu kavram, daha sonra Hartmann’ın ego ile kendilik arasındaki ayrımı netleştirme çabalarına saygı gösterilerek yalnızca kimlik [identity] olarak adlandırılmıştır.) Schafer (1968b), kendilik deneyiminin anlatısal [narratif] yönlerini ayrıntılandırmış ve kendiliği şu biçimlerde tanımlamıştır: mekân olarak kendilik [self as place], etmen olarak kendilik [self as agent] ve nesne olarak kendilik [self as object]. Ayrıca, reflektif kendilik temsilinin [reflective self representation] -ya da bu temsilin yokluğunun- zihinsel yaşamın birçok yönündeki rolünü de açıklamıştır. W. Grossman (1982) ise, kendilik deneyiminin fantezi [fantasy] boyutuna özellikle vurgu yapmıştır.

    Hartmann ve Jacobson’un aksine, Klein, kendilik ve ego terimlerini genellikle birbirinin yerine kullanmış, ancak çoğunlukla ego terimini tercih etmiştir. Klein’ın kuramında ego (ya da kendilik), nesne ilişkileriyle birlikte, potansiyel olarak yok edici nitelikteki saldırganlıkla ilişkili tehlikeler içinde gelişir. Onun tanımladığı paranoid/şizoid [paranoid/schizoid] ve depresif konum [depressive positions], sevgi ve nefretin -ve bunlarla birlikte kendilik ve nesnenin- iç dünyada nasıl yönetildiğini anlatan temel gelişimsel yapıları ortaya koyar.

    Kendilikkavramı, Biritanya Orta Kuşak [British Middle School] ile birlikte köklü bir dönüşüm geçirmiştir. 1940’larda, Fairbairn (1941), psikolojik güdülenmenin merkezine yerleştirilen libido kavramının üstünlüğüne meydan okumuş ve ego terimini, günümüzdeki kendilik anlayışına daha yakın biçimde kullanmıştır. Freud’un egosunun aksine, Fairbairn’ın egosu, gerçekliğin hazsız deneyimleri [unpleasurable experiences] sonucu id’den türememekte, doğuştan var olan ve nesne arayışına yönelmiş bir yapı olarak tanımlanmaktadır. Fairbairn’a göre, ilk ilişkilerde yaşanan hayal kırıklıklarına [frustration] yanıt olarak, başlangıçtaki “saf ego [pristine ego]” üçe bölünür:

    1. “Merkezi ego” [central ego] ya da “Ben”,
    2. “Libidinal ego [libidinal ego]”,
    3. “Anti-libidinal ego [antilibidinal ego]” ya da “içsel sabotajcı [internal saboteur]”.

    Bu üç ego durumu (ya da kendilikler) ayrı ayrı içsel nesnelerle eşleştirilmiştir. Winnicott (1958b, 1960a, 1960b, 1963a) ise Fairbairn’ın izinden giderek egoyu kendilik ya da bütün kişi [whole person] olarak yeniden tanımlamış, başkalarıyla ilişkide tanınma ve destek arayan özne olarak ele almıştır. Winnicott’a göre kendilik, “spontan mimiğin [spontaneous gesture]” ve “kişisel fikrin [personal idea]” kaynağıdır. Fairbairn’dan farklı olarak Winnicott, annenin gerçek kişiliğine ve onun öznel yaşantısına daha fazla vurgu yapmıştır. Ona göre, annenin tutan [holding] bir çevre oluşturduğu koşullarda, bebeğin kendini her şeye kadir [omnipotent] olarak deneyimlemesi, sağlıklı ve yaratıcı bir kendilik [healthy and creative self] gelişimi için gereklidir. Bu süreçte, “yeterince iyi anne [good-enough mother]”, çocuğun yaşantılarını ve jestlerini aynalayarak [mirroring] dünyayı çocuğa tanıtır. Çocuk baktığında, görülür -böylece var olur. Winnicott, gerçek kendilik [true self] ile sahte kendilik [false self] arasına net bir ayrım koymuştur. Gerçek kendilik, bireyin içinde yaşadığı canlılık duygusunu, yaratıcılığı ve özgünlüğü ifade ederken; sahte kendilik, anlamsızlık [futility], sömürülme [exploitation] ve dağılmışlık [fragmentation] deneyimleriyle ilişkilidir.

    Kohut’un (1971, 1977) çalışmaları, hem narsisizm kuramı hem de kendilik kavramı açısından önemli bir dönüm noktası olmuş ve kendilik psikolojisinin [self psychology] gelişimine öncülük etmiştir. Kohut, kendiliği hem yaşantıya yakın -yani öznel deneyimin merkezi- bir kavram olarak hem de yaşantıdan uzak, metapsikolojik bir kavram -yani kendine özgü bir eylem programına sahip üst-düzey bir yapı- olarak olarak değerlendirmiştir. Kohut’a göre kendilik, eylenliğin/özneliğin [agency] kaynağıdır; eylemleri başlatandır; duygulanım düzenlemesinin [affect regulation] merkezidir. Aynı zamanda, öz-değerin [self esteem] ve zamansal ve mekânsal süreklilik duygusunun da kaynağıdır. Sonuç olarak, Kohut, kendiliği iki kutuplu bir yapı olarak [bipolar self] tasarlamıştır. Bu yapının bir kutbunda, güç ve tanınma arzuları [strivings for power and recognition] yer alır, diğer kutbunda ise, idealleştirilmiş hedefler [idealized goals] bulunur. Bu iki kutup arasında ise, temel yetenekler ve becerilerden oluşan bir gerilim yayı [tension arc] yer alır; bu yay, bireyin hem hırslarını [ambitions] hem de ideallerini [ideals] gerçekleştirmesine olanak tanır. Winnicott’a benzer biçimde, Kohut da yapısal olarak sağlıklı bir kendiliğin, ancak başka bir kişiyle kurulan empatik bir ilişki yoluyla gelişebileceğine inanmıştır. Bu ilişkiyi sürdüren kişi -Kohut’un terimiyle “kendiliknesnesi [selfobject]”- gelişmekte olan kendiliğin henüz kendi içinde barındırmadığı yaşamsal işlevleri sağlar. Gerçekten de Kohut için kendilik, ayrılmaz biçimde bir kendilik–kendilik nesnesi matrisi içine gömülüdür. Winnicott’a benzer şekilde, bütünlüklü kendilik deneyimini, çevresel desteğin yokluğuyla ortaya çıkan kendilik parçalanması [fragmentation of the self] ya da kendilik bozukluklarıyla [disorders of the self] karşıtlık içinde ele almıştır. Kendilik bozuklukları, özellikle bütünleşmemiş, çocuksu grandiyöz bir kendiliği [grandioseself] yansıtan çözülmüş [dissosiye olmuş] bir kendilik durumunu [self state] ifade eder. Psikanalitik tedavi sürecinde, kendilik bozukluğu olan hastalar, kendiliğin özgün ihtiyaçlarının, çeşitli kendilik nesnesi aktarımı [selfobject transference] biçimlerinde yeniden etkinleşmesini yaşarlar.

    Klein, Jacobson, Fairbairn, Winnicott ve Kohut’un çalışmalarını kendi sentezinde birleştiren Kernberg (1975), nesne ilişkileri kuramı ile ego psikolojisinin bir entegrasyonunu önermiştir. Kernberg, sağlıklı nesne ilişkilerinin gelişiminde iki temel görevin önemini vurgulamıştır:

    1. Kendilik-nesne ayrışması/farklılaşması [self–object differentiation]
    2. Kendilik ve nesneye ilişkin “tümüyle iyi [all good]” ve “tümüyle kötü [all bad]” yaşantıların, normal ve “bütünlüklü [whole]” kendilik ve nesne temsillerinde bütünleştirilmesi.

    Mahler’in çalışmalarını takiben, Kernberg, kendilik yaşantısının çelişkili yönlerini bütünleştirme kapasitesine kendilik sürekliliği [self constancy] adını vermiştir. Kernberg’e göre, bu gelişimsel görevlerin başarıyla tamamlanamaması, psikotik ve/veya sınır psikopatoloji ile ilişkilidir. Narsisistik patoloji, patolojik grandiyöz kendilik [pathological grandiose self] olarak adlandırılan bir yapının oluşumunu yansıtır (bu terim A. Reich ve Kohut’tan ödünç alınmıştır). Bu yapı, fiili kendiliğin [actual self], ideal kendilik [ideal self] ve ideal nesne temsilleriyle savunmacı füzyonunun [defensive fusion] bir ürünüdür.

    Çağdaş kişilerarası [interpersonal] ve ilişkisel [relational] psikanalistler, kendiliğin ve kendilik sisteminin kişilerarası matris içinde gelişimine vurgu yaparak, klinik durumu, biçimlendirilmemiş [unformulated], bilinçdışı kendilik durumları biçiminde varlığını sürdüren dissosiyatif [dissociated] deneyimlerin ortaya çıkmasına olanak tanıyan bir bağlam olarak görürler. Terapi etkileşimi, daha bütünlüklü bir kendilik tanımına [self definition] ulaşma olasılığı sunar (P. Bromberg, 1991; D. B. Stern, 1997). Benzer bir bakış açısından hareketle, Fonagy ve arkadaşları (2002), anne tarafından yeterince aynalanmamış [mirroring] yaşantıların bütünleştirilemeden kaldığını ve sonrasında yabancı bir kendilik [alien self] olarak deneyimlendiğini öne sürmüşlerdir. Tedavi yoluyla geliştirilen zihinselleştirme [mentalization] kapasitesindeki artış, daha bütünlüklü bir kendilik entegrasyonu için olanak sağlar. Son kırk yıl içinde, bebek araştırmacılarının çalışmalarına karşılık olarak, kendilik kavramı giderek daha gelişimsel bir yöne evrilmiştir. Pek çok psikolog ve psikanalist, kendiliğin gelişimine yönelik modelleri araştırmaya devam etmiş; bu süreçte mizaç, bedenin erken yaşantıları ve bebek–bakımveren etkileşimlerinin katkılarına odaklanmışlardır. Aynı zamanda, sosyal psikoloji, bilişsel psikoloji, bağlanma kuramı ve bilgi işleme gibi komşu disiplinlerden gelen bilgiler de bu modellerle bütünleştirilmiştir. Örneğin, D. N. Stern (1985), bebek ile bakımveren arasındaki öznelerarası matris [intersubjective matrix] içinde bebeklik döneminde gelişen dört ve daha sonra beş kendilik duyumunu [senses of self] tanımlamıştır: duyumların ve duygulanımların bütünleşmesine dayanan ortaya çıkan kendilik [emergent self]; etmenlik duygusu, kişisel duygular ve kişisel tarihe köklenen çekirdek kendilik [core self]; başkalarının zihinlerinin farkına varılmasıyla kurulan ve öznel yaşantılar hakkında iletişim kurmayı mümkün kılan öznel kendilik [subjective self]; yaşantıyı semboller aracılığıyla ifade edebilen sözel kendilik [verbal self]; ve ebeveynler ve kardeşlerle birlikte inşa edilen otobiyografik öykülerden türeyen, önceki tüm kendilik duyularını daha ileri düzeyde örgütleyen anlatısal kendilik [narrative self]. Stern ayrıca, bebeğin gelişen öznelerarasılık kapasitesinin bir parçası olarak, hem kendilik ile öteki arasındaki [self versus other] ayrımı hem de öteki ile birlikte bir kendilik [self with other] duyumunu nasıl oluşturduğunu da tanımlamıştır. Emde (1988), doğuştan itibaren var olan temel içsel güdüler arasına öz-düzenlemeyi [self-regulation] de dahil etmiştir. Stern’e benzer biçimde, Emde de “bağlantılılık içinde özerklik [autonomy with connectedness]” kavramını öne sürmüş ve ayrılık ile ilişkiselliğin bir arada var olduğunu savunmuştur.

    Kendilik kavramının çeşitli yönleri ampirik araştırmalara konu olmuştur. Auerbach ve Blatt (1996), ağır psikopatolojilerde kendilik temsilini incelemişlerdir. Westen (1985, 1990a), kendiliğin dört yönünü ayırt etmiştir: benmerkezcilik [egocentrism], kendiliğe ve ötekilere yapılan duygusal yatırımın [emotional investment] düzeyi ve niteliği, kendilik kavramı [self concept] ve kendilik-değeri [self-esteem]. Bu dört olgu arasındaki ilişkileri inceleyen Westen, bunların birbirine bağımlı ancak ayrı gelişimsel çizgiler olduğunu sonucuna varmıştır. Westen, bu dört olgu arasındaki ilişkileri incelemiş ve bunların birbirine bağımlı ancak ayrı gelişimsel çizgiler olduğunu sonucuna varmıştır. Hem Westen hem de Horowitz (1987), kendiliğin psikanalitik kavramını [psychoanalytic concept of self], bilişsel, sosyal ve gelişimsel psikolojiden elde edilen ampirik kanıtlarla bütünleştirmeye çalışmışlardır. Bers ve arkadaşları (1993), tedavi süreci boyunca kendilik temsilinin çeşitli yönlerinin nasıl değiştiğini incelemeye çalışmışlardır. Gallese ve Umità (2002) ise, kendilik kavramına ilişkin bilişsel psikoloji ve bilişsel sinirbilimden elde edilen kuramsal ve ampirik verileri, psikanalitik kuramlarla bütünleştirme girişiminde bulunmuşlardır.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Self. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 231).

  • Sonlandırma Aşaması Nedir?

    Sonlandırma Aşaması (Termination Phase), analitik tedavinin son aşamasıdır ve bu dönemde analizin temel içeriği, analistin ve tedavinin beklenen kaybının anlamı etrafında yoğunlaşır. Bu nedenle, sonlandırma süreci, sıklıkla yas süreciyle (work of mourning) karşılaştırılır. Sonlandırma deneyimi, analizanın yaşam evresinden etkilense de, bu dönemde doğum, ölüm, hamilelik ve ayrılık ile ilgili fantaziler yaygın biçimde görülür. Sonlandırma aşaması, sıklıkla yoğun ve verimli bir analiz dönemidir; bu süreçte eski semptomların yeniden ortaya çıkması söz konusu olabilir. Bu dönem, tedavinin temelini oluşturan çatışma ve meselelerin son bir kez yeniden işlenmesini temsil eder. Genel olarak kabul edilen görüşe göre, tamamlanmış bir analiz hem hasta hem de analist tarafından taşınabilen bir fantezidir; dolayısıyla bu hedefe tam anlamıyla ulaşılamamış olmasından kaynaklanan hayal kırıklığı (disappointment: beklentinin gerçekleşmemesi) ve düş kırıklığı (disillusionment: yanılsamanın yıkılması) duyguları da sürecin bir parçası olarak ortaya çıkabilir. “İdeal” bir sonlandırmada, sürecin zamanı karşılıklı olarak kararlaştırılır; hem analizan hem de analist, hedeflerine ulaştıkları sonucuna birlikte varırlar. Sonlandırmaya hazır oluşla ilgili karar sürecinde belirleyici olduğu düşünülen başlıca etmenler şunlardır: semptomatik iyileşme, yapısal değişim, aktarım çözülme düzeyinin değerlendirilmesi, karşıaktarımın değerlendirilmesi, analistin sezgisi ve sonlandırmanın yalnızca deneme yanılma temelli olarak değerlendirilebileceğine dair bir inanç (S. Firestein, 1974). Ayrıca, analist ile analizan tarafından karşılıklı olarak kararlaştırılan sonlandırma ile analizin kesintiye uğraması arasında bir ayrım yapılmıştır. Kesintiler (interruptions) genellikle tek taraflı olarak -analizan ya da analist tarafından- kararlaştırılır; ancak bazen her iki taraf da tedavinin artık yeni bir kazanım getirmeyeceği konusunda uzlaşmaya vardığında, bu karar karşılıklı anlaşmayla da alınabilir.

    Sonlandırma, özellikle günümüzde anlam kazanan psikanalitik bir kavramdır; çünkü analizler artık öncekine göre çok daha uzun sürmekte ve kapsam olarak da genişlemektedir. Bununla birlikte, sonlandırma konusu çeşitli tartışmalarla da çevrilidir. Bir hastanın sonlandırmaya hazır oluşunu belirlemede kullanılan ölçütler, analistin tedavi sürecine ve analitik ilişkiye dair kavramsallaştırmasıyla yakından bağlantılıdır. Ayrıca, hangi hedeflerin sonlandırmaya hazır oluşun göstergesi olarak kabul edilmesi gerektiği de tartışmalı bir konudur; bu tartışma, yaşam hedefleri (life goals) ile analitik hedefler (analytic goals) arasında yapılan ayrımda açıkça görülmektedir.

    Freud sonlandırmadan söz etmiş olsa da, açılış, orta ve sonlandırma aşamaları olarak tanımlanan belirgin analitik aşamalar dizisi ancak 1950’li yıllarda ortaya konmuştur. İlginçtir ki, sonlandırma sözcüğü Strachey’nin Standard Edition’ının genel dizininde yer almaz. Bununla birlikte, Freud daha 16 Nisan 1900 tarihinde Fliess’e yazdığı bir mektupta, aktarımın çözümlenemeyen doğası nedeniyle bir analizi sonlandırmanın her zaman zor olacağından söz etmiştir (Masson, 1985b). İronik biçimde, Freud’un (1918a) sonlandırma aşaması üzerine en özel tartışması, Kurt Adam vakasına ilişkindir -Freud’un tıkanmış (stalemated) olarak değerlendirdiği bir vakaya. Freud, bu vakada “cesur bir önlem (heroic measure)” olarak zorunlu bir sonlandırma uygulamış ve dört yıl süren analizin büyük bölümünün, altı aylık sonlandırma evresinde gerçekleştiğini belirtmiştir. Freud (1937a), “Sonlandırılabilir ve Sonlandrırılamaz Analiz (Analysis Terminable and Interminable)” başlıklı makalede her ne kadar sonlandırma aşaması ifadesini hiç kullanmamış olsa da, sonlandırma konusunu ayrıntılı biçimde ele almıştır. Başlığın da ima ettiği gibi, Freud analizi -tıpkı kendi otoanalizi gibi- yaşam boyu süren bir süreç olarak görüyordu. Freud, analizin sınırlarını belirleyen bünyesel etkenleri ve ölüm dürtüsünün etkisini tanımlamış, ayrıca başarılı bir tedavinin gelecekte yeniden analize duyulacak gereksinime karşı bir bağışıklık sağlamadığını da belirtmiştir. Freud, yalnızca aktif çatışmaların analiz edilebileceğini kabul etmiş ve ünlü bir biçimde analistlerin kendi analizlerini her beş yılda bir yeniden sürdürmelerini önermiştir. Ferenczi (1927) ise analizlerin yorgunluktan ölmesiyle sona erdiğini savunmuş; bu benzetme, analizin ne zaman sonlandırılması gerektiğine ya da bu dönemin nasıl yapılandırılacağına dair açık bir çerçeve sunmayan, ama etkileyici bir anlatımdır. Ne Freud ne de Ferenczi, bir analizde sonlandırma aşamasının nasıl olması gerektiğini tanımlamıştır.

    1950’de International Journal of Psychoanalysis’ta sonlandırma üzerine yayımlanan bir sempozyumla birlikte, sonlandırma ölçütleri, sonlandırma aşamasının özellikleri, standart sonlandırma tekniği ve kullanılabilecek teknik varyasyonlar üzerine tartışmalar başlamıştır (A. Reich, 1950). Sonlandırma aşaması kavramı ilk kez E. Glover’ın (1955) The Technique of Psychoanalysis adlı eserinde açık biçimde ortaya konmuştur. Glover, bir bireyin sonlandırma aşamasından geçmedikçe gerçekten analiz edilmiş sayılmayacağını savunmuş; böylece sonlandırma aşaması, tamamlanmış bir analizin mihenk taşı hâline gelmiştir.

    Bunun ardından, tartışmalar sonlandırma ölçütlerine ve bir sonlandırma tekniği kuramına odaklanmaya başlamıştır (H. Blum, 1989). Zamanla, sonlandırma deneyimi, analiz edilebilirlik ve tedavi sonucuyla da ilişkilendirilmiştir (S. Weiss ve Fleming, 1980). J. Novick (1982) ise sonlandırma üzerine yaptığı bir derlemede, klinik değerlendirmenin, akatarımın durumunun ve analistin sezgisinin sürece önemli ölçüde katkıda bulunduğu sonucuna varmıştır. Buxbaum (1950), aktarım nevrozunun durumu ile sonlandırma arasındaki ilişkiye odaklanmıştır. Dewald (1972) ise belirti değişiminin, yalnızca aktarım nevrozundaki değişimlerle birlikte görüldüğünde güvenilir olduğunu ileri sürmüştür. Ancak bu bakış açısı, birçok analist tarafından oldukça kuşkulu bulunmuştur; çünkü günümüzde birçok klinisyen, bir analiz sürecinde aktarım nevrozunun ortaya çıkmasının kaçınılmaz bir durum olduğuna inanmamaktadır. Benzer biçimde, geçmişte çocukluk nevrozunun çözülmesi ve çatışmaların çocukluktaki kökenlerinin başarılı biçimde izlenip çözümlenmesi gibi kavramlar, sonlandırma için ölçüt olarak kabul edilmiştir (S. Firestein, 1974). Ancak, terapötik etkinin altında yatan mekanizmalar konusunda farklı görüşler öne süren analistler bu tür yaklaşımlara itiraz etmişlerdir (Fonagy, 2003).

    Sonlandırma aşamasındaki çalışma, analitik sürecin temposunda bir artış, aktarımın regresif biçimde yoğunlaşması ve çalışma ittifakının daha verimli hale gelmesi ile tanımlanmıştır (J. Novick, 1982). Pek çok yazar, sonlandırma aşamasının temel görevlerini, edinilen içgörülerin derinlemesine işlenip sentezlenmesi (Ekstein, 1965), içgörünün etkili ve kalıcı eyleme dönüştürülmesi (Greenson, 1965b) ve analistin kaybının yasının tutulması olarak tanımlamıştır. Loewald (1962a), sonlandırma aşamasını yoksunluk ve özerkliğin yan yana durduğu uzun bir veda süreci olarak görmüştür.

    Onlarca yıl boyunca, analitik ilişkinin terapötik deneyimin önemli bir yönü olarak tanınması, hastanın analisti hem bir aktarım nesnesi hem de gerçek bir nesne olarak kaybetmeye katlanması gerektiği görüşünde yansımasını bulmuştur (H. Blum, 1989). Her iki bileşene verilen önem, analistin kuramsal yönelimine göre değişir (Fonagy, 2003); ancak tüm analistler, analitik ilişkinin hem hasta hem de analist için benzersiz biçimde içsel ve anlamlı bir ilişki olduğu konusunda hemfikirdir. Analist, sonlandırma sürecinin duygusal deneyimine ortak olur ve kendisi de kayıpla yüzleşmek zorundadır; hem hastasına hem de birlikte yürüttükleri çalışmaya olan bağlılığını bırakmalı ve bu çalışmanın sınırlarını kabul etmelidir. Psikopatolojisi daha belirgin olan ve analiz boyunca analisti destekleyici bir gerçek nesne olarak deneyimleyen hastalar için sonlandırma, ek zorluklar doğurur. Analizlerinin sonlandırılmasından yıllar sonra görüşülen hastalar üzerine yaptığı bir takip çalışmasında Pfeffer (1993), aktarım nevrozunun geçici ancak canlı biçimde yeniden ortaya çıkmasıyla birlikte eski semptomların da yeniden belirdiğini tanımlamıştır. Pfeffer, analiz süreci boyunca analistin hem eski hem de yeni bir nesne olarak oluşturulmuş kalıcı bir zihinsel temsiline ulaşıldığı sonucuna varmıştır.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Termination phase. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 259).

  • Dinamik Destekleyici Terapinin Temel Stratejileri

    Destekleyici terapi (support therapy), ruhsal bozukluğu olan bireylerin (mentally ill individuals) büyük çoğunluğunda kullanılan psikoterapötik yaklaşımdır. Bununla birlikte, pek çok ruh sağlığı uzmanı yetiştirme programı destekleyici terapinin öğretimi ve öğrenimine çok az zaman ve çaba ayırmakta; bu nedenle birçok ruh sağlığı profesyoneli, destekleyici çalışmanın doğasını ya da sürecini açık ve öz biçimde ifade edememektedir. Destekleyici terapi, çok çeşitli psikoterapi ekollerinden birçok özgül tekniği bünyesinde barındırmakla birlikte, daha sınırlı sayıda temel strateji üzerine oturtulabilir. Bu makalede, ruhsal hastalığı olan bireylerle yürütülen etkili destekleyici terapinin temelini oluşturan stratejiler tanımlanmaktadır.
    (Kaynak: Journal of Psychotherapy Practice and Research, 2000; 9:173–189. İzin alınarak yeniden basılmıştır.)

    Birçok psikoterapi ekolü, yaklaşımı ve tekniği arasında, ruhsal hastalığı olan hastaların büyük çoğunluğuyla çalışırken kullanılan paradigmanın aslında bir tür “destekleyici terapi” biçimini temsil ettiğini fark etmek kolayca gözden kaçabilir (1–10). Nitekim Hellerstein ve arkadaşları (11), destekleyici terapinin çoğu hasta için tercih edilen tedavi modeli ya da varsayılan terapi biçimi olarak görülmesi gerektiğini öne sürmüşlerdir. Bununla birlikte, bilişsel-davranışçı terapi (12–16), kişilerarası psikoterapi (17, 18), psikodinamik psikoterapi (1, 19), ego psikolojisi (20, 21), nesne ilişkileri kuramı (22–29), kendilik psikolojisi (30–33) ve göz hareketleriyle duyarsızlaştırma ve yeniden işleme (34) gibi psikoterapötik kuram ve tekniklerin karmaşık bir bileşimiyle karşı karşıya kalan yeni başlayan terapistler, destekleyici müdahalelerini temellendirebilecekleri tutarlı bir ilke dizisine ulaşmakta genellikle zorlanmaktadırlar. Sorun, destekleyici terapinin sık kullanılmasına karşın, eğitim programlarında bu alandaki öğretime ve öğrenmeye genellikle çok az zaman ve çaba ayrılmasıyla daha da büyümektedir. Bunun sonucu olarak, pek çok ruh sağlığı profesyoneli, etkili destekleyici terapinin dayandığı sınırlı sayıdaki temel stratejiyi açık ve öz biçimde ifade edememektedir (35).

    Bu makalenin amacı, destekleyici psikoterapinin temelini oluşturan stratejileri kısa ve tutarlı bir biçimde tanımlamaktır. Novalis ve arkadaşları (6), destekleyici terapinin “daha özgül terapi tekniklerinin yerleştirilebileceği kapsayıcı bir terapötik matris” olarak kavramsallaştırılabileceğini belirtmişlerdir (s. 20). Bu nedenle, destekleyici terapi çok çeşitli psikoterapi ekolleri ya da disiplinlerinden teknikler kullandığından, burada sunulan adlandırmalar ve terimler de farklı kaynaklardan ve kuramsal ekollerden türetilmiştir; dolayısıyla temel ilkelerin açıklaması belirli bir psikoterapi paradigmasıyla sınırlandırılmayacaktır. Ayrıca, burada çeşitli destekleyici terapi stratejilerini sınıflandırmak için kullanılan sistem, bu tür düzenlemelerden yalnızca biridir. Belirlenen stratejilerin birçoğu kolaylıkla farklı kategorilere ya da hatta birden fazla kategoriye yerleştirilebilir.

    Dinamik Destekleyici Terapinin Temel Stratejileri

    1. Strateji: Vakayı Formüle Etme

    Formülasyon (formulation) sözcüğünün anılması bile, hem yeni başlayan hem de deneyimli terapistlerde genellikle bir huzursuzluk yaratır; çünkü bu kelime, hastanın ruhsal yaşamının doğumdan (hatta belki doğum öncesinden) bugüne kadar olan her nüansını ayrıntılı biçimde kapsayan, son derece uzun ve kapsamlı bir psikanalitik açıklama inşa etme zorunluluğu gibi bir fanteziyi çağrıştırır. Formülasyon terimi tarihsel kökenlerinden dolayı psikodinamik bir çağrışım taşıdığından, bazı terapistler bunun yerine vaka kavramsallaştırması (case conceptualization) terimini kullanmayı tercih ederler. Bu terim, daha nötr bir anlam taşır ve biyopsikososyal etiyolojilerin geniş bir yelpazesini ima eder. Hangi terim kullanılırsa kullanılsın, vaka formülasyonu ya da kavramsallaştırmasına ilişkin bu yaygın korku ve yetersizlik duygusu talihsizliktir; yalnızca böyle bir formülasyon oluşturmanın ezici bir yük olmak zorunda olmamasından değil, aynı zamanda psikoterapi sürecinin başarısı için vazgeçilmez olmasından ötürü. Vaka formülasyonu ya da kavramsallaştırması, terapist için “vakanın kuramı”dır (theory of the case) -yani hastada “yanlış gidenin” ne olduğuna dair anlayışıdır- ve bu nedenle, gelecekteki terapötik müdahaleler için bir yol haritası işlevi görür (36–42).

    Açıkça ya da örtük biçimde, her iyi terapist müdahalelerini şu iki sorunun anlaşılmasına dayandırır: “Neden?” ve “Neden şimdi?” Yani, bu hasta neden tam da bu zamanda bu güçlüklerle başvurmaktadır? Aslında belki alışılmadık ama oldukça yerinde bir benzetme, bir otomobil tamircisiyle yapılabilir. Bir otomobil tamircisinin, arabaların nasıl çalıştığına dair kuramsal bir anlayışı ve “neyin bozuk olduğuna” dair bir fikri yoksa, bir arızayı tamir etmesi pek olası değildir. Böyle bir durumda tamircinin müdahaleleri en iyi ihtimalle rastlantısal, deneme yanılma niteliğinde olur; kimi zaman şans eseri arabanın daha iyi çalışmasını sağlayabilir. Aynı durum psikoterapist için de geçerlidir: Terapist, nsanları neyin harekete geçirdiğine dair -hangi paradigma ya da paradigmalardan alınmış olursa olsun- bir kuramsal anlayış olmadan ve bu belirli kişide, bu belirli zamanda “neyin bozuk olduğuna” ilişkin bir kavrayış geliştirmeden, uygun ve yararlı müdahaleleri ancak tahmin etmeye çalışabilir.

    Vaka formülasyonu, destekleyici terapist için başka önemli işlevler de görür. Terapistin ufku göz önünde tutmasını sağlar; böylece terapist ve hasta, zaman zaman sağa sola yönelmek zorunda kalsalar bile, genel olarak doğru yöne ilerlediklerinden emin olabilirler. Ayrıca formülasyon, terapistin zihninde temel sorunları ve müdahaleleri düzenlemeye yardımcı olur. Bunun yanı sıra, test edilmesi gereken hipotezler de önerir: “Daha fazla bilgiye ihtiyacım var.” ya da “Belki de hasta bu alanda bu yüzden zorlanıyor.” gibi. Terapist, bu tür hipotezleri sınayarak hastayı daha iyi anlamaya başlar ve böylece yararlı terapötik müdahaleleri temellendirebileceği bir kavrayışa ulaşır. Bu, vaka formülasyonu ya da kavramsallaştırmasının asla gerçekten tamamlanmadığı anlamına gelir; tanımı gereği bu, süregelen bir çalışma, yeni bilgiler ortaya çıktıkça değişen, eski hipotezlerin işe yaramadığı veya geçersiz hale geldiği durumlarda yeniden şekillenen ve hastanın yeni yönleri açığa çıktıkça güncellenen akışkan bir kavramsallaştırmadır. İyi bir terapist, hastayı ve “neyin bozuk olduğunu” anlama biçimini sürekli olarak günceller, düzeltir ve inceltir.

    Destekleyici terapistin bu vaka kavramsallaştırmasını hasta ile mutlaka paylaşması gerekmez; aynı şekilde, hastanın da temel konuları terapistle aynı biçimde anlaması zorunlu değildir. Önemli olan, terapistin bir vaka formülasyonuna ya da kavramsallaştırmasına sahip olması, bunu aktif biçimde kullanması ve düzenli olarak güncellemesidir.

    Dinamik destekleyici psikoterapinin uygulanmasında uygun bir vaka formülasyonunun nasıl oluşturulabileceğini ve nasıl kullanılabileceğini göstermek amacıyla, destekleyici stratejiler tartışıldıktan sonra “Amy” başlıklı kapsamlı klinik bir örnek sunulmaktadır.

    2. Strateji: İyi Bir Ebeveyn Olma

    Destekleyici terapistin terapötik müdahalelerine yön vermede belki de en yararlı kavram, terapist–hasta ilişkisinin, ebeveyn–çocuk ilişkisine benzetilmesidir. Bu benzetme, destekleyici terapideki hastanın bir çocuk olduğu ya da terapist tarafından çocuklaştırılması gerektiği anlamına gelmez. Aksine, bu benzetme, psikiyatrik hastaların -en azından bazı işlev alanlarında- yetişkinler gibi değil, çocuklar gibi düşündükleri, hissettikleri ya da davrandıkları yönündeki gözleme dayanan ampirik bir gerçeğin altını çizer. Gerçekten de, bir hasta yaşamının çoğu önemli alanında olgun, yetişkin bir düzeyde işliyorsa, büyük olasılıkla bir destekleyici terapiste ihtiyaç duymazdı. Destekleyici terapideki hasta tipik olarak bir ya da birden fazla psikolojik alanda -gerçeklik sınaması (reality testing), problem çözme, duygulanım modülasyonu (affect modulation), dürtü kontrolü veya kişilerarası ilişkiler gibi- etkili bir biçimde işlev görememektedir; yani yetişkinlik dışı ya da çocuk benzeri bir düzeyde işlev göstermektedir. Bu nedenle, bir hasta yaşamının önemli alanlarında çocuk benzeri bir işlevsellik gösterdiği ölçüde, destekleyici terapist, hastayla ilişkisi içinde bir ebeveyn rolünü üstlenir.

    Bu bağlamda “iyi bir ebeveyn olmak” ne anlama gelir? Destekleyici terapist, hastayı sürekli olarak gelişimsel açıdan değerlendirir – onun güçlü yönlerini ve yetersizliklerini dikkate alarak. Hastanın içinde bulunduğu güncel bağlam ve karşı karşıya olduğu stres etmenleri göz önünde bulundurulur. Uygun durumlarda, terapist tarafından teselli edilmek ve yatıştırılmak hastaya yardımcı olur; başka zamanlardaysa terapist bir destekleyici figür (cheerleader) rolü üstlenir – hastayı teşvik eder, besler, onaylar, över veya tebrik eder. Bazı durumlarda ise, hasta kendine zarar verici davranışlar konusunda yüzleştirilmelidir. Uygun koruma, sınır koyma ve duygusal taşımayı (emotional containment) sağlama, özerklik ve bağımsızlığı teşvik etme ile dengelenir. Benzer biçimde, destekleyici terapist her türlü gerekli yardımı sağlar; ancak aynı zamanda hastanın büyümesini ve kendi kendine yeterli hale gelmesini destekler. Hastanın düşünce ve davranışlarını yönlendirmek için öneriler, tavsiyeler ve öğretici açıklamalar kullanılır; ancak iyi bir ebeveyn gibi terapistin amacı, hastanın kendi hedeflerine ulaşmasına yardımcı olmaktır – kendi yaşam planını veya arzularını hastanınkilerin yerine koymak değildir. Psikanalistin daha çekingen duruşunun aksine, destekleyici terapist anlamlı bir düzeyde kendini açabilir (self-disclosure); yani kendi düşüncelerini, duygularını veya deneyimlerini paylaşarak hastanın kendi yaşamındaki benzer meselelerle baş etmesine yardımcı olabilir. Genel olarak destekleyici terapist, tıpkı bir ebeveynin çocuğuyla yaptığı gibi, hastanın olgun, denetim sahibi, etkili ve doyumlu bir birey haline gelmesine yardımcı olmaya çalışır. Kendilik psikolojisi (self psychology) terminolojisiyle söylersek, destekleyici terapist iyi bir kendiliknesnesi (selfobject) işlevi görür; hastaya, şu anda eksik olan önemli psikolojik işlevleri içselleştirmesini sağlayan aynalanma (mirroring), idealleştirme (idealizing) ve ikizlik/tam özdeşlik (twinship) deneyimleri sunar.

    Destekleyici terapide terapötik kararları yönlendirmede sıklıkla yararlı olan temel bir soru şudur: “Bu kişiyle bu durumda iyi bir ebeveyn ne yapardı?” Bu başlangıç noktasından mantıksal olarak şu tür sorular da ortaya çıkar: “Çok mu fazla zorluyorum, yoksa hastadan yeterince talep etmiyor muyum?” “Gündemdeki bu deneyim, hastaya öğrenme ve gelişim açısından yararlı mı olacak, yoksa ezici ve travmatik bir deneyim mi yaratacak?” “Gerçekten hastanın yararına mı davranıyorum, yoksa başka bir gündemim mi var?” “Bu belirli kişiye, bu belirli zamanda, bu belirli durumda kendi hedeflerine ulaşması için nasıl yardımcı olabilirim?”

    Terapist–hasta ilişkisi ile ebeveyn–çocuk ilişkisi arasındaki analoji, destekleyici terapistin hem hastaya karşı tutumunu hem de müdahalelerini yönlendirmede o kadar önemlidir ki, bu makale boyunca tekrar tekrar vurgulanacaktır.

    3. Strateji: Terapötik İttifakı Geliştirme ve Koruma

    Her ne kadar bu konuda bazı görüş ayrılıkları bulunsa da, genel olarak hasta ile terapist arasında iyi bir çalışma ilişkisi ya da terapötik ittifakın (therapeutic alliance) geliştirilmemesi ve sürdürülmemesi, psikoterapi sonucunun zayıf olacağının bir göstergesidir. Nitekim bu durum, özellikle işlevsellik düzeyi düşük hastalarla yürütülen destekleyici terapilerde daha da belirgindir; çünkü bu hastalar terapötik ilişkiye az güvenle, gerçekçi olmayan beklentilerle ve düşük hayal kırıklığı toleransıyla girerler. Bu tür bazı hastalar için terapistin yaptığı gerçek ya da algılanan bir hata, yanlış anlama ya da saygısızlık telafi edilemez bir durum olarak algılanabilir ve bu hastalar terapiyi derhal sonlandırabilirler.

    Bu nedenle, destekleyici terapistin ilk hedefi -ve terapi süresince sürekli olarak dikkat etmesi gereken temel görevlerinden biri- hasta ile iyi bir terapötik ittifakın kurulmasını ve sürdürülmesini sağlamaktır. Bekleneceği üzere, destekleyici terapide olumlu bir terapötik ittifak çoğu zaman terapisti “iyi bir ebeveyn” rolüne yerleştirir. Destekleyici terapistin hastayı sevmesi gerekmez (hatta belirli bir hastayı sevdiğini fark ederse bu, dikkatle ele alınması gereken bir durum olabilir); aynı şekilde, hastanın tüm düşüncelerine, inançlarına, duygularına veya davranışlarına katılması ya da onları onaylaması da gerekmez. Ancak terapistin yapması gereken şey, hastayı bir kişi olarak saygıyla karşılamaktır — her ne kadar bu, o kişinin davranışlarını mutlaka onaylamak anlamına gelmese de. Hasta, en azından bir düzeyde, diğer herkes gibi -ruhsal olarak sağlıklı ya da sağlıksız- aynı temel yaşam meseleleriyle mücadele eden bir insandır. Destekleyici terapist bu saygıyı şefkat, empati ve bağlılık ile birleştirmelidir.

    İyi bir terapötik ittifakın başka önemli unsurları da vardır. En ağır biçimde bozulmuş hastalarda bile terapist, hastanın en sağlıklı yönleriyle ittifak kurmaya çalışır: sınırda kişilik örgütlenmesindeki bir hastanın çocuklarının kendi yaşadığı çocukluğu yaşamamasını istemesi; şizofrenik bir hastanın uygun bir toplumsal çevreye katılma arzusu; alkol bağımlısı bir hastanın iyi bir işini koruma ve ailesine iyi bir şekilde bakma isteği. Gerçekten de, psikolojik veya zihinsel olarak ne kadar bozulmuş olursa olsun, yüksek ve uygun düzeyde işlev gören alanları hiç kalmamış bir hasta neredeyse yoktur. Terapistin görevi, hastadaki bu sağlıklı parçaları bulmak, tanımak ve onlarla ittifak kurmak ya da onları hastanın kendi yararına hizmet edecek biçimde devreye sokmaktır.

    Bu bağlamda sıkça kullanılan bir strateji, terapistin hastanın gözlemleyen egosu (observing ego) ile ittifak kurmaya çalışmasıdır. “Gözlemleyen ego” kavramı, bireyin kendisine, bir arkadaşına ya da aile üyesine bakar gibi bir mesafeden ve farkındalıkla bakabilme, kendi düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını dürüstçe değerlendirebilme kapasitesini ifade eder. Bu, hastanın o anda yaşadıklarının dışına çıkıp, kendisini gözlemleyebilmesini gerektirir. Terapistin hastanın sağlıklı yönleriyle ittifak kurma çabasına bir başka örnek de, terapist ile hastanın ortak hedefler belirleyip bu hedeflere ulaşmak için birlikte stratejiler geliştirmeleridir. Terapist ile hasta ortak hedefler paylaştığında, aralarında bir müttefiklik oluşur ve birlikte çalışmaları kolaylaşır. Buna karşılık, terapistin hedefleri ile hastanın hedefleri farklılaştığında gerilim ortaya çıkar ve terapi çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlanır.

    Kişisel özellikler açısından destekleyici terapist, psikanalistin mesafeli kişilerarası duruşunu taklit etmeye çalışmaz. Dostane bir tutum içindedir (ancak hasta için gerçek anlamda bir “arkadaş” değildir), ebeveynsel davranır (ancak babacan veya buyurgan değildir), esnek, yaratıcı ve her şeyden önce insanidir. Uygun şekilde kullanıldığında mizah, iyi bir destekleyici terapistin elinde güçlü bir araç, hasta açısından ise sağlam bir başa çıkma mekanizmasıdır. Destekleyici terapist gerçekçi ve pratik bir tutum sergiler; hastanın yaşamındaki gündelik ama önemli sorunları veya güçlükleri ele alır. Hasta için gerekli olanı gösterişsiz ve zorlanmadan yapar; destekleyici terapi, uzun teorik açıklamaların veya entelektüel gösterilerin alanı değildir. Daha psikanalitik veya psikodinamik yönelimli terapistlerin aksine, destekleyici terapist genellikle kişilerarası olarak daha aktiftir — sorular sorar, önerilerde bulunur, över, yönlendirir ve rehberlik eder. Son olarak, iyi bir destekleyici terapist sağduyuya, nezakete ve Altın Kural’a (yani, “terapist, hastasına kendisine nasıl davranılmasını istiyorsa o şekilde davranır”) inanır ve bunu davranışlarıyla gösterir.

    4. Strateji: Aktarımı Yönetme

    Hastalar, kaçınılmaz olarak terapistleriyle ilgili belirli duygular hissederler. Bu duyguların bazıları, başlangıçta erken dönemdeki önemli çocukluk figürlerine (örneğin anne ya da baba) yönelmişken, daha sonra terapiste aktarılıyorsa, bu olguya “aktarım (transference)” denir. Aktarım, tanımı gereği, hastanın terapisti algılayışında bir çarpıtma yaratır; çünkü hasta terapisti önemli diğer kişilerle geçmişte yaşadığı deneyimlerin renkli merceğinden görür ve onun kim olduğunu tam olarak algılayamaz. Çoğu yeni terapist aktarımı genellikle terapiste yönelik olumsuz duygular olarak düşünme eğilimindedir (örneğin, “Sen de babam gibi zalimsin”). Oysa aktarım, olumlu duyguları da içerebilir. Bu durumda terapist, hastanın gözünde gerçekte olduğundan daha zeki, daha güçlü veya daha sevgi dolu biri olarak algılanabilir.

    Klasik psikanalitik gelenekte aktarım “yorumlanır” (43). Psikanalist, hastanın kendisi hakkındaki yanlış algılarını hemen açıklamaya ya da düzeltmeye çalışmaz; bunun yerine, hastanın terapiste yönelik duyguları araştırılır ve bu duygular önemli diğer kişilerle geçmişte yaşanan deneyimlerle ilişkilendirilir. Buna karşılık, destekleyici terapistler genellikle aktarımı yorumlamazlar, onu “yönetirler”.

    Aktarımı yönetmede iki temel ilke vardır. Birincisi, olumlu aktarım yorumlanmaz; kullanılır. Yani, hasta terapisti her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, tamamen sevgi dolu biri olarak gördüğünde, terapist bu çarpıtmaları düzeltmez ya da açıklamaz; bunun yerine, hastanın kendisine duyduğu inancı destekleyici psikoterapinin amaçlarını ilerletmek için kullanır. Dolayısıyla destekleyici terapist, hastanın terapistin bilgi ve deneyimine duyduğu güven aracılığıyla, hastanın terapistin önerilerini ya da tavsiyelerini daha büyük bir olasılıkla takip etmesini sağlar. (Buna karşılık bir psikanalist, hastanın terapistin yeteneklerini aşırı yüceltmesini, terapiste yönelik bastırılmış öfkesine karşı gelişen bir tepki oluşumu olarak yorumlayabilir.)

    Aktarımı yönetmenin ikinci unsuru olumsuz aktarımla ilgilidir. Burada da aktarım yorumlanmaz (örneğin: “Telefonunuza hemen dönmediğim için bana kızgınsınız, çünkü beni size ihtiyaç duyduğunuz şeyi asla vermeyen bencil ve cimri babanız gibi biri olarak görüyorsunuz” gibi bir açıklama yapılmaz). Yani, olumsuz aktarım duygularının altında yatan çocukluk kökenleri ya da erken dönem kişilerarası deneyimler araştırılmaya çalışılmaz. Ancak, olumsuz aktarım da ne yorumlanır ne kullanılır (olumlu aktarımın aksine). Destekleyici terapide olumsuz aktarımın aktif biçimde ele alınması ve düzeltilmesi gerekir; bunun yapılmaması genellikle terapinin hızlı ve erken bir biçimde sonlanmasıyla sonuçlanır. Bu nedenle, yukarıdaki örnekte destekleyici terapist, hastanın olumsuz aktarımını şu şekilde yönetebilir: “Telefonunuza daha erken dönmediğim için üzgünüm, ancak o sırada çok huzursuz ve intihar eğiliminde olan bir hasta ile konuşuyordum.” Olumsuz aktarımın hızlı ve kararlı biçimde düzeltilmesi (“Evet, ilaçlarınızla ilgili olarak işvereninizle konuştum, ancak bunu sizin talebiniz üzerine yaptığımı lütfen hatırlayın) özellikle paranoid hastalarda çok önemlidir; çünkü terapistin kötü niyetli davrandığı ya da uygunsuz bir şey yaptığı yönündeki algı, bu hastalar için terapiden derhal ayrılmak için yeterli bir neden olabilir. Daha genel olarak, olumsuz aktarımın yönetimi genellikle terapistin ne yaptığını ve neden bu şekilde davrandığını açıkça, doğrudan ve savunmaya geçmeden açıklamasını gerektirir.

    5. Strateji: Hastayı Tutma ve Kapsama

    Tutma (holding) ve kapsama (containing) kavramları, terapistin hasta için iyi bir ebeveyn gibi davranma çabasını anlatır. Bu, empati ve anlayış göstermeyi, sözel olarak yatıştırmayı, duygulanımı düzenlemeyi, kendine zarar verici dürtüselliği veya eyleme dökmeyi sınırlandırmayı ve genel olarak uygun sınırlar koymayı içerir (51–54). Tutma ve kapsama, hastanın düşüncelerini, fantezilerini ya da duygularını dışa vurmasına, duygulanımını ifade etmesine veya başka yollarla dile getirmesine izin vermeyi de kapsayabilir. Destekleyici terapist ne zaman müdahale etmelidir? Yanıt yine bir ebeveyn gibi düşünmektir. Çok küçük bir çocuk bir fırtınadan korktuğunda, iyi bir ebeveyn çocuğu teselli eder ve ona kendini güvende hissettirir: “Sorun yok, bu sadece bir fırtına ve geçecek; biz evde güvendeyiz.” Benzer şekilde: “İş görüşmesine gitmek korkutucu olabilir ama defalarca pratik yaptık ve bunu başarabileceğinizi düşünüyorum; olabilecek en kötü şey bu işi alamamanız, ama başka işler de var.”

    Hastayı kapsamak, psikotrop ilaçların kullanımı ve psikiyatrik hastaneye yatış da dâhil olmak üzere daha güçlü müdahaleleri gerektirebilir. Bu müdahalelerin her ikisi de uygun olduğunda, terapistin bunların neden gerekli ve yararlı olduğunu açık biçimde açıklamasıyla uygulanmalıdır. Benzer şekilde, terapist hastanın fiziksel olarak tehlikeli ya da geleceğini ciddi biçimde kısıtlayacak davranışlarda bulunmasını önlemek için bir ebeveyni, arkadaşını, eşini, iş arkadaşını, işverenini, sosyal hizmet kurumlarını ya da hatta polisi aramak zorunda kalabilir. Gerekirse mahkemelerin de sürece dâhil edilmesi gerekebilir. Ancak iyi bir ebeveynde olduğu gibi, bu tür kararlar karşıaktarımsal biçimde cezalandırıcı eylemler olarak değil, hastanın iyiliği için sakin bir şekilde uygulanan müdahaleler olarak alınmalıdır.

    Terapist hastayı kapsarken bile, hastanın özerkliğini olabildiğince korumak önemlidir. Hasta yeniden denetimini kazandığında, uygun kararlar alıp uygun davranışlar sergileyebildiğinde terapist bu alanlardaki denetimi bırakmalıdır. Çoğu zaman kapsama düzeyi, bir çocukta olduğu gibi, hastanın durumuna ve maruz kaldığı stres etmenlerine bağlı olarak değişir.

    6. Streateji: Psişik Yapıyı Ödünç Verme

    “Egoyu ödünç verme (lending ego)” kavramı psikanalitik gelenekten gelir ve genel anlamıyla, terapistin hasta için bir “yardımcı ego (auxiliary ego)” işlevi görmesini ifade eder (8). Hastanın, kendi ruhsal işlevselliğinin görece yetersiz olduğu belirli alanlarda terapistin iyi işleyen zihinsel ve psikolojik kapasitelerini kullanmasına ya da “ödünç almasına” izin verilir. Böylece, hasta ruhsal olarak sağlıklı bir model olarak varsayılan terapist gibi düşünmeye teşvik edilir.

    Destekleyici terapide “ödünç verilen” ego işlevleri nelerdir? Bunlar, çeşitli biçimlerde ve farklı kombinasyonlarda, önemli zihinsel ya da psikolojik işlevlerin herhangi biri veya tümü olabilir. Çoğu zaman en kritik olan işlev gerçeklik sınamasıdır; çünkü kişi, gerçek ile fanteziyi ayırt edemediğinde çevresiyle etkili biçimde baş edemez. Ödünç verilebilecek diğer önemli ego işlevleri arasında problem analizi ve çözümü, duygulanım düzenleme, dürtü denetimi (“eyleme geçmeden önce düşün”) ve belki de son zamanlarda popülerleşen “duygusal zekâ (emotional intelligence)” (55) terimi altında toplanan kişilerarası farkındalık, empati ve sosyal beceriler yer alır.

    Psişik yapıyı ödünç verme kavramı, süperego ya da basitçe vicdanın ödünç verilmesini de kapsayacak biçimde genişletilebilir. Bazı hastaların, vicdanlarının kendi kendine dayattığı kısıtlamaları gevşetmeye teşvik edilmeleri gerekir; bu kişiler biraz “rahatlamaya,” risk almaya ve biraz eğlenmeye ihtiyaç duyarlar. Buna karşılık, bazı hastaların ise doğru ve yanlışla ilgili makul kavramlara sahip olmadıkları ya da yeterince bunlara göre davranmadıkları ölçüde süperegolarının güçlendirilmesi gerekebilir. Her iki durumda da terapist, kendi süperegosunu hastanın uygun biçimde kullanabileceği bir model olarak sunabilir.

    Psişik yapının “ödünç verilmesi” ile ilgili olarak son bir noktaya değinmek gerekir. Destekleyici terapist, çoğu hastaya kalıcı bir “armağan” değil, gerçekten de bir “ödünç” vermektedir. Kronik ve ağır ruhsal hastalığı olan bazı hastaların öngörülebilir gelecekte bir yardımcı ego ya da süperego desteğine ihtiyaç duyacakları doğru olsa da, birçok hasta destekleyici terapistin psikolojik işlevlerini yalnızca belirli ve sınırlı dönemlerde ödünç alır. Terapist, hastanın ihtiyaç duyduğu anda gerekli olan psişik yapıyı ona ödünç verir, ancak aynı zamanda hastanın gelişimini, bağımsızlığını ve özerkliğini teşvik etmeye çalışır.

    7. Strateji: Adaptif Başa Çıkma Mekanizmalarını Azami Düzeye Çıkarma

    Tüm psikoterapi türlerinde, destekleyici terapi de dâhil olmak üzere, önemli bir hedef hastanın başa çıkma becerilerini (coping skills) ve adaptif savunma mekanizmalarını (adaptive defense mechanisms) (56–59) artırmaktır. Adaptif savunma mekanizmalarına entelektüelleştirme, mantığa bürüme, mizah, öngörü, özgecilik ve yüceltme dahildir; buna karşılık, daha az uyumlu savunma mekanizmaları arasında inkâr, bölme, yansıtma ve eyleme dökme yer alır. Destekleyici terapistin amacı, yalnızca birincilerin kullanımını artırmak değil, aynı zamanda ikincilerin kullanımını azaltmaktır. Başa çıkma mekanizmaları ya da savunma mekanizmaları terimlerinden hangisi kullanılırsa kullanılsın, söz konusu süreç hastanın mevcut stres etmenlerine sağlıklı bir biçimde uyum sağlamasıyla ilgilidir. Buna örnek olarak yürüyüşe çıkmak, bir arkadaşla konuşmak, işe yönelmek, gevşeme tekniklerini uygulamak ya da bir terapistle konuşmak gibi davranışlar verilebilir.

    Destekleyici terapist, hastanın başa çıkma becerilerini, stresli durumlarla baş etmek için belirli mekanizmalar hakkında psikoeğitim vererek ve bu mekanizmaların tekrar tekrar uygulamasını sağlayarak güçlendirebilir. Bu konuda alanyazın somut öneriler ve eğitim programlarıyla doludur. En yararlı yaklaşımlardan ikisi, diyalektik davranış terapisinin (60) “beceri eğitimi (skills training)” bileşeni (örneğin temel farkındalık, kişilerarası etkililik, duygu düzenleme ve sıkıntıya tolerans becerileri) ve Beck’in (16) tarif ettiği “başa çıkma kartları”dır (coping cards). Hangi eğitim modeli kullanılırsa kullanılsın, hastanın belirli durumlarda belirli başa çıkma becerilerini kullanmaya önceden ve yeterince erken bir biçimde hazırlanması kritik önemdedir. Hastanın başa çıkma becerileri, destekleyici terapide ayrıca terapistin ego ödünç vermesi ve rol model olması yoluyla da güçlendirilebilir.

    8. Strateji: Özdeşim İçin Bir Rol Modeli Sağlama

    Psikik yapıyı ödünç verme stratejisinin doğal bir uzantısı, aslında oldukça açık gibi görünse de, destekleyici terapideki öneminden dolayı özellikle vurgulanmalıdır: Destekleyici terapist, hastanın özdeşim kurabileceği sağlıklı bir rol modeli olarak kendisini ortaya koymaya istekli olmalıdır. Buradaki amaç, hastanın terapistin siyasi görüşlerini benimsemesi ya da aynı hobileri edinmesi gibi, terapistin yaşamının birebir kopyasını üretmek değildir. Bunun yerine, hastaya terapistin sağlıklı psikolojik yapısıyla ve işleviyle özdeşim kurma fırsatı sunulur; özellikle de şu alanlarda: gerçeklik sınaması, duygulanım düzenlemesi, dürtü kontrolü, problem çözme, kişilerarası etkileşimler. Terapist bu işlevleri kendi kişiliğinde tutarlı bir şekilde sergilediğinde, hasta onları gözlemleyerek içselleştirmeye başlar; böylece daha sağlam, daha düzenleyici bir içsel yapı geliştirmesine katkı sağlanır.

    Destekleyici terapide bu amaç doğrultusunda -ve klasik psikanalitik yaklaşımdan farklı olarak- terapistin kendini açması (self-disclosure) önemli bir rol oynayabilir. Bu tür bir kendilik açıklaması dikkatle ve hastanın yararı gözetilerek kullanılmalıdır; terapist kişisel hayatına dair her ayrıntıyı açmak zorunda değildir, hatta açmamalıdır. Bununla birlikte, destekleyici terapi alan bir hasta başkalarının belirli durumlarla nasıl başa çıktığına dair somut örneklerden yararlanabilecekse, terapist kendisini örnek bir durum olarak sunabilir. Böyle yaparak terapist, hastaya değerli bir dolaylı öğrenme fırsatı sağlamakla kalmaz, aynı zamanda terapötik ittifakı da güçlendirebilir.

    Destekleyici terapide terapistin bir rol model olarak kendini kusursuz biri gibi sunması mümkün değildir ve daha da önemlisi, sunmaması gerekir. Terapist yalnızca kusursuz olmadığı için değil, aynı zamanda hastanın terapistin hatalarından ve başarısızlıklarından da, tıpkı başarılarından ve güçlü yanlarından öğrendiği gibi, çok şey öğrenebileceği için de böyledir. Hasta, terapistin yaşadığı zorluklardan, tökezlemelerinden, kötü günlerinden ve iyi günlerinden öğrenebilir. Gerçekten de hasta için, terapistin öfke, kızgınlık, kafa karışıklığı, hayal kırıklığı, utanç ve başarısızlık gibi -her insanda olduğu gibi- yaşamın iniş çıkışlarıyla nasıl başa çıktığını görmek çoğu zaman çok yararlıdır. Bu öğrenme, terapistin geçmişe ilişkin kendini açmalarıyla ya da hastanın terapisti seans sırasında doğrudan gözlemlemesiyle gerçekleşebilir. Hasta, terapistin bu tür meselelerle baş etmekte zorlandığını gördüğü ölçüde, kendi düşüncelerinin, hislerinin ve davranışlarının normalleşmesi yönünde bir deneyim yaşar (“Herkes bazen sinirlenir; sadece ben değilim”). Bu farkındalığın kendisi bile, hastanın öz-değerinde bir yükseliş yaşamasına aracılık edebilir. Bu nedenle destekleyici terapist, hastanın özdeşim kurması gereken kusursuz bir rol model olarak değil, dürüst, olgun bir insan olarak kendini ortaya koyar.

    9. Strateji: Aleksitimiyi Azaltma

    Alexitimi (alexitimia) kavramı önemli ölçüde tartışma yaratmıştır (61–67). Nitekim alexitimia teriminin kendisi -lafzen “duygudurum için sözcük yokluğu”- psikoterapi literatüründe farklı şekillerde kullanılagelmiştir. Bazı yazarlar için bu terim, kişinin ne hissettiğinin farkına varamaması ya da bunu tanıyamaması anlamına gelir; diğerleri için ise kişinin hissettiklerini sözel olarak adlandıramamasıdır. Hangi tanım benimsenirse benimsensin -ve aslında bu iki yetersizlik de aynı kişide bulunabilir- alexitimi basit bir bilişsel yetersizlikten çok daha fazlasıdır.

    Hissedilen duyguların yaşandığının farkında olamamak, bu duyguları tanıyamamak ve/veya bu duygulara ad verme kapasitesinden yoksun olmak son derece işlev bozucudur. Bir duyguyu adlandırma eyleminin kendisi bireye hem söz konusu duyguyu anladığına hem de üzerinde bir ölçüde denetim kurabildiğine ilişkin bir deneyim sağlar; bu durum, uzun süredir mustarip olunan tıbbî bir hastalığın özgül tanısını nihayet öğrenmeye benzer. (Bu, hastalığın tedavisi olmasa bile geçerlidir.) Bilinmeyen bir şey tarafından saldırıya uğruyormuş gibi hissetmek, bilinen bir şey tarafından saldırıya uğruyormuş gibi hissetmekten çok daha korkutucudur; ve psikolojik açıdan zorlanan birçok hasta için tanımlanamayan duygulanımların ani yükselişi dışarıdan gelen ezici bir saldırı ya da müdahale gibi deneyimlenir. Ayrıca, duyguları tanımlayabilmek ve adlandırabilmek, bu duygular üzerine düşünmeyi ve onları başkalarıyla tartışmayı kolaylaştırır. Son olarak, belirgin aleksitimi, aşağıda belirtilen bir sonraki temel stratejiye katılımı oldukça güçleştirir: kişi duygularını tanıyamıyor ve adlandıramıyorsa, o duygular ile düşünceler, davranışlar ya da olaylar arasında bağlantı kuramaz. Bu nedenle aleksitimi, destekleyici psikoterapi müdahalesi için uygun bir hedeftir; amaç hastanın duyguları tanımasını, kabul etmesini, ayırt etmesini ve adlandırmasını sağlamaktır.

    Bazı hastalar, birçok kaynakta bulunan yazılı duygu listelerinden yarar sağlar; böylece belirli bir durumda listeyi gözden geçirerek duygulanımlarını en iyi tanımlayan sözcüğü ya da sözcükleri bulmaya çalışabilirler. Pek çok hasta, belirli duygulanımlarla ilişkili bedensel duyumlara odaklanarak duygularını tanımayı ve adlandırmayı öğrenmeye başlar: “Korku” için “Midem ağzıma geliyormuş gibi hissettim” ya da “Öfke” için “Başım patlayacakmış gibi hissettim.” Benzer bir şekilde, bazı hastalar duygularını kendi yaşam deneyimlerine ya da ilgi alanlarına uygun metaforlarla ifade etmeyi yararlı bulur; bu alanlar müzik, sanat, spor ya da başka herhangi bir alan olabilir: “Kontrolden çıkmış bir defans oyuncusu gibiydim” ya da “Üzerine hafif kar yağan bir kış gecesi gibiydim.” Bu tür metaforik betimlemeler daha sonra kolay başvuru ve iletişim için belirli bir etiketle adlandırılabilir. “Kontrolden çıkmış bir defans oyuncusu gibiydim” ifadesi “çileden çıkmış” olarak, “Üzerine hafif kar yağan bir kış gecesi gibiydim” ifadesi ise “dingin” olarak etiketlenir.

    10. Strateji: Bağlantılar Kurma

    Psikolojik açıdan zorluk yaşayan bireylerin, sağlıklı insanların günlük yaşamda kendiliğinden kurdukları bağlantıları kurmakta ne denli güçlük yaşayabileceğini küçümsemek kolaydır. Oysa bu bağlantılar -düşünceler ile duygular arasındaki, olaylar ile sonrasında ortaya çıkan düşünce ya da duygular arasındaki ve bireyin davranışı ile başkalarının tepkileri arasındaki bağlantılar- gerçek dünyada yol alabilme ve işlev görebilme kapasitesi açısından kritik önemdedir. Terapistin, hastanın bu bağlantıları kurma becerisini artırma konusundaki yetkinliği, çoğu zaman hastanın genel işlevselliğinde ve yaşam doyumunda belirgin yararlar sağlar.

    Gerçek dünyadaki bir olay ya da durum ile o olayı izleyen hisler (feel) arasında bağlantı kuramayan, daha ağır düzeyde güçlük yaşayan birçok hasta vardır. Bu kişiler için duygulanımlar çoğu zaman hiçbir yerden gelmiyormuş gibi görünür. Anlamlandıramadıkları ya da belirli bir bağlama yerleştiremedikleri duygulanımlar tarafından kuşatıldıklarında, duygulanımsal açıdan çaresiz ve kontrol dışı hissederler. “Bugün arkadaşım beni aramadığı için üzülüyorum” ya da “Terapistim tatile çıkacağı için bir huzursuzluk hissediyorum” şeklindeki bir farkındalık, hastanın duygulanımlarının kaynağını tanımasına ve müdahalenin hedefleneceği alanların belirlenmesine yardımcı olur (örn., “Belki arkadaşınızı siz arayabilirsiniz” ya da “Ben tatildeyken kendinizi nasıl idare edeceğinizi konuşmamız iyi olabilir”).

    Benzer biçimde, bilişsel terapide artık temel bir ilke hâline gelmiş olan düşünceler ile hislerin bağlantılı olduğu fikri, psikolojik açıdan daha ağır düzeyde zorlanan kişiler için çoğu zaman yabancıdır. Bu ilişki iki yönlüdür; yani önce düşüncenin mi yoksa hissin mi fark edildiği hastaya göre değişebilir. Bununla birlikte, hastaya olumsuz hislere yol açan, altta yer alan otomatik düşünceleri ve temel inançları nasıl tanıyacağını gösteren yalın bir bilişsel yaklaşım, yalnızca hastaya daha fazla denetim hissi vermekle kalmaz, aynı zamanda terapistle birlikte uygulanabilecek ya da hastanın kendi başına uygulaması hedeflenen bilişsel müdahalelere de olanak sağlar.

    Son olarak, kişilik bozukluğu olan ve diğer ağır psikolojik zorluklar yaşayan bireylerde sıklıkla eksik olan temel bağlantılardan biri, kendi davranışları ile başkalarının (belirli kişiler ya da genel olarak dünya) onlara verdiği tepkiler arasındaki bağlantıdır. Bu gibi durumlarda terapist, örneğin, “Bu kadar çok kişinin size kızgın olmasının sebebi, onları bir şekilde kışkırtıyor olmanız olabilir” ya da “Arkadaşlarınız tarafından bu kadar sık terk edilmiş hissetmenizin nedenlerinden biri, onlardan çok fazla şey talep ediyor olmanızla ilişkili olabilir” diyebilir. Bu tür yüzleştirmeler duyarlı, empatik ve nezaketli bir biçimde yapılmalıdır. Nihai sonuç, denetim odağının dışsaldan içsele kayması, kişisel sorumluluk duygusunun artması ve çoğu zaman, dünyanın kendisine nasıl tepki verdiği üzerinde gerçekten bir miktar denetim sahibi olduğunu fark eden hastanın yaşadığı bir rahatlamadır.

    11. Strateji: Öz Değeri Artırma

    Yeterlilik geliştirme (foster competency): Tüm psikoterapi yaklaşımları, farklı yöntemler (örn., iç konuşma, bilişsel çarpıtmaların düzeltilmesi, bilinçdışı suçluluğun çözülmesi) kullanılsa da, hastaların öz değerini artırmayı amaçlar. Bununla birlikte, öz değeri yükseltmenin en doğrudan ve çoğu zaman en güçlü yolu, kişinin gerçek becerilerdeki yeterliliğini geliştirmesidir. Gerçekten de, bir hastanın kendisini daha iyi hissetmesini sağlamada, hem kendisine hem de başkalarına gerçek anlamda yeterli olduğunu göstermesinden daha etkili bir şey yoktur. Bu açıdan bakıldığında, konuşma öz değeri artırmada yararlı olabilir; ancak kanıt ve gerçek inanç, gerçek yaşam durumlarında sergilenen yetkin performans gerektirir.

    Bir bireyin yeterliliğini ya da ustalığını geliştirmede hangi taktikler yararlıdır? Belki de en önemlileri, işi adım adım yapmak ve hastayı başarısızlığa değil başarıya hazırlayacak biçimde çalışmaktır. Başka bir deyişle, terapist hastayı uygun büyüklükteki tek tek adımlar boyunca yönlendirir ve her adımda başarı olasılığını artırmak için değişkenleri düzenler.

    Örneğin, kadın bir hasta birkaç yıldır iş bulamamaktadır. Terapistin, onun başarılı olmasını umarak doğrudan bir iş görüşmesine göndermesi yerine, hastayla davranışsal prova yapması daha işlevsel olabilir. Rol yapma yoluyla hasta bir miktar huzursuzluğunu azaltabilir ve terapist ile birlikte olası güçlükleri çözümleyebilir (örn., “Son iki yıldır neden çalışmadığım sorulursa nasıl yanıt vermeliyim?”). Hasta ve terapist, hasta için özellikle çekici olmayan işverenlerle “pratik görüşmeler” yapma konusunda anlaşabilir; bu deneyimler daha sonra arzu edilen işler için yapılacak görüşmelere hazırlık işlevi görebilir. Her aşamada terapist ile hastanın temel ayrıntılara dikkat etmesi önemlidir. Terapist, hastaya giyim konusunda, ellerini nasıl konumlandıracağı konusunda, genel dil kullanımında ya da belirli yanıtların nasıl ifade edileceğinde doğrudan önerilerde bulunabilir. Terapist, hastanın bu özel görevde başarılı olma olasılığını en üst düzeye çıkarmaya çalışır. Bununla birlikte, terapist, hasta başarısız olduğunda onu desteklemeye ve teselli etmeye de hazırdır; yine iyi bir ebeveynde olduğu gibi, terapist bir tür moral kaynağı olarak hastayı yeniden denemeye teşvik eder.

    Nihai amaç, özellikle kişilerarası ve sosyal beceriler, sorun çözme ve başa çıkma stratejileri gibi temel becerilerde ustalık kazanılması yoluyla hastanın işlevsel, sağlıklı ve uyumlu davranışlarını güçlendirmektir. Terapist, hastaya onun doğuştan gelen yetileri ve mevcut işlevselliğiyle uyumlu, belirli ve somut araçlar sağlamaya çalışır. Destekleyici bir terapistin, uygun teşvik ile aşırı zorlamanın ya da hastadan çok erken vazgeçmenin sınırını belirlemesi güç olabilir. İyi bir ebeveyn gibi terapist, hastadan çok azıyla yetinmemeli; ancak aynı zamanda, bir öğrenme ve öz değeri artırıcı etkinliğin travmatik bir deneyime dönüşmemesi için hastayı kapasitesinin ötesine itmekten de kaçınmalıdır.

    İstihdamı teşvik etmek: Bu durum tüm psikolojik olarak sıkıntı yaşayan ya da ruhsal hastalığı olan bireyler için geçerli olmasa da, psikiyatrik hastaların büyük çoğunluğu bir işe sahip olmaktan -ücretli olmasa bile, gönüllü bir pozisyon dahi olsa- yarar sağlar. Özellikle psikiyatrik hastalar için çalışma, gelir sağlamanın ötesinde başka önemli işlevler görür. Bireyin zamanını yapılandırır, bir kimlik duygusu sağlar, öz değeri artırır ve daha geniş bir topluluğa ait olma hissi kazandırır. Kişilerarası açıdan yoksul bir yaşama sahip hastalar için iş, başkalarının sosyal becerilerini gözlemleyip benimseyebilecekleri ve bu becerileri gerçek dünya koşullarında uygulayabilecekleri hazır bir sosyalleşme ortamı sunar. Bu nedenle, genel bir kural olarak, destekleyici terapist hastayı, işlevsellik düzeyiyle uyumlu herhangi bir kapasite ya da ortamda çalışması konusunda teşvik eder.

    Düşünceleri, hisleri ve davranışları normalleştirmek: Ağır kişilik bozukluğu olan hastalar istisna tutulursa, ruhsal açıdan zorlanan bireylerin çoğu kendilerinin “normal olmadıklarını” düşünürler. İster belirli düşünceler, ister bazı hisler, isterse özgül davranışlar söz konusu olsun, bu hastalar sağlıklı, işlevsel ve mutlu insanlardan temelde bir şekilde farklı olduklarından şüphe duyarlar. Çoğu zaman bir düzeyde, çevrelerindeki kişiler kadar iyi işlev göstermediklerini fark ederler.

    Bu tür kaygıları yatıştırmak, gerçek dışı güvence vermekle başarılamaz. Öte yandan, hastaların yalnız olmadıklarını fark etmeleri oldukça yararlı olabilir. Her insanın temel insani meselelerle (çalışma, sevme, oyun oynama, hastalık, kayıp, ölüm) mücadele ettiğini kavramak teselli sağlayabilir; tıpkı yalnızca “kızgın olmak”ın mani ya da bir kişilik bozukluğunun belirtisi değil, normal bir yaşantı olabileceğini fark etmenin sağlayacağı rahatlama gibi. Bireyin son derece uyumsuz davranışlarda bulunduğunu fark etmesinin yarattığı narsisistik incinme bile, bu davranışların şu anda yıkıcı olmakla birlikte geçmişte -belki de yaşam kurtarıcı ölçüde- son derece yerinde ve uygun olabileceğinin belirtilmesiyle azaltılabilir ve normalleştirilebilir (68). Terapist örneğin şöyle diyebilir: “İş yerinde kendinizi ifade etmekte zorlanmanızın nedenlerinden biri, çocukken alkol bağımlısı babanızınn, konuşmaya çalıştığınızda sizi fiziksel olarak cezalandırmasıydı. Şu anda kendini daha fazla ifade eden biri olmak size yardımcı olabilir ama çocukken öyle olmanız kelimenin tam anlamıyla ölümcül olabilirdi.” Hastalar, şu anda işe yaramayan davranışlarının zamansız ya da yanlış bağlamda ortaya çıkmış olsa da, geçmişte son derece güç yaşam koşullarıyla başa çıkmak için geliştirilmiş uyumlu çabaların ürünü olduğunu öğrendiklerinde büyük bir rahatlama hissederler, hatta kimi zaman gurur duyarlar.

    12. Strateji: Umutsuzluğu Hafifletme

    Ruhsal açıdan zorlanan bireylerde umutsuzluk, çoğu zaman bilişsel daralma ile, yani hastanın elinde çok az seçeneğin bulunduğu algısıyla ilişkilidir. Bu bakımdan, mecazi anlamda “at gözlüklerini çıkarmak” hastanın geleceğe dair umudunu büyük ölçüde artırır; hasta hayal ettiğinden daha fazla seçeneğin mevcut olduğunu öğrenmelidir. Bu soruna yönelik yararlı bir yaklaşım, olumsuz bilişsel çarpıtmaların tartışıldığı ve bunların umutsuzluğa nasıl yol açtığının ele alındığı, ayrıca yeni bir düşünme biçimini pekiştirmek için davranışsal alıştırmaların kullanıldığı bilişsel-davranışçı terapi yaklaşımıdır (16).

    Benzer biçimde, yeniden çerçeveleme tekniğinin psikoterapötik bir taktik olarak kullanılması umutsuzluk duygularıyla mücadelede etkili olabilir. Hastanın kendi koşullarındaki “iyi tarafı” görebilmesi desteklenir. Yeniden çerçeveleme tekniğinin bir örneği, yukarıda yıkıcı davranışların normalleştirilmesi bağlamında açıklanmıştı. Aynı şekilde destekleyici bir terapist, 25 yaşındaki bir hastanın ebeveynleriyle yaşadığı acı verici çatışmayı, belki taktikleri açısından hatalı ama tamamen meşru bir erişkin özerkliği hedefini elde etme girişimi olarak yeniden çerçeveleyebilir: “Bence yapmaya çalıştığınız şey -sorumluluk almak ve kendi yaşamını kontrol etmek- son derece yerinde; belki sizinle birlikte, bunu ebeveynlerinizle aranızda bu kadar öfkeye yol açmayacak yollarla nasıl yapabileceğinizi keşfedebiliriz.”

    Destekleyici terapide terapist, umutsuzlukla mücadele etmek için doğrudan çevresel düzenlemelere başvurabilir. Hastaya engellilik statüsü alması, yeni bir daire bulması, bir işi sürdürmesi ya da ulaşım imkânı sağlaması konusunda yardımcı olmak gibi gündelik ancak somut müdahaleler hasta için kritik önem taşıyabilir ve bu alanlarda sağlanan başarılar geleceğe ilişkin iyimserliği artırır. Umutsuzluk, hastanın öz değerinin yükseltilmesiyle de hafifletilebilir; daha önce tartışıldığı gibi bunu sağlamanın en etkili yolu, belirli becerilerde gerçek bir yeterlilik ya da ustalık geliştirilmesidir.

    13. Strateji: Şimdi ve Burada’ya Odaklanma

    Destekleyici psikoterapi, terapistin hastanın çocukluk yaşantılarını inceleyerek bu yaşantıların güncel düşünceler, hisler ve davranışlar üzerindeki etkisini anlamaya çalıştığı klasik bir “derinlik psikolojisi (depth psycholog)” değildir. Bu tür bir keşif destekleyici terapide uygunsuz ya da yararsız demek değildir; ancak birincil odağın “o zaman orada”dan ziyade “şimdi ve burada” olması gerekir.

    Destekleyici terapinin birincil odağı olması gereken şimdi ve burada meseleleri, gündelik işlevselliğe ilişkin olanlardır. Hasta nasıl hissediyor? İşte, aile içinde, arkadaşlarıyla nasıl gidiyor? Kirasını ödeyebiliyor mu? İşe gidip gelmekte zorlanıyor mu? Grup terapisi yararlı oluyor mu? İlacını alıyor mu ve herhangi bir yan etki yaşadı mı? Terapistin hastanın nasıl ilerlediğini değerlendirebilmesi ve birlikte çalışmanın odağını belirleyebilmesi, bu gündelik ayrıntılar üzerinden mümkün olur. Güncel duygudurum ve belirtiler ile kira, ulaşım, ilaç kullanımı gibi lojistik konular yeterince gözden geçirildikten ya da ele alındıktan sonra, şimdi ve burada odağı psikolojik açıdan zorluk yaşayan hastaların çoğu için kritik bir alana yönelmelidir: kişilerarası ilişkiler ve sosyal beceriler. Terapistin, hastanın kişilerarası farkındalığını ve gerçeklik değerlendirmesini artırmasına ve uygun sosyal beceriler geliştirmesine ne kadar yardımcı olabilirse, hastanın gündelik yaşamda işlevselliği o kadar iyi olur. Bu nedenle sosyal beceri eğitimi -ister resmî bir programın parçası olarak, ister destekleyici terapistin genel çalışması içine doğal biçimde yerleştirilmiş olarak olsun- hastanın genel işlevselliği ve yaşam doyumu açısından temel bir önem taşır. Destekleyici terapist, her seans için uygun bir gündemi belirlemek üzere hasta ile işbirliği içinde çalışmalıdır. Bununla birlikte, hasta ya da terapi açısından en önemli sorunların zamanında ele alınmasını sağlamak terapistin nihai sorumluluğudur. Bu nedenle terapistin, belirli bir seansta ele alınacak çeşitli meselelerin önem derecesini sıralamak için bir “tematik öncelik hiyerarşisi (hierarchy of thematic priority)” (29) ya da “birincil bir hedefler hiyerarşisi (hierarchy of primary targets)” (69) aklında bulundurması çoğu zaman yararlı olur. Genel bir kural olarak, bu tür listelerin en üstünde şunlar yer alır:

    1. Hastanın ya da başkalarının fiziksel güvenliğine yönelik tehditler; örneğin intihar ya da cinayet düşünceleri veya davranışları.
    2. Seansı ya da tedaviyi sekteye uğratan davranışlar; örneğin seans sıklığının azaltılması ya da terapinin sonlandırılması yönündeki talepler, coğrafi bölgeden ayrılma planları, terapi ücretinin ödenmemesi, ofis eşyalarına zarar verilmesi, terapisti içeren sınır aşımı girişimleri.
    3. Geleceği daraltan (future-foreclosing) olaylar ya da planlar (54); örneğin bir işi ani biçimde bırakmak ya da alternatif bir yaşam düzenlemesi olmadan evden taşınmak.
    4. Tedaviye uymamak; örneğin gerekli ilaçları almamak ya da yardımcı bir terapist ya da psikiyatriste gitmemek.
    5. Olumsuz aktarım.

    14. Strateji: Hastanın Eylemini Teşvik Etme

    Destekleyici terapistin, hastanın etkin hâle gelmesine; yalnızca “söylemek” ya da “konuşmak” yerine “yapmasına” yardımcı olması kritik önemdedir. İster terapistin ofisinde, ister gündelik yaşamda olsun, hastanın yeni düşünme, hissetme ve davranma biçimlerini denemesi desteklenir. Meseleler üzerine konuşmak destekleyici terapide çoğu zaman çok yararlıdır; ancak uzun vadede, tartışma tek başına eylemin yerini tutmaz. Hasta, yeni kişilerarası davranışları ya da becerileri başarıyla deneyimleyerek, belirli korkuların üstesinden gelerek ya da yetersizlik hisleri üzerinde ustalık kazanarak kendisinin farklı alanlarda gerçekten yeterli olduğuna ikna olabilir. On yaşındaki bir çocuğun başarısızlık hisleri hakkında onunla konuşmak bir şeydir; arkadaşlarıyla beyzbol oynarken ona bir vuruşu (home run) öğretmek bambaşka bir şeydir. Çocuğun yetersizlik hislerine en güçlü panzehir olacak olan, ikincisindeki deneyimdir.

    Hasta için somut ve ulaşılabilir davranışsal hedefler belirlemek de yararlıdır. “Mutlu olmak istiyorum” ya da “Daha iyi bir insan olmak istiyorum” kabul edilebilir hedeflerdir; ancak uygulanabilirlik açısından o kadar geniştirler ki operasyonel hale getirilmeleri güçtür. Ayrıca, bu kadar genel hedefler ilerlemenin değerlendirilmesini zorlaştırır ve çoğu zaman hastanın “Bir yere varamıyorum” duygusunu yaşamasına yol açar. Bu nedenle, “Daha iyi bir insan olmak istiyorum” hedefi şu tür somut davranışsal amaçlara dönüştürülebilir: “Ailemle haksız yere öfkelendiğimde onlardan özür dilemek istiyorum ve arkadaşlarımdan gelen telefonları 24 saat içinde geri aramak istiyorum.”

    Belirli, somut ve ulaşılabilir davranışsal hedeflerin belirlenmesi bir başka önemli işleve hizmet eder: “biçimlendirme” (shaping) olarak bilinen davranışsal ilkenin uygulanmasını mümkün kılar. Hastalar -tıpkı psikolojik olarak sağlıklı kişiler gibi- karmaşık davranışları ilk denemede iyi bir biçimde gerçekleştiremeyebilirler. Çoğu zaman önce bu karmaşık becerinin parça-davranışlarını ya da bileşenlerini çalışmaları ve bunlarda ustalaşmaları gerekir. Daha sonra bu bileşen davranışlar giderek daha karmaşık biçimlerde birbirleriyle bütünleştirilir ve en sonunda bütünsel, karmaşık becerinin uygulanmasında yeterliliğe ulaşılır.

    Önceki bir örneğe dönersek, bir hastanın kendisini geçindirebilmesi için bir iş bulması gerekmektedir. Destekleyici terapist, hastayla iş bulma sürecinin her adımı üzerinde sırasıyla çalışabilir: uygun işi seçmek, bir özgeçmiş hazırlamak, doğru kıyafetleri seçmek, uygun görgü kurallarını uygulamak, mesleki hedefleri tutarlı biçimde ifade etmek, zor sorulara yanıt vermek ve görüşmeyi takip etmek. Belirli ve somut davranışsal hedefler koyarak büyük başarıları küçük parçalara ayırmak, göz korkutucu görünen görevleri yönetilebilir alt görevlere dönüştürmek ve hastayı başarısızlığa değil başarıya hazırlamak mümkün olur.

    Destekleyici terapist, tıpkı iyi bir ebeveyn gibi, hastanın mevcut psikolojik durumunu ve kapasitelerini, genel bağlamı ve ele alınan belirli görevi değerlendirerek hastanın yeni ya da güç bir deneyime ne zaman, nasıl ve hangi koşullarda adım atması gerektiğini düşünmelidir. Ardından terapist, bu belirli hastanın söz konusu meseleyle ya da sorunla başa çıkmasında en yararlı olabilecek teknikleri kullanarak hastayla birlikte özgül bir eylem planı geliştirmelidir.

    Tipik bir destekleyici terapi hastasında davranışsal yaklaşımlar -davranış provası, rol oynama, gevşeme, kademeli maruz bırakma, görselleştirme ve imgeleme gibi teknikler- hastanın hedeflerine ulaşmasına yardımcı olmada çoğu zaman en yararlı yöntemlerdir. Bu tekniklerin birçoğu J. S. Beck (16) ile Linehan (60, 69) tarafından sıralanmış ve ayrıntılandırılmıştır. Hastanın seanslar arasında tamamlaması için ev ödevi verilmesi de hastayı etkin hâle getirmede teşvik edici olabilir. J. S. Beck (16), bu konuda, ödevleri belirlerken hasta ile işbirliği içinde çalışmanın önemini; ödevlere ofiste başlanmasını; ödevin bir sonraki seansta gözden geçirilmesini; olası güçlüklerin öngörülmesini ve giderilmesini; daha genel olarak da etkinlik izlemi ve planlamasına dikkat edilmesini vurgulayan akılcı yönergeler sunmaktadır.

    Hastayı etkin olmaya ve yeni düşünme, hissetme ya da davranma biçimlerini denemeye teşvik etme açısından, sabrı (“Her şeyin bir zamanı ve yeri vardır” ya da “Roma bir günde kurulmadı”), ısrarı (“Vazgeçmeyenler kazanır, vazgeçenler asla kazanamaz”) ve pratiği (“Pratik mükemmelleştirir”) vurgulamak yararlı olur. Bu noktada destekleyici terapist, hastanın çabaları başlangıçta başarısız ya da hatta felaketle sonuçlanmış olsa bile, yine bir tür moral kaynağı olarak hastanın çabalarına destek verir.

    15. Strateji: Hastayı (ve Aileyi) Eğitme

    Eğitim, destekleyici terapistin çalışmalarının daima büyük ve önemli bir parçasıdır. Terapist, anlaşılır ve teknik olmayan bir dil kullanarak ve hastanın belirli bir anda neyi duyabileceğine ya da kaldıramayacağına özen göstererek, hastanın kendi rahatsızlığı (örneğin depresyon) hakkında bilgi edinmesine yardımcı olmaya çalışır. Hastalığın belirtileri, seyri ve prognozu tartışılır. Belirli durumlar, yılın kimi zamanları, stresli koşullar, alkol ya da madde kullanımı gibi çözülmeyi tetikleyen etkenlere ve uyku azalması ya da iştah değişikliği gibi yaklaşan bir dekompanzasyonu haber veren öncü belirtilere özel dikkat gösterilmelidir. Kendi durumuna özgü tetikleyiciler ve uyarı işaretleri hakkında bilgiyle donanan hasta, psikolojik çöküşü önlemek ya da en azından hafifletmek için adımlar atabilir. Hastaya psikiyatrik ilaçlar reçete edilmişse, kendisine farmakolojik müdahalenin endikasyonları, beklenen zaman çizgisi ve yararları ile risk ve yan etkiler konusunda eğitim verilmelidir. Bu tür bir eğitimin kesintisiz süreci boyunca, destekleyici terapistin hastada umudu koruması, hastanın koşullarının gerçekçiliği ile geleceğe ilişkin uygun bir iyimserliği dengeli bir şekilde bir arada tutması önemlidir.

    Özellikle daha ağır ya da kronik ruhsal hastalığı olan kişilerde, benzer biçimde hastanın ailesini, yakınlarını, önemli arkadaşlarını, işverenini ya da çeşitli sosyal kurumları eğitmenin büyük yararı olabilir. Bu kişiler, istekli ve yeterli oldukları takdirde, hasta için ek birer “gözlemleyen ego” ve “yardımcı ego” işlevi görebilirler. Bununla birlikte, hastanın isteklerine, özerkliğine ve gizliliğine mutlaka saygı gösterilmelidir. Acil durumlar (örn., kendine ya da başkalarına yönelik yakın fiziksel tehlike riski) dışında, terapist hastanın vakasıyla ilgili olarak başkalarıyla konuşmadan önce hastadan açık izin almalıdır.

    Destekleyici terapistin ikinci bir eğitici rolü yukarıda zaten belirtilmişti. Yani terapist, hastayı gerçeklik değerlendirmesi, duygulanımı düzenleme, dürtü kontrolü, bağlantılar kurma, sosyal beceriler geliştirme, iş bulma, bütçe hazırlama, toplu taşıma kullanma, sosyal güvenlik engellilik başvurusu yapma ve hastanın kendi başına gerçekleştiremediği diğer herhangi bir özgül görev ya da işlev konusunda da eğitebilir.

    Yukarıdaki her bir durumda bilgi, hastayı güçlendirir; gerçek bir yeterliliğe ve yükselmiş bir öz-değere giden yolu açar.

    16. Strateji: Çevreyi Düzenleme

    Destekleyici terapi ile psikodinamik, psikanalitik ya da içgörü yönelimli psikoterapiler (8) arasındaki bazı farklar yukarıda zaten vurgulanmıştı. Bu bağlamdaki son bir nokta ise terapistin, hastanın çevresini düzenleme ya da değiştirme konusundaki istekliliğidir.

    Destekleyici terapist, tipik bir psikanalistten farklı olarak, hastanın bağımsızlığına ve gizliliğine gereken özeni göstermek koşuluyla, hastaya yardımcı olmak için diğer kişilerle ya da kurumlarla doğrudan etkileşimde bulunabilir. Bu nedenle destekleyici terapist, önemli aile üyeleriyle çalışarak aile desteğini en üst düzeye çıkarmaya çalışabilir. Çeşitli sosyal hizmet kurumlarının yardımını organize edebilir, hastanın durumunu açıklamak üzere işvereniyle görüşebilir, mahkeme sistemiyle iletişim kurabilir, gerekirse sosyal güvenlik bürosuna hastayla birlikte gidebilir. Destekleyici terapistin rolü, bir kez daha, iyi bir ebeveynin rolüne benzer. Terapist, ihtiyaç duyulan yardımı sağlar (yani hastanın şu anda kendi başına gerçekleştiremeyeceği önemli görevlerin tamamlanmasını), ancak aynı zamanda hastanın gelişimini ve nihai bağımsızlığını destekler.

    Sonuç

    Ruhsal hastalığı olan hastalar için en yaygın psikoterapötik tedavi paradigması olmasına karşın, destekleyici terapi tipik bir ruh sağlığı profesyoneli eğitim müfredatında görece az yer bulur. Bu durum, farklı psikoterapi paradigmalarından alınan çeşitli tekniklerin kullanımının da eklenmesiyle, birçok ruh sağlığı profesyonelinin destekleyici terapinin temel doğası ve süreci konusunda kafa karışıklığı yaşamasına yol açmıştır. Etkili destekleyici terapinin temelini oluşturan temel stratejiler burada betimlenmiştir; böylece destekleyici terapist, müdahalelerini hastaya en fazla yararı sağlayacak şekilde odaklayabilir.

    Klinik Vinyet

    Amy, 22 yaşında, bir üniversite son sınıf öğrencidir ve 2 aylık depresif belirti öyküsüne, düşmeye başlayan notlarına ve aralıklı alkol kötüye kullanımına eşlik eden yakınmalar nedeniyle kendi inisiyatifiyle Öğrenci Sağlık Hizmetleri Danışma Merkezi’ne başvurmaktadır. Psikiyatrik hastaneye yatış, intihar girişimi ya da eylemi, ya da okul danışmanı dışında bir ruh sağlığı profesyoneliyle daha önce temas etme öyküsü yoktur. Üniversite üçüncü sınıfının başlarında Amy’nin birinci basamak hekimi, son 3 ay içinde 2,5 kilogramlık bir kilo kaybıyla birlikte disfori, bozulmuş uyku ve dikkat, azalmış iştah nedeniyle, günde 20 mg fluoksetin reçete etmiştir. Ancak dört ay sonra Amy ilacı kendi kendine kesmiş, çünkü belirgin bir iyileşme sağlamadığını düşünmüştür. Son sınıfa kadar Amy oldukça iyi bir öğrenciydi; tarih bölümünde okurken B+ not ortalamasını koruyordu. Bununla birlikte, son dönemde notları belirgin biçimde düşmüştür. Amy’yi daha da kaygılandıran ise, kendi tutumuna hiç benzemeyen bir davranış olan aşırı alkol tüketiminin yeni başlamış olmasıdır.

    Amy’nin bir dizi zorlayıcı endişesi vardır. Üniversitedeki son yılının sonu yaklaşırken, gelecekteki mesleği konusunda hâlâ kararsızdır. Babası onun hukuk okuluna gitmesini istemektedir; oysa Amy bir yazar olmak eğilimindedir ve babası bu mesleği hem önemsiz hem de riskli görmektedir. Amy için ikinci bir kaygı ise, son dönem boyunca iki kız ev arkadaşıyla giderek artan bir biçimde yabancılaşmış olmasıdır; onlarla artık ortak noktalarının giderek azaldığını hissetmektedir. Gerçekten de, ev arkadaşları başarılı kariyerler için plan yapıp geleceğe umutla bakarken, Amy kendisini gelecekteki mesleği konusunda “sıkışmış” ve kafası karışmış hissetmektedir. Son olarak Amy, “varlığı belirsiz arkadaşı” ile olan ilişkisinden memnun değildir ve ilişkilerinin geleceğinden emin değildir. Erkek arkadaşı zeki fakat katı ve talepkâr bir tıp fakültesi öncesi öğrencisidir ve başkalarını çok eleştirir. Çoğu zaman Amy’ye düşüncelerinin ve hislerinin “tamamen yanlış” olduğunu söyler. Daha genel olarak, zeki, çekici, atletik ve iyi bir mizah anlayışına sahip olmasına rağmen Amy, erkeklerle ilişkilerinde kendisini her zaman güvensiz hissetmiştir.

    Amy üç kız kardeşin en küçüğüdür. Avukat olan babası, büyük bir şehirde saygın bir hukuk firmasının hırslı, mükemmeliyetçi ve talepkâr kıdemli ortağıdır. Amy’nin babası ailedeki herkesten yüksek beklentilere sahiptir; her aile üyesinin zeki, çekici, fiziksel olarak formda ve başarılı olmasını bekler. Buna karşılık, eskiden hemşire olan fakat artık bir ev hanımı olarak yaşayan Amy’nin annesi, babasına kıyasla çok daha az atılgandır. Gerçekten de anne de kocasının mükemmellik taleplerinden ürkmüş görünmektedir. Ailedeki tüm kadınlar -anne ve kızlar- onun zayıf ve çekici kalma, yüksek notlar alma ve mesleki açıdan başarılı olma yönündeki baskısını hissetmişlerdir. Amy’nin en büyük kız kardeşi hukuk fakültesini bitirmiş ve şu anda önde gelen bir federal yargıcın yanında raportörlük yapmaktadır. Ortanca kardeşi ise hukuk fakültesinin son yılındadır ve uluslararası finans alanında uzmanlaşmayı planlamaktadır. Buna karşılık Amy yalnızca hukukla ilgilenmemekle kalmaz, aynı zamanda “sadece” 3.4 not ortalamasını koruyabilmiştir (kız kardeşleri tıpkı babaları gibi tüm derslerde AA alan öğrencilerdir). Ailede ruhsal hastalık öyküsü bulunmamaktadır. Amy’nin anlamlı bir tıbbi hastalık ya da ameliyat öyküsü yoktur. Düzenli olarak aldığı tek ilaç, günlük bir multivitamin tabletidir. Amy kısa bir süre esrar ve kokain denemiştir; ancak şu anda yalnızca alkol kullandığını kabul etmektedir. Hafta içinde alkol almamasına rağmen, son 2 ayda tipik bir hafta sonu akşamında birkaç kutu biranın ardından üç ila beş karışık içki tüketmiştir. Bu içki aşırılıkları genellikle sınıftan tanıdıklarıyla birlikte yakındaki bir barda gerçekleşir. Ertesi sabah Amy, “sorumsuzca” dediği davranışı nedeniyle kendini suçlu, pişman ve kendine kızgın hisseder.

    Formülasyon.

    [#1] Amy için en önemli psikolojik meseleler, düşük öz-değer ve özellikle babasının ona biçtiği beklentiden farklı, kendisine ait bir kimlik oluşturmakta yaşadığı güçlüklerdir. Bu kaygılar, Amy mezuniyet sonrasında ne yapacağı sorusuyla yüzleşmek zorunda kaldığı son sınıfta belirgin biçimde artmıştır. Pek çok gücüne (zekâsı, mizah anlayışı, atletik yetenekleri ve fiziksel çekiciliği) rağmen Amy kendisini temelde sevilmez, çekici olmayan ve yetersiz biri olarak hissetmektedir. Amy’nin düşük öz-değer hisleri, yaşamı boyunca babasının gözünde “yeterince iyi” bir kız olma yönündeki başarısız çabalarıyla ilişkilidir. Amy, abilerinin izinden gitmeye istekli ya da muktedir olmaması ölçüsünde babasının kendisinden büyük hayal kırıklığı duyduğunun çok farkındadır; her iki kız kardeşi de tüm derslerde AA alan, güçlü ve başarılı avukatlar olma yolunda ilerleyen ve aynı zamanda güzel kadınlardır. Bu bakımdan Amy, pasif ve depresif olan annesiyle özdeşim kurar; annesi de benzer biçimde kocası için asla yeterince şey yapamayacağını ya da yeterince “iyi” biri olamayacağını hisseder. Amy, annesiyle derinden kökleşmiş bir değersizlik duygusunu paylaşmakla kalmaz; erkeklerle olan ilişkilerinde de annesinin pasifliğini, mazoşizmini ve eleştirilme ile reddedilme korkularını sergiler. Annesinde olduğu gibi Amy de bir erkekle duygusal olarak yakınlaşmaya isteksizdir; çünkü böyle bir ilişkinin onu nihayetinde savunmasız bir konuma yerleştirdiğine ve bu konumdan hazdan çok acı ve hayal kırıklığı yaşayacağına inanmaktadır. Buna karşılık, Amy’nin son dönemde kız ev arkadaşlarından uzaklaşması ve genel olarak kendi yaşındaki kızlarla sınırlı ilişkiler kurması, büyük kız kardeşleriyle uzun süredir devam eden bilinçli ve bilinçdışı rekabetin bir yansımasıdır. Amy, özellikle atılgan ve başarılı kadınları kendisiyle rekabet içinde gördüğü kişiler olarak algılar ve onlara kıyasla kendisini her zaman daha aşağı konumda hisseder.

    Yıllar içinde Amy, biyolojik mizaç ve doğuştan getirdiği yetilerinin, ebeveynlerinin model olma biçiminin ve çevresel pekiştirmelerin bir yansıması olarak başa çıkma/savunma mekanizmaları geliştirmiştir. Duygulanımın yalıtılması ile öfkenin kendine yöneltilmesi -ki her ikisi de Amy’nin annesi tarafından modellenmiştir- Amy’nin duygularını sınırlamasına ve saldırgan babasına yönelik öfkeli karşılıklar vermesini engellemeye hizmet eder; ancak özellikle ikinci savunma, suçluluk, utanç ve depresyon hislerine yol açar. Yer değiştirme savunması aracılığıyla ise Amy, saldırgan ve rekabetçi itkilerini ailesiyle doğrudan çatışmaya yol açmayan atletik etkinliklere yönlendirebilmektedir. İçselleştirme benzer bir işleve hizmet eder; Amy’nin, duygularını serbest bırakmaktan korktuğu için onları zihinsel bir alanda tutmasına olanak tanır ve aynı zamanda babası ile kız kardeşlerinin en çok değer verdiği bilişsel alanda (hukuk dışındaki alanlarda olsa bile) onlarla rekabet edebilmesini sağlar. Bu entelektüelleştirme süreci, Amy’nin salıvermekten korktuğu duyguların içeride tutulmasını da pekiştirir. Son dönemde ortaya çıkan aşırı alkol kullanımı ve muhtemelen düşen notlar Amy’nin altta yatan depresyonunu yansıtsa da, aynı zamanda bilinçdışı çatışmalarının eyleme dökülmüş biçimleridir. Bu nedenle alkol kötüye kullanımı ve düşük notlar, Amy’nin babasına yönelik öfkesini dolaylı yoldan ifade etmesinin bir yolu (onu utandıracak ve onun Amy için kurduğu hedefleri sekteye uğratacak davranışlarda bulunmak) olduğu gibi, hem “yeterince iyi” olmamanın hem de babasına karşı düşmanca hislere sahip olmanın cezasını kendine kesmesinin bir aracı hâline gelir. Amy’nin artan depresyonu ve son dönemdeki eyleme dökme davranışları, yaklaşan mezuniyetinin yarattığı baskıyla tetiklenmiştir; bu baskı, onu, kendisi ve ailesiyle ilgili bastırmaya çalıştığı meselelerle yüzleşmeye zorlamaktadır. Son olarak, Amy’nin erkek arkadaşını seçme biçimi, bir aktarım yeniden sahnelemesini ve/veya nevrotik bir kendini gerçekleştiren kehaneti düşündürmektedir: Amy, babasına çok benzeyen bir erkekle ilişkiye girmeyi seçmiştir. Amy bilinçdışı olarak erkek arkadaşıyla ilişkisinin içinde babasının onayını ve kabulünü sembolik biçimde ararken, bunun yerine babasıyla ilişkisini yineleyen eleştiri ve reddedilme deneyimleri yaşamaktadır.

    Amy’nin zekâsı, mizah anlayışı, atletik yeteneği ve fiziksel çekiciliğine ek olarak başka güçlü yanları da vardır. Kişilerarası kaygılarına rağmen Amy sosyal açıdan uygun davranan ve becerikli bir kişidir ve başkalarına karşı iyi bir empati kapasitesine sahiptir. Genel olarak fedakâr ve nazik bir insandır. İşlevselliğin birçok alanında yaratıcılık, azim ve cesaret göstermiştir. Alkol tüketimine ilişkin mevcut dürtü kontrolü zayıflığı onun için bir kural değil, bir istisnadır. Son olarak, şu anda bunalmış ve kafası karışmış hissetse de Amy genellikle güçlü içgözlemsel kapasitelere sahiptir; kendisini ve davranışlarını nesnel bir biçimde görebilme yetisi buna dahildir.

    Destekleyici müdahaleler

    Amy, en azından destekleyici psikoterapi ve psikodinamik psikoterapi de dâhil olmak üzere çeşitli psikoterapötik yaklaşımların kapsayıcılık ölçütlerine rahatlıkla uyar. Terapistin Amy’nin tedavisinde destekleyici terapiyi birincil yaklaşım olarak seçmesi, hasta tercihleri, kaynak sınırlılıkları ve üniversite yaşamının gerçekliğine ilişkin değerlendirmesini yansıtır. Amy psikodinamik psikoterapiden kesinlikle yarar görebilecek olsa da, gerçekte çok yakında mezun olacak bir üniversite son sınıf öğrencisidir ve büyük olasılıkla ülkenin başka bir bölgesine taşınacaktır. Daha da önemlisi, Amy -tıpkı pek çok hasta gibi- belirtilerinin hızlı biçimde hafiflemesini ve yaşamında ilerleyebilmesi için somut yönlendirmeler almayı arzulamaktadır. Bu aşamada, güçlüklerinin daha derin bir kavranışından, yani “içgörü”den ziyade hızlı bir “iyileşme” istemektedir. Bu doğrultuda daha etkin ve şimdi ve burada odaklı bir yaklaşımı memnuniyetle karşılamaktadır. Daha önce belirtildiği gibi ve değişen hasta beklentileri, gereksinimleri ve kaynaklarıyla uyumlu olarak Hellerstein ve çalışma arkadaşları (11), çoğu hasta için tercih edilmesi gereken tedavi modelinin ya da varsayılan terapinin destekleyici terapi olması gerektiğini savunmuşlardır.

    Amy için, iyi bir ebeveyn gibi davranan [#2] destekleyici terapist, onun kendine zarar verici davranışlarını uygun biçimde sınırlamayı, aynı zamanda güçlü yanlarını, hayallerini ve hedeflerini doğrulamayı gerektirir. Terapistin amacı, Amy’ye belirli bir meslek seçimi ya da yaşam planı dayatmak değil; kendi seçimlerini yapmasına ve kendisini bulup kabullenmesine yardımcı olmaktır.

    Amy ile yapılacak destekleyici çalışmanın odağı, ailesi ve akranlarıyla olan ilişkilerinin psikodinamiğinden çok, şimdiki zamana (şimdi ve burada [#13]) ve geleceğe yönelik olacaktır: eyleme dökme davranışlarını kontrol altına almak ve mezuniyet için gerekli akademik koşulları yerine getirmek; bir meslek seçimi tanımlamak ve hedeflerini hayata geçirmek için gerekli adımları atmak; babasının tahakkümü, hayal kırıklığı ve reddiyle başa çıkmak; kendi yaşındaki kadın ve erkeklerle doyurucu ve uygun ilişkiler kurmak. Bu tür terapötik çalışma, Amy’nin şimdiki durumunu, düşüncelerini, duygulanımlarını ve davranışlarını anlamak amacıyla geçmişin keşfini içerebilir; ancak amaç, geçmişi şimdiye yeniden taşımak (örn. aktarımda) değil, hızlı biçimde daha iyi bir gelecek inşa etmektir.

    Amy’nin terapisindeki en acil hedefler, depresif belirtilerini hafifletmek, alkol kötüye kullanımı yoluyla ortaya çıkan kendine zarar verici eyleme dökme davranışını sınırlamak ya da kontrol altına almak ve üniversite son sınıfta yaşanabilecek akademik bir başarısızlığın gelecekteki kariyerine ciddi zarar vermesini önlemektir. Amy, davranışlarının yıkıcı niteliğinin fazlasıyla farkındadır ve bununla ilgili suçluluk da hissetmektedir (mevcut davranışlarına karşın güçlü bir doğru-yanlış duygusuna sahiptir) ve yaşamının büyük bölümünde iyi bir dürtü kontrolü göstermiştir. Bu nedenle, destekleyici terapistin Amy’nin alkol kullanımına yönelik sınırları agresif biçimde koymasına (yani tutma ve kapsama [#5]) muhtemelen gerek olmayacaktır; yalnızca Amy’nin içip araba kullanmamasını ya da yaşamı tehdit eden başka davranışlarda bulunmamasını sağlamak yeterlidir. Gerçekten de, bir ruh sağlığı profesyoneliyle sorunlarını ele alıyor olması bile Amy’nin davranışları üzerindeki olağan ve uygun denetimini yeniden kazanması için yeterli olabilir. Amy’nin depresyonu, hem kısa vadeli hem de uzun vadeli meselelere odaklanan destekleyici terapötik teknikler gerektirecektir; belirtileri yeterince şiddetliyse bu tekniklerin antidepresan bir ilaçla birlikte kullanılması da gerekebilir.

    Amy bir birey olarak kimliğinin tanımlanması ve sağlamlaştırılmasıyla, yani babası tarafından dikte edilen kimlikten ayrı bir kimlikle, mücadele etmektedir; bu mücadelede ne yalnızdır ne de anormaldir, çünkü geç ergenlik ve erken yetişkinliğin temel gelişimsel görevlerinden biri böylesi yeni bir benlik duygusunu oluşturmaktır. Benzer şekilde, bu sağlıklı kimlik sağlamlaşmasının aile içinde çatışmaya yol açması da özellikle çocuklardan kendi arzuları yerine ebeveynlerin buyruğunu ve beklentilerini izlemelerinin örtük ya da açık biçimde talep edildiği ailelerde yaygın bir durumdur. Amy, babasıyla yaşadığı güçlüklerin onun açısından bir başarısızlık değil bir güçlülük olarak -özerklik ve özgün bir benlik için verdiği mücadelenin bir işareti olarak- yeniden çerçevelenmesinden [#12] yarar görebilir. Nitekim kendi yoluna gitme cesaretini gösterdiği için daha çok övülen kız kardeşlerinden bile daha bağımsız ve daha cesur biri olarak betimlenebilir. Böylece terapist, Amy’nin depresyonunu ve yakın zamandaki alkol kötüye kullanımını aileden ayrışma mücadelesi olarak olağanlaştırarak [#11] ve yeniden çerçeveleyerek [#12], aynı anda Amy’nin öz-değerini [self-esteem, #11] yükseltmeye ve geleceğe ilişkin umutsuzluğunu [#12] azaltmaya başlayacaktır (“Şu anda zor olduğunu biliyorum, ancak bu herkesin büyürken ve aileden uzaklaşmaya başlarken karşılaştığı birçok şeyden sadece biri. Sonuçta siz de yaşıtlarınız gibi bunun üstesinden geleceksiniz.”). Bu doğrultuda terapist, kendisini tanımlama ve köken ailesinden kopma konusundaki kendi güçlüklerinin bir kısmını açığa vurabilir [#8] (yani özdeşim [identification, #8] için bir rol modeli sağlayabilir).

    Amy şu anda bunalmış hissetse de yaşam öyküsü genel olarak olgun bir psikolojik düzeyde işlev görebildiğini göstermektedir. Bu nedenle destekleyici terapistin ruhsal yapı ödünç verme [#6] işlevi büyük olasılıkla geçici ve duruma bağlı olacaktır. Gerçeklik değerlendirmesi [#6, #8] Amy’nin gerçek güçlü yanlarının (örneğin zekâ, yaratıcılık, mizah, atletiklik) tanınmasına ve kabulüne odaklanarak şu anda zedelenmiş olan öz değerini [#11] yükseltmeye yardımcı olabilir. Terapistin rol model olarak [#8] örnekleyebileceği problem çözme becerileri başlangıçta Amy’nin son sınıfta akademik başarısızlığı önlemek ve yazar olma hedefini araştırıp sürdürmek için somut adımlar atmak gibi “şimdi ve burada”ya ilişkin konulara vurgu yapacaktır. Terapistin etkinliği özendirmesi [#14] yararlı olacaktır. Terapist, Amy’nin gazetecilik alanında yüksek lisansa başvurmak üzere GRE sınavlarını [Graduate Record Examinations] almayı etkin biçimde araştırmasını, yeni mezun üniversiteliler için gazetecilikte olası iş fırsatlarını incelemesini ve ayrıca nerede yaşayabileceği ile kendini nasıl geçindireceğine ilişkin pratik kaygıları göz önünde bulundurmasını teşvik edebilir. Bir meslek seçme ve iş bulma gibi göz korkutucu görünen bir görevi daha küçük, tanımlanabilir ve aşamalı hedeflere dönüştürerek terapist onu başarısızlığa değil başarıya hazırlamakta [#11] ve eşzamanlı olarak umutsuzluğu gidermektedir [#12].

    Amy, destekleyici terapistin süperegosunu ödünç almaktan [#6] da yarar görecektir; ancak bu, yakın zamandaki alkolle ilişkili eyleme dökme davranışları ve akademik düşüşü konusunda yeterli suçluluk ya da utanç hissetmediği için değildir. Tam tersine, terapistin Amy’nin babasının istediği “şey” olamadığı için kendisini cezalandırmayı bırakmasına, kim olduğunu ve hayatta ne yapmak istediğini kabullenmeyi öğrenmesine yardımcı olması gerekebilir. Dolayısıyla terapistin Amy’nin kullanımı ve içselleştirmesi için sağlayacağı süperego, daha az sert, daha bağışlayıcı bir süperego olacaktır. Daha önce belirtildiği gibi, Amy’nin eyleme dökmesini kontrol altına almak süperego’dan çok ego gerektirir; çünkü Amy davranışları konusunda zaten suçlu ve utanç içindedir, fakat bunun neden olduğunu ve bunu nasıl durduracağını anlamamaktadır. Yeterli açıklama ve destekle birlikte Amy’nin kendine zarar verici eylemleri üzerinde yeniden kontrol kazanması olasıdır.

    Destekleyici terapistin Amy’de yetkinlik geliştirmesi [#11] gerekliliği, ondan çok Amy’nin zaten sahip olduğu çok sayıdaki yetkinliği -bunlar babası tarafından değer verilen beceriler olmasa bile- tanımasına ve kabullenmesine yardımcı olma gerekliliğidir. Bu açıdan bilişsel bir terapötik yaklaşım, Amy’nin güçlü ve zayıf yanlarına daha dengeli bir bakış açısı kazanmasına olanak sağlayarak yararlı olabilir. Bununla birlikte, diğer yeteneklerine kıyasla Amy, erkeklerle ve son dönemde kendi yaşındaki kadınlarla olan kişilerarası ilişkilerinde belirgin biçimde daha az yetkin ve daha az beceriklidir. Keşfedici bir yaklaşımın (örneğin kız kardeşleriyle ev arkadaşları arasındaki bağlantıları ya da babasıyla erkek arkadaş seçimi arasındaki bağlantıları kurmak [#10]) destekleyici bir yaklaşımla birleştirilmesi, yine uygun terapist kendini-açımlaması [#8] ve rol modelliği [#8] eşliğinde yararlı olabilir. Bu bağlamda daha uzun vadeli ve belirli bir hedef, örneğin istismara dayanmayan, yakın bir ilişki geliştirmekten oluşabilir; terapistin yardımcı ego (auxiliary ego) [#6] sağlaması yoluyla bu hedefe yönelik belirli adımlar, doğru erkeği bulmayı (nerede, nasıl, ne zaman) ve hem yakın duyguları hem de reddedilme duygularını tolere etmeyi öğrenmeyi içerebilir. Yukarıda olduğu gibi, daha küçük, aşamalı ve tanımlanabilir hedeflerin geliştirilmesi ve sürdürülmesi (“Herkesle iyi geçinmek istiyorum” yerine), terapistin Amy’yi başarısızlığa değil başarıya hazırlamasına [#11] yardımcı olur.

    Amy’nin ruhsal hastalıkla ilgili (örneğin depresyonla ilgili) yalnızca sınırlı bir eğitime [#15] gereksinimi vardır; daha önemlisi, başarısızlık, reddedilme, rekabet ve öfke duygularını nasıl yönettiğine ilişkin eğitimdir. Destekleyici terapist, Amy’nin duyguları ile hem depresif belirtileri hem de eyleme dökme davranışları arasında bağlantılar kurmasına [#10] yardımcı olabilir. Bu bağlantıların kurulması, şu anda baskılanmış durumda olan uyumlu başa çıkma mekanizmalarının [#7] en üst düzeye çıkarılmasına katkıda bulunabilir (örneğin entelektüel kapasite, mizah, spor). Böylece örneğin Amy, babasına yönelik öfkesinin daha fazla farkına vardıkça terapist onunla birlikte yıkıcı başa çıkma stratejilerini (örneğin öfkeyi kendine yöneltme ve eyleme dökme) daha uygun olanlarla (örneğin babasına yönelik hayal kırıklığını doğrudan ifade etme, mizah) değiştirmesi üzerinde çalışabilir. Benzer biçimde terapist, Amy’nin bir geleceğin yazarı olarak sözcük ustalığını başka bir gücü olarak kullanmayı seçerek, aileye ilişkin duygularını [feelings, #9] tanımasına, kabul etmesine ve uygun biçimde ifade etmesine yardımcı olabilir.”

    Amy’nin terapisti, terapötik ilişkiye yansıyabilecek aktarım zorluklarının [#4] farkında olmalı ve bunları yönetebilmelidir. Özellikle Amy, babasıyla olan ilişkisinden aktarılmış duygularla bir erkek terapiste tepki verebilir; terapistin yorumlarını buyurgan, eleştirel ve reddedici olarak yanlış yorumlayabilir. Bu duygulara karşılık olarak pasifleşebilir, savunmaya geçebilir ya da eyleme dökme davranışlarını artırabilir. Buna karşılık Amy, özellikle annesinin yaşına kıyasla kendi yaşına daha yakın bir kadın terapisti rekabetçi bir kız kardeş gibi, soğuk, kuşkucu ve kıskançlıkla karşılayabilir. Her iki durumda da destekleyici terapist, Amy’nin sağlıklı egosuyla ittifak kurmaya çalışarak terapötik ittifakı [#3] güçlendirmelidir; yani düşen notları, alkol kötüye kullanımı, mesleki çıkmazı ve kişilerarası güçlükleri konusunda uygun şekilde kaygı duyan yanlarıyla.

    Destekleyici terapistin Amy adına oldukça az sayıda çevresel düzenleme [#16] yapması gerekecektir. Örneğin Amy’nin 22 yaşında olması nedeniyle birçok terapist ailesiyle doğrudan konuşmaktan kaçınacak, Amy’nin yaşına uygun gelişimsel görevinin özerkliğini artırmak ve ailesiyle meseleleri yetişkinden yetişkine bir düzlemde müzakere etmeyi öğrenmek olduğunu düşünecektir.

    Kaynak:

    Misch, D. A. (2006). Basic strategies of dynamic supportive therapy. Focus: The Journal of Lifelong Learning in Psychiatry, 4(2), 225–244.

  • Başlangıç Düzeyindeki Psikodinamik Psikoterapist İçin Temel Teknikler

    Psikoterapi yürütmeyi öğrenme süreci son derece zorludur, özellikle de başlangıç aşamalarında. Yeni başlayan bir terapistin, hastayla ilk çalışmalarda nasıl ilerlemesi gerektiği konusunda somut bir rehberlik arayışı içinde olması uygunsuz değildir. Ancak ne yazık ki, eğitim sürecindeki terapist, oldukça kuramsal olan ve çeşitliliğiyle kafa karıştırıcı bir nitelik taşıyan psikodinamik/psikanalitik literatür karşısında gözü korkmuş hissedebilir. Aşağıdaki metin, yazarların psikoterapi literatüründen, kıdemli meslektaşlarla yapılan süpervizyonlardan ve kendi klinik deneyimlerinden damıtarak oluşturdukları psikoterapi “incileri”nin bir derlemesidir. Bu makale, psikodinamik çalışmanın bazı teknik yönlerine dair bir başlangıç kılavuzu olarak tasarlanmıştır. Teknikle ilgili, deneyimsiz kişiler için şaşırtıcı olabilecek ve diğer türdeki geleneksel konuşmalardan farklılık gösteren yönler seçilmeye çalışılmıştır. Yazarlar, metnin üslup açısından daha akıcı olmasını sağlamak amacıyla, “he/she” ya da “them” yerine “he” zamirini kullanmayı tercih etmişlerdir. Makalenin sonunda, başlangıç düzeyindeki terapistler için bir rehber niteliğinde bir kaynakça sunulmuştur.

    Genel İlkeler

    • Zamanınızın büyük bir kısmını dinlemeye ve gözlem yapmaya harcayacaksınız. Hastayla güçlü bir ilişki sürdürebilme olasılığınız, dikkatinizi bütünüyle hastanın söylediklerine vermeniz hâlinde artacaktır. Buna karşılık, hasta konuşurken telefona cevap vermeniz ya da bir şeyler yazmanız, aranızdaki bağlantı hissini bozabilir ve muhtemelen bozacaktır da. Terapi sürecine dikkat etmeye çalışın; zira bağlam, hastanın söylediklerinin içeriği kadar bilgilendirici olabilir. Örneğin, hastanın size verdiği tepkilerdeki beden dilini gözlemleyin.
    • Hastayla empati kurmadığınız sürece ona yardımcı olamazsınız. Hastanın belirli bir biçimde davranma gereksinimini anlamaya çalışın. Yargılayıcı olmayan bu tutum, sizinle hasta arasında bir çalışma ittifakının (working alliance) gelişmesine olanak tanıyacaktır.
    • Size belirsiz, alışılmadık ya da anlaşılmaz görünen her şeyi netleştirin (clarify).
    • Zararlı biçimde ortaya çıkan davranışlar konusunda hastayı yüzleştirin (confront).
    • Yorum yapmayı (interpret) ölçülü biçimde ve genellikle aynı davranış birden fazla kez ortaya çıktıktan sonra gerçekleştirin. Müdahale edilmesi gereken en temel alanlar, terapinin bütünlüğünü herhangi bir biçimde tehdit eden davranışlardır; örneğin, hastanın seanslara geç gelmesi gibi.
    • Hastanın tepkisine bağlı olarak tüm yorumlarınızı yeniden gözden geçirmeye hazır olun. Terapötik ittifakı güçlendirmenin en önemli yönlerinden biri, her hastanın deneyimini onun kendini rahat hissedeceği bir dilde tanımlamayı öğrenmektir.
    • Hatalar yapacaksınız. Bu hataların hasta üzerindeki etkisini kabul edin: kişilerarası bir olaya ilişkin dürüst olabilme kapasitesini ona modelleyin; örneğin, uygun olduğunda özür dileyin, yaşananlara dair duygularının olmasını bekleyin ve bu duyguları dinlemeye istekli olun.

    Psikodinamik Teknikler

    Aşağıda, psikodinamik psikoterapi sürecini kolaylaştırmada yararlı bulduğumuz on psikoterapötik “inci” yer almaktadır. Bu bölümde ele alınan konular arasında, terapist–hasta sınırlarının uygun biçimde korunması, nelere kulak verilmesi gerektiğinin anlaşılması ve önemli materyali ortaya çıkarmak, tanımak ve bu konuda yorum yapmak için bazı yaklaşımlar bulunmaktadır. Bunlar, belirli bir analitik düşünce ekolüne özgü olmayan genel tekniklerdir; ancak seçilen ilkeler, oldukça tutucu ya da geleneksel bir psikanalitik yönelimi temsil etmektedir. Tüm psikodinamik terapi uygulayıcıları bu teknikleri burada açıklandığı biçimiyle birebir kullanmaz. Bununla birlikte, bu özel teknikler, deneyimsiz terapiste “doğal” gelmeyebilecek durumlarda yol göstermek amacıyla formüle edilmiştir. Böylece psikodinamik terapinin yalnızca tavsiye verme ya da dostane bir sohbetten ibaret olmadığını vurgulamaktadır. Bu yaklaşımın, hastanın serbestçe konuşma ve duygularını ifade etme kapasitesini kolaylaştırma eğiliminde olduğunu; terapiste ise uygun mesleki sınırlar çerçevesinde etkileşimli bir diyalogu nasıl sürdürebileceğini anlamada yardımcı olduğunu gördük. Terapist, bu temelin üzerine kendi kişisel tarzını inşa edebilir; örneğin, bireysel üslubuna özgü unsurlar zamanla ortaya çıkacaktır. Ayrıca terapist, belirli hasta alt gruplarıyla çalışırken bazı uyarlamaların yararlı olduğunu keşfedebilir. (Örneğin, ergenlerle çalışırken bazı terapistler, yetişkin/çocuk bariyerini azaltmak ve daha iyi bir terapötik ittifak kurmak amacıyla daha kişisel açıklamalarda bulunmayı tercih ederler.) Bu yaklaşımla biriken deneyim, diğer terapötik yöntemlerin değerlerini karşılaştırmak için klasik bir arka plan işlevi de görecektir.

    Dinleme ve Gözlemleme

    1) Başlangıçtaki kapsamlı öykü alma seans(lar)ından sonra, terapi gerçekten başladığında, diyaloğu yönlendirme dürtüsüne direnin -hatta “Nasılsınız?” gibi zararsız görünen sorularla bile. Gülümseyin, beden dilinizle alıcı bir tutum sergileyin ve hastanın konuşmaya nereden başlayacağını kendi seçimine bırakın. Benzer biçimde, seans sonunda özetleme yapmaktan ya da daha sohbet havasında bir konuşma biçimine geçmekten kaçının. Yönlendirici olmamak, zaman zaman sosyal açıdan tuhaf hissettirse de, hastaya duyulan derin saygının bir göstergesidir; bu tutum, önemli olanın terapistin değil, hastanın meseleleri ve yönelimleri olduğunu ifade eder. Böylece, ortaya çıkan materyal terapistin (bilinçli (conscious) ya da bilinçdışı (unconscious)) önyargı ve ilgileri tarafından bozulmadan gelişebilir. Hastanın kullandığı sıradüzen, bağlam, duygusal ton ve anlatım tarzı başlı başına son derece değerli verilerdir. Özellikle, hastanın bir seanstaki ilk ve son ifadeleri çoğu zaman büyük önem taşır. Bazen bu ilkelerle doğrudan ilişkili bir sorun ortaya çıkar: terapistin alıcı sessizliğine tahammül edemeyen hasta tipi. Örneğin, böyle bir hasta kendisinin ne söylemesi gerektiğini bilemediği için benmerkezli ve kaygılı hale gelebilir (“Ne hakkında konuşmam gerektiğini bilmiyorum!”) ya da kuşkulu ve öfkeli bir tavır sergileyebilir (“Siz terapistlerin hepsi aynısınız!”). Bu durum size hastanın ilişki kurma tarzı hakkında anında bilgi verir ve terapinin kendisine dair duygularına odaklanma fırsatı yaratır; örneğin şöyle diyebilirsiniz: “Konuşmayı benim yönlendirmemi tercih ediyorsunuz gibi görünüyor. Konuşmaya başlamanın sizde bu kadar rahatsızlık yaratmasına neyin neden olduğunu düşünüyorsunuz?”

    2) Hastanın söylediği her şey, görünüşte ilgisiz olsa bile, potansiyel olarak terapiyle {aktarımla*} ilgilidir. Örneğin, hasta şöyle diyebilir: “Dün doktora [avukata, muhasebeciye…] gittim. Onu görmek için iki saat bekledim -tam bir zaman kaybıydı!” Hastanın bu konuyu terapiye getirmeyi seçmesi, bunun bir şekilde sizinle olan deneyimiyle bağlantılı duygular taşıdığını gösterir. Böyle bir ifadeyi, mevcut durumla olası ilişkisi hakkında bir tahminle takip edebilirsiniz; örneğin: “Beni görmeye gelmek için harcadığınız zaman hakkında ne hissediyorsunuz?” Bir seansta ortaya çıkan tüm materyaller arasında, konular ne kadar farklı görünürse görünsün, bağlantılar kurmaya çalışın. Görünüşte “rastlantısal” bir düşünce akışını, bilinçdışı düzeyde belirli yönlere yönelten altta yatan kaygılar vardır.

    * Psikodinamik terimler köşeli parantez içinde belirtilmiştir.

    3) Duygusal tonunuzun {karşıaktarım (countertransference)} farkında olun ve bunun hastaya verdiğiniz tepkilerle nasıl değiştiğini gözlemleyin. Kendinizi huzursuz hissediyor, saçınızla oynayarak, takılarınızla meşgul olarak ya da ellerinizi yüzünüze götürerek kendinizi yatıştırmaya mı çalışıyorsunuz? Daha yakından bir içgözlem, hastanın söylediklerinden bilinçli olarak farkında olmadan rahatsız, sıkılmış, eğlenmiş ya da alınmış olabileceğinizi ortaya koyabilir. Bu, hastanın başkalarıyla ilişki kalıpları oluşturma biçimini anlamanıza yardımcı olabilecek bir veri türüdür. Eğer kendinizi öfkeli, şaşkın, yetersiz ya da utanmış hissediyorsanız, büyük olasılıkla hasta da aynı duyguları yaşamıştır ve bu duyguları sizde uyandırmaktadır; başka bir deyişle, sizi kendi iç dünyasının içine çekmektedir {yansıtmalı özdeşim (projective identification)}. Bazen, bu biçimde sizde uyanan duyguların bazılarını (fazla kişisel bir kendini açma olmaksızın) paylaşmayı seçebilirsiniz; örneğin şöyle diyebilirsiniz: “Siz konudan konuya böyle atladığınızda, kendimi kafam karışmış hissediyorum. Siz de … konusunda karmaşık duygular mı yaşıyorsunuz?”

    4) Anlatının akışı içindeki niteleyici ifadeleri ve ani kesintileri fark edin. Örneğin, konunun aniden değişmesi, o konuyla ilişkili yoğun bir duygudan kaçınma isteğini gösterir. “Şey, size dürüst olacağım doktor.” ya da “Elbette falanca kişiye zarar verecek hiçbir şeyi asla yapmak istemem.” gibi ifadeler ise, bastırılan bilinçdışı dürtüleri açığa vurur; bu tür ifadeler bir savunma (defense) biçimini yansıtır {bozma (undoing)}. Örneğin, önemli bir aile üyesine yönelik çözülmemiş öfke taşıyan bir hasta, rahatsız edici bir olayı anlatırken veya bu öfkesini ifade ederken, öfkeli dileklerinin potansiyel şiddetini etkisizleştirmek amacıyla konuşmasını sürekli olarak telafi edici açıklamalarla süsleyebilir: “Elbette annem hayatında çok şey yaşamıştır,” “Kayınbiraderimin mantıksız olduğunu ima etmek istemem,” “Babamın cimri bir adam olduğunu kesinlikle söylemiyorum,” vb. Benzer biçimde, abartılı özellikler de genellikle yüzeyin altında işleyen karşıt dinamik süreçlere işaret eder: Aşırı uyumlu ya da dalkavukça tutumlar, altta yatan bir büyüklük duygusuna dair ipucu niteliğindedir. Mağduriyet eğilimli, kendini feda eden kişiler genellikle güçlü fakat gizli sadistik dürtülere sahiptir {karşıt tepki geliştirme (reaction formation)}. Başkalarının kendisine karşı olduğunu düşünen kişi ise, bastırılmış öfke duygularını dışa yansıtmaktadır {yansıtma (projection)}. Dikkatli olun! İçsel benliğine karşı bu denli özenle inşa edilmiş savunma kalkanlarına sahip biri, bu yönlerini kabul edilemez ve utanç verici bulur. Ani bir yüzleştirme, hasta için ne tolere edilebilir ne de terapötik açıdan faydalıdır. Hastanın yaşam öyküsünde tekrarlayan bu temaları zihninizde not edin ve hasta, ilgili bir konuyu konuşmaya hazır göründüğünde, bunlara nazik bir biçimde değinin. Örneğin şöyle diyebilirsiniz: “Hım, bana komşunuzdan bahsederken de buna benzer bir şey söylemiştiniz sanırım. Kendinizi sık sık bu tür durumlar içinde buluyor musunuz?”

    5) Hastanın sizi daha sosyal bir role yerleştirme isteğine direnin. Sizin görece anonimliğiniz ve kendi ihtiyaçlarınızı hastayla paylaşmaktan kaçınmanız, tedavinin başarısı açısından hayati öneme sahiptir. Hastanın ilgisini keşfedin: “Benim hakkımda daha fazla şey bilmek sizin için neden önemli?” gibi bir soru sorabilirsiniz. Eğer hasta size bir hediye getirirse (bir fincan kahve bile olsa), minnettarlığınızı ifade edin, ancak hediyenin fiziksel yönünü değil, hastanın sizin için bir şey yapma arzusunun anlamını kabul edin ve bunu birlikte konuşun.

    Netleştirme

    6) “Alık” olun. Yeni başlayan bir terapist, yetersizlik duygularını telafi etmek için hastayı derin içgörülerle etkileme ihtiyacı hissedebilir. Ancak, terapide ilerlemenin asıl temel gücü netleştirme (clarification) sürecidir. Bu, hastanın düşünceleri, duyguları ve davranışları hakkında -özellikle size alışılmadık, kendine zarar verici ya da ortaya çıkan bir örüntünün parçası gibi görünen etkileşimler hakkında- daha fazla bilgi istemeyi içeren, safça ya da basit görünen sorular sormayı gerektirir. Aslında, bunu yaparken, iki arkadaş arasındaki sıradan bir sohbette müdahaleci sayılabilecek bir düzeyde sorgulama yapmanız gerekecektir. Bu nedenle, size ne kadar yabancı gelirse gelsin, hastanın koşullarına ilgi ve empatiyle yaklaşan yargılayıcı olmayan bir ton ve buna uygun bir ifadeler repertuvarı geliştirmeniz gerekir. Örneğin, “Küçük çocuğunuza nasıl olur da böyle korkunç, kanlı bir resim gösterirsiniz!” demek yerine, şöyle diyebilirsiniz: “Sanırım bu kadar kanlı bir resme bakmanın oğlunuz için rahatsız edici olabileceğini düşünmemiştiniz, öyle mi?” Hastanın bir duruma verdiği tepkilerin keşfi, doğrudan sorular yerine ihtiyatlı ifadeler kullanıldığında genellikle daha etkilidir; örneğin “Bu durumda eşinizin size söyledikleri karşısında kendinizi yıkılmış hissetmiş gibisiniz.” demek, “Bunun hakkında nasıl hissettiniz?” sorusundan daha derinlemesine bir etki yaratır. Bu tür bir ifade, hastanın sürece iki farklı biçimde katılmasına olanak tanır: ya sizin tanımlamanızla özdeşleşir (“Evet, tam olarak öyle hissettim!”) ya da kendini anlaşılmış hissedene dek kullandığınız ifadeyi düzeltir (“Yıkılmış demem doğru olmaz, daha çok öfkeliydim!”). Bu özenli keşif süreci, konuşmayı yüzeysel düzeyden anlamlı olana doğru taşır.

    7) Hastayla bulunduğu noktada buluşun. Bunun bir diğer ifadesi, materyalin yüzeyinde çalışmaktır. Örneğin, diyelim ki hasta iş yerinde patronuyla yaşadığı bir olaydan bahsediyor. Siz, bunun hasta ile babası arasındaki durumla açık bir paralellik taşıdığının farkında olsanız bile, eğer hasta henüz kendi davranışının altında yatan şeyi sezgisel olarak bile kavrayacak düzeye gelmemişse, doğrudan bir yoruma dalmak onun için fazla sarsıcı olabilir {bilinçdışı arzularına karşı savunma hâlindedir}. Böyle bir durumda hasta muhtemelen olumsuz tepki verir ve sizin söylediklerinizi duyamaz {direnç}. Öncelikle hastanın kendi duygularını anlamasını geliştirin; ardından, hastanın bağlantıyı kendi kendine kurmasına yol açabilecek sorular sorun ya da gözlemlerde bulunun. Bir kişi, rahatsız edici duygularına dair farkındalığını yalnızca küçük adımlarla ilerletebilir. Kişi, kendi anksiyetesinin (ya da utanç, öfke, cinsel çekim gibi diğer duygularının) farkına vardığında, bu duygunun neden bu kadar yoğun olduğunu biraz olsun merak etmeye başlayabilir. Bazen “materyalin yüzeyinde çalışmak”, terapist ile hasta arasındaki etkileşimlere odaklanmak anlamına gelir. Örneğin şöyle diyebilirsiniz: “Fark ettim ki, patronunuzdan bahsettiğinizde -hatta burada bile- çok kısık bir sesle konuşmaya başlıyorsunuz. Bunun farkında mısınız?”

    8) “Materyalin yüzeyi”nin çok önemli bir yönü, hastanın ortaya koyduğu duygulanımdır (affect). Terapi, duygulanımsal bir ortam içinde gerçekleşir. Bu nedenle, duygulanımı yakından izlemeye çalışın; yani anlatının olgusal içeriğine değil, hastanın bu olgularla ilgili nasıl hissettiğine odaklanın. Hastanın ne hissettiğini bildiğinizi varsaymaktan kaçının; çünkü onun yaşam deneyimleri sizinkilerden çok farklı olabilir. Çoğu zaman hasta kendi duygularının bile farkında değildir {bilinçdışı}, ve siz her ikiniz de, o duygularını sözcüklere dökmeye çalıştığında ortaya çıkan keşifler karşısında şaşırabilirsiniz. Duygularını söze dökmekte büyük güçlük yaşayan bir hastada, basit bir gözlem bile özgürleştirici olabilir; örneğin: “Sanki ağlamak üzereymişsiniz gibi görünüyorsunuz.” “Benimle düşüncelerinizi paylaşabilir misiniz?” gibi bir ifadeyle hastayı davet edin. Duygular daha serbest biçimde akmaya başladığında, duyguyu hastaya “açıklamak”tan kaçının (örneğin: “Boşanma sürecinde üzülmek tamamen anlaşılır bir tepkidir.”). Terapistin bu tür bir tepkisi {duygulanımın yalıtılması (isolation ofaffect)}, aslında ulaşılmak istenenin tam tersidir. Üzüntü, öfke vb. duyguların doğrudan deneyimlenmesi (experience) (bunların entelektüel olarak açıklanması değil) terapötik çalışmanın merkezindedir -tıpkı yas sürecinde duyguların yaşanmasının iyileştirici etkisine benzer biçimde. Benzer şekilde, hastayı “teselli etme” eğiliminize de dikkat edin (“Endişelenmeyin, her şey yoluna girecek.” gibi). Bu tür bir tepki yararlı değildir ve çoğunlukla terapistin, hastanın yoğun duyguları karşısında kendi rahatsızlığından kaçma isteğini yansıtır. Hastanın, rahatsız edici duygularını dile getirmenin “güvenli” olduğunu, terapistin bu duyguları taşıyabildiğini (contain) ve onların altında ezilmediğini ya da onlardan tiksinmediğini hissetmesi gerekir. Yoğun bir duygusal boşalım karşısında uygun tepkiler, saygılı bir sessizlik ya da reflektif ifadeler olabilir: “Yani kendinizi kızınız tarafından terk edilmiş hissediyorsunuz.” “Benim telafi seansı için uygun olamamamı size karşı zalimce bir tutum olarak algıladınız gibi görünüyor. Gerçekten öfkeli hissediyorsunuz sanırım.” Bu nedenle, usta bir terapist, seansların duygulanımsal “ısısını” dikkatle ayarlamayı bilir; amaç, hastanın duygularını gerçekten deneyimleyebilmesi için ortamı yeterince “ılık” tutmak, fakat onun taşkın ya da dayanılmaz bir duygusal sel altında kalmasını önlemektir. Soğuk ve entelektüel bir hasta, herhangi bir duygu hissedebilmesi için terapist tarafından bir miktar kışkırtılmaya ihtiyaç duyabilirken, histerik ya da sınır kişilik örüntüsüne sahip bir hasta genellikle duygularını aşırı biçimde dışa vurur ve bu nedenle duygulanımdan (ve dürtüsel eylemlerden) dikkatin daha akılcı ve bilişsel bir yaklaşımı öğrenmeye yöneltilmesinden fayda görür. Şunu da belirtmek gerekir ki, öfkenin sözel olarak ifade edilmesi -fırtınalı olsa bile- terapötik olabilir; ancak tehditkâr söylemler ya da eyleme dökülmüş davranışlar kabul edilemezdir ve terapide kesinlikle tolere edilmemelidir.

    Yüzleştirme

    Terapide “yüzleştirme (confrontation)” terimi, gündelik dildeki gibi düşmanca ya da saldırgan bir anlam taşımaz. Bunun yerine, hastaya zarar veren ve çoğu zaman kendisinin farkında olmadığı tekrarlayıcı davranışları fark ettirmeyi ifade eder. Örneğin şöyle diyebilirsiniz: “Her seansı kaçırdığınızda, bunun annenizin ölümü hakkında konuştuğumuz zamanların ardından gerçekleştiğini fark ettiniz mi?” Kişinin içinde, kendini kaldırmayı sürdüren güçlü psişik güçler {savunmalar} etkin biçimde çalışır {bunlara inkâr, mantıksallaştırma, narsisizm ve kaçınma da dahildir}. Bu nedenle, yüzleştirme, terapistin belirli bir davranışın dürüstçe ele alınması gerektiği konusunda kararlı bir ısrar göstermesini gerektirebilir. Örneğin: “Sizce neden her zaman terapiye 10 dakika geç geliyorsunuz?” “Trafik.” “Neden evden biraz daha erken çıkmayı tercih etmediğinizi merak ediyorum.” “Ah, ben her şeye geç kalırım!” “Peki, diğer insanlar bu duruma nasıl tepki veriyor?” “Eşim çok sinirleniyor.” “Gülümsüyorsunuz.” “Belki de onu bekletmekten hoşlanıyorsunuzdur?” [Duraklama] “Şey, açıkçası, belki de benim için beklemesinden hoşlanıyorum.” “Bu durumun terapide şu anda olup bitenlerle nasıl ilişkili olabileceğini düşünüyorsunuz?” Bu tekniğin en verimli biçimde kullanılabildiği alan, eyleme dökmenin (acting out) terapistle kurulan şimdi ve burada ilişkisi içinde ortaya çıktığı durumlardır. Bu tür davranışlar, hastanın yalnızca kendi bakış açısından aktardığı öyküsel örneklerden daha nesnel veriler sağlar. Terapide gözlenen bu davranışlar, dış dünyadaki diğer olaylarla karşılaştırılarak davranış örüntülerinin oluşturulmasına yardımcı olur. Örneğin şöyle diyebilirsiniz: “Görünüşe göre, akrabalarınıza ve arkadaşlarınıza sizinle ilgilenmeleri gerektiğini hissettirme eğilimindesiniz. Bu, benimle olan ilişkinizde de yaşandı. İlacınızı üçüncü kez kaybettiğinizde, eczaneye gidip yenisini alacak durumda olmadığınız izlenimini verdiğiniz için size örnek ilaç sağlama gereği hissettim. Başkalarının sizi çaresiz biri olarak gördüğünün farkında mısınız?”

    Yorumlama

    Bir yorum nasıl yapılır? Yüzleştirme, uyumsuz davranışları hastanın dikkatine sunmayı içerirken; yorumlama (interpretation), bu davranışları hastayı bu şekilde davranmaya iten daha derin psikolojik dinamiklerin bağlamı içinde anlamlandırmak anlamına gelir. Yorumlamadan önce gelen aşamalar şunlardır: dinleme, netleştirme, yüzleştirme ve en önemlisi, hastanın yaşadığı güçlüğe empatiyle yaklaşma. Hastanın davranışlarını, çocukluk döneminin koşulları nedeniyle geliştirmek zorunda kaldığı başa çıkma mekanizmaları bağlamında çerçevelemek yararlı olabilir. Örneğin: “Annenizin kamusal yerlerde yüksek sesle, öfke dolu sahneler yarattığında ne kadar küçük düşmüş hissettiğinizi anlattığınızı hatırlıyorum. Bu nedenle utanmaya karşı bu kadar düşük bir toleransınız olması şaşırtıcı değil.” Bu noktada duraklayın ve hastaya düşünceyi ilerletme fırsatı verin. Eğer hasta söylediklerinizle duygusal olarak özdeşleşiyor ancak erken dönem duygularıyla mevcut konuyu bağlantılandıramıyorsa, yorum için uygun zemini oluşturmuş olabilirsiniz. Örneğin: “Sizce, utanma korkunuz oğlunuz saçmaladığında ona fazlasıyla sert davranmanıza neden oluyor olabilir mi?” Hasta gözlemlerinizle aynı fikirde değilse, bunu onunla birlikte keşfedin ve başka yönlerden ilerlemeyi deneyin. Genellikle, doğru biçimde zamanlanmış ve empatik bir dille ifade edilmiş bir yorum, hastada bir “Aha!” tepkisi uyandırır.

    Sonuçlar

    Psikodinamik psikoterapi disiplini, hem bir bilimin hem de bir sanatın özelliklerini paylaşır. Nasıl ki en derin duygularla çalan bir kemancı, sağlam bir teknik olmadan kendini ifade edemezse; ya da en titizlikle tasarlanmış bir deney, doğru ölçüm araçları olmadan başarıya ulaşamazsa, aynı şekilde en duyarlı insan da, psikoterapi sürecine yakından dikkat etmeden yetkin bir terapist haline gelemez. Psikoterapi sürecini, daha küçük ve bireysel teknik birimlerine ayırarak yaptığımız bu çözümlemenin, başlangıç düzeyindeki terapistin görevin özünü kavramasına ve hastaya yaklaşırken kendine daha fazla güven duymasına yardımcı olmasını umuyoruz.

    Kaynak:

    Sublette, M. E., & Novick, J. (2004). Essential techniques for the beginning psychodynamic psychotherapist. American Journal of Psychotherapy, 58(1), 67–75.

  • Psikodinamik Psikoterapinin Temelleri

    Özet: Psikodinamik psikoterapi (psychodynamic psychotherapy), tüm biçimleriyle, psikiyatristler tarafından en sık uygulanan psikoterapi türüdür. Psikodinamik terapi; uzun sürelide, kısa sürelide, destekleyicide, kriz müdahalesinde ve grup/aile terapilerinde -her yaştan hasta için- etkili bir şekilde kullanılabilir. Psikiyatrik servislerde olduğu kadar dahiliye servislerinde veya cerrahi servislerde yatan hastalar da, klinisyenin psikodinamik yöneliminden yarar görebilir. Psikodinamik psikoterapinin etkililiği ve etkinliği, giderek artan bir literatürle desteklenmektedir. Bu makale, psikodinamik bakış açısının klinik açıdan yararlı ilkelerini ve bu yaklaşımın davranış, güdülenme ve uyumla ilgili olarak sunduğu güçlü açıklama kapasitesini tanımlamakta ve tartışmaktadır. Psikodinamik tekniğin temel unsurları -özellikle anlamlı yorumsal müdahaleler geliştirme ve profesyonel sınırları belirleyerek hastanın duygusal ve fiziksel güvenliğini sağlama- gözden geçirilmektedir.

    Psikodinamik psikoterapi, psikanalizin birçok ilkesini içerir. Psikanalitik kuramı tam olarak kavramanın doğasında bulunan güçlüklerine rağmen, temel tedavi ilkeleri damıtılarak analist olmayanların da çatışmayı, semptomları, ruhsal acıyı, kişilik gelişimini ve hekim-hasta ilişkisinin karmaşıklığı ile gücünü anlayabilecekleri kapsamlı bir sistem oluşturulabilir. Bu makale, psikanalitik kuramın daha yararlı niteliklerinin bir özetini sunmaktadır. Klasik olduğu kadar Freud sonrası ego psikolojisi, nesne ilişkileri, kendilik psikolojisi ve kişilerarası/öznelerarasılık psikolojisi gibi daha yeni psikanalitik kuramlarla ilgilenen okurlar, çok sayıdaki kaynaktan herhangi birine başvurabilirler (1–5).

    PSİKODİNAMİK PSİKOTERAPİSTİN TEMEL İNANÇLARI NELERDİR?

    Bir psikiyatristin psikodinamik yönelimi aşağıdaki düşüncelerin her birini içerir:

    • İnsanlar, hissettikleri ve davrandıkları şekilde, belirli nedenlerle hissederler ve davranırlar.
    • İnsanlar çoğu zaman neden belli bir şekilde hissettiklerinin veya davrandıklarının farkında değildirler.
    • Geçmiş olaylar ve deneyimler -çoğunlukla farkındalık dışında kalanlar- bireylerin kendileri ve dünyaları hakkındaki duygularını belirler.
    • Psikolojik acıyla ve rahatsızlıkla başa çıkma gereksinimi güçlü bir etkendir ve birçok insanın kendine zarar verici ya da hayal kırıklığı yaratan biçimlerde tutarlı ve öngörülebilir davranışlar sergilemesini açıklar.
    • Terapötik ilişkinin gücü, hekimin açık, yargılayıcı olmayan ve empatik bir ilişki sürdürerek psikolojik sorunların, duyguların ve davranışların incelenmesi için güvenli bir ortam sağlayabilme becerisine dayanır.
    • Hem hastanın hem de terapistin geçmiş yaşantıları, terapötik ilişkinin yönünü ve gücünü belirlemede rol oynar.
    • Başarılı bir tedavi, hastanın özfarkındalığının bilişsel ve duygulanımsal bileşenlerini bütünleştirir ve destekleyici müdahaleleri olduğu kadar yorumlayıcı müdahaleleri de içerir.

    Birçok kişi bu fikirlerin tüm terapilerde ortak olduğunu düşünse de, bu temel inançların ve bunların sonuçlarının açıklanması, dinamik terapinin diğer tedavi modellerinden nasıl ayrıldığını gösterecektir.

    ANLAŞILABİLİR NEDENLER DUYGULARIN, DÜŞÜNCELERİN VE DAVRANIŞLARIN TEMELİNDE YATAR

    Bu ilke, davranışın (behavior) rastgele olmadığını belirtir. Psikodinamik psikoterapistlerin bu önemli varsayımı, psikiyatristin ve hastanın hem terapi içinde hem de dışında hastanın duygularının, umutlarının, rahatsızlıklarının ve semptomlarının anlamlılığını kavrama çabasını destekler. Diğer psikoterapi türlerinden farklı olarak, dinamik bir psikoterapist yalnızca “nasıl (how)” sorusuyla ilgilenmez, “neden (why)” sorusuyla da ilgilenir. Terapistin zihninde her zaman var olan soru şudur: “Neden şimdi? (Why now?)” Bu hasta nededn tam da şimdi tedavi arıyor? Bu hasta bu konuyu benimle neden tam da şimdi konuşuyor? Bu, tedavi ilişkisinin kendisiyle ilgili bir şey mi söylüyor? Yoksa belirli duygulara dair bir rahatsızlık mı dile getiriliyor? Bu sorulara yanıt verebilme yetisi, terapistin “süreç iletişimi (process communication)” anlayışına bağlıdır. Dinamik terapist, hastaları günlük sosyal konuşmalarda olduğu gibi değil, kendine özgü bir biçimde dinler. Psikodinamik terapistler, hastaların birden fazla düzeyde ve çoğu zaman dolaylı biçimde iletişim kurduklarını bilirler. Örneğin, dokunaklı içerikler şakalar, konu değişiklikleri, seansın tam sonunda yapılan açıklamalar, metaforlar ve semboller aracılığıyla ifade edilebilir. Dinlemenin düzenleyici ilkesi, bir kez daha, “neden şimdi” sorusuna duyulan meraktır.

    Bu ilkenin bir başka boyutu ise, tüm hastalarda -psikoterapiye yönelik motivasyon ve bağlılık düzeylerinden bağımsız olarak- görülen çelişkili bir olgu olan ambivalanstır (ambivalence). Bu ambivalans, terapide kimi zaman gizli, kimi zaman açık biçimde ortaya çıkan ve sorunların daha derinlemesine anlaşılması amacına karşı koyan davranışlarla kendini gösterir. Kaçırılan randevular ya da hastanın yaşamının belirli alanlarını keşfetme isteksizliği bu duruma örnek olabilir. Kuramsal olarak direnç (resistance) olarak bilinen bu ambivalansın yaygın bir örneği, hastanın bir konudan, daha az rahatsız edici, başka bir konuya atlamasıdır. Dinamik psikoterapistin rolü, hastayı bu ambivalanstan vazgeçirmeye çalışmak değil, tersine, hastanın isteksizliğinin hangi psikolojik işleve hizmet ettiğini anlamaya çalışmaktır. Direnç, tehdit edici duygulara ve fantezilere karşı koruyucu bir işlev görür. Bu olgunun daha derin bir biçimde anlaşılması, psikoterapinin derinleşmesini sağlar ve hastanın geçmiş yaşantılarının, hem terapi sürecindeki hem de genel yaşamındaki mevcut davranışlarını nasıl etkilediğini anlamak için bir kaynak sunar.

    Kişilik (personality) ya da karakter (character), diğer şeylerin yanı sıra, insanların hem yeniliklere hem de duygulanımlara nasıl uyum sağladıklarının öngörülebilir biçimlerini yansıtır. Kişinin hem iç hem de dış dünyayla ilişki kurma biçimi, rahatsızlık verici ya da yoğun duyguları savuşturma çabasında, genellikle farkındalık dışında işleyen ve geleneksel olarak savunma mekanizmaları (defense mechanisms) olarak adlandırılan düzeneklerle sürdürülür (Tablo 1). Dinamik psikoterapi, bu adaptif (adaptive) ya da disfonksiyonel (dysfunctional) düzeneklerin psikolojik işlevini anlamak için bir olanak sunar.

    Table 1. Bazı Yaygın Savunma Mekanizmalarıa

    Bastırma (Repression)Tehdit edici arzuların, gereksinimlerin veya dürtülerin bilinçdışına itilmesi.
    Yansıtma (Projection)Çatışmalı düşüncelerin ya da duyguların bir başkasına veya bir grup insana atfedilmesi.
    İnkar (Denial)Kişinin kendisi ya da başkaları hakkında olan bilgiyi kabullenmeyi reddetmesi.
    Özdeşim (Identification)Kişinin kendini bir başkasına göre biçimlendirmesi.
    Yansıtmalı özdeşim (Projective identification)Kabul edilemez kişilik özelliklerinin bir başkasına yansıtılması ve ardından o kişiyle özdeşleşilmesi.
    Gerileme (Regression)Çatışmadan kaçınmak amacıyla uyumun önceki bir düzeyine kısmen geri dönülmesi.
    Bölme (Splitting)Başkalarının tamamen iyi ya da tamamen kötü olarak deneyimlenmesi; yani, idealleştirme ya da değersizleştirme.
    Karşıt tepki oluşumu (Reaction formation)İstenmeyen bir düşünce ya da duygunun, onun zıddına dönüştürülmesi.
    Yalıtma (Isolation)Rahatsız edici bir düşünceden duygunun ayrılması.
    Mantığa bürüme (Rationalization)Kabul edilemez duygu veya düşünceleri daha makul göstermek için görünüşte mantıklı açıklamalar kullanma.
    Yer değiştirme (Displacement)Rahatsız edici duygu veya düşüncelerin başka bir nesneye yönlendirilmesi.
    Dissosiyasyon (Dissociation)Bir düşüncenin ya da duygunun, köken aldığı kaynaktan ayrıştırılması.
    Dönüştürme (Conversion)Kabul edilemez isteklerin ya da düşüncelerin bedensel duyumlara dönüştürülmesi.
    Yüceltme (Sublimation)Kabul edilemez düşünce ve duyguların olgun bir savunma biçimiyle toplumsal olarak kabul gören davranışlara yönlendirilmesi.
    a Savunma mekanizmaları istem dışıdır ve farkındalığın dışında gerçekleşirler.
    Kaynak: Kay J, Kay RL, Individual Psychoanalytic Psychotherapy, içinde Psychiatry, 2. baskı. A. Tasman, J. Kay ve J. A. Lieberman (ed.). Chichester, İngiltere: John Wiley and Sons Limited, 2003, Tablo 83-4, s. 1702. İzin alınarak yeniden basılmıştır.

    DUYGULAR VE DAVRANIŞLAR ÇOĞU ZAMAN HASTA İÇİN BİR GİZEMDİR

    İnsanların, farkında olmadıkları arzular ve korkular doğrultusunda şeyler yaşayıp eyleme geçtikleri düşüncesi, birçok hasta için aydınlatıcı bir kavramdır. Bu inancı destekleyen kanıtlar bilişsel sinirbilimin katkılarında bulunabilir. Öğrenme ve belleğin incelenmesi, bellek türlerinin bilimsel olarak tanımlanmasıyla önemli ölçüde ilerleme kaydetmiştir. Bellek, kısa süreli ve uzun süreli olarak sınıflandırılabilir; uzun süreli bellek ise örtük (implicit) ve açık (explicit) bellek olarak ikiye ayrılır. Örtük bellek, belleğin en basit biçimidir ve belirli görevleri ya da işlemleri gerçekleştirme becerisini ya da bunların nasıl yapılacağını bilme durumunu içerir. Ayrıca algısal-temsili deneyimleri de kapsar. Örtük bellekte benlik duygusu ya da zamansallık bulunmaz; bilinçli dikkat gerektirmez ve sağlam bir hipokampal işlevselliğe dayanmaz. Buna karşılık açık bellek, olguların ve olayların belleğini içerir. Örtük belleğin aksine, bilinçli dikkati ve geçmişin hatırlanması duygusunu gerektirir; ayrıca sağlam bir hipokampal işlevselliğe bağımlıdır.

    Örtük anılar doğumdan kısa bir süre sonra oluşmaya başlar. Anne ile bebek arasındaki yinelenen karşılıklı etkileşimler, sinirsel yapıyı düzenleyen ve kendilik ve ötekinin deneyimini (experience of the self and other) belirleyen duygulanımsal kalıpların temelini oluşturur. Örtük bellek, psikolojik travmada da kritik bir rol oynar; bu nedenle hastalar, ağır istismar ve ihmal deneyimlerini çoğu zaman tam olarak hatırlayamazlar. Kısacası, zihinsel yaşamın büyük bir kısmı farkındalığın dışında gerçekleşir.

    GEÇMİŞ ŞİMDİDE YAŞAR

    Örtük bellek kavramı, son derece yıkıcı duyguları savuşturma ve bastırma gereksinimiyle birlikte, bazı travmatik ve hayal kırıklığı yaratan deneyimlerin neden erişilemez olduğunu açıklar. Ayrıca, sinir sistemi gelişmekteyken yaşanan erken dönem deneyimler, kişiliği ve kişilerarası ilişkileri biçimlendirir. Örneğin, ebeveynlerinden birini kaybeden bir çocuk, hayatta kalan ebeveyne yoğun biçimde bağımlı hale gelir. Eğer bu ebeveyn depresyona girer ve duygusal olarak ulaşılmaz hale gelirse, çocuk yakın ilişkilere dair kaygılar ve olasılıkla terk edilme korkusuyla büyüyebilir. Düzensiz bağlanma (disorganized attachment) kavramı, istismara ve ihmale maruz kalan bebekleri ve küçük çocukları tanımlar; bu çocuklar, annelerini ya korkmuş (bakım verme yeterliliğinden emin olmayan) ya da korkutucu (empatik olmayan bir biçimde ilişki kuran) olarak deneyimledikleri için tutarlı bir benlik duygusu ve başkalarına güven geliştiremezler (6).

    ALGISAL ÇARPITMALAR YAYGINDIR

    Bir kişinin, şimdiki zamanda birine geçmişteki önemli bir figürmüş gibi tepki vermesi, aktarım (transference) olarak adlandırılır. Terapötik ilişkide bu olgu, dinamik terapistin dikkatinin büyük bir kısmını oluşturur. Hastanın bu çarpıtmaların farkına varabilme yetisini geliştirmesi, önemli bir terapötik başarıdır. Bu tür bir terapinin yararlılığını kavramsallaştırmanın bir yolu, hastanın terapiste verdiği öngörülebilir tepkileri inceleme becerisini gözlemlemektir. Terapötik ilişki bağlamında bu tür bir çarpıtmanın (aktarımın) anlaşılması, mutsuzluğun kaynaklarını aydınlatır ve daha derin bir kendini anlamayı (self-understanding) destekler. Başkalarıyla etkileşimde yinelenen duygular ve ilişki kurma biçimleri artık hastanın farkındalığının dışında olmadığında, kişi farklı biçimlerde hissetmeye ve ilişki kurmaya başlayabilir. Nörobiyolojik açıdan bakıldığında, bu tür bir terapi yeni deneyimler sağlar ve bu da sinirsel devrelerde değişimi teşvik eder.

    Bununla birlikte, başkalarına ilişkin algısal çarpıtmalar klinik ortamda yalnızca hastaya özgü değildir. Klinik uzmanların da zaman zaman kafa karıştırıcı olabilen duyguları ve hastalara verdikleri tepkiler vardır. Bir zamanlar yararsız olarak görülen bu tepkiler -karşıaktarım (countertransference)- gerçekte tedavi sürecini büyük ölçüde kolaylaştırır. Terapist, bir seansta belirli bir duygunun neden ortaya çıktığını anlayabildiğinde, bu durum ona hastanın ruhsal dünyasına dair bir bakış sunar. Bu anlayış, terapötik sürecin derinleşmesini sağlar. Karşıaktarımın tanımı zaman içinde genişlemiştir; artık yalnızca terapistin farkındalığı dışında kalan çarpıtmaları, duyguları ve hastaya yönelik tepkileri değil, kaynağı ne olursa olsun hastaya yönelik her türlü tepkiyi, duygu ve tutumu da kapsar. Bir bakıma, karşıaktarımın varlığı terapistin sürece ne kadar dahil olduğunun bir göstergesidir. Ayrıca, terapistin kendi kendini analiz etmesi ve aktarım ile karşıaktarım eylemlerini fark etmesi, sıklıkla, hastanın da başkaları üzerindeki etkisini kavramasını kolaylaştırır.

    Aktarımın türü ve yoğunluğu, hastanın yaşamının erken dönemlerinde önemli kişilerle -genellikle ebeveynlerle, ancak bazen kardeşler ve diğer aile üyeleriyle de- kurduğu ilişkilerin niteliğine bağlıdır. Erken dönemde yaşadığı büyük hayal kırıklıkları nedeniyle ilkel bir kişilik bozukluğu olan ve sıklıkla öfkeli, düşmanca ve güvensiz davranan bir hasta, bu duyguları ve tepkileri psikoterapi sürecinde de sergileme eğilimindedir. Bu nedenle terapist, aktarımın oldukça yoğun olmasını bekleyebilir. Öte yandan, bazı hastalar gerçek duygularına karşı yeterince savunma geliştirebilir ve bu durumda aktarım, duyguların yokluğunda ortaya çıkabilir. Son olarak, hastalar sıklıkla terapistten bakım ve onay görme yönünde güçlü bir özlemi de taşırlar; bu da genellikle erken dönem yaşantılarında yaşadıkları önemli hayal kırıklıklarıyla ilişkilidir.

    ÖZYIKICI DAVRANIŞ

    Bazı insanların neden hatalarından hiç ders almadığını hiç merak ettiniz mi? Örneğin, neden bir adam art arda üç kez alkolik ve istismarcı kadınlarla evlenmiştir? Ya da neden çocuklukta cinsel istismar yaşamış bir kadın, daha fazla travmayı kolaylaştırabilecek tehlikeli durumlara kendini tekrar tekrar sokar? Çoğu insan psikolojik ya da fiziksel acıdan hoşlanmaz; yine de bazıları, sürekli olarak kendine zarar veren ya da yıkıcı davranışlar sergiler. İnsanlar, kalıcı bir çatışmayı ya da travmayı “yenme” girişiminde bulunarak yararsız davranışları tekrar ederler; acı veren deneyimleri onarma ya da çözme umuduyla kendilerini yeniden riskli bir duruma sokarak “bu kez farklı olmasını sağlamak” isterler. Kuşkusuz, kendine zarar veren davranış yukarıdaki örneklerde olduğu kadar açık olmayabilir. Örneğin, bir kişi tam başarıya ulaşmak üzereyken öyle bir biçimde davranabilir ya da bir şey yapabilir ki, takdir görmez ve başarısı boşa gider. Kişi, başarıyı tehlike ya da değersizlikle renklendiren bilinçdışı deneyim ve çatışmalar nedeniyle kendi başarısını sabote eder. Belki de Freud’un en yararlı klinik içgörülerinden biri, birey bir davranışın örüntülerinin ve bu davranışın öngörülebilirliğinin nedenlerinin farkına varmadıkça, bu davranışların tekrarlandığını fark etmesiydi (7). Freud’u yeniden ifade edecek olursak: Belirli duygulanımla yüklü deneyimleri hatırlayamayanlar, onları yeniden yaşamaya mahkûmdur. Dinamik psikoterapinin amaçlarından biri, hastanın yararsız durumları ya da davranışları yineleme eğilimini fark etmesine yardımcı olmak ve böylece hatırlamanın, yinelemenin ya da yeniden yaşamanın yerini almasını sağlamaktır.

    TERAPİDE DUYGUSAL VE BİLİŞSEL BOYUTLAR

    Bir hastanın ruhsal yaşamının büyük bir kısmı farkındalığın dışında gerçekleştiği için, psikodinamik psikoterapi olumsuz deneyimlerin hem bilişsel (cognitive) hem de duygulanımsal (affective) bileşenlerinin incelenmesine olanak tanıyan bir sürecin gelişmesine yardımcı olabilir. Katartik yaşantıların tek başına rahatlama sağlaması ya da davranış değişimini teşvik etmesi olası değildir. Yeni başlayan dinamik psikoterapistler sıklıkla, hastaya psikopatolojinin ardındaki dinamikleri öğretmeye çalışırlar. Ancak bu tür müdahaleler genellikle hastanın gözünde entelektüel, zamansız ve mesafeli görünür. Erken dönem bağlanma ilişkileri duygulanım yüklü örtük bellekte kodlandığından, psikodinamik psikoterapi bu yaşantıyı güvenli terapötik ilişki içinde hastanın öngörülebilir duygularını ve çarpıtmalarını incelemesine yardımcı olarak yeniden üretir. Terapinin etkinliği, hastanın farklı hissetmesini ve davranmasını sağlayacak sinirsel yapısal değişimleri teşvik etmesi ölçüsünde ortaya çıkar. Dinamik terapi anıları yok etmez; yoğun örtük anıları, uyumlu bir ilişki bağlamında yeniden yapılandırır.

    Bu tür bir psikoterapide terapist tarafından kullanılan müdahaleler, son 50 yıl içinde yalnızca yorumlayıcı (interpretive) ya da dışavurumcu (expressive) değil, aynı zamanda destekleyici (supporting) işlemleri de kapsayacak şekilde evrilmiştir. Günümüzde psikodinamik psikoterapistler, tedavi müdahalelerini, hastanın herhangi bir zamandaki ihtiyaçlarına göre değişen bir süreklilik ekseni üzerinde kavramsallaştırırlar. Bu anlamda klinisyenin bir diğer görevi, müdahalelerde destekleyici ve dışavurumcu alanlar arasında bir denge kurmaktır (8). Birçok kişi, yalnızca yorumlayıcı, netleştirici ya da yüzleştirici müdahaleleri psikodinamik olarak görme hatasına düşmektedir. Ancak psikodinamik yaklaşım, hastanın yetersizliklerini desteklemeye yönelik destekleyici psikoterapiyi olduğu kadar, kısa süreli terapileri de şekillendirir (9). Destekleyici müdahalelere örnek olarak öneri, güvence verme, öğüt verme, övgü ve çevresel düzenleme gösterilebilir. Ciddi psikiyatrik bozukluk yaşayan hastalarla yapılan destekleyici terapilerde önemli kazanımlar elde edilebilir. Ayrıca psikodinamik temelli bir yaklaşım, ilacın hasta açısından taşıdığı anlamı kavramada son derece yararlı olup, ilaç uyumunda (medication compliance) da hayati bir rol oynar (10).

    PSİKODİNAMİK PSİKOTERAPİSTİN GÖREVLERİ NELERDİR?

    Psikodinamik psikiyatristin temel sorumluluğu, hastanın öznel iç dünyasıyla temas kurmak ve onu olabildiğince derinlemesine anlamaktır; böylece bu iç dünyayı yorumlayıcı bir biçimde inceleyebilmek mümkün olur (4). Bu tür psikoterapi üç temel işlemi içerir: kabul etme, anlama ve açıklama (Tablo 2).

    Tablo 2. Psikodinamik Psikoterapinin Temel İşlemleri

    Kabul Etme (Accepting)Terapist, hastanın geçmişteki ve şimdiki öznel yaşantısını kabul eder.
    Anlama (Understanding)Terapist, hastanın duygusal sorunlarına hem bilinçli hem de bilinçdışı katkıları kavrar.
    Açıklama (Explaining) Terapist, kendi anlayışını hastaya yorumlar yoluyla ifade eder.
    Kaynak: Ornstein, P. H. & Ornstein, A. (1985). Clinical understanding and explaining: the empathic vantage point. In A. Goldberg (Ed.), Progress in Self Psychology (Cilt 1, ss. 43–61). New York: Guilford Press.

    Terapistin, hastanın acı ve çatışmaya ilişkin öznel yaşantısını kabul etmesi, terapist ile hastanın ortak bir hedef doğrultusunda birlikte çalışmak üzere tedaviye dâhil olduklarını ima eder. Bu katılım, terapistin empatisine ve yargısız bir ilişki kurma becerisine dayanan güvenli bir keşif ortamı sağlamasıyla mümkündür ve genellikle terapötik ittifak (therapeutic alliance) ya da çalışma ittifakının (working alliance) kurulması olarak adlandırılır. Bu katılım ve işbirliği başarılı olduğunda, klinisyen hastanın sıkıntısının nedenlerine ilişkin ayrıntılara giderek daha fazla aşina hale gelir. Ayrıca, hasta kendini gözlemleme (self-observation) yoluyla yaşarken hem gözlemlemeyi hem de anlamayı öğrenir. Terapistin başlangıçta gözlemlediklerinin çoğu hastanın farkındalığı dışında olduğundan, terapinin ikinci bileşeni olan anlama (understanding), tedavi içinde ve dışında meydana gelen yeniden sahnelemelerin (reenactments) ve önceki yaşantıların yeniden yaşanmasının (reliving) fark edilmesidir. Üçüncü bileşen olan açıklama ise, terapistin hastanın semptomlarının kökeni ve nedenleri hakkında kavradıklarını empatik ve yorumlayıcı bir tarzda, zamanlaması iyi ayarlanmış ve ölçülü bir biçimde hastayla paylaşmasıdır (11).

    SINIRLAR: DUYGUSAL VE FİZİKSEL GÜVENLİĞİN SAĞLANMASI

    Terapinin etkili olabilmesi için hastanın güvenliğinin ve emniyetinin gerekliliği üzerinde şimdiye kadar çok durulmuştur. Terapistin belirsizliğe ve karmaşıklığa tahammül etmesini gerektiren bir süreçte, hastaya yönelik bazı öngörülebilir ve tutarlı uygulamalar oluşturulabilir. Örneğin, tedavi hedeflerinin ve gizliliğin kabul edilmesinin yanı sıra, klinisyen çalışma ilişkisinin çerçevesini (framework of the working relationship) belirli süreli seanslar, görüşme yeri ve tedavi ücreti aracılığıyla tanımlar. Etik olarak, klinisyen kendi finansal, cinsel ya da başka kişisel ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla hastadan yararlanmaz. Güç ve otorite dengesizliği içeren bu durumda, hastanın terapistten herhangi bir biçimde onay görme arzusunun klinisyenin çıkarı doğrultusunda manipüle edilmemesi gerekir.

    Bir rolün ya da sınırın ihlali söz konusu olduğunda, hastaya bu durumun etkisini anlamasında yardımcı olmak, olayı ayrıntılı biçimde açıklamak ve anlamını yorumlamak terapistin görevidir. Örneğin, bir klinisyen kendi sorunlarını ve ihtiyaçlarını hastayla paylaşmaya başlayarak terapinin hastanın yararına olmayan bir deneyime dönüşmesine neden olabilir. Ya da daha basit bir örnekte, bir psikiyatrist seansa geç kalabilir. Bu deneyimin etkisi, yalnızca süreci eski hâline getirmek için değil, aynı zamanda bu olayın hasta açısından özgül anlamını kavrayarak süreci derinleştirmek için de açıklığa kavuşturulmalıdır.

    YORUMLAMA SÜRECİ

    Belirtildiği üzere, etkili yorumlama (interpretation) bir dizi beceriye dayanır. Bunlar arasında terapistin şu kapasiteleri yer alır:

    • Empati kurmak,
    • Özellikle aktarım süreçlerini içeren, hastaya özgü davranış ve duygu örüntülerini, çoğu zaman ince ya da başlangıçta kafa karıştırıcı iletişim biçimlerini anlayarak tanımlamak,
    • Kendi fantezilerinin ve hastaya yönelik tepkilerinin (karşıaktarım) anlamını fark etmek,
    • Tedaviyi derinleştiren sözel akışı sürdürmek,
    • Yorumların zamanlamasını ve dozajını takdir edebilmek,
    • Sabırlı olmak.

    Sonuncusu -özellikle hastanın yoğun duygular yaşadığı dönemlerde- genellikle “koltukta kalma (stay in the chair)” kapasitesi olarak adlandırılır; aynı zamanda güçlü duygular ve arzuları kapsayan bir “tutma ortamı (holding environment)” sağlamayı da içerir. Bu beceri, tedavinin güvenliğine önemli bir boyut kazandırır; çünkü birçok hasta, kendilerince kabul edilemez ya da uygunsuz gördükleri duygu ve düşünceleri ifade ederken terapistten reddedilme, korku ya da yargılanma bekler. Terapistin duygusal yoğunluk karşısında rahat kalabilme kapasitesi kritik bir beceridir; bu durum, erken dönem yalnızlık, travma ve onlarla birlikte gelen aşağılanma, suçluluk ve utancın terapötik olarak yeniden yaşanması sırasında dayanılmaz duygusal acı hisseden birçok hasta için genellikle yeni bir deneyim oluşturur.

    Benzer biçimde, dinamik klinisyen, önceki yaşantıların yeniden sahnelenmesinin ve tekrar yaşanmasının yinelenen biçimde tanımlanması ve incelenmesinin etkili bir tedavi için yaşamsal önemde olduğu ilkesine bağlı kalır; bu da yüzleştirme (confrontation), netleştirme (clarification) ve yorumlama (interpretation) gibi temel tekniklerle gerçekleştirilir.
    Bu kavram, yani derinlemesine çalışma (working through), psikodinamik psikoterapinin orta evresini oluşturur ve terapötik çalışmanın büyük kısmı burada gerçekleşir. Sonuçta derinlemesine çalışma, hastanın bilinçdışı çatışmalarını ve korkularını tanımlamasına ve çözmesine yardımcı olur; bu çatışmalar genellikle kişilerarası ilişkileri ve başarıyı zedelemiştir. Kuşkusuz kısa süreli psikodinamik psikoterapi de etkilidir (12); ancak, belirgin karakterolojik sorunları olan hastalarda, terapi süresi uzadıkça sonuçlar da o ölçüde iyileşir.

    Terapistin aktarım yorumlarının (transference interpretations) zamanlaması, dozajı ve inceliği, hastanın zihinsel durumu ve farkındalık dışında kalmış malzemeyi entegrasyon kapasitesi konusundaki bir farkındalığa dayanır. Bu farkındalık, aynı zamanda hastanın savunmalarını takdir edebilme becerisini de içerir; böylece terapist, hastayı kaldırabileceğinden fazlasıyla yüzleşmeye zorlayarak bunaltmaktan veya travmatize etmekten kaçınır. Terapist, hastanın bir müdahaleyi ne zaman kabul edebileceğini ve sonunda içselleştirip bütünleştirebileceğini sezinleyebilmelidir.

    PSİKODİNAMİK PSİKOTERAPİNİN ETKİLİLİĞİ

    Birçok psikiyatrist, psikodinamik psikoterapinin yararlılığını destekleyen önemli araştırmalardan habersizdir. [Bu konuyla ilgili yakın tarihli bir katkı, FOCUS dergisinin bu sayısında yeniden yayımlanmıştır (13).] Psikodinamik psikoterapi üzerine yapılan araştırma literatürü oldukça kapsamlıdır; ancak burada mevcut durumun kısa bir özeti yeterli olacaktır. Tedavi etki büyüklüğü, bazı anksiyete, kişilik, duygudurum ve madde kullanım bozukluklarında belirgin derecede güçlüdür. Hastalar, tedavi sonrasında belirgin biçimde daha iyi durumda oluyorlar ve takip değerlendirmeleri, bu kazanımların korunduğunu göstermektedir (11). Psikoterapi ile farmakoterapinin birlikte kullanıldığı tedavi çalışmalarında da tedavinin yararları desteklenmiştir (14).

    SONUÇ

    Psikodinamik psikoterapi, Amerikan psikiyatrisinde en yaygın kullanılan psikoterapi türüdür. Psikanalitik kuramı anlamanın ve öğretmenin doğasında bulunan güçlüklerine rağmen, çağdaş psikodinamik kavramlar, dışavurumcu ile destekleyici psikoterapi arasındaki sürekliliğe ilişkin en kapsamlı yönelimi sunmaya devam etmektedir. Randomize kontrollü çalışmalar (randomized controlled studies), bu tedavi yönteminin giderek genişleyen kapsamını ve etkililiğini desteklemektedir. Psikodinamik tedavi yaklaşımı yalnızca uzun süreli psikoterapiyle sınırlı değildir; aynı zamanda yaşam döngüsünün tüm evrelerinde, kriz ve destekleyici müdahalelerde, birleşik tedavilerde, kısa süreli dinamik psikoterapide, grup/aile terapilerinde, yatan hasta psikiyatrisi ve konsültasyon-liyezon psikiyatrisi alanlarında da geniş bir uygulama alanına sahiptir.

    Kaynak:

    Kay, J. (2006). The essentials of psychodynamic psychotherapy. Focus: The Journal of Lifelong Learning in Psychiatry, 4(2), 167–175.

  • Kendilik Psikolojisi Nedir?

    Heinz Kohut tarafından ortaya konan kendilik psikolojisi (self psychology), bireyin gelişimine ve işlevselliğine, ayrıca kişiliğin merkezinde yer alan bir yapı -kendilik (self)- üzerine temellenen tedaviye ilişkin bir kuramdır. Kendilik, girişimin merkezi, izlenimlerin alıcısı ve tanınabilir bir aynılık duygusunun kaynağı olarak tanımlanır. Kendilik; kendiliknesneleri (self objects) bağlamında kurulmakta, korunmakta, onarılmakta ve dönüştürülmektedir. Kendiliknesneleri, kişinin kendiliğinin bir parçası olarak deneyimlediği ve kendilik için yaşamsal işlevler gören ötekiler (others) olarak tanımlanır. Sağlıklı bir kendilik, bütünlük ve süreklilik duyguları, enerji ve girişkenlik hissi, olgun bir kendini ortaya koyma ve gurur duygusu, ayrıca istikrarlı bir değerler ve hedefler kümesine yönelik coşku ile karakterizedir. Aynı zamanda, kendiliknesnesi duyarlılığından (selfobject responsiveness) yararlanabilme kapasitesiyle de tanımlanır. Bireyin kendiliği parçalanmışsa ya da bir kendilik bozukluğu varsa, bu duygular zayıflar veya görünmez hâle gelir. Kendilik psikolojisinin ayırt edici özellikleri şunlardır: 1) psikanaliz alanını tanımlamak ve bir gözlem biçimi olarak kullanmak için sürdürülen dolaylı/gıyabında içebakışın (vicarious introspection) (ya da empati) kullanımı, 2) kendiliğin ve analitik durumun yapılanmasında kendiliknesnesi işlevlerinin ve kendiliknesnesi aktarımının tanınması, 3) narsisistik kırılganlıkları olan hastaların anlaşılmasına ve tedavisine yönelik yaklaşımı, 4) utanç ve narsisistik öfkeye ilişkin bakış açıları.

    Kendilik psikolojisindeki birçok gelişme, diğer psikanalistler tarafından önceden öngörülmüştü. Ferenczi (1913/1952), hastanın öznel deneyimini, empatinin merkezi rolünü, ebeveynin empatik olmayan tepkiselliğinin travmatik etkilerini ve hastanın bu travmayı aktarımda yineleme korkusunu vurgulamıştır. Ayrıca gelişim çizgileri kavramını ortaya atmış (libidinal evrelere ek olarak); bunu özellikle egonun ilk dönemdeki her şeye gücü yettiği duygusu ve gerçeklik duygusu bağlamında ele almıştır. Balint (1968), ebeveynin “birincil nesneyle ilişki (primary object relatedness)” eksikliğinin -ani anlayış, tanınma ve teselli yoksunluğunun- çocukta sıklıkla narsisizm biçiminde ortaya çıkan bir “temel bozukluk (basic fault)” yarattığını ileri sürmüştür. Balint, tedaviyi kesintiye uğramış gelişimin yeniden başlatılması, yani “yeni bir başlangıç (a new beginning)” olarak görmüş; bu süreçte hastanın, analitik durumda analistin oksijen ya da su gibi birincil bir maddeymişçesine var olmasına izin verilmesi gerektiğini savunmuştur. Fairbairn (1952, 1954) ise kişiliğin merkezî etkinliğini, gereksinim duyulanı sağlayacak bir nesne arayışı olarak görmüş; önemli düzeydeki engellenmelerin gelişimin duraklamasına yol açtığını belirtmiştir. Kadınlarda narsisistik nesne seçimi üzerine yaptığı tartışmada A. Reich (1953) de Kohut’un bazı fikirlerini önceden sezmiştir. Winnicott (1960a, 1960b, 1965, 1969), Kohut’un yaptığı gibi sistematik bir kuram inşa etmemiş olsa da, ikisinin çalışmaları arasında derin benzerlikler vardır. Kohut’un kendilik duygusunun (sense of self) gelişiminde kendiliknesnesi kavramını ayrıntılandırması, Winnicott’un öznel nesne, annenin yüzünün yansıtıcı işlevi, tutma ortamı (holding environment), sıradan adanmış anne, geçiş nesnesi, öznel her şeye gücü yetme, potansiyel alan, illüzyon ve sahte kendilik kavramlarıyla örtüşmektedir. Ayrıca Winnicott, hakiki/gerçek kendiliğin (true self) gelişiminde annenin, bebeğin her şeye gücü yetme duygusuna yanıt vermesinin önemini vurgulamıştır.

    Kendilik psikolojisi, psikanaliz alanı üzerinde önemli bir etki yaratmış; psikanalistlerin zihnin yapısı, işleyişi ve gelişiminin temel yönlerini kavramsallaştırma biçimlerini hem etkilemiş hem de sorgulamıştır. Bu katkının merkezinde, kendiliknesnesi işlevleri ve kendiliknesnesi aktarımı kavramları yer alır. Bunun yanı sıra kendilik psikolojisi, kendilik, narsisizm, güdülenme, saldırganlık ve çeşitli psikopatoloji türleri üzerine düşüncelere de önemli katkılar sağlamıştır. Kendilik psikolojisi, gelişimsel psikanalizi etkilemiştir. Ayrıca analistlerin klinik durumu, analistin dinleme ve yorumlayıcı tutumunu, aktarımın anlaşılmasını ve yönetilmesini, terapötik etkinin kavramsallaştırılmasını düşünme biçimlerini de etkilemiştir. Son olarak, kendilik psikolojisi, içe bakış ve empatinin psikanaliz alanını tanımladığını ileri sürerek psikanalitik epistemolojinin doğasına ilişkin tartışmalara katkıda bulunmuştur.

    Kohut, ilk önemli makalesi “İçe Bakış, Empati ve Psikanaliz”de (1959), Freud, Hartmann ve diğerlerinin benimsediği daha “nesnel” yaklaşımdan farklı olarak, öznelcilik temeline dayanan bir psikanalitik epistemoloji ortaya koymuştur. Kohut, empatik–içebakışsal gözlem biçimlerinin psikanaliz alanını tanımladığını ve klinik durumda başlıca gözlemsel araçlar olduğunu savunmuştur.

    Kohut, bir sonraki önemli makalesi “Narsisizmin Biçimleri ve Dönüşümleri”nde (1966), narsisizmin -Freud ve Hartmann’a uygun biçimde hâlâ kendiliğin libidinal yatırımı olarak tanımlansa da- kişilikte kendi gelişim çizgisine sahip bir itici güç olduğunu ileri sürmüştür. Narsisizmin gelişimi nesne sevgisine doğru ilerlemez; bunun yerine yaratıcılık, mizah, bilgelik ve empati gibi ilkel biçimlerden olgun biçimlere dönüşme potansiyeline sahiptir. Kohut, Freud’un narsisizm üzerine makalesine (1914e) dayanarak, narsisistik gelişimin bebeğin mutluluk dolu durumundaki kaçınılmaz kesintiler tarafından harekete geçirildiğini ve mükemmelliğin yeni sistemlerini kurmaya yönelik iki yönde ilerlediğini öne sürmüştür. Bu yönlerden biri, daha sonra büyüklenmeci kendilik (grandiose self) olarak adlandırdığı narsisistik kendiliğin gelişimidir; burada haz verici ve mükemmel olan her şey kendiliğin bir parçası olarak, kusurlu ya da kötü olan her şey ise kendiliğin dışındaki bir şey olarak yaşantılanır (Freud’un [1915b] “arınmış haz egosu”na (purified pleasure ego) benzer biçimde). İkinci yön ise idealize edilmiş ebeveyn imagosunun (idealized parent imago) gelişimidir. Freud ve Ferenczi’yi izleyerek Kohut, bebeğin başlangıçtaki mükemmellik ve her şeye gücü yetme duygusunun, ilkel bir “sen” olarak yetişkin bakımverene yansıtıldığını ileri sürmüştür. Narsisizmin gelişim çizgisi içinde bu iki dal kendi yollarını izler. Ebeveynin mükemmelliğine ilişkin travmatik olmayan hayal kırıklıkları, ebeveynin her şeyi bilme niteliğinin küçük bir kısmının içselleştirilmesine yol açar ve bu da ego idealinin (ego ideal) yapılanmasını sağlar. Kademeli hayal kırıklıkları ise narsisistik kendiliğin teşhircilik ve büyüklenmeci fantezilerinin gerçekçi ve amaç yönelimli bir biçiminde bütünleşmesini sağlar.

    Kohut, ilk kitabı Kendiliğin Çözümlenmesi‘nde (1971), Ödipal patoloji ve tekniğe ilişkin geleneksel görüşlerin yeterli olduğu aktarım nevrozlu hastalar ile narsisistik aktarımı olan ve narsisizm üzerine yeni anlayışların gerekli olduğu hastaları birbirinden ayırmıştır. Narsisizmi, egonun libidinal yatırımı olarak değil, nesne ilişkilerinin niteliğiyle ya da bireyin bir nesneyi kendiliğinin bir parçası olarak deneyimleme biçimiyle -yani bu nesnenin yaşamsal psikolojik işlevleri yerine getirmesiyle- tanımlamıştır. Kohut, bu şekilde kullanılan nesneleri kendiliknesneleri olarak adlandırmıştır. Kendilik nesnesi yaşantıları, narsisistik aktarımın çekirdeğini oluşturur. Kendilik nesnesi gereksinimlerinin optimal düzeyde hayal kırıklığına uğraması, içselleştirmeye ve yapı inşasına yol açar; Kohut bu süreci dönüştürerek içselleştirme (transmuting internalization) olarak adlandırmıştır. Kohut, iki tür narsisistik aktarım tanımlamıştır: aynalayıcı (mirror) aktarım -ki bunu birleşme, özdeş-ego ya da ikizlik ve asıl yansıtma olarak alt türlere ayırmıştır- ve idealize edici (idealizing) aktarım.

    Kohut, 1971 tarihli kitabında narsisistik idealizasyonları, nesnenin ayrı bir birey olarak yaşantılandığı Ödipal nesne idealizasyonlarından da ayırmıştır. İdealize edilmiş ebeveyn imagosundaki bozulmalar, gerilim düzenlemesinde eksikliklere; işlevleri yeterince değer görmediği için süperegoda zayıflıklara; ya da narsisistik gereksinimlerin cinselleştirilmesine yol açar. Büyüklenmeci kendiliğin teşhirci talepleri bastırılabilir (yatay yarık (horizontal split)) ya da bütünleşmiş farkındalıktan ayrılabilir (dikey yarılma (vertical split)). Kohut, kendilik nesnesi tepkiselliğindeki bir yetersizliğe karşı kırılgan bir kendiliğin tepkisini parçalanma (fragmentation) olarak adlandırmış; bunun semptomatik dışavurumlarını ise dağılma ürünleri (ya da bazen çözülme ürünleri) olarak tanımlamıştır.

    Kohut, “Narsisizm ve Narsisistik Öfke Üzerine Düşünceler”de (1972) saldırganlık kavramına ilişkin görüşünü ortaya koymuş; saldırganlığı bir dürtünün dışavurumu olarak değil, kendiliğe yönelik algılanan bir tehdidin sonucu olarak kavramsallaştırmıştır. İntikam ve adalet arzusuyla karakterize edilen narsisistik öfke, yıkıcı saldırganlığın prototipidir. Narsisistik öfke, önemsiz bir kızgınlıktan fanatik bir öfkeye kadar uzanan bir yelpazede görülür. Bu öfke, utanç, aşağılanma ve hayal kırıklığı tarafından tetiklenir ve onlara eşlik eder. Büyüklenmeci kendiliğin her şeye gücü yetme ısrarı ile idealize edilmiş kendiliknesnesinin mükemmelliğine duyulan inanç, yıkıcı saldırganlığın temelinde yatar. Kohut, narsisistik öfkenin rekabet ve kendini ortaya koyma gibi diğer saldırganlık biçimleriyle aynı süreklilik üzerinde yer almadığını; bu tür saldırganlıkların, kendiliğin birincil yönelimleri olduğunu ileri sürmüştür.

    Kendiliğin Yeniden Yapılanması’nın yayımlanmasıyla birlikte (1977), Kohut, klasik psikanalitik kuramı tamamlayacak ayrı bir psikanalitik kendilik psikolojisinin neden gerekli olduğunu açıkladı. Kendiliği yeni bir yapısal model olarak ayrıntılandırırken, kendilik psikolojisi kuramsal ve klinik kapsamını narsisistik kişiliklerin anlaşılması ve tedavisinin ötesine genişleterek, “kendilik bozuklukları”ndan (disorders of the self) mustarip tüm bireyleri de kapsar hâle getirdi. Kohut, gelişim kuramını dürtülere değil, kendiliknesnesi matrisindeki kendiliğin yönelimlerine dayandırmıştır. Hartmann’dan nihai bir kopuş olarak, kendiliği egonun içinde bir temsil olarak değil, zihinsel aygıtın üstünde yer alan bir yapı olarak görmüştür. Narsisistik aktarım (narcissistic transference) teriminin yerine kendiliknesnesi aktarımı (selfobject transference) terimini getirmiştir. Ayrıca savunma yapılarının (defensive structures) karşıtı olarak telafi edici yapılar (compensatory structures) kavramını da ortaya koymuştur. Telafi edici yapılar, kendiliğin diğer alanlarındaki kusurları telafi ederek, kendiliğin bir yönünü ya da kutbunu -örneğin yansıtılan hırsları, ikizlik duygularını veya yönlendirici idealler- yeniden canlandırmaya hizmet eder. Bu yapılar, hastanın direncinin bir parçası değildir. Buna karşılık, savunma yapıları kendilikteki kusurları gizlemeye yarar ve sağlıklı gelişimi engeller; bu nedenle dirence katkıda bulunurlar. Kohut, yeni tanımladığı çift kutuplu kendiliğin Freud’un zihnin üçlü modeliyle tam olarak bütünleştirilemeyeceğini öne sürmüş, ancak iki kuramın yan yana kullanılabileceğini belirtmiştir. Bununla birlikte, kendilik psikolojisi büyük ölçüde bağımsız olarak gelişmiştir.

    Aynı zamanda Kohut’un yeni kendilik psikolojisi, psikopatolojinin gelişiminde Ödipus kompleksine daha az belirgin bir rol atfetmiştir. Freud’dan farkını göstermek için, Freud’un “suçlu insan (guilty man)” figürüyle kendi tanımladığı “trajik insan (tragic man)” figürünü karşılaştıran bir metafor öne sürmüştür. Kohut’a göre, suçlu insan, haz ilkesinin yönlendirmesiyle ensest arzularının doyumunu arar, ancak sonunda hadım edilme anksiyetesi ve suçluluk ile damgalanan içsel çatışmaların ortaya çıkışıyla yenilgiye uğrar. Buna karşılık trajik insan, kendiliğin eylem programını gerçekleştirmeye çalışır, fakat gerçekleşmemiş hırsları ve hedefleri ile kaçınılmaz biçimde yetersiz kalan yetenek ve becerileri arasındaki gerilim nedeniyle hayal kırıklığına uğrar. Trajik insan; parçalanma, tükenme, kusurluluk, utanç ve öfke korkularıyla mücadele eder.

    Kohut, son kitabı Analiz Nasıl İyileştirir?’de (1984), empatinin tedavi sürecinde başlı başına dönüştürücü ve iyileştirici bir rolü olup olmadığını daha ayrıntılı biçimde ele almıştır. Sonuçta, empatinin ne bir terapötik teknik ne de iyileştirmenin etkin etmeni olduğunu, fakat bir veri toplama yöntemi olduğunu belirtmiştir. Bununla birlikte, bu verilerin hastaya aktarılması ve yorumlanması, empatiyi kaçınılmaz olarak analist ile hasta arasındaki ilişkiyi değiştiren bir unsur hâline getirir ve dolayısıyla psikolojik değişim için gerekli kılar. Kohut ayrıca, yorumlama süreci kavramını daha da geliştirmiştir; bu süreç, empatik anlamayı ve ardından anlaşılanın açıklanmasını içerir. Analistin empatisinin terapötik sonucu, hastanın savunma gereksiniminin azalması ve buna eşlik eden içe bakış kapasitesinin genişlemesidir; bu da bastırılmış duygulanımların ve anıların ortaya çıkmasını kolaylaştırır. Kendiliknesnesi aktarımının harekete geçmesine karşı savunmaların çalışılarak aşılması, analizin erken dönemini karakterize eder. Terapötik etkinin merkezinde, kendiliknesnesi aktarımındaki kopma anlarının incelenmesi ve bunların onarımı için gerekli olanın ortak biçimde anlaşılması yer alır. Son olarak, Kohut son kitabında ikizlik (twinship) kendiliknesnesi işlevi/aktarımını (twinship selfobject function/transference), aynalamadan (mirroring) ayırmıştır. Bu değişiklikle birlikte, çift kutuplu kendilik (bipolar self) yapısal modelini üç kutuplu (tripolar self) kendilik modeline dönüştürmüştür.

    Kohut’un ölümünden sonra kendilik psikolojisi üç yönde gelişmiştir; bunlar bazen geleneksel (traditional), öznelerarasılık (intersubjective) ve ilişkisel (relational) yönelimler olarak adlandırılır. P. Ornstein (1990, 1993) ile P. Ornstein ve A. Ornstein (1980, 1985), empati, kendiliknesnesi aktarımı ve narsisistik öfkenin, yorumlama süreci ve terapötik etki içindeki rolünü açıklığa kavuşturmuşlardır. A. Ornstein (1991), hastanın travmatik kendiliknesnesi hayal kırıklıklarını yineleme korkusunu ve tedavide yeni bir başlangıç umudunu incelemiştir. Goldberg (1995, 1999) ise dikey yarılma kavramını sapkınlık ve narsisistik davranış bozukluklarının incelenmesine, ayrıca aşırı yeme, karşı cinsin kıyafetlerini giyme ve sadakatsizlik gibi, bilince açık yaşantıdan gizlice ayrılmış davranışların analizine uygulamıştır.

    Stolorow, Atwood, Orange (Atwood ve Stolorow, 1984; Stolorow ve Atwood, 1996; Stolorow, Atwood ve Orange, 1999; Orange, Atwood ve Stolorow, 1997) ve diğerleri, kendilik psikolojisini daha genel bir öznelerarasılık anlayışı içine dâhil etmişlerdir. Kendiliknesnesini, bir nesnenin deneyimindeki temel bir boyut olarak görmüşler, ancak bu nesnenin öznelliğinin, etkileşimleri bağlamsallaştıran öznelerarası bir alan (intersubjective field) yarattığını ve tüm ilişkilerin doğası gereği karşılıklılık taşıdığını vurgulamışlardır. Duygulanımın ayrımlaşması, bütünleşmesi, düzenlenmesi ve ifade edilmesiyle ilgili ek kendiliknesnesi işlevleri tanıtmışlardır. Kendilik psikolojisinin “tek-kişilik” empatik immersiyon (empathic immersion) anlayışına eleştirel yaklaşarak, analistin psikanalitik sürece katılımını ve bu süreç üzerindeki etkisini yansıtmak amacıyla empatik araştırma (empathic inquiry) terimini tercih etmişlerdir.

    Gelişimsel psikanaliz alanında Lichtenberg (1989), kendiliğin gelişiminde beş güdüsel/motivasyonel sistem (motivational system) tanımlamıştır. Bunlar şunlardır:

    1. Bedensel gereksinimlerin ruhsal olarak düzenlenmesi gereksinimi,
    2. Bağlanma ve ilişki kurma gereksinimi,
    3. Keşfetme ve kendini ortaya koyma gereksinimi,
    4. Kaçınma ve olumsuz tepki verme eğilimi,
    5. Duyusal ve cinsel gereksinimler.

    Kendilik psikolojisi ile ilişkisel bir bakış açısını benimseyen birçok analist arasında da karşılıklı bir etkileşim olmuştur. Örneğin, “özgüllük kuramı”nda (specificity theory) ötekinin kendiliknesnesi olarak rolü vurgulanır; bu kuram, her analistin belirli bir hasta için teknik ve kuramın ötesine geçen biçimde benzersiz bir katkı sunduğunu öne sürer (Bacal ve Herzog, 2003). Bacal (1998) ve bazı diğer analistler kendilerini “ilişkisel kendilik psikologları (relational self psychologists)” olarak tanımlarlar; çünkü odak noktaları, ilişkinin kendisinden ziyade öznel ilişkinin bağlamıdır. Bacal (1985) ve Stolorow (1986), gelişim ve tedavide “optimal hayal kırıklığı (optimal frustration)” kavramının rolünü sorgulamış; bunun yerine, “optimal tepkisellik (optimal responsiveness)” kavramının, kendiliğin gereksinim duyduğu şeyi daha doğru biçimde tanımladığını ileri sürmüşlerdir.

    Kendilik psikolojisi, birçok tartışma ve eleştiriyle karşılaşmıştır. Bu eleştiriler arasında şunlar yer alır:

    1. Direncin, gelişimsel olarak duraklamış meşru gereksinimlerin bir dışavurumu olduğu görüşü;
    2. Psikopatolojinin çatışmadan değil, durdurulmuş gelişimden kaynaklandığı görüşü;
    3. Kohut’un narsisistik bozukluklar kavramını genel olarak nevrotik bozuklukları da kapsayacak biçimde homojen şekilde genişletmesi;
    4. Kendilik nesnesi ilişkilerine karşın nesne ilişkilerinin kuramsal olarak yetersiz ele alınması;
    5. İdealizasyonun, kıskançlık ve düşmanlığa karşı bir savunma değil, bir gelişimsel gereksinim olarak görülmesi;
    6. Saldırganlığın, ikincil bir olgu olarak kavramsallaştırılarak geri planda bırakılması endişesi;
    7. Kendiliğin gelişimine odaklanmanın, bilinçdışı ve bilinçdışı fantezilerin keşfi pahasına ön plana çıkarılması;
    8. Patolojik ebeveynlik etkilerine, bebeğin doğal yapısal donanımının etkilerine kıyasla aşırı vurgu yapılması.

    Bunlara ek olarak, kendilik psikolojisi “kendilik” kavramını şeyleştirme (reification) ve kendiliği çok boyutlu bir yapı yerine çift kutuplu ya da üç kutuplu dar bir modelle tanımlamakla da eleştirilmiştir.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Self psychology. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 235).

  • Ego İşlevleri Nedir?

    Sigmund Freud ve ardından Anna Freud, egoya dürtülerin yönetimi ve onlara karşı savunmalarla ilgili görevler yüklediler. Onların ardıllarından bazıları -aralarında Robert Waelder (1936) da vardır- bu görevleri, egonun yerine getirmesi beklenen “işlevler (functions)” olarak ele aldılar. Böylece bütünleştirme, sentez gibi işlevler zamanla birbirinden ayrıştırılarak tanımlandı. Heinz Hartmann’a göre ego, bu işlevleri ne ölçüde yerine getirdiğine göre değerlendirilmelidir.

    Egonun ilk işlevinin (primitive function) ne olabileceğini söylemek zordur; ancak tarihsel açıdan bakıldığında, benliğin korunması (self-preservation) yalnızca egonun bir işlevi değil, aynı zamanda egodan kaynaklanan bağımsız bir içgüdüdür -kısacası, bir ego içgüdüsüdür (ego instinct). Freud, ego içgüdüsü kavramını ilk olarak Haz İlkesinin Ötesinde (1920g) adlı eserinde ortaya koymuş ve burada ölüm içgüdüsü (death instinct) kuramını da geliştirmiştir. Kısaca, kendini koruma içgüdüsü, libido ya da Eros tarafından yönlendirilen olumlu eğilimler ile ölüm içgüdüsüne bağlı olumsuz eğilimler olarak ikiye ayrılabilir. Freud’un kendisinin de her zaman yalnızca varsayımsal bir hipotez olarak gördüğü bu ego işlevleri açıklaması, saldırgan ve yıkıcı içgüdülerin varlığını kabul edenler arasında bile, ancak çok az sayıda analist tarafından benimsenmiştir.

    2005 yılındaki psikanalitik ego psikolojisinde bu konular artık fazla önem taşımamaktadır. İşlevleri bakımından tanımlanan ego artık aynı şekilde tasavvur edilmemektedir. Gerçi Anglo-Amerikan psikanalizi ölüm içgüdüsü kavramını kabul etmektedir, ancak Anglo-Amerikan kullanımında bu kavram Freud’unkinden bir ölçüde farklıdır.

    Freud’a göre egonun temel işlevlerinden biri, bedenin ve zihnin tüm itkilerini ve enerjilerini sentezlemektir. Bu sentez, bütünüyle libidonun ve yıkıcı içgüdünün ya da ölüm içgüdüsünün iki ruhsal gücünün gücüne bağlıdır. Freud (1930a, s. 117), başlangıçta Friedrich Schiller’in sevgi ve açlık (love and hunger) karşıtlığını benimsemişti; burada sevgi libidoya, açlık ise kendini koruma içgüdüsüne denk geliyordu. Freud, 1920’lerde bu düşüncenin yerine egonun sentezleyici işlevini öne süren görüşünü koydu.

    Freud’a göre egonun bir diğer önemli işlevi savunma yapmak ve tehlikeyi işaret etmektir. Tehlike içeriden (idden), dışarıdan (gerçeklikten) hatta süperegodan gelebilir. Ego, bu tehditlere karşı bireye bağlı olarak çeşitli yollarla kendini savunabilir. Egonun savunma işlevleri arasında saldırganla özdeşim, unutma, inkâr ve bastırma yer alır. Kabul (recognition), derinlemesine düşünme (reflection) ve özellikle eyleme geçme (action) de ego işlevidir; ancak ego, yas ya da sevinç durumlarında olduğu gibi acı da hissedebilir ve böylece duyguların taşıyıcısı (vector) olarak işlev görebilir. İçgüdüsel itkilerin boşalımının gerçekleştiği yer olan beden egosu (body ego), içgüdülerin etkisi altına girmeye elverişlidir; bu durum kısa süreli depresyonlara ya da kronik ruhsal hastalıklara yol açabilir.

    Freud, genel bir kural olarak, ego normal biçimde işlediği sürece onun zihinsel etkinlikler içinde baskın bir konumda olduğunu savunmuştur. Buna karşılık, egonun işlev bozukluğu derin bir anksiyeteye yol açar; ego ne kadar zayıfsa anksiyete de o kadar güçlü olur. Bu nedenle çocukluk dönemindeki anksiyete normal bir durumken, yetişkinlerde tehlikenin bir göstergesidir. Anksiyetenin yokluğu -anksiyete duygusunun kaybı- ise ciddi bir ruhsal bozukluk anlamına gelir. Egonun işlevlerinin sıralanması, onun bir düzenek olarak önemini ortaya koyar. Bu kadar çok işlevi bir araya getirdiği için ego, hem tedavinin merkezi hem de direncin çekirdeğidir. Freud, egoyu psikanaliz için başlıca bir engel olarak görmüştür.

    Freud’un ölümünden sonra benlik psikolojisi, kısmen id psikolojisi aleyhine olacak biçimde önemli bir gelişme göstermiştir. Bu durum bir sapma olarak görülür, çünkü Freud araştırma programına başladığında, yalnızca bilinçdışı zihinsel yaşama, zihnin derinliklerine, belirli bir işlevi olmayan enerjilerden oluşan bir kaynağa ilgi duyuyordu. Ancak bu tür enerjiler, iyi ya da kötü yönde, egoyu önemli biçimlerde değiştirme kapasitesine sahiptir.

    Kaynak:

    Mijolla, A. de (Ed.). (2005). Ego functions. İçinde International dictionary of psychoanalysis (s. 478). Detroit, MI: Macmillan Reference USA.

  • Ego Psikolojisi Nedir?

    Freud’un 1923’te yayımladığı Benlik ve İd adlı eserinde, zihnin temel makroyapıları olarak id, ego ve süperego’dan oluşan üçlü modeli ilk kez tanımlaması, ego psikolojisinin (ego psychology) psikanalitik kurama girişini sağlamıştır. Bunun öncülleri Freud’un daha önceki yayınlarında görülebilir: 1895 tarihli “Proje”de, Düşlerin Yorumu‘nda, 1915’te dürtüler, bastırma ve bilinçdışı üzerine yazdığı metapsikolojik makaleler ile narsisizm, yas ve grup psikolojisi üzerine yaptığı çalışmalarda.

    Freud’un anksiyete üzerine kitabı (1926d), ego psikolojisinin yapısal kuramını ayrıntılandırmış ve onun gelişiminde önemli bir rol oynamıştır. Bu eserdeki yeni semptom oluşum (symptom formation) modeli, semptomları id, ego ve süperego arasındaki çatışmaların uzlaşmaları sonucunda ortaya çıkan yapılar olarak görmüştür. Zihinsel dünyanın (mental sphere) işleyişine ilişkin bu yeni formülasyon, Freud’un topografik modelinin (topographic model) bir revizyonu olarak sunulmuştur; önceki kuram, zihinsel içeriklerin bilinçle ilişkisine odaklanmaktaydı. Freud’a göre dinamik olarak bilinçdışı olanla bilinçli olan arasındaki karşıtlık ve bu farkın psikopatoloji açısından taşıdığı önem, psikanalizin temelini oluşturur. Ancak hem bastırılan hem de bastıran güçlerin, ayrıca suçluluk duygusunun da bilinçdışı olduğunu fark etti -bu, klinik açıdan onun vurgulamak istediği önemli bir etkendi. Freud, kuramsal açıklığı artırmak ve psikanalitik klinik çalışmalardan elde edilen verileri daha doğru biçimde kavramsallaştırmak için zihne dair yeni bir çerçeveye ihtiyaç duyduğunu gördü.

    Kuramın iç işleyişinde, topografik modelde dinamik bilinçdışı (dynamic unconscious) olarak yer alan içeriğin büyük bir bölümünü kapsayan id, birincil bir süreç (primary process) olarak işler ve ruhsal enerjinin (psychic energy), dürtülerin ve bastırılmış olanın -ego ve süperegonun bilinçdışı yönleri dışında- önemli bir bölümünün ana deposudur. İd, temel gereksinimlerin ve isteklerin doyumunu arar. Buna karşılık süperego, ahlaki buyruklar, öz-kınama ve öz-cezalandırma üretir; değerleri ve idealleri belirler. Freud, egoyu zihinsel işlevlerin tutarlı bir bütünü ve terk edilmiş nesne yatırımlarının bir özütü/yoğunlaşması olarak görmüştür. Ego, gerçekliği temsil eder, dürtüleri sınırlar ve id, süperego ile dış dünyanın talepleri arasında en uygun uzlaşmayı arar. Freud’un ego kavramı, birçok farklı yön ve işleve sahiptir.

    Bu yönleri ve işlevleri tanımlamak, sonraki yarım yüzyıl boyunca ve sonrasında psikanalitik kuramcılar için başlıca bir görev oluşturdu. Anna Freud’un (1936/1966) başlıca savunma mekanizmalarını betimlemesi ve düzenlemesi, egonun savunmacı yönlerini vurguladı. O, id, ego ve süperego kökenli unsurların psikanalist tarafından eşit dikkatle ele alınması gerektiği ilkesini ortaya koydu. Hartmann’ın (1939/1964) birincil ve ikincil egonun (primary and secondary ego) özerk olduğu yönündeki görüşü, egoyu zihnin bir alt yapısı olarak tanımladı; bu alt yapı, genel olarak savunmacı, özerk ve sentezleyici işlevleri ve bunların karşılıklı ilişkileriyle belirlenir.

    Topografik modelde terapi, bilinçdışını bilinçli hâle getirmeye ve gelişimin çeşitli psikoseksüel evreleriyle ilişkili evrensel dürtü temelli fantezileri açığa çıkarmaya odaklanır. Ego psikolojisinde ise terapi, id’in alanı pahasına egonun kapsamını genişletmeyi ve klinik olarak buna paralel biçimde, öznenin tehlike ve içsel çatışmalarla kendine özgü biçimde nasıl başa çıktığını anlamayı amaçlar; bu süreç, id dürtülerini, süperego tepkilerini ve egonun savunmacı, uyum sağlayıcı ve bütünleştirici çözümlerini kapsar. Ego psikolojisinin diğer bir teknik sonucu, terapistin bilinçdışı temeline kulak verirken bilinçli içeriğin örgütlenmesine ve ayrıntılarına da dikkat etmesi gerektiğidir. Savunmaya yapılan vurgu, Wilhelm Reich tarafından sistematik biçimde geliştirilen karakter direnci (character resistance) sorununu da gündeme getirmiştir. Karakter direncini keşfetmek, daha sonra ego psikolojisi tekniğinin bir yönü hâline gelmiştir. Egonun gelişimi ve erken nesne ilişkileriyle bağlantısına dair artan bilgi, psikanalitik ego psikolojisinin evriminde kilit bir rol oynamıştır.

    Ego psikolojisinden türeyen güncel psikanalitik yaklaşımlar arasında Jacob A. Arlow’un bilinçdışı fantezinin tanımlanması, Charles Brenner’ın çatışma ve uzlaşma oluşumuna odaklanması ve Paul Gray’in savunma süreçlerinin yakından izlenmesine ilişkin çalışmaları yer alır. Otto Kernberg ise ego psikolojisi ile nesne ilişkileri kuramını bütünleştiren bir yaklaşım ortaya koymuştur.

    Kaynak:

    Mijolla, A. de (Ed.). (2005). Ego psychology. İçinde International dictionary of psychoanalysis (s. 487). Detroit, MI: Macmillan Reference USA.

  • Ego Nedir?

    Ego, zihnin yürütücü (yönetici) aygıtıdır. Zihinsel işleyişte homeostazı [homeostasis] ya da öz-düzenlemeyi [self regulation] sağlama işlevi görür; çatışan güdüler arasında aracılık ederek bunlar arasında uzlaşmalar [compromise] oluşturur. Aynı zamanda, iç dünya [inner world] ile dış gerçeklik [external reality] arasındaki talepler arasında denge kurarak uyum sağlama [adaptation] işlevini yerine getirir. Son olarak ego, tüm zihinsel süreçleri ve yaşantıları bir araya getirerek uyumlu işleyen bütüncül bir yapı oluşturma işlevini de üstlenir. Ego, çoğunlukla sahip olduğu çok sayıda özgül kapasite (ego işlevleri [ego functions]) üzerinden tanımlanır; bu işlevler arasında biliş, algı, bellek, hareket, duygulanım, dil, sembolleştirme, gerçeklik sınaması, değerlendirme, muhakeme, dürtü denetimi, duygulanımı tolere edebilme, temsiliyet, nesne ilişkileri ve savunma yer alır. Ego aynı zamanda sıklıkla güdüleri ya da ilgi alanları üzerinden de tanımlanır; bunlar arasında haz arayışı ile kendini koruma gereksinimi arasında uzlaşma sağlama çabası bulunur. Başarılı ego işleyişi, örneğin egemenlik kurma [mastery] deneyiminde olduğu gibi, kendi içinde haz verici olabilir. Ruh sağlığı, çoğu zaman ego gücü [ego strength] ya da ego zayıflığı [ego weakness] veya ego eksikliği/yetersizliği [ego deficit] üzerinden tanımlanır. Egonun yaşam döngüsü boyunca nasıl ortaya çıktığını ve değiştiğini inceleyen alan, ego gelişimi [ego development] olarak adlandırılır. Egoyu ve onun psikolojik işleyiş, gelişim, psikopatoloji ve tedavi süreçlerindeki rolünü merkeze alan psikanaliz dalı ise ego psikolojisi [ego psychology] olarak adlandırılır.

    Psikanalizde kullanılan ego terimi, Freud’un Das Ich (Benlik [I]) ifadesinin Strachey tarafından yapılan çevirisinde ortaya konmuştur. Freud, ego kavramını birbirine örtüşen çeşitli anlamlarda kullanmıştır: bir bütün olarak kişi; bilinçli kendilik deneyimi; kendilik, bilinçli ve bilinçdışı; ve yukarıda tanımlandığı üzere, zihnin belirli bir parçası (veya faili/temsilcisi/organı [agency]). Ancak Freud’un bu terimi kullanımı belirsizliğini koruduğundan, ego, kişi [person], kendilik [self] ve kendilik temsili [self-representation] kavramlarından açık biçimde ayrıştırılamamıştı. Bu ayrım ilk kez 1950 yılında Hartmann tarafından net biçimde yapılmıştır: Hartmann, kendiliği, dünyada var olan bireyin tümü olarak; kendilik temsilini, kendiliğe ilişkin yaşantıların temsillerinden oluşan bir bütün olarak; egoyu ise, psişik aygıt [psychic apparatus] içinde yer alan soyut bir fail/temsilci/organ [agency] olarak tanımlamıştır. Her ne kadar analistlerin çoğu, Hartmann’ın bu kavramlara daha fazla açıklık getirme yönündeki çabasını kabul etmiş olsa da, bazıları bu yaklaşıma itiraz etmişlerdir (Laplanche ve Pontalis, 1967/1973; Spruiell, 1995).

    Freud (Breuer ve Freud, 1893/1895), ego terimini ilk kez hipnoz üzerine yazdığı erken dönem bir makalede kullanmış ve bu terimle, histeriye neden olan “bastırılmış” düşüncelerin karşısında yer alan, “normal”, bilinçli, deneyimleyen kendiliği [experiencing self] kastetmiştir. İzleyen otuz yıl boyunca (ta ki “Ego ve İd” adlı yapıtın yayımlanmasına kadar), Freud ego terimini bu anlamda, yani bilinçli kendilik, daha spesifik olarak da “baskın düşünceler kitlesi”ni [dominant mass of ideas] (1894c, 1896c, 1900) ifade edecek şekilde kullanmayı sürdürmüştür. Ancak Freud, bu erken dönemlerde bile ego terimini, belirli işlevler ve kapasitelerle ilişkilendirmeye başlamıştır; bunlar arasında savunma (1894c); uyumsuz fikirleri inkâr etme, reddetme ya da savuşturma kapasitesi (Breuer ve Freud, 1893/1895); dürtülerin engellenmesi, gerçeklik sınaması, düşünme, dil, dikkat ve yargı gibi işlevler (1895b); ayrıca bastırma, yerine geçme, uzlaşma, eylem, anımsama ve işleme (1899a) yer almaktadır.

    “Düşlerin Yorumu [Th e Interpretation of Dreams]” adlı eserinde Freud (1900), ego terimini kişinin bütünü ya da deneyimleyen kendilik anlamında kullanmış ve rüyaların sıklıkla gösterdiği benmerkezci [egocentric] nitelik üzerine çeşitli yorumlarda bulunmuştur. Genel olarak Freud’un zihnin topografik modelinde, zihnin yürütücü işlevleri, bilinç–önbilinç sistemi [conscious- preconscious] tarafından yerine getirilir. Bu sistem, ikincil süreç [secondary pro cess] ilkesine göre işler; psişik enerjiyi bağlama ve düzenleme kapasitesine, dil ve mantık kullanma yetisine, ayrıca gerçeklik sınaması ve yargılama işlevlerini gerçekleştirme becerisine sahiptir (1900, 1911b). Sansür, bilinçdışı ile bilinç–önbilinç sistemi arasındaki sınırı koruyan bir işlev görür. Ancak “Düşlerin Yorumu” adlı eserinde Freud, bazı bölümlerde ego terimini sansür [censorship] ve ikincil revizyon [secondary revision] kavramlarıyla bağlantılı olarak kullanmıştır; bu yönüyle, daha sonraki yapısal kuramının habercisi sayılabilecek bir biçimde, zihindeki en önemli çatışmanın topografik modelde öne sürüldüğü gibi bilinç-önbilinç ile bilinçdışı arasında değil, ego ile bastırılmış olan arasında gerçekleşebileceğini öne sürmüştür.

    İzleyen on yıl boyunca Freud, yapısal kurama doğru çeşitli adımlar atmıştır. Bu geçiş döneminde, özellikle ego terimi (ve diğer bazı kavramlar) bağlamındaki kullanımları oldukça karmaşık ve kafa karıştırıcıdır; çünkü bu süreçte Freud, farklı güdülenme türleri, gerçeklik ile haz arasındaki karşıtlık, iç ile dış, kendilik ile öteki arasındaki ayrımlar gibi birçok karmaşık tema arasındaki ilişkileri araştırmıştır. Freud, 1910 yılında, ego dürtüleri (diğer adıyla kendini koruma dürtüleri) kavramını ortaya koymuş ve bunların cinsel dürtülerle çatışma içinde olduğunu ileri sürmüştür. Bu gözden geçirilmiş çatışma kuramında, ego’nun cinsel dürtülerin taleplerini bir tehdit olarak algıladığını ve bu talepleri bastırma yoluyla savuşturmaya çalıştığını savunmuştur (1910e). Freud (1911b), egonun, yalnızca arzulayabilen ve haz ilkesine göre işleyen bir haz egosundan [pleasure ego], yararlı olana yönelme ve kendini zarardan koruma kapasitesine sahip, gerçeklik ilkesine göre işleyen bir gerçeklik egosuna [reality ego] nasıl dönüştüğünü açıklamıştır. Bu dönüşümle birlikte ego, “dikkat, muhakeme, düşünme, kendini dizginleme ve eyleme geçme” gibi işlevleri kullanabilir hâle gelir. Freud (1914e), nesne libidosu [object libido] ile ego libidosu [ego libido] (ya da narsistik libido [narcissistic libido]) arasında bir ayrım yapmış ve bu iki libidinal yönelimin geçirdiği dönüşümlerin, psikoz, hipokondriyazis ve melankoli gibi çeşitli psikopatoloji türlerinden sorumlu olduğunu ileri sürmüştür. Aynı çalışmada Freud, daha sonra süperego kavramına zemin hazırlayacak olan ego ideali [ego ideal] kavramını da ortaya koymuştur. 1915 yılında ise Freud (1915b), gerçeklik egosundan sonra gelişen ve nesnelerin haz verici yönlerinin içselleştirilmesiyle oluşan, bu yönleri artık egodan ayrı olarak deneyimleyen bir yapı olarak arıtılmış haz egosu [purified plea sure ego] kavramını eklemiştir.

    Son olarak Freud, 1923 yılında yayımladığı ünlü makalesi “Ego ve İd”de (1923a), kuramında köklü bir revizyona gitmiştir. Sansürün, bastırmanın ve birçok ahlaki buyruğun bilincin dışında işlediğine dair gözlemi, Freud’un bilinçli, akılcı ve ahlaki bir sistem olan bilinç-önbilinç sistemi ile arzulayıcı bir bilinçdışı sistem arasındaki çatışmaya dayanan topografik modelini sürdürülebilir kılmak açısından sürekli bir zorluk oluşturmuştur. Freud’un yeni, yapısal kuramında, zihin id [id], ego [ego] ve süperego [superego] olmak üzere üç fail/temsilci/organ [agency] ya da yapıya ayrılmıştır; bu yapılar, bilince erişim düzeylerine göre değil, her birinin sahip olduğu istikrarlı işlevler ve güdüler bütününe göre birbirinden ayrılmaktadır. Cinsel ve saldırgan içgüdüsel dürtülerin türevlerinden oluşan id, bilinçdışının mirasçısıdır. Artık açık biçimde, deşarj denetimi, sansür, bastırma, düşünme ve gerçeklik sınaması gibi işlevleri içeren tutarlı bir zihinsel süreçler örgütlenmesi olarak tanımlanan ego, bilinç-önbilinç sisteminin mirasçısıdır. Süperego (ya da ego ideali), ahlaki buyruklar ve yasaklardan oluşan, egonun bir değişime uğramış biçimidir. Ego işlevlerinin büyük kısmı ve süperego işlevlerinin önemli bir bölümü bilinçdışı düzeyde gerçekleşir. Freud, gelişim süreci boyunca egonun, dış dünyadan gelen algısal uyarımların etkisiyle id’den ayrıştığını açıklamıştır. Ona göre ego, her şeyden önce bedensel duyumlardan türeyen bir beden egosudur [body ego]. Freud ayrıca, egonun özdeşimler [identification] yoluyla, yani terk edilen nesne bağlarının “tortuları”ndan [precipitate] oluştuğunu belirtmiş; bu özdeşimlerin en önemlisinin süperego oluşumuna yol açtığını ifade etmiştir. Bu aşamadan sonra ego’nun temel işlevi, id’in tutkuları, süperegonun talepleri ve dış gerçekliğin gerekleri arasında aracılık yapmak olmuştur.

    Freud, 1926 yılında yayımladığı “Engellemeler, Belirtiler ve Anksiyete [Inhibitions, Symptoms and Anxiety]” (1926a) adlı eserinde, zihin kuramında önemli ve kapsamlı değişiklikler yapmıştır. Egonun id üzerinde nasıl bir etki gücüne sahip olduğu sorusunu ele alırken, cinsel ve saldırgan dürtülerin yarattığı tehlikeyi önceden sezdiğinde, egonun bir anksiyete sinyali [signal of anxiety] ürettiğini öne sürmüştür; bu sinyal anksiyetesi [signal anxiety], yaklaşmakta olan tehlikeyi savuşturmaya yönelik savunmaları harekete geçirir. Bu “ikinci anksiyete kuramı” ile birlikte, ego nihayet zihnin yürütücü aygıtı olarak tam anlamıyla konumlandırılmış; çatışmaları yönetmek ve uzlaşmalar oluşturmakla sorumlu ve yeterli bir yapı olarak tanımlanmıştır. Bundan kısa bir süre sonra, 1927 yılında ve devamında Freud (1927b), ego bölünmesi [splitting of the ego] kavramını ortaya koymuştur. Bu kuramda birey, bölme [splitting] ve yadsıma [disavowal] savunmalarını kullanarak gerçekliğin belirli yönlerine karşı çelişkili tutumlar benimseyebilir. Freud’un bu kavramı geliştirme amacı, özellikle sapkınlık [perversion] ve psikoz gibi, ego ile id arasındaki çatışmadan çok, gerçeklikle ilişki bozukluklarıyla karakterize edilen daha ağır psikopatolojileri tanımlamaktı.

    Freud’un egoyu zihnin güçlü bir yürütücü faili/temsilcisi/organı olarak kavramsallaştırması, kısa sürede ego psikolojisi olarak adlandırılan bir alanın gelişmesine yol açmıştır. Ego psikolojisi [ego psychology], egonun psişik işleyişteki, gelişimdeki, psikopatolojideki ve tedavi süreçlerindeki rolünü incelemeyi amaçlar. Bu kuramsal yönelim, ilk dönemlerinde sıklıkla, id psikolojisi [id psychology] ya da dürtü psikolojisi [drive psychology] olarak adlandırılan yaklaşımla karşıtlık içinde değerlendirilmiştir. Ego psikolojisi, erken dönemlerinde analistlerin ego işlevlerini daha ayrıntılı biçimde incelemeye başlamasıyla, psikanalitik kuram ve uygulamanın birçok yönüne katkıda bulunmuştur. Federn (1926), ego ile nesne temsilinin birbirinden ayrıldığı ego sınırını [ego boundary] kuramsallaştırmıştır. Nunberg (1931, 1942), egonun sentezleyici işlevini [synthetic function of the ego] tanımlamış; ayrıca ego gücü ve ego zayıflığı kavramlarını da incelemiştir. E. Glover (1943) ise, yaşantıların bellek izlerinden oluşan ego çekirdeklerinin [ego nuclei] zamanla bütünlüklü bir yapıya entegre olma sürecini betimlemiştir. W. Reich (1933/1945), egodaki kronik değişimlerin [alterations in the ego] karakter gelişimine katkısını incelemiştir. A. Freud (1936), Ego ve Savunma Mekanizmaları [The Ego and the Mechanisms of Defence] adlı eserinde egonun savunucu işlevlerini incelemiştir. Ayrıca kariyerinin büyük bölümünü, normal ve patolojik ego gelişimini araştırmaya adamıştır (1965). Waelder (1936) ise, egonun çatışmadaki rolü üzerine çalışmış ve psikanalizde iyi bilinen çoklu işlev ilkesini [principle of multiple function] ortaya koymuştur. Bu ilkeye göre, her bir psişik eylem, id, süperego, gerçeklik ve yineleme zorlantısının çoklu taleplerine ego tarafından verilen uzlaşmacı bir yanıttır.

    Yeni ego psikolojisinin en önemli katkıcıları arasında yer alan Hartmann (1939a), özellikle Ego Psikolojisi ve Uyum Sorunu [Ego Psychology and the Problem of Adaptation] adlı eseriyle dikkat çekmiştir. Egonun id’den türediğini ileri süren Freud’un görüşünün aksine Hartmann, egonun ayrışmamış bir ego-id matrisinden [undifferentiated ego- id matrix] kaynaklandığını savunmuş; egonun, doğuştan gelen potansiyelleriyle, onun “ortalama olarak beklenebilir çevre [average expectable environment]” adını verdiği çevresel koşullarla etkileşim içinde geliştiğini öne sürmüştür. Önceki dönemlerde dürtülere odaklanan yaklaşımların aksine, Hartmann, özerk ego işlevleri [autonomous ego functions] adını verdiği, dürtü ve çatışmadan bağımsız olarak gelişen doğuştan kapasiteleri vurgulamıştır. Bu özerk işlevler arasında düşünme, bellek, algı, hareket ve duygulanım yer alır. Hartmann’a göre, bu özerk işlevler, dürtülerden gelen enerjinin nötralize edilmiş biçimiyle beslenir. Hartmann’ın özerk ego işlevlerine duyduğu ilgi, daha sonraki kuramcıların egoyu yetkinliğe yönelik olarak “doğuştan olan [hard-wired]” ve egemenlik kurma sürecinde haz alma kapasitesine sahip bir yapı olarak görmelerine yol açmıştır. Bu yaklaşıma göre ego, keşfetme, uyaran arama, oyun, nesne ilişkileri ve öğrenme gibi alanlarda işlev göstermek üzere doğuştan gelen eğilimlerle donatılmıştır (Hendrick, 1943a, 1943b; White, 1963). Hartmann, gelişim süreci boyunca özerk ego işlevlerinin zaman zaman çatışma içine çekilebileceğinin -örneğin semptom ya da karakter oluşumunda olduğu gibi- farkındaydı. Bununla birlikte, bir ego işlevi, “işlev değişimi [change of function]” yoluyla “ikincil özerklik [secondary autonomy]” kazanabilir ve böylece “çatışmadan bağımsız [conflict free]” hâle gelebilir. Hartmann’a göre, psikopatoloji ve ruhsal sağlık, uyum sağlama süreçlerindeki başarı ya da başarısızlık bağlamında kavramsallaştırılabilir (Hartmann, 1939b). Onun uyum ve çatışmasız ego işleyişine olan ilgisi, psikanalizi, kendi deyimiyle “genel bir psikoloji”ye dönüştürme yönündeki planının merkezindeydi; zira bu kavramlar, psikanaliz ile biyoloji, sosyoloji ve gelişimsel psikoloji gibi komşu disiplinler arasında köprüler kurulmasına imkân tanımaktaydı.

    Gelişimsel ego psikolojisi [developmental ego psychology] alanında, A. Freud ve Hartmann’a ek olarak, Erikson (1950), Freud’un psikoseksüel evrelerinden farklı olarak, gerçekliğin, kişilerarası ilişkilerin ve kültürün ego gelişimi üzerindeki etkisini vurgulayan bir gelişim anlatısı ortaya koymuştur. Erikson’un en önemli katkılarından biri, ego kimliği [ego identity] kavramıdır; bu, ergenlik döneminde bireyin, toplum içinde kendine özgü ve istikrarlı bir benlik duygusu geliştirmesi sürecini ifade eder. Ego psikolojisi, aynı zamanda çocuk gözlemine dayalı psikanalitik gelişim kuramının gelişimiyle paralel ilerlemiş; bu alan, Spitz (1965), Mahler, Pine ve Bergman (1975) gibi isimlerin çalışmalarıyla zenginleşmiştir. Daha yakın dönemde Vaillant (1993), ego gücü [ego strength] kavramını kullanarak, geç ergenlikten başlayıp yetişkinliğe uzanan süreçte ego süreçlerinin normal büyüme ve gelişimini inceleyen ileriye dönük bir araştırma yürütmüştür. Onun bu çığır açıcı çalışması, ego savunmalarının [ego defenses], ego dayanıklılığının [ego resilience] ve ego bütünleştirici işlevlerinin [ego integrative processes], yaşam boyu gelişim açısından taşıdığı önemi ortaya koymuştur.

    Ego psikolojisinin gelişimi, psikanalitik teknikte ve terapötik etki kuramlarında da önemli değişimlere yol açmıştır. Freud (1896c), psikanalizin amacını başlangıçta, “şimdiye dek bilinçdışı olanı bilinçli hâle getirmek” şeklinde tanımlamıştı. Ancak 1926 sonrası, Freud psikanalizin amacının, egoyu güçlendirmek, onu süperegoya karşı daha bağımsız kılmak ve örgütlenmesini genişletmek olduğunu savunmuştur. Bu düşüncesini, ünlü ifadesiyle şöyle dile getirmiştir: “İd’in olduğu yerde, ego olacaktır” (1933a). A. Freud (1936), dikkatini klinik duruma yöneltmiş; ego analizi [ego analysis] ve savunma analizi [defense analysis] terimlerini popülerleştirmiştir. Bu yaklaşımlar, id analizinden farklı olarak, savunmaların direnç biçiminde nasıl dışa vurulduğuna odaklanır. A. Freud ayrıca, analistin id, ego ve süperego karşısında eşit mesafede bir konumdan dinlemesi gerektiğini ifade etmiştir; bu görüş, daha sonra terapötik tarafsızlık [therapeutic neutrality] kavramının yaygın tanımlarından biri hâline gelmiştir. Son olarak A. Freud, egonun analitik çalışmaya nasıl katkı sunduğunu incelemiştir. Bu düşünceyi geliştiren Fenichel (1938a), psikanalitik çalışmanın gerektirdiği kendi üzerine düşünebilme [self reflection] kapasitesinin kaynağı olarak egoyu tanımlamış ve bu bağlamda gözlemleyen ego [observing ego] terimini ortaya atmıştır. Psikanalistler, tipik olmayan nevrozların tedavisi için tekniklerin nasıl uyarlanabileceğini tartışmaya başladıklarında, Stone (1961), Jacobson (1964) ve diğerleri, preödipal patolojiye ve duygulanım bozukluklarına sahip hastalarla olan klinik yaklaşımlarını tanımlamışlardır. Arlow (1969b), bilinçdışı fantezinin [unconscious fantasy] oluşumu ve işlevini, çoklu işlev ilkesi perspektifinden ele almıştır. C. Brenner (1982, 2003), tüm zihinsel yaşantı boyunca çatışma ve uzlaşmanın yaygınlığına dikkat çekmiş ve bunu “modern çatışma kuramı [modern conflict theory]” olarak adlandırmıştır. Son olarak Gray (1994), neredeyse tamamen egonun savunmalarının analizine odaklanan, (close process attention [yakın süreç dikkati]) yorumlayıcı bir yaklaşım geliştirmiştir.

    1920’lerin sonları ile 1960’ların sonları arasında kırk yıl boyunca, ego psikolojisi, Amerika Birleşik Devletleri’nde hakim psikanalitik ekol olmuştur. Amerikan psikanalitik literatüründe ego psikolojisine sıklıkla “klasik” psikanaliz [“classical” psychoanalysis] ya da bazen doğrudan “Freudyen psikanaliz [Freudian psychoanalysis]” denilmiştir. Ancak zamanla, ego psikolojisi pek çok çevreden eleştiriler almaya başlamış; sonunda, çeşitli rakip kuram ve yaklaşımların yükselişiyle birlikte Amerikan psikanalizindeki egemenliği sona ermiştir. Ego psikolojisine yöneltilen eleştiriler, birbirleriyle örtüşen çeşitli kuramsal bakış açılarından gelmiştir. Bunlar arasında:

    1. Ego psikologlarının bizzat kendileri tarafından, özellikle Freud’dan miras kalan ekonomik kurama yönelik eleştiriler;
    2. Çeşitli nesne ilişkileri kuramlarının genişlemesi;
    3. Kendilik psikolojisinin yükselişi;
    4. Psikanalizdeki “yorumlayıcı dönüş [hermeneutic turn]”, ki bu da postmodern dönemin epistemolojik şüpheciliğine dayanmaktadır;
    5. İlişkisel, kişilerarası, etkileşimsel, perspektivist, sosyal yapısalcı ve diyalektik-yapısalcı yaklaşımlar gibi çok sayıda “iki kişilik [two-person]psikoloji” modelinin gelişimi (Wallerstein, 2002) yer almaktadır.

    Çağdaş psikanaliz, birden çok kuramsal bakış açısının bir arada var olduğu bir alan olarak tanımlanır; ancak bu bakış açılarının bütünleştirilebilir mi yoksa uzlaştırılamaz biçimde karşıt mı oldukları konusunda bir fikir birliği bulunmamaktadır. Örneğin, ego psikolojisini nesne ilişkileri kuramının bazı yönleriyle bütünleştirmeye yönelik uzun bir kuramsal çaba geçmişi vardır (Jacobson, 1964; Schafer, 1968b; Loewald, 1973a; Mahler, Pine ve Bergman, 1975; Kernberg, 1975; Sandler, 1987a). Öte yandan bazı kuramcılar, bu yaklaşımların temelde birbiriyle bağdaşmaz olduğunu savunmuşlardır (Greenberg ve Mitchell, 1983). En güncel yaklaşımlardan biri olarak Marcus (1999), zihnin yapılarını, işlevlerini ve süreçlerini tanımlamak için gerekli olan bir model olarak modern ego psikolojisini savunmuştur. Marcus, özellikle egonun, farklı bilinç düzeylerinden ve çeşitli örgütlenme seviyelerinden gelen deneyimleri sentezleme ve bütünleştirme kapasitesine özel bir vurgu yapmıştır. Ona göre, modern ego psikolojisi, psikanalizin hem farklı soyutlama düzeylerindeki görüşleri birleştirme potansiyeli taşıyan hem de bilişsel sinirbilim ve gelişim psikolojisi gibi komşu disiplinlerle etkileşim kurabilecek en güçlü kuramsal çerçevesidir.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Ego. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 69).