Psikodinamik psikoterapiye başlamadan önce terapist ve hasta şunları yapmalıdır:
• bilgilendirilmiş onam [informed consent] almak için tedavi önerilerini ve alternatiflerini tartışmak
• tedavi için gerçekçi hedefler belirlemek ve onları tartışmak
Değerlendirmenizi tamamladıktan sonra, önerinizi hasta ile tartışmanız ve hedefler belirlemeniz gerekir. Psikodinamik psikoterapi açık uçlu bir tedavi olsa da, hala, sizin ve hastanızın tedavinin nasıl olacağı ve neyi başarmayı hedeflediğiniz konusunda bir anlaşmaya sahip olmanız gerekir. Bu tartışmalar, hastanın tedaviye dahil edilmesine yardımcı olan ve hastanın aktif katılımına olan ihtiyacı gösteren açık, işbirlikçi bir şekilde yürütülebilir.
Psikodinamik psikoterapide bilgilendirilmiş onam
Hastalarla, onlara neden psikodinamik psikoterapiyi önerdiğiniz hakkında konuşmak ve aynı zamanda potansiyel alternatifleri tartışmak, tedaviye başlamak için bilgilendirilmiş onam vermelerini sağlar. Bilgilendirilmiş onamı, genellikle, cerrahların veya anestezistlerin prosedürlerini uygulamadan önce alması gereken bir şey olarak düşünürüz, ancak psikoterapi de bir prosedürdür ve ona da öyle davranmalıyız. Bilgilendirilmiş onama nelerin dahil edilmesi gerektiği konusunda farklı görüşler vardır. Rutherford ve arkadaşları, bir “asgari” bilgilendirilmiş onam ve bir de, daha “kapsamlı” bir bilgilendirilmiş onam taslağı sunarlar.1 Asgari bilgilendirilmiş onam şunları içerir:
problemin tanımı
önerilen tedavinin tanımı
tedavili ve tedavisiz olası seyir
yaygın ve ciddi yan etkiler
maliyet
süpervizyon (varsa, stajyer tarafından yürütülen bir vakada olduğu gibi)
Daha kapsamlı bilgilendirilmiş onam şunları içerir:
ayırıcı tanı olanakları ve tedavi seçenekleri hakkında daha kapsamlı tartışma
tedavinin beklenen süresi
gizlilik sorunları
klinisyenin nitelikleri hakkında bilgi
Bu unsurlar hakkında net, jargon içermeyen bir şekilde konuşmayı öğrenmek, yalnızca hastanın tedaviyi anlamasına yardımcı olmakla kalmayacak, aynı zamanda öneri hakkındaki düşüncelerinizi netleştirmenize de yardımcı olacaktır.
Örnek olarak, Bay A.’yı ve tedavisinin başında onunla bilgilendirilmiş onam konusunu nasıl tartışacağımızı düşünelim. İlk olarak, Bay A.’nın değerlendirmesinden bazı bilgiler:
Bay A., kariyerinden ve ilişkilerinden belirsiz bir memnuniyetsizlik duygusuyla başvuran 45 yaşında biridir. Değerlendirmeniz, Eksen I teşhisine sahip olmadığını, ancak özgüveninin düşük olduğunu ve sık sık özyıkıcı (self-defeating) kararlar verdiğini ortaya koyuyor. Ayrıca ego işlevi seviyesinin iyi olduğunu da belirlediniz: birçok arkadaşı vardır, kaygı ve duygulanımları tolere eder ve dürtü kontrolü iyidir. Siz, psikodinamik psikoterapinin tercih edilen tedavi olduğuna karar verdiniz.
Şimdi, Bay A.’nın üçüncü oturumundan bir konuşma:
– Terapist: İlk seansta tartıştığımız gibi, sizi rahatsız eden bazı şeylerden bahsettikten sonra, size en çok neyin yardımcı olabileceği hakkında konuşabilmemiz için bazı şeyleri bir araya getirmeye çalışmak mantıklı olur.
– Bay A.: Peki sizce yanlış olan nedir?
– Terapist: Pekala, tartıştığımız şeylerin çoğu, özellikle işler zorlaştığında, özsaygınızı (self-esteem) korumakta sorun yaşadığınızı gösteriyor. Görünüşte, yine de, kendinizi düşük hissetmeniz gerekmiyor gibi görünüyor: arkadaşlarınız var, zekisiniz, işinizde birçok kez iltifat aldınız. Bu yüzden neden böyle bir zorluğu yaşamaya devam ettiğinizi merak ediyorum. Çoğu zaman, insanlar dışarıdan böyle hissetmek için çok az nedenleri varmış gibi görünmesine rağmen, kendileri hakkında kötü hissettiklerinde, bu onların kendini algılama (self-perception) konusunda çelişkili oldukları anlamına gelir. Kendiniz hakkında iyi hissetme yeteneğinizi etkileyen böyle bir çatışma (conflict) yaşayabileceğinize dair bir hissim var (sorun ifadesi).
– Bay A.: Evet… Bazen kendimi iyi hissediyorum ama bazen her şey alt üst oluyor. Ama bu konuda ne yapabilirim?
– Terapist: Bu tür bir sorun, genellikle, farkında olmasanız bile özsaygınızı etkileyebilecek şeyleri öğrenmek için kendinize bakmanıza yardımcı olan bir psikoterapi ile çok iyi tedavi edilir (önerilen tedavinin açıklaması).
– Bay A.: Kulağa zor geliyor. Tek seçenek bu mu?
– Terapist: Bazı insanlar bunun için bilişsel-davranışçı terapi ve kişilerarası terapi gibi diğer psikoterapi biçimlerini de önerebilir ancak benim düşüncem,uzun süredir devam eden bu sorun, en iyi şekilde, yüzeyin altında ne olduğuna bakmaya çalışarak tedavi edilebilir (terapötiklerin ayrımsal tartışması).
– Bay A.: Bu ne kadar sürer?
– Terapist Bu tür bir tedavi tipik olarak biraz zaman alır. Bu kalıpların gelişmesi 45 yıl aldı; bu nedenle onları değiştirmeye yardımcı olmak için aylar hatta muhtemelen birkaç yıl geçmesi mantıklıdır (beklenen tedavi süresi). Şu anda bu tedavi için gelmeniz harika, çünkü bence bu, sizin için geçmişte bir sorundu ve gelecekte de sorun olmaya devam edecek (tedavisiz muhtemel gidişat).
– Bay A.: Bu mantıklı. Uzun süreceğini düşünmekten nefret ediyorum ama ne dediğinizi anlıyorum. Beni endişelendiren bir şey ,maliyet.
– Terapist: Bu tedaviyi kliniğimizde size uygun bir maliyetle sunabiliriz (maliyet). Terapistiniz ben olacağım. Psikiyatride üçüncü sınıf asistanıyım. Bu, psikiyatri asistanlığında olan bir doktor olduğum anlamına geliyor. Sizinle olan süreci, sadece, burada kıdemli bir psikiyatrist olan süpervizörüm ile tartışacağım (gizlilik ve denetim).
Dürüstlük, her zamanki gibi, en iyi politikadır. Stajyer iseniz, hastalarınızı bundan haberdar etmelisiniz. Anlaşılacağı gibi, insanlar kendilerini deneyimsiz görünen birinin eline bırakma konusunda temkinli olabilirler ancak endişelerini açık ve savunmacı olmayan bir şekilde tartışmaya istekli olmanız, genellikle endişelerini gidermek için yeterli olacaktır. Örnekten de görebileceğiniz gibi, bunu yapmanın, hastanın kendini rahat ve umursanmış hissetmesini sağlayan yolları vardır.
Bazı terapistler hastalarına bilgilendirilmiş bir onam formu imzalatsa da, bu süreci notlarınızda belgelemek genellikle yeterli olacaktır.
Hedeflerin belirlenmesi
Hastaların tedaviye başlamak için bilgilendirilmiş onamlarını verdikten sonraki adım hedefleri belirlemektir. Herhangi bir tedavi için hedef belirleme yeteneği, hasta için olduğu kadar terapist için de önemlidir. Bazen hedefler çok açıktır. Depresif hastanın semptomlarından kurtulmaya ihtiyacı vardır ve intihara meyilli hastanın güvende tutulması gerekir. Bir hasta depresyonla başvurduğunda, “Bay B., bana öyle geliyor ki büyük bir depresyon geçiriyorsunuz. Yapmamız gereken sizi daha iyi hissettirmek. İlaç tedavisi ile uykunuz ve iştahınız normale dönmeli, işinize geri dönmek için enerji ve konsantrasyonunuzu geri kazanmalısınız.” demeyi biliyoruz. Peki ya kişilerarası zorluklar, özsaygı sorunları veya iş engellenmesi sorunuyla [work inhibition] gelen kişi için hedefler ne olacak? Bu sorunlarla bile, hedeflerin ana hatlarını çizmek hala mümkündür. Bunu yaparken aşağıdakileri düşünebiliriz:
Şikayetin aciliyeti: Şu anda bir şey yapılması gerekiyor mu? Bu, hastalar kendilerine veya başkalarına zarar verme tehlikesiyle karşı karşıya olduklarında geçerlidir. Acil hedeflere öncelik vererek ve daha sonra ulaşacağınız hedefleri tartışarak katmanlı hedefler belirleyebilirsiniz.
Ortamın/bağlamın doğası: Siz ve hastanız, tedavinin gerçekleştiği ortam için anlamlı olan hedefler belirlemelisiniz. Örneğin, hastayı yalnızca bir yıl tedavi edebilecek bir asistansanız, belirleyeceğiniz hedefler, tedavi tamamen açık uçlu olduğunda belirleyeceğiniz hedeflerden farklı olacaktır. Aynı şey, hastanın bir süre sonra gideceği durumlarda da geçerlidir.
Hasta neyin yanlış olduğunu düşünüyor? Hedefleri belirlerken hastanın masaya getirdiği şeylerle çalışmalısınız. Hedeflerin ne olması gerektiği konusunda bir fikriniz olsa bile, hastayla birleşmenin en iyi yolu, üzerinde çalışmak istediği şeyi şu anda dinlemektir. Oradan başlayın. Hastanın, bu tedavi ortamı için gerçekçi hedefler belirlemesine yardımcı olun. Bu, yüzeye çıkmak veya yüzeyi kazımak değil, hastaya yardım etmek, terapötik bir ittifak kurmak ve hastayla kendi seviyesinde çalışmaktır.
Psikodinamik psikoterapi başlangıcı için gerçekçi hedeflerin nasıl belirleneceğini düşünmek için birkaç örneğe bakalım.
Bayan C., 34 yaşında bekar, heteroseksüel bir kadındır ve kendisi hakkında “kötü hissetme” şikayetiyle terapiye başvuruyor. Tüm arkadaşlarının evli ve çocuk sahibi olduğu için üzgün olduğunu açıklıyor. Başlangıçta kendisiyle ilgileniyormuş gibi görünen ama bağlılıkla ilgilenmeyen erkeklerle ilişki kurmaya devam ettiğini söylüyor. Bu örüntü [pattern] onun kafasını karıştırıyor ve onu hayal kırıklığına uğratıyor. Duygudurum veya anksiyete bozukluğu belirtileri yok. Ailesinin yedi yaşındayken boşandığını ve babasının sonrasında da üç kez evlenip boşandığını söylüyor. Ebeveynlerinin evlilik geçmişinin yaşadığı bazı zorluklarla ilgili olabileceğini düşünüp düşünmediğini sorduğunuzda, bu olasılığa ilgi duyuyor gibi görünüyor ve bu daha fazla anıyı çağrıştırıyor.
Bayan C.’nin acil bir sorunu yok. Şu anda düzeltilecek bir şey yok; bunun yerine, uzun vadeli sorunlarda yardım istiyor. Zorluğunun bilinçdışı bir süreçle ilgili olduğunu varsayıyorsunuz ve bu fikirle ilgileniyor gibi görünüyor. Açık uçlu bir tedaviye katılmak için yeterli kaynaklara sahiptir. Psikolojik zihinlilik düzeyi ve öğrenme motivasyonu yüksek görünüyor. Haftada iki seans olmak üzere, psikodinamik psikoterapiyi şu amaçlarla öneriyorsunuz:
benlik dalgısını/duygusunu ve özgüvenini geliştirmek
erkeklerle ilişkilerini geliştirmek
ve şöyle diyorsunuz:
“Bekar olmakla ilgili duygularınızla boğuşmak, çocukluğunuzdaki ilişkilerinizin -mesela ebeveyninizle- şimdiki yaşamınızı nasıl etkileyebileceğini düşünmenize yol açtı. Bu sizin için umut ışığı oldu. Bir şeyler hakkında düşünmeye başladınız; bu da sizi buraya gelip onlar hakkında konuşmaya motive etti. İlişkilerinizle ilgili yaptığınız seçimleri etkileyen, farkında olmadığınız -bilinçdışı olan- düşünce ve hislerinizin olabileceğini düşünüyorum. Bana göre, bizim için en iyi hedef, neden sizi tatmin etmeyecek ilişki seçimleri yaptığınızı anlamaya çalışmaktır. Bunun en iyi yolunun da psikodinamik psikoterapi olduğunu düşünüyorum. Seçimlerinizin nedenlerini öğrenmenizin, kendiniz hakkında hissettiklerinize de yardımcı olacağını düşünüyorum. Bu söylediğim, sizin hedeflediğiniz şeye benziyor mu?”
Bu hedefler geneldir ve açık uçludur. Kısa sürede tamamlanamazlar. Bunun gibi hedefler belirleyebilmek için, hastanızın hazzı erteleyebilmesi (hazzın gecikmesine tahammül edebilmesi) gerekir. Terapistin hastaya, hedeflerle ilgili duygularını tartışmayı ve düşüncelerini eklemeyi teklif ettiğini unutmayın.
Hastanın ego işlevi bu düzeyde olmadığında hedef belirleme oldukça farklı olacaktır. Bu tür [ego işlevi düşük] bir hastayla ilgili hedefler daha kısa vadeli ve daha somut olmak zorunda olabilir. Terapistin bu hastalarla hedeflerin tartışılmasında çok aktif olması da gerekli olabilir. Hedef belirlemenin, psikoterapiye bir yapı sunduğu, umut aşıladığı ve kişisel olarak örgütlenebildiği için hasta için çok terapötik olabileceğini hatırlamak önemlidir. Kişi kendi hedeflerini tanımlamakta zorlanıyor olsa bile, “Burada neyi başarmak istersiniz?” gibi sorular sorarak ve olası spesifik ve gerçekçi hedefler hakkında önerilerde bulunarak bu süreci işbirlikçi hale getirebilirsiniz. Tabii ki, her zaman geribildirim -Örneğin “Bu size doğru geliyor mu?”- isteyin. Daha destekleyici bir psikodinamik tedavide genel [general] hedefler semptomları azaltmak, davranışı değiştirmek ve işleyişi iyileştirmek iken, herhangi bir birey için özel [specific] hedefler, hastanın güçlü yönlerine, zayıf noktalarına ve ihtiyaçlarına bağlı olarak büyük ölçüde değişebilir.
Ağırlıklı olarak destekleyici bir tutum kullanan bir tedavide hedef belirlemenin iki örneği şunlardır:
Bay D., bipolar bozukluğu olan 47 yaşında bir erkektir. İlaçlarını bırakmaya karar verdikten sonra meydana gelen depresyon nedeniyle yataklı servise yeni başvurdu. Onunla ilk tanıştığınızda, endişeli ve depresifti ve taburcu edilebilmesi için bir an önce iyileşmeye heveslidir. Bir öykü aldıktan sonra, onunla şu konuşmayı yaparsınız:
– Bay D.: Sadece daha iyi hissetmek istiyorum doktor. Aklım başımdan gidiyor. Ben kötü hissediyorum.
– Terapist: Ne kadar kötü hissettiğinizi sadece hayal edebiliyorum. Yapmamız gereken ilk şey, daha iyi hissedebilmeniz için ilacınızı düzenlemek.
– Bay D.: Amacım bu. İşe geri dönebilmek için mümkün olduğunca çabuk eve gitmek istiyorum.
– Terapist: Bu konuda kesinlikle hemfikiriz. Ama, başlangıçta ilacı bırakmanıza neyin yol açtığını merak ediyorum. Bunu anlamanın işimize yarayacağını düşünüyorum.
Bay D.: Bilmiyorum. Sadece ilacı kesmeyi kafama koyuyorum ve yapıyorum. Sonra da bu karmaşaya düşüyorum.
– Terapist: Bu bizim de üzerinde çalışmamız gereken bir şey gibi görünüyor. İlaç tedavisini bırakma isteği uyandıran şeyin ne olduğunu anlamak ve gelecekte kendinizi engellemek için neler yapabileceğinizi düşünmemiz gerekiyor gibi.
Bayan E., 40 yaşında, genel olarak ego işlevi iyi olan bir kadındır. Özellikle kötü bir boşanmanın ardından, depresyonda iken geçici olarak geriledi.
İşte terapistiyle yaptığı bir hedef belirleme konuşması:
– Bayan E.: Eskiden normal bir insanmışım gibi hissediyorum. Şimdi tamamen bu boşanmanın etkisindeyim. Bana ne oldu? Hiç daha iyi hissedecek miyim?
– Terapist: Tabii ki hissedeceksiniz. Yapabileceğiniz her şeyi hatırlamanıza yardımcı olmak için bu süre boyunca çalışmamız gerekecek.
– Bayan E.: Ama biliyorsunuz, beni en çok korkutan şey, onu en başından seçmiş olmam. Bütün bunlardan sonra -gene- başka bir pislik mi seçeceğim?
– Terapist: Bu, üzerinde çalışmamız için harika bir şey. Sizin için uygun olmayan erkekleri seçme eğiliminde olduğunuzu anlamaya gerçekten hazırsınız gibi görünüyor. Bu doğru mu?
Burada iki hedef var:
benlik saygısını acilen artırmaya yardımcı olmak
uyumsuz partner seçimi hakkında bilgi edinmek için işbirliği içinde çalışmak
Tüm psikodinamik psikoterapilerin -ağırlıklı olarak açığa çıkarıcı [uncovering] veya destekleyici [supporting], zaman sınırlı [time-limited] veya açık uçlu [open-ended]- belirleyip hastalarınızla tartışabileceğiniz hedefleri vardır. Terapi devam ettikçe hedeflerin değiştiğini unutmayın, böylece hastalarınızla terapi ilerledikçe değişen hedef belirleme konuşmaları yapmanız gerekecek. Bu hedef belirleme konuşmalarının formel/biçimsel [formal] olmadığını unutmayın; bunlar terapinin doğal diyaloğunun bir parçasıdır. Bununla birlikte, açık olabilirler ve olmalıdırlar.
Bunu yaptıktan sonra, bir sonraki adım çerçeveyi ayarlamaktır. Bu konuya bir sonraki bölümde değineceğiz.
Önerilen etkinlikler
Etkinlik 1: Bilgilendirilmiş onam
Aşağıda bir terapistin, hastasına bilgilendirilmiş onam vermeye yönelik çabası yer almaktadır. İçerilen unsurları belirleyebilir misiniz? Neler eksik bırakılmış?
A. Hanım, şimdiye kadar anlattıklarınızı özetlemeye çalışayım. Görünüşe göre son zamanlarda işle ilgili ciddi zorluklar yaşamışsınız ve bu, alanınıza gerçekten ilgi duymamanızla ilişkili olabilir. Ayrıca hayatta yüzde yüz ilgi duymadığınız halde sürdürdüğünüz başka şeyler de var gibi görünüyor; bazı arkadaşlarınızla olan ilişkileriniz gibi. Bu sorunlar, psikodinamik psikoterapinin faydalı olabileceğini düşündürüyor. Bu tür bir tedavi, kendiniz hakkında -farkında olmadığınız şeyler de dahil- daha fazla şey öğrenmemizi sağlayacak; böylece size daha anlamlı gelen seçimler yapabilirsiniz. Haftada iki kez olacak şekilde başlamamızı öneririm -size uygun bir programı birlikte konuşabiliriz. Seans ücretim seans başına 150 dolardır. Bu size nasıl geliyor?
Yorum
Terapist, sorunu ifade etme konusunda iyi bir iş çıkarıyor. Önerilen tedaviyi tanımlamaya başlıyor, ancak haftada iki kez görüşme sıklığını neden önerdiğini açıklamıyor. Ayrıca ücret bilgisi veriyor. Ancak, tedaviyle ve tedavi olmadan muhtemel gidişat, yan etkiler, diğer terapi seçenekleri, muhtemel süre ve gizlilikle ilgili konular hakkında bilgi vermiyor. Bu eklemeler şu şekilde ifade edilebilir:
Haftada birden fazla görüşmeyi önermemin nedeni, yüzeyin altındaki şeyleri gerçekten anlamanın zaman almasıdır; haftada bir görüşürsek, bu genellikle yalnızca o hafta neler olup bittiğini konuşmaya zaman tanır. Başka psikoterapi türleri de mevcut ve bunlar hakkında daha fazla konuşabiliriz, ancak sizin tarif ettiğiniz uzun süredir devam eden örüntülerin en iyi psikodinamik psikoterapiyle ele alınabileceğini düşünüyorum. Hedeflerimize bağlı olarak bu terapi biraz zaman alabilir -bazen aylar, bazen yıllar sürebilir- ama size kendinizi olabildiğince derinlemesine anlamanızda gerçekten yardımcı olabilir. Bana anlattıklarınıza göre, tatmin edici olmayan şeylere bağlı kalma örüntüsü hayatınızın her alanında devam ediyor; bu nedenle, bunun altında yatan nedenleri anlamadığınız sürece bu durumun sürmeye devam edeceğini düşünüyorum. Bilmeniz gereken birkaç başka konu daha var -her zaman burada görüşeceğiz, düzenli bir programımız olacak ve elbette bu terapi tamamen gizlidir. Bu konuları sizinle biraz daha konuşalım; böylece tüm bunları anladığınızdan emin olalım ve varsa sorularınızı yanıtlayabileyim.
Etkinlik 2: Hedef belirleme
Aşağıdaki her bir hasta için iki hedef yazın ve bu hedefleri hastaya nasıl sunacağınızla ilgili birkaç cümle kurun.
Hasta #1
Psikoterapiye başvuran 54 yaşında bir adam, eşiyle şiddetli kavga ettiklerini söylüyor. Onunla konuştukça, tedavi almadığı ciddi bir depresyonu olduğu ortaya çıkıyor.
Hedefler nelerdir?
Bu hedefleri nasıl sunarsınız?
Hasta #2
25 yaşında bir kadın, erkek arkadaşından ayrıldıktan sonra kendini yalnız ve depresif hissettiğini söyleyerek başvuruyor. Değerlendirme sırasında, hafta sonları arkadaşlarıyla içki içerken düzenli olarak bayıldığı öğreniliyor. Zorlayıcı ilişkiler geçmişine sahip, ancak çok başarılı bir öğrenci.
Hedefler nelerdir?
Bu hedefleri nasıl sunarsınız?
Hasta #3
50 yaşında bir adam, oğlunu üniversiteye bıraktığından beri yaşlandığını hissettiğini söyleyerek terapiye başvuruyor. Ağrıları ve sızıları vardır ancak doktoru sağlığının mükemmel olduğunu söylemiştir. Babası genç yaşta -56 yaşında- ölmüştür ve bunun hissettikleriyle bir ilgisi olduğunu bilmektedir. Eşiyle mutlu olduğunu söylese de, birlikte çalıştığı bir kadın hakkında düşünmeye başladığını belirtiyor. Terapiye ihtiyaç duyup duymadığından emin değildir, ancak kendini eskisi gibi hissetmemektedir. Depresyon belirtisi yoktur ve madde kullanmıyor.
Amaçlar nelerdir?
Bu amaçları hastaya nasıl sunarsınız?
Yorum
Hasta #1
Hedef #1 – depresyon belirtilerini azaltmak
Hedef #2 – hastanın eşiyle yaşadığı sorunların nedenini anlamasına yardımcı olmak
Hasta şu anda akut bir depresyon içinde olduğundan, eşiyle yaşadığı sorunların kronik mi yoksa depresyona mı bağlı olduğu net değildir. Bu nedenle, ilk hedefiniz depresyonuyla başa çıkmasına yardımcı olurken, aynı zamanda onu ilişkisinin doğası hakkında bir tartışmaya dahil etmeye başlamaktır. Şöyle diyebilirsiniz:
Görünüşe göre eşinizle evliliğinizde gerçekten bazı zorluklar yaşıyorsunuz ve son zamanlarda oldukça depresif hissetmişsiniz. Bu kadar depresif olduğunuzda, bir ilişkide neler olup bittiğini ele almak bile gerçekten zor olabilir. Bu yüzden bence ilk yapmamız gereken şey, kendinizi daha iyi hissetmenize yardımcı olmaktır.
Hasta #2
Hedef #1 – aşırı alkol tüketimini azaltmak
Hedef #2 – hastanın erkeklerle yaşadığı tatmin edici olmayan ilişki örüntüsünü anlamasına yardımcı olmak
Bu hastanın hem kısa vadeli hem de uzun vadeli hedefleri vardır. Erkek arkadaşıyla yaşadığı ayrılık, onu psikoterapiye yönlendirmiştir -eğer kendi üzerine düşünme kapasitesi varsa, bu tedaviyi tatmin edici olmayan ilişki örüntüsünü incelemeye başlamak için kullanabilir. Ancak, önemli bir kısa vadeli hedef de hafta sonları aşırı alkol tüketiminin bir tür alkol bağımlılığı olduğunun anlaşılmasına yardımcı olmaktır. Şöyle diyebilirsiniz:
İlişkilerinize bir göz atmanın sizin için gerçekten faydalı olacağını düşünüyorum. İlk adım, bir örüntü fark etmek -ki siz bunu yaptınız- bu, ilişkilerinize başlarken ne tür seçimler yaptığınızı daha iyi anlamamıza yardımcı olacak ve neden şimdiye kadar yaşadığınız ilişkilerin sizin için yeterince tatmin edici olmadığını anlamanızı sağlayacak. Hafta sonları bayılma yaşadığınızı paylaşmanız da beni memnun etti -bu, bu dönemde gerçekten ciddi bir sorun olmuş gibi görünüyor ve alkol kullanımınızı kontrol altına almak hayatınızın her alanında size yardımcı olacaktır. Bu nedenle, bunu da bu terapinin bir hedefi haline getirmemizi öneriyorum.
Hasta #3
Hedef #1 – somatizasyonun geçici belirtilerini ve diğer kadınlara yönelik takıntılı düşüncelerini azaltmak
Hedef #2 – hastanın yaşamının yeni bir evresine geçiş yapmasına yardımcı olmak
Hasta #2’de olduğu gibi, bu hastanın da hem kısa vadeli hem de uzun vadeli hedefleri vardır. Kısa vadeli hedefler semptomların hafifletilmesiyle ilgilidir, ancak bu semptomların daha derin bir sorunun belirtisi olduğunu görüyoruz. Oğlunu üniversiteye göndermek, yaşlılığın başlangıcının bir simgesi gibi hissediliyor olabilir ve babasının erken ölümü göz önüne alındığında, bu durum yaşamının sonuna dair bir ön gösterim gibi de gelebilir. Bu geçişi yapmasına ve yaşlanma ile ilgili fantezilerini keşfetmesine yardımcı olmak hasta için çok yararlı olacaktır. Şöyle diyebilirsiniz:
Bir çocuğu üniversiteye göndermek kesinlikle büyük bir dönüm noktasıdır. Onunla gurur duyduğunuzdan eminim. Ama bence, farkında olsanız da olmasanız da, onu göndermek sizin için başka bir anlam da taşıyor -sanki “artık yaşlandım” gibi. Acaba bu yüzden mi birdenbire sağlığınızla bu kadar endişelenmeye başladınız ve dikkatinizi başka yerlere yöneltmeye başladınız? Bu durumu göz önünde bulundurarak birkaç hedefimiz olduğunu düşünüyorum -sağlığınızla ilgili kendinizi daha iyi hissetmenize ve iş arkadaşınıza yönelik düşüncelerinizi anlamanıza yardımcı olmalıyız- ama bunların, yaşamınızın neresinde olduğunuzu anlamanıza ve önünüzde hâlâ ne kadar çok zaman olduğunu görebilmenize yardımcı olacak daha genel bir hedefle bağlantılı olduğunu düşünüyorum.
* Kişi – Ego işleyişinin temel seviyesi, baskın teknik modumuzun açığa çıkarma mı yoksa destekleme mi olacağına karar vermemize yardımcı olur.
* Hedefler – Hem uzun vadeli hem de kısa vadeli hedefler psikodinamik psikoterapi için işaret olabilir.
* Kaynaklar – Gerekli kaynaklar, zaman ve paranın yanı sıra uygun şekilde eğitilmiş ruh sağlığı profesyonellerinin mevcudiyetini içerir.
Ampirik çalışmalar, psikodinamik psikoterapinin birçok psikopatoloji türü için etkili olduğunu göstermiştir.
Ofisinizde bir hastayı değerlendiriyorsunuz. Size, “Psikodinamik psikoterapinin bu hastaya gerçekten yardımcı olacağını düşünüyorum.” dedirten şey nedir? Bu bölüm, bu tür psikoterapiyi ne zaman önereceğinizi bilmenize yardımcı olmak için bu soruyu ele alacaktır.
Psikodinamik psikoterapinin bir hastaya ne zaman yardımcı olması muhtemeldir?
Psikodinamik psikoterapiyi tavsiye edip etmemeye karar vermek için Problem → Kişi → Hedefler → Kaynaklar modelini kullanabiliriz. Bir sorunun, hastayı şu anda tedaviye getiren zorluğu ifade ettiğini, kişinin ise kişinin dünyayla başa çıkmanın temel yolunun genel yönlerini ifade ettiğini unutmayın. Bu ögelerin her birini ayrı ayrı ele alacak olsak da, psikodinamik psikoterapinin hastaya yardımcı olup olmayacağını belirlemek için nihayetinde hepsini birlikte ele almamız gerekir. Örneğin, bir hastanın, bilinçdışı materyalini ortaya çıkarmanın ona yardımcı olabileceğini düşündüğümüz bir sorunu olabilir ancak kişi bu tedaviyi uygulanabilir kılmak için motivasyon veya kaynaklara sahip olmayabilir. İşte bir örnek:
Bay A., 16 yaşındaki oğluyla sorun yaşadığı için bir terapiste danışır. Genelde sabırlı ve düşünceli bir adam olan Bay A., neden sürekli birbirlerine bağırdıklarını anlayamıyor. Bir öykü aldığınızda, Bay A’.nın babasının, Bay A.’nın yıllardır kendisinden ayrı olduğu, dengesiz, tacizci bir adam olduğunu görüyorsunuz. Bay A.’nın oğluyla olan ilişkilerinde bilinçsizce babasıyla özdeşleştiğini ve bunu ortaya çıkarmanın bu ilişkiye yardımcı olabileceğini düşünüyorsunuz. Ancak, Bay A. ile bunu ele almaya başladığınızda, üzülüyor ve “babasına hiç benzemediğini ve üç hafta içinde durumu netleştirmek istediğini” söylüyor.
Bay A.’nın bilinçdışındaki bir şeyden kaynaklanan bir sorunu olduğu hipotezinize rağmen, o, bu tür bir tedavi için motive değildir ve derinlemesine, keşfedici bir tedavi için gerekenleri yapmak istemiyor.
Aşağıdaki bölümlerde, psikodinamik psikoterapiyi ne zaman önereceğimizi düşünmek için Problem → Kişi → Hedefler → Kaynaklar modelini kullanacağız.
Sorun
Psikodinamik psikoterapinin1, birçok sorunu tedavi etmesine rağmen, özellikle endike olduğu iki temel sorun türü vardır:
1Psikodinamik psikoterapi için daha fazla ampirik sonuç araştırmasına ihtiyaç duyulsa da, belirli ruhsal bozukluklarda psikodinamik psikoterapinin etkililiğine dair yeterli kanıt sunan 30’dan fazla randomize kontrollü çalışma (RKÇ) şu anda mevcuttur. RKÇ’lerde psikodinamik psikoterapinin, bilişsel davranışçı terapi (BDT) kadar etkili olduğu kanıtlanan bozukluklar arasında depresif bozukluklar (majör depresif bozukluk (MDB)), anksiyete bozuklukları (yaygın anksiyete bozukluğu (YAB), sosyal fobi), yeme bozuklukları (bulimia nervoza), madde kullanımına bağlı bozukluklar (opioid bağımlılığı, kokain bağımlılığı, alkol kötüye kullanımı), borderline kişilik bozukluğu ve C Kümesi kişilik bozuklukları yer almaktadır. Ayrıca, psikodinamik psikoterapinin somatoform bozukluklar ve panik bozuklğu için de etkili olduğunu gösteren RKÇ verileri bulunmaktadır. Benzer şekilde, destekleyici psikodinamik psikoterapiye dair mevcut veriler, onun, kişilik bozuklukları, tıbbi hastalıklar, şizofreni, yaygın anksiyete bozukluğu, sosyal anksiyete, depresyon, uyum bozuklukları, opioid bağımlılığı ve kokain kötüye kullanımı dahil olmak üzere çok çeşitli sorunlarda etkili olduğunu göstermektedir [24–31].
Sorun 1 – Bilinçdışı faktörlerin neden olduğu klinik durumlar
Kişilerarası zorluklar, çarpık benlik algıları ve stresle başa çıkmanın uyumsuz yolları gibi problemler, şüphesiz doğuştan gelen mizaç faktörleri, erken bağlanmaların etkisi, travmatik deneyimler, duygudurum ve kaygı bozuklukları ve bilişsel güçler ve zayıflıklar dahil olmak üzere sayısız faktörün karmaşık nihai ürünleridir. Bununla birlikte, klinik deneyimlerimize dayanarak, bilinçdışı unsurlar bilinçli farkındalığa getirildiğinde düzelen belirli türde sorunlar vardır. Bunu göz önünde bulundurarak, bilinçdışı unsurların nedensel faktörler [causative factor] olabileceği sonucunu çıkarabiliriz.
Bölüm 2‘de tartıştığımız gibi, gelişimsel bir model kullanarak bu tür bir nedensellik hakkında düşünebiliriz. Biz geliştikçe, belirli duygular, arzular, fanteziler, korkular ve çatışmalar bizi dayanılmaz kaygılara neden olmakla tehdit eder. Bu modele göre, bu duygulanımları, korkuları ve arzuları, bizi dayanılmaz kaygılardan korumak için farkındalık dışında tutuyoruz ancak bunu normal gelişimin devam etmesi pahasına yapıyoruz. Neyi bastırdığımıza bağlı olarak, gelişim [development] az ya da çok etkileniyor. İşte iki örnek:
Bayan B., annesi tarafından kronik olarak istismara uğruyor. Annesiyle ilgili olumsuz duygularını farkındalıktan uzak tutması, güven, benlik saygısı yönetimi, bağlanma kapasitesi ve bir dizi başka kritik işlevde geniş çaplı sorunlar yaşamasına yol açıyor.
Bay C.’nin sevgi dolu ebeveynleri var ama annesinin dikkatini çekmek için küçük erkek kardeşiyle rekabet ediyor. Kardeşine karşı saldırgan duygularını farkındalıktan uzak tutmak, erkek akranlarıyla sağlıklı bir şekilde rekabet etme yeteneğini engelliyor ve yetişkinlikteki kariyerindeki ilerlemenin bazı yönlerini etkiliyor.
İstismarının boyutu nedeniyle, Bayan B.’nin bastırması, işleyişini Bay C.’ninkinden daha fazla etkiler.
Psikodinamik psikoterapi için hastayı değerlendirdiğimizde, gözlemlediğimiz sorunların en azından kısmen gizli, bilinçdışı etkenlerden kaynaklandığını düşündüren göstergeleri ararız. Ancak, yine de şu soru gündeme gelir: Bilinçdışı faktörleri nasıl bulabiliriz? Bazen bunu öyküden anlayabiliriz -başka bir deyişle, hasta bize en başta sorunun geçmişte yaşanan bir duruma bağlı olduğunu ve bunun şu anki bir duruma uygunsuz şekilde yansıtıldığını ima eden bir ipucu verir. İşte bir örnek:
Bay D., bir kadınla ciddileşmeye başlayan her ilişkisinde endişelendiğini anlatan, 34 yaşında heteroseksüel bir erkektir. Ego işlevini kapsamlı bir şekilde değerlendirirseniz adamın kaygı veya duygudurum bozukluğu olmadığını görürsünüz. Ayrıca genel olarak iyi bir ego işleyişine sahiptir -iyi arkadaşları vardır, zekidir, işte iyi çalışır ve iyi bir kaygı ve duygulanım toleransına sahiptir. DSM’ye göre sağlıklıdır; hiçbir sorunu yoktur. Ama size geldi çünkü çok üzgün. Uzun süreli bir ilişki yaşamak istiyor ve bunu yapamaması yaşam kalitesini büyük ölçüde etkiliyor. Genetik bir öykü aldığınızda, babasının, karısını ve oğlunu desteklemek için yazar olma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini keşfedersiniz. Hasta, babasının kronik olarak aileden koptuğunu ve annesinin duygusal destek için hastaya güvendiğini söylüyor.
Bunu duyduğunuzda, hastanın uzun süreli ilişkilerle ilgili korkularının, şimdiki yaşamındaki gerçek kadınlardan çok, ebeveynleri hakkındaki düşünceleri, duyguları ve fantezileriyle ilgili olduğunu varsayıyorsunuz. Açığa çıkarıcı psikodinamik psikoterapi [uncovering psychodynamic psychotherapy], hastanın, bunun farkında olmasına ve yaşamı boyunca ilerlemesine yardımcı olabilir.
Ama ya bu kişinin geçmişiyle bağlantısını açıkça duymazsak? Kişinin sorununun bilinçdışı faktörlerle ilgili olup olmadığını nasıl anlarız? Bu durumlarda, yeraltı oluşumlarını ararken yüzey göstergelerine güvenmesi gereken jeologlar gibiyiz. Bir kişinin sorununun bilinçdışı faktörlerle bağlantılı olup olmadığını anlamamıza yardımcı olması için ne tür ipuçları kullanabiliriz? İşte genellikle bilinçdışı unsurların rol oynadığına işaret eden birkaç temel şikayet:
“Sıkışmış durumdayım/ Çıkmazdayım/ Ne yapacağımı bilmiyorum” – Psikodinamik psikoterapistlerin hastalarından duydukları en yaygın şikayetlerden biri, bir şekilde kendilerini sıkışmış hissetmeleridir. Bazıları kariyerlerinde, bazıları romantik ilişkilerinde sıkışıp kalıyorlar… Nasıl ilerleyeceklerini bilmiyorlar. Genellikle hastalar, bunun, bir şeylerin ilerlemediğini gösterdiğini varsayıyorlar ancak biz daha iyisini biliyoruz. Sıkışmışlık hissinin genellikle farkındalık dışı çatışmalardan kaynaklandığını biliyoruz. Eğer iki at bir arabayı çekiyorsa ve biri doğuya diğeri batıya gidiyorsa, ortada çok fazla güç vardır ama araba hiçbir yere gitmiyordur. At sıkışmıştır. İki at, dört at, sekiz at olabilir -hepsi eşit ve zıt yönlerde çekiyorsa, sonuç durağanlık gibi görünür. Hastalarımız böyle hissediyor. İşte bir örnek:
Bay E., ikinci romanına başlayamadığını söyleyen, bir kitap yayımlamış 30 yaşında bir yazardır. Yüzlerce sayfa notu var ama yazmaya başlayınca donup kalıyor. Yazmak istediğini söylüyor; bununla birlikte, bunu onunla tartışırken, umutsuzca kötü bir eleştiri alacağından ve daha önceki başarısının bir “şans” olarak görüleceğinden korktuğu açıkça ortaya çıkıyor.
Bay E. sıkışmış durumda ama bunun nedeni bilinçdışında iki eşit ve zıt kuvvetin olması. İlerlemek ve ikinci romanını yazmak onun bir arzusudur. Ancak eşit ve zıt bir güç, kendisini değerlendirilmeye maruz bırakmanın içerdiği korku ve utançtır. Hiç yazmazsa, asla yargılanmaz. Bunu anlamasına yardımcı olabilirsek, bu çatışmayı çözmesine ve hayatında ilerlemesine yardımcı olabiliriz.
“Hayatım … dışında harikadır” – Bir kişinin yaşamının yalnızca bir yönünün sorunlu olması, bazı gelişimsel gidişatın durduğunun iyi bir göstergesidir. Çoğu zaman, kariyerinde ilerlemekte olan ve birçok arkadaşı olan ancak yakın, romantik ilişkilerde sürekli zorluk yaşayan insanlar burada bulunur. Tersine, bazı insanlar ilişkilerle ilgili hiçbir sorun yaşamazlar ancak, kariyer memnuniyetsizliğine dönüşen, rekabetçilikte zorluk yaşarlar. Tabii ki, daha fazla araştırma, hikayede daha fazlasının olduğunu ortaya çıkarabilir ancak bu tür bir sunum [hikayenin böyle anlatılması] genellikle bilinçdışı bir belirleyicinin varlığına dair iyi bir ipucudur.
“…yı neden yapmaya devam ettiğimi bilmiyorum” – Özellikle daha iyi seçimler yapma kapasitesine sahip görünen kişilerde, uyumsuz seçimlerin kalıcı kalıpları/örüntüleri, genellikle bilinçdışındaki bir şeyin durumu devam ettirdiğinin iyi bir göstergesidir. Sürekli evli erkeklerle çıkan, çok yakın kadın arkadaşları olan çekici, zeki genç bir kadın ya da sürekli olarak işlerini çıkmaza sokan bir genç baba düşünün.
Hastaların psikodinamik psikoterapiden fayda göreceğini gösteren diğer büyük problemler grubu, zayıflamış veya tutuk ego fonksiyonunun varlığıdır.
Söz konusu [zayıflamış ego işlevi ile ilişkili olan] sorun akut (geçici) veya kronik olabilir. Her iki durumda da, bu sorunu olan hastalar, destekleyici bir duruşla psikodinamik psikoterapiden yararlanabilirler. İşte bir örnek:
“Görünüşte sağlıklı, önceden uyumlu olan, 21 yaşında ve bir kolejin son sınıf öğrencisi, mezuniyetinden birkaç ay önce büyük bir üniversitedeki öğrenci sağlık merkezine başvuruyor. Hayatının aşkı tarafından yeni terk edildiğini, depresif ve bunalmış hissettiğini, ders çalışamadığını ve sınavlardan kalma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu için paniğe kapıldığını ve intihara meyilli olduğunu söylüyor. O da gereğinden fazla içtiğini itiraf ediyor ama kendini sakinleştirmenin başka bir yolunu bulamıyor. Kendisini her zaman “güçlü” bir insan olarak görmüştür ve “toptan çöküşü” karşısında dehşete düşmüştür ve utanç içindedir. Mezun olmayı başarırsa, tıp fakültesine gitmeyi planlıyor ancak kariyer seçiminin doğru olup olmadığından şüphe ediyor. Kendi hayali felsefe okumaktı ama ailesi, bunun “çok işe yaramaz” olduğunu düşündü ve kurslarda ve sınavlarda fark edilen yetenek eksikliğine ve orta derecedeki performansına rağmen onu tıp okumaya teşvik etti.“
Terapist, kız arkadaşını kaybetmenin şiddetli üzüntüsüne ek olarak, bu genç adamın, ebeveynlerinin beklentilerine karşı gelmenin bir yolu olarak bilinçsizce “kendi ayağına sıkıyor” olabileceğini ve açığa çıkarıcı bir psikodinamik psikoterapiden fayda görebileceğini düşünüyor. Bununla birlikte, meselenin gerçeği şu ki, hasta, şu anda zorluklarını derinlemesine anlamaktan çok, semptomlarının hızlı bir şekilde giderilmesi ve sınavlarını geçmek için somut bir planla ilgileniyor. Yaşam koşulları (ve belki de sağlık merkezinin politikaları) da tedavinin kısa sürmesini gerektiriyor. Bu durumda, psikodinamik psikoterapi kontrendike midir? Aslında değil, ancak hastanın akut ihtiyaçları, davranışını körükleyen bilinçdışı düşünce ve duygularının bazılarını -derinlemesine araştırmak zorunda olmadan- hesaba katan destekleyici bir yaklaşımı [supportive approach] zorunlu kılabilir.
Destekleyici bir duruşa sahip psikodinamik psikoterapi aşağıdakiler için endike olabilir:
Stres karşısında, ego işleyişinin belirli alanlarında geçici zayıflık yaşayan, genel olarak iyi ego işlevine sahip kişiler, örneğin:
Yeni teşhis edilen tıbbi hastalıklar: Fiziksel işleyişimize aldığımız darbeler genellikle duygusal işleyişimizi de etkiler. Ego desteği [ego support], fiziksel olarak yeni hastalanan hastaların öfke ve kayıp gibi duyguları yönetmelerine ve değişen fiziksel işlevsellik düzeyleriyle başa çıkmak için başa çıkma mekanizmaları geliştirmelerine sıklıkla yardımcı olabilir.
Sosyal çalkantılar: Çevremizdeki insanlarla ilişki kurma şeklimizi keskin bir şekilde değiştiren olaylar, çoğu zaman ego işlevini önemli ölçüde etkileyebilir. Örnekler arasında boşanma, bir ebeveynin veya eşin ölümü, ayrılıklar ve ilişki kaybı, evden ayrılma, evlenme, ebeveyn olma, işini kaybetme ve emekli olma sayılabilir.
Diğer krizler: Başlangıçta işlev görme kapasitemizi aşırı derecede zorlayan herhangi bir şey, ego işlevini geçici olarak zayıflatma potansiyeline sahiptir. Buna ticari terslikler, finansal sorunlar, doğal afetler, fiziksel tehditler/travma ve yasal sorunlar dahildir.
Açığa çıkarıcı bir psikoterapi sürecindeki stresli dönemler: Bazen psikodinamik psikoterapinin duygusal çalışması, kişinin ego işlevini geçici olarak bastırabilir. Bu, çok güçlü duygulanımlarla veya kaygı ile başa çıkmak için bir süre ego desteği gerektirebilir.
Kronik ego zayıflığı olan kişiler. Örneğin:
Psikolojik zihinlilik ve/veya anlama motivasyonu eksikliği: Kronik olarak bilinçdışı faktörlerin yaşamlarını nasıl etkilediğini düşünmek için yetenek ve/veya motivasyondan yoksun olan kişiler, genellikle, doğrudan kendi açık işlevlerini [manifest functioning] ele alan terapiden fayda göreceklerdir.
Zayıf kaygı toleransı, düşük engellenme toleransı, duygulanımları düzenlemede güçlükler, ayrılıklar sırasında ezici kaygı: Bazı insanlar sıkıntılarını tolere etmekte diğerlerine göre daha zor zamanlar geçirirler ve her zaman semptomlarından derhal kurtulmaya ihtiyaç duyabilirler. Ego işlevlerini desteklemek bunu sağlayabilir.
Güven eksikliği ve/veya sorunlu ilişkiler geçmişi: İlişkileri ciddi şekilde bozulmuş ve başkalarına güvenme konusunda zayıf bir yeteneği olan kişiler, başkalarıyla ilişkilerini geliştirmelerine yardımcı olmak için genellikle devam eden ego desteğinden yararlanırlar.
Zayıf dürtü kontrolü: Dürtü kontrolü zayıf olan kişiler genellikle, en iyi şekilde, en azından başlangıçta, duygularını ve dürtülerini onlar hakkında konuşacak kadar uzun süre kontrol etmelerine yardımcı olacak destekleyici tekniklerle [supporting technique] tedavi edilirler. Bu tür hastalar duygulanım fırtınaları veya öfke nöbetleri yaşayabilirler; yiyecek, alkol veya uyuşturucuya maruz kalabilir; kendini yaralayabilir; riskli veya tehlikeli cinsel faaliyetlerde bulunabilir; veya genellikle kontrolsüz ve uyumsuz bir şekilde duygular üzerinde hareket edebilirler.
Kronik psikotik bozukluklar, duygudurum veya anksiyete bozuklukları: Kronik majör psikiyatrik bozuklukları olan kişilerde sürekli olarak gerçeklik testinde bozulma, zayıf dürtü kontrolü ve zayıf kaygı toleransı olabilir. Söz konusu kişiler, zayıflamış ego işlevini aktif olarak desteklemeye odaklanan psikodinamik psikoterapiden yararlanabilirler.
Kronik fiziksel hastalık: Devam eden fiziksel hastalık, ego işlevini kronik olarak zayıflatabilir. Bunun nedenleri arasında tedavilerin stresi, kalıcı zihinsel ve fiziksel işlev kaybı ve bir kişinin çalışma, oyun oynama/eğlenme ve ilişki kurma becerisinde meydana gelen değişiklikler yer alır. Ego desteği genellikle kanser, diyabet, nörodejeneratif bozukluklar ve HIV ile ilgili durumlar gibi sayısız hastalığın idame tedavisinin temel bir bileşenidir.
Kişi
Hastanın çeşitli alanlardaki temel işlevi, ağırlıklı olarak açığa çıkarıcı veya destekleyici bir duruşun en yararlı olup olmayacağını belirlemeye yardımcı olacaktır. Önceki bölümlerde (ve yukarıda) tartıştığımız gibi, zayıf ego işlevine genellikle bu işlevleri desteklemek için tasarlanmış teknikler en iyi şekilde yardımcı olurken, daha güçlü ego işlevine sahip hastalar açığa çıkarma tekniklerini daha iyi tolere edebilirler.
Ayrıca hastalarımızın motivasyonunu ve psikolojik zihinlilik durumunu da değerlendirmek zorundayız. Çoğu insan, yetişkin işlevlerini bir şekilde engelleyen bilinçdışı faktörlere sahip olsa da, herkes bu bilinçdışı faktörleri keşfetmekle ilgilenmez ve herkes bunların günümüz sorunlarıyla ilgili olabileceğini düşünmez. Bu, hastaların zamanla anlayış ve motivasyon kazanamayacakları anlamına gelmez. Psikodinamik psikoterapiye uygun hastalar [psikodinamik psikoterapiye uygun olarak] doğmazlar, yetiştirilirler -yani, hastalarımıza psikodinamik ilkeleri öğretebilir, bu ilkelerin işe yaradığını onlara gösterebilir ve bu yolla onların bu tür bir tedaviden fayda sağlayabilecek kapasiteyi geliştirmelerine yardımcı olabiliriz.
Hedefler
Hem uzun vadeli hem de kısa vadeli hedefler psikodinamik psikoterapi ile ele alınabilir. Çoğu insan tedavi için geldiğinde bir tür kriz içindedir ve bu nedenle kısa vadeli hedefler birincildir. Genel olarak, ya tek başına psikoterapi ile ya da ilaç ve terapinin bir kombinasyonu ile oldukça hızlı bir şekilde onlara yardımcı olabiliriz. Bununla birlikte, bu insanların çoğu, akut sorunlarının, anlamazlarsa onları tetiklemeye devam edecek çok daha uzun bir örüntünün parçası olduğunu fark edebilirler. Hastalarımızın bunu fark etmelerine ve kısa vadeli hedeflerini uzun vadeli hedeflere dönüştürmelerine yardımcı olabiliriz. İşte iki örnek:
Kısa vadeli hedef: Sadece, önümüzdeki ay, düğünümü iptal etmeden evlenebilmek istiyorum. Uzun vadeli hedef: İlişkilerimde neden şüphe duyduğumu bulmam gerekiyor.
Kısa vadeli hedef: Babamı sırtımdan atmam gerekiyor. Uzun vadeli hedef: Ailemle daha yetişkince bir ilişkiyi nasıl kuracağımı öğrenmem gerekiyor.
Genel olarak, psikodinamik psikoterapi için uygun hedefler, şunları iyileştirme/geliştirme [improving] ile ilgilidir:
benlik algısı ve benlik saygısı yönetimi
başkalarıyla ilişkiler
dış ve iç uyaranlara (stres) uyum sağlamanın karakteristik yolları
ego işleyişi
(Hedef belirleme hakkında daha fazla tartışma için Bölüm 7‘ye bakın.)
Kaynaklar
Kendimiz hakkında düşünme, başkalarıyla ilişki kurma ve içsel ya da dışsal stres etkenlerine uyum sağlama biçimimiz yıllar içinde gelişir. Ego işlevlerimiz erken dönemde şekillenir ve yetişkinliğe ulaştığımızda büyük ölçüde yerleşmiş olur. Bu nedenle, bu yönlerimizi değiştirmek oldukça zaman alabilir. Eğer hastalarımızın uzun vadeli hedefleri varsa, tedaviye zaman ayırmaya istekli olmaları gerekir. Maddi durum da bir etkendir; ancak psikodinamik psikoterapiyi indirimli ücretlerle sunan klinikler de mevcuttur. Son olarak, psikodinamik psikoterapi, bu alanda uygun şekilde eğitim almış bir ruh sağlığı profesyoneli tarafından yürütülmelidir.
Tam bir değerlendirme yaptıktan ve psikodinamik psikoterapiyi önerdikten sonra, tedaviye başlamaya hazırız. Bu, bu kılavuzun Üçüncü Kısmının konusudur.
Önerilen etkinlik
Aşağıdaki hastaların her biri için, psikodinamik psikoterapiye ağırlıklı olarak açığa çıkarıcı bir tutumla mı yoksa destekleyici bir tutumla mı başlardınız?
Yanıtınız için iki gerekçe belirtin.
1. Bayan A., tezini bitirmekte güçlük yaşayan 29 yaşında bir yüksek lisans öğrencisidir. Konusunu gün boyu takıntılı bir şekilde düşündüğünü ancak yazmaya oturamadığını ifade eder. “Tez devasa bir yığın gibi geliyor,” der, “Nereden başlayacağımı bilmiyorum.” Aynı evi paylaştığı kişilerle yemek yemesine rağmen sosyalleşmediğini ve “güvenebileceğim kimse yok” dediğini belirtir. Danışmanının “ondan nefret ettiğini” ve hatta onu programdan atmak amacıyla akademik çabalarını aktif olarak baltalıyor olabileceğini söyler. Babasının, rakip bir kurumda oldukça tanınmış bir profesör olduğunu, çocuklarından “çok yüksek beklentileri” olduğunu ancak “ağabeyini kayırdığını” dile getirir. Depresyon belirtilerini reddeder ve takıntı dışında başka bir anksiyete belirtisi olmadığını belirtir. Bazı öğretmenlerin çocukken dikkat eksikliği bozukluğu (DEB) olabileceğini düşündüğünü, üniversitede iyi bir performans sergilemiş olmasına rağmen dikkat dağınıklığının “daha az yapılandırılmış” derslerde sorun yaşamasına neden olduğunu söyler.
2. Bay B., kız arkadaşı Z.’ye evlenme teklif etmeyi düşünen 32 yaşında bir erkektir. Yıllarca farklı kadınlarla çıktıktan sonra, Z.’yi “gerçekten sevdiğini” ve onun, “hayatını paylaşabileceğini hayal edebildiği” ilk kadın olduğunu söylüyor. Üniversite yıllarından beri tanıdığı birçok arkadaşı Z.’yi çok beğenmekte ve onu “bu işi resmiyete dökmeye” teşvik etmektedir. Ancak, tereddüt yaşamaktadır ve bu durum onda anksiyete yaratmaktadır. Depresyon ya da anksiyete belirtileri bildirmez. Z.’ye “pek ısınamayan” tek kişi annesidir; onun “yüksek lisans derecelerine sahip olmaması” nedeniyle “oğluna layık olmadığını” düşünmektedir. Son birkaç haftadır kendini annesini daha sık ararken bulur, bu davranışın biraz “otomatik” geldiğini ve “neden böyle yaptığını merak ettiğini” belirtir. Babası 10 yıl önce vefat ettiğinden beri kendini annesinden “sorumlu” hissettiğini, bu durumun ona hem “gurur” yaşattığını hem de onda “içten içe öfke”ye yol açtığını söylüyor.
Yorum
1. Destekleyici bir tutumla başlayın – Bayan A.’nın izolasyonu (başkalarıyla ilişki kurmada yaşadığı sorunlar), tezini yazmak için bir plan oluşturamaması (bilişsel sorun) ve belki de bir miktar paranoyası (gerçeklik testinde bozulma) onun bu noktada ego desteğine ihtiyaç duyduğunu göstermektedir. Zeki gibi görünmektedir (bir güçlü yön) ve bilinçdışı bazı etkenler de rol oynuyor olabilir (babayla rekabet, süperego baskıları); ancak mevcut ego işlevselliğini iyileştirebilmesi için öncelikle zayıflamış ego işlevlerine yönelik destek alması gerekmektedir.
2. Açığa çıkarıcı bir duruşla başlayın – Bay B., bilinçdışı bir çatışmaya sahip olan bir kişinin klasik “sıkışıp kalmış” pozisyonundadır. “Kız arkadaşımı seviyorum” ve “Anneme bakmak zorundayım” şeklindeki iki çatışan bilinçdışı fantezinin çakışıyor olması muhtemeldir ve bu da onun hiçbir yönde hareket edemiyor gibi hissetmesine yol açmaktadır. Annesini aramalarının “otomatik” hissettirmesi ve bunun hakkında “merak” duyması, bilinçdışı etkenlerin devrede olduğunun bir ölçüde farkında olduğunu gösterir. Bu aşamada ego zayıflığına dair herhangi bir belirti yoktur – tam tersine, güvenebildiği çok iyi arkadaşları olduğu anlaşılmaktadır. Açığa çıkarıcı bir yaklaşım, bu bilinçdışı etkenlerin onu nasıl etkilediğini anlamasına yardımcı olacak ve karar verme konusunda ona daha fazla özgürlük sağlayacaktır.
Hastayı değerlendirdikten sonra, Sorun → Kişi → Hedefler → Kaynaklar modelini kullanarak, tedavi önermek için vakayı formüle edebiliriz:
• Sorun(lar) – Sorun(lar) nedir/nelerdir? Onlara nasıl öncelik veririz?
• Kişi – Bu kişinin genel işlev düzeyi nedir? Ego işlev düzeyi nedir? Karakteristik savunmaları nelerdir? Süperego işlevi nasıldır? Güçlü ve zayıf yönleri nelerdir?
• Hedefler – Kişi hangi konuda yardım istiyor? Sizce hangi konuda yardıma ihtiyacı var?
• Kaynaklar – Hedeflere ulaşmak için kullanılabilecek mevcut kaynaklar nelerdir?
Hastanın öyküsünü aldıktan ve kapsamlı bir değerlendirme yaptıktan sonra, şu anda hangi tedavi türünün en yararlı olacağına karar vermek için, vakayı formüle etmeye hazırız. İlk formülasyonun şu dört unsuru bir araya getirdiğini düşünebiliriz:
sorun [the problem]
kişi [the person]
hedefler [the goals]
kaynaklar [the resources]
Bu formüle etme yöntemine Sorun→Kişi→Hedefler→Kaynaklar modeli diyoruz. Bu bölümde, hastanıza en iyi tedaviyi önermek için bu modeli nasıl kullanacağınızı öğreneceksiniz. Model, şunları yapmanıza yardımcı olacaktır:
psikodinamik psikoterapinin endike olup olmadığına karar vermek
açığa çıkarıcı veya destekleyici tutumdan hangisinin daha yararlı olacağına karar vermek
Sorunun değerlendirilmesi ve kişinin değerlendirilmesi
Önce sorunu anlamak ile kişiyi anlamak arasındaki farkı ele alalım. Bu modelde sorun, hastayı şu anda tedaviye getiren zorluğu ifade ederken, kişi hastanın temel işleyişinin genel yönlerine atıfta bulunur (güçlü ve zayıf yönler, mizaç, karakteristik savunmalar ve başkalarına yanıt vermenin tipik yolları gibi) . Uygun tedaviyi reçete etmek için her ikisini de bilmemiz gerekir. İki kişi benzer sorunlarla gelebilir ancak farklı seviyelerde ego işlevine sahiplerse, farklı terapi türlerinden yararlanacaklardır. Aşağıdaki örnekleri göz önünde bulundurun:
35 yaşında bir kadın, terapiste başvurarak temel yakınmasının kariyeriyle ilgili kafasının karışık olduğunu belirtir. Altı aydır mevcut işinde çalıştığını, ancak tatmin olmadığını ifade eder ve “bu, arkadaşlarımınki gibi bir kariyer değil” der. Ona istikrar sağlayan işinde kalmakla, bu işi bırakıp sanat tarihi alanında doktora yapma hedefini takip etmek arasında çatışma yaşadığını dile getirir.
Bu, birinin psikoterapiste getirmesi için oldukça tipik bir ana şikayettir. O, yaşam seçimleri konusunda kafası karışmış durumdadır. Biz onun bir çatışmaya sahip olduğunu varsayıyoruz. Ama her ikisi de aynı şikayete sahip iki farklı insanı ele alalım:
A., kariyeri konusunda kafasının karışık olduğu temel yakınmasıyla terapiste başvuran 35 yaşında bir kadındır. Altı aydır çalıştığını ama “mesleğim arkadaşlarımın mesleği gibi değil” diyerek tatminsiz hissettiğinin söylüyor. Sanat tarihi alanında doktora yapmak için işini bırakmakla ona istikrar sağlayan işinde kalmak arasında çelişkide kalmaktadır. Bayan A., son beş yılda sekiz işte çalıştığını belirtiyor. Başlangıçta, insanlar “çok aptal” olduğu için her işi bıraktığını belirtiyor ancak daha fazla araştırma, üstleriyle çatışmalar nedeniyle kovulmuş olabileceğini ortaya koyuyor. Bahsettiği “arkadaşlar”, üç ay önce kendini gerçekleştirme inzivasında tanıştığı bir grup insan. Mevcut iş durumunun yarattığı anksiyete, onu hafta sonları aşırı içki içmeye sevk etti. Ona neden sanat tarihi alanında doktora yapmak istediğini sorduğunuzda, bunun neye yol açacağı konusunda sadece belirsiz bir fikri olduğunu ve sanat hakkında çok az şey bildiğini itiraf ediyor. “Arkadaşlarımdan biri o alanda doktora yapıyor ve gerçekten havalı görünüyor.” diyor. “Programından birçok insanla evinde bir partiye gittim ve gerçekten zekiydiler -olmam gereken yer orası.”
B., kariyeri konusunda kafasının karışık olduğu temel yakınmasıyla terapiste başvuran 35 yaşında bir kadındır.Altı aydır çalıştığını ama “mesleğim arkadaşlarımın mesleği gibi değil” diyerek tatminsiz hissettiğinin söylüyor. O, sanat tarihi alanında doktora yapmak için işini bırakmakla ona istikrar sağlayan işinde kalmak arasında çelişkide kalmaktadır. Bayan B, kolejdeyken, İtalyan rönesans sanatı okumak istiyordu. Ancak ikisi de çok başarılı avukat olan ebeveynleri, ona, “meslek” (tıp veya hukuk) dışında her şeyin zaman kaybı olduğunu söyledi. Kolejin sonunda, o ve birkaç yakın arkadaşı hukuk fakültesine giriş sınavlarına çalıştılar. Birkaç iyi hukuk fakültesine kabul edildi ama üniversiteye girmeden önce “mononükleoz sendrom” diye bir hastalık geliştirdi ve okula hiç başlamadı. Hala birçoğu mutsuz avukat olan üniversite arkadaşlarının çoğu ile çok yakındır. Bayan B. bir süre oyalandı ve kar amacı gütmeyen bir şirkette çalışarak başarıyı yakaladı. Kar amacı gütmeyen başka bir şirkette üst düzey bir idari pozisyona yeni alındı, ancak sanat tarihi profesörü olma hayalinin “ya şimdi ya da hiç” olduğunu fark ediyor. Kendini yeniden sanat dünyasına kaptırarak, yerel bir müzede derslere katılarak ve rönesans sanatı hakkında yeni kitaplar okuyarak hayal kırıklığıyla baş etmeye çalışıyor.
Bayan A. ve Bayan B., benzer bir şikayeti olmalarına rağmen, şu açılardan çok farklılar:
geçmiş
kaygıyla başa çıkma yolları
başkalarıyla ilişki kalitesi
Bu nedenle, sorunlar benzer görünse de, Bayan A. ve Bayan B. çok farklı kişilerdir. Bayan A. çelişkilidir, ancak çeşitli kendine zarar verici şekillerde hareket etmeden kaygısını kontrol altına almakta büyük zorluk çekiyor. İş durumuyla ilgili çatışması, kaotik bir iş geçmişinin en son tezahürüdür ve doktora arayışı da yüzeysel görünmektedir. Buna karşılık, Bayan B.’nin, ebeveyninin talebi doğrultusunda, uzak kaldığı sanat tarihine uzun süredir devam eden bir ilgisi vardır. O, sanat dünyasına dalmak için açlığını tatmin ederek, hayal kırıklığıyla başa çıktı.
Psikodinamik psikoterapi görmek genellikle çok zordur. Daha açığa çıkarıcı bir mod kullandığımızda, korkutucu veya utanç verici olarak deneyimlenen duyguları, çatışmaları ve fantezileri ortaya çıkarmaya, alışkanlık haline gelen otomatik savunmaları değiştirmeye ve insanları aşırı kaygıdan “koruyan” davranışları değiştirmeye çalışırız. Bunu yapmak için, bir kişinin kendisine yardımcı olan güçlü yönlere ihtiyacı vardır. 4. Bölümde tartıştığımız gibi, bunlara genellikle ego güçleri [ego strengths] denir. Bu nedenle, bir kişinin altında yatan güçlü ve zayıf yönleri tam olarak anlamak, mevcut problemden ayrı olarak, belirli bir zamanda belirli bir kişiye hangi tür psikoterapinin veya teknik duruşun en yararlı olacağına karar vermek için esastır. Özetle, kişinin kim olduğunu anlamak, yalnızca gözlemlenebilir semptomlarını ve davranışlarını değil, aynı zamanda ego işlevi, baskın savunma mekanizmaları, süperego işlevi ve başkalarına tepki vermenin karakteristik yollarını da içeren içsel zihinsel işleyişini anlamayı içerir.
Sorun
Öyleyse sorun ile başlayalım. Hastanın sorununu tanımlamak çoğu zaman olduğundan daha kolay gelir. Hasta, sorununun ne olduğunun farkında olmayabilir veya en acil sorun hastanın başlıca şikayeti olmayabilir. Değerlendirme aşamasında, ana işlerimizden biri, hastanın sorununun ne olduğunu düşündüğümüzü belirlemek ve çok sayıda sorun varsa bunları önceliklendirmektir.
Örnek:
Bayan C., yalnız olduğunu ve psikoterapinin bağlılık sorunlarına yardımcı olabileceğini duyduğunu söyleyerek psikoterapiye gelir. Değerlendirme sırasında, Bayan C.’nin her gece bir şişe şarap içtiğini öğreniyorsunuz.
Bu örnekte Bayan C., ilişkilerle ilgili bir sorunu olduğunu söylüyor, ancak hızlıca, alkolle ilgili bir sorunu olduğu ortaya çıkıyor. Bu nedenle, ana şikayeti en acil sorunu olmayabilir. Önemli olan, hastanın en önemli olduğunu düşündüğü şeyle ilgili öznel deneyimini göz ardı etmeden hastanın sorunlarına öncelik vermektir. Bayan C. ile devam ederek, terapistin formülasyonuna hızlıca geçelim:
Terapist – Bayan C., bu tedaviyi öğrendiğinize ve onu keşfetmekle ilgilendiğinize çok sevindim. İlişkilerinizden gerçekten mutsuzsunuz ve sanırım bu konuda size yardımcı olabilirim. Ayrıca, eskisinden daha fazla içiyormuşsunuz gibi görünüyor ve bu, bazı zorluklarınızı daha da kötüleştiriyor olabilir. Bakalım bu iki sorunu da ele alan bir plan oluşturabilecek miyiz?
Hastayı psikoterapi için değerlendiriyor olmamızın başka bir tedavi şeklinin endike olmayacağı anlamına gelmediğini unutmamalıyız. Psikoterapiye başvuran hastalarda duygudurum bozuklukları, anksiyete bozuklukları, yeme bozuklukları ve madde kötüye kullanım bozuklukları dahil olmak üzere birçok farklı sorun türü olabilir. İlaç tedavisi gerektiren bir bozukluğun varlığı, psikodinamik psikoterapi dahil olmak üzere, psikoterapi kullanımını engellemez. Duruma bağlı olarak, psikoterapiye başlamadan önce hastanın ilaçla stabilize edilmesi gerekebilir. Örneğin, psikomotor geriliği olan çok depresif bir hasta seanslarda konuşmakta zorluk çekebilir, ancak semptomları düzeldiğinde psikoterapiden fayda görebilir. Öte yandan, distimi ve ilişki sorunları olan bir hasta ilaç tedavisine ve psikoterapiye aynı anda başlayabilir. (İlaç tedavisi ve psikoterapi hakkında daha fazla tartışma için 15. Bölüm’e bakınız.)
Kişi
4. Bölüm‘de tartıştığımız gibi, insanların çevreleriyle başa çıkmak için ego işlevleri dediğimiz karakteristik yolları vardır. Bunlar, kişinin yaşamı boyunca gelişir ve kişinin karakteristik işleyiş biçiminin temelini oluşturur. Vakayı formüle ederken, yalnızca kişiyi o anda tedaviye getiren semptomları değil, aynı zamanda kişinin strese, ilişkilere ve her gün karşılaştığı diğer tüm içsel ve dışsal uyarıcılara [internal and external stimuli] yanıt vermenin altında yatan yollarını da dikkate almamız gerekir. Bu, formülasyonun kişi dediğimiz kısmıdır. En önemlisi, söz konusu formülasyon, ego işlevlerinin, savunma mekanizmalarının, süper ego işlevinin, güçlü ve zayıf yönlerinin değerlendirilmesini içerecektir.
Hedefler
Değerlendirme sırasında, hastalarımızla hedefler hakkında konuşmamız gerekir. Tedavinin amaçlarını anlamak, bilinçli bir tedavi önerisinde bulunmak için esastır. Hedeflerin belirlenmesi, hem hastanın tedaviyle ilgili umutlarını ve isteklerini, hem de terapistin neye ihtiyaç duyulduğu ve neyin gerçekçi olarak ulaşılabilir olduğuna ilişkin değerlendirmesinin dikkate alınmasını içerir. Hastanın ve terapistin amaçları her zaman aynı değildir. Bazen hastalar bilinçli olarak amaçlarının farkındadırlar ve bazen de değildirler. Bazen bunları açıkça belirtiyorlar ve bazen de onları sormak/ talep etmek zorunda kalıyorsunuz. Mümkün olduğunca, her zaman, hedef belirlemeyi işbirlikçi bir süreç haline getirmeye çalışın. Ne olursa olsun, hastanın hedeflerini belirlemek, psikodinamik psikoterapinin endike olup olmadığına karar vermede kritik bir faktördür. (Psikodinamik psikoterapi endikasyonları hakkında daha fazla bilgi için Bölüm 6‘ya ve hedef belirleme hakkında daha fazla bilgi için Bölüm 7‘ye bakın.)
Kaynaklar
Bazen psikodinamik psikoterapi tercih edilen tedavidir ancak kaynaklar mevcut değildir. Kaynaklar şunların her ikisini de içerir:
terapistlerin varlığı, tedavi türleri ve tedavi saatleri dahil olmak üzere sistemle ilgili faktörler
finansal durum, sağlık sigortası, aile desteği ve zaman dahil olmak üzere hastanın kaynaklarıyla ilgili faktörler
Şu durumları göz önünde bulundurun:
Bayan D., psikodinamik psikoterapi görmekle ilgilenmektedir; ancak yaşadığı eyalet bölgesinde bu tür bir tedaviye aşina olan bir terapist bulunmamaktadır.
Bay E., psikoterapi için değerlendirilir alır ancak bunu karşılayamayacağına karar verir.
Bay F., psikoterapiye giriş görüşmesi için bir randevu listesinde beklemektedir.
Sekiz yaşındaki Gaby, psikoterapiden fayda görebilecek durumdadır; ancak hem annesi hem de babası iki işte çalışmakta ve okul sonrası seanslara onu götürecek zaman bulamamaktadırlar.
Mükemmel bir dünyada bunların bir önemi yok ama bunlar gerçek dünyada önemliler. Bunları dikkate almazsak, hastalarımız için gerçekçi olmayan tedavi planları öneririz. Bu nedenle, psikoterapi için hastaların değerlendirilmesi için kaynaklar hakkında düşünmek esastır.
Örnek bir formülasyon
Tüm bu unsurlara sahip olduğunuzda, ilk formülasyonunuzu oluşturabilirsiniz. İşte bir örnek:
Bay H., terapiye “Karımla anlaşamıyorum.” ana şikayeti ile başvuran 45 yaşında bir erkektir:
Sorun – evlilik anlaşmazlığı
Bay H., son altı aydır eşiyle eskisinden daha fazla tartıştığını söylüyor. Bu sorun, Bay H.’nin kayınvalidesinin, büyük bir hastalıktan kurtulması sırasında onlarla birlikte yaşamaya başlamasından sonra ortaya çıktı. Bay H., karısını sevdiğini ve ona neden bu kadar kızgın olduğunu anlamak istediğini söylüyor. Duygudurum veya anksiyete bozukluğuna dair bir kanıt yoktur.
Kişi
Ego işlevi
Bay H, yaşamı boyunca güçlü bir ego işlevi sergilemiştir. Muhakeme yetisi oldukça iyidir, uzun süreli birçok yakın ilişkisi vardır ve genel olarak anksiyete ile yoğun duygulanımlara tahammül etme kapasitesi yüksektir. Bu özelliklerinden dolayı, son dönemdeki öfke durumu bir sorun olarak özellikle dikkat çekmektedir. Annesi, Bay H. yedi yaşındayken vefat etmiştir ve şu an yaşadığı sorunla bunun ilişkili olabileceğine dair belirsiz bir fikri vardır (psikolojik zihinlilik).
Karakteristik savunmalar
Bay H., diğer insanlara dair incelikli bir bakış açısına sahiptir ve onları hem iyi hem de kötü özelliklere sahip bireyler olarak algılayabilir. Genellikle bastırma temelli olan çok sayıda adaptif savunması vardır. Anksiyete ve saldırganlığı, atletizmde üstün başarı göstererek ve marangozluk gibi hobilerle uğraşarak süblime eder. Anksiyete ve stresle başa çıkmak için yararlandığı birçok yakın kişisel ilişkisi bulunmaktadır. Güçlü duyguları alışkanlık olarak bilinç dışında tutması, duygulanımın yalıtılması savunmasına belirgin şekilde başvurduğunu göstermektedir. Bu sorunu daha iyi anlamak için orta yaşta evlilik üzerine kitaplar okumaktadır (entelektüelleştirme).
Güçlü yönler
Uzun yıllardır aynı işte çalışmaktadır ve birçok uzun süreli yakın ilişkiye sahiptir. Tedaviye yönelik motivasyonu yüksektir ve eşini çok seviyor gibi görünmektedir. İşinden büyük ölçüde tatmin duymaktadır.
Zayıf yönler
Zaman zaman hafta sonu gecelerinde üçten fazla içki içmektedir. On yıldan daha uzun bir süre önce, daha düzenli olarak alkol tüketmekteydi. Duygularıyla bir miktar kopukluk yaşamaktadır.
Süperego işlevi
Bay H. gelişmiş bir doğru ve yanlış anlayışına sahiptir. Suçluluk duygusunu düzenlemesi genellikle uygundur; bu durum, yaşadığı sorun için konsültasyon arayışında olmasından da anlaşılmaktadır.
Hedefler
Bay H., eşiyle olan ilişkisini geliştirmek ve bu durumun neden kendisini bu kadar sinirli hale getirdiğini anlamak istemektedir. Terapist, bu kısa vadeli hedefi uygun bulur ve buna ek olarak, Bay H.’nin annesinin ölümünün ilişkilerini hâlâ nasıl etkilediğini daha derinlemesine anlamasına yardımcı olmayı uzun vadeli bir hedef olarak belirler.
Kaynaklar
Bay H.’nin klinik ücretlerinin %50’sini karşılayacak sigortası var ve geri kalanını cebinden ödeyebiliyor. Öğle yemeğinde seanslara gelmek için zaman ayırabilecek.
Bu örnekte, “kişi” bölümü bize Bay H.’nin genel olarak iyi bir ego işlevine sahip olduğunu ve nispeten psikolojik olarak düşünebildiğini söylüyor. Kişilerarası sorunu, kayınvalidesinin hastalığı ve evde bulunması bağlamında öne çıkan annesiyle ilgili çelişkili duygulardan kaynaklanıyor gibi görünüyor. Bunlar, Bay H.’ye, farkındalığının dışında kalan duygular hakkında daha fazla şey öğrenmesine yardımcı olmak için tasarlanmış, öncelikle açığa çıkarıcı bir duruşa [uncovering stance] sahip bir psikodinamik psikoterapinin yardımcı olacağını düşündürmektedir. Bay H., bu hedeflere katılıyor ve terapiye başlamak için gerekli kaynaklara sahiptir.
Formülasyon, bir öneride bulunabilmemiz için öğrendiklerimizi bir araya getiriyor. Bir sonraki bölümde, formülasyonunuzu hastanızla en iyi tedavi planını yapmak üzere kullanabilmeniz için psikodinamik psikoterapi endikasyonlarını gözden geçireceğiz.
Önerilen etkinlik
Her hasta için problem olan iki şeyi ve kişiyi tanımlayan iki özelliği belirtin.
1. Bay A., 45 yaşında bir erkektir ve 16 yaşındaki kızıyla ilgili sorunlara bağlı olarak yeni başlamış anksiyete şikâyetiyle başvurmuştur. Beş yıl önce eşinin vefatından bu yana tek başına ebeveynlik yapmaktadır ve kızının cinsel davranışları ile esrar kullanımıyla nasıl başa çıkacağını bilmediğini ifade etmektedir. “Onunla eşimin konuştuğu gibikonuşamıyorum,” diye yakınarak, sık sık içine kapandığını ve kızının davranışlarıyla yüzleşmekten kaçındığını belirtir. Bu davranış kalıbının, “canlı” olarak tanımladığı eşiyle başa çıkma biçimini hatırlattığını söyler. Kızının “yanlış yolda” olduğunu düşünmek uykusuzluğa, günlük takıntılı düşüncelere ve geceleri “birbirini takip eden birden fazla bira” içme alışkanlığına yol açmıştır.
2. Bayan B., erkek arkadaşının ondan ayrılması nedeniyle başvuran 35 yaşında bir kadındır. İş yerinde sık sık ağladığını ve son bir haftadır konsantre olmakta zorlandığını belirtiyor. Erkek arkadaşının evli olmasına rağmen, kendisine eşinden daha yakın olduğunu bildiğini ve bu nedenle neden böyle bir seçim yaptığına anlam veremediğini söylüyor. Daha önce de evli erkeklerle birlikte olduğunu, ancak bu ilişkinin “farklı” olduğunu çünkü onun eşinden ayrılacağından “emin” olduğunu söylüyor.
Yorum
1. Bay A.
Sorun: Anksiyete belirtileri Kızıyla iletişim kurmada zorluk Artan alkol kullanımı
Kişi: Yüzleşmek yerine geri çekilme eğiliminde Tek ebeveyn Kendilik farkındalığı bir ölçüde mevcut
2. Bayan B.
Sorun: Depresif belirtiler Yakın zamanda yaşanan ayrılık
Kişi: Ulaşılamaz erkeklerle ilişki kurma örüntüsü Zorluklarla başa çıkarken inkâr savunmasını kullanma eğiliminde Sınırlı kendilik farkındalığına sahip
Ego işlevi [ego function], insanların içsel zihinsel yaşamlarını [inner mental life] ve dünyayla ilişkilerini yönetme biçimi olarak kavramsallaştırılabilir.
Ego işlevleri, gerçeklik testi [reality testing], muhakeme [judgment], ilişki kapasitesi [capacity for relationship], uyarıcı düzenlemesi [stimulus regulation], duygulanım/anksiyete toleransı [affect/anxiety tolerance], dürtü kontrolü [impulse control], eğlence kapasitesi [capacity for play], öz farkındalık [self-awareness], öz saygı düzenleme [self-esteem regulation], bilişsel işlevler [cognitive function] ve savunmaları [defense] içerir.
Savunmalar, insanların, kendilerini bunaltabilecek veya dayanılmaz anksiyetelere neden olabilecek düşünce ve duygulardan kendilerini korumak için kullandıkları bilinçdışı mekanizmalardır.
Süperego işlevi [super-ego function], suçluluk oluşumunu düzenler ve değerlendirilmesi de önemlidir.
Ego işlevini değerlendirmek, şunları belirlemek için gereklidir:
Bilinçdışı materyalin açığa çıkarılmasından yararlanmak için, hastaların tedavi sırasında onları destekleyecek, regresyonu [regression] sınırlandıracak, gerçeklik testini destekleyecek ve dış yaşamlarında işlev görmelerine izin verecek yeterli ego gücüne [ego strength] sahip olmaları gerekir. Zayıflamış ego işlevinin keşfi, ego destekleyici tekniklere [ego supportive technique] gerek olduğunun bir göstergesidir.
2. bölüm‘de tartıştığımız gibi, zihni üç bölüme ayrılmış olarak düşünebiliriz: id [id], ego [ego] ve süperego [super-ego]. Bunlar kelimenin tam anlamıyla zihnin parçaları [part] değildirler ve beynin herhangi bir özel bölgesinde yer almazlar; daha ziyade, en iyi şekilde bazı nörobiyolojik bağıntılara sahip olabilen işlev kümeleri olarak kavramsallaştırılırlar. Örneğin, Freud’un tanımladığı id ile beynin limbik sistemi arasında benzerlikler vardır. Özellikle ön lobdaki daha yüksek seviyeli neokortikal yapılar, kabaca ego işlevleri dediğimiz şeye tekabül eden bir dizi zihinsel aktiviteyi koordine etmek ve düzenlemekle ilgilidir.4
Ego işlevlerini, insanların içsel zihinsel yaşamlarını ve dünyayla ilişkilerini yönetme biçimi olarak kavramsallaştırabiliriz. Onları düşünmenin başka bir yolu, insanların iç ve dış uyarıcılara [stimuli] tepkilerini modüle etme şeklidir. Nereden bakarsanız bakın, bu işlevleri yerine getirme kapasitesi açıkça zihinsel ve duygusal sağlıkla bağlantılıdır.5-10
“Ego gücü” nedir?
Her şey yolunda iken insanların dengelerini korumaları kolaydır; işin püf noktası, iç ve dış uyarımlarla/stimulasyonlarla [stimulation] sarsıldığında kontrolü elinde tutmaktır. Zayıf ego işlevi olan kişi bunu yapamazken ego gücü iyi olan kişi bunu yapabilir.
Ego işlevleri, bir kişinin bunu başarmak için kullandığı zihinsel işleyiş/ işlev araçlarıdır. Ego işlevlerinin nasıl ortaya çıktıkları tam olarak bilinmemektedir. Doğuştan [hard wired] mıdırlar yoksa öğrenilmiş [learned] midirler? Cevabın, doğanın [nature] ve yetiştirilmenin [nurture] bir kombinasyonunu içerdiğini varsayabiliriz ancak etiyolojisi ne olursa olsun, ego işlevi, birinin dünyada nasıl işlev gördüğünün önemli bir parçasıdır.[11]
Bazı ego işlevleri öncelikle çevremizdeki dünyayla olan ilişkimizle ilgilenir ve bizi çevresel uyarıcıların altında ezilmekten korur. Bu kategoride, gerçeklik testi/ gerçeklik duygusu, uyarıcı düzenlemesi, başkalarıyla ilişkiler ve muhakeme yer alır. Diğer ego işlevleri öncelikle iç çevreyle ilgilenir ve bizi iç uyarıcıların altında ezilmekten korur. Bu kategoride de, duygulanım/ anksiyete toleransı, dürtü kontrolü, savunmalar, benlik saygısını düzenleme ve bilişsel işlevler yer alır.
Çok fazla uyarım olduğu hissi iki durumdan birinde ortaya çıkabilir:
1. Aslında çok fazla uyarım var -bunun nedeni şunlar olabilir: (a) çok fazla dış uyarım -travma, ihmal, kapsama eksikliği (b) çok fazla iç uyarım -ya bir ruh hali ya kaygı bozukluğu ya da bilinçdışı düşünce ve duygularla ilgili anksiyete ya da duygulanım
2. Kişi, uyarımla başa çıkmakta güçlük çekiyor -bunun nedeni şunlar olabilir: (a) düşük kaygı/ duygu toleransı (b) zayıf dürtü kontrolü (c) bozulmuş bilişsel kapasite
Ego işlevinin değerlendirilmesinde her ikisi de dikkate alınmalıdır.
Bireysel ego işlevleri nelerdir?
Ego işlevini 11 temel yeti alanına ayırabiliriz (bu liste Bellack ve Goldsmith’ten [5] uyarlanmıştır).
1) Gerçeklik testi ve gerçeklik duygusu [reality testing and sense of reality]- Gerçeklik testi [reality testing], gerçek olan ve olmayan (halüsinasyonlar, sanrılar, yanılsamalar veya olayların büyük ölçüde çarpıtılmış algıları gibi) algılar arasında ayrım yapma yeteneği anlamına gelir. Sağlam bir gerçeklik duyuyumuna [sense of reality] sahip olmak, kişinin kendi bedeninin yanı sıra dış olayların gerçek ve tanıdık olarak deneyimlenmesi (depersonalizasyon ve derelizasyon duyguları, dejavu deneyimleri, rüya benzeri durumlar, beden dışı deneyimler, başkalarıyla birleşme duyguları veya büyük ölçüde çarpık bir vücut imajına sahip olmanın aksine) anlamına gelir.
2) Muhakeme [judgment]- Kesin yargıya/muhakemeye [judgment] sahip olmak, kişinin: (a) amaçladığı bir davranışın uygunluğunun ve olası sonuçlarının (olası tehlikeler, sosyal sonuçlar ve yasal sonuçlar dahil) farkında olması ve (b) bu farkındalığı yansıtacak şekilde davranması anlamına gelir.
Bu nedenle, sonuçların bilgisi [knowledge of consequences] kendi başına iyi bir yargı oluşturmaz. Örneğin, hastalar korunmasız cinsel ilişkiye girmenin tehlikeli olduğunu bilirler ancak güvenli seks yapmazlar ise muhakeme yeteneklerinin bozuk olduğundan bahsedebiliriz.
3) Başkalarıyla ilişkiler (“nesne ilişkileri” olarak da adlandırılır) [Relationships with others (also called “object relations”)]- Bu işlev, diğer insanlarla ilgili algılarımızı ve beklentilerimizi ve daha geniş anlamda, yaşam boyu ilişki modelimizin [pattern] kalitesini kapsar. İlişki kurma ve sürdürme yeteneğinden daha fazlasıdır. Aksine, istikrarlı, samimi, sevgi dolu, paylaşımcı ve empatik olan ve diğer kişinin bütün ve ayrı olarak görüldüğü ilişkileri sürdürme yeteneğidir. Bu alandaki yetersizliğe sahip insanlara örnek olarak, kişilerarası mesafeye çok ihtiyaç duyan bir münzevi olarak yaşayan kişi, ayrılığa tahammül edemeyen ve sürekli güvenceye ihtiyaç duyan kişi ve empatiden yoksun olan ve duygularını dikkate almadan başkalarını manipüle eden kişi sayılabilir.
4) Duyusal uyaran düzenlemesi [sensory stimulus regulation] – Dünyada etkin bir şekilde işlev görebilmek için insanların aşırı duyusal uyarımları [sensory stimulation] aktif olarak savuşturabilmeleri gerekir. Bu “uyarıcılar” hem dış [external] (gürültü gibi) hem de iç [internal] uyarıcılar/bedenseluyarıcılardır (ağrı gibi). Sağlam/bütün/bozulmamış [intact] uyarıcı düzenlemesi ile önemsiz uyarıcılar (sınıf dışındaki trafik gürültüsü gibi) otomatik olarak ayarlanır; böylece dikkati çevrenin diğer önemli yönlerinden (ders gibi) başka yöne çekmezler. Bu işlev olmadan, insanlar seslerin, kokuların ve görsel uyaranların sular altında kaldığını hissedebilirler. Örneğin, uyaran düzenlemesi bozulmuş bazı kişiler, ısı/gürültü/koku nedeniyle kalabalığa tahammül edemezler; diğerleri tamamen sessiz bir odada değillerse rahatsız olurlar. Çok fazla çevresel uyarı, onları ilgilendikleri şeyden uzaklaştırır, geri çeker veya bunalmış hissettirir.
5) Duygulanım/anksiyete toleransı [affect/anxiety tolerance] – Bu, kaygıyı ve diğer yoğun olumlu ve olumsuz duyguları (öfke, kıskançlık, umutsuzluk, özlem veya aşk gibi) tolere etme ve düzenleme yeteneğini ifade eder. Kaygı/duygu toleransı [anxiety/affect tolerance] zayıf olan kişiler, kolayca altüst olabilirler [disorganized] ve kendi duygularına bağlı kalamazlar veya bir ruh halinden diğerine hızlı ve dramatik geçişler yaşayabilirler. Bu işlevi, başka bir tür iç uyaran düzenlemesi olarak düşünebiliriz.
6) Dürtü kontrolü [impulse control] – İyi dürtü kontrolü, bir kişinin duygularını, dürtülerini veya arzularını kontrollü bir şekilde harekete geçirme veya kanalize etme yeteneğini ifade eder. Dürtü kontrolü zayıf olan kişiler, sürekli hareket halinde olma, öfke nöbetleri geçirme, aşırı yemek yeme, aşırı alkol ve diğer maddeleri kullanma, dürtüsel cinsel aktivitede bulunma ve kendine zarar verme gibi kontrolsüz ve uyumsuz şekillerde duygular ve dürtüler üzerinde hareket ederler. Bununla yakından ilgili olan, hayal kırıklığı toleransı [frustration tolerance] ve doyumu erteleme kapasitesidir [capacity to delay gratification].
7) Eğlence/oyun kapasitesi (“egonun hizmetinde gerileme” olarak da adlandırılır) [capacity for play (also called “regression in the service of the ego”] – Bu, gevşeme, fantezilere ve gündüz düşlerine sürüklenme ve endişeli veya aşırı uyarılmış hissetmeden bilinçdışı duygu ve dürtüleri deneyimleme yeteneğini ifade eder. Eğlence/oyun kapasitesi olan insanlar, fantezilerini ve hayallerini üretken yaratıcılığa kanalize edebilirler. Bu aynı zamanda kökleşmiş duygularla bağlantı kurmalarına yardımcı olur. Oyun kapasitesi psikoterapi için de önemlidir -hem hastalar hem de terapistler için. Hastaların bilinçdışı düşünce ve duyguları alıp deneyimlemelerini sağlar ve terapistlerde empati kurmayı kolaylaştırır. İnsanlar fanteziler tarafından şaşkın, bunalmış veya engellenmiş hissediyorlarsa veya kolayca geriliyorlar ancak süreci tersine çevirmede zorlanıyorlarsa, regresyon [regression] “adapti [adaptive]” değildir ve düzensiz olabilir.
8) Öz-farkındalık/psikolojik zihinlilik [self-awareness/psychological mindedness] – Kendinin farkında olmak veya psikolojik zihinli olmak, kişinin kendi içsel durumu hakkında merak duyması, duygularını doğru bir şekilde tanıma ve tanımlama yeteneğine ve insanları ve onların bilinçdışı motivasyonlarını anlama kapasitesine sahip olması anlamına gelir. Öz-farkındalığı olmayan insanlar davranışlarını keşfetmeye çok az ilgi gösterirler, eylemleri için sebep gösteremezler, terapiste çok fazla “bilmiyorum” yanıtı verirler ve duyguların çok az farkındadırlar.
9) Benlik saygısı düzenlemesi/doğru öz-değerlendirme [self-esteem regulation/accurate self-appraisal] – Benlik saygısı düzenlemesi, kişinin, egonun aldığı bir darbeye tepki olarak kendini düzenleme becerisini ifade eder. Doğru öz-değerlendirme, kişinin kendi kapasitesine ilişkin öznel algısının, gerçek veya nesnel yeterliliği ile ne derece ilişkili olduğunu yansıtır. Aynı zamanda kişinin kendi kapasitesine inanma yeteneği veya kendine güvenme duygusuyla da ilgilidir (daha fazla ayrıntı için bkz. Bölüm 25).
10) Bilişsel işlevler [cognitive functions] – Bir kişinin fıtri/yapısal [built-in] olarak sahip olduğu bilişsel araçlara [cognitive apparatus] -zeka, hafıza, dikkat, doğrusal düşünme gibi- atıfta bulunur. Aynı zamanda deneyimin farklı yönlerini birbirine bağlamak, kalıpları tanımak, tutarsız tutum ve duyguları uzlaştırmak, sorunları çözmek ve soyut düşünmek için bu doğuştan gelen kaynaklarını [innate equipment] kullanma yeteneğini de kapsar.
11) Savunmalar [defenses] – Savunmalar, zihnin içsel ve dışsal strese ve duygusal çatışmalara tepki verdiği bilinçdışı ve otomatik yollardır [12]. Bir kişinin anksiyete, depresyon veya haset gibi acı verici duygulanımlar konusundaki farkındalığını sınırlayan ve içsel duygusal çatışmaları çözen başa çıkma mekanizmalarıdır. Savunmalar, ne kadar uyumlu olduklarına bağlı olarak, faydalı bir şekilde gruplara ayrılabilir [8, 13-18]. Örneğin, birinin, sorunları hakkında bir kitap okuması onları görmezden gelmesinden daha uyumludur. Daha adaptif [adaptive] savunmalar genellikle bastırma [repression] esaslı, daha az adaptif savunmalar genellikle bölme [splitting] esaslıdır. Bir kişinin savunmasının öncelikle bastırma esaslı mı bölme esaslı mı olduğu, kişinin nesne bütünlüğüne [object constancy] ulaşıp ulaşmadığı ile ilgilidir. (Not: Nesne sürekliliği [object permanence], göz önünde olmayan bir şeyin hâlâ var olduğunu bilmektir; nesne bütünlüğü [object constancy] ise iyi ve kötünün aynı kişide bir arada bulunabileceğini bilmektir.) [19]. Bir kişi, kötü ve iyi duyguların kendilerinde veya başkalarında bir arada var olabileceği fikrine tahammül edebiliyorsa, acı verici veya kaygı uyandıran düşünce ve duygularla, onları kendi içlerinde tutarak ama bilinçdışı hale getirerek başa çıkabilir (bastırma). Ancak, bir kişi iyi bir insanda kötü bir şey olduğu fikrine tahammül edemiyorsa veya tam tersi ise, kötüyü iyiden ayırması gerekir. Bunu yapabilmek için bazı duygularını sanki benliğin dışından geliyormuş gibi deneyimlemesi gerekir (bölme). Gelişimsel olarak, bölme küçük çocuklarda normaldir ancak kişinin istismarcı veya ihmalci bir ebeveyn imajını koruması gerektiğinde devam edebilir (nesne bütünlüğünün olmamasına yol açar). Ne kadar adaptif olduklarına göre gruplandırılmış ana savunmaların bir listesi aşağıdadır:
Daha az adaptif savunmalar
Yukarıdaki ifade edildiği gibi, bölme esaslı savunmalar, insanları olumsuz duygu ve düşüncelerden çok yüksek bir maliyetle korudukları için daha az adaptif olma eğilimindedir [20]. Bölme esaslı savunmalar, nesne bütünlüğü sağlanmadığında baskındır. Bu savunmalar, iyi duyguların korunmasına yardımcı olurken, kendine ve başkalarına bakışı eksik bırakır. Bölme esaslı savunmaların baskınlığı, ego zayıflığının [ego weakness] güçlü bir göstergesidir ve bireyi başkalarıyla sağlıklı ilişkiler kurma açısından engelli/ yetersiz kılar. Bölme esaslı savunmala bazen olgunlaşmamış [immature], ilkel [primitive] veya sınırda [borderline] olarak adlandırılır. Söz konusu savunmalar şunlardır:
Bölme [splitting] – Bölme, egonun iyi duyguları muhafaza edip kötü duyguları farklı insanlara ayırarak onlardan kaçındığı bir savunmadır [15].
Örnek:
Bayan A.’nın annesi asla evde yemek bulundurmayan ve sert bir şekilde eleştiren bir kadındı. Bununla birlikte, A. annesini idealize ediyor ve babasını kötülüyor. Bir yetişkin olarak A., heteroseksüel bir ilişki içinde olmak için umutsuz arzusuna rağmen, erkekleri iyi niteliklere sahip olarak göremiyor.
Bu şekilde A., erkekler hakkında iyi düşüncelere sahip olma pahasına annesine karşı iyi duygularını koruyor.
Yansıtma [projection] – Yansıtmada ego, kabul edilemez düşünceleri, duyguları ve fantezileri benliğin [self] dışından kaynaklanmış olarak algılayarak kendini korur.
Örnek:
Bay B.’nin kız arkadaşı onu aldattı. B. ona herhangi bir öfke duymadı ama onun, kendisi hakkında saçma sapan söylentiler yaydığını söyleyerek paranoyaklaştı.
Yansıtma sırasında B.’nin öfkeyi kız arkadaşından geliyormuş gibi deneyimlediğini ancak onun, bunu yaptığının farkında olmayabileceğini unutmayın.
Yansıtmalı özdeşim [projective identification] – Yansıtmalı özdeşimde, bir kişi (A) bir düşünceyi veya duyguyu başka bir kişiye (B) yansıtır ve ardından B ile etkileşime girerek B’nin yansıtılan duyguyu yaşamasını sağlar. Bu şekilde A kişisinin yansıtılan duyguyla özdeşimi sürdürdüğünü söylüyoruz.
Örnek:
Bay C., patronu tarafından terfi ettirilmez. Bunun kendisi için iyi olduğunu söylese de, bilinçdışı öfkesi o kadar bunaltıcı olur ki, onu patronuna yansıtır; işe, patronu öfkelenip onu kovana kadar, bir hafta boyunca, iki saat geç gelir.
C., öfkesini patronuna yansıtır; patron bilinçdışı bir şekilde onunla [öfkeli C. ile] özdeşleşir ve ardından C.’yi kovar. Bu şekilde C., öfkesini farkındalıktan uzak tutar -tabii ki inanılmaz yüksek bir bedel (işten atılmak) karşılığında.
Patolojik idealleştirme ve değersizleştirme [pathological idealization and devaluation] – İdealleştirme ve değersizleştirme, bölmenin doğal sonuçlarıdır. Bugün idealize edilen kişinin yarın kolayca değersizleşebileceğini unutmayın.
Örnek:
Bayan D., bir seansta, terapistine kocasını bir aptal olarak anlattı ve terapistinin onu tamamen anladığını düşündü; sonraki seansta ise tam tersi oldu.
Aşağıdakiler, bölme ile açık bir şekilde bağlantılı olmasalar da, daha az adaptif savunmalardır. Yine de, bölmede olduğu gibi, “iş yaparlar” ama egonun işleyişi için büyük maliyetleri olur:
İnkar[denial]- İnkarda, ego, varlıklarını inkar ederek kabul edilemez duygulardan kendini korur. İnkarın, gerçeği inkar etme düzeyine dayalı olarak daha düşük veya daha yüksek düzeyde bir savunma olabileceğini unutmayın. [İnkar için, kişinin inkar edeceği şeyi bilmesi gerekiyor.]
Örnek:
Bay E., sivilce şikayeti ile dermatoloğa başvurdu ve yanağında, çıkıntı yapan büyük bir tümörün olduğu tespit edildi.
E. için, yanağında bir tümörün olması o kadar kabul edilemez bir durumdu ki, tümörün varlığını inkar ederek, onu “sivilce” olarak adlandırdı.
Dissosiyasyon [dissociation] – Dissosaiyasyon, egonun, kişinin mevcut gerçekliğin bazı yönleri ile bağlantısını keserek kabul edilemez düşüncelerden ve duygulanımlardan kaçınmasına izin verir. Bu, kişinin tutarlı kimlik duygusunu, hafızasını ve duyumları veya mevcut gerçeklik duygusunu algılama yeteneğini kaybetmeyi içerebilir.
Örnek:
Annesi ona vurduğunda, Bayan F., acı hissetmediği bir duruma çekildi/ sığındı [acısından koptu]. Bu, daha sonraki hayatında, kocası ona bağırdığında da başına geldi.
Bu, “yüksek maliyetli” savunmanın özüdür çünkü başlıca bilişsel işlevler, büyük travma deneyiminden veya anısından kaçınmak için, feda edilir.
Eyleme dökme [acting out] – Acı verici veya rahatsız edici bir duygudan kaçınmanın tek yolu, bilinçli olarak farkında olmadan, duyguyu canlandıran/ sahneleyen bir şey yapmaktır.
Örnek:
Bayan G., Fransızca finalinde başarısız olduktan sonra o kadar üzgündü ki, arkadaşıyla içmeye gitti ve tanımadığı bir adamın dairesinde bayılmaya başladı.
Klasik olarak eyleme dökme, terapide üretilen duyguları canlandırmak/ sahnelemek anlamına gelir:
Örnek:
Bayan H., terapistinin doğum iznine gitmesiyle ilgili herhangi bir hissinin olmadığını söylemesine rağmen, bu süre zarfında birkaç yoga kursuna kaydoldu ve bu da onun normal seans saatlerine geri dönmesini engelledi.
Regresyon/ gerileme [regression] – İnsanlar gerilediğinde, daha sonraki bir gelişim döneminin tetiklediği kaygı uyandıran duygulardan kaçınmak için daha önceki bir işleyiş biçimine [gelişim dönemine] geri dönerler.
Örnek:
Tıp fakültesini kazanıp öğrenci evine çıkan Bayan I., kendi başına yaşamakta zorlandığı için, ailesinin yanına döndü [ailesine sığındı].
Bayan B., daha ileri bir performans sergilemek zorunda kaldığı için, çocukken olduğu gibi, kendini güvende hissetmek için anne babasının evine geri döner. Bu savunmanın, genellikle çok yüksek düzeyde işlev gören kişiler tarafından stres dönemlerinde yaygın olarak kullanıldığını unutmayın.
Daha adaptif savunmalar
Daha adaptif savunmalar [more adaptive defenses], bastırma [repression] esaslı olma eğilimindedir. Bastırma temelli savunmalarda, kabul edilemez düşüncenin ya da duygunun tamamı ya da bir kısmı bilinçdışı hale getirilir ya da bilinçdışında tutulur. Düşüncelerle duyguları, tek bir birim (düşünce-duygu birimi) olarak birbirine bağlı şekilde düşünebiliriz; aşağıdaki örnekte olduğu gibi:
Bay J., annesinin ölümünü düşündüğünde (düşünce, anı) üzüntü (duygulanım) hissetti.
Burada üzüntü, annenin ölümünün anısı ile bağlantılıdır. Bu J. için kabul edilemezse, egosu bunu bilinçdışında tutmaya çalışacaktır. Burada bastırma için üç seçenek vardır:
Ego hem duygulanımı hem de düşünceyi bastırabilir. Bu durumda J. annesinin ölümünü asla düşünmez.
Ego düşünceyi bastırabilir ve duygulanımı bilinçli bırakabilir. Bu durumda J. üzülür ama nedenini bilemez.
Ego duygulanımı bastırabilir ve düşünceyi bilinçli bırakabilir. Bu durumda J. annesinin ölümünü hatırlayacaktır ama bu konuda hiçbir şey hissetmeyecektir.
Farklı savunmalar farklı unsurları bastırır. Ego aynı zamanda, kabul edilemez bilinçdışı ögeleri, nesnelerini değiştirerek ve duygulanımlarını tersine çevirerek dönüştürebilir.
İşte bazı bastırma temelli [repression-based] savunmalar:
Duygulanım izolasyonu [isolation of affect] – Burada, ego duygulanımı bastırır ama düşünce bilinçli kalır. Yukarıdaki üçüncü örnek, duygulanım izolasyonudur. Bu savunma baskın olduğunda, kişi histen yoksun görünür.
Örnek:
Bay K., karısı tarafından henüz terk edilmiş olmasına rağmen, hiçbir şey hissetmediğini, söyledi.
Entelektüelleştirme [intellectualization] – Duygulanımın yalıtılmasıyla ilgili olarak, bu savunma, acı verici veya rahatsız edici duyguların yerini almak için aşırı düşünmeyi [excessive thinking] kullanır.
Örnek:
Terapiye başlama konusundaki kaygı duygularını işleyemeyen Bay L., psikoterapi hakkında on kitap okudu ve yeni terapistini, aktarımın nörobiyolojisi üzerine bir tartışmaya dahil ederek başladı.
Akılcılaştırma [rationalization] – Burada ego, kabul edilemez hislerle başa çıkmak için sorunlu durumlara ya da duygulara yönelik mantıklı gerekçeler veya haklı çıkarımlar üretir.
Örnek:
Bay M. işinden kovulur ama karısına, yıllardır işinden mutsuz olduğu için bunun en iyisi olduğunu söyler.
Bay M, bunaltıcı duygulardan kendini korumak için bu duyguları bastırır ve bilince, anlaşılır ya da mantıklı bir açıklamanın çıkmasına izin verir.
Yer değiştirme [displacement] – Bu savunmada, bir istek ya da duygunun nesnesi, kişiye daha rahat hissettiren bir nesneyle değiştirilir.
Örnek:
Bay T., aslında babasından korktuğu halde [onun yerine] okul müdüründen korkmaktadır.
Babasından korkma fikri bastırılır ve duygulanım yeni bir nesneye [müdüre] bağlanır.
Bunun bölme temelli bir savunma olmadığına dikkat edin; çünkü duygulanım hala benlikten kaynaklanıyormuş [Ben korkuyorum] gibi algılanır.
Somatizasyon [somatization] – Burada bir düşünce ya da duygulanım bastırılır ve bedensel bir duyum olarak deneyimlenir.
Örnek:
Bay N. ekim ayında mide krampları yaşamaya başladı. Terapisti bunun, karısının ölümünün ikinci yıl dönümü ile ilgili olup olmadığını merak ettiğinde, ölüm yıl dönümünün yaklaşmakta olduğunu tamamen unuttuğunu fark etti.
Yapıp bozma/ iptal etme/ feshetme/ geri alma/ olmamış kılma/ bozma [undoing] – Bu, egonun bir “yeniden yapma” şansıdır; ego, kabul edilemez veya rahatsız edici olduğunu düşündüğü bir şeyi tersine çevirir.
Örnek:
Bayan O., işinde bütün gün insanları aldatır ve sonra sokaktaki bir dilenciye para verir.
Karşıt tepki oluşturma/ ters tepki oluşturma/ zıt tepki kurma [reaction formation] – Ters tepki oluşturmada kabul edilemez olan duygulanım tersine çevrilir ve bilinç düzeyinde yalnızca onun zıttı olarak yaşanır.
Örnek:
Bayan P., bebeğin gece boyunca uyuyamamasından duyduğu öfkeden kendini korumak için bebeğine karşı aşırı korumacıydı.
Bu durum, yapıp bozma [undoing] savunmasından farklıdır çünkü özgün (tersine çevrilmemiş) duygulanım hiçbir zaman bilinçli olarak yaşanmaz – bilinç düzeyine ulaşmadan önce zıttına dönüşür ve bu nedenle geri alınmasına gerek kalmaz.
Özdeşim kurma/ özdeşleşme [identification] – Bu, “Eğer onları yenemiyorsan, onlara katıl!” savunmasıdır. Kıskançlık ve rekabetçilik gibi duygular, diğer kişinin yönlerini içselleştirerek ele alınır.
Örnekler:
Ablası ve arkadaşları Bayan A.’ uzaklaştıktan sonra, A., onların yaptığı müziği dinlemeye başladı.
Doktor S., iki aydır gördüğü bir hastasının kendisininkine benzer giysiler giymeye başladığını fark etti.
Çoğu durumda, örneğin birisi bir akıl hocasıyla [mentor] verimli bir şekilde çalıştığında, özdeşleşme oldukça adaptif olabilir. Özdeşim kurma, ergenlik döneminde gelişimin normal ve önemli bir parçasıdır.
Aşırı duygusallık [excessive emotionality] – Burada, duygu bilinçli kalırken düşünce içeriği bastırılır. Bazı açılardan bu, entelektüelleştirme ve duygulanım izolasyonu gibi savunmaların tam tersidir. Yüksek duygu bazen, bastırılmış bir düşüncenin yerini alabilir bazen de daha fazla endişe uyandıran başka bir duygunun yerini alabilir.
Örnek:
Bayan R., boşanmasının bugün kesinleşmesi gerçeğinden etkilenmemiş görünüyordu ancak kendisine bakkal siparişinin ertelendiği söylendiğinde histerik [korku, duygu veya duygusal şok nedeniyle mantıksız olan] hale geldi.
Dışsallaştırma [externalization] – Dışsallaştırmayı kullanarak, insanlar, iç çatışmaları dış çatışmalarmış gibi algılar.
Örnek:
Bayan S., nişanlısıyla mı kalmalı yoksa onunla temasa geçen eski erkek arkadaşıyla mı çıkmalı çatışmasıyla bir terapiste danıştı. Aylar süren terapide, aslında evlenme konusunda kararsız olduğunu fark etti.
Bayan S., evlenme konusundaki kararsızlığını dışa vurmuş, bunu bir erkekle mi yoksa başka biriyle mi çıkmakla ilgiliymiş gibi deneyimlemişti. Bunun bölmeye dayalı bir savunma mekanizması olmadığına dikkat edin çünkü duygular hala benliğin içinden geliyormuş gibi algılanıyor.
Cinselleştirme [sexualization] – İnsanlar cinselleştirdiğinde, daha derin ve rahatsız edici duygulardan kaçınmak için cinsel olmayan sorunları alır ve onları cinsel hale getirirler.
Örnek:
Annesinin depresyonu sırasında başıboş kalan on dört yaşındaki Bayan M., erkek beden öğretmeniyle flört etmeye başladı.
M., anne şefkatine olan ihtiyacını cinselleştiriyor. Cinselleştirme, öfkeli ve rekabetçi temalar da dahil olmak üzere bir dizi duygu ve fantezinin yerini alabilir.
Bastırma [repression] – Bastırmanın kendisini unutma! Bastırma, düşünceleri, duyguları ve fantezileri bilinçten gizleyerek unutmaya, inkar etmeye ve cinselliği engellemeye yol açar.
Örnek:
Bayan T., boşandıktan sonra, yirmi yıldır ilk kez faturaları kendi başına ödeme konusunda o kadar endişeliydi ki, son fatura tarihini tamamen unuttu.
Kendine/ kendiliğe karşı döndürme [turning against the self] – Bu savunma, özellikle olumsuz duygular söz konusu olduğunda, nesnenin yerine benliği/ kendiliği koyar.
Örnek:
Bay U., kendisinin üniversite ücretini ödemek yerine, yeni bir ev aldığı için babasına kızgındı ancak bu öfkeyi, ilk dönemde yeterince başarılı olamadığı için, özeleştiri olarak yaşadı.
İşlevselliği yüksek kişilerin [well-functioning people] yukarıdaki “bastırma temelli” savunma mekanizmalarını her gün kullandıklarını ve stres altında olduklarında gerileyebileceklerini ve geçici olarak bölme temelli savunma mekanizmalarını kullanabileceklerini unutmayın. Bu nedenle, insanların aşkta, işte ve eğlencede/ oyunda iyi bir şekilde işlev görmesini gerçekten zorlaştıran, bölmeye dayalı savunmaların varlığı değil, onların baskınlığıdır.
En adaptif savunmalar
Egonun, acı veren duygulanımları, düşünceleri ve fantezileri yatıştırmaya yardımcı olacak başka mekanizmaları da vardır. Klasik olarak, savunma mekanizmaları bilinçsizce arabuluculuk eder; yani, kişinin haberi olmadan devreye girerler. Mesela kişi “Babama kızmak istemiyorum, o yüzden kızgınlığımı tersine çevireceğim ve ona kendimi çok yakın hissedeceğim.” demiyor. Öfke hiçbir zaman kayda alınmaz ve “takla” bilinçsizce atılır. Öyle ki bilince ulaşan duygu her zaman öfkenin tersi olur. Bununla birlikte, olgun egoların benlik saygısını artırmaya yardımcı olmak ve acı verici duygulanımlarla başa çıkmak için kullanabilecekleri başka manevraları vardır.1, 21, 22 Bunlar bilinçli olabilir veya olmayabilir. Bu nedenle, hepsi klasik savunma mekanizması değildir.
Mizah [humor] – Pek çok insan, rahatsız edici düşünceleri veya duygulanımları yatıştırmak için mizahı kullanır. Bu bilinçli olduğunda, oldukça adaptiftir ancak acı verici duygulardan kaçınmak için mizahın kronik kullanımı sorunlu olabilir.
Örnekler:
Bay V., bir satış konuşması sırasında rahatsız edici bir dil sürçmesi yaşadı ve ardından müşterilerine bu konuda bir şaka yaptı.
Burada mizah, kaygıyı hafifletmek için çok uyumlu bir şekilde kullanıldı. Bu bilinçli bir seçimdi.
Bayan V., erkek arkadaşının, ilişkileriyle ilgili hiçbir şeyi ciddi olarak konuşamadığından ve her şeyle dalga geçtiğinden şikayet ediyor.
Burada mizah gerçek bir savunma mekanizması olarak kullanılır ve çok daha az olgun ve adaptiftir. Rahatsız edici duygulanımları ve düşünceleri yatıştırmak için yakınlığı engeller.
Özgecilik/ diğerkamlık [altruism] – Bu, acı veren duygulanımlarla baş etmenin bir yolu olarak başkaları için bir şeyler yapmayı içerir. Yine, bu mekanizma bilinçli veya bilince yakın olduğunda çok olgun olabilir ancak daha bilinçsiz bir şekilde işlev gördüğünde özyıkıcı [self-defeating] hale gelebilir.
Örnekler:
Babası kanserden öldükten sonra Bay A., kanser araştırmaları için para toplamak amacıyla bir vakıf kurdu.
Burada özgecilik, keder ve zor duygular üzerinde çalışmaya yardımcı olur.
Bayan Y., kendine bakmaktansa tüm zamanını yaralı hayvanlara bakmakla geçiriyor.
Yaralı hayvanlara bakmak, kendisine veya başkalarına tehlikeli veya kötü şeyler yapmaktan daha iyi olsa da, bunun kendine bakma yeteneğini engelleme derecesi, bunu daha az olgun ve daha az adaptif hale getirir.
Yüceltme [sublimation] – Fizik bilimde süblimleşme, bir elementin, sıvı hale geçmeden, doğrudan, katıdan gaza geçmesiyle oluşur. Psikodinamikte, yüceltme, rahatsız edici bir düşünce veya duygulanım, bilinçdışından doğruca bilince, dönüştürülmek zorunda kalmadan, yararlı bir biçimde gittiğinde gerçekleşir. Böylece, bir kişi öfkeyle ilgili bir şiir yazarak ya da kum torbasına yumruk atmak için spor salonuna giderek öfke duygularını boşaltabildiğinde, duygulanım açık bir “savunma” başlatmak zorunda kalmadan tamamen boşalmış olur. Süblimasyon genellikle, sonucun yararlı veya olumlu bir şey olduğunu ima eder.
Örnek:
Bayan Z., ne zaman işten bıksa, eve geldikten sonra uzun bir koşuya çıkıyor.
Burada Z., duygularının farkındadır ve bunları, kendisine fayda sağlayan olumlu bir aktivite olan egzersiz yoluyla doğrudan boşaltır.
Baskılama [suppression] – “Bunu şimdi düşünmeyeceğim” diyor Scarlett O’Hara Rüzgar Gibi Geçti‘de, “Şimdi düşünürsem beni üzer” [23]. Bu klasik bir baskılama örneğidir. Bastırmadan farklı olarak, baskılama, bir düşünceyi veya duyguyu zihninden çıkarmak için bilinçli bir kararı içerir. Bir kez daha, baskılama adaptif olabilir veya olmayabilir. Kişi faturalarını aylarca aklından çıkarırsa borç büyür; bununla birlikte, kişinin endişelerini “geri plana” alma yeteneği, ruh sağlığı için esastır.
Örnek:
Bay AA., alzaymır hastalığına yakalanan annesi için endişeleniyor ancak arkadaşlarıyla vakit geçirirken bunu aklından çıkarmayı başarabiliyor. (adaptif baskılama)
***
Ego işlevleri
Gerçeklik testi
Yargı
Başkalarıyla ilişkiler
Uyarıcı düzenleme
Kaygı/duygulanım toleransı
Dürtü kontrolü
Oyun kapasitesi
Öz farkındalık/psikolojik zihinlilik
Benlik saygısı düzenlemesi
Bilişsel fonksiyonlar
Savunmalar
Bellak ve Goldsmith’ten uyarlanmıştır [5].
***
Savunma mekanizmaları
Daha az adaptif olanlar
Bölme
Yansıtma
Patolojik idealleştirme ve değersizleştirme
Yansıtmalı özdeşleşim
İnkar
Dissoasiyasyon
Eyleme dökme
Regresyon
Daha adaptif olanlar
Duygulanım izolasyonu
Entelektüelleştirme
Rasyonalizasyon
Yer değiştirme
Somatizasyon
Yapıp bozma
Karşıt-tepki oluşturma
Özdeşleşme
Aşırı duygusallık
Dışsallaştırma
Cinselleştirme
Bastırma
Kendine karşı döndürme
En adaptif olanlar
Mizah
Özgecilik
Süblimasyon
Baskılama
Gabbard’dan uyarlanmıştır [16]
Süperego işlevi
Kişinin hem vicdanını [conscience] hem de kendisine yönelik ideallerini [ideal] içeren süperego işlevinin [super-ego function] de değerlendirilmesi önemlidir. 25. Bölüm‘de daha ayrıntılı olarak inceleyeceğimiz gibi, aşırı sert süper ego işlevi kişinin kendisini uygunsuz bir şekilde suçlu hissetmesine neden olabilirken, az gelişmiş süper ego işlevi, kişinin doğru ve yanlış konusunda iyi bir anlayıştan yoksun kalmasına neden olabilir. Sert süper ego işlevi, şu örnekte olduğu gibi, birinin çok küçük bir şey hakkında aşırı suçluluk duymasına yol açabilir:
Yaşlı annesine bakan Bay BB, ara sıra annesinin ölmesini dilediği için kendisinin berbat bir insan olduğunu düşünüyordu.
Bay BB yanlış bir şey yapmadı -sadece bir düşüncesi vardı. Yine de kendini oldukça cezalandırıyor. Bu tür bir kendini cezalandırma, insanların anksiyete ve depresyon belirtileri göstermesine neden olabilir. Aynı zamanda kendileri hakkındaki düşüncelerini ve başkalarıyla olan ilişkilerini de etkileyebilir. Öte yandan, bazı insanların süper ego işlevi az gelişmiştir ve onlar, başkalarına zarar verecek şeyler yaptıklarında kendilerini suçlu hissetmezler:
Bayan CC., yaramazlık yaptıklarında çocuklarına rutin olarak fırçayla vuruyor. Bu konu kendisine sorulduğunda şöyle diyor: “Kötü hissetmek mi? Dalga mı geçiyorsunuz? Bunun olacağını biliyorlardı ve söz dinlemezlerse daha fazlasına maruz kalacaklar.”
Burada Bayan CC. çoğu insanın kötü hissedeceği eylemlerden dolayı pişmanlık duymuyor. Sağlıklı süper ego işlevi, kişinin doğru ve yanlış duygusuna sahip olmasına ve kendisine ve başkalarına karşı nazik olacak kadar suçluluk duygusuna sahip olmasına olanak tanır. İnsanların düşünceler, duygular ve fantezilerin yanı sıra eylemler ve ihmaller konusunda da kendilerini suçlu hissedebileceklerini unutmayın. Hastaların zihinsel ve duygusal işleyişi hakkında bilgi edinmek için bu tür suçluluk düzenlemesi açısından hastaları değerlendirmek önemlidir. Suçluluk düzenlemesini değerlendirmek için tasarlanan sorular aşağıdakileri içerir:
Bunu yaptıktan/ düşündükten sonra nasıl hissettiniz?
Yanlış bir şey yaptığınızı mı düşündünüz?
Bunun için cezalandırılmanız gerektiğini mi düşündünüz?
Bunu yapmak/ bunu düşünmek size kendiniz hakkında ne hissettirdi?
Ego işlevinin değerlendirilmesinde olduğu gibi, herhangi bir hikaye süper ego işlevini değerlendirmenize yardımcı olabilir -suçluluk veya suçluluğun yokluğuyla ilgili bir şey duyduğunuzda, kişinin duygusal işleyişinin bu önemli yönü hakkında bilgi edinme fırsatını kullanabilirsiniz. Süper egonun işleyişi klasik olarak ego işlevlerinden ayrılmış olsa da, suçluluk düzenlemesinin ego işlevleriyle birlikte ve uyum içinde işlediğini ve dolayısıyla genel olarak ego işlevlerini tartıştığımızda bunu da dahil ettiğimizi unutmayın.
İnsanları psikodinamik psikoterapi için değerlendirirken ego işlevinin değerlendirilmesi neden önemlidir?
Ego gücü iyi olan insanlar, iç ve dış uyaranlara, onlar tarafından bunaltılmadan, iyi bir şekilde tahammül edebilirler. Sadece uyarılmayı engellemek için muazzam miktarda enerji harcamak zorunda olmadıkları için enerjilerini düşünmek, sevmek ve eğlenmek gibi başka şeylere harcayabilirler. Tersine, daha düşük düzeyde ego işlevine sahip insanlar, enerjilerinin çoğunu sadece bunaltıcı düzeyde içsel ve dışsal uyarımla uğraşarak harcarlar. Diğer şeyler için ne kadar enerji kalabilir? İyi bir benzetme, bir tepe üzerinde iyi konumlanmış bir kasaba ile karşılaştırıldığında, bir nehrin yanında yer alan, sürekli su baskınına maruz kalan bir kasaba olabilir. Nehrin yakınındaki kasaba, kaynaklarının çoğunu sadece nehirle uğraşmak, yani seli tahmin etmek, sel ile mücadele etmek ve selden sonra temizlik yapmak için harcamak zorundadır; bu sırada tepedeki kasaba rahatlayabilir, oyun oynayabilir ve kültürel faaliyetler geliştirebilir.
Nehir kenarındaki kasabaya yardım etmek istiyorsanız, onlara sel sorunları konusunda yardım etmelisiniz. Onlara başka herhangi bir konuda yardım etmeye çalışmak birkaç nedenden dolayı işe yaramayacaktır:
Sorunları sel ile bağlantılıdır -dolayısıyla yardımınızın odaklanması gereken yer burasıdır;
Sel sorunuyla o kadar meşguller ki başka hiçbir şeyle uğraşamıyorlar.
Öte yandan tepedeki kasabaya yardım etmek başka şekillerde de olabilir, çünkü onlar sadece hayatta kalmakla meşgul değiller. Bu benzetmeyi kullanırsak, günlük olarak dürtü kontrolü ve kaygı toleransı gibi sorunlarla boğuşan insanlar, sorunlu ego işlevlerini geliştirmelerine düzenli ve doğrudan yardımcı olacak bir terapiye ihtiyaç duyarken, temel ego işlevleriyle mücadele etmek zorunda olmayan insanlar bilinçdışı düşünceler, duygular ve fantezilerle ilgili zorluklar hakkında çalışmak için konsantre olabilirler.
Ego işlevinin değerlendirilmesi aynı zamanda hangi hastaların açığa çıkarıcı teknikleri [uncovering technique] tolere edebileceğini belirlememize de yardımcı olabilir. Bilinçdışı materyali açığa çıkarmak zor ve acı verici olabilir ve bu nedenle en iyi şekilde belirli düzeyde ego işlevine sahip hastalarla gerçekleştirilebilir. Örneğin, Bölüm 1‘de tartıştığımız gibi, açığa çıkarıcı psikodinamik psikoterapi, hastanın savunmalarının, başkalarıyla olan ilişkilerinin ve kendilik algılarının yönlerini anlamak için sıklıkla terapötik ilişkinin (aktarım) tartışılmasını kullanır (bkz. Bölüm 12 ve 21). Bu tekniği etkili bir şekilde kullanabilmek için hastaların, terapist hakkındaki duygularını tartışmanın, terapötik durum dışında terapistle bir ilişkiye yol açmayacağını anlamaları gerekir. Bu, soyut düşünme, dürtüleri kontrol etme, gerçekliği test etme, gelişmiş bir doğru ve yanlış duygusuna sahip olma ve güçlü duygulanımlara tahammül etme kapasitesini gerektirir. Eğlence/ oyun kapasitesi (bağlantılar kurmak ve rüyalar ve fantazilerle bağlantı kurmak için) ve hazzı erteleme (uzun olabilecek bir tedaviye devam etmek için) gibi diğer ego işlevleri de açığa çıkarma süreci için faydalıdır.
Tüm bu nedenlerden dolayı, sorunlu ego fonksiyonuna sahip kişiler genellikle ego fonksiyonları için desteğe ihtiyaç duyarken, ego fonksiyonu daha iyi olan kişiler bilinçdışı düşüncelerin ve fantezilerin açığa çıkarılmasını tolere edebilir ve bundan faydalanabilirler.
Güçlü ve zayıf yanlar
Birinin ego işlevini değerlendirirken, zayıf yanlarının yanı sıra güçlü yanlarını da aradığımızı unutmamak önemlidir. Bu sadece değerlendirmemiz için değil aynı zamanda tedavi için de önemlidir, çünkü çalışma boyunca güçlü olduğumuz alanları kullanacağız.
Örnek:
Bay DD., aşırı kaygıyla baş edebilmek için sosyalleşmekten kaçınıyor. Kendi izolasyonunda mükemmel bir marangoz haline geldi ve güzel mobilyalar inşa etmek için saatlerce dikkatli bir şekilde çalıştı.
Bay DD.’nin ilişkilerdeki zorluğu bir zayıflık olmasına rağmen, sanatına olan yeteneği ve sevgisi güçlü yönlerdir. Konsantre olma ve sebat etme yeteneği, terapide çalışma kapasitesi açısından önemli hale gelebilir.
Sürekli değişen [değişmekte olan] ego işlevi
Ego fonksiyonunun statik olmadığını ve dolayısıyla kişinin dışarıdan destek alma ihtiyacının artıp azaldığını hatırlamak da önemlidir. Tıbbi ve psikiyatrik hastalıkların neden olduğu stres, yas, rol geçişleri ve benlik saygısına alınan darbeler, ego işlevini geçici olarak zayıflatabilir. Ego işlevi an be an zayıflayabilir -örneğin hasta, terapist tarafından anlaşıldığını veya eleştirildiğini hissettiğinde. Uyuşturucu ve alkol de hem ego hem de süperego işlevini değiştirebilir. Bu değişiklikler, açığa çıkarma ve destekleme tekniklerinin kullanımında esnek olmamızı ve kendimize sürekli olarak şu soruları sormamızı gerektiriyor:
Tedavide şu andaki hedefler nelerdir?
Tedavide şu anda ego fonksiyonu ne düzeyde?
Artık hastanın kapsamlı bir değerlendirmesini yaptığınıza göre, topladığınız bilgileri bir formülasyon oluşturmak ve bilinçli bir öneride bulunmak için nasıl kullanacağınızı düşünmek üzere 5. Bölüm‘e geçelim.
Önerilen etkinlikler
İşte ego işlevleri ve savunmaları hakkında düşünme pratiği yapmanıza yardımcı olacak bazı alıştırmalar.
Etkinlik 1: Ego İşlevleri
Şu hastalarda hangi ego fonksiyonları bozulmuştur?
Bayan A. yalnızca erkek arkadaşından telefon aldığı veya mesaj aldığı günlerde kendini iyi hissediyor.
Bay B., karısıyla kavga ettikten sonra aşırı içki içiyor.
Bayan C., barlarda tanıştığı rastgele erkeklerle eve gitmekten kendini alamıyor.
Bayan D., çok sayıda arkadaşı olduğunu ancak acil bir durumda arayabileceği kişiyi isimlendiremediğini söylüyor.
Bay E., terapistinin kaçırılan seanslar için ücret talep etmesi nedeniyle terapistinin hasta olarak kendisinden kurtulmaya çalıştığını düşünüyor.
Zor bir iş gününün ardından Bayan F. eve geliyor ve çocuklarına bağırıyor.
Yorum
Bayan A.’nın öz saygısını düzenleme konusunda yeteneği zayıftır.
Bay B’nin duygulanım toleransı zayıftır; kendisini ancak içki içerek sakinleştirebilir.
Bayan C.’nin dürtü kontrolü ve muhakemesi zayıf.
Bayan D.’nin başkalarıyla ilişkileri zayıftır; tüm arkadaşlıkları yüzeyseldir.
Bay E.’nin gerçeklik testi zayıftır.
Bayan F.’nin anksiyete toleransı zayıftır.
Faaliyet 2: Savunmalar
Şu insanların hangi savunmayı kullandığını düşünüyorsunuz -bastırma temelli mi, yoksa bölme temelli mi?
Bayan A.’nın gece gündüz ağlayan üç aylık bir erkek çocuğu var. Kocası gece boyunca ona yardım etmek için asla kalkmıyor. Göz altları morarmış ve bitkin durumda. Başına bir şey geleceği korkusuyla bebeği, annesi dahil, kimseye bırakmıyor.
25 yaşında, sağlıklı bir hukuk öğrencisi olan Bay B., baro sınavına çalışırken kalp krizi geçireceği korkusuyla paniğe kapılır. Göğsünde garip hisler hissetmeye başlar ve merdivenleri çıkarken nefesinin kesildiği endişesine kapılır.
Sözlü sınavında başarısız olduktan sonra Bay C., oda arkadaşına bunun en iyisi olduğunu çünkü kendisini antik Çin tarihi konusunda daha çok çalışmaya zorlayacağını söyler.
Bayan D.’nin oda arkadaşı ortak arkadaşlarıyla çıkmaya başladığında, oda arkadaşının ondan nefret ettiğine ve diğer tüm arkadaşlarını ondan çalmaya çalıştığına ikna olur.
Bay E., Gelir İdaresi’nden bir uyarı notu alana kadar vergilerini ödemesi gerektiğini tamamen unutmuştu.
Bayan F. seansına geç kaldığında, seans sonunda kendisine fazladan zaman vermediği için terapistini azarladı. Terapist seanstan kendini suçlu hissederek çıktı.
Bay G. işten kovulduktan sonra bir terapiste başvurdu ancak ilk seansta durumu neredeyse monoton bir şekilde anlattı. Terapist ona bu konuda üzgün olup olmadığını sorduğunda şöyle dedi: “Neden üzüleyim ki? Bunların hepsi işin bir parçası.”
Yorum
Ters tepki oluşturma – Bayan A’nın aşırı korumacılığının, teselli edilemeyen çocuğuna yönelik bastırılmış saldırganlığını örtbas etmesi muhtemeldir. Bu bastırmaya dayalıdır çünkü saldırganlık Bayan A.’nın içinde kalır ancak bilinçli olarak bunun tersi olarak deneyimlenir.
Somatizasyon– Bay B. kaygısını sanki fiziksel belirtilerden kaynaklanıyormuş gibi yaşıyor. Bu bastırmaya dayalıdır çünkü kaygı Bay B’nin içinde kalır ancak fiziksel semptomlar olarak deneyimlenir.
Mantığa bürüme – Bay C., başarısızlığı için iyi bir neden bularak hayal kırıklığıyla baş eder. Bu, bastırmaya dayalıdır çünkü başarısızlığın yarattığı hayal kırıklığı Bay C.’nin içinde kalır ancak duygulanım olmadan yaşanır.
Yansıtma – Bayan D., oda arkadaşına duyduğu öfke ile, öfkenin oda arkadaşından kaynaklandığını deneyimleyerek başa çıkıyor. Bu, duygulanımı kendi içinde tutarak baş edemeyeceği için bölmeye dayalıdır.
Bastırma – Bay E., vergi ödeme kaygısını tamamen aklından çıkararak onunla başa çıkıyor. Bu bastırmaya dayalıdır çünkü onun içinde kalır ama bilinçli değildir.
Yansıtmalı özdeşim – Bayan F., duygularını terapiste yansıtarak ve daha sonra terapiste, terapistin bu duyguları kendisinin deneyimleyeceği şekilde davranarak baş eder. Bu, bölme temelli bir savunmadır çünkü Bayan F. duygularını kendi içinde tutamaz.
Duygulanımın izolasyonu ve rasyonelleştirilmesi – Bay G. ne olduğunu biliyor ancak duygulanımı bastırdı. Bu bastırmaya dayalıdır çünkü duygulanım Bay G’nin içinde kalır ve onun farkındalığının hemen dışındadır. Ayrıca rasyonalizasyona başvuruyor çünkü kovulmaya gerekçe sunuyor; bu da bastırmaya dayalıdır.
Faaliyet 3: Güçlü ve Zayıf Yönler
Bu hastalarda hem egonun güçlü yönlerini hem de ego zayıflıklarını düşünün:
Bay H., evlilik dışı bir ilişki konusunda çelişkili olduğunu söyleyerek terapiye başvuran 45 yaşında bir erkektir. Yakın zamanda işten çıkarılana kadar uzun yıllar müteahhit olarak çalıştı. Her akşam yerel barda sendika arkadaşlarıyla buluştuğunda, onlara karısıyla her gün tartıştığını söyler. Gün içinde halsizdir ve internetteki pornografiye olan iştahını bastırmakta zorluk çekiyor. Son zamanlarda kendisini “erkek” gibi hissettiren tek şeyin bardaki garson kızla birkaç kez “bağlantı kurması” olduğunu söylüyor -garson “genç ve güzel” ama kendisi yakında ”onu terk edeceğinden” emin.
Bayan I., 40 yıllık kocası yeni ölmüş 65 yaşında bir kadındır. Kendini yalnız ve yalıtılmış hissediyor; arkadaşlarının çoğu artık onun mahallesinde yaşamıyor ve çocukları da uzak eyaletlerde yaşıyor. Yüzme, kitap okuma, bahçe işleri ve ev temizliği gibi günlük programlarına devam ettiğini ancak “boş” hissettiğini söylüyor. Kendisinin her zaman çekingen davrandığını ve aktif bir sosyal hayata sahip olmalarına eşinin yardımcı olduğunu söylüyor. Hayatının bir sonraki aşamasının nasıl olacağını merak ediyor ve sizden yardım istiyor.
Yorum
Bay H., yaşamının bu döneminde öz saygı yönetimi, dürtü kontrolü ve duygulanım düzenlemesi konularında zorluk yaşamaktadır. Arkadaşlara sahip olmak ve uzun vadeli bir ilişki ona yardımcı oluyor. Psikoterapiye başvurma kararının da gösterdiği gibi, kendi üzerine düşünme konusunda bir miktar kapasitesi var.
Bayan I., bu yas dönemini atlatmak için denenmiş ve gerçek ilgi alanlarını kullanıyor. Yaşam boyu süren utangaçlık, başkalarıyla tanışma zorluğu ve izolasyonu onu engelliyor. Ancak kendi üzerine düşünüyor ve dünyada var olmanın yeni yollarını öğrenmek için sizinle işbirliği yapmakla ilgileniyor.
Her psikodinamik psikoterapi bir değerlendirme aşamasıyla [evaluation phase] başlar. Tedavinin türüne ve ortamına bağlı olarak, bu bir ila dört seans arasında sürebilir. Bu aşamada terapist şunları yapmalıdır:
• Hastanın konuşmaya başlaması için güvenli bir ortam yaratmak
• Hastanın başlıca şikayetini keşfetmek için açık uçlu sorular sorarak başlamak
• Hastanın şimdiki ve geçmişteki psikiyatrik hastalığının ayrıntılı öyküsünün yanı sıra gelişim öyküsünü de almak
• Değerlendirme
– Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabından (DSM) çok eksenli tanı
– Karakteristik savunmalar dahil ego işlevi
– Süperego işlevi
– Güçlü ve zayıf noktaları
Dr. Z, bir üçüncü basamak sağlık merkezinde görev yapan girişimsel bir kardiyolog olarak, günün ilk anjiyografisine hazırlanmaktadır. İlk hastası olan Bay A, bir pratisyen hekim tarafından “klasik anjina” değerlendirmesi için yönlendirilmiştir. Dr. Z, “Günaydın Bay A, nasılsınız?” diye sorar. Bay A, “İyiyim,” der, “Ancak midemdeki o ağrı hâlâ geçmedi.” Dr. Z, “Hâlâ mı?” diye sorar, ardından “Bir dinleyelim bakalım,” der. Bu hasta anjiyografi için “gönderilmiş” olsa da, Dr. Z tanıdan şüphe duyar ve kendisinden beklenen “müdahale [intervention]” başlamadan önce kendi değerlendirmesini yapar.
Psikodinamik psikoterapistler olarak bizler de aynı şeyi yapmalıyız. “Eğer bir marangozsan, sana her şey çivi gibi görünür!” diye eski bir söz vardır. Bizim psikodinamik psikoterapist olmamız, psikodinamik psikoterapinin her zaman doğru tedavi olduğu anlamına gelmez. Gördüğümüz her hastada yapmamız gereken ilk şey, o kişi için doğru tedaviyi belirlemek için tam bir değerlendirme yapmaktır. Psikodinamik psikoterapi için hasta “sevk edilen” bir pratisyen/ uygulayıcı olsanız bile, bilinçli bir tavsiyede bulunmak için yine de bir değerlendirme yapmanız gerekir.
Karikatürler, psikoterapistleri hastalarının başlamasını bekleyen pasif kişiler olarak tasvir etti. Hiçbir şey, gerçeklerden bu tasvirdekinden daha uzak olamaz. Değerlendirme aşamasına başladığımızda iki ana işimiz var: Birincisi, hastanın son derece kişisel şeyler hakkında konuşabilecek kadar rahat hissettiği bir durum [situation] yaratmaktır. İkincisi de, şunları keşfetmeye çalışmaktır:
Bu kişi kimdir, ve
Yardım için neden şimdi geldiği
Konuşmak için güvenli bir yer yaratmak
Yargılayıcı olmayan bir atmosferde hastanın kendini güvende, duyulmuş ve anlaşılmış hissetmesine yardımcı olmak, kucaklayıcı bir ortam [holding environment] sağlamak diye adlandırılmıştır.1, 2 Terapötik ilişkide tutucu bir ortam sağlamak, hastanın kendini emniyette, güvende ve güven içinde hissetmesine yardımcı olacak koşulların oluşturulması anlamına gelir. Güvenli yer, hasta ve terapist arasındaki ittifakın ana zeminidir. (Bu, terapötik ittifak [therapeutic alliance] olarak adlandırılır 9. Bölüme bakınız.)
Bu güven ortamını birkaç yolla oluşturmaya çalışıyoruz:
Empatik, yargılayıcı olmayan bir tutum sergilemek
Hastaya empatiyle ve yargılayıcı olmayan bir duruşla yaklaşmak güvenli bir yer yaratmanın anahtarıdır. Bunun bir kısmı, hastaları kendilerini tedaviye getiren sorun hakkında konuşmaya teşvik etmek için tasarlanmış açık uçlu sorularla başlamayı içerir. Hasta hakkında bilmek istediğiniz sayısız şey olsa da, ana şikayeti gerçekten anlamak için bir süre hastanın yönlendirmesini takip ederek (45-50 dakikalık bir seansta yaklaşık 5-10 dakika) değerlendirmeye başlayın. Bu mekan için hiçbir konu çok kişisel değildir. Bazı hastalar cinsel ilişkilerinden en derin korkularına kadar her şey hakkında özgürce konuşurlar. Diğer hastalar, utanma, yargılanma korkusu veya diğer insanlara güvenme zorluğu nedeniyle konuşmakta daha fazla zorluk çekebilirler. Buna hazırlıklı olun; onları dikkatlice dinleyin ve onlara, yargılayıcı olmayan ses tonunuzla, uygun sorular sorun. Tüm çabanıza rağmen bazı hastalar gergin ve rahatsız olmaya devam edeceklerdir. Anksiyetelerinin size kim oldukları hakkında önemli bilgiler sunabileceğini hatırlayarak, rahatsızlıklarını gidermeye ve azaltmaya çalışın.
Örnek:
– Terapist: Buraya Doktor A. tarafından yönlendirildiğinizi biliyorum ancak şu anda sizi buraya neyin getirdiği hakkında fazla bir şey bilmiyorum. Bana bundan bahseder misiniz?
– Bayan B.: Şey, erkek arkadaşımla ilgili. Evlenecektik ama planlar bozuldu. Günlerdir ağlıyorum. Sanırım hayatımı mahvettim. Bunun hakkında zar zor konuşabiliyorum.
– Terapist: Çok üzgün olduğunuzu görebiliyorum -bana ne olduğu hakkında daha fazla bilgi verebilir misiniz?
– Bayan B.:Bu çok utanç verici –ben çok kötü bir insanım– yaklaşık üç hafta önce çok fazla içki içtim ve başka biriyle yattım ve o bunu öğrendi –o zamandan beri perişanım. Benim korkunç bir insan olduğumu düşünüyor olmalısınız.
– Terapist: Bunun hakkında konuşmanın sizin için çok zor olduğu açık ama sizi bu kadar üzdüğü gerçeği bugün benimle konuşmaya gelmenizin nedeni. Sadece neler olduğunu duymak istiyorum, böylece daha iyi hissetmenize ve durumu anlamanıza en iyi şekilde yardımcı olabilirim. Hadi baştan başlayalım. Düğün ne zaman olacaktı?
Sıcaklık ve ilgi galip gelecektir. Tüm hikayeyi almak/ öğrenmek ilginizi hastaya iletecek ve hastanın, size en zor hikayeleri bile anlatabilecek kadar güvende hissetmesini sağlayacaktır.
Kişinin fiziksel rahatlığına dikkat etmek
Hastaya sizinle konuşabileceği temiz, sessiz bir yer sunmak çok önemlidir. Konuşmayı teşvik edecek kadar yakın, ancak terapist ve hastanın herhangi bir şekilde temasını [fiziksel] sağlamayacak kadar mesafede, rahat sandalyeler. Seansta telefonunuzu kapatmak veya bir hasta üşüyorsa sıcaklığı artırmayı önermek, hastanın kendini güvende ve rahat hissetmesine yardımcı olmak için uzun bir yol kat edebilecek küçük hareketlerdir.
Gizliliğin sağlanması
Hastaların sizinle konuşmalarının gizli kalacağını bilmelerini sağlamak, kendilerini güvende hissetmelerinin anahtarıdır. Bunu onlara açık bir şekilde iletebilir, seans sırasında, hastanın konuşmasının sekteye uğramasını önleyebilirsiniz.
Anlayış göstermek
Duyulduğunu, onaylandığını ve anlaşıldığını hissettiren ilk izlenimlerinizi hastaya iletmek son derece terapötik olabilir.
Örnek:
– Bay C.: Yani, son iki ay gerçekten çok kötü geçti –tam olarak ne olduğunu kelimelere dökmek zor– ama eşim öldüğünden beri kendimi berbat hissediyorum –ne yemek yiyebiliyorum ne uyuyabiliyorum – sadece sürünüp duruyorum. Neden işe geri dönemediğimi bilmiyorum.
– Terapist: Gerçekten depresyona girmiş gibisiniz. Kendinizi bu kadar kötü hissettiğinizde çalışmak gerçekten zordur.
– Bay C.: Evet, depresyondayım; bu doğru. Kız kardeşim bana ofise geri dönmemi söylüyor, ama haklısınız, o kadar kolay değil.
Çerçeveyi ve sınırları ayarlamak
“İyi çitler iyi komşular sağlar!” denir ve iyi bir çerçeve güvenli bir değerlendirme sağlar. Belirsizlik ve tahmin/ müphemlik, insanları endişelendiriyor; açıklık ve şeffaflık insanların kendilerini güvende hissetmelerine yardımcı olur. Hastanın kim olduğunuzu, ne kadar süre konuşacağınızı ve bunun psikoterapi için bir değerlendirme olduğunu bilmesini sağlamak hastaya görüşme için bir bağlam sağlar. Bunu Bölüm 8‘de daha ayrıntılı tartışacağız.
Profesyonel ve titiz olmak
Hastalarla iletişimde profesyonel bir ton kullanmak, hastaların kendilerini güvende hissetmelerine yardımcı olacaktır. Bu laubali, senli benli olmadan sıcak olmak demektir. Unutmayın ki bu ilişki tek yönlüdür [one-way] – önemli olan, bu tek yönlülüğü korurken yapay ya da donuk olmamaktır.
Örnek:
– Bay D.: Evet, Rochester’de büyüdüm.
– Terapist: Aaa, gerçekten mi? Ben de orada yaşadım uzun yıllar! Hangi okulda okudunuz?
Bu çok senli benli bir yanıttır. Hastanın nereli olduğunuzu bilmesine gerek yok.
– Bay D.:Evet, Rochester’de büyüdüm.
– Terapist: Peki, orada ne kadar yaşadınız? Minneapolis’a ne zaman taşındınız?
Bu yanıt, senli benli olmadan ilgi uyandırır.
Bir değerlendirme yapmak
Güvenli bir yer yaratırken bir değerlendirme [assessment] de yapıyorsunuz. Hastaya hızlı sorular sormak istemeseniz de, ilk birkaç seansta mevcut hastalığın, geçmiş hastalığın ve kişisel/ gelişimsel geçmişin ayrıntılarını almak istersiniz. Psikoterapi reçete etmek, başka bir şey reçete etmek gibidir -öykü almadan ve tanı koymadan önce ne yazacağınıza karar veremezsiniz.
Bir değerlendirme yapmak, aslında terapötik ittifakı (Bakınız Bölüm 9) geliştirmeye başlamak için çok iyi bir yoldur çünkü hastalarınıza, onları ve sorunlarının doğasını tam olarak anlamak isteyen dikkatli bir klinisyen olduğunuz konusunda güvence verecektir.
Hastayla ilk seansta, değerlendirmeye nasıl başlayacağınız konusunda çok açık olabilirsiniz. Genellikle hastaya söylediğiniz ilk şey şu olabilir:
– Sizi buraya getiren şey nedir? [Daha ilişkisel bir ifade şu olabilir: Bizi bir araya getiren şey nedir?]
Bu, hastaya, geçmişini öğrenmek için onunla çalışmak istediğinizi söyler. Hasta seansın başında sıkıntı yaşıyorsa, acil sorunu keşfetmek için, değerlendirmeyi öteleyebilirsiniz. Eğer işler daha az acilse, değerlendirme aşamasının çerçevesini oluşturmak için başlangıçta biraz daha fazlasını söyleyebilirsiniz:
– E. Bey! Bugün bu saatte, sizi beni görmeye getiren şey hakkında konuşarak başlayabiliriz. Terapiye geliş sebebinizle ve sizinle ilgili daha fazla şey öğrenmeme yardımcı olacak şeyler hakkında konuşarak birkaç seans geçireceğiz. Bunu yaptıktan sonra, ana sorunların neler olduğu hakkında bir fikir edinmek için, bazı şeyleri bir araya getirmeye çalışacağız ve ardından tedavi seçenekleri hakkında konuşabiliriz.
Bu çerçeve, hastanın ilk birkaç seansın nasıl ilerleyeceğini, terapiye en iyi nasıl katılacağını ve tavsiyenizi ne zaman bekleyeceğini bilmesine yardımcı olacaktır. Hastaya, onu tedavi edeceğinizin sözünü vermediğinize dikkat edin. Henüz değerlendirmenizi tamamlamadığınız için bu noktada herhangi bir tedavi sözü vermemelisiniz.
Bir hastayı psikoterapi için değerlendirirken birçok şeye bakmamız gerekir:
DSM tanısı
Yapılacak ilk şey bir DSM tanısı koymaktır. Psikoterapi arayan hastalarda duygudurum ve anksiyete bozuklukları çok yaygındır. Madde bağımlılığı ve ayrıca zorluklarına katkıda bulunabilecek tıbbi sorunlar hakkında soru sormayı unutmayın. Tanınız, psikodinamik psikoterapinin mi yoksa başka bir tedavi türünün mü endike olduğuna karar vermenize yardımcı olacaktır. Duygudurum bozukluklarının, anksiyete bozukluklarının veya diğer Eksen I patolojisinin varlığı psikodinamik psikoterapiyi zorunlu kılmaz ancak ilaç tedavisi gibi başka bir tedavinin de endike olabileceği anlamına gelebilir. Bir kişinin uyum sağlama kapasitesini etkileyen şiddetli semptomlar, en azından ilk başta daha destekleyici bir duruşa ihtiyaç olduğunu da gösterebilir.3
Öykü
Öykü değerlendirmesi şunları içerir:
Mevcut hastalığın öyküsü/ geçmişi – Kişinin zihinsel ve duygusal işleyişinin olağan durumunda olduğu son zaman ile başlar.
Geçmiş semptom öyküsü – Geçmiş semptomatoloji epizodlarının detayları.
Gelişimsel/ kişisel öykü – Şunları içerir: erken dönem mizaç özelliklerinin değerlendirilmesi; çocukluk belirtileri (çocukluktaki belirtiler); erken dönem ilişkilerin ve bağlanmaların niteliği; kişinin günümüze kadar olan eğitim, meslek ve ilişki geçmişi. Not: Gelişimsel öyküye geleneksel olarak genetik öykü [genetic history] denir -kelimenin tam anlamıyla kişinin genleriyle ilgili olduğu için değil, onun erken yaşamıyla ilgili olduğu için.
Mümkün olan en iyi formülasyonu geliştirmek ve öneriyi sunmak için, tedavinin başlangıcında geçmişi açıkça sormalısınız. Tabii ki, tedavi boyunca geçmişle ilgili materyallerin ortaya çıkmaya devam edeceği gerçeğine karşı uyanık olmalısınız ve yeni bulguların ilk izlenimlerinizi etkilemesine ve değiştirmesine izin vermelisiniz.
Ego işlevi
4. Bölüm’de ele alacağımız gibi, hastanın ego işlevinin [ego function] değerlendirilmesi de tedavi hakkında karar vermek için gereklidir. Hastanın terapistle bir ilişki kurup kuramayacağını, güçlü duygulara ve anksiyeteye tahammül edip edemediğini, gerçeği doğru bir şekilde algılayıp algılayamadığını, dürtüleri kontrol edip edemediğini ve hazzı erteleyip erteleyemediğini bilmeliyiz. Bu aynı zamanda süper ego işlevinin [super-ego function] bir değerlendirmesini de içerecektir (Bakınız 4. Bölüm). Psikodinamik psikoterapi endikeyse, ego işlevinin değerlendirilmesi, ağırlıklı olarak açığa çıkarıcı bir duruş mu yoksa destekleyici bir duruş mu almak istediğimize dair kararlarımıza rehberlik edecektir.
Psikolojik zihinlilik [psychological mindedness]
Bazı insanlar zihinsel yaşamlarını bilinçdışı öğelere sahip olarak kavramsallaştırırken bazıları bunu yapamaz. Bazı insanlar bu şekilde düşünmeyi öğrenebilir, bazıları ise öğrenemez. Hangi tür psikoterapinin en uygun olduğuna karar vermek için hastaların zihinsel işlevleri hakkında nasıl düşündüklerini değerlendirmek esastır. Değerlendirme aşamasında deneme yorumları [trial interpretations] yapmak, bunu değerlendirmede çok yardımcı olabilir:
Örnek:
Otuz dört yaşında bir erkek, terapiye, bir kadınla ilişki yaşamakta zorlandığı için geliyor. Değerlendirme sırasında, anne ve babasının o sekiz yaşındayken boşandığını dile getirir. Bu konuyu biraz daha çalıştıktan sonra terapist hastaya, ailesinde olanların kendi yetişkin ilişkilerini etkileyip etkilemediğini sorar.
• Psikolojik zihinli [psychologically minded] bir kişi şöyle bir şey söyleyebilir:
– Ah evet! Bu konuda ne yapacağımı bilmesem de bunu hep biliyordum.
veya
– Hımm! İkisini asla bir araya getirmedim, ama bu ilginç!
ya da:
– Bunun biri için nasıl doğru olabileceğini görebiliyordum ama benim için doğru olduğunu düşünmüyorum.
Açığa çıkarma teknikleri, bu hastanın, anne babasının ilişkisi hakkındaki duygularının, kendi ilişkisine bağlanma kapasitesini nasıl etkilediğini daha iyi anlamasına yardımcı olabilir.
• Psikolojik açıdan düşünmeyen bir kişi şunları söyleyebilir:
– Onların sorunları neden benim sorunuma etki etisin ki? Sadece doğru kadını bulamıyorum.
veya:
– Sadece kötü bir ilişkileri vardı. Bunun benim durumumla alakalı olduğunu düşünmüyorum.
Ego destekleyici teknikler, bu kişinin, insanlarla tanışmak için yeni yöntemler kullanması için durumundan duyduğu hayal kırıklığını anlamasına yardımcı olabilir.
Psikolojik zihinlilik değerlendirmesi, hasta için en faydalı tedavinin ne olduğunu belirlemek için esastır.
Kendi üzerine düşünme kapasitesi
İnsanların, davranışları, fantezileri ve başkalarıyla ilişkileri hakkında düşünmeye başlamaları, onlara eleştirel bir gözle bakabilmeleri için, anlık düşüncelerinin “dışına çıkabilmeleri” gerekir. Değerlendirme aşamasında, bu kendi üzerine düşünme [self-reflection] kapasitesinin de ele alınması önemlidir. Hastalardan kendileri ve davranışları hakkında eleştirel düşünmelerini gerektiren sorular, onların kendi üzerine düşünme kapasitelerini ölçmenize yardımcı olacaktır. İşte bazı örnekler:
Kendinizi başka birine nasıl tanımlarsınız?
Partnerinizin sizi nasıl tanımlayacağını düşünüyorsunuz?
Başkalarıyla ilişkilerinizde sizin için en kolay/ en zor ne tür şeyler olduğunu düşünüyorsunuz?
Bu, kişinin size söylediği bir şeyden doğal olarak [ayrıca bir soru sormadan] çıkarsa, daha iyi. Şu örneği düşünün:
Bayan F., kocasıyla kavga ettiğini söyleyerek psikoterapiye gelir. Eşinin duygusuz olduğunu ve destekleyici olmadığını söylüyor. Örneğin eşi, son zamanlarda verdiği, kendisi için çok önemli olan bir amatör konsere gelmedi. Onu dinlerken, kendisinin, ilişkisindeki zorluklara etki eden bir şey yapıp yapmadığını merak ediyorsunuz. F.’nin kendi üzerine düşünme kapasitesini değerlendirmek için şunu sormaya karar verdiniz:
“Kulağa, siz ve kocanız gerçekten zor zamanlar geçiriyormuşsunuz ve onun destek eksikliğinden dolayı çok üzgünsünüz gibi geliyor. İlişkinizi en iyi şekilde anlamak için, yaşadığınız zorluklara etki etmesinin olası yollarını düşünüp düşünemeyeceğinizi merak ediyorum.”
Kendi üzerine düşünme kapasitesi sınırlı olan bir kişi şunları söyleyebilir:
– Mümkün değil; hepsi bu kadar. O bir pislik!
Kendi üzerine düşünme kapasitesi olan bir kişi şöyle diyebilir:
– Bunun hakkında düşünmeme izin verin . . . Sanırım o kadar sinirleniyorum ki ondan geri çekiliyorum ve çok soğuyorum. Bence bu kesinlikle onu daha az destekleyici yapıyor.
Kendi üzerine düşünme kapasitesi, tedavi ve terapistle olan ilişki hakkında düşünme yeteneği için de kritik öneme sahiptir. Terapötik ilişkinin tartışılması birçok keşfetme tekniğinin önemli bir parçası olduğundan, bir tedavi önerisinde bulunurken bunu bilmek önemlidir. Aşağıdaki gibi basit, anlaşılır sorular sorarak bunu en baştan değerlendirmeye başlayabilirsiniz:
Bugün burada bulunma deneyiminiz nasıldı?
Buraya gelmeden, nasıl biri olduğuma dair bir düşünceniz ya da beklentiniz var mıydı?
Bir hasta daha önce psikoterapi gördüyse, önceki terapi süreçleriyle sizinle yaşadığını karşılaştırmaktan çekinmeyin -hem terapi deneyimlerini hem de terapistleri karşılaştırmasını isteyebilirsiniz.
Sorunların önceliklendirilmesi
Acil servisteki bir triyaj hemşiresi gibi, terapist de yalnızca hastanın sorunlarının ne olduğunu değil, bunlarla hangi sırayla başa çıkacağını da bilmelidir. Örneğin bir hastada panik bozukluğu olabilir ama intihara meyilliyse güvenlik sorunu önceliklidir. Genel olarak, potansiyel şiddet (kendine veya başkalarına karşı) diğer tüm sorunlara baskın çıkar. Hastanın, en önemli veya acil sorunu olarak neyi gördüğünü değerlendirmek de çok önemlidir. Hedef belirlemeyi Bölüm 7‘de daha kapsamlı tartışacağız.
Motivasyon
Belirli bir hasta için psikodinamik psikoterapinin en iyi tedavi olduğunu düşünebiliriz ancak hastanın düşüncesi farklıysa, bu düşüncemiz bir işe yaramayabilir. Hastalara, şunlara benzer sorular sorarak, tedavi motivasyonlarını değerlendirebiliriz:
Psikoterapinin nasıl bir süreç olacağını hayal ettiniz/ ediyorsunuz?
Seans sıklığına dair bir fikriniz var mıydı?
Psikoterapinin size yardımcı olabileceği hissine kapılıyor musunuz?
Kaynaklar ve sosyal matris
Terapist, yalnızca hastanın sorunlarını ve iç kaynaklarını değil, aynı zamanda dış kaynaklarını ve sosyal bağlamını da değerlendirmelidir. Örneğin, ülkede sadece iki ay daha kalacak veya seans ücretlerini karşılayamayacak olan bir hasta, uzun süreli psikodinamik psikoterapi için iyi bir aday değildir.
Herhangi bir hasta için birden fazla tedavi uygun olabilir, örneğin bir hastanın psikodinamik psikoterapiye ve ilaca ihtiyacı olabilir. Bu tedaviler bazen birbiri ardına bazen de birlikte uygulanabilir. Bu seçenekleri Bölüm 15’te inceleyeceğiz.
Artık, değerlendirme aşamasını ele aldığımıza göre, Bölüm 4’teki ego işlevinin değerlendirilmesine geçelim.
Terapötik etki teorisi [theory of therapeutic action], bir psikoterapinin nasıl çalıştığını açıklamaya çalışan teoridir.
Psikodinamik psikoterapi için temel terapötik etki teorileri şunları içerir:
1) Bilinçdışı olanı bilinçli hale getirmek
2) Zayıflamış ego işlevini desteklemek
3) Gelişimi yeniden etkinleştirmek
Psikodinamik psikoterapi, terapistle ilişki bağlamında gelişimin yeniden etkinleştirilebildiği ve yeni büyümenin meydana gelebildiği iyileştirici bir süreç olarak düşünülebilir.
Terapötik etki teorileri
Hastalara ne söyleyeceğimizi seçmek için, söylediklerimizin onlara neden yardımcı olacağı hakkında bir fikrimiz olmalı. Bu, terapinin nasıl çalıştığına dair teorilerimizin olması gerektiği anlamına gelir. Bir psikoterapinin nasıl çalıştığını açıklamaya çalışan teoriye terapötik etki teorisi denir.10 Psikodinamik psikoterapide, çalışmalarımızı yönlendiren birkaç terapötik etki teorimiz var.
1) Bilinçdışı olanı bilinçli hale getirmek
Psikodinamik psikoterapide hastalarımıza yardımcı olduğunu düşündüğümüz şeylerden biri bilinçdışı olanı bilinçli hale getirmektir. Bu fikir, Freud’un ilk terapötik etki teorisinin temeliydi.11 Freud, klinik çalışmalarına dayanarak, bazı hastaların, bilinç tarafından erişilemeyen düşünce ve duygularının bilinçli işleyişleri üzerinde patolojik bir etki yarattığını, bunun da hastalarda semptomlara yol açtığını varsaymıştı. Freud’a göre, bilinçli olarak erişilemeyen düşünce ve duyguların önemli bir kısmı anılardan oluşuyordu. Freud bu hastaların “esas olarak anılardan muzdarip olduklarını” söylemişti.12 Freud, saklı anıları bilince getirmek için önceleri hipnozu kullanmış olsa da, o ve hastaları kısa sürede, özgürce konuşmanın bilinçdışı düşünce ve duyguları yüzeye çıkardığını fark ettiler.
Terapötik etki hakkındaki fikirler Freud’dan beri daha karmaşık hale gelse de, şu fikirler hala psikodinamik psikoterapinin temellerini oluşturuyor:
Farkındalığın dışında olan düşünce ve duygular insanları etkileyebilir ve motive edebilir; bu da genellikle alışılmış ama maladaptif [maladaptive] düşünme ve davranış biçimlerine yol açar.
Bu düşünce ve duyguların farkına varmak tedavi edici olabilir.
Bilinçdışı düşünce ve duyguların farkına varmak neden tedavi edici olmalıdır?
Bu sorunun cevabı için, psikodinamik psikoterapinin birkaç varsayımı var:
Apseyi delmek (irini akıtmak): Bu düşünce, kapalı düşünce ve duyguların zararlı olabileceği ve onları serbest bırakmanın katartik (sağaltıcı, iyileştirici) olabileceği anlamına geliyor. Bunun fiziksel tıptaki benzetmesi şudur: Ağrıya neden olan, derinin altına gizlenmiş olsa bile, irin dolu apsedir. Ağrıdan kurtulmak için apsenin boşaltılması gerekir. Bunun gibi, gizlenmiş duyguların da serbest bırakılması gerekiyor. Buna abreaksiyon [abreaction] denir.13
Karanlıkta büyümeyi önlemek: Freud, bilinçdışı bir ögenin, konuşma yoluyla bilince getirilmediği takdirde “karanlıkta büyüdüğünü/ ürediğini”, yani muazzam, uygunsuz boyutlara ulaşabileceğini söyledi.14 Herkes, bir şeyden bahsettiğinde ondan daha az korktuğunu fark etmiş olabilir. Buna göre, bir şey hakkında konuşmak, köşedeki dev bir canavarın, gerçekte, bir sandalyedeki şapka olduğunu fark etmek için odadaki ışığı yakmaya benzer.
Kendimizi daha iyi tanımak, daha iyi kararlar almamıza yardımcı olur: Düşüncelerimizi, duygularımızı ve davranışlarımızı yöneten güçler bilinçdışı ise, onları kontrol edemeyiz. Onlar [bilinçdışı güçler] karar verme sürecimize rehberlik eder, bizde kaygı uyandırır ve duygu üretirler. O halde, bu güçlere dair farkındalığımızın artması, hayatımızı nasıl yönettiğimizi, nasıl kararlar verdiğimizi, kendimiz ve başkaları hakkında nasıl düşündüğümüzü, kendimizle ve başkalarıyla nasıl ilişki kurduğumuzu daha iyi görmemiz demektir. Bu yaklaşımı hastalara açıklamak, hastaların, psikodinamik psikoterapiyi ve sorunları üzerindeki iyileştirici etkisini anlamalarına yardımcı olabilir.
İnsanların farkında olmadıkları şeylerin farkına varmalarına nasıl yardımcı olabiliriz?
Bilinçdışı düşünce ve duygular bilinçli ızdıraba yol açıyorsa onlara erişmemiz gerekiyor. Asıl mesele şudur: Onlara nasıl [how] erişeceğiz? Bu, harita olmadan keşfedilmemiş bir bölgeye gitmeye benzer. Bir haritamız olsa bile, orada ne bulduğumuzu anlayamayabiliriz çünkü bilinçdışı zihin [the unconscious mind] ve bilinçli zihin [the conscious mind] farklı düşünce süreçleriyle karakterize edilir.
Bilinçdışı zihin, doğrusal olmayan ve sözel olmayan (rüyalar gibi) birincil süreç [primary process] dediğimiz şey tarafından yönetilirken, bilinçli zihin doğrusal ve sözlü (bilinçli düşünce gibi) ikincil süreç [secondary process] tarafından yönetilir.15 Bu nedenle bilinçdışı düşünce ve duyguları anlamak için onları bilinçli zihnin anlayabileceği bir forma çevirmemiz gerekiyor. Bunu kelimeler/sözler [word] ile, yani, konuşarak yapıyoruz.
Kelimeler/sözler, bilinçdışındaki malzemeyi bilinçli zihne taşıyan araçlardır. Onları, zihnin bilinçdışı kısmından bilinçli kısmına fikir taşıyan gemiler olarak düşünebiliriz. Hepimiz, henüz tamamlanmamış bir düşünceyi şekillendirmek için uygun ifadeyi bulduğumuzda bir “Evet! Tam olarak bu!” halini yaşamışızdır. Bu (ifade etmeye çalıştığımız şeye uygun bir söz bulmak) son derece yararlıdır ve kaygıyı azaltabilir. Bir düşünce veya duygu için sözümüz [kelimelerimiz] olduğunda, onun hakkında konuşabiliriz; onu [düşünce veya duyguyu] bilinçli bir incelemeye tabi tutabilir ve kendimizi daha iyi anlamak için kullanabiliriz.
2) Zayıflamış ego işlevlerini desteklemek
İkinci psikoterapötik etki teorisine göre, psikodinamik psikoterapi, hastalarınego işlevlerini [ego functions]güçlendirmelerine yardımcı olarak çalışır. Bunu anlamak için ego işlevi [ego function] terimine bir göz atalım.
Zihni üç temel bölüme ayırabiliriz: İd, ego ve süper ego. Bunlar anatomik olarak yerleştirilebilecek gerçek yapılar değil, daha çok işlev kümeleri olarak düşünülür. İd [id] arzu [wish] ve isteklerden [desire] oluşur; süperego [super-ego] vicdan [conscienc]) ve kişisel idealleri [personal ideal] içerir ve ego [ego] kişinin içsel zihinsel yaşamını [inner mental life] ve dünyayla olan ilişkisini yönetir.
Ego, rolünü yerine getirebilmek için, dürtü kontrolü [impulse control], iç ve dış uyaran düzenleme [internal and external stimulus regulation], anksiyeteye ve güçlü duygulara tahammül etme kapasitesi [capacity for tolerating anxiety and strong feelings] ve savunma mekanizmalarının harekete geçirilmesi [mobilization of defense mechanisms] gibi birçok temel işleve güvenir.
İnsanlar, ego işlevleri zayıfsa, birçok yönden acı çekebilirler. Ego işlevi kronik olarak zayıf olabilir veya aralıklı stres, travma veya fiziksel hastalığa tepki olarak artıp azalabilir. Bazı hastalar ego işleviyle ilgili genel sorunlar yaşarken, diğerleri sadece bir veya iki alanda zorluk yaşayabilirler.
Psikodinamik psikoterapi, zayıflamış ego işlevini destekleyerek hastalara yardımcı olabilir. Ego işlevini desteklemek bazen açık olur: Örneğin, psikoterapist hastaya güçlü duygularla baş etmenin yeni yollarını öğretebilir. Ego işlevini desteklemek bazen örtük olur: Örneğin, terapistle duyguları tartışmak için yapılan bir görüşme, hastanın kaygısını azaltmasına yardımcı olabilir.
3) Gelişimin yeniden etkinleştirilmesi olarak psikodinamik psikoterapi
Psikodinamik psikoterapi, yeni ve daha sağlıklı gelişimi teşvik etmek için zihinsel ve duygusal gelişimi yeniden etkinleştirebilir. Bunun için şunu örnek verebiliriz: Bir tenisçi, servisleri zayıfladığı için tenisi bırakmaya kalkarsa ne yapılabilir? Yeni bir koç, tenisçinin sorununu “teşhis” edebilir, yanlış olan servis becerisini “unutmasına” yardım edebilir veya ona yeni bir teknik öğretebilir. Böylece tenisçinin, yeni ve daha iyi bir servisle güçlendirilen oyunu gelişebilir. Örnekte olduğu gibi, insanların yaşamlarında da, bir veya daha fazla alanda, sorunlu gelişime yol açabilecek şeyler olur. Örneğin, bir çocuk olarak övgü eksikliği yaratıcı gelişimi engelleyebilir. Zihinsel ve duygusal gelişimin birçok yönü durdurulabilir veya engellenebilir; bu da insanları yetişkin olarak ilerleyemez hale getirir. Bu, uyumsuz başa çıkma mekanizmaları, diğer insanlarla bozulmuş ilişkiler ve benlik saygısını sürdürme sorunları gibi çeşitli sorunlara yol açabilir.
Gelişimsel sorunun nedeni genellikle istismar [abuse], ihmal [neglect], duygusal yoksunluk [emotional deprivation], ebeveyn uyumsuzluğu [lack of parental attunement] veya aşırı uyarılma [over-stimulation] gibi çok acı verici bir şeydir. Nörobilimdeki gelişmeler bize, buna benzer erken deneyimlerin [early experiences], ancak bazı durumlarda tersine çevrilebilecek, kalıcı biyolojik değişikliklere yol açabileceğini söylüyor.16
Şunu akılda tutmak önemlidir: Söz konusu erken deneyimler, kişinin gelişimini, kişinin benzersiz genetik özellikleri ve mizacı bağlamında etkiler.17 Psikodinamik referans çerçevesinde, kişinin erken dönem yaşantılarına çok önem veriyoruz. Kişinin, ihtiyaçlarından nasıl uzaklaştığını, ihtiyaçlarından uzaklaşmasının ne tür gelişimsel sorunlara yol açtığını anlamaya çalışıyoruz. Gelişimin nasıl engellendiği ile ilgili pek çok psikodinamik varsayım var. Ancak tüm varsayımlar, psikodinamik psikoterapinin, terapistle yeni ilişki bağlamında, gelişimi yeniden etkinleştirdiğini kabul ediyor.
Yeni gelişimin meydana gelebileceği alanlar şunlardır:
Kişinin kendisi hakkında düşünmesi ve öz saygısını düzenlemesi için yeni yolların geliştirilmesi. [Bunu kişinin kendisiyle ilişkisini düzenlemesi olarak düşünebiliriz.]
Başkalarıyla ilişki kurmanın yeni yollarının geliştirilmesi. [Bunu kişinin başkalarıyla ilişkisini düzenlemesi olarak düşünebiliriz.]
Daha esnek, uyarlanabilir başa çıkma mekanizmalarının geliştirilmesi. [Bunu kişinin dış dünyayla/ sorunlarla ilişkisini düzenlemesi olarak düşünebiliriz.]
Örneğin, kimsenin kendisiyle ilgilenmediğine ve ilgilenmeyeceğine inanan birini düşünelim. Bu kişiyle, psikoterapistinin ilgilendiğini, kişinin de bunu fark ettiğini varsayalım. Yeni ilişki biçiminin ve fark edişin, kişinin benlik saygısı düzenlemesini ve başkalarıyla ilişki kapasitesinin gelişimini yeniden etkinleştireceğini, bunun da daha sağlıklı büyümeye izin vereceğini düşünebiliriz. Bazı hastalar için, bu deneyimi kelimelere dökmek, yalnızca sorunun ve onun olası nedenlerinin değil, aynı zamanda terapötik ilişkinin onlara yeni düşünme ve hissetme kalıpları geliştirmelerine yardımcı olan yolların da farkına varmalarına yardımcı olabilir. Diğer hastalarda bu süreç daha deneyimsel ve sözlü olarak daha az açık olabilir. Her bir teknik türünden hangi hastaların fayda göreceğini belirlemek, bu kılavuzun bir sonraki kısmının konusu olan dikkatli bir değerlendirme yapmaya bağlıdır.
Artık psikodinamik psikoterapinin ne olduğuna ve nasıl çalıştığını düşündüğümüze dair bir fikriniz olduğuna göre, bu tedavi için hastaları nasıl değerlendirdiğimizi ve bu tedavinin kimler için en yararlı olduğunu düşünmeye geçelim. [Bakınız: 3. Bölüm]
Psikodinamik [psychodynamics], devinim halinde zihin [mind in motion] demektir.
Psikodinamik bir referans çerçevesi [psychodynamic frame of reference], bilinçdışındaki [unconscious] dinamik ögelerin bilinçli düşünceleri, duyguları ve davranışları etkilediğini varsayar.
Psikodinamik referans çerçevesine dayanan bir psikoterapi, psikodinamik bir psikoterapidir.
Hemen hemen her psikodinamik psikoterapide hem açığa çıkarıcı [uncovering] hem de destekleyici [supporting] teknikler kullanılabilir.
Psikodinamik psikoterapinin temel hedefleri şunlardır:
2) Açığa çıkarmanın mı yoksa desteklemenin mi o anda en çok yardımcı olacağına karar vermek
3) Hastaya en iyi yardımı sunacak şekilde, bilinçdışı materyali açığa çıkarmak veya zihinsel işlevi desteklemek
Psikodinamik psikoterapi nedir?
Psikoterapi [psychotherapy], kelime karşılığı olarak, zihin için tedavi/zihinsel tedavi/zihne yönelik [treatment for the mind] anlamına gelir. Psikoterapinin kökenleri, Sigmund Freud tarafından geliştirilen ve “konuşma kürü [talking cure]” olarak da bilinen psikanalize [psychoanalysis] dayanır.6 Günümüzde psikoterapi kelimesi, konuşmayı içeren bir tedaviyi ifade eder hale geldi. Ancak, her konuşma psikoterapi değildir. Bir konuşmayı psikoterapi yapabilecek özellikleri şöyle maddeleyebiliriz:
Konuşmanın tedavi odaklı olması gerekir
Konuşanlardan birinin eğitimli bir profesyonel olması gerekir
Konuşma belirli bir çerçeve içinde gerçekleşmelidir
Konuşma bir hastanın zihinsel ve duygusal sağlığını iyileştirmek için gerçekleştirilmelidir
Peki ya psikodinamik [psychodynamic]? Muhtemelen bu kelimeyi birçok kez duymuşsunuzdur -ama bu ne anlama geliyor? Psiko [pysycho], Yunanca psişe [psyche] kelimesinden gelir; önceden ruh [soul] anlamına geliyordu ama şu anda zihin [mind] anlamına geliyor. Dinamik [dynamic], Yunanca dynamis kelimesinden gelir; bu, güç [power] anlamına geliyordu, ancak şu anda devinim halinde fiziksel güç [physical force in motion] anlamına geliyor. Basitçe ifade edilirse, psikodinamik kelimesi, zihnin devinim halindeki güçlerini ifade eder.
Freud şunu fark ettiğinde psikodinamik kelimesini türetti: Zihin [mind], önceki statik psike [psyche] kavramsallaştırmalarının aksine, sürekli hareket halindeki elementlerle [element] çalkalanan, durmadan değişen bir sistemdir. Bu bilinçdışı elementler bilince dönüşebilir veya tam tersi, güçlü arzu ve yasaklar, çarpışan atomaltı parçacıkların psişik karşılığını serbest bırakarak birbirine karışabilir.7
Freud, yalnızca zihinsel ögelerin hareket halinde olduğunu değil, aynı zamanda bu çılgınca zihinsel faaliyetlerin çoğunun farkındalığın dışında devam ettiğini de fark etti. Bu zihinsel aktiviteyi bilinçdışı [unconscious] olarak tanımladı ve onun, bilinçli düşünce, duygu ve davranışları etkileyebileceğini varsaydı.
Böylece, bu kılavuzun [kitabın] temelini oluşturan iki tanıma ulaşıyoruz:
Psikodinamik referans çerçevesi [psychodynamic frame of reference], bilinçdışı zihinsel aktivitenin bilinçli düşüncelerimizi, duygularımızı ve davranışlarımızı etkilediğini varsayan bir çerçevedir.
Psikodinamik psikoterapi [psychodynamic psychotherapy], psikodinamik referans çerçevesine dayalı herhangi bir terapidir.
Bilinçdışı
Genellikle bilinçsiz zihinsel faaliyetimize [unconscious mental activity] bilinçdışı [the unconscious] olarak atıfta bulunuruz. Hisler [feeling], anılar, çatışmalar, başkalarıyla ilişki kurma yolları, kendini algılamalar. Bunların hepsi bilinçdışı olabilir ve düşünce ve davranışlarda sorunlara neden olabilir. Kişide çocukluktan itibaren gelişen bilinçdışı düşünce ve duygular, erken deneyimlerin ve doğuştan gelen/ genetik faktörlerin benzersiz bir karışımıdır. Düşünceleri, duyguları ve fantezileri, farkında olduğumuzda bizi bunaltmakla tehdit ettikleri için, farkındalığımızın dışında tutarız. Çok korkutucu veya tahrik edici olabilirler; bizi utanca veya tiksintiye boğabilirler. Bu nedenle onları bilinçsiz hale getiriyoruz ama onlar yok olmuyor –enerji dolu kalıyor ve sürekli olarak farkındalığa ulaşmaya çalışıyorlar. Enerjileri bizi bilinçdışı barınaklarından etkiler ve etkilerini düşünme, hissetme ve davranma şeklimiz üzerinde gösterirler -Yunan mitolojisinde olduğu gibi:
Genç Tanrı Zeus, ataerkil Titanlar tarafından yönetilmekten bıkmıştı, bu yüzden onları Tartarus adlı büyük bir çukura gömdü. Yerin derinliklerinde, artık Zeus’un egemenliğine tehdit oluşturmuyorlardı. Yoksa öyle değil miydi? Gözden uzak olmalarına rağmen yok olmamışlardı ve gümbürtülerinin depremlere ve gelgit dalgalarına neden olduğuna inanılıyordu.
Aynı şekilde bilinçdışı düşünceler ve duygular da gözlerden uzak tutulurlar ama kendi yöntemleriyle varlıkalrını sürdürürler, uyumsuz düşünceler ve davranışlar biçiminde mutsuzluğa ve acıya neden olurlar.
Psikodinamik psikoterapi ve bilinçdışı
Birçok yönden psikodinamik psikoterapist, akan tavanınızı düzeltmek için çağırdığınız tesisatçı gibidir. Damlamayı görürsünüz ama kaynağı göremezsiniz; damlaları bir kovaya doldurabilirsiniz ama bu akışı durdurmaz. Tesisatçı, çatlağın, sıvanın arkasında, borularda henüz görünmeyen bir yerde olduğunu bilir. Ancak burada tesisatçı psikodinamik psikoterapiste göre bir avantaja sahiptir: Sıvayı kırmak, alttaki boruları açığa çıkarmak, rahatsız edici sızıntıyı bulup düzeltmek ve tavanı yamamak için bir balyoz kullanabilir. Ancak psikodinamik psikoterapist, alçı tavanla değil, insan ruhuyla çalışır ve bu nedenle, yüzeyin altında olanı aramak ve onarmak için daha incelikli araçlara ihtiyaç duyar.
Açığa çıkarma ve destekleme
Tesisatçı gibi, psikodinamik psikoterapistin de ilk amacı, yüzeyin altında -yani, hastanın bilinçdışında- neler olup bittiğini anlamaktır. Psikodinamik psikoterapi tekniklerinin çoğu tam da bunu yapmak için tasarlanmıştır. Bir kez hastaların, farkındalıklarının dışında kalan düşünce ve duygular tarafından motive edildiğini düşündüğümüzde, onlara en iyi şekilde yardımcı olmak için öğrendiklerimizi nasıl kullanacağımıza karar vermemiz gerekir. Bazen, hastayı bilinçdışında olup bitenlerden haberdar etmenin işe yarayacağını düşünürüz. Buna açığa çıkarma/keşfetme [uncovering] diyoruz. Freud bunu “şimdiye kadar bilinçdışı olanı bilinçli hale getirmek” şeklinde ifade etti.8 Hastaların, bilinçdışı materyalleri açığa çıkarmalarına -veya farkında olmalarına- yardımcı olacak birçok tekniğimiz var. Açığa çıkardıklarımız, kişiler onalrı kendilerinden saklasalar da kendi algılarını, başkalarıyla ilişkilerini, uyum yollarını ve davranışlarını etkileyen içsel düşünce ve duygulardır.
Bazen hastaları bilinçdışı materyallerden haberdar etmenin yardımcı olmayacağına karar veririz. Genellikle bu kararı, bilinçdışı materyalin potansiyel olarak bunaltıcı olabileceğini düşündüğümüzde alırız. Sonra, bilinçdışı hakkında öğrendiklerimizi, düşünce ve duyguları açığa çıkarmadan, zihinsel aktiviteyi desteklemek [support] için kullanırız. (Açığa çıkarma ve destekleme teknikleri tartışması için Bölüm 18‘e bakın.)
Biri açığa çıkaran biri destekleyen iki örneği ele alalım:
Bayan A. kocası ile güvene dayalı bir ilişkisi, birçok yakın arkadaşı ve tatmin edici bir kişisel kariyeri olan otuz iki yaşında bir kadındır. Geçmişte, kısa süreli kaygılarla başa çıkmak için günlük tuttuğunu, yemek pişirdiğini ve atletizmle ilgilendiğini söylüyor. Uykusuzluk şikayetiyle psikoterapiye başvurdu; uykusuzluğunu kız kardeşi B. ile girdiği bir kavganın tetiklediğini düşünüyor. Ona göre kavgalar, tıp fakültesi mezunu kız kardeşinin, istediği uzmanlık alanını kazanamamasıyla ilgili olarak bir ay önce başladı. Bayan A., B.’nin düşmanca tavırlarına “şaşırdığını” söylüyor. Daha fazla araştırma şunu açığa çıkardı: B. dermatolojide okumak istiyor ama şimdilik o bölüme giremiyor; daha sonra yeniden denemesi gerekecek. Bayan A. bu aksiliğe çok üzülüyor ve B.’nin düşmanca tavrını anlamıyor. A. ve B.’nin hikayelerine bakıldığında, daha önce, A.’nın, istediği bir okulda rahatça okuyabildiği, B.’nin ise, akademik olarak mücadele etmesi gerektiği görülüyor. B.’nin A.’ya olan düşmanlığının, haset etmekten kaynaklanabileceğini ve A.’nın, suçluluk duygusundan dolayı, bilinçsizce kendini bunun farkına varmaktan alıkoyduğunu varsayabiliriz. A,’nın bilinçdışı suçluluğunu fark etmesinin ona yardımcı olabileceğini düşünebilir, söz konusu duyguyu açığa çıkarmaya (uncover) çalışabiliriz. A. suçluluk duygusuna eğildiğinde, kız kardeşinin kıskançlığını ve düşmanlığını anlayabilir. Bu farkındalık, onun son zamanlardaki kişilerarası zorluklarını anlamasına yardımcı olabilir ve uykusuzluğunu giderebilir. [Bu örnekte, B.’nin yaşadığı haset ve A.’nın hissettiği suçluluk açığa çıkarılıyor.]
Bayan C. otuz iki yaşında, sık sık iş değiştiren, stres yaşadığında yemek yiyen bir kadındır. Kız kardeşi D. ile girdiği bir kavganın tetiklediğine inandığı uykusuzluk şikayeti ile terapiye gelir. C., hasta annesine sadece kendisinin baktığını, kız kardeşinin ise çocuklarıyla ilgilenip annesi için sadece para gönderdiğini söylüyor. Çok zengin bir adamla evli olan kız kardeşinin “sığ ve paracı” olduğunu, şayet bir imkanı olsaydı, kendi hayatıyla kız kardeşinin hayatını değiştirmeyeceğini ifade ediyor. C., D’ye, annesine yeterince yardım etmediği için “öfkeli” olduğunu ve bu konuların uyumasına engel olduğunu düşünüyor. Psikoterapist ise, C.’nin öfkesinin D.’ye “haset etmesiyle” ilişkili olabileceğini varsayıyor ancak bunu konu edinmenin C.’ye yardımcı olmayacağını düşünüyor. Bunun yerine, C.’nin çabasını anlamaya çalışıyor ve annesi için devletten alabileceği ekonomik destekle ilgili onunla konuşuyor, onu destekliyor [support]. Bu tür müdahaleler, C.’ye anlaşıldığını düşündürür; onun daha rahat uyumasına yardımcı olur. C. zamanla, deneyimlerinin diğer yönlerini -haset gibi- de konuşabilir duruma gelir. [Bu örnekte, C.’nin, güncel sorunlarla başa çıkma yöntemleri desteleniyor.]
Her iki durumda da, psikodinamik psikoterapistin yapması gereken ilk şey, bilinçdışı düşünce ve duyguların hastanın bilinçli davranışını nasıl etkilediğini anlamaktı. Bununla birlikte, bir durumda terapist açığa çıkarmaya karar verirken, diğerinde desteklemeye karar verdi. Böylece, psikodinamik psikoterapinin amaçlarının şunlar olduğunu söyleyebiliriz:
Hastanın, farkında olmadığı düşünce ve duygularından nasıl etkilendiğini anlamak
O anda en çok, açığa çıkarmanın mı yoksa desteklemenin mi yardımcı olacağına karar vermek
Bilinçdışı materyalleri açığa çıkarmak ve/veya zihinsel işleyişi hastaya en iyi şekilde yardımcı olacak şekilde desteklemek
İkinci adımda, karar verme aşamasında, herhangi bir zamanda neyin en yararlı olacağını belirlemek, hem tedavinin başlangıcında hem de tedavi boyunca hastanın dikkatli bir şekilde değerlendirilmesine bağlıdır (İkinci Kısım’a bakın). Temelde açığa çıkarma tekniklerini kullanan psikodinamik psikoterapilere genellikle içgörü yönelimli [insight-oriented], dışavurumcu [expressive], yorumlayıcı [interpretive], keşfedici [exploratory] veya psikanalitik [psychoanalytic] psikoterapiler denirken, öncelikli olarak destekleyici teknikleri kullananlara genellikle destekleyici [supportive] psikoterapiler denir.9 Ne yazık ki, bunlar -açığa çıkarıcı ve destekleyici yaklaşımlar- genellikle birbirinden tamamen ayrı olarak görülür. Oysa, açığa çıkarmak ve desteklemek farklı psikoterapilere işaret etmez; aksine bunlar, tüm psikodinamik psikoterapilerde salınımlı bir şekilde kullanılan iki teknik türüdür. Bir hasta, açığa çıkarma tekniklerinin ağırlıklı olarak kullanıldığı bir terapiden fayda görebilirken diğeri destekleyici tekniklerin baskın olduğu bir terapiden fayda görebilir; ancak tüm tedaviler farklı noktalarda her iki yaklaşımı da kullanır.
Destekleme ve açığa çıkarma tekniklerinin optimal karışımı, kişinin güçlü yönlerine, sorunlarına ve ihtiyaçlarına bağlı olarak hastadan hastaya ve bazen de andan ana değişiklik gösterebilir. Bazı hastalar yalnızca terapistin empatisi, anlayışı ve ilgili tutumu ile iletilen örtülü desteğe ihtiyaç duyar; diğer hastaların terapi boyunca daha açık desteğe ihtiyacı olabilir. Tedavinin başlangıcında seçtiğimiz kapsayıcı hedefler ne olursa olsun, hastanın değişen ihtiyaçlarına göre yaklaşımımızı esnek bir şekilde değiştirmeye hazır olmalıyız.
Terapötik ilişkinin önemi
Açığa çıkarma ve destekleme bir boşlukta değil, psikoterapist ve hasta arasındaki ilişki bağlamında gerçekleşir. Bu ilişki [relationship], psikodinamik psikoterapiyi tanımlayan şeyin merkezindedir. O, hem hastaların sorunları hakkında konuşabilecekleri güvenli bir ortam sağlar hem de onların, terapistle etkileşimleri yoluyla, kendileri ve başkalarıyla ilişkileri hakkında bilgi edinmelerine de olanak tanır. Psikoterapötik ilişkinin kendisi, hem hastanın öğrenebileceği bir “ilişki laboratuvarı [relationship laboratory]” olarak hem de gelişimi ve değişimi teşvik edebilecek doğrudan bir destek kaynağı olarak bir değişim aracı olabilir. Terapötik ilişki hakkında konuşmak ve ondan öğrenmek, aktarımın tartışılması olarak adlandırılır ve genellikle psikodinamik psikoterapinin odak noktasıdır (12. ve 21. Bölümlere bakın).
Bu eklemeyle, psikodinamik psikoterapi tanımımızı şu şekilde tamamlayabiliriz:
Psikodinamik psikoterapi, insanların farkındalıklarının dışında kalan düşünce ve duygulardan etkilendiği ve onlar tarafından motive edildiği fikrine dayanan bir konuşma terapisidir. Hedefleri, terapistle ilişki bağlamında, zihinlerinin nasıl çalıştığı hakkında daha fazla bilgi edinmelerine yardımcı olarak ve/veya işlevlerini doğrudan destekleyerek, insanların alışılmış düşünüş ve davranış biçimlerini değiştirmelerine yardımcı olmaktır.
Ama bu nasıl oluyor? Tekniğin arkasındaki bazı teorileri keşfetmek için Bölüm 2’ye geçelim.
“Neden iyi bir ilişkim yok?” “Neden etrafımdakilerle sürekli kavga ediyorum?” “Neden çocuklarıma daha fazla sabredemiyorum?” “Neden kendimi iyi hissedemiyorum?”
Kendimizi iyi hissetmek, başkalarıyla sevgi dolu ilişkiler kurmak ve tatmin edici işler yapmak… Bunlar çoğumuzun hedefleridir. Hepimizin, söz konusu hedeflere ulaşmak için bize rehberlik eden belirli örüntüleri [pattern] vardır. Yetişkinliğimizde, örüntülerimiz oldukça sabitleşmiş olur ve onları değiştirmek o kadar da kolay olmayabilir. Bu örüntülerin alışılmış doğası, suyun bir tepeden aşağı akmasına benzer -bir süre sonra belirli bir kanal (su yolu) oluşur ve su her zaman o kanaldan aşağı akar. Suyun yolunu değiştirmek, başka bir kanaldan akmasını sağlamak için çok çalışmanız gerekir. İnsan için de durum aynıdır: Belli bir yaştan sonra düşünce ve davranış şeklimiz konusunda oldukça tutarlı oluyoruz. Ancak birçok insanın, kendileri hakkında düşünme ve başkalarıyla ilişki kurma yöntemleri, tutarlı olsa da uyumsuzdur [maladaptive]; onları değiştirmek için de bir yönteme [way] ihtiyaçları vardır.
İnsanlar çoğunlukla, değişmek istemelerine [want] rağmen, neyi [what] değiştirmek istediklerini bilmiyorlar. Çünkü alışılagelmiş örüntüler çoğu zaman, farkında olunmayan arzular, düşünceler, korkular ve çatışmalar tarafından motive edilir. Örneğin, asla kendini savunmayan ve nedenini bilmeyen -ama içten içe cezalandırılmayı hak ettiğini düşünen- ya da, yalnız olan ve başkalarından kaçmasına neden olan şeyin aslında reddedilme korkusu olduğunu düşünemeyen birini ele alalım. Bu insanlar için, derinlere yerleşmiş düşünceleri ve korkuları hakkında bilgi edinmek çok güçlü bir etki yaratabilir. Kendine güvenmeyen bir kadın, kendi kendini sabote etmenin yaşam boyu süren bir kendini cezalandırma biçimi olduğunu anlayabilir; yalnız bir erkek, başkalarına olan ihtiyacını inkar ederek kendini yalnızlaştırdığını anlamaya başlayabilir. Bu şekilde insanlar, yeni davranış kalıpları [patterns of behavior] geliştirmeye ve hayatlarını değiştirmeye başlayabilirler.
Buraya kadar söylediklerim, psikodinamik psikoterapinin ne ile ilgili olduğunu gösteriyor. O, insanlara, yaşam kalitelerini yükseltmek için, yeni düşünme ve davranma yöntemleri yaratma şansı sunar. Psikoterapiyi, gelişimi yeniden etkinleştirme süreci olarak düşünebiliriz. Psikodinamik psikoterapinin bu yaklaşımıyla ilgili heyecan verici olan şeylerden biri, nöral bilimdeki gelişmelerle uyumlu olmasıdır.1-4 Örneğin, bütün öğrenmelerin nöral devrelerdeki değişimlerle ilişkili olduğunu varsayıyoruz -bu nedenle yetişkin beyinleri her zaman değişebilir. Eric Kandel’in sözleriyle şunu diyebiliriz: Psikoterapi işe yaradığında, sadece sinapslarda değil ama gene de sinapslarda, beyin fonksiyonlarını etkileyerek çalışır.5 Yeni gelişim – yeni bağlantılar – yeni örüntüler [new growth – new connections – new patterns].
Söz konusu yaklaşıma göre, her ortam bu yeni büyüme için uygun değildir. Bunun için, kişinin kendini yeterince güvende hissedeceği, belirli koşullara ihtiyacımız vardır. Alışkanlık haline gelen herhangi bir şeyi değiştirmek için çalışacaksanız, bir koç, öğretmen veya ebeveyne ihtiyacınız olabilir. Psikodinamik psikoterapide o kişi terapisttir. Değişim, yalnızca, insanlar kendileri hakkında yeni şeyler öğrendikleri için değil bu yeni ilişki bağlamında yeni düşünme ve davranma yollarını deneyecek kadar güvende hissettikleri için de gerçekleşir.
Bu kılavuz/manuel size psikodinamik psikoterapi yapmayı öğretecektir. İlk olarak psikiyatri asistanlarına eğitim vermek için bir müfredat olarak geliştirildiğinden, birkaç yıldır sınıflarda test edilmektedir. Basit bir dil ve özenle açıklamalı örnekler kullanarak sizi, değerlendirmeden sonlandırmaya sistematik olarak götürecektir. Psikodinamik psikoterapi, terapistin dikkatli ve incelikli bir şekilde kapsamlı bir değerlendirme yapmasını, terapötik bir çerçeve oluşturmasını, hastayla belirli şekillerde etkileşim kurmasını ve terapötik stratejiler hakkında seçimler yapmasını gerektiren spesifik bir terapi türüdür. Bu kitapta yolculuk ederken, tüm bu temel becerileri öğreneceksiniz. İşte temel yol haritası:
Birinci Kısım (Psikodinamik Psikoterapi Nedir?) size psikodinamik psikoterapiyi ve onun işe yaradığını varsaydığımız yollarından bazılarını tanıtacaktır.
İkinci Kısım (Değerlendirme), ego işlevi ve savunmalarının değerlendirilmesi de dahil olmak üzere hastaları psikodinamik psikoterapi için nasıl değerlendireceğinizi öğretecektir.
Üçüncü Kısımda (Tedaviye Başlamak), terapötik ittifakı güçlendirmek, çerçeveyi belirlemek ve hedefler belirlemek dahil olmak üzere tedaviye başlamak için temel bilgileri öğreneceksiniz.
Dördüncü Kısım (Dinleme/Refleksiyon/Müdahale) size hastaları dinlemenin, duyduklarınız üzerinde düşünmenin ve nasıl ve ne söyleyeceğiniz konusunda seçimler yapmanın sistematik bir yolunu öğretecektir.
Beşinci Kısım (Bir Psikodinamik Psikoterapi Yürütmek: Teknik), dinleme/refleksiyon/müdahale etme yöntemini psikodinamik tekniğin temel öğelerine –duygulanım, direnç, aktarım, karşıaktarım, bilinçdışı fantezi, çatışma ve rüyalar– uygulamayı öğretecektir. O zamana kadar terapötik hedeflere ulaşmak için bu yöntemleri kullanmaya hazır olacaksınız.
Altıncı Kısımda (Terapötik Hedeflere Ulaşmak) bu tekniklerin benlik saygısı, başkalarıyla ilişkiler, karakteristik uyum sağlama yolları ve diğer ego işlevleriyle ilgili sorunları ele almak için nasıl kullanıldığını göreceksiniz.
Son olarak, Yedinci Kısım (Derinlemesine Çalışma ve Sonlandırma), tekniğimizin zaman içinde nasıl değiştiğini ele alarak sizi tedavinin sonuna götürecektir.
Öğrenme aktif olduğunda en iyisidir –ve böylece birçok bölümün sonuna önerilen etkinlikleri ekledik. Bunlar, bu kitapta öğreneceğiniz beceri ve teknikleri denemenizi sağlamak için tasarlanmıştır. Tek başına, bir partnerle veya bir sınıf etkinliğinin parçası olarak yapılabilirler. “Yorumlar”, refleksiyona ve tartışmaya rehberlik etmesi için dahil edilmiştir; kesin veya “doğru” cevaplar olmaları amaçlanmamıştır.
Jargon kullanımıyla ilgili birçok kasıtlı seçim yaptık. Örneğin, “aktarım” ve “direnç” gibi terimleri Beşinci Kısımda resmen tanıtana kadar kapsamlı bir şekilde kullanmıyoruz, çünkü terimlerimizi dikkatli bir şekilde tanımlamak istiyoruz ve bu tedavi hakkında bilgi edinmeye başlarken, mümkün olduğunca açık düşünmenizi istiyoruz. Hepimizin bu kavramlar hakkında yerleşmiş fikirleri var ve mümkün olduğu kadar önceden sahip olunan kavramların etkisini azaltmaya çalışıyoruz. Ayrıca nesne ilişkileri kuramı ve kendilik psikolojisi gibi belirli psikodinamik psikoterapi kuramsal ekollerini tartışmaktan bilinçli olarak kaçınmaya karar verdik. Yine bu karar, psikodinamik psikoterapi tekniğini mümkün olan en ekümenik/evrensel [ecumenical] şekilde öğretme niyetimizi yansıtmaktadır.
O halde en baştan başlayalım -Birinci Kısım ve “Psikodinamik Psikoterapi Nedir?”
Psikodinamik psikoterapinin dört temel aşaması vardır:
değerlendirme (evaluation)
indüksiyon (başlangıç) [[induction [beginning]]
orta aşama (tedavinin ana çalışma süresi) [midphase [main work time of the therapy]]
sonlandırma (bitiş) [termination [ending]]
Psikodinamik psikoterapinin değerlendirme aşamasının iki ana hedefi vardır:
Vakayı formüle etmek ve öneride bulunmak için hasta hakkında bilgi toplamak
Hastayla bağlantı kurmak ve tedavinin gidişatını ayarlamak
Psikodinamik psikoterapinin dört temel aşaması vardır:
Aşama
Amaçlar
Değerlendirme
Değerlendirme yapmayı içerir.
Tedaviye başlama
Tedaviyi oluşturmayı, hastayla ittifak kurmayı, hedefler belirlemeyi ve hastanın terapiyi kullanmayı öğrenmesine yardım etmeyi içerir.
Orta aşama
Tedavinin ana çalışma süresi: hasta ve terapist, terapötik hedeflere ulaşmak için birlikte iyi çalışıyor.
Sonlandırma
Tedaviyi sonlandırma: hedefleri pekiştirmeyi, tedaviyi gözden geçirmeyi, değişimin gerçekçi bir şekilde değerlendirilmesini ve gelecekteki değişim olasılığını, gerekirse gelecekteki tedaviyi planlamayı ve vedalaşmayı içerir.
Bu kılavuzda, tedavinin tüm aşamalarını gözden geçireceğiz. Bu kısımda değerlendirme aşaması [evaluation phase] ile başlayacağız.
Hastalarımıza en iyi şekilde yardımcı olabilmek için, onları yardıma götüren sorunları ve zihinlerinin karakteristik olarak çalışma şeklini olabildiğince çok anlamamız gerekir. Bu, değerlendirme aşamasının görevidir.
3. Bölüm, hastalarınızı özgürce ve açık bir şekilde konuşmaya teşvik etmek için tasarlanmış rahatlık ve duygusal güvenlik koşulları yaratırken tam bir öykü almayı öğretecektir.
4. Bölüm, özellikle savunma mekanizmaları da dahil olmak üzere ego işlevlerinin değerlendirilmesine odaklanmaktadır.
5. Bölüm’de, psikodinamik psikoterapi için belirli hedefleri formüle etmenize yardımcı olacak, klinik veriler hakkında düşünmenin ve onları düzenlemenin özel bir yolunu –Problem → Kişi → Hedefler → Kaynaklar modeli– açıklayacağız.
Son olarak, Bölüm 6, bu tür bir tedaviden en çok kimin yararlanacağı konusunda net bir fikir edinebilmeniz için psikodinamik psikoterapinin genel endikasyonlarını açıklamaktadır.
Psikodinamik psikoterapinin başlangıcına indüksiyon aşaması [induction phase] da denir. Bu aşamanın önemli hedefleri şunlardır:
bilgilendirilmiş onam [informed consent] almak için tedavi önerilerini ve alternatiflerini tartışmak
tedavi için hedefler [goal] belirlemek
çerçeveyi [frame] düzenleme
sınırların [boundary] belirlenmesi
terapötik bir ittifak [therapeutic alliance] geliştirmek
Bu aşamada ve tedavi boyunca hastanın terapist hakkındaki duygularına ve terapistin hasta hakkındaki duygularına empatik bir şekilde bakmak ve onları aynı şekilde dinlemek, hastayı anlamak için önemli araçlardır.
Psikodinamik psikoterapinin başlangıcı aynı zamanda farmakoterapiyi de içerebilir.
Tedavinin başlangıcında ve tedavi boyunca iki tedavinin birlikte nasıl çalıştığını anlamak önemlidir.
İşleri baştan net bir şekilde ayarlamak
Hayattaki pek çok şeyde iyi bir başlangıç, projenin geri kalanı için kritik öneme sahiptir. Şunlar hakkında düşünün:
bir makale için taslak yazmak
bir tarif için en iyi malzemeleri toplamak
bir gezi için güzergah planlamak
bir binanın temelini kazmak
Tüm bu durumlarda sağlam bir başlangıç ve iyi bir planlama genellikle başarının anahtarıdır.
Aynı şey psikodinamik psikoterapiye başlamak için de geçerlidir.
Terapi için bir çerçeve oluşturmak, hastayla etkileşim kurmak ve hedefler belirlemek tedavinin potansiyel başarısı açısından çok önemlidir. Sonraki bölümlerde psikodinamik psikoterapiye başlamak için gerekli olan faktörleri tartışacağız.
Dördüncü Kısım: Dinle/Derinlemesine Düşün/Müdahale Et
Giriş
Temel kavramlar
Psikodinamik psikoterapinin temel teknikleri üç kategori altında ele alınabilir:
• Dinleme (listening)
• Refleksiyon (reflecting)
• Müdahale etme (intervening)
Genelde bunun hakkında düşünmesek de, başka biriyle konuşmak üç aşamalı bir süreci içerir. Karşımızdaki kişinin söylediklerini dinleriz, duyduklarımızı işlemden geçiririz ve kişiye karşılık veririz.
İdeal olarak, bir sosyal ilişkide insanlar birbirlerini oldukça dengeli bir şekilde dinler ve yanıtlar. Ancak terapötik ilişki, çoğu sosyal ilişkiden farklı olarak orantısızdır. Sonuç olarak, bir psikodinamik psikoterapideki düzen, odak noktasının yalnızca hastanın getirdiği problemler üzerinde olmasıdır. Hasta terapisti dinlese de, terapistin söylemesi gereken genellikle kendisi hakkında değil, hasta hakkındadır. Bu nedenle, psikoterapistler kendilerini yeni bir şekilde dinlemek ve yanıt vermek için eğitmelidirler.
Bu kılavuzda size üç temel adımı kullanarak psikodinamik psikoterapinin temel tekniklerini öğreteceğiz: Dinleme, refleksiyon ve müdahale.
Dinleme, verileri topladığımız adımdır; refleksiyon, bu verileri işlediğimiz ve ne zaman ve nasıl müdahale edeceğimize karar verdiğimiz adımdır; müdahale ise, bilinçdışı materyali ortaya çıkarmak veya zayıflamış ego işlevini desteklemek için hastayla sözlü olarak etkileşime girdiğimiz adımdır.
Beşinci Kısım: Bir Psikodinamik Psikoterapiyi Yürütme: Teknik
Giriş: Genel terapötik stratejiler
Temel kavramlar
Hastalarımız psikodinamik psikoterapide konuşurken birçok şey duyarız. Bazı önemli unsurları dinlemek hastalarımızı anlamamıza şu amaçlarla yardımcı olur:
bilinçdışı materyali açığa çıkarmak
zayıflamış ego işlevlerini desteklemek
Bu önemli unsurlar şunları içerir:
duygulanım [affect]
direnç [resistance]
aktarım [transference]
karşıaktarım [countertransference]
bilinçdışı fantezi, çatışma, savunma [unconscious fantasy, conflict, defense]
rüyalar [dreams]
Tüm psikodinamik psikoterapiler hem açığa çıkarma [uncovering] hem de destekleme [supporting] tekniklerini kullanır. Baskın olan mod ne olursa olsun, terapist hastanın ihtiyacına göre bir moddan diğerine esnek bir şekilde geçmeye hazırlıklı olmalıdır.
Terapide kendini güvende hissetmek ve anlaşılabilmek için tüm hastaların biraz desteğe ihtiyacı vardır.
Önemli unsurları dinlemek
Herhangi bir psikoterapi seansında ortaya çıkan birçok tema vardır. 16. Bölüm’de tartıştığımız gibi, seansın başında ambiyant dinlemeyi [ambient listening] kullanırız ve hastanın çağrışım akışıyla dikkatimizin konudan konuya çekilmesini sağlarız. Ancak filtrelemeye ve odaklanmaya başladıkça odaklandığımız bazı unsurlar var. Bunlar, hastaların duygulanımlarını, tedaviye karşı çalışma şekillerini (direnç), bizimle ilgili duygularını (aktarım), fantezilerini, çatışmalarını ve rüyalarını içerir. Ayrıca hastayla ilgili kendi duygularımızı da dikkatle dinleriz (karşı aktarım). Bu unsurlar özellikle hastayı bilinçdışı materyale doğru yönlendirmede ve bizi egonun zayıf olduğu alanlara yönlendirmede faydalıdır. Kitabın bu kısmındaki her bölümde bu temel unsurlardan biri tartışılacaktır. Bir psikoterapi seansı yürüttüğünüzde, o seanstaki baskın duygulanımı, direnci, aktarımı, karşı aktarımı, bilinçdışı fantezileri, çatışmaları ve savunmaları adlandırabilmelisiniz. Bu kısmın sonundaki gözden geçirme etkinliği bunu uygulamanıza olanak sağlayacaktır.
İlk değerlendirme sırasında hastanın güçlü yönleri, sorunları ve ihtiyaçları hakkında edindiğiniz bilgilere dayanarak, artık hastanıza en iyi şekilde yardımcı olacak temel yaklaşımın hangisi olduğuna karar verebilirsiniz:
bilinçdışı materyalin açığa çıkarılması ve/veya
destek sağlama
Tekniğin bir karışımını kullanmak
Bu da tedavinin başlangıcında kullanacağınız baskın [predominant] teknikleri (açığa çıkarma veya destekleme) tanımlar. Ancak günlük klinik pratiğin gerçeği, psikodinamik terapistlerin tipik olarak hastanın o andaki özel ihtiyaçları ve yeteneklerine uygun destekleyici ve açığa çıkarıcı tekniklerin bir karışımını kullanmasıdır. Belirli bir “karışım [mix]” hastadan hastaya ve bazen aynı hastada andan ana değişir. Bununla ilgili seçimleriniz, hastanın duygusal ve zihinsel işleyişinin hangi yönlerinin “desteğe” ihtiyaç duyduğu ve hastanın bilinçdışı materyal hakkında öğrenmeye ne kadar tahammül edebildiği konusundaki anlayışınız tarafından yönlendirilir. Eğer ağırlıklı olarak açığa çıkarıcı bir yaklaşım seçtiyseniz yine destekleyici müdahaleleri kullanabilirsiniz, eğer ağırlıklı olarak destekleyici bir yaklaşım seçtiyseniz yine açığa çıkarıcı müdahalelerde bulunabilirsiniz.
Tüm hastaların biraz desteğe ihtiyacı var
Ancak tüm [all] hastaların biraz desteğe ihtiyacı olduğunu unutmayın. Daha sağlıklı hastalar genellikle tüm psikodinamik psikoterapide örtülü olarak mevcut olan destekten (yargılayıcı olmayan bir atmosferde duyulma ve anlaşılma hissi) başka bir şeye ihtiyaç duymazlar. Bazı hastalar, terapötik ilişkide kendilerini güvende hissetmelerine yardımcı olmak için tedavinin başlangıcında daha fazla desteğe ihtiyaç duyabilirler. Bazıları ise terapinin ilerleyen dönemlerinde bir kriz ortaya çıktığında daha fazla desteğe ihtiyaç duyabilirler. Son olarak, bazı hastaların tedavi boyunca sürekli desteğe ihtiyacı olabilir.
Bu çerçeveyle psikodinamik bir psikoterapi seansındaki ana temaları dinlemeye, derinlemesine düşünmeye ve bunlara müdahale etmeye geçelim.
Beşinci Kısım için gözden geçirme etkinliği – terapideki bir anı anlama
Bu noktaya geldiğinizde çok şey öğrenmiş oldunuz -bir hastayı nasıl değerlendireceğinizi; nasıl dinleyeceğinizi, düşüneceğinizi ve müdahalede bulunacağınızı; ve terapide ortaya çıkan farklı hatlarla nasıl çalışacağınızı. Bu süreçte, bu kitapta öğretilen yeni becerileri uygulamanıza yardımcı olacak bazı alıştırmalar yaptınız. Pek çok açıdan, tümü hastalarınızla olan anbean etkileşimleri analiz edebilme becerisinde birleşmektedir. O anda olup biten her şeyin farkında olmak, psikodinamik psikoterapiyi başarılı bir şekilde yürütebilmek için kritik önemdedir. Hasta(ları)nız ile geçirdiğiniz herhangi bir anda şunları tanımlayabilmelisiniz:
ne duyduğunuz
duyduklarınız üzerine nasıl düşündüğünüz
nasıl ve neden o şekilde müdahale etmeye karar verdiğiniz
Şunları da belirleyebilmelisiniz:
baskın duygulanım
baskın direnç
baskın aktarım
baskın karşıaktarım
baskın bilinçdışı fantezi
baskın teknik modunuz
Bunu yapabiliyorsanız, psikodinamik bir psikoterapist olma yolunda ilerliyorsunuz demektir. Aşağıdaki bir psikoterapiden alıntıda yer alan yukarıdaki unsurları (#1–6) belirleyip belirleyemeyeceğinize bakın:
Bay B, 35 yaşında, evli, Afrika kökenli Amerikalı bir avukattır ve üç yıldır beyaz, kadın bir terapistle haftada iki kez psikoterapiye devam etmektedir. Geçen Çarşamba günü saat 17.45’teki seansına, aslında gelmek istemediğini ama nedenini bilmediğini söyleyerek gelmiştir. Genellikle seanslara gelmeyi dört gözle beklediğini, fakat bugün neredeyse arayıp iptal edeceğini belirtmiştir. Ardından konuyu değiştirerek son davasını büyük bir ayrıntıyla anlatmaya başlamıştır.
Hasta konuşurken, terapist davanın ayrıntılarından çok sıkıldığını ve zihninin dağılmaya başladığını fark etti. Bu hasta genellikle oldukça ilgi çekici olduğundan, terapist bunun nedenini merak etti ve muhtemelen hastanın tedaviye ilişkin duygularından daha fazla söz etmeye direndiğini düşündü. Bu dirençle yüzleştirmeye karar verdi ve şöyle dedi: “Seansa gelmek istemediğinizi söylediniz, sonra da davadan söz etmeye geçtiniz.” Hasta ise şu yanıtı verdi: “Dava aklımda. Çalıştığım ortak bana çok fazla yükleniyor. Geceleri ve hafta sonları da oradayım. Hatta bu akşam seans bittikten sonra bile geri dönmek zorundayım.” Terapist, hemen hastaya daha geç bir seans sunabilmiş olması gerektiğini düşünür gibi oldu, kendini kötü hissetti; oysa hastanın girdiği seans onun için günün son seansıydı. Neden kendini bu kadar kötü hissettiğini merak etti. Hastanın seansa gelmek istememesiyle çalıştığı ortak arasında bir aktarım bağlantısı olabileceğini düşündü -ancak bunun tam olarak ne olduğunu bilmiyordu. Bunun üzerine, hastanın bir sonraki söyleyeceklerini beklemeye karar verdi.
Hasta kısa bir duraksamadan sonra şöyle dedi: “Bu davada beni deli eden şey, dava üzerinde çalışan iki kişi -iki ortak- olmamız. Ben araştırma için canımı dişime takıyorum ama diğer adamın duruşmada ikinci sandalyeyi alacağını [duruşmada baş avukata yardımcı olacak, ikinci en önemli pozisyona atanacağını] düşünüyorum. Bu adil değil. Sanırım bu, onun beyaz olmasından kaynaklanıyor olabilir.” Bunu söyler söylemez, terapist yeniden kendini kötü hissetti -bu, onun beyaz olmasından mıydı, diye merak etti. Hastanın söylediklerinin doğru olup olmadığını düşündü ve doğrudan empati kurma dürtüsü hissetti. Bunun tam olarak anlayamadığı bir karşıaktarımın sonucu olduğunu fark etti. Kendi beyazlığını yeniden düşündü ve hastanın ortaklara yönelik öfkesinin kendisiyle de ilgili olabileceğini düşündü, her ne kadar nasıl olduğunu bilemese de.
Terapist, seansın başına geri dönmeye ve hastayı olası bir dirençle yeniden yüzleştirmeye karar verdi; şöyle dedi: “Seans sonrası işe geri dönmeniz gerektiğini söylediniz, ama acaba seansa gelmek istememenizle ilgili aklınıza başka bir şey geliyor mu?” Hasta, “Hayır, sanmıyorum” dedi, “Ama sizin de bu kadar geç çalışmaktan hoşlanmadığınızı düşünüyorum. Uzun saatler çalışıyorsunuz -Pazartesi günleri buraya sabahın erken saatlerinde geliyorum- ve hastaları arka arkaya, ara vermeden görüyorsunuz. Muhtemelen gecenin bu saatinde eve gitmek istiyorsunuzdur.” Terapist bunun ilginç bir dönüş olduğunu düşündü -hasta neden aniden onunla ilgilenmeye başlamıştı? Ve bunun kendi suçluluğuyla ne ilgisi vardı?
Hasta terapide olup bitenlerle ilgili daha somut şeyler söylemeye başladığından, terapist daha fazla çağrışım istemeyi tercih etti. “Hastaları arka arkaya görmem hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sordu. Hasta, “Şey,” dedi, “Üniversitedeyken terapistime gidiyordum, onun iki kapısı vardı -birinden girer, diğerinden çıkardınız. Böylece önümde ya da arkamda kimin olduğunu hiç bilmezdim. Onu daha çok seviyordum. Burada ise, içeri girmeden önce ofisten kimin çıktığını her zaman görebiliyorum. Eğer hastaları bu kadar yakın saatlerde almasaydınız, asla bilmezdim.” Ardından terapist, son iki haftadır Bay B.’den önceki seansta yeni bir hastanın başladığını fark etti -Bay B. ile yaşıt, uzun boylu, sarışın, beyaz bir erkekti. İşte hukuk bürosundaki ikinci adama ve terapistin suçluluk uyandıran karşıaktarım duygusuna bağlantı buradaydı. Hasta, terapistin kendisine yakışıklı bir beyaz erkeğe terapi yaptığını göstermesinden öfke duyuyordu.
Peki bu öfke yüzeye yakın mıydı? Hasta, beyaz adamı tercih eden ortağa duyduğu öfkeyi belli ölçüde kabul edebiliyordu, ancak terapistin çok çalıştığına dair kaygı göstererek ona yönelik öfkesini hafifletmesi gerekiyordu. Terapist, ona yönelik öfkenin hâlâ ele alınamayacak kadar derinde olduğuna karar verdi. Ancak aynı zamanda aktarım hakkında bir şeyler ele alması gerektiğini de biliyordu, çünkü bu neredeyse hastanın seansı atlamasıyla sonuçlanmıştı. Acaba bir yoruma hazır mıydı? Seansın bitmesine sadece 15 dakika kalmıştı -ve hasta bu konu hakkında konuşmaya istekli görünüyordu- bu yüzden denemeye karar verdi. Acaba doğrudan tüm yoruma mı gitmeliydi -yani, hastanın yeni hastayı görmek istemediği için seansa gelmek istemediği yorumuna? Daha yavaş başlamaya karar verdi ve yeni hasta hakkında konuşmaya direnç göstermesiyle yüzleştirdi onu. “Belki ofisten çıkarken gördüğünüz biri hakkında bazı düşünceleriniz vardır,” diye girişimde bulundu. Hasta kısa bir duraksamanın ardından şöyle dedi: “Bekleme odasında nadiren başımı kaldırırım. Kafamı dergiye gömerim. Ama geçen sefer buradayken, bu adam çıkmadan önce tuvalete gitmek için neredeyse üzerime düştü. Başımı kaldırmak zorunda kaldım. Baştan aşağı Brooks Brothers kıyafetli. O tipi bilirim -üniversitede maçlardan sonra bizi bekleyen o kardeşlik kulübü çocukları. Ve senin ofisinde -bu koltukta!” Çok yaklaştığını düşündü terapist ve yorumu yapmaya karar verdi: “Belki bugün gelmek istememenizin nedeni, o hastayı görmek istememeniz olabilir.” Hasta tavana bakarak şöyle dedi: “Benden önce gelen tombul kızı seviyordum. O iyiydi. Ama bu adam. Ve şimdi muhtemelen onu her hafta görmek zorunda kalacağım.” Terapist, hastanın kıskandığını ve kendisinin beyaz kardeşlik kulübü çocuğunu ona tercih ettiğini düşündüğünü anladı; tıpkı ortağın diğer avukatı ona tercih etmesi gibi. Ayrıca, suçluluk duygularının, bu hastaları arka arkaya koyarak duyarsız davranmış olabileceği fikriyle ilgili olduğunu fark etti ve eğer bunu anlarsa, hastanın kendi ırkıyla, kadınlarla, beyaz erkeklerle ve kendisiyle olan ilişkisi hakkında daha fazla şey öğrenebileceğini düşündü. Ancak seans bitmişti -bu, bir sonraki haftaya kalacaktı.
Yorum
Baskın duygulanım – öfke
Baskın direnç – seansları aksatma
Baskın aktarım – kıskançlık, annesel, erotik
Baskın karşıaktarım – suçluluk
Baskın bilinçdışı fantezi – “Siyah bir erkek olarak, beyaz erkekler karşısında her zaman geri plana atılacağım.”
Baskın teknik mod – açığa çıkarıcı
Bunu, yürütmekte olduğunuz bir terapiden bir an ile yapıp yapamayacağınıza bakın. Kendi duygularınızı anlamanıza ne kadar izin verirseniz, bunda o kadar iyi olursunuz. Yardıma ihtiyacınız olursa, bunu bir meslektaşınızla, bir süpervizörünüzle ya da hatta kendi terapistinizle tartışın. Bir anı anlayabilirseniz, bunları bir araya getirerek tüm tedaviyi anlamanız mümkündür. Bu konuda ustalaştığınızda, siz ve hastanız onun bilinçdışı düşüncelerini ve duygularını öğrendikçe, bu neredeyse kendiliğinden gerçekleşecektir.
Altıncı Kısım: Terapötik Hedeflere Ulaşma
Giriş
Temel kavramlar
Psikodinamik psikoterapinin ana hedefleri şunlardır:
kendilik algılarının [self-perception] ve öz saygı [self-esteem] düzenlemesinin iyileştirilmesi
başkalarıyla ilişkileri geliştirmek
dış ve iç uyaranlara uyum sağlama yollarını geliştirmek
diğer ego işlevlerinin iyileştirilmesi
Bu hedeflere ulaşmada hem destekleme hem de açığa çıkarma stratejileri kullanılır.
Bu kılavuzun önceki bölümlerinde aşağıdakileri nasıl yapacağınızı öğrendiniz:
hastaları psikodinamik psikoterapi açısından değerlendirmek
tedaviyi oluşturmak
hastaları dinlemek, duyduklarınız üzerinde düşünmek ve hem desteklemek hem de açığa çıkarmak için müdahale etmek
duygulanım, direnç, aktarım, karşı aktarım, çatışma, fantezi ve rüyalara yanıt vermek için dinlemeyi, refleksiyonu ve müdahale etmeyi kullanmak
Artık hastaların terapötik hedeflerine ulaşmalarına yardımcı olmak için bu teknikleri kullanmaya hazırsınız. Bu, terapinin orta aşamasının ana çalışmasıdır. Sonraki dört bölümde ana hatlarını çizdiğimiz teknikleri hastalarla yaptığımız çalışmanın dört ana hedefine uygulayacağız:
kendilik algılarının ve öz saygı düzenlemesinin iyileştirilmesi
başkalarıyla ilişkileri geliştirmek
iç ve dış uyaranlara uyum sağlamanın karakteristik yollarını geliştirmek
Yedinci Kısım: Derinlemesine Çalışma ve Sonlandırma
Giriş
Temel kavramlar
Psikodinamik psikoterapinin sonraki aşamaları orta aşama ve sonlandırma aşamasıdır.
Orta aşamada hasta ve terapist, tedavide tekrar tekrar ortaya çıkan temel sorunları ele alarak kalıcı değişimi kademeli olarak gerçekleştirmek için birlikte çalışırlar. Buna derinlemesine çalışma [working through] denir.
Psikodinamik psikoterapinin son aşaması olan sonlandırma [termination], tedavinin sonunu işaret eder ve terapistin bu aşamaya uygun özel teknikleri kullanmasını gerektirir.
Tedavinin başlangıcı nasıl özel teknikler gerektiriyorsa, orta ve son aşamalar da öyle. Orta aşama genellikle en uzun aşamadır ve hasta ile terapistin güçlü bir ittifak içinde olduğu ve birlikte iyi çalıştığı zamandır. Altıncı Bölümde tartıştığımız tüm terapötik hedefleri ele almanın zamanı geldi. Terminasyon, güçlü duyguların, regresyonun, yasın ve pekiştirmenin [consolidation] zamanıdır. Sonraki bölümlerde tekniğinizi nasıl ve ne zaman değiştireceğinize özellikle dikkat ederek bu aşamaları gözden geçireceğiz.
Psikanalizin temel meselelerinin dürtüler ve duygular olduğu yönündeki yaygın kanaate rağmen, analitik kuram deneyimin bilişsel boyutuna -özellikle bilinçdışı düzeydeki- her zaman dikkatle eğilmiştir. Düşünme biçimimiz bireysel karakterin ve psikopatolojinin psikanalitik olarak anlaşılmasında merkezi bir rol oynamasaydı, analitik teknik bu denli yoğun bir şekilde yorumlamaya -yani bilinçdışı fikirleri bilinç düzeyine getirmeye- dayanmazdı. Freud’un özgün modeli (örneğin, 1911), ilkel dürtüler ve duygulanımların yanı sıra, zihnin bilinçdışı bölümünde “birincil süreç düşüncesi [primary process thought] adını verdiği bir düşünme türünün de var olduğunu öne sürer; bu, dünyayı kavrama biçimimizin en erken, dil öncesi dönemine ait kalıntılardan oluşur. Bu arkaik bilişsel tarz, Freud tarafından rasyonel öncesi [prerational], mantık dışı [prelogical], benmerkezci [egocentric] ve arzu güdümlü [wish-driven] bir yapı olarak kavramsallaştırılmıştır; yani, haz ilkesine göre işler, gerçeklik ilkesine göre değil. Freud, Piaget’nin* bazı çalışmalarını önceden sezmişçesine, birincil süreç düşüncesinin simgesel ve görsel niteliğini vurgulamış; onun büyüsel ve arzu-yerine-getirici yapısına dikkat çekmiştir. Döneminin Viktoryen duyarlılıklarını rahatsız eden şeyler arasında yalnızca çocukların cinselliğe sahip olduğu yönündeki iddiası değil, aynı zamanda ne kadar “uygar” ya da yüksek eğitimli olursak olalım, bilinçdışı yaşantımızda ilkel, kendine referanslı düşünme biçimlerinin kalıntılarının varlığını sürdürdüğü ve davranışlarımızı düşündüğümüzden çok daha fazla ölçüde yönettiği sonucuna varması da vardır.
*Freud’un kuramlarının, Piaget’nin bilişsel gelişim modelini doğrudan etkilediği söylenebilir. Bu model, akademik psikolojideki dar davranışçı egemenliğin yıkılmasında kritik bir rol oynamış ve günümüzde hâkim olan bilişsel-davranışçı duyarlılığın zeminini hazırlamıştır. Piaget, Carl Jung’un hem hastası hem de sevgilisi olduğu varsayılan, sonradan Freud’un öğrencisi ve çalışma arkadaşı haline gelen Sabina Spielrein tarafından analiz edilmiştir (Carotenuto, 1983; Kerr, 1993). Spielrein, Freud’un ölüm dürtüsü kuramının ilk fikirlerinin kaynağı da olabilir. Bu parlak ve yaratıcı kadın, 1941 yılında Naziler tarafından katledilmiştir. Onun erken psikanalitik hareketteki karmaşık rolüne dair bildiklerimizin çoğu, hayatta kalan bazı günlük ve mektuplar sayesinde gün yüzüne çıkmıştır.
Freud, evrensel bazı bilişsel süreçler öne sürmenin yanı sıra, bireysel içsel inanç farklılıklarından ve bunların kişinin kendine özgü psikolojisiyle ilişkilerinden de söz etmiştir. Örneğin, “Psiko-Analitik Çalışmalarda Karşılaşılan Bazı Karakter Tipleri [Some Character-Types Met with in Psycho-Analytic Work]” (1916) başlıklı makalesinde, bilinçdışı inançların belirleyici doğasını vurgulamıştır. Kurallara diğer insanların uyması gerektiğini ama kendisinin “istisna” olduğunu düşünen birini tarif ederken, bu kişinin kendisini özel bir ilahi koruma altında saydığı varsayımına dikkat çeker. Freud, bu adamın çocukken sütannesinden kazara bulaşan bir enfeksiyonun kurbanı olduğunu ve bu yaşantının farkında olmadan, tüm yaşamı boyunca tıpkı bir ‘kaza maaşı’ almayı bekler gibi, tazminat talep etme hakkına sahipmişçesine davrandığını belirtir (s. 313). Freud, “suçluluk duygusuyla suç işleyen” olarak adlandırdığı bir kişi tipini tarif ederken de benzer bir bilişsel açıklama getirir: Bazı insanlar, kendilerini zaten suçlu ve günahkâr olarak gören önceden var olan bir inancı dengelemek için bilinçdışı bir şekilde suç işlerler.
PATOJENİK İNANÇLARIN DOĞASI VE İŞLEVİ
Günümüzün psikanalitik yazarları ve araştırmacıları arasında, bilinçdışı patojenik inançlara en fazla vurgu yapanlar Joseph Weiss, Harold Sampson ve San Francisco Psikoterapi Araştırma Grubu’dur (örneğin bkz. Weiss ve diğerleri, 1986; Weiss, 1993). Başlangıçta yaklaşımlarını “kontrol-ustalık kuramı [control-mastery theory]” olarak adlandıran bu araştırmacılar, başarılı psikoterapileri ampirik olarak incelediklerinde, danışanın temel inançlarını anlamanın ve ardından, danışanın terapötik katılımını bu inançları çürütme çabası olarak yorumlamanın, tedavi sürecindeki değişimi açıklamak açısından güçlü bir kuramsal çerçeve sunduğunu ortaya koymuşlardır. Sampson, Weiss ve çalışma arkadaşları, hepimizin sıklıkla bilinçdışı düzeyde işleyen ve kendini gerçekleştiren kehanetler gibi davranan örgütleyici inançlara sahip olduğumuzu vurgularlar. Eğer bir kişi şanslıysa ve olumlu, uyumlu inançları içselleştirmişse, doyurucu bir yaşam sürme olasılığı yüksektir. Ancak kişi, örneğin kendiliğin kötülüğü, çabanın anlamsızlığı, yakınlığın tehlikesi ya da ihanetin kaçınılmazlığı gibi inançları içselleştirmişse, iyi bir terapi görmediği sürece bu inançların neden olduğu tekrar eden acılardan kurtulamayacaktır.
Biliş üzerinde duran çağdaş psikanalitik modeller, psikanalitik ve bilişsel-davranışçı anlayışlar arasında bir yakınlaşma [rapprochement] olasılığına dair heyecan verici bir umut sunmaktadır. Bu alandaki seçkin araştırmacılardan yalnızca biri olarak Wilma Bucci’nin (1997) çalışmaları, kuramsal düzeyde bilişsel bilim ile psikanalitik düşüncenin ampirik temelli bir biçimde bütünleştirilebileceğine dair yeni umutlar doğurmuştur. Daha önce de belirtildiği gibi, Allan Schore’un çalışmaları (örneğin, 1994), bu bütünleştirmenin nörobiyolojik düzeyde mümkün olabileceğini öne sürmektedir. Klinik düzeyde ise, psikoterapi entegrasyonuna yönelik canlı bir ilgi uzun süredir mevcuttur (örneğin bkz. Wachtel, 1977; Arkowitz & Messer, 1984). Son dönemde kuramsal ve teknik bir senteze yönelik artan ilgi, bilişe dair ortak ilginin psikanalitik ve bilişsel-davranışçı terapistleri birleştirdiğini yansıtmaktadır. Genellikle üzerinde durulmamış olsa da, öncü bilişsel terapistler olan Albert Ellis, Aaron Beck ve diğerleri, patolojiyi yaratan ve sürdüren bireysel irrasyonel inançlara vurgu yapmaları bakımından Freud’a benzer bir yaklaşım sergilemektedirler. Onlara göre, terapistin temel görevi bu tür inançlara meydan okumaktır. Ancak Freud ve diğer psikanalistlerden ayrıldıkları temel nokta, bu yıkıcı inançların yer aldığı dinamik, bilinçdışı bir zihinsel yapının varsayılmasına gerek olmadığı yönündeki görüşleridir; bu inançların ortaya çıkarılabilir ve ele alınabilir olduğunu düşünürler, dolayısıyla bu yapıyı varsaymaya ihtiyaç duymazlar.
Benim için cesaret verici olan nokta, bazı seçkin çağdaş bilişsel-davranışçı kuramcıların (örneğin Barlow, 1998), beyin görüntüleme alanındaki son gelişmelerin, bilişi anlamada mutlaka dikkate alınması gereken bilinçdışı süreçlerin varlığını ortaya koyduğunu kabul etmeleridir. Bununla birlikte, bireysel klinisyenlerin hem psikanalitik hem de bilişsel-davranışçı yaklaşımların ustalıklı bütünleştiricileri haline gelme ihtimaline dair bazı gerçekçi düşünceler de vardır: Ne yazık ki, her iki kuramsal geleneğe dair kapsamlı bir akademik temele sahip, yetkin bir psikoterapist olmak uzun ve zahmetli bir süreçtir ve çok az kişi bu iki yönelimin de önemli bir literatürünü yeterince derinlemesine öğrenebilir. Kişisel mizaç özellikleri, alınan eğitimin rastlantısal yönleri ve kişinin kendi kişisel terapisinin (hangi kuramsal yaklaşıma dayalı olursa olsun) ne ölçüde etkili olduğu gibi etkenler, terapistleri genellikle bu yaklaşımlardan birine yöneltir. Ayrıca, bilişsel-davranışçı ve psikanalitik yaklaşımlar arasında, temel vurgular ve varsayımlar bakımından indirgenemez bazı farklar da bulunmaktadır (bkz. Messer & Winokur, 1980; Arkowitz & Messer, 1984). Yine de, birbirinden farklı yönelimlere sahip uygulayıcıların psikoterapötik müdahalenin temellendiği bazı ortak noktaları takdir edebilmeleri, alanımızı büyük ölçüde zenginleştirecektir.
Psikopatolojiyi anlama konusunda aile sistemleri yaklaşımları da bilinçdışı inançların [unconscious beliefs] işleyişini varsayar. Aile terapistleri, bu inançları hem bireylerde hem de aile miti [family mith] olgusunda ayırt ederler. Örneğin, “Eğer bireyleşirsem annem ölür” ya da “Ebeveynlerimin kavga etmesini engellemek için hasta olan kişi ben olmalıyım” gibi düşünceler, sistemde tanımlanan hastanın en içsel inançlarını yansıtabilirken, “Aileden biri ayrışırsa hepimiz yok oluruz” gibi daha genel inançlar, tanımlanmış hastayı bir günah keçisi rolüne hapsedebilir ve tüm aile organizmasını uyumsuz bir örüntüye kilitleyebilir. Sistem odaklı ve farklı kuramsal yönelimlere sahip uygulayıcılar, bu tür inançları geçersiz kılmaya ve böylece ailenin esnekliğini ve gelişimini artırmaya yönelik müdahale teknikleri geliştirmişlerdir. Çoğu bilişsel-davranışçı terapist gibi, sistem kuramcıları da bireysel dinamik bilinçdışının varlığıyla ya da sorunlu fikirlerin bilince getirilip getirilemeyeceğiyle, psikanalitik terapistler kadar ilgilenmezler. Onlara göre, bu inançlar yeni deneyimlerle değiştirilebiliyorsa, bu durum tedavide ilerleme sağlayacaktır.
Gerçekten de birçok insanda merkezi patojenik inançlar bilinçdışı olmaktan çok ego-sintoniktir [ego-syntonic], yani kişinin benlik algısıyla uyumludur. Pek çok danışan, terapiste temel varsayımlarını açıkça ifade eder: “İnsanlara güvenilmez”, “Bütün erkekler hayvandır”, “Elimi attığım her şey berbat olur”, “Hiç kimse gerçekten başkalarını umursamaz” gibi. Bu düşüncelere gerçekten inanırlar ve bir terapist bu varsayımları sorguladığında, hemen bunları gerekçelendirmeye ve terapisti bu inançların makul olduğuna ikna etmeye girişirler. Tüm klinisyenlerin şu deneyimi yaşamışlığı vardır: Bir danışana, onun daha önce farkında olmadığını düşündükleri bir şeyi söylediğinde (örneğin, “Sanki bu dünyada var olmayı hak etmediğinizi düşünüyorsunuz” ya da “Görünüşe göre her tür otoriteye öfkelisiniz”), danışan buna şu şekilde yanıt verir: “Elbette!” -sanki terapist bu kadar açık bir şeyi anlamakta neden bu kadar gecikti diye onu aptal yerine koyarcasına.
Bilinçdışında kalan şey bazen inancın kendisi değil, o inancı başlatan kişilerarası senaryodur. Benim gözlemime göre, danışanlar irrasyonel inançlarını, bu inançların nereden geldiğini ve artık geçerli olmayan tehlikelere karşı benliği nasıl koruduklarını anlamadıkça değiştiremezler (bu konuya ileride daha ayrıntılı değinilecektir). Freud’un kendini bir “istisna” olarak gören genç adamı muhtemelen Freud’a ya da bir başka araştırmacıya özel bir korunma altında olduğuna inandığını söyleyebilirdi. Ancak erişemediği şey, çocukluğunda şu sonuca varmış olmasıydı: Bu özel koruma onun hakkıydı, çünkü kendi payına düşen acıyı zaten yaşamıştı ve bu koruma, erken dönemde geçirdiği enfeksiyonun yarattığı sağlık kaygılarından sihirli bir şekilde korunmanın bir yoluydu. Büyük olasılıkla, yetişkin zihni bu tür bir “sihirli düşüncenin” mantıksız olduğunu kavradığında, özel bir kişisel ayrıcalığa olan inancını bırakmaya başlayabilecekti.
Burada özellikle vurgulamak isterim ki, çoğu zaman “irrasyonel” olarak etiketlediğimiz inançlar, ilk olarak şekillendikleri çocukta irrasyonel değildir. Küçük çocuklar kaçınılmaz biçimde benmerkezcidir; çünkü dünya hakkında bilgileri çok sınırlıdır ve büyük ölçüde yalnızca kendi içsel durumlarının farkındalığına dayanır. Geçinmek için çalışmak zorunda olmanın gereklerini, ev dışındaki geniş dünyanın taleplerini, politik olayların etkilerini, hastalık ve ölümün gerçekliğini, olgun cinselliğin doğasını, bağımlılığın iniş çıkışlarını ve genel olarak etraflarındaki yetişkinlerin karmaşık ve birbiriyle çelişen güdülerini anlayamazlar. Ancak kendi oldukça keskin ve ince ayarsız duygularını anlarlar ve bu duygulardan genellemeler çıkarırlar. Ellerindeki sınırlı bilgiyle, içinde bulundukları durumu açıklamak için ellerinden gelenin en iyisini yaparlar ve yaşamla nasıl başa çıkacaklarına dair ulaşabilecekleri en iyi sonuçları çıkarırlar. Tıpkı mantıksal pozitivist gelenekten gelen dikkatli bir araştırmacı gibi, ellerindeki verilere en uygun, en yalın açıklamayı üretirler.
Örneğin, üç yaşındayken babası ortadan kaybolan küçük bir erkek çocuk, anne babasının boşanmasının kendisiyle ilgisi olmayan nedenlerle gerçekleştiğini ve babasının, bir zamanlar yaşadığı evde sadece bir misafir konumunda olmanın yaratacağı üzüntüyle yüzleşmek istemediği için taşındığını anlayamaz. Bunun yerine çocuk, yeterince iyi olmadığı için babasının onu terk ederek cezalandırdığı sonucuna varır. Ardından şu sonucu çıkarır: Erkek otorite figürlerine güvenilmezdir ve onlara ancak önce kendi “kötülüğünü” test edip tepkilerini gözlemledikten sonra bağlanırsa güvende olabilir. Böylece, yaşam boyu sürecek bir kışkırtma döngüsü başlayabilir: Bazı baba figürlerinin onu eksikliklerine rağmen seveceğine dair umuda tutunarak, onları sınama çabası. Zamanla bu patojenik inançlar bilinçdışına itilip çocuğun bilinçli farkındalığından silinse de, bu inançlarla ilişkili duygu ve davranışlar varlıklarını sürdürür.
Pek çok kişi, patojenik inançlarını ancak psikanalitik bir tedavinin kontrollü regresyonu sırasında ya da benzer şekilde dönüştürücü bir deneyimin şokuyla keşfeder (örneğin âşık olma ya da aşkın bitmesinden sonra, bir tiyatro oyunundan derinden etkilenerek ya da başka bir bilinç hâlini -uyuşturucu kaynaklı ya da başka yollarla- deneyimleyerek). Bu tür durumlarda insanlar, “bir düzeyde” ne kadar mantıksız şeylere inandıklarını fark ettiklerinde şaşkınlık yaşarlar. Örneğin bir hastam, sekiz yaşındayken annesinin bir beyin anevrizması sonucu ölmesinden bilinçdışı düzeyde babasını sorumlu tuttuğunu öğrenince hayrete düşmüştü. Bir meslektaşım, “aklımda değil ama içgüdüsel olarak” kadınların erkeklerle rekabet ettiğinde yok edileceğine inandığını fark etmenin kendisini ne kadar sarstığını anlatmıştı. Ben de kendi analizim sırasında, analistimin bu yönde bir telkini olmaksızın, bilinçli olarak tiksindiğim bazı etnik stereotipleri içselleştirmiş olduğumu fark ettiğimde duyduğum utancı hatırlıyorum.
İnsanların yaşamla ilgili en derin ve en mantıksız inançları çok inatçıdır. Yalnızca öğrenme kuramı açısından bakıldığında bile, bir kez iyice öğrenilmiş ve ardından aralıklı olarak pekiştirilmiş bir şeyin ortadan kaldırılmaya karşı son derece dirençli olduğu aksiyomatik [kendiliğinden doğru kabul edilen] bir gerçektir. Üstelik karmaşık bir dünyada, her türden yaşam deneyimi yaşanacağı için aralıklı pekiştirme kaçınılmazdır. Buna bir de kendini gerçekleştiren kehanet [self-fulfilling prophecy] (Rosenthal, 1966) -ya da psikanalitik terimle söylersek, yansıtmalı özdeşim [projective identification] -olgusunu eklediğimizde, yani belirli türde sonuçlar bekleyen kişilerin bu sonuçları kışkırtma eğiliminde olmaları gerçeğini, patojenik bir inancın ne kadar kökleşmiş olabileceğini anlamak daha da kolaylaşır. Psikoterapide bu aşırı belirlenmiş [overdetermined] çocukluk inançlarının değiştirilebilmesi başlı başına bir mucizedir.
Bu tür inançların dönüştürülmesinde temel unsur, terapistin her bir bireyin esas uyumsuz bilişlerini [main maladaptive cognitions] doğru şekilde kavrayabilmesidir. Tıpkı duygulanımda [affect] olduğu gibi, kişisel bir disiplin geliştirmeden ve kişinin özgün, yön verici varsayımlarını titizlikle ayırt etmeden, başkasına kendi içinde keşfettiğimiz ilkel ve benmerkezci düşünceleri yansıtmak kolaydır. Örneğin, suçluluk duygusu baskın bir terapist, kendisi gibi suçlulukla motive olan bir danışanla çalışırken, her kötü şeyin kendi hatası olduğu inancını hedef alarak danışana büyük bir iyilik yapabilir. Bu durumda terapistin kendi psikolojisi, danışanı anlamakta bir avantaja dönüşür çünkü danışan terapiste benzemektedir. Ancak danışanın motivasyonu suçluluk değilse ve bunun yerine her olumsuzluk için başkalarını suçlayan bir tutum besliyorsa, terapistin onu hatalı bir şekilde gizli bir kendini suçlama varsayımıyla ele alması, danışanın sorumluluktan kaçan patolojik yapısını pekiştirmekten başka bir işe yaramaz.
Bu bölümü tamamlarken özellikle vurgulamak gerekir ki, bazı patojenik inanç sistemleri oldukça karmaşıktır ve tek cümleyle özetlenemez; çatışma, bu inanç sistemlerinin merkezinde yer alan kafa karıştırıcı bir özelliktir. Örneğin, birçok şizofreni hastası, diğer insanlardan fazla ayrılırsa yok olacağını ama onlara fazla yakın olursa da yutulacağını (boğulacağını) düşünür (Karon & VandenBos, 1981). Borderline kişilik yapılanmasına sahip danışanlar, onlarla çalışan kişilerin çelişkili çıkarımlarda bulunmasına neden olmalarıyla bilinirler. Bazı profesyoneller, bu kişilerin temel uyumsuz inancının “Kimse benim yanımda olmayacak” olduğunu savunurken, diğerleri “İstediğim herkesi yanımda tutabilirim” inancını merkeze alır. Bu nedenle kurumlarda bazı çalışanlar borderline hastanın isteklerine hoşgörü gösterilmesini savunurken, diğerleri sınır koyma konusunda ısrarcı olur. Oysa genellikle borderline danışan her iki patojenik inancı da dinamik bir çatışma içinde taşır ve başarılı bir tedavi için kişinin bu çelişkili yönlerinin her ikisiyle de çalışılması gerekir (bkz. Masterson, 1976). Borderline bir danışanın patojenik düşünce sisteminin yalnızca bir yönüne odaklanan terapistler ya regresyonu pekiştirirler ya da inatçı bir karşıtlıkla karşılaşırlar.
Bir kişinin patojenik düşüncelerini anlamaya çalışan bir görüşmeci, çoğu zaman danışanın en derin ve en sorunlu inançlarına dair doğrudan bir anlatımla karşılaşmaz. Uyumsuz inançları ego-sintonik [benlikle uyumlu] olan kişilerde bile, terapist bu inançları çoğu zaman tesadüfen fark eder. Örneğin, danışanlarımdan biriyle üç yıldır çalışıyordum ve ancak bu sürenin sonunda, aslında bu zaman boyunca beni iyileştirdiğine dair kesin bir inancı olduğunu öğrendim: Ona göre, tüm kadın bakımverenler eğer çevrelerindeki kadınlar tarafından sevgiyle beslenmezlerse depresyona girerdi ve o da beni bu kaderden koruyordu. Yalnızca ağır paranoid vakalarda mantıksız inançlar açıkça dile getirilir ve savunulur; bu gibi durumlarda söz konusu düşünceler zaten, uygun biçimde, sanrılar [delüzyonlar] olarak değerlendirilir. Daha az zarar görmüş danışanların patojenik bilişlerini anlamak için, terapist onların yaşamla ilgili genel yorumlarından, geçmişlerini nasıl anlattıklarından, tekrar eden davranış örüntülerinden ve aktarım tepkilerinden yola çıkarak çıkarımlarda bulunabilir.
Hayata Dair Genel Yorumlar
Değerlendirme görüşmelerinde ve sonraki seanslarda kişinin söylediklerini dikkatle dinlemenin değeri asla küçümsenmemelidir. Kimi zaman, kişilerin parantez içinde söyledikleri yorumlar, onların içsel inançları hakkında büyük miktarda bilgi verir. Örneğin, “Ona güvenmemem gerektiğini bilmeliydim” gibi bir ifade, güvenmenin kişinin içindeki bir başka sese -güvensizlik telkin eden bir sese- karşı gelmek anlamına geldiğini ima eder. “Ne zaman bir şeyi dört gözle beklesem, hayal kırıklığına uğrarım” gibi genellemeler ise sadece son olaylara dair nesnel bir yansıma değil, aynı zamanda bir şeyi zevkle beklemenin o şeyi sihirli bir şekilde hüsrana dönüştüreceğine dair daha derin bir inancı dile getiriyor olabilir. Çocukken ciddi biçimde ihmal edilmiş bir kadın bir keresinde bana şöyle demişti: “Siz, ebeveynlerin çocuklarıyla ilgilenmesinin normal olduğunu sanıyor gibisiniz.”
Birlikte çalıştığım bir adamın, işler ne zaman yolunda gitse ardından mutlaka tersine döneceğine ve iyi zamanların bedelini ödeyeceğine dair benliğe uyumlu bir inancı vardı. Bu inancın onun için yarattığı soruna bulduğu çözüm ise, baştan hiçbir şeyden keyif almamaya çalışmaktı. Bu dinamiğe, onun gelişigüzel söylediği şu sözle dikkat kesildim: “Hiçbir iyi şey, bir bedel olmadan gelmez.” Bu kişiden birazdan daha ayrıntılı bahsedeceğim. Bir başka danışanım ise çoğu seansa şu sözle başlardı: “Hayat hâlâ berbat.” Bu gözlemin ardında, hayatı daha ilgi çekici ya da tatmin edici kılmak için yapabileceği hiçbir şey olmadığına ve sadece her şeye gücü yeten bir otoritenin işleri değiştirebileceğine dair içsel bir inanç yatıyordu. Dahası, karşısındaki kişi olarak ben -mevcut sözde her şeye gücü yeten otorite- hayatını onun istediği şekilde dönüştürmüyorsam, bu benim bunu yapmaya yeterince gücümün olmamasından değil, ona yeterince önem vermediğimden kaynaklanıyordu.
Bireysel Yaşam Öykülerinin Betimlenmesi
Bazen yukarıdaki gibi dramatik ve tekrar eden bir davranış örüntüsü olmasa bile, danışanın kişisel yaşam öyküsü, onun erken deneyimlerinden çıkardığı olası bilinçdışı sonuçları düşündürebilir. Görüşmeyi yapan kişinin, küçük bir çocuğun kaçınılmaz biçimde benmerkezci açıklama tarzına empatiyle yaklaşabilmesi, belirli bir danışanın olası patojenik düşüncelerini sezebilmesini kolaylaştırır. Örneğin, evlat edinilmiş çocukların çoğu, biyolojik ebeveynlerinin neden onları reddettiğine dair en az bir kuram geliştirir. Ailede erkek çocukların tercih edildiği bir ortamda büyüyen kızlar ya da kız çocuğu istenen ebeveynler tarafından büyütülen erkekler, karşı cinste olmanın çok daha iyi olduğuna dair güçlü inançlara sahip olurlar (bu inanç bazen bilinçdışıdır, bazen de bilinçlidir ve mantıklı gerekçelerle açıklanır). Erken ve tekrar eden birincil nesne yitimi yaşamış kişiler yalnızca sevdikleri herkesin onları terk edeceğine değil, aynı zamanda kendi kötü yönlerinin bu kişileri kendilerinden uzaklaştıracağına da inanma eğilimindedirler. Kötü muamele görmüş sosyal gruplara mensup bireyler, ırkları, etnisiteleri, cinsiyetleri ya da cinsel yönelimleri nedeniyle karşı güç grubunun üyelerine kıyasla onarılamaz biçimde aşağı olduklarına dair derin, rahatsız edici sonuçlara varırlar.
Ayrıca, hastanın ailesinin sosyoekonomik durumu ve etnik yapısı gibi basit demografik bilgileri bilmek de önemlidir; çünkü farklı altkültürler, ilişki, otorite, mahremiyet, cinsiyet, yakınlık, güven, disiplin ve diğer temel insani meseleler hakkında farklı inançları yaygınlaştırırlar. Kişinin dinsel yetiştirilme tarzını bilmek de, onun sorgulanmaksızın içselleştirmiş olabileceği inançlara dair bilgi sunar. Örneğin (bkz. Lovinger, 1984), Protestan aileler, çocuklarda aşırı bağımlı kalmak, bireysel inançlarının cesaretiyle ve kendi ayakları üzerinde hareket etmemek gibi durumlarda suçluluk duygusu oluşturma eğilimindedirler (tıpkı Martin Luther’in dönemin Katolik kurumuna karşı durmasında olduğu gibi). Buna karşılık, tarih boyunca topluluklarının korunması ve hayatta kalması temel bir mesele olmuş Yahudi aileler, çocuklarında aileden çok uzaklaşmaları halinde suçluluk duygusu yaratma eğilimindedirler. Bu nedenle Protestan hastalar, kendilerini zayıf, kendini şımartmış ya da yeterince bağımsız davranmamış olduklarında eleştirirken; Yahudi hastalar ise, yeterince ilgili, bağlı ya da başkalarına karşı duyarlı olmadıkları için kendilerini suçlarlar.
Hasta, etnik ve dinsel olarak terapistin aşina olmadığı geleneklerden geliyorsa, terapistin bu kültürleri ve onlara yön veren inanç sistemlerini hem dış kaynaklardan hem de hastanın kendisinden öğrenmesi gerekir (Sue & Sue, 1990). Kendi köken topluluğu hakkında ne kadar az şey bildiğimi açıkça dile getirmemi hiçbir danışanımın yadırgamadığını, aksine bunun saygı göstergesi olduğunu hissederek bundan memnuniyet duyduğunu gördüm. Bu gözlem, hastanın şu anda dahil olduğu toplulukların özgün kültürleri ve ideolojileri hakkında derinlemesine onlardan bir şeyler öğrenmek için gösterilen çaba açısından da geçerlidir. İnsanlar, çoğu zaman önceden var olan inançlarını yansıtan gruplara yöneldikleri için, bireyin güncel bağlılıkları da erken dönem inançları hakkında bilgi verir. (Bu tür incelemelerin terapiste sağladığı yan faydalardan biri de eğitimdir. Danışanlarım sayesinde, bana başka türlü görünmeyecek pek çok yaşam alanına dair değerli bilgiler edindim. Bunlar arasında sufi hareketi, kakerlik [Quakerism], Budizm, on iki adım programları, kronik hastalıklarla yaşayan kişilere yönelik destek toplulukları, hayvan hakları savunucuları, askerî personel, motosiklet çeteleri, oyunculuk öğrencileri, polis memurları, Hristiyan misyonerleri ve belirli inanç sistemlerini sürdüren ve pekiştiren diğer gruplar yer almaktadır.)
Danışanın ve köken ailesinin politik tutumları da, kişinin temel inançları hakkında bilgi verir. Örneğin, Amerikalı liberaller genellikle cömertliği ve merhameti idealleştirirken, muhafazakârlar kontrol ve adaleti idealleştirirler (MacEdo, 1991). Bazı kişilerin politik görüşleri, otoriteye direnmenin bir zorunluluk olduğu inancıyla şekillenmiştir; bazıları ise toplumsal düzen ve uyum ihtiyacını vurgular ve isyankâr davranışlardan dehşet duyar. Bu tür tutumlar, hastanın kendi yaşam öyküsünden çıkardığı temel dersler hakkında çok şey anlatır.
Tekrarlayıcı Davranış
Pek çok insanda, problemli içsel inançlar hastanın sürekli yinelenen davranış örüntülerinden çıkarılmak zorundadır. Örneğin, birlikte çalıştığım bir adam tekrar tekrar ve bana göre kompülsif bir şekilde karısına sadakatsizlik ediyordu. Bu davranışının açıklaması ise kadınlara duyduğu hayranlıktı -kadın güzelliğinin bir tutkunu olduğunu ve kendisini ve hayranı olan çekici kadınları bir cinsel ilişkinin keyfiyle ödüllendirmeye karşı koyamadığını söylüyordu. Hem eşine hem de her seferinde bir sonraki heyecan verici fetih uğruna terk ettiği sevgililerine yaşattığı acı, ona göre, onların onun gibi kadınların cazibesini bu kadar takdir eden bir erkekle bağlantı kurmuş olmanın hazzı karşılığında ödedikleri küçük bir bedeldi. Kadınlara karşı bilinçdışı bir öfke taşıdığı sonucuna varmak benim için zor olmadı; fakat onun bu yönünü bulup tam olarak deneyimlemesi uzun zaman aldı. Bu öfke, annesinin onu küçükken terk ettiği kişisel bir geçmişten kaynaklanıyordu ve kadınsı bir nesneye bağlanıldığında terk edilmenin kaçınılmaz olduğuna dair bilinçdışı inancı nedeniyle, sonrasında bağlandığı kadınlarla da tekrar terk edilmeden önce ilişki kurup kopuyordu. Çocuklukta edindiği bu çıkarım ile davranışları arasındaki ilişkiyi kavrayana kadar kadınları istismar etmeyi bırakamadı.
Bir başka hastam ise yaptığı her tercihi yanlış olarak değerlendirme alışkanlığına sahipti. Her önemli kararı -hangi kadınla dışarı çıkacağı, hangi dersi alacağı, hangi işin peşinden gideceği, tatile nereye gideceği vb.- aşırı bir zihinsel ıstırapla tartar, sonunda bir karar verdiğinde ise gitmediği yolun aslında doğru olan olduğuna ikna olur ve kötü yargısı yüzünden kedere gömülürdü. Sonunda birlikte şu en az üç patojenik inancın bu örüntünün altında yattığını keşfettik: 1) eğer kendi başına karar verirse cezalandırılacağı ve bu nedenle kendini cezalandırmasının daha güvenli olduğu inancı; 2) seçimlerinin olumlu sonuçlarının keyfini çıkarmayı hak etmediği inancı; ve en önemlisi, 3) kusursuz bir karar diye bir şeyin var olduğu, yani hiçbir ambivalans içermeyen bir yönün mümkün olduğu inancı; dolayısıyla, nihai kararına dair bir ambivalans hissediyorsa, bu kararı vermesi zaten başlı başına yanlış olmuş demekti.
Bu adamda, daha önce belirtildiği gibi, işler iyi gittiğinde keyif almaktan kaçınmak gerektiği inancı da vardı; çünkü bu durumların kaçınılmaz olarak felaketle sonuçlanacağına inanıyordu. Bu düşüncenin ardındaki büyüsel düşünceye karşı onunla oldukça doğrudan bir müdahalede bulunduğumu hatırlıyorum. Onun düşüncelerine karşı şunu savundum: Şans zaman zaman artıp azalabilir ama bu düşüşlerin, yalnızca şansın yükseldiği anların keyfini çıkarmaya izin verdiğimiz için meydana geldiğine dair hiçbir kanıt yok. Yetişkinlikte bu patojenik fikirler ona büyük acılar yaşatmasına -daha doğrusu, keyif verici birçok fırsatı ıstırap haline getirerek onlardan kaçınmasına- rağmen, yaşamın normal belirsizlikleri üzerinde her şeyi kontrol eden bir zihin gücüne sahip olma duygusundan vazgeçmekte çileden çıkarıcı derecede isteksizdi.
Aktarım Tepkileri
Geleneksel, uzun süreli terapilerde, patojenik inançlar aktarım ilişkisi içinde yavaş yavaş açığa çıkar. Bu inançlar ortaya çıktığında, çoğu zaman her iki tarafı da yoğunluklarıyla şaşırtır. Örneğin, travmatize olmuş kişiler genellikle terapinin bir noktasında terapistin kendilerini kötüye kullanmak üzere olduğuna dair ezici bir kanaate ulaşırlar. Benimle psikanalitik çalışmaya katılan, oldukça işlevsel ve gerçekçi bir kadın, terapinin hassas bir aşamasında benimle konuşamaz [bana anlatamaz] hale geliyor, divana cenin pozisyonunda kıvrılıyor ve sanki hayati organlarını bir saldırıdan korumaya çalışıyordu. Babası, öfke nöbetlerine kapıldığında, erişebildiği herhangi bir yerinden onu fiziksel olarak hırpalayan biriydi.
Depresif kişiler, kötülüklerinin kendilerini iyi tanıyan herhangi birini uzaklaştıracağına ilişkin içsel bir kanaat taşıdıklarından, terapide tipik olarak, klinisyenin onları reddetmek üzere olduğundan emin oldukları ıstırap dönemlerinden geçerler. Bu ruh halinde olan danışanlarımdan biri, tedavisini sonlandırmamam için bana yalvarırken buldu kendini; oysa beni, hastalarla uzun vadede kalma konusundaki ünüme dayanarak, bilinçli olarak analisti olarak seçmişti (“İnsanlarla kalma eğiliminde olduğunuzu biliyorum, ama onlar ben değil. Öğrendiğiniz her yeni şeyle birlikte bunun bardağı taşıran son damla olacağını ve beni tiksintiyle dışarı atacağınızı varsayıp duruyorum”).
Terapist analiz ya da uzun süreli analitik terapi yapabilecek bir konumda olmadığında, patojenik inançların kendi hızlarında ortaya çıkabildiği durumlarda gerekli olmayan çıkarımsal sıçramalar yapmak zorundadır. Bu sıçramaları akıllıca yapmak önemlidir; çünkü kişi bir hastanın kendine özgü ideolojisini ne kadar doğru kavrarsa, onu etkileme konusunda o kadar fazla ağırlığa sahip olur. Patojenik fikirlere ilişkin küçük aktarım göstergeleri, terapötik ilişkinin en başında belirgin olabilir. Bir hastanın sorduğu sorular, göz teması kurma ya da göz temasından kaçınma biçimleri, seans programı, ücret ve iptal politikası gibi meselelerin tartışıldığı ruh hali -bunların tümü, kişinin terapi karşılaşmasına ilişkiye dair ne tür fikirler getirdiğini düşündürür. Örneğin, “Yalnızca kısa süreli terapi istiyorum” gibi bir yorum, kişinin zaman ve masrafla ilgili kaygılarından daha fazlasını yansıtabilir; kişinin kendini bağımlı olmaya bırakması halinde, başka bir kişinin potansiyel olarak kötü niyetli gücüne karşı fazla savunmasız kalacağı yönünde bir patojenik inanca işaret edebilir.
PATOJENİK İNANÇLARI ANLAMANIN KLİNİK ÇIKARIMLARI
Bir kişinin patojenik inançları hakkında, daha ilk görüşmeden itibaren makul hipotezler oluşturmanın önemi, hastanın en başından itibaren, doyum verici bir yaşam sürme çabalarını zedelemiş ve yük hâline getirmiş olan kanaatlerinin yanlışlanması için bilinçdışı olarak terapiste yönelmesinde yatar (Weiss, 1993). Uygulayıcının, danışanın varsayılan patojenik fikirlerine ilişkin yorumlar yapmasının çalışmanın bir parçası olup olmayacağından bağımsız olarak, özellikle erken seanslarda terapistin, kişinin uyum bozucu inançlarını pekiştirmemek için özen göstermesi önemlidir (daha sonraki seanslarda, terapötik ittifak sağlamlaştıktan sonra, bu tür bilişlerin hastaya geçici olarak doğrulanmış gibi hissettirdiği kaçınılmaz yollar analiz edilebilir ve onarılabilir). Bir erkek dikkatli bakımverenler tarafından yetiştirilmişse, terapistin sessiz dikkatini destekleyici olarak görmesi muhtemeldir; fakat ihmal ve ilgisizlik içinde büyütülmüşse, sessizlik ona kayıtsızlık gibi gelecektir. Bilinçdışı olarak, erkeklerin kendisini önemsemediğine inanan bir kadın, sıcaklık ileten bir erkek terapistle konuşmaktan rahatlama duyacaktır; fakat aşırı müdahil ve baştan çıkarıcı bir baba tarafından yetiştirilmiş bir kadın, bu tutumu sınırlarına yönelik bir tehdit olarak yanlış anlayabilir.
Anksiyete bozukluklarında ve fobik durumlarda, bir durumu hasta için “irrasyonel” biçimde korkutucu kılan patojenik inançlar bazen klinisyen için açık, bazen de daha örtüktür. İster davranışçı duyarsızlaştırmayı, ister psikodinamik ustalığı [mastery], ister her ikisini birden içersin, bir tedavi planı tasarlamak için, korkulan bir duruma bağlanmış olan patojenik inançların tam doğasını bilmek esastır. Birlikte çalıştığım agorafobik bir kadın, dışarı çıkma konusunda kendisini esasen dehşete düşüren şeyin, başkaları tarafından sinirleri harap olmuş biri olarak görülme ve bu nedenle tanıdıklarının küçümseme nesnesi hâline gelme olasılığı olduğunu hissediyordu. Birlikte çalıştıkça, bilinçdışı düzeyde çok daha rahatsız edici bir olasılığın, hiç fark edilmeyebileceği olduğunu anladık. Böylece, kendisini olumsuz ilgiye değil, ilgi yokluğuna karşı duyarsızlaştırması gerektiği sonucuna vardık. (Freud, korkuların çoğu kez istekleri gizlediğini belirtirdi: Başkalarının onu böylesine eleştirel biçimde inceleyeceğine ilişkin korkusunun ardında, teşhirci bir istek, görülme ve bilinme isteği vardı.) Alkolik çocukluk dönemi bakımverenlerinin aşırı ihmali göz önüne alındığında, fark edilmemek onun için yaşamı tehdit eden tehlikelere açık kalmak anlamına geliyordu. Onunla, kendisine hiçbir ilgi duymayan tamamen yabancı insanların çevresinde bulunmaya ilişkin kademeli bir program üzerinde çalışmak, onu kendisini tanıyan kişilerin olası eleştirilerine duyarsızlaştırmaya çalışmaktan daha iyi bir tedavi planı olduğunu kanıtladı.
Psikanalitik literatürde, söz konusu deneyimin tüm öğelerinin tam bir analizi olmaksızın kalıcı değişim üreten bir “düzeltici duygusal deneyim”e (Alexander, 1956) sahip olmanın mümkün olup olmadığına ilişkin uzun süredir devam eden bir tartışma vardır. Bu tartışmanın bir atası, 1900’lerin başlarında Freud ile Ferenczi arasında hastaların esasen yeniden ebeveynlenip ebeveynlenemeyeceği konusunda yaşanan anlaşmazlıktı; bunun bir akrabası da, eyleme koyma ile yorumlamanın göreli terapötik rolleri üzerine tartışan, daha ilişkisel yönelimli analistler ile daha klasik yönelimli analistler arasındaki yakın dönem tartışmalarda yeniden ortaya çıkmıştır (bkz. Mitchell & Black, 1995). Bu meseledeki konumları ne olursa olsun, çoğu analitik tedavi uygulayıcısı, hastanın patojenik beklentileriyle çelişecek biçimde davranmaya büyük bir özen gösterir; ancak sonunda kendilerini hasta tarafından bu beklentileri doğrulayan kişiler olarak yeniden tanımlanmış bulurlar. Aktarımın gücü böyledir. Fakat hiç kimse, aktarımın danışan tarafından özümsenebilmesi için önce tam olarak analiz edilmesi gerekip gerekmediğinden bağımsız olarak, terapistin düzeltici bir konumu temsil etmeye çalışmaması gerektiğini savunmaz.
Hepimiz patojenik fikirleri değiştirmenin olduğundan daha kolay olmasını isteriz. Good Will Hunting [Can Dostum] filminde, terapistin çocuklukta istismara uğramış genç bir adama sürekli olarak “Bu senin suçun değil!” diye yinelediği psikoterapi ilişkisi tasvirinden birçok kişi etkilenmiştir. İzleyicinin bu sahneye verdiği tepki, sıradan insanların, çocuklukta kötü muamele koşulları altında, kendiliğe ilişkin irrasyonel olumsuz inançların hem kaçınılmaz olduğunu hem de kişinin psikopatolojisine içsel olarak dahil olduğunu ve bunlara yönelik bir saldırının ruh sağlığı tedavisinin temel bir yönü olduğunu ne ölçüde takdir ettiğini gösterir. Bununla birlikte terapistler, işimizin hastanın inançlarına meydan okuyan bilgiyi yinelemek kadar basit olmasını ancak dileyebilirler. Eğer insanlar, yalnızca birisi onlara güçlü biçimde karşı çıktığı için patojenik fikirlerini yeniden değerlendirebilseydi, psikoterapiye gerek kalmazdı. Çoğumuz, irrasyonelliklerimiz konusunda bizimle yüzleşmekten memnuniyet duyan arkadaşlardan, akrabalardan ve otorite figürlerinden yoksun değilizdir; yine de kişisel mitlerimize, küçük bir çocuğun bir battaniyeye ya da oyuncak ayıya tutunduğu kadar inatçı biçimde tutunuruz.
İrrasyonel inançların, bilinçli olduklarında etkiye daha açık olduklarını zaten savunmuştum. Terapist, hastanın geçmişindeki sorunlu nesnelerden yalnızca farklı davranmakla kalmamalı, aynı zamanda kişinin ilişkiye hangi beklentilerin getirildiğini görmesine de yardım etmelidir. Ancak o zaman hasta, bu beklentilerin yanlışlandığını fark edebilir. Aksi takdirde insanlar, yeni şarabı eski şişelere koymanın bilgi-işleme düzeyindeki eşdeğerini yapma konusunda esrarengiz bir yeteneğe sahiptir. Örneğin, iyi niyetli bir terapist depresif bir kadına, “Kendinizde korkunç derecede kötü bir şey varmış gibi hissediyorsunuz, ama aslında çok iyi bir insansınız” dediğinde, hastanın, özsel kendiliğinde korkunç bir şey olduğuna ilişkin inancını yeniden değerlendirmesindense, terapistin iyi bir insan olduğu sonucuna varması-kendisiyle karşıtlık içinde- ya da terapistin, hastanın iyi bir insan gibi görünme maskaralığına kanacak kadar budala olduğunu düşünmesi çok daha olasıdır. Terapist, uygulayıcıların ilgilendiği tek şeyin para olduğunu düşünen paranoid bir erkek için ücreti düşürdüğünde, hastanın, başkalarının parasal güdülerine ilişkin kuşkularını yeniden değerlendirmesindense, terapistin onu uzun ve pahalı bir bağımlılığa ayartmaya çalıştığından korkması daha olasıdır.
Belirli patojenik inançlara yol açan koşulların bilinmesinin, onları bilinçli hâle getirme ve değiştirme sürecini hızlandırmasının en az üç nedeni vardır: (1) Değer verilen ama nihayetinde zararlı olan inançların çocukluk kökenlerini bilen hastalar, mevcut gerçeklikler ile önceki gerçeklikler arasında daha iyi ayrım yapabilir ve ardından önceki gerçekliklerin doğurduğu, değer verilen bilişlerin hâlâ geçerli olup olmadığını değerlendirebilirler; (2) belirli bir kişisel ideolojiyi neden ürettiklerini bilen hastalar, irrasyonel fikirleri kabul ederken kendilerini daha az deli hissederler; ve (3) uyum bozucu inançların ne kadar fazla çocuksu dehşeti içinde barındırdığını takdir eden hastalar, karşıt varsayımlar temelinde davranmaya çalıştıklarında yüzleşecekleri anksiyete miktarını daha iyi tolere edebilirler. İnsanlar irrasyonellikleri içinde derinden anlaşıldıklarını hissettiklerinde ve terapistin, mantıksız kanaatlerini geliştirmiş olmalarına yönelik şefkatiyle özdeşim kurabildiklerinde, bu kanaatleri potansiyel olarak yanlışlayacak riskler alma görevine çok daha az savunmacılıkla yaklaşabilirler.
Bertram Karon’la (1998) birlikte, bu gözlemlerin sanrıları olan bireylerin tedavisi için hiçbir belirsizlik olmaksızın geçerli olduğuna kesinlikle inanıyorum. En çok değer verdikleri sanrısal fikirlerinin çocukluk kökenlerini anlamaya başlayan şizofrenik kişiler, değişme çabasına eşlik eden dehşetleri yaşayarak geçirmelerine yetecek kadar desteğe sahip olduklarında, aslında bu fikirlerden vazgeçebilirler. Kendi klinik deneyimim buna tanıklık etmektedir; ayrıca, psikotik hastaları yalnızca ilaçla tedavi etmeye ve “yönetmeye” yönelik güncel heveslere meydan okuyarak, ağır ruhsal hastalığı olan kişilerin rahatsız edici öznel dünyasını anlamaya ve psikotik danışanlara, acı çeken herhangi bir insanın bir profesyonelden bekleyebilmesi gereken empatik ilgiyi ve bağlılığı sunmaya kendilerini adamış, iyi tanıdığım birçok meslektaşımın deneyimi de buna tanıklık etmektedir.
Burada, Weiss ve Sampson ile meslektaşlarının terapistler olarak çalışmalarımıza katkıda bulundukları modelden kısaca bahsetmek istiyorum. Birçok klinik kuramdan farklı olarak, bu model yalnızca uygulayıcı deneyiminden değil, aynı zamanda kapsamlı psikanalizler ve terapiler üzerine yürütülen ampirik araştırmalardan ve hastalarla ve eski hastalarla yapılan görüşmelerden de türemiştir. Sonuç olarak, onların çıkarımları analist merkezli olmaktan çok hasta merkezlidir. Başka bir deyişle, teknik hakkındaki hâkim kuramlarımız (örn. Greenson, 1967; Etchegoyen, 1991), terapi sürecini tedavi eden kişinin perspektifinden betimlemiştir. Bu kuramlar, hastanın bilinçli olarak değişmek istediğini, fakat değişim girişiminde bulunulursa ne olacağına ilişkin derin, bilinçdışı korkular nedeniyle buna direndiğini varsaymıştır. Dolayısıyla terapist, böyle bir direnci analiz ederek yavaş yavaş ortadan kaldırmalıdır. Aslında terapi süreci klinisyenin perspektifinden şöyle hissedilir: Bu kişinin değişmesine, onun bunu başarabiliyor göründüğünden daha hızlı biçimde yardım etmek istiyorum; bu nedenle, bu kişinin çabalarıma karşı çıkan yanını ele almak zorundayım. Terapist için, değişimin önündeki güçler çoğu zaman değişimi destekleyen güçlerden daha büyükmüş gibi hissedilir; çünkü tedavi eden kişinin mücadele ettiği dinamikler bunlardır.
San Francisco Psikoterapi Araştırma Grubu üyeleri, değişme isteği ile değişme korkusunun aynı diyalektiğinden söz etmişlerdir; ancak bunu hastanın bakış açısından yapmışlardır -bu, esasen vurguyu tersine çeviren bir bakış açısıdır. Onlar danışanı yalnızca değişmek isteyen biri olarak değil, aynı zamanda değişimin gerçekleşebileceği bir plana sahip biri olarak görürler. Bilinçli ve bilinçdışı öğeleri olan bu plan, hastanın sorunlu olduğunu bildiği, fakat derin biçimde güçlü hissettiği patojenik inançları yanlışlamaya yönelik bir çabayı içerir. Dolayısıyla danışanın bakış açısı yaklaşık olarak şöyledir: En derin kanaatlerimin irrasyonel olduğunu bana göstermesi için terapistime ihtiyaç duyduğumu biliyorum; bu yüzden, onları güvenli biçimde terk edip edemeyeceğimi sınamanın yollarını sürekli tasarlamak zorundayım. Cesaret ettiğimden daha hızlı değişmek istiyorum ve bu süreç bana bunu yapma cesaretini verecek. Hastaya göre, değişimden yana olan güçler zaten var sayılır; değişime yönelik ketlenmeler ise rahatsız edicidir, fakat bunaltıcı değildir.
Testlerden Geçmek
Bu düşünme biçimine göre, analitik psikoterapi yapmak, hastanın birbiri ardına gelen testlerinden geçmek anlamına gelir. Sampson ve Weiss, bu tür testlerin iki çeşidi olduğunu belirtmişlerdir: aktarım testi [transference test] ve pasiften aktife dönüşüm [the passive-into-active transformation] (Racker’ın [1968] bu süreçlerin duygulanımsal karşılıkları olan uyumlu [concordant] ve tamamlayıcı karşıaktarım [complementary countertransference] kavramlarıyla karşılaştırınız). İlk test türünde danışan, terapistin, kendi patojenik inançlarının temelini oluşturmuş olan erken nesne gibi davranıp davranmayacağını yoklar; ikincisinde ise danışan, çocukken kendisine davranıldığını hissettiği biçimde terapiste davranır ve ardından, terapistin bu tür bir muameleyle başa çıkmak için danışanın geliştirdiği kanaatlere başvurmaksızın durumu idare edip edemeyeceğini görmek üzere onu yakından gözlemler.
Örneğin, çabuk sinirlenen ve despot bir baba tarafından derinden incitici biçimlerde eleştirilmiş ve bunun sonucunda kusur bulan otoritelerle başa çıkmanın en iyi yolunun kendiliği eleştiriyi hak ediyor olarak görmek ve boyun eğmek olduğuna ikna olmuş bir kadının terapötik durumunu ele alalım. Tedavide böyle bir kişi ya (1) terapistin eleştirel olduğundan kaygılanırken bulabilir kendini ya da (2) babasının eskiden kendisini eleştirdiği gibi terapisti eleştirebilir. Her iki durumda da, küçük bir kızken inşa ettiği fikirlerden farklı altta yatan fikirleri yansıtan bir davranış görmeyi ummaktadır. İlk durumda, müdahalenin terapötik olabilmesi için, klinisyenin genellikle yalnızca danışanın tedavi eden kişiyi nasıl eleştirel babaymış gibi deneyimlediği üzerine yorum yapması gerekir. Terapistin yargılayıcı bir otorite gibi davranmak yerine bunu sessizce soruşturuyor olması, danışanın çocukluk deneyimi ile bu yeni deneyim arasında ayrım yapmasına yardım edecektir. İkinci durumda ise terapist, kadının provokasyonuna savunmacı olmaksızın tepki vermeli; ancak bunu, danışanın uygulayıcının özsel kusurluluğunu açığa çıkardığı fikrine kapılmadan yapmalıdır. İlki yorumlayıcı bir müdahaledir; ikincisi ise bir sahnelemedir.
Sampson ve Weiss, başlangıçta kontrol-hâkimiyet teorisini [control-mastery theory] daha geniş psikanalitik topluluğa tanıtırken, politik açıdan oldukça dirayetliydiler. Hastaların patojenik inançlarının uygulayıcılar tarafından terapötik olarak yanlışlanmasına ilişkin verdikleri örneklerin çoğu, yanlışlamanın terapistin yaygın kabul gören teknik normlardan sapması olmaksızın mümkün olduğu durumları içeriyordu. Bu stratejiyle, geleneksel uygulayıcıları “vahşi” ya da disiplinsiz müdahaleler konusunda kaygılandırmaktan kaçındılar. İşte bir terapistin geleneksel teknik aracılığıyla hastanın testinden geçebileceği bir tedavi durumuna ilişkin sıradan bir örnek: Kendisinin tekil biçimde hak sahibi olduğu, başkalarının kendisi için kendilerini basitçe seferber etmeleri gerektiği yönünde patojenik bir inancı olan bir erkek, terapistin düzenli ödeme konusundaki ısrarı tarafından sağaltıcı biçimde zorlanır. Daha incelikli bir örnek: Herkesten bilgi koparabileceğine ve güvenliği için bunu yapmaya ihtiyaç duyduğuna ilişkin bilinçdışı bir kanaati olan bir kadına, terapistin kişisel nitelikteki şeyleri olabildiğince az açığa vurduğu klasik konum iyi gelir. Birçok danışan, klinisyenin zamanla değerini kanıtlamış psikoterapötik teknikleri ihtiyatlı biçimde kullanmasına yanıt olarak irrasyonel kanaatlerini gerçekten yeniden düşünür. Örneğin terapistin yargılayıcı olmayan dinleyişi, önemsemesi ve hatırlaması gibi geleneksel tarzın bazı yönleri, dürüst olmanın tehlikelerine ilişkin patojenik inançları kendi başlarına azaltabilir.
Bununla birlikte, önceki seçeneklerden oldukça farklı teknik seçeneklerin terapötik tercih olacağı bireyler vardır. Hiç kimseye borçlu/minnettar hissetmemek için her borcu zamanında ödemekle obsesyonel biçimde meşgul olan bir erkeğe, küçük bir borç biriktirmesine tahammül edebilen bir terapist derinden yardımcı olabilir; ardından da terapist, birisinin kendisine bu şekilde tölerans göstermesine izin verdiğinde olacaklara dair ızdırabını ve tüm felaketleştirici fantezilerini analiz eder. Başka biri hakkında herhangi bir şey bilmeye hakkı olmadığını hisseden bir kadın, terapistin şöyle bir şey söylemesinden etkilenebilir: “Çocuklarınızdan ve ebeveyn olmakla ilgili hislerinizden çok söz ediyorsunuz; buna rağmen benim çocuklarım olup olmadığını bana hiç sormadınız.” Terapistin böyle bir soruyu gündeme getirmeye açık oluşu ve hastanın, terapistin tedavi eden kişiye herhangi bir kişisel soru sormaktaki isteksizliğinin anlamlarını araştırdıktan sonra, bu soruyu yanıtlamaya gönüllü olması, yaşamındaki otoriteler hakkında önemli herhangi bir şeyi bilmeye hakkı olmadığı yönündeki patojenik inanca karşı güçlü bir karşı etki oluşturabilir.
Testleri Üreten İnançları Açığa Çıkarmak ve Anlamak
Daha önce ileri sürüldüğü gibi, bir kişinin patojenik inançlarını anlamanın klinik sonuçları, terapistin her hastanın testlerinden geçme çabalarıyla sınırlı değildir. Danışanlarımızın, testlere yol açan kanaatlerin tam olarak ne olduğunu, bunların nasıl ortaya çıktığını, başlangıçta kişiyi korumak üzere nasıl işlev gördüğünü ve şimdi kişinin zararına nasıl işlev gördüğünü görmelerine de yardım etmemiz gerekir. Aksi takdirde, terapist artık danışanın testlerinden geçmek üzere orada bulunmadığında, terapide elde edilen klinik ilerlemenin büyük bir kısmı geri dönebilir. Başka bir deyişle, danışanın altta yatan uyum bozucu inançlarının incelenmesi, derinlemesine çalışma sürecinin önemli bir parçasıdır. Kısa süreli çalışmada bile bir terapist, hastanın patojenik beklentilerini yalnızca yanlışlamakla kalmayıp aynı zamanda bu beklentilerin varlığı ve olası çocukluk dönemi anlamı hakkında da yorum yaparsa, çok daha fazlasını başaracaktır.
Ne demek istediğimi bir örnek açıklayabilir. Depresif psikolojilere sahip olan bizler, tam olarak bilinirsek reddedileceğimize ilişkin beklentimizi geçersiz kılan terapistlere sıcaklıkla ve rahatlayarak yanıt veririz. Bu tür beklentiler çoğu kez, muhtaçlığımızdan ya da kötülüğümüzden dolayı terk edildiğimiz sonucuna vardığımız çocukluk ayrılığı deneyimlerine dayanır. Antidepresif etkinliklerini bizi reddetmemekle sınırlayan terapistler kısa vadede bize rahatlatıcı gelecektir; fakat nihayetinde bizde, patojenik inançlarımıza karşı koyan bir öz-değer duygusu değil, böylesine muhtaç ya da kötü bir kişiyle kalmayı sürdürdüğü için terapistin idealleştirilmesini üreteceklerdir. Ve böyle tedavilerde, bu tür bir inancı destekleyen büyüsel fanteziyi, yani yalnızca ihtiyacımızı aşabilir ya da iyi olabilirsek, terk edilme ile asla yüzleşmek zorunda kalmayacağımız umudunu zayıflatacak hiçbir şey gerçekleşmiş olmayacaktır. Kendiliği değersizleştiren inançlarımız ve bunlara bağlı çocuksu omnipotent fanteziler açığa çıkarılıp incelenmedikçe, terapi sona erdiğinde kendilerini yeniden öne sürmenin yollarını bulacaklardır.
Patojenik fikirleri ele almak her zaman yıllar süren psikanalitik bir araştırma meselesi değildir. Birlikte çalıştığım, annesi, o on dört yaşındayken kanserden ölmüş olan bir erkek, haftada bir kez yapılan birkaç aylık terapiden sonra oldukça iyi duruma gelebildi; bu terapide, annesinin ölümünün, kendisinin ondan duygusal olarak ayrılmasının sonucu olduğuna ilişkin kanaati kendi içinde keşfetti. Eşiyle ilişkili olarak yaşadığını hissettiği bazı sınır sorunları üzerinde çalışmak üzere gelmişti; çünkü kendisini eşiyle iç içe geçmiş halde bulup duruyordu. Bilinçdışı suçluluğu açığa çıkarıldığında, bunu azaltabildi ve normal bir ergenlik ayrışmasını gerçekleştirmiş olsun ya da olmasın, annesinin yine de ölmüş olacağını fark edebildi. Bu keşif, onun evlilik içindeki işleyişinde daha bireyleşmiş, eşini ayrı bir kişi olarak daha fazla destekleyen ve “bencilliğinin” olası vahim sonuçlarından daha az korkan biri hâline gelmesini sağladı.
Çocukların kendi bireysel çıkmazlarından çıkardıkları sonuçların kalıcı etkilerini kabul etmenin önemine ilişkin bu tür içgörüler, psikanalitik toplulukla sınırlı değildir. Jennifer Freyd’in (1996) “ihanet travması” üzerine yazılarına aşina olan okurlar, çoğunlukla çağdaş bilişsel psikolojinin dili içinde ortaya çıkan çok benzer argümanlar bulacaklardır. Freyd, çocukların, bağımlı konumları nedeniyle, kendilerini istismar eden otoritelerin bunu, kendileri hak ettikleri için yaptıklarına inanmak zorunda olduklarını vurgular. Aksi takdirde, hayatta kalmalarının zalim ve güvenilmez insanların elinde olduğunu kabul etmeyle ilişkili dayanılmaz dehşetle yüzleşmek zorunda kalırlardı. O, travmayla ilişkili bellek meselelerini bu tür formülasyonlara göre anlamak için iyi gerekçelendirilmiş, bilimsel olarak desteklenmiş bir sav ortaya koyar ve çalışmasının travmatize olmuş hastaların tedavisiyle ilgisi büyüktür.
Kuramsal yönelimlerimizin farklı olmasına rağmen, Freyd ile benim, çocuklukta fiziksel ve cinsel istismara uğramış mağdurlara sonunda oldukça benzer şeyler söylediğimizden kuşkulanıyorum:
“Bütün çocuklar gibi, istismarınızın kendinizdeki yanlış bir şeyden kaynaklandığına inanmayı tercih ettiniz. Buna inanmak sizin için umudu korudu; çünkü sizde neyin yanlış olduğunu anlamaya ve onu değiştirmeye çalışabilir, sonra belki istismarın durmasını sağlayabilirdiniz. Umuda bu şekilde tutunmak, bağlı olmak zorunda olduğunuz insanların kontrolden çıkmış ve yıkıcı oldukları yönündeki dehşet verici olguyla yüzleşmeye tercih edilirdi.”
Çocuklukta ağır kötü muameleye maruz kalmış kişilerle çalışırken, terapistin istismar edici olmayarak aktarım testlerinden geçmesi ve hastanın istismarı karşısında yılmayı reddederek pasiften-aktife testlerinden geçmesi yeterli değildir. Bu etkinliklere ek olarak, uygulayıcılar danışanın, travma öyküsünün mirası olan güçlü bilişleri gün yüzüne çıkarmasına ve yapısöküme uğratmasına yardım etmelidir. Bu ilke, travmatik olsun ya da olmasın, herhangi bir çocukluk senaryosunun ürettiği uyum bozucu inançların öğrenilmişliğini çözme süreci için geçerlidir.
Son olarak, hastanın testlerinden geçmenin doğrudan/düz bir mesele olmadığı durumlarda yorumun kritik rolünü vurgulamak istiyorum. Bu değerlendirme, testlerin, terapisti hangi tutum alınırsa alınsın antiterapötik olma konumuna yerleştiren karmaşık ve çatışmalı bir bilinçdışı inancı ifade ettiği durumlar için geçerlidir. Örneğin, lisansüstü eğitimimizde çok azımızın hazırlandığı oldukça yaygın bir durumda, borderline ve/veya travmatize olmuş bir kadın, terapistten kendisine sarılmasını ister. Hasta, bakımverenlerin kendisinden tiksindiğine ilişkin patojenik inancı yanlışlamaya çalışıyor olabilir. Fakat aynı anda, otoritelerin onun muhtaçlığını kendi duyusal ve narsisistik doyumları için sömüreceklerine ilişkin aynı ölçüde güçlü bir kanaati de yanlışlamaya çalışıyor olabilir. Sonuç olarak terapist panik hisseder ve şöyle düşünür: “Ona sarılmamam duygularını korkunç biçimde incitecek, çünkü bu, onun iğrenç biri olduğuna ilişkin kanaatini pekiştirecek. Ama ona sarılırsam, kendisinden yararlandığımdan ve uygun sınırları koruyacağıma güvenilemeyeceğinden dehşete düşecek.”
Dolayısıyla bu testten geçmenin basit bir yolu yoktur. Fakat karmaşık bir yolu vardır: Terapist danışana, kendisini korkunç bir ikilem içinde hissettiğini, ona sarılmanın da sarılmamanın da incitici olabileceğini açıklayabilir ve ardından, hastanın sarılma gereksinimini ifade edişinde terapistin birbiriyle savaş hâlinde gördüğü altta yatan inançlar hakkında konuşmayı sürdürebilir. Bu açıklama, açık reddetme tehlikesi ile baştan çıkarıcı/sınır ihlal edici bir yakınlık tehlikesi arasında bir yol bulur. Ve nihayetinde, hasta, doğrudan algılandığı hâliyle gereksinimlerinin engellenmiş olmasına duyduğu öfkeyi derinlemesine çalıştığında, bu açıklama danışanın yararına özümsenebilir. Hatta şunu söyleyecek kadar ileri giderdim: Terapist ne zaman bu türden çaresiz bir ikilem içinde olduğunu hissederse -“Aman Tanrım, ne yaparsam yanlış olacak” fenomeni-, çatışmanın iki yanının kendilerini ifade ettiği ve terapistin yorumlayıcı eklemlemesine ihtiyaç duyduğu altta yatan bir patojenik inanç sistemi aramak anlamlıdır. Sampson ve Weiss muhtemelen, böyle durumlarda yorumun, testten geçmenin kendisi olduğunu söylerdi.
ÖZET
Bu bölümde, terapistin hastanın bilinçli ve bilinçdışı kognitif dünyasını değerlendirmesini inceledim. Uyum bozucu bilinçdışı inançlara ilişkin bazı psikanalitik fikirleri kısaca gözden geçirdim; bunları bireylerde ve sistemlerde incelenmemiş varsayımların rolüne ilişkin bilişsel-davranışçı ve aile terapisi içgörüleriyle ilişkilendirdim ve bu meselede analitik duyarlılıklar ile çağdaş bilişsel bilimin duyarlılıkları arasında bir yakınlaşmaya ilişkin umutlarım hakkında yorumda bulundum. Patojenik inançların, çocuklukta her bir kişi için yaşamsal sorunları çözmüş olmalarına dayanan dirençliliğini vurguladım ve terapistin, tek tek hastalarda patojenik biçimde işleyen özgül bilişleri saptamadaki doğruluğunun önemini özellikle öne çıkardım. Bir kişinin sorunlu inançlarının ilk görüşme sırasında nasıl açıka çıkarılabileceğini tartışırken, okura, görüşülen kişinin yaşam hakkındaki genel yorumları, yetiştirilme biçimine ilişkin betimi, yineleyici davranışları ve aktarım tepkileri üzerine düşünmesini önerdim.
Bir hastanın patojenik fikirlerini doğru biçimde çıkarsamanın klinik sonuçlarını ele alırken, esas olarak San Francisco Psikoterapi Araştırma Grubu’nun çalışmalarından söz ettim; özellikle de hastaların, terapistin önceden var olan bilinçdışı kanaatlerini ya doğrulayacağı ya da yanlışlayacağı testler tasarlayarak iyileşmeye yönelik planlar oluşturmalarına yaptıkları vurgudan bahsettim. Bir terapistin hem aktarım testlerinden hem de pasiften-aktife testlerinden nasıl geçebileceğine ilişkin örnekler verdim; ardından da hastanın testlerin arkasındaki inançları, bu inançların erken dönem kökenlerini, çocukluktaki işlevselliğini ve danışanın mevcut yaşamındaki işlevsizliğini anlamasına yardım etmenin önemine değindim. Karmaşık ve çatışmalı patojenik inançlara ve bunların terapistin yaratıcılığı açısından ortaya koyduğu güçlüklere özel bir dikkat gösterdim.
Öz-değer [self-esteem], analistlerin zaman zaman sağlıklı narsisizm [healthy narcissism] olarak da adlandırdığı bir başka duygusal yaşantı alanıdır ve insanlar bu alanda çarpıcı biçimde birbirlerinden farklılık gösterirler. Başkalarına ister kısa vadeli ister kapsamlı bir şekilde yardım etmek isteyen herkesin, danışanının bu alandaki bireyselliğini anlaması gerekir. Öz-değeri ne kadar güvenlidir? Ne üzerine kuruludur? Ne tarafından zedelenir? Zedelendiğinde nasıl onarılır? Öz-değere temel oluşturan arzular ne kadar gerçekçidir? Bir kişinin öz saygısını [self-regard] destekleyen özgül koşullar, bireysel psikolojinin çoğu zaman sorgulanmayan, dile getirilmeyen, hiçbir zaman tam anlamıyla bilinçli olmayan ve her zaman ego-sintonik [egosyntonic] olan, yani bireyin benliğiyle uyumlu işleyen yönlerinden biridir -tıpkı balık için su gibi. Kişinin kendisini iyi ya da kötü hissetmesine yol açan yollar, zihinsel örgütlenmesinin o kadar yaygın, köklü ve görünmez bir parçasıdır ki, çoğumuz öz-onay [self-approval] ve öz-ret [self-disapproval] sistemimizi başka türlü yönetmeyi hayal bile edemeyiz. Öz-değer özü gereği tamamen içsel bir olgu olduğundan, doğası ancak danışanın davranışları ve sözel anlatımları aracılığıyla çıkarımsanabilir.
ÖZ-DEĞER MESELELERİNİ ANLAMANIN ÖNEMİ
Öz-değerin korunması ve güçlendirilmesi, tüm olgun insan etkinliklerinin merkezindedir. Değerleriyle [values] çelişen biçimde davrandığını fark eden insanlar, öyle bir utanç ve umutsuzluk yaşarlar ki teselli edilemez hâle gelirler. Böyle bir ıstırap hissetmektense, insanlar kendilerini ya da başkalarını riske atacak şeyler yapabilirler. Çoğu insanın başarmayı hayal bile edemeyeceği şeyleri gerçekleştirebilirler. Örneğin Freud, kendi dirençlerini aşarak bilinçdışı yaşantısını onun yaptığı ölçüde açığa çıkarmayı nasıl başarabildiğini kavrayamayan bazı psikanalitik hayranları tarafından zaman zaman coşkulu bir şekilde idealleştirilmiştir. Ancak onun öz-değer yapısı göz önünde bulundurulduğunda, bu başarı o kadar da anlaşılmaz değildir. Freud’un değer sisteminde kendisini hakikate adanmış korkusuz biri olarak görmek, ikiyüzlülük ve kendini aldatmayla savaşan bir fatih olarak konumlandırmak merkezi bir yere sahipti. Başkalarının kendi psikolojilerinde son derece rahatsız edici bulacağı yönleri kendisinde açığa çıkarmaktan büyük haz duyardı. Bu keşiflerin kendisine verdiği utanç her ne olursa olsun, korkusuz bir hakikat anlatıcısı olarak öz-imgesini [self-image] pekiştirmesiyle duyduğu gurur, bu utancı fazlasıyla dengelemekteydi.
Kültürler, aksi takdirde anlaşılmaz görülebilecek davranışları oldukça sıradanlaştıran ortak değerler üretirler. Örneğin, çağdaş Amerikan orta sınıf toplumunda, öz-değeri genç ve güzel görünmeye bağlı olan kişiler, normal yaşlanmayla ilişkilendirdikleri narsisistik acıyla yüzleşmektense kapsamlı estetik ameliyatlar geçirmeyi tercih ederler. Savaş zamanlarında, gururu cesur davranmaya dayanan askerler, utanç yaşamaktansa ölümü göze alırlar. Titanic batarken, öz-değerin neye dayanması gerektiğine ilişkin Edward dönemi duyarlılığıyla yetişmiş olan Benjamin Guggenheim, can yeleğini bir kenara bırakmış ve sekreteriyle birlikte smokin giyerek şu açıklamayı yapmıştır: “En iyi giysilerimizi giydik ve beyefendiler gibi batmaya hazırız” (Butler, 1998, s. 123).
Hayatlarını başkalarını kurtarmaya, iyileştirmeye, yardım etmeye ya da başka şekillerde desteklemeye adamış insanları incelediğimde -ki bu kişiler çoğu zaman ciddi rahatsızlıklar ya da fiziksel riskler pahasına bunu yapmışlardı (McWilliams, 1984)- şunu öğrendim: İyilik yapmaları engellendiğinde depresyona giriyorlardı. Tanıdığım bir kadın, göğüs kanseri tanısı aldıktan sonra belirgin biçimde disforik hale geldi -yalnızca hayatından endişe ettiği için değil, aynı zamanda hastanesi artık düzenli olarak kan vermesine izin vermeyeceği için; oysa bu faaliyet, kendisini değerli hissetmesinin merkezindeydi. Genellikle, bir kişinin belli bir eyleme yönelik güdüsünü başkaları anlayamıyorsa, bu durum, onların o kişinin öz-değerini sürdürme biçimini paylaşmamaları ya da hayal dahi edememelerindendir. Terapistler sık sık şu soruyla karşılaşırlar: “Bütün gün oturup başkalarının dertlerini dinlemeye nasıl katlanıyorsunuz?” Böyle sorular soran insanlar, muhtemelen başkalarına yardım etmeyi kendi değer sistemlerinin merkezine yerleştirmemiş kişilerdir; bu nedenle, yardım etmenin verdiği hazzın, saatler boyunca yoğun olumsuz duygulanımı dinlemenin yarattığı rahatsızlığın önüne nasıl geçebileceğini hayal edemezler.
Öz-değeri kişinin kendisininkinden farklı kaynaklara dayananlara yönelik empati eksikliği, yalnızca kahramanca ve “özverili” eylemler için değil, yıkıcı ve kötü niyetli eylemler için de geçerlidir. Öz saygısı bağımsız ve yaralanamaz görünmeye dayanan biri, birine ihtiyaç duyduğunu ifade etmektense o kişiyi dövmeyi tercih edebilir; diğer insanlar üzerinde mutlak güç hissine dayanan bir gurura sahip biri ise, eylemsizliğin getireceği utanç yerine cinayeti seçebilir. Timothy McVeigh’in Oklahoma City Federal Binası’nı ve içindeki masum insanları yok edişi, büyük olasılıkla yalnızca federal hükümete yönelik ünlü nefretiyle değil, aynı zamanda ideolojisine uygun davranmadığı takdirde öz-değerini sürdüremeyeceği inancıyla da motive olmuştur. Böylesi bir davranış, elbette, öz-değerini bambaşka şekillerde yapılandıran insanlar için anlaşılmazdır.
Belirli bir kişinin öz-değer yapısına ilişkin bilgi olmadığında, hepimiz projekte etme eğilimindeyizdir; yani, kendimizi iyi hissettiren şeylerin danışanlarımızda da aynı gurur duygusunu yarattığını varsayarız. Öz-değer, hem kendimizde hem de başkalarında hayranlık ve idealleştirme [idealize] eğiliminde olduğumuz niteliklerle yakından bağlantılıdır. Ancak aileler ve alt kültürler son derece farklı şeyleri idealleştirir ve öz-değerin ne denli farklı şekillerde desteklenip sürdürülebileceğini fark etmek şaşırtıcı olabilir. Bir kadın entelektüelliğiyle kendini kutlarken, bir diğeri “fildişi kule zihniyetine sahip, sağduyudan yoksun” insanlara karşı küçümseme hissedebilir. Bir adam özenli giyinmek için çaba harcarken, komşusu fiziksel görünümün kendisi için hiçbir anlam taşımadığı yönündeki kibriyle övünebilir. Agnostik oluşuyla gurur duyan bir hastam, bir seans boyunca birlikte olduğu bir erkeğin cinsel açıdan çekingen davranışları karşısında yaşadığı kafa karışıklığını ve acıyı dile getirmişti. Adamın onu çekici bulmadığı sonucuna varmıştı, oysa cinsel tutuculuğu dışında tüm davranışları tam tersini gösteriyordu. Daha önce onun Katolik bir ailede yetiştiğini ve hâlâ düzenli olarak ayine gittiğini belirtmiş olduğundan, başka bir açıklama sundum: “Belki de dinsel yetiştirilme biçimine uygun olarak, evlilik öncesi cinselliği yanlış buluyordur.” “Günümüzde kim böyle bir şey düşünebilir ki!” diye çıkıştı. Ama adam düşünüyordu ve öz-değeri, buna uygun davranmasına bağlıydı. Ondan hoşlanıyordu, ancak onunla evlilikten önce cinsel ilişkiye girseydi, kendisi hakkında iyi hissedemezdi.
Bir hastanın öz-değeri hakkında bilgi edinmenin belki de en anlamlı yolu şu soruyu sormaktır: “İnsanlarda neye hayranlık duyarsınız?” Bu sorunun yanıtı, kişinin kendini değerlendirme biçiminin temel bileşenini sunar. Ayrıca şu tür sorular da zaman zaman faydalı olabilir: “Kendinizle gurur duymanıza neden olan şeyler nelerdir?” ve “Kendinizi kötü hissetmenize yol açan şeyler nelerdir?” Buna ek olarak, “Genel olarak kendiniz ve hayatınız hakkında olumlu mu hissediyorsunuz, yoksa hayal kırıklığına uğramış ve kendinize karşı eleştirel misiniz?” gibi bir soru sorularak kişinin genel öz-değer düzeyine ilişkin bir fikir edinilebilir. Bazı insanlar, terapist onların takdirini ve onayını kazanması gereken biri hâline geldikten sonra utanç verici duygularını açığa vurmakta zorlanırlar; ancak bu kişiler, terapinin erken dönemlerinde, henüz böyle bir bağ oluşmadan, kendileriyle ilgili en olumsuz hislerini daha kolay itiraf edebilirler.
Burada, belki de öz-değere ilişkin sofistike, psikanalitik bir anlayış ile popüler kültürün benimsediği anlayış arasındaki farkı yorumlamak için uygun bir noktadayım; bu fark, not enflasyonu ve sınıf geçirme uygulamaları gibi güncel tartışmalarda da açıkça görülmektedir. İnsanları önemsiz başarılar için övmek ve ödüllendirmek öz-değer değil, kendini kandırma ve sahtekârlık hissi üretir. Ucuz övgülere ya kendimizle ilgili şişirilmiş ama bir düzeyde saçma olduğunu bildiğimiz bir algıyla tepki veririz, ya da içten içe, aldığımız tüm övgülere rağmen aslında vasat olduğumuza dair bir utanç duyarız. Genellikle bu durumda, bizi öven kişiye karşı da küçümseyici bir tavır geliştiririz. Çocuklar, hoşgörülü öğretmenlerden çok, talepkâr öğretmenleri takdir etmeleriyle bilinir: Bilirler ki, yüksek standartları olan birinden gelen övgü gerçekten anlamlıdır.
İnsanlara yalnızca olumlu tepkiler vererek onların öz-değerini “desteklemek” makul bir öz-değeri korumak ya da inşa etmek anlamına gelmez; bu, yanılsamayı beslemek demektir. Eğer kişi bu övgüye gerçekten inanırsa, gelecekte öyle düşük standartlar belirleyecektir ki, karmaşık bir dünyada kendisini olumlu ve başarılı hissetme olasılığı ortadan kalkacaktır. İnsanların psikanaliz sürecinde öz-değerlerinin artmasının nedenlerinden biri, otoritelerin her şeyi olumlu olarak yeniden çerçevelemesi gerektiği fikrinin aksine, hastanın kötü ve utanç verici olan pek çok şeyi açığa çıkarmış olması ve analistin de benliğin bu nefret edilen yönlerini anlamaktan geri durmamış olmasıdır. Hasta, tüm kusurlarını bilen, onları küçümsemeye ya da çarpıtmaya ihtiyaç duymayan biri tarafından kabul edilmiştir. Eğer yüzeysel duygusal destek, bir kişinin öz-değeri için gerçekten anlamlı bir katkı sağlasaydı, arkadaşları olan hiç kimsenin psikoterapiye ihtiyacı olmazdı.
ÖZ-DEĞERE PSİKANALİTİK İLGİ
Öz-değer, psikanalitik gelenekte sahnenin merkezine ancak 1970’ler civarında, patolojik narsisizm [pathological narcissism] üzerine yazın ve araştırmalarda bir patlama yaşandığında yerleşti -bu durum, öz-değeri içsel değer ölçütleri aracılığıyla makul ve tutarlı bir şekilde düzenleyememe biçiminde tanımlanır. Terapistler, giderek artan sayıda danışanlarının artık klasik Freudcu türden problemleri -içsel dinamiklerin çatışması gibi-tanımlamadığını, bunun yerine belirsiz boşluk hissi, anlamsızlık, kendini tanımlamada güçlük, olduğu kişiden hoşlanamama ve “her şeye sahip” ya da “hayatını düzene koymuş” oldukları varsayılan başkalarına yönelik kıskançlık gibi sorunlardan şikâyet ettiklerini fark ediyordu. Kimi zaman, kişinin içsel bir çekim merkezi hissedememesi açık bir şekilde görülüyordu; kimi zaman ise bu durum, Wilhelm Reich’ın (1933) “fallik narsisizm” adını verdiği türden gösterişli bir benlik sunumuyla örtülüyordu. Kuşkusuz, günümüzde içinde yaşadığımız kültür -süregiden ve baş döndürücü değişimi, uluslararası kapsamı, hareketliliği, imaj ve algı yönetimine verdiği önem ve birey olarak görünmezliğimiz göz önüne alındığında- kim olduğumuza ve neden önemli olduğumuza dair istikrarlı bir duygu geliştirmeyi, erken psikanalitik kuramcıları doğuran topluma kıyasla çok daha zor hale getirmiştir.
Yine de, öz-değer sorunları yalnızca son on yıllara özgü değildir. Freud’un erken çevresindeki analistler arasında, aşağılık duygusuna ilişkin sorunlara odaklanan Adler (örneğin, 1927) ve bireysel irade üzerinde duran Rank (örneğin, 1945), benlik ve istikrarlı bir öz-değerin insan iyilik hâli açısından merkezi önemi üzerine yazılar kaleme almışlardır. Kendi kişisel dinamikleri öz-değer açısından belirgin eksiklikler taşımayan ve bu nedenle muhtemelen narsisistik problemlere yönelik empati geliştirmekte zorlanan Freud, öz-değer düzenlenmesine yapılan vurguların, kendisinin en çok ilgilendiği nevrotik durumların anlaşılması açısından bir dereceye kadar tali önemde olduğunu düşünmüşe benzemektedir.
Psikanalitik Odağın Süperego Üzerine Yoğunlaşması
Klasik psikanalitik kuram, özellikle ego psikolojisi geleneğinde, öz-değer meselesine temas ettiğinde bunu süperego kavramı üzerinden yapar. Freudcu gelişim modeline göre, çocuklar sorunlu cinsel ve saldırgan dürtülerini, ebeveynleriyle -özellikle en çok rekabet hissettikleri ebeveynle- özdeşim kurarak çözümlerler. “Annem bana ait olamaz, ama eğer babam gibi olursam onun gibi birini elde edebilirim” şeklindeki kabul, çocuğu kronik, umutsuz özlem ve hayal kırıklığı durumundan kurtarır. Bir bakımverene benzemek, o kişinin değerler sistemini içselleştirmek ve öz-değeri, ebeveynlerin ya da rehberlik eden otoritelerin belirlediği standartlara uygun davranmaya bağlı kılmak anlamına gelir. Narsisizmin merkezi bir ilgi alanı haline gelmesinden önceki analitik yazında, süperegonun nasıl ortaya çıktığına, ödipal öncesi dönemde nasıl etkilendiğine ve makul mü yoksa gereğinden fazla sert mi olduğuna ilişkin dikkate değer bir ilgi vardı (örneğin, Beres, 1958). Bu tür makaleler genellikle, süperegolarının aşırı talepkâr oluşu nedeniyle kendileri hakkında yeterince olumlu hissedemeyen depresif ve obsesif-kompulsif hastalarla yaşanan klinik deneyimlerden esinlenerek yazılmıştı.
Daha sonra, sınır [borderline] durumlar yaygın biçimde klinik ilgi uyandırdığında, bir kişinin “bütünleşmiş [integrated]” bir süperego’ya sahip olup olmadığı sorusu üzerine büyük bir dikkat yöneldi. Bu ifade, çoğu insanın kendilerini yargılarken esas aldıkları, az çok makul ve genel geçer bir değerler bütününe sahip oldukları, yani kişiliklerinin doğal bir parçası gibi hissedilen etik bir pusulaya sahip olduklarına dair klinik gözlemi ifade eder. Bu kişilerin vicdanları ve ahlaki arzuları, kim olduklarına dair tutarlı öz-duyumlarıyla bütünleşmiştir. Ancak terapide görülen danışanların bir kısmı -ki zamanla sınır kişilik yapısına sahip oldukları anlaşılmıştır- kendilerini tamamen iyi ya da tamamen kötü hissetme durumları arasında gidip gelirler. Bu kişiler, örneğin yapmak istedikleri şey ile vicdanlarının izin verdiği şey arasında bir gerilim hissinin bulunmadığı, bütünüyle kutuplaşmış “ego durumlarına [ego states]” (Kernberg, 1975) girerler.
Çoğu analist, bu tür danışanların bu duruma, bireysel mizaçlarının ve çocuklukta bakımveren kişilerle yaşadıkları deneyimlerin birleşimi sonucu geldiklerini varsayar. Bu deneyimler, ödipal evrenin özdeşim yoluyla çözümlenmesini çok sorunlu hâle getirmiştir (çocuğun “geleneksel” ödipal çözümlemeyi gerçekleştirebilmesi için sevgi nesnelerinin belli ölçüde idealleştirilebilir olması gerekir). Bu nedenle, sınır kişilik yapılanmasına sahip kişiler, yaptıkları hiçbir şeyin yanlış olamayacağını düşünme ile yaptıkları her şeyin yanlış olduğunu hissetme arasında gidip gelirler. “Makul ahlaki standartlara uyduğum sürece yeterince iyi biriyim” şeklinde bütünleşmiş bir duyguya sahip değildirler. Doğal olarak, tutarlı bir öz-değer duygusu geliştirmeleri mümkün değildir ve bu durum onlara büyük acı verir; çoğu zaman, içsel yeterlilik duygularını yeniden kurmak için umutsuz girişimlere başvururlar.
Günümüzde sınır dinamiklere sahip olduğu anlaşılan hastaların ortaya koyduğu türden problemleri anlama kapasitemiz, Erikson’un (örneğin, 1968) kimlik üzerine yaptığı çalışmalar tarafından önemli ölçüde etkilenmiştir. “Kimlik krizi [identity crisis]” gibi terimler popüler dilde o kadar tanıdık hâle gelmiştir ki, 1950’lerde Erikson bu kavramı tanıttığında bunun yeni bir fikir olduğunu kolaylıkla unutabiliriz. Birinci Bölüm’de belirttiğim gibi, kimlik küçük, istikrarlı ve samimi toplumlarda yaşayan insanlar için nadiren bir sorun oluşturur; çünkü bu tür toplumlarda kişiler ve çevrelerindekiler rollerini açıkça bilmektedir. Ancak kimlik, bizimki gibi devasa ölçekte, çelişkili mesajlarla dolu ve sürekli değişim talep eden kültürlerde giderek daha sorunlu hâle gelir. Böyle bir dünyada, kimliğini sabit bir role dayandırmak mümkün değildir: Güncel öngörüler, milenyum kuşağına mensup bireylerin ortalama altı kez iş değiştireceğini göstermektedir! Bunun yerine, benliğe bir sağlamlık ve güvenilirlik hissi veren içsel değerler ve duyguların sürekliliğini hissetmek gerekir. Yirminci yüzyıl boyunca yaşam daha karmaşık ve tehdit altında bir hâl aldıkça, psikanalitik kuram da giderek daha fazla, bireylerin içsel tutarlılık ve değer duygusunu nasıl koruduklarına odaklanmıştır.
Hümanistik ve Varoluşçu Psikoterapi, Kendilik Psikolojisi ve Öznelerarasılık Kuramcıları
Klinik gözlem ve kuramın bu alanlarına rağmen, yirminci yüzyılın ortalarındaki geleneksel analitik yazında, benlik duygusunu [sense of self] ve öz-onayın (ya da onun yokluğunun) iniş çıkışlarını anlama konusunda bazı boşluklar vardı (bkz. Menaker, 1995). Bu boşluğu, Carl Rogers, Abraham Maslow ve Gordon Allport gibi “üçüncü kuvvet” psikologları ile Viktor Frankl ve Rollo May gibi varoluşçu analistler doldurdu. Rogerian psikoterapinin ve o dönemde genel olarak hümanistik terapinin büyük çekiciliği, muhtemelen Rogers’ın danışanların öz-değerine yönelik olağanüstü duyarlılığından ve psikolojik yardım arayan herhangi birinin öz-değer duygusunun ne denli kırılgan olabileceğini takdir etmesinden kaynaklanıyordu. Satır aralarında (örneğin, Rogers, 1951), dönemin birçok analitik psikiyatristinin kaba yorumlayıcı uygulamalarına karşı Rogers’ın öfkesini duymak mümkündür; bu uygulamalar, analiz edilen kişinin dinamikleri konusunda analist haklı olsa bile (hatta belki özellikle böyle durumlarda), savunmasız bir hastaya ne denli zarar verebileceğini göz önünde bulundurmuyordu. Rogers’ın öz-değere yaptığı kapsamlı vurgu, çeşitli kuramsal yönelimlere sahip terapist kuşaklarını etkilemiş ve muhtemelen Kohut ve diğer analitik yazarların benzer gözlemleri psikanalitik dil içinde dile getirmeye başladıklarında onların takdir edilmesinin zeminini hazırlamıştır.
II. Dünya Savaşı ve Holokost’un yıkıcı etkilerinden büyük ölçüde etkilenen varoluş yönelimli psikanalistler, yüzyılın ortalarında benlik duygusu [sense of self] ve bireyler açısından öz-değer sorununa vurgu yaptılar. Viktor Frankl (1969), savaş öncesi dünyada iyi bir uyum sağlayan niteliklerin, toplama kamplarındaki varoluş dehşetini aşmayı mümkün kılan nitelikler olmadığını belirtmiştir. Savaş zamanı kamp deneyiminden sağ çıkan tartışmalı Bruno Bettelheim gibi Frankl de, insanların aşırı koşullara uyum sağlama biçimlerinde büyük farklılıklar olduğuna dikkat çekmiş ve öz-değeri sürdürebilme kapasitesinin, kişinin cinsellik ve saldırganlıkla başa çıkma becerisinden çok daha fazla, ruhsal olarak hayatta kalmayla ilişkili olduğunu gözlemlemiştir.
Tüm bu etkiler -Kohut’un narsisizm üzerine öncü çalışmasıyla, aynı dönemdeki bebeklik ve erken çocukluk dönemine ilişkin ampirik araştırmalarla birleşerek- psikanaliz içinde hem gelişim kuramını hem de klinik tekniği kendiliğin [self] merkezi rolünü yansıtacak şekilde yeniden tanımlama yönünde bir hareket doğurmuştur. Kişisel kimlik duygusu, bu kimliği doğrulama yolları, kim olduğuna dair bir bütünlük hissi geliştirme kapasitesi ve öz-değeri sürdürme ve onarma stratejileri, dürtü ve savunma gibi kavramların yerini alarak analizde baskın kategoriler hâline gelmiştir. Kendilik psikologları ve öznelerarasılık kuramcıları, insan psikolojisinde neyin merkezi olduğunu anlama biçimimizi öyle bir ölçüde yeniden çerçevelemişlerdir ki, erken Freudcu kuram artık uzak bir akraba gibi görünmektedir. Kendiliğin gelişimi ve bu süreci anlamanın klinik sonuçları hakkında yakın tarihli, sağlam araştırmalara dayanan ve felsefi olarak zengin bir tartışma için Irene Fast’in (1998) “kendilik oluşturma [selving]” [selving: Selving, bireyin kendi kendiliğini (self) kurma, sürdürme ve bütünleştirme sürecini tanımlar.] üzerine çalışmasına bakılabilir. [İlgili kitabın tam adı: Selving: A Relational Theory of Self Organization]
Bu dönüşüm ana akım psikanalizi etkilerken, semptomları ve sendromları artık anksiyeteyi nasıl yönettikleri açısından değil, kendilik sürekliliği ve öz-değer duygularını nasıl destekledikleri açısından yeniden ele alan makaleler arka arkaya yayımlandı. Bunun çarpıcı bir örneği, daha önce yalnızca dürtü ve anksiyete terimleriyle anlaşılan olgular olan mazoşizm ve sadizmin narsisistik işlevlerine odaklanan Stolorow’un 1975 tarihli makalesidir. Bu gelişmelerle paralel olarak, psikanalitik teknik de gözden geçiriliyor ve yeniden tanımlanıyordu. Öznelerarasılık kuramcıları ve kendilik psikologları, terapistin nesnelliği ve yorumunu değil, öznel konumunu ve empatik uyumunu (Stolorow ve diğerleri, 1987; Wolf, 1988; Rowe & MacIsaac, 1989; Shane, Shane & Gales, 1997) vurguluyordu. Teknikteki bu gelişmelere paralel olarak, terapi sürecinde hastanın narsisistik yaralanma yaşamasının kaçınılmaz olduğu fikri kabul görmeye başladı ve bunun sonucunda böyle bir öz-değer krizinin klinik olarak nasıl ele alınacağına dair düşünceler geliştirildi.
Bu alandaki uygulayıcıların çoğu, kuramcılardan çok daha ilerideydi. Tam zamanlı bir terapist olarak insan çok kısa sürede şunu öğrenir: Eğer danışanlarının narsisistik ihtiyaçlarına duyarlı davranmazsanız, ya onları kaybedersiniz ya da terapi sürenizin çoğunu empatik başarısızlıkların sonuçlarını toparlamakla geçirirsiniz. Aslında, The Analysis of the Self [Kendiliğin Çözümlenmesi] (1971) adlı eserindeki girift ve neredeyse anlaşılamaz dile rağmen, Kohut’un 1970’lerin başında terapistler arasında hızla popülerlik kazanmasının büyük ölçüde şuradan kaynaklandığını düşünüyorum: O, normal bir şefkat ve sezgiye sahip terapistlerin zaten yapmakta oldukları şeylere, çoğu zaman kendilerine öğretilen katı teknik eğitimin sınırlarını aşarak yaptıkları şeylere, zarif bir psikanalitik gerekçe sundu. (Bu terapistler, çoğu zaman “bir kuralı çiğnedikleri” endişesini taşıyorlardı -meslektaşım Stanley Moldawsky bu durumu, analistlerin zihinlerinde taşıdığı “Ortodoks Komite”ye gösterilen itaat olarak adlandırır.) Terapistin ara sıra kendisinden söz etmesi, küçük hediyeleri kabul etmesi, destek ve takdir sunması gibi eylemler, Kohut’un formülasyonunda artık Eissler’in (1953) tanımladığı gibi teknikten “parametreler [Parameter, standart psikanalitik çerçevenin dışında kalan ama terapistin teknik gerekçelerle başvurduğu istisnai müdahale biçimlerini ifade eder.]” ya da “sapmalar [deviations]” değil, terapistin danışanına duyduğu saygının ve onu anladığının önemli ifadeleri hâline gelmiştir. “Önce danışanın öz-değerini koru” ilkesi, belki de Hipokrat’ın “Önce zarar verme” ilkesinin psikoterapi alanına en uygun şekilde aktarılmış biçimidir.
ÖZ-DEĞERİN DEĞERLENDİRİLMESİNİN KLİNİK SONUÇLARI
Psikoterapi, öz-değer meseleleriyle çeşitli açılardan ilgilenmek zorundadır.
Öncelikle, danışanın değerler sisteminin bizimkine yeterince yakın olup olmadığını ya da en azından bizim için anlaşılabilir olup olmadığını değerlendirmeliyiz; zira ancak bu durumda, terapi sürecinin iki tarafı da etkili bir biçimde birlikte çalışabilir.
İkinci olarak, terapistler olarak, tedavinin sürdürülebilmesi için danışanın öz-değer duygusunu yeterince korumalıyız; düşüncelerimizi, kişinin gururuna zarar verme riskini en aza indirecek şekilde nasıl ifade edeceğimizi öğrenmeliyiz.
Üçüncü olarak, danışanların öz-değerlerini değerlendirme biçimleri açıkça gerçekdışı ve uyumsuz olduğunda, bu değerlendirme biçimlerini nasıl değiştirmelerine yardımcı olabileceğimiz sorusu gibi zorlu bir meseleyle yüzleşmeliyiz.
Dördüncü olarak, eğer danışanlar, kendilerini makul biçimde gururlandıracak eylemlere yönelten içsel bir pusuladan yoksun biçimde yetiştirildilerse, onlara kendi değerlerini tanımlama ve ifade etme konusunda yardımcı olmamız gerekir.
Beşinci olarak, öz-değerlerini başkalarına zarar verecek biçimlerde pekiştiren bireylerle nasıl çalışacağımızı çözmemiz gerekir.
Şimdi bu soruları ele alacağım.
Bu Kişinin Öz-Değer Gereksinimleri Benim Onunla Etkili Bir Şekilde Çalışmama İzin Veriyor mu?
Terapist olarak eğitimimiz sırasında çoğumuz, örtük biçimde, herhangi biriyle -ya da en azından eğitimini aldığımız türde sorunları olan herkesle- terapötik olarak çalışabilmemiz gerektiği mesajını alırız. Ancak birkaç yıllık uygulama, çoğumuza hangi tür insanlara yardımcı olabildiğimizi ve hangi tür danışanları yönlendirmemiz gerektiğini öğretmeye yeter. Örneğin, bazı meslektaşlarım travma yaşamış kişilerle çalışmayı çok severken, bazıları bu tür danışanları baştan kendi çalışma alanlarının dışında tutar. Bazı terapistler, sınır kişilik örgütlenmesi yelpazesinde yer alan danışanların yoğunluğundan enerji alırken, bazıları bu hastaların ortaya çıkardığı duygulanım fırtınalarına tahammül edemez. Terapist arkadaşlarım arasında, şizofreni tanısı olan bireylerle, duygusal açıdan gelişimsel olarak geride kalanlarla, öğrenme güçlüğü yaşayanlarla ya da geriatrik (yaşlı) popülasyonla çalışmak için özel bir yeteneğe ve eğilime sahip olanlar var. Diğer bazı meslektaşlarım ise bu gruplardaki bireylerle çalışmayı hayal bile edemez. Bu tür eğilimler yalnızca farklı eğitim deneyimlerinin ve teknik yeterliliklerin yansıması değildir; aynı zamanda terapistlerin kişiliklerinin temel özelliklerini, özellikle de öz-değerlerini sürdürme ve onarma ihtiyaçlarını karşılama biçimlerindeki farklılıkları yansıtır.
Birkaç yıl önce tedavi ettiğim bir sosyal hizmet uzmanı, terapistler tarafından genellikle çekici bulunmayan bir danışan grubu olan ağır ve derin düzeyde zihinsel engelli bireylere yardım etme konusunda olağanüstü yetenekliydi. Birlikte, bu işe duyduğu güçlü aidiyet hissinin, ağır depresif ve alkolik annesine “ulaşamamış” olmasından kaynaklanan öz-değer yarasının bir sonucu olduğunu fark ettik. Neredeyse herkesin “ulaşılamaz” olarak gördüğü bir grupla çalışarak, çocukluğunda yaşadığı yetersizlik duygusunu onarıyor ve incinmiş gururunu iyileştiriyordu. Özgecilik [altruism] üzerine yaptığım araştırmalarda incelediğim bir başka kadın ise, yalnızca çoğu insan için itici değil, aynı zamanda tehlikeli de olan cezai ehliyeti olmayan akıl hastalarıyla çalışmayı kendine bir meslek edinmişti. Onun öz-değer yapısı, kendisini İsa’nın şu sözünü tekrar tekrar vurgulayan Metodist papaz babasıyla özdeşleştirmesini yansıtıyordu: “Bu en küçük kardeşlerimden birine yaptığınız her şeyi bana yapmış oldunuz (Matta 25:40). Yaptığı işten büyük tatmin duyuyordu ve cezaevi sakinleri de onu çok seviyordu.
Psikoterapi sürecini terapist açısından harekete geçiren duygusal lokomotifin, kendi öz-değerini destekleme ve onarma fırsatı olduğunu kabul edersek, narsisizmi terapistininkinden köklü biçimde farklı varsayımlara dayanan biriyle çalışmanın terapist için ne denli sorunlu olabileceğini de anlayabiliriz. Örneğin, pek çok psikoterapist psikopatik hastalarla ne rahat ne de etkili bir biçimde çalışabilir. Terapistlerin öz-değeri genellikle sevgi dolu davranmaya dayalıdır; terapistler, otantik ve başkalarıyla bağlantılı olabilecekleri fırsatları tercih ederek, çoğunlukla çıplak gücü ve maddi kazancı reddederler. Samimiyeti ve bağ kurmayı küçümseyip, bunun yerine kendilerini iyi hissedebilmek için güç ve servete ihtiyaç duyan kişiler terapistlerde derin bir rahatsızlık yaratabilir. Kişi, duygusal olarak yabancılaştığı ya da küçümsediği biriyle sağlıklı bir şekilde çalışamaz; öz-değer yapısında güçle ilişkili bir alan bulamayan klinisyenler, antisosyal bireylerle çalışmaktan kaçınmalıdır. Benzer şekilde, birçok terapist de kendilik bozukluğu olan hastalardan uzak durur; çünkü narsistik bir kişinin her ne pahasına olursa olsun başkalarını etkileme ihtiyacı, terapistin daha içsel ve ilkesel öz-değer ölçütleriyle çatışabilir ya da terapistin kendi farkına varılmamış narsisizmine dair bilinçdışı utancını harekete geçirebilir.
Değerleri ve inançları terapistinkilerden belirgin biçimde farklı olan bir hastayla çalışılıp çalışılmayacağı sorusu, yalnızca hastanın psikopatolojisi kategorisiyle sınırlı değildir. Dini duygusallığa yönelik küçümsemesiyle gurur duyan bir terapist, öz-değeri Tanrı’yla samimi bir bağ sürdürmeye dayanan bir hastayı tedavi etmeye kalkışmamalıdır. Cinsel sadakati temel bir değer olarak benimseyen bir terapist, öz-değeri tekrarlayan cinsel fetihlere dayanan bir danışanı anlamakta ve onunla çalışmaktan keyif almakta zorlanacaktır. Narsisizmi, ihtiyaç içindeki danışanlara düşük ücretle hizmet verme ilkesine bağlı olan bir klinisyen ise, narsisizmi büyük paralar kazanma üzerine kurulu bir danışanla pek de uyumlu olmayacaktır.
Bu tür değerlendirmeler yalnızca terapistin empatisine erişilemediği durumlarda, yani terapist ile danışan arasında çok büyük farklar olduğunda değil, başka nedenlerle de önemlidir. Terapistin, hastanın değerlerini kabul etmekte hiçbir zorluk yaşamasa bile, terapi sürecine katılan iki tarafın öz-değer gereksinimleri arasında ciddi uyumsuzluklar varsa, danışanın terapistiyle özdeşim kurma ve terapötik fayda sağlama kapasitesi de sekteye uğrar. Bu sorunu açıklamak için kendimi bir örnek olarak kullanayım: Standart ücretim her zaman makul düzeyde olmuştur ve her zaman belirli sayıda danışanı düşük ücretle kabul etmişimdir. Bu uygulama benim için mümkündür çünkü ev ofisinde çalışıyorum, genel giderlerim düşüktür ve eşim iyi kazanan birisidir. Aynı zamanda, köken ailemin maddi olarak rahat olması ve beni parayla ilgili kaygılarla yetiştirmemiş olması gerçeğini de yansıtır. Ancak en temelde, danışan yelpazemi yalnızca üst orta sınıf ve daha varlıklı bireylerle sınırlamama yönündeki tercihimle ilgilidir. Bu, benim ego idealimin bir parçasıdır ve muhtemelen varlıklı ve idealist 1960’larda yetişmiş olmamla ilişkilidir -aşırı hırslı olmamak, parayı diğer değerlere üstün tutmamak ve dezavantajlı ya da marjinal gruplardaki insanlara yardım etme fırsatından kendimi soyutlamamak yönündeki bir idealdir. (Daha şüpheci bazı arkadaşlarım ve meslektaşlarım bu durumu mazoşizm olarak da yorumladılar; eğer haklılarsa, bu mazoşizm umutsuz biçimde ego-sintoniktir.)
Ancak geçmişi ve mevcut yaşam koşulları benimkilerden farklı olan biri için paranın öz-değer açısından ne denli merkezi olabileceğini anlamakta zorlanmıyorum. Ve her ne kadar cömert davranmaya özen göstersem de, paraya sahip olmayı seviyorum. Parayı biriktirmekten hoşlanan insanlarla empati kurmak benim için zor değil. Bu nedenle, temel güdüleri benimkinden daha fazla maddi kazanca odaklı olan kişilerle çalışırken bir sorun yaşayacağımı beklemiyordum. Ama fark ettim ki, onlar benimle çalışmakta zorlanıyorlardı! Danışanlarım, makul ücretler almamın ya çok yetkin olmadığım, ya kendimi pek değerli hissetmediğim, ya açıklanamaz biçimde kendime zarar verici davrandığım, ya da paranın peşinden koşanlara karşı kendimi ahlaki olarak üstün gördüğüm anlamına geldiğini varsaydılar. Sonunda şu kararı verdim: Kişisel değer ile maddi değer arasında güçlü bir bağ kuran danışanlar söz konusu olduğunda ya yüksek bir ücret talep etmeliyim (bu karar çok da acı verici olmadı), ya da bu tür danışanları, ücretiyle, arabasıyla ve ofisiyle maddi refahını sergileyen terapistlere yönlendirmeliyim.
Başka bir deyişle, bazı danışanlar için benim mali düzenlemelerimi aramızdaki basit, sorun yaratmayan bir fark olarak görmekte zorlandıklarını kabullenmem gerekti. Bu durum başlangıçta beni şaşırttı -özellikle de, masraf açısından tasarruf ettikleri için memnun olacaklarını varsaydığım için. Ancak sonradan düşündüğümde, bu tutumları bana anlamlı gelmeye başladı. Çünkü öz-imgelerimizi destekleyen şeyler arasında önemli bir fark vardı ve bu nedenle maddi yönelimi güçlü olan danışanlar, ya kendi gururlarını koruyabilmek için beni değersizleştirmek zorunda kalıyorlardı, ya da alternatif olarak, paraya kayıtsız olduğumu varsayarak beni idealleştiriyor, bunun yan etkisi olarak da kendilerini ahlaki olarak aşağıda hissediyorlardı. Oysa bu, terapötik işbirliğine dayalı bir sürece başlamak için iyi bir duygusal zemin değildir.
Özel çalışan terapistlerin ücret belirleme uygulamalarına ilişkin araştırmalar (Lasky, 1984; Liss-Levinson, 1990), benim benimsediğim uygulamanın ve bunun gerekçesinin, cinsiyetimle örtüşen kişiler arasında oldukça yaygın olduğunu ortaya koymuştur. Kadın ve erkek terapistler arasında, kendi belirledikleri ücretlerde dikkat çekici bir fark vardır; bazıları bu farkı, çoğu kadın terapistin öz-değerinin erkek meslektaşlarına kıyasla daha zayıf olduğunun bir göstergesi olarak yorumlayıp üzülmektedir -başka bir deyişle, eğer kadınlar kendileri hakkında daha olumlu hissetselerdi, erkekler kadar ücret talep ederlerdi. Ben bu cinsiyet farkını, kadınlara özgü duygusal gerçeklikler ve buna bağlı öz-değer yapısı üzerinden anlamayı tercih ediyorum. Kadınlar sıklıkla, evrensel olarak değerli olduğu kabul edilen işler için ücret almazlar. Hırslı ve gelir elde eden kadınlar bile, çocuklarını yetiştirmek için çalışma saatlerini azaltmak ya da işe ara vermek zorunda kaldıklarında, kendilerini maddi kazançla ölçülmeyen standartlarla değerlendirmezlerse kronik olarak depresif hissedebilirler. Cinsiyet ve ücret belirleme konusundaki verilerin, çoğu kadın terapistin kendini değersizleştirdiğini değil, onların öz-değerinin erkeklerin çoğuna kıyasla gelirle daha az ilişkili olduğunu gösterdiğine inanıyorum (bkz. Liss-Levinson, 1990).
Terapistler üzerindeki duygusal stresler, psikoterapiyi iyi bir şekilde yapmayı zorlaştırır. İdeal koşullar altında, uygulama biçimimiz hakkında karar verebileceğimiz yeterli mesleki özerkliğe sahip oluruz. Ancak ideal koşullar mevcut olmadığında, yapabileceğimiz en iyi şey, kendimizi daha iyi tanımaya dayanarak çalışmamızı geliştirmeye çalışmaktır. Psikanalitik enstitülerde uzun süredir geçerli olan “adayların analizden geçmesi gerekir” kuralının gerekçelerinden biri de, bu sürecin bireyin kendi kişiliğinin ve öz-değer yapısının açık olmayan yönleriyle temas kurmasını sağlamasıdır. Analiz sürecinde, etik değerlere bağlı, yasalara saygılı insanlar, içlerinde suçluyu hayranlıkla izleyen yanlarına erişmeyi öğrenirler; cömert kişiler açgözlülüklerini, cinsel olarak tutucu olanlar arzularını keşfeder; dürüstlüğe önem verenler ise kendilerine ve başkalarına uyguladıkları küçük aldatmacalarla yüzleşir. Kişisel sahnemizde yalnızca kısa bir rol oynayan tutumlara başkalarının öz-değerini büyük ölçüde bağlamasını anlamak, sanıldığı kadar büyük bir sıçrama değildir. Yoğun bir terapi süreci olmaksızın bile, kişi kendi reddedilmiş benlik yönlerine erişimini genişletmeye çalışabilir -ve bu çabanın ödülü, terapötik içgörüyle birlikte yardım edebileceği danışan yelpazesinin de giderek genişlemesidir.
Danışanın Öz-Değerine Zarar Vermeden Ona Nasıl Yararlı Bilgiler Verebilirim?
Terapistin, söylediği pek çok şey doğası gereği yaralayıcı olduğundan, danışanın öz-değerini koruyacak müdahale yolları bulması gerekir. Hakkımızda daha önce bilmediğimiz bir şeyi biri bize söylediğinde hepimiz en azından bir irkilme yaşarız. Öğrenmek isteriz, ama öğretilmek aşağılayıcı gelir. Bu nedenle, her psikoterapötik yorum aslında bir narsisistik yaralanmadır. Terapi sanatının öğretiminde merkezi odak, danışanın değişebilmesi için bilmesi gereken şeyleri, onun öz-değerine mümkün olan en az zarar vererek nasıl aktaracağımız olmalıdır. Bu beceri sıklıkla “incelik [tact]” olarak adlandırılır (Greenson, 1967); ancak bazı danışanların duygularını korumak için sıradan bir incelik yeterli değildir; [söz konusu beceri] onların gururlarını neyin desteklediğini ve neyin zedelediğini çok daha özgül biçimde anlamayı gerektirir.
Klasik analitik teknik, mümkün olan her durumda, içgörüye ulaşan kişinin danışanın kendisi olması gerektiğini; yorumların, serbest çağrışımlarından, rüyalarından ve aktarım tepkilerinden danışan tarafından türetilmesi gerektiğini savunur (Strachey, 1934; Fenichel, 1945). Analistin etkinliği, benliğe dair bastırılmış bilgilerin bilinçdışında kalmasına neden olan dirençleri ortadan kaldırmakla sınırlı olmalıdır. Bu kuralın gerekçelerinden biri, analistin danışanın materyaline, danışanın deneyiminden ziyade kendi ön kabullerinden türeyen anlamlar yükleme riskini azaltmaktır. İyi yürütülen bir analizde, zaman zaman hem analist hem de danışan, danışanın bilinçdışından ortaya çıkan şeyler karşısında şaşırabilmelidir (Reik, 1948). Ancak klasik teknik yaklaşımın daha az tartışılan bir gerekçesi de, danışanın öz-değeri ile ilgilidir. Bir kişi, bir içgörüyü kendi başına bulduğunda yaşanan narsisistik yükseliş, daha önce bunu kendiliğinden bilememiş olduğunu kabul etmenin yarattığı narsisistik yarayı telafi eder.
Uyumlanma [attunement] ve empatiyi [empathy] üstün rollere yükselterek (örneğin bkz. Wolf, 1988; Shane vd., 1997), kendilik psikolojisi yönelimli uygulayıcılar, bir hastanın öz-değerini koruma konusunda klasik analistlerden bile daha ileri giderler. Kendilik psikolojisi hareketinin ivme kazanmasının, terapistlerin gitgide daha fazla sayıda danışanın geleneksel direnç çözümlemesine ve sahiplenilmeyen yönelimlerin açığa çıkarılması davetine tahammül edemediğini keşfettikleri bir döneme denk gelmesi muhtemelen tesadüf değildir. Tüm terapistler, empatik ve destekleyici olacağı varsayılan bir yorumun, danışan tarafından sanki sadistik bir eleştiriymiş gibi algılanmasına dair şoku bilirler. Bu fenomen, özellikle narsisistik ve sınırda yapıda olan hastalarda dikkate değerdir; nitekim bu tür bir tepki, artık bu yapıların tanısal bir işareti olarak yaygın biçimde kabul edilmektedir.
Bu tür sorunlara sahip insanların sayısı, yirminci yüzyılın ikinci yarısında artıyor gibi görünüyordu -ya da en azından bu kişiler çok daha sık biçimde terapistlere başvuruyordu- (daha önce de belirttiğim gibi, çağdaş kültürün birçok yönü bu olguyu oldukça anlaşılır kılmaktadır). Nevrotik düzeydeki danışanların aksine, onlara kendi başlarına fark etmedikleri bir şey söylendiğinde duydukları acı, terapistin yardımcı olma niyetini takdir etmeleri sayesinde hafiflerken, sınırda ve narsisistik yapıdaki hastalar yalnızca saldırıya uğramış hissederler. Bu doğrultuda, yakın dönem teknik literatürümüzün büyük bir kısmı, bu vahşice eleştirilme hissini nasıl azaltabileceğimiz, danışanın öz-değerini nasıl koruyabileceğimiz ve terapistin anlamaya ve yardım etmeye çalışırken kaçınılmaz olarak yaraladığı bu öz-değeri nasıl onarabileceğimiz konularında öneriler geliştirmeye yönelmiştir.
Yirminci yüzyılın sonlarında psikanalitik metapsikolojide gerçekleşen, tek kişilik bir modelden iki kişilik bir modele geçiş (Aron, 1990; Mitchell & Black, 1995), kısmen öz-değer meselelerine yönelik klinik ilginin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Analist, danışanın “malzemesini [stuff]” üzerine yansıttığı nesnel bir dış gözlemci rolünü benimsemek yerine, terapist ile danışan arasında olup bitene kendi katılımını ve katkısını kabul ettiğinde, danışan, aralarındaki şeyler hakkında duyduğu utanç yükünü daha az taşır. İntersubjektivistlerin aktarımın birlikte inşa edildiğini ve her etkileşimin iki kişilik bir doğası olduğunu bu kadar ısrarla vurgulamalarının nedenlerinden biri, terapötik süreçte ortaya çıkan zorlayıcı duygusal durumlara analistin katkısını üstlenmesinin, danışanın öz-değerinin yaralanma olasılığını önemli ölçüde azaltmasıdır.
Kendilik psikolojisi ve intersubjektif yaklaşımlar içindeki yazarların teknik önerilerine ek olarak, danışanların öz-değerine zarar vermeden potansiyel olarak faydalı bilgileri paylaşmak isteyen terapistler için çok sayıda yararlı kaynak bulunmaktadır. Destekleyici terapi üzerine yakın dönem yazılar (örn. Pinsker, 1997), sınırda ve narsisistik danışanlarla yapılan terapi (örn. Meissner, 1984; Kernberg, Selzer, Koenigsberg, Carr ve Appelbaum, 1989), ve madde kullanımı sorunları olan kişilerle tedavi (Levin, 1987; Richards, 1993) üzerine çalışmalar, terapistin değişimi teşvik ederken hastada yaralanmayı en aza indirme yolları konusunda zengin fikirler sunmaktadır. Lawrence Josephs’in Balancing Empathy and Interpretation (1995) adlı eseri, karakter patolojisi ve kırılgan öz-değer taşıyan biriyle çalışırken karşılaşılan teknik zorluklara dair özellikle faydalı bir tartışma içermektedir. Son olarak, Sue Elkind (1992), duygusal olarak incitici çıkmazlardan kurtulamayan terapötik ikililere danışmanlık süreci üzerine değerli bir kitap yazmıştır.
Okuyucuyu bu tür metinlere yönlendirmenin yanı sıra, danışanın öz-değeriyle ilgili önemli sorunları olduğunun değerlendirildiği bir durumda başvurulabilecek teknik bir uygulamaya dair bir örnek sunmak isterim. Belirgin narsisistik kırılganlık gösteren bir kişiye nihayetinde önemli ama potansiyel olarak incitici bir düşünceyi aktarmanın bir yolu, bu müdahaleyi öyle bir şekilde sunmaktır ki danışan yalnızca eleştirilmiş değil, aynı zamanda takdirle kabul edilmiş hissetsin. Bu tür ifadeler gerçek olmalıdır; aksi takdirde içi boş ve manipülatif olarak algılanır. Ancak genellikle bir terapistin, danışan hakkında gerçek anlamda övgüye değer unsurlar bulması kolaydır. Örneğin, sıklıkla şöyle şeyler söylediğimi fark ediyorum: “Siz gerçekten ilginç bir kişisiniz. Bir yandan çok yetkin ve kendini iyi ifade eden birisin, öte yandan bazı durumlarda tamamen felç olmuş gibi kalabiliyorsun.” Ya da: “Sizi sosyal bir ortamda tanısam, bu kadar çok kaygı taşıdığınızı asla anlamazdım. Dış görünüşünüz oldukça kendine güvenli, ama ne kadar korku yaşadığınızı yalnızca siz anlattığınızda anlayabiliyorum.” Bu tür ifadeler, utancı dengelemeyi amaçlar; çünkü eğer yalnızca, sempatik ve nazik bir tonla dahi olsa, “Bazı zamanlar çok felç olmuş gibi görünüyorsunuz” ya da “Kaygı sizin için büyük bir sorun” gibi bir gözlemde bulunsaydım, yaralanma riski daha yüksek olurdu.
Bu tür müdahalelerde, danışanın öz-değerinin hangi özgül temellere dayandığını bilmek yararlı olur. Zekâsıyla gurur duyan bir kadın, entelektüel kapasitesi aynı anda takdir edildiğinde, eksikliklerine yönelik dikkatleri kabul edebilir (“Bu kadar yüksek zekâya sahip biri için, duygusal zorlukları yalnızca entelektüel güçle çözememek mutlaka hayal kırıklığı yaratıyordur”). Kendini incelikli, hassas bir duyarlılıkla donanmış biri olarak gören bir erkek ise, genellikle kendi mutsuzluğundaki payını kabul edebilir -duyarlılığı bu süreçte açıkça tanındığı sürece (“Bu tür evlilik sorunları daha az hassas birini rahatsız etmeyebilir ama sizin için bunlarla yüzleşmek önemli”). Dolayısıyla, bir bireyin öz-değerini destekleyen şeyin ne olduğunun değerlendirilmesi, teknik açısından oldukça somut ve pratik sonuçlar doğurur.
Bu kişinin maladaptif öz-değer örüntüsünü nasıl dönüştürebilirim?
Çok sık olarak, bir kişinin tedaviye başvurma nedeni, hayat koşullarının artık beslemediği yerleşik bir öz-değer kaynağını terk edememesiyle ilgilidir. Hepimiz, eski bir futbol kahramanının başka yollarla kendini önemli hissetmeye geçiş yapamayıp, atletik becerilerinden başka bir temele dayanmayan bir öz-değer duygusu yerine, zafer dolu günlerine dair içkili anılara tutunduğu örneklerle karşılaşmışızdır. Bir başka kültürel klişe, gerçeklik payı da barındıran biçimiyle, yaşlandıkça depresyona ya da madde kullanımına yönelen eski güzel kadındır; çünkü öz-değeri tümüyle gençlikteki çekiciliğine bağlıdır. Bazen terapistler olarak, önleyici biçimde, genç bir kişinin öz-değer kaynaklarını genişletmek için çalıştığımızın farkında oluruz; böylece zaman içinde, ‘masum genç kız’, ‘yükselmekte olan parlak genç adam’, ‘spor yıldızı’ ya da ‘seks sembolü’ gibi kaybedilecek rollerin yerine daha kalıcı gurur kaynakları konulabilir.
Bazen sadece yaşamın rastlantıları, bir kişinin olumlu öz-değer hissi geliştirmek için kullandığı, aslında etkili olan stratejilerini yerle bir edebilir. Birlikte çalıştığım bir kadın, öz-değerini aşırı yardımseverlik ve vicdanlılık üzerine kurmasına yol açan bir yaşam öyküsüne sahipti. Annesi, sınırlı kaynaklara sahip kalabalık bir ailenin birkaç çocuğundan biriydi ve zekâsı nedeniyle üniversiteye gönderilecek çocuklardan biri olarak seçilmişti. Ancak, danışanım annesinin hamile kalmasıyla bu plan değişti. Ailenin çözümü, danışanımın annesinin kız kardeşi tarafından büyütülmesi oldu. Bu kadın daha az zeki görüldüğü için, bebeğe bütünlüklü bir aile ortamı sunabilmek adına, muhtemelen normalde yapacağından daha erken evlendi. Çocukken bu kadın, kendi varlığının doğum annesi için büyük bir sorun yarattığını ve teyzesine de yük olduğunu derinden hissetti. Ayrıca, teyzesinin ve eniştesinin (kadının “anne” ve “baba” olarak adlandırdığı kişiler) daha sonra sahip olduğu çocuklardan kendi doğumuna dair gerçek saklandığı için, utanç verici bir sırla yalnız başına yaşamak zorunda kaldı. Başkalarına bakmak, kendisi için hiçbir şey istememek ve dünyadaki varlığının bir yük değil, bir katkı olduğunu kanıtlamak, onun öz-değerinin merkezi hâline geldi.
Çocukluğuna ait açmazına bulduğu bu çözüm, ellili yaşlarının ortalarına kadar oldukça işe yaradı. Kendini adamış bir anne, güvenilir bir komşu, vicdanlı bir arkadaş ve bu öykü açısından en önemlisi, çalıştığı büyük şirketin örnek bir çalışanıydı. Yetişkin yaşamının büyük bir bölümünde kendisi hakkında makul ölçüde iyi hissetmişti. Ancak bana geldiğinde, neredeyse ölüm döşeğindeydi; yeni yöneticisiyle baş etmeye çalışmanın yarattığı stres onu bu hâle getirmişti. Bitkindi, umutsuzdu ve kalp ağrısı ile çarpıntıların eşlik ettiği panik ataklar geçiriyordu; iki doktor bu belirtilerin bir kalp hastalığını işaret edebileceğini ya da böyle bir rahatsızlığa yol açabileceğini düşünmüştü. Yaklaşık otuz yıllık değerli hizmetin ardından, küçülme operasyonuna kurban gitmişti; en maliyetli çalışanlardan kurtulmak için görevlendirilen bir “kıyıcı kadın” getirilmişti (bu, onun koşullarına dair paranoyak bir yorumu değildi; başka kaynaklardan da bunun gerçekten böyle olduğunu öğrenmiştim). Yeni amiri, yaptığı her işte kusur buluyordu; o daha çok çalıştıkça eleştiriler daha da ayrıntılı ve acımasız hâle geliyordu. Kendisini değerli hissetmesini sağlayan eski yollar, artık onu istemeyen bir sistemde işe yaramıyordu ve öz-değerini başka bir baş etme biçimine dayandıracak esnekliğe sahip değildi -örneğin üretkenliğini azaltmak ve görünmez olmaya çalışmak, diğer çalışanlarla örgütlenmek, dava açmak ya da daha iyi bir işe geçmek gibi. Bunun yerine sadece daha çok çalışmaya devam etti. Terapinin en büyük güçlüklerinden biri, onun öz-değerini, kendisini samimiyetsiz ve doyumsuz taleplere adamaktan başka alanlarda bulmasına yardımcı olmaktı.
Bu danışanın bir ölçüde kendini feda edici bir kişilik yapısı vardı ve yaşamındaki otoriteler aşağı yukarı iyicil olduğu sürece bu yapı kendisi için bir sorun teşkil etmiyordu. İnsanların terapiye başvurma nedenlerinde sıkça olduğu gibi, kader ona alışagelmiş savunmalarının işe yaramadığı bir durum sunmuştu. Bu savunmaların farkına varmanın yanı sıra, kendine zarar verici bir karakter yapısını anlamanın yollarından biri de bunu öz-değer gereksinimleri bağlamında değerlendirmektir: Karakterolojik olarak mazoşist kişiler, öz-değerlerini özveri ve başkalarına bakım sağlama üzerinden inşa ederler. Kişilik bozukluklarının çoğu, bireylerin ait oldukları kategoriye göre öz-değerlerini nasıl sürdürdükleri açısından benzer biçimde tanımlanabilir. Örneğin, psikopatik kişi heyecan ve güç aracılığıyla kendini yüceltilmiş hisseder; narsisistik kişi başkalarının onayında ve takdirinde kendini parlatır; şizoid kişi yaratıcı özgünlüğe ulaşmayı arzular; depresif kişi temel kabul görme ve başkalarına yakınlık kurma özlemi içindedir; obsesif-kompulsif kişi ise kontrol hissini arar.
Öz-değerlerini yalnızca tek bir zemine dayandırmak, özellikle hızla değişen bir dünyada, bireyler için tehlikelidir. Esnek olmayan kişilik yapısına sahip kişilerle çalışırken klinisyenler, sezgisel ya da bilinçli bir şekilde, danışanlarının öz-değerlerini türettikleri ölçütleri genişletmeye çalışırlar. Böylece, antisosyal kişide dürüstlükten gurur duyma kapasitesini geliştirmeye, narsisistik kişide içsel bir sese yanıt verebilirliği artırmaya, şizoid kişide gündelik toplumsal ikiyüzlülüklere hoşgörü göstermenin verdiği hazza alan açmaya, depresif kişide öfke riskini göze almaktan gurur duymayı teşvik etmeye, mazoşist kişide kendini ortaya koyma davranışından keyif alabilmesini sağlamaya ve obsesif-kompulsif kişide akışa ayak uydurabilme becerisinden memnuniyet duymasını mümkün kılmaya çalışırız. İnsanların, kendilerini değerli hissetmelerinin başat yollarına yabancı olan (egodistonik) tutumları fark etmelerini sağlamaya çalışırız. Bunun da ötesinde, bu eğilimlerden haz almalarına ve bunlarla gurur duymalarına yardımcı olmaya gayret ederiz (Silverman, 1984; Hammer, 1990).
Bu kolay bir şey değildir. Bir kişinin temel ilkeleri sorgulandığında, o kişi daha esnek olmayı düşünmektense terapistin ahlaki olarak yozlaşmış olduğunu düşünmeye daha yatkındır. Bir kişinin içselleştirdiği standartların sorgulanması, o kişinin benimsediği fikirleri taşıyan erken dönem sevgi nesnelerinin eleştirilmesi anlamına gelir; bu da, kişinin içselleştirdiği bakımverenlerden daha fazla psikolojik ayrışma yaşamasını gerektirir ki bu da yabancı ve hatta tehlikeli gelebilir. Öz-değere erişim yollarını genişletmeye yönelik önerilerde bulunmadan önce, bir terapistin genellikle, danışanın gurur duyma çabalarını ve utanmaktan kaçınmak için yıllar içinde geliştirdiği yöntemleri ne kadar derinden takdir ettiğini iletmesi gerekir. “Kontrol sahibi olmak sizin için çok önemli görünüyor” ya da “Takdir edilmediğinizde çok yıkılmış hissediyor gibisiniz” gibi ifadeler, bir terapistin danışanın öz-değer sistemine dair anlayışını ifade ettiği yorumlara örnektir. Ancak bu basit yansıtmalarda bile örtük bir mesaj vardır: “Bu kadar çok kontrole ihtiyaç duymadan da kendini iyi hissedebilmek mümkün” ya da “Fark edilmemekten doğan hayal kırıklığını daha hızlı atlatmak mümkün.” Freud’un yapısal kuramının diliyle ifade edecek olursak, danışan, süper-egosu için ego-sintonik olan bir şeyi artık ego-distonik hâle getirmeye teşvik edilmektedir. Danışanların kendi öz-değer düzeneklerine bir miktar nesnellik geliştirme süreci yavaştır; ancak iyi bir tedavinin en olumlu çıktılarından biri, birçok kaynaktan beslenebilen daha dirençli bir öz-değer yapısının gelişmesidir.
Klinik çalışmalarda sık karşılaşılan bir durum, öz-değerini yalnızca “iyi” düşünceler düşünmek ve yalnızca “iyi” duygular hissetmek koşuluna bağlamış depresif bir danışanla çalışmaktır. “Bu korkunç bir şey değil mi?” diye sorar böyle bir danışan, kayınvalidesinin ölüp gitmesini dilemiş olmak gibi oldukça sıradan bir düşünce-suçunu itiraf ettikten sonra. Bu tür durumlarda terapistler, oldukça doğrudan bir biçimde eğitici müdahalelerde bulunmak zorundadır: Duygular ve düşünceler kimseye zarar vermez; düşmanca tutumlara sahip olmak normaldir; kişinin kendini yargılaması için makul tek zemin, nasıl hissettiği değil, nasıl davrandığıdır; eğer hepimiz geçici ve özel dileklerimiz üzerinden yargılansaydık, Cehennem’de ciddi bir nüfus yoğunluğu sorunu olurdu.
Ayrıca, terapistin süperego’yu hafif alaycı bir şekilde sorgulaması da yardımcı olur: “Ah, unuttum. Size kötü davranan birine karşı düşmanca duygular hissetmeyecek kadar naziksiniz.” Bu türden bir müdahale bazen öfke uyandırır -ki bu kötü bir şey değildir. Terapistin bu öfkeli tepkiyi kabul etmesi, danışana olumsuz bir duyguyu ifade etmenin daha fazla yakınlık yaratabileceğini, samimiyetin “iyi” olmaktan daha iyi hissettirdiğini ve mutlaka reddedilmeye yol açmadığını deneyimleme fırsatı verir. Danışan kendini saldırıya uğramış hissedebilir, fakat burada hedef alınan şey tüm kişiliği değil, onun kendine saldıran yönüdür. Bu türden bir destek, depresif bireyler için, yalnızca olumlu geri bildirim ve bilgilendirmeye kıyasla çok daha etkili görünmektedir. Eğer bir kişi, çarpıtılmış bir öz-değer standardına sahipse, terapistin bu standardı hafifçe alaya alan sorgulaması -tabii ki iyi bir terapötik ilişki kurulmuşsa- oldukça güçlü bir terapötik etki yaratabilir.
Bu hastaya makul bir öz-değer temeli oluşturmada nasıl yardımcı olabilirim?
Analistler onlarca yıldır, aşırı katı bir süperego’yu yumuşatmanın, zayıf bir süperego’yu güçlendirmekten daha kolay olduğunu belirtmişlerdir. Öz-değeri, gerçekçi olmayan derecede talepkâr içsel ahlaki standartlardan türeyen hastalar, zaman içinde kendilerine karşı daha az sert olmaya yönlendirilebilirler. Bu kişiler, terapistin yargılayıcı olmayan ilgisiyle özdeşim kurarlar. Sert yargılarının çocukça, ya hep ya hiç niteliğini fark ederek zamanla yumuşayabilirler. Öz-değer yapılarını, bir alanda gevşerken başka bir alanda telafi edici biçimde daha talepkâr hâle gelerek yeniden düzenleyebilirler -örneğin, analitik terapide, birçok hasta “bencilliklerini” kabul etmenin getirdiği narsisistik yarayı, kendilerine karşı daha dürüst olmanın verdiği bir gurur duygusuyla telafi eder. Öte yandan, öz-değeri geçici hazlardan ve heyecanlardan, otoriteleri alt etmekten ya da başkalarına suç yüklemekten kaynaklanan bir kişiye, terapistin bu öz-değer arayışını uzun vadeli bir özsaygı ihtimali sunan alanlara yönlendirmede yardımcı olması oldukça zordur. Narsistik yönelimli ve dürtüsel kişilerle çalışmanın zorlayıcı yönlerinden biri, kendilerini iyi hissetme yollarının nihayetinde tatmin edici olmaması ve kendini sabote etmesi, ancak bu kişilerin başka türlü haz alma yollarını hayal bile edememeleridir.
“İyi hissettiriyorsa yap” anlayışı, uzun vadede tatmin edici bir yaşam için pek etkili bir reçete değildir. Kültürümüzdeki birçok insan -muhtemelen Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde geçen “mutluluğu arama hakkı”na dayanarak- yalnızca istedikleri şeylerden yeterince elde ederlerse kendilerini iyi hissedeceklerine inanırlar. Oysa psikanalitik araştırmaların önemli bulgularından biri, arzularımızın hem sınırsız hem de çatışmalı olduğudur. Bu durumda, yaşamdan memnuniyet duymanın yolu birikim (eşya, deneyim ya da ün) değil, sahip olduklarımızdan keyif almanın yollarını bulmaktır. Aşırı bir puritanizm çağrıştırmamak kaydıyla, haz alımını erteleyebilme kapasitesinin ödülleri vardır. Ahlaki açıdan bizi zedeleyeceğini düşündüğümüz bir şeyden feragat etmek, anlık hazza yönelmekten daha kalıcı bir öz-değer duygusu yaratır.
İçsel kaynaklar olmaksızın öz-değeri dışsal kaynaklardan elde etmeye çalışmak, hastayı kalıcı duygusal tatmin ve gurur olasılığı taşımayan bir dizi boş serüvene mahkûm eden bir yaşam yönelimi oluşturur. Danışanlar bunu bir düzeyde bilirler. Narsistik yapılanmaları olan kişiler, yaşamlarını kurdukları yapının aslında ne kadar boş ve anlamsız olduğunu hissetmeye başladıkları kırklı yaşlarda ya da daha sonra terapi arayışına girerler. Hatta antisosyal kişiler bile, eğer başıboş gençlik dönemlerinden sağ çıkarlarsa, zamanla az çok yasalara uyan bireyler hâline gelebilirler. On iki adım programlarının Tanrı ile bağlantıya yaptığı vurgu, dürtüsellik psikolojisinden özdenetim psikolojisine geçişin, ahlaki bir otorite imgesinin içselleştirilmesi olmadan mümkün olamayacağına dair yaygın bir anlayışı yansıtır.
Narsistik yapılanmaları olan kişilerin eleştiriye aşırı duyarlılığı, terapistlerin bu kişilere utançtan kaçınmaları ve gurur duymaları için halihazırda kullandıkları yollar dışında başka yollar önermesini oldukça zorlaştırır. Yine de, bir terapistin, bir danışan ona yalnızca artık çalışmak istemediği için işten hiçbir bildirimde bulunmadan ayrıldığını söylediğinde şöyle demesi bir tohum ekebilir: “Bu muhtemelen iyi hissettirmiştir. Ama öz-değeriniz ne olacak? Bir süre daha dayanmış olsaydınız, kendini daha iyi hissetmez miydiniz?” Dikkat ederseniz terapist burada kişinin davranışını doğrudan eleştirmek yerine, kendilik değerlendirmesi meselesini danışanın denetimine bırakmaktadır.
Bu kişinin öz-değerini başkalarına zarar vermeyecek şekilde nasıl yeniden yönlendirebilirim?
Daha ağır narsistik patolojiye sahip bazı kişiler, çoğu psikopatik birey ve çeşitli türlerdeki bağımlıların çoğu, yalnızca kendi iyi bir yaşam sürme olasılıklarına zarar vermekle kalmaz, aynı zamanda başkalarına da zarar verirler. Bu tür hastalarla çalışan terapistlerin görevi, onların öz-değerlerini toplumsal olarak olumlu alanlarda kurmalarına yardımcı olmaktır. Bilişsel-davranışçı terapistler, örneğin öfke kontrolü eğitimi ve empati eğitimi gibi uygulamalarla bunu yapmaya çalışırlar. Psikanalitik bakış açısına göre ise bu tür terapilerin amacı yalnızca problemli davranışları denetim altına almak değil, aynı zamanda hastaların daha önce kendilerine etkili bir biçimde aktarılmamış olan öz-değerle ilgili değer ve standartlarla özdeşim kurmak istemelerini sağlayacak bir atmosfer yaratmaktır; yani terapi, öz-değeri düzenleyen içsel yapılar üzerinde bir değişim üretmelidir.
On iki adımlı programların, geleneksel terapilerin başarısız olduğu durumlarda etkili olabilmesinin nedeni, geçmişlerinde öz-değeri destekleyen açık değerler ve dayanaklardan yoksun bireylere, bu tür bir yapı sunmaları olabilir. Geleneksel terapilerde, terapist kendi değerlerini hastaya empoze etmemeye çalışır -bu yaklaşım, güvenilir değerlere sahip hastalar için uygun olsa da, böyle değerlere sahip olmayanlar için mesleki ihmal anlamına gelebilir. Tarikatların ve katı dinî cemaatlerin birçok insan tarafından cazip bulunması da, yönsüz bireyler arasında neyin iyi neyin kötü olduğuna, kişinin kendisiyle ne zaman gurur duyması gerektiğine ve neyin günah veya toplulukla olan bağlılığın ihlali sayıldığına dair net ve otoriter açıklamalara duyulan özleme işaret eder.
Başkalarına sıkça zarar veren gönüllü bir danışanla bire bir çalışan terapistler için, kişiyi toplumsal olarak olumlu bir yöne yönlendirmeye çalışmak oldukça hassas bir iştir. Psikopatik bir birey açısından, saf bir güç dinamiğini daha zararsız bir narsistik yapıya dönüştürmek bile önemli bir başarıdır; örneğin, kişi öz-değerini ne pahasına olursa olsun güçlü hissetmekten ziyade, toplum nezdinde “iyi görünmek” üzerine inşa etmeye başlar. Uzun yıllar uyuşturucu satıcılığı yapmış bir danışanımla çalıştığımda, kişinin yıkıcı yaşam tarzını değiştirebilmesi, bir dini topluluğa katılmasıyla mümkün oldu. Orada geçmiş suçlarını itiraf etti ve “kurtuluş hikâyesi” sayesinde cemaatin hayranlığını kazandı. Bu yeni statüyü, hem yeraltı dünyasının dışında olması hem de önceki yaşam tarzına kıyasla hapis riskinin çok daha düşük olması nedeniyle öylesine tatmin edici buldu ki, davranışlarını toplumsal olarak kabul edilebilir bir düzeyde tutmayı başardı.
Yorumlayıcı müdahaleler açısından bakıldığında, bir terapistin, öz-değeri kahramanca özveriyle inşa edilen danışanlara kıyasla, anında hazza yönelen danışanlarla çok daha yavaş ilerlemesi gerekir. İçsel öz-değer kaynakları inşa etmeye yönelik çabalar; madde bağımlısı, dürtüsel ya da antisosyal danışanlar tarafından, çoğu zaman pek de haksız sayılmayacak biçimde, ahlakçı ve yargılayıcı bulunarak reddedilir. Terapistin müdahaleleri reddedilmediği durumlarda ise, danışan öylesine yoğun bir utanç yaşayabilir ki, bu utançla yüzleşmek yerine terapiden tamamen kaçmayı seçebilir. Terapist, dürüstlüğünü korurken “iyi davranışı” duygusal bir romantizme dönüştürmemeli, ahlaki olarak sorunlu bireyin dünyanın nasıl döndüğüne dair sahip olduğu alaycı bakışı anlamaya çalışmalıdır. Terapi sürecinde odak noktası somut meseleler olmalıdır: Kişi kendi davranışı üzerinde denetim sahibi mi, zayıf ya da aptal görünme riskini göze aldı mı, tartışılan davranış gelecekte kişinin karşısına nasıl çıkacak? Ve elbette, terapistin etik biri olmaktan duyduğu gurur -özellikle bu tutum, danışanın davranışlarına dair gerçekçi ve sarsılmaz bir duruşla birlikte sergilenirse- zamanla danışan üzerinde etkisini gösterecektir.
ÖZET
Bu bölümde, öz-değerdeki bireysel farklılıklara odaklandım: Öz-değerin nasıl sürdürüldüğü ve onarıldığı, ne kadar güvenilir olduğu, ve onu destekleyen ölçütlerin ne derece makul ve toplumsal olarak değerli olduğu gibi unsurları inceledim. Psikanalitik düşüncede öz-değer meselelerine ilişkin yaklaşımları; süperegonun oluşumuna dair klasik düşüncelerden başlayarak, terapinin iki kişilik alanında öz-değerin kaderine yönelik daha çağdaş vurgulara kadar gözden geçirdim. Bir danışanın narsisistik tutumunu [narcissistic economy] anlamanın önemini özellikle vurguladım ve bu anlayışa dayalı olan çeşitli klinik meseleleri ele aldım. Bunlar arasında belirli bir danışan ile belirli bir terapist arasındaki uyum, kişinin öz-değerine asgari zarar vererek terapötik iletişim kurma sorunu, öz-değeri sürdürmeye yönelik uyumsuz yolların dönüştürülmesi, kişinin kendisiyle kalıcı bir memnuniyet yaşamasına imkân tanıyan içsel temelden yoksun danışanların tedavisi ve öz-değerini başkalarının acısı pahasına inşa eden kişilerin yıkıcılığının azaltılması yer aldı.