Yazar: Admin

  • Terapi Ne İçindir?

    Bu yazı, psikoterapinin “ne için” yapıldığı sorusuna kavramsal bir açıklık getirmeyi amaçlamaktadır. Metin, terapinin amacının semptomları ortadan kaldırmak, geçmiş olayları anlatmak ya da belirli yaşam hedeflerine ulaşmak olmadığını; aksine, kişinin psikolojik işleyişinde zorluklara yol açan süreçleri anlamak ve dönüştürmek olduğunu vurgular. Bu çerçevede yazı, vaka formülasyonunun psikoterapiye yön ve odak kazandıran temel unsur olduğunu ortaya koyar ve terapötik çalışmanın yüzey sorunlardan derin psikolojik yapılara doğru ilerlemesi gerektiğini temellendirir.

    Yazar: Jonathan Shedler
    Yayın: Substack
    Tarih: 20 Nisan 2026
    Konu: Psikoterapinin amacı ve vaka formülasyonunun rolü

    Çok sık bir şekilde, problemi amaçla karıştırırız.


    Psikoterapi, terapist onun ne için yapıldığını ya da neden başlatıldığını bilmeden asla başlamamalıdır.

    Otto Kernberg

    Problem

    Eğer terapistlere belirli bir hasta ya da danışan için terapinin amacını [purpose] sorarsanız, birçoğu size bir belirti ya da tanı söyler (“depresyon”); ya da hastanın öyküsüne dair bir şey söyler (“çocukken istismar edilmişti”); ya da arzu edilen bir yaşam sonucundan söz eder (“bir hayat arkadaşı bulmak istiyor”).

    Bunların hiçbiri bize psikoterapinin ne için olduğunu söylemez. Bunlar, hastanın mutsuzluğunun ne ile ilgili olduğunu gösterebilir; ancak terapiye bir yön ya da amaç kazandırmaz.

    Psikoterapinin Amacı

    Psikoterapinin amacı [purpose] hastanın kendisiyle ilgili bir şeyi değiştirmesine yardımcı olmaktır.

    Daha özgül olarak, amaç hastanın kendisiyle ilgili şu özellikleri taşıyan bir şeyi değiştirmesine yardımcı olmaktır:

    1. zorluklara ya da sınırlılıklara yol açan
    2. hastaların değiştirmek istediği
    3. psikoterapinin gerçekçi olarak değiştirmeye yardımcı olabileceği

    Başka bir deyişle, amaç “depresyon” değildir; amaç, kişinin psikolojisinde onu depresyona yatkın kılan bir şeyi anlamak ve onu değiştirmeye yardımcı olmaktır.

    Amaç “çocukluk istismarı” değildir; amaç, geçmişin kişiyi bugünde nasıl etkilediği ve yaşamında zorluklara yol açacak biçimde nasıl ortaya konduğu (oyuna döküldüğü) ile ilgilidir.

    Amaç “bir hayat arkadaşı bulmak” değildir; amaç, kişinin arzuladığı ilişkileri kurmasının önünde engel oluşturan kendisine ilişkin bir şeyi anlamak ve onu değiştirmeye yardımcı olmaktır.

    Her durumda, amaç kişinin kendisiyle ilgili bir şeyi değiştirmektir.

    Psikoterapinin doğrudan etkileyebileceği tek şey budur.

    Tedavi Amacı Vaka Formülasyonundan Türetilir

    Tedavinin amacı, bir vaka formülasyonundan [case formulation] türetilir. Vaka formülasyonu, kişinin yaşadığı güçlükleri ortaya çıkaran psikolojik süreçleri tanımlar. Yüzeyde görülen sorunları, psikoterapinin değiştirmesine yardımcı olabileceği psikolojik süreçlerle ilişkilendirir. Psikoterapiye yön ve odak kazandıran da budur.

    Terapist ile hasta, birlikte neyi ve neden yapmaya giriştiklerini anlamadan ve bu konuda uzlaşmadan doğrudan “terapi yapmaya” başladıklarında eksik olan şey tam da budur.

    Bu tedavilerin tıkanmasının, bir çıkmaza girmesinin ve yönünü kaybetmesinin sebebidir.


    Psikoterapi, terapist onun ne için yapıldığını ya da neden başlatıldığını bilmeden asla başlamamalıdır.

    Otto Kernberg
    Çeviri Notu (Tıklayın)

    Yazar: Jonathan Shedler
    Başlık: What Is Therapy For?
    Yayın: Substack
    Tarih: 20 Nisan 2026
    Link için tıklayın.

    Bu metin psikodinamikblog.com/ tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır.

    Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir.

    Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • Narsisizm-Psikopati Sürekliliği

    Metin, Otto Kernberg’in nesne ilişkileri kuramına dayanan modelinden hareketle, patolojik narsisizm, habis narsisizm ve psikopatiyi tekil kategoriler olarak değil, bir süreklilik içinde ele almaktadır. Bu süreklilikte belirleyici olan temel değişkenin, sevgi ile nefret/saldırganlık arasındaki denge olduğu vurgulanmaktadır. Yazı Jonathan Shedler tarafından kaleme alınmıştır.

    Her şey, sevgi ile nefret arasındaki dengeye bağlıdır.

    Birçok kişi -sıradan insanlar ve hatta bazı terapistler bile- artık “narsisist” terimini istismarcı ile eşanlamlı olarak kullanmaktadır. Bu, terimin hatalı bir kullanımıdır; psikolojik bir anlama zemini oluşturmaz. Profesyonellerin daha nüanslı ve daha doğru bir kavramsal dile ihtiyacı vardır.

    Süreklilik

    Otto Kernberg, tartışmasız biçimde kişilik patolojisi alanındaki en etkili kuramcılardan biridir. Çalışmaları, kendilik [self] ve ötekiler [others] deneyimimizin geçmiş ilişkiler tarafından nasıl yapılandırıldığını inceleyen nesne ilişkileri kuramına [object relations theory] dayanır. Psikanalitik kuramda “nesne” [object], gerçek kişiler ya da kişilere ilişkin zihinsel temsiller anlamına gelir. Nesne terimi, bir kişinin ilgi, dikkat ya da arzu yöneliminin hedefi olması anlamında kullanılır.

    Otto Kernberg’in nesne ilişkileri modelinde, patolojik narsisizm [pathological narcissism], habis/kötü huylu narsisizm [malignant narcissism] ve psikopati [psychopathy] bir süreklilik oluşturur. Bu sürekliliğin merkezinde yer alan temel mesele, sevgi [love] ile nefret [hate] arasındaki dengedir.

    Aşağıda bu kavramlara ilişkin “kısa ve özet” [CliffsNotes] niteliğinde açıklamalarımı bulabilirsiniz.

    Patolojik Narsisizm

    Patolojik narsisizm, bölme [splitting] savunmasına dayanır. Kişi, kendiliğe ve ötekilere ilişkin idealize edilmiş, tümüyle iyi [all-good] temsillerle özdeşim kurar ve bu niteliklere sahip olduğunu hayal eder. Aksi takdirde zayıf, kötü ya da yetersiz olarak deneyimlenecek kendilik parçaları inkâr edilir ve başkalarına yansıtılır. Bu yolla kişi, kendisini iyi ve üstün olarak idealize edilmiş bir biçimde algılamayı sürdürürken, diğerlerini kötü ve aşağı olarak değersizleştirir.

    Bu savunmacı biçimde çarpıtılmış kendilik tasarımı, patolojik büyüklenmeci kendilik [pathological grandiose self] olarak adlandırılır.

    Habis/Kötü Huylu Narsisizm

    Habis/kötü huylu narsisizm, nefretle ve saldırganlık [aggression] ile patolojik narsisizmdir. Bu düzeyde diğerleri yalnızca daha değersiz olarak görülmez; aynı zamanda acımasız, sömürücü ve nefret yüklü biçimlerde muamele görür -buna karşın kişi kendisini hâlâ grandiyöz bir biçimde algılamayı sürdürür. Diğer ayırt edici özellikler arasında antisosyal davranış örüntüleri ve paranoid bir yönelim bulunur. Bunun nedeni, kişinin kendi yansıttığı saldırganlığı dışarıdan, yani başkalarından geliyormuş gibi deneyimlemesidir.

    Psikopati

    Psikopatide kişilikte bütünüyle nefret ve saldırganlık baskın hale gelir. Diğer insanlar, yalnızca egemenlik kurulacak, sömürülecek ya da sadistik biçimde kullanılacak nesneler olarak ele alınır.

    Sevgi ve Nefret

    Nefret belirleyici değişkendir: Nefret arttıkça kişi, narsisizmden habis narsisizme ve oradan psikopatiye doğru süreklilik üzerinde ilerler.

    Sevme kapasitesinin -bağlanma [attachment] ve ilişki kurma (connection) arzusunun- korunduğu durumlarda, kişi sürekliliğin narsisistik ucundadır ve tedavi mümkündür.

    Nefret ve saldırganlığın baskın olduğu durumlarda tanı habis narsisizmdir. Bu durumda tedavi, sevgi ile nefret arasındaki dengenin niteliğine bağlı olarak mümkün olabilir ya da olmayabilir.

    Sevgi ve ilişki kurma kapasitesinin bulunmadığı, yalnızca nefret ve saldırganlığın olduğu durumda ise tanı psikopatidir. Gerçek psikopati genellikle tedavi edilemez olarak kabul edilir.

    Popüler Psikolojinin Yanıldığı Nokta

    Popüler terapi kültürünün narsisizme atfettiği istismarcı, sömürücü ve saldırgan davranışlar, gerçekte narsisizmle pek ilişkili değildir; bu davranışlar esasen habis narsisizmle ve psikopatiyle ilgilidir. Bu ayrımı kavramak, hem terapi odasında hem de kamusal yaşamda kritik öneme sahiptir.

    Not: Bu özet, zorunlu olarak sadeleştirilmiştir. Amaç, birçok terapistin erişim imkânı bulamadığı bu fikirlere bir giriş noktası sunmaktır. Eğer bu metin daha fazla öğrenme yönünde bir ilgi uyandırdıysa, bu yeterlidir.

    Daha derinlemesine bir inceleme için şu kaynağı öneririm: Diamond D, Yeomans F, Stern B, & Kernberg, O. (2021). Treating Pathological Narcissism with Transference-Focused Psychotherapy. Guilford.

    Çeviri Notu (Tıklayın)

    Bu yazı, Jonathan Shedler tarafından kaleme alınan “The Narcissism to Psychopathy Continuum” başlıklı metnin Türkçe çevirisidir. Metin, narsisizm ile psikopati arasındaki süreklilik fikrini ele almaktadır.

    Orijinal Kaynak

    Yazar: Jonathan Shedler
    Başlık: The Narcissism to Psychopathy Continuum
    Yayın: Substack (jonathanshedler.substack.com)
    Tarih: 13 Nisan 2026
    Link için tıklayın.

    Bu metin psikodinamikblog.com/ tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır.

    Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir.

    Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • Psikozun Psikodinamiği

    Tanıtım Kartı

    Bu yazı, psikozu yalnızca biyolojik bir bozukluk olarak değil, bireyin katlanmakta zorlandığı gerçekliklere karşı geliştirdiği bir psikodinamik yanıt olarak ele alır. Psikotik belirtilerin, savunma mekanizmaları aracılığıyla anlam taşıdığı ve bireyin içsel dünyasına dair ipuçları içerdiği gösterilir.

    Psikodinamik yaklaşım; savunma süreçleri, stres–kırılganlık modeli, aktarım–karşıaktarım ve aile dinamikleri üzerinden psikozu anlamlandırmayı hedefler. Bu çerçeve, yalnızca belirtileri değil, bu belirtilerin anlamını ve işlevini kavramaya imkân tanır.

    Yazar: Brian Martindale and Alison Summers
    Yayın: Cambridge University Press (Advances in Psychiatric Treatment)
    Tarih: 02 Ocak 2018
    Konu: Psikozun psikodinamik açıklaması ve psikotik süreçlerin içsel dinamikleri

    Özet

    Bu makale, psikozda görülen yaygın psikodinamik süreçleri ana hatlarıyla ortaya koymaktadır. Psikozu, gerçekliğin katlanılamaz yönlerine verilen bir yanıt olarak ele almakta ve bunun anlaşılmasında psikolojik savunmaya ilişkin psikodinamik kavramların nasıl bir çerçeve olarak kullanılabileceğini göstermekteyiz. Ayrıca, stres–kırılganlık modelini [stress–vulnerability model] kullanarak psikozun gelişiminin psikodinamik bir biçimde nasıl anlaşılabileceğini sunmakta ve psikozdaki kişilerarası dinamikleri, özellikle terapötik ilişkiler ve hastalar ile aileleri arasındaki etkileşimler bağlamındaki önemini tartışmaktayız. Sunulan perspektifler, diğer çerçevelerle rekabet etmekten ziyade onları tamamlamayı ve zenginleştirmeyi amaçlamaktadır.

    National Institute for Health and Clinical Excellence (NICE) şizofreni kılavuzu (2009), sağlık profesyonellerinin hastaların yaşantılarını ve kişilerarası ilişkilerini anlamalarına yardımcı olmak amacıyla psikanalitik ve psikodinamik ilkeleri kullanmayı düşünebileceklerini önermektedir. Bu metin, NICE’ın bu önerisinin pratiğe nasıl geçirilebileceğini ele alan kısa bir makale dizisinin ilkidir ve psikozda yaygın görülen psikodinamik süreçleri ana hatlarıyla ortaya koymaktadır. Bu makaleler, aileler ve sağlık personelini de içeren kişilerarası özellikler de dâhil olmak üzere psikozdaki kişilerarası boyutlara dikkat çekecek ve psikoz için destekleyici psikodinamik psikoterapiyi tartışacaktır. Sunulan perspektifler, diğer çerçevelerle rekabet etmekten ziyade onları tamamlamayı ve zenginleştirmeyi amaçlamaktadır. Bu makalelerin temel amacı, uygulayıcıların hastalarını ve onların ihtiyaçlarını anlamalarına yardımcı olmaktır.

    Psikozun ‘yeni bir gerçeklik’ yaratımı olarak anlaşılması

    ‘… insan türü gerçekliğin çok büyük bir kısmına katlanamaz.’

    (Eliot, 1935)

    Psikoz, yaygın olarak, gerçeklikle ilişkinin değiştiği bir zihinsel durum olarak tanımlanmaktadır. Genellikle gerçeklikten kastedilen, dış gerçekliktir [external reality]. Ancak tüm ruhsal olgulara yönelik psikodinamik yaklaşımlarda, yalnızca dış gerçekliğe ilişkin izlenimlere değil, aynı zamanda psişik ya da içsel duygusal gerçekliğin [psychic or internal emotional reality] işlenmesindeki değişimlere de vurgu yapılır. Bu değişimler, zihnin kendisi ve öznelerarası gerçekliği hakkında daha kabul edilebilir bir tasarım oluşturmasına yardımcı olur ve çoğunlukla başkalarının görüşleriyle geniş ölçüde uyum içindedir (bunlar, kişiliğin psikotik olmayan bölümünün savunma mekanizmalarıdır). Bununla birlikte, bazen zihin, kendisi için daha kabul edilebilir olan ancak ‘sağduyu’ alanının dışında kalan yeni bir ‘gerçeklik’ yaratır (bu ise kişiliğin psikotik bölümünün işleyişidir).

    Gerçekliğin farklı yönleri

    Psikotik olmayan yetişkin zihninin temel görevlerinden biri, gerçekliğin farklı yönlerini bütünleştirmek, bu yönler arasındaki çatışmaya tahammül etmek, uzlaşmalar kurmak ve çoğu zaman eşzamanlı olarak bu çoklu gerçeklikleri yönetmenin yollarını bulmaktır. Bütünleştirilmesi gereken gerçekliğin farklı yönlerinden bazıları Kutu 1’de ana hatlarıyla sunulmaktadır. Bunlar kapsamlı bir liste ya da sınıflandırma olmaktan ziyade, örnek ve illüstrasyon/örnekleme niteliği taşımaktadır.

    KUTU 1 Gerçekliğin farklı yönleri

    Dış gerçeklikler

    • Dış dünyanın nasıl işlediği (örneğin bir günün zaman bakımından sınırlı olması ya da kişinin banka hesabında yalnızca belirli bir miktar para bulunması)

    • Olaylar ve koşullar (örneğin çok sevilen bir kız kardeşin evden ayrılıyor olması ya da insanların birbirleriyle yüzeysel sohbetler aracılığıyla ya da belirli amaçlar doğrultusunda etkileşimde bulunmaları)

    İçsel gerçeklikler

    • Bedenlerimiz (örneğin açlığın, cinsel dürtülerin, hastalığın, yaşlanmanın zihin üzerindeki talepleri)

    • Beyin biyolojimiz (örneğin öğrenme ve düşünme kapasitesi, stres durumlarında işleyiş)

    • Zihnimiz ile dış dünya arasındaki ilişki (örneğin sözcüklerin zihinsel ürünler, temsiller olduğu ve kendinde ‘şeyler’ olmadığı; kendilik ile kendilik-dışı olanın ayrı olduğu)

    • Bireysel kişiliğimizin belirli özelliklerinin gerçekliği

    • Değerler, beklentiler ve yargılar içeren bir vicdana/süperegoya sahip olmak

    • Bazen yoğun rahatsızlık yaratabilen duygular, düşünceler ve anılar (örneğin utanç, aşağılanma, kayba bağlı duygular, özlem)

    ‘Gerçeklikler’den vazgeçme

    Psikoza yönelik psikodinamik yaklaşımda, dikkat, psikotik olmayan durumlarda olduğu gibi kapsanmak, ‘sindirilmek’ ve bütünleştirilmek yerine, kişinin baş edilemez bulduğu ve psikoz aracılığıyla ortadan kaldırdığı ya da değiştirdiği gerçeklik deneyimlerinin netleştirilmesine [clarifying] yöneltilir. Psikozun altında yatan anksiyeteler, çözülme/parçalanma/dağılma [dezentegrasyon] ve duygusal acı anlaşıldığında, psikozun kendini koruyucu ve hatta gelişimsel bir işlev taşıdığı görülebilir -D vakasında olduğu gibi (bkz. sonraki sayfa).

    Aşağıdaki kurgusal vaka vinyetleri, hem vazgeçilen ‘gerçekliğ’e ilişkin ipuçlarını hem de psikotik olgular içinde yer alan yeni gerçekliği içermektedir. Deneyimlenen değişimler oldukça dar kapsamlı ve katlanılması güç gelen gerçeklik yönüyle yakından ilişkili olabilir ya da çok daha geniş bir alana yayılabilir.

    Vaka vinyetleri

    Dış gerçeklikler

    A, kız arkadaşı tarafından terk edilmişti ve kendisini acı verici bir yetersizlik duygusu içinde hissediyordu. Psikotik hale geldikçe, kendisinin ve ünlü bir şarkıcının düzenli olarak seviştiklerine inanmaya başladı; oysa kendisi BK’deydi [Birleşik Krallık] ve şarkıcı ABD’deydi [Amerika Birleşik Devletleri] (coğrafi ve fiziksel gerçekliklerin ortadan kaldırılması).

    Bedenlerimizin gerçekliği

    B, birden fazla kalça protezi ameliyatı ve bir koroner baypas sonrasında, daha genç insanlara yönelik aktivite tatillerine gitmeye devam etti. Yaşlanmaya ilişkin yeni belirtilerin ortaya çıkmasıyla birlikte intihar etti.

    Beyin biyolojisinin gerçekliği

    C, bir doktora öğrencisidir ve kendisini açıklayamadığı biçimlerde farklı hissetmektedir. Dünya ona sanki bir adım uzakta gibi görünür; zihni kontrol edemediği rastgele düşüncelerle doludur ve üniversitedeki çalışmalarını sürdüremez. Beyninin normal işlev görmüyor olabileceğini kabul edemez ve belirli zekâsı nedeniyle zihninin kozmik bir deneyde kullanılmak üzere dünya dışı bir güç tarafından seçildiğine inanmaya başlar. Önceden yaşadığı sıkıntı, korku ve kafa karışıklığı artık ortadan kalkmıştır.

    Kendiliğin bazı yönlerinin gerçekliği

    D, tehdit edildiğinde ya da küçük düşürüldüğünde saldırmanın norm olduğu bir kültürde büyümüş ve kendisine itibar kazandıran ‘maço’ davranışlarıyla gurur duymuştur. Belirtileri, ilk önemli kız arkadaşının, yeniden şiddet gösterirse onu terk edeceğini söylemesinin ardından gelişmiştir. D, başkalarına zarar vermesi yönünde onu teşvik eden sesler duymaya başlamış ve diğer insanların sürekli olarak kendisine saldırmayı amaçladıklarından korkarak yaşamaya başlamıştır. Artık tehlikeli olan bu yönleri, ‘kendilik-dışı’ [not-self] hâline gelerek daha güvenli kılınmaktadır: D, bu yönleri (sesleri deneyimlediği kişiler de dâhil olmak üzere) başkalarına bilinçdışı olarak yansıtmıştır.

    Vicdanın gerçekliği

    E, uzun süreli partneriyle tartıştı, yurtdışına gitti ve ‘rastgele cinsel ilişkiler yaşadı’. Döndüğünde, bu yakın geçmişten ‘kopuk’ durumdaydı; ancak kendisini ‘ahlaksız/ucuz kadın’ olmakla suçlayan sesler duymaya başladığından yakınmaktaydı. Seslerden kurtulmak için ilaç tedavisi talep ediyordu.

    Katlanılamaz düşüncelerin, duyguların ve anıların gerçekliği

    F, küçük çocukluk döneminde uzun süreli cinsel istismar öyküsü olan travmatize bir kadındır ve bu deneyimlerinden yüzeysel, duygudan yoksun bir biçimde söz etmektedir. Aynı zamanda yalnızca pipet aracılığıyla içecek tüketebilmekte ve ‘duştan üzerine kir aktığını gördüğü’ için kolaylıkla duş alamamaktadır (anıların zihinsel nitelikleri kaybolmuştur).

    G, Salı günü belirgin biçimde psikotik ve şiddet eğilimliyken, Çarşamba günü haftalardır iyi olduğunu ifade eder ve bir önceki güne dair farkındalıktan bütünüyle kopuktur. Bununla birlikte, polisin kendisini tutuklamak üzere gelmek üzere olduğuna ve bir kimlik karışıklığının kurbanı olduğuna inanmaktadır.

    H, diğer insanlarla herhangi bir iletişimden kaçındığı ve oldukça apatik göründüğü bir yurtta 4 hafta geçirdikten sonra yönlendirilmiştir. Uzun bir psikoz öyküsü vardır ve ilk izlenim, öncelikle şizofreninin negatif belirtilerine sahip olduğu yönündedir. Ancak daha önce birlikte yaşadığı annesiyle iletişime geçilir. Annesi, onun kendisiyle yaşarken sık sık tartışmacı olduğunu ve evden ayrıldığı gün bir öfke patlaması sırasında onun kolunu kırdığını sağlık personeline bildirir.

    Gerçekliğin değiştirilme yolları (psikotik savunmalar)

    Psikodinamik kuram, örneklerde gösterildiği gibi, gerçekliğin nasıl ortadan kaldırılabildiğini ya da değiştirilebildiğini açıklayan psikolojik süreçleri düşünmenin yollarını da önermektedir. Bu süreçler ya da savunma mekanizmaları, yalnızca psikiyatristler tarafından psikotik olarak sınıflandırılacak kişilerle sınırlı olmayan, gündelik insani olgulardır. Hepimiz bu savunma mekanizmalarını belirli ölçülerde zaman zaman kullanırız. Bu süreçlerin hiçbiri birbirinden tamamen yalıtılmış biçimde ortaya çıkmaz. Bilinçdışıdırlar, ancak bilinçli düşünce, duygu ve fantezilere yol açabilirler.

    İnkâr [Denial]

    ‘Sağduyu’nun ve gerçekliğin kültürel ve toplumsal olarak kabul edilen anlamının inkârı, psikozdaki temel psikolojik savunmadır ve yukarıdaki tüm örneklerin bir bileşenidir. İçsel gerçekliğin (düşünceler, duygular ve yargıların bütünleştirilmesinin) inkârı, kişinin kendisinin bazı yönlerini kabul etmemesi biçimini alabilir; örneğin cinselliğin, saldırgan dürtülerin, beslenme ihtiyacının inkârı ya da aşırı sert ve cezalandırıcı bir vicdanın varlığının reddedilmesi (kendisine ‘ahlaksız’ olduğu yönünde suçlayıcı sesler duyan E vakasında olduğu gibi).

    Yansıtma [Projection]

    Yansıtma durumunda, kişinin kendisine ait istenmeyen bir özellik, sanki hiçbir zaman kendiliğin bir parçası olmamış gibi, bilinçdışı bir biçimde ve somutlaştırılarak dışarıya yerleştirilir. ‘Basit’ yansıtma biçiminde, bu yansıtmanın hedefi olan kişi üzerinde zorunlu olarak bir etki ortaya çıkması gerekmez.

    Yansıtmalı özdeşim [Projective identification]

    Yansıtmalı özdeşim, iki farklı biçimde kullanılmakta ya da anlaşılmaktadır. İlkinde, istenmeyen özellikleri yansıtan kişi, bu özelliklerin yansıtıldığı kişi ya da nesnenin de bu özelliklerle benzer şekilde davrandığına inanır (yani onları alıcıya geri yansıttığına; bunun da zulmedilme yaşantılarına ya da paranoyaya yol açtığına inanır). İkinci ve çağdaş anlayışta ise, yansıtmanın hedefi olan kişi çoğu zaman kendisine bilinçdışı olarak yansıtılan şeye benzer bir yaşantı deneyimler. Bunun bir örneği J vakasında görülmektedir.

    Bir reddedilmenin ardından, genç bir kadın olan J, iyi bir ilişkisi olan arkadaşına yönelik tehlikeli, kıskançlık içeren ve yıkıcı duygulara katlanamaz. J, durumu bilinçdışı olarak bütünüyle tersine çevirir; pahalı kıyafetler giyer ve çeşitli biçimlerde davranarak aslında arkadaşında yetersizlik, sıradanlık ve J’nin ‘özgürlüğ’üne yönelik kıskançlık duygularını uyandırır. J artık arkadaşının kıskançlığının kendisi üzerinde bir etkisi olacağından endişe etmeye başlar.

    Bölme [Splitting]

    Bu terim genellikle bir kişinin farklı yönlerinin birbirinden ayrılması anlamına gelir (yani bu yönler birlikte deneyimlenmez) ve sıklıkla inkâr ve yansıtma ile ilişkilidir. Çoğu zaman, tek bir istenmeyen özellik ya da daha geniş bir olumsuz özellikler kümesi, zamanın büyük bölümünde ‘konunun dışında’ tutulur. Bunun yaygın bir sonucu, bir uzmanın psikotik bir hastayı ‘çok iyi bir insan’ olarak deneyimlemesi, buna karşın hastanın işitsel varsanılarının son derece kaba, zalimce yorumlar ve buyruklarla dolu olmasıdır. Burada bölme söz konusudur ve ardından kabul edilemez olanın kendilikten ötekine yansıtılması gerçekleşir (E vakasında olduğu gibi).

    Bağlara karşı saldırı [Attacks on linking]

    Bu kavram, zihinsel bağlantıların bilinçdışı güdülenmeler sonucu kopmasını ifade eder (Wilfred Bion, 1959).

    K, yaşamında hastalanmasına etki etmiş olabilecek hiçbir zorluk ya da travma olmadığını ısrarla savunur. Annesinde bir beyin tümörü bulunduğunu yalnızca gelişigüzel bir şekilde dile getirir ve ancak daha fazla sorgulandığında bunun kendi hastalığından kısa bir süre önce gerçekleştiğini ortaya koyar.

    Parçalanma [Fragmentation]

    Şeylerin dağılmakta olduğu hissi, zihinsel ya da bedensel bir fenomen olarak deneyimlenebilir.

    L, her zaman yanında bir bıçak taşıyan bir kadındır; kendisinin bağlı olduğu bir erkeğin ilgisini kazanacağından korktuğu bir rakiple beklenmedik biçimde aynı odada bulur kendisini. Somut olarak kollarının bedeninden ayrıldığını ve ‘uzayda’ kaybolduğunu deneyimler.

    Bütünleşmiş durumda (kolları yerindeyken), L’nin bıçağı kullanmaya yönelik hem motivasyonu hem de kapasitesi vardı.

    Manik savunma [The manic defence]

    Manik savunmada, katlanılması güç olan küçüklük, yetersizlik, düşük öz-değer ve utanç duyguları çoğunlukla bilinçdışı olarak karşıtlarına dönüştürülür; bu da üstünlük, küçümseme, grandiyözite ve/veya özel güçlere ya da çekiciliğe sahip olma duygularına yol açar. A vakasına (başka bir ülkede olmasına rağmen ünlü bir kadınla birlikte olduğuna inanan adam) ve B vakasına (bedensel olarak genç bir erkek gibi işlev görebileceğine inanan yaşlı adam) ilişkin örneklere bakınız.

    Düşünce bozukluğu [Thought disorder]

    Psikotik düşünce bozukluğu psikodinamik olarak belirlenmiş olabilir; bu da, aksi takdirde acı verici ya da tehlikeli sonuçlara yol açacak düşüncelerin oluşmasına götürecek olan dil ve düşünce akışının parçalanmasına neden olur.

    M adlı bir kadın, çocuk sahibi olmayı arzulamakta ancak bunu gerçekleştirememektedir. Evli bir çift ve onların küçük çocuklarıyla uzun bir hafta sonu geçirmiştir. Ertesi gün içe kapanmış ve hızla kötüleşmiştir; özellikle hafta sonuyla ve çocuklarla ilgili sorulduğunda, deneyimli bir uygulayıcının anlam veremeyeceği biçimde konuşmaktadır; buna karşın diğer konular hakkında oldukça sıradan bir şekilde konuşabilmektedir. Zamanla, bilinçdışı güdülenmenin, hafta sonuna ilişkin deneyimi anlamsızlaştırmak (anlamsız hale getirmek) olduğu yönünde güçlü kanıtlar ortaya çıkmıştır.

    Psikotik belirtiler anlam taşır

    Yukarıdakilerden hareketle, psikodinamik bakış açısına göre psikotik belirtilerin içeriğinin anlamlı olduğu sonucuna varılır. Tüm psikiyatristlerin bu örtük anlamları açığa çıkarmaya çalışması önemlidir. Bu, stresörlerin daha iyi belirlenmesinde ve psikotik nüksleri en aza indirmeye yönelik müdahalelerin düşünülmesinde özellikle yararlı olacaktır. Bununla birlikte, bireyin yaşantılarını ve içsel dünyasını çözümlemek kolay olmayabilir; zira psikotik süreçlerin kendisi, bireyin bu anlamlar üzerine düşünme girişimlerini engelleyebilir. Yine de varsanısal yaşantılar ve sanrısal düşünceler, hem işleyen savunma süreçlerine hem de kaçınılan altta yatan gerçekliklere dair ipuçları içerir; aşağıdaki örnekte olduğu gibi.

    N, başarının son derece değerli görüldüğü bir aileden gelmekteydi; ancak düşük bir dereceyle mezun olmuş ve ilk işinde birkaç ay sonra işten çıkarılmıştı. Psikotik hale geldiğinde, bir yandan kendisinin işe yaramaz ve yetersiz olduğunu söyleyen sesler duyarken, diğer yandan Amerikan hükümeti için önemli bir görev üzerinde bilgisayarında çalışarak doğru olanı yaptığını belirten güven verici sesler de duymaktaydı.

    Stres–kırılganlık modeli

    Kırılganlık

    Özgün stres–kırılganlık modeliyle uyumlu olarak (Joseph Zubin ve Bonnie Spring, 1977), psikodinamik psikoz anlayışı, kırılganlığın hem yapısal [constitutional] hem de yapısal olmayan [non-constitutional] yönlerini kabul eder (bunların birçoğu diğer ruh sağlığı sorunlarına yönelik kırılganlık da oluşturur) (Kutu 2). Bu yaklaşım, psikoz kırılganlığını bütünüyle biyolojik olarak gören ve kişisel yaşantılardan kaynaklanan belirtileri ‘gerçek’ psikoz olarak kabul etmeyen bazı ruh sağlığı profesyonellerinin görüşlerinden ayrılır.

    KUTU 2 Psikozun gelişimi: stres–kırılganlık modeli kullanılarak psikodinamik bir açıklama

    • Erken bağlanma ilişkileri içinde birey, kendisine ve başkalarına ilişkin şemaları ve ilişkilerin nasıl işlediğine dair temsilleri içeren bir içsel dünya geliştirir. Bu içsel dünya, kişinin acı verici ruhsal yaşantılara tahammül etme, bunlar üzerine düşünme ve bunları bütünleştirme kapasitesini etkiler.
    • Bir kişinin psikoza yönelik kırılganlığı, yani belirli yaşam streslerine duyarlılığı, gelişen duygusal kapasitelerinin nörogelişimsel özellikler ya da madde kullanımı gibi biyolojik etkenlerle etkileşimi sonucunda ortaya çıkar.
    • Yaşam streslerinin etkisi, hem kırılganlığa hem de karşılaşılan belirli stresörlerin birey için taşıdığı anlama bağlıdır. Bu anlam, önceki yaşam deneyimlerinden etkilenir.
    • Psikoz, mevcut streslerin zihnin psikotik olmayan mekanizmalar aracılığıyla başa çıkma kapasitesini aştığında ortaya çıkar.

    Psikodinamik model, genetik ve diğer biyolojik etkenlerin kırılganlığa etki etmesi olasılığıyla uyumludur; buna yaşam olayları ve deneyimlerin sonucunda ortaya çıkan biyolojik değişimler de dâhildir. Günümüzde, psikoz geliştiren kişilerin travma yaşamış olma olasılıklarının daha yüksek olduğuna (Read ve ark., 2008), güvensiz bağlanma örüntüleri ve mentalizasyon sorunları geliştirmiş olduklarına (Gumley ve ark., 2010; Lysaker ve ark., 2010) ve nörogelişimsel etkenlerden bağımsız olarak strese karşı artmış bir duyarlılık gösterdiklerine (Myin-Germeys ve van Os, 2007) dair kanıtlar bulunmaktadır. Psychoses: An Integrative Perspective (Cullberg, 2006) ve Neuropsychoanalysis in Practice: Brain, Self and Objects (Northoff, 2011) adlı iki kitap, psikozda beyin, nörokimya ve psikodinamik psikolojiye ilişkin çağdaş anlayışları içeren gelişmiş bütünleştirici yaklaşımlar sunmaktadır.

    Kapsama kapasitesi (Capacity for containment)

    Duygulanımlara tahammül etme ve onları işleme kapasitesi, içsel dünyanın gelişiminin bir parçası olarak bağlanma ilişkileri içinde gelişir. Mentalizasyon kapasitesi bunun önemli bir boyutudur.

    O’nun babası, O henüz yürümeye başlayan bir çocukken evi terk etmişti. Annesi, çocukluğunun büyük bölümünde depresifti ve çoğu zaman kendi meseleleriyle meşguldü. O, güvensiz-kaçıngan bir bağlanma örüntüsü geliştirdi ve dünyayı, kendi anksiyetesiyle baş etmesine yardımcı olacak kimsenin bulunmadığı, oldukça güvenilmez bir yer olarak deneyimledi. Dokuz yaşındayken bir bakıcı tarafından istismar edildiğinde, O yalnızca annesinden yardım istemekte değil, aynı zamanda bu deneyimi kendi zihninde işlemekte de yetersiz kaldı. Ergenlik döneminde, istismarcısının kendisiyle alay ettiği varsanılar geliştirdi ve istismarcının varlığını sürdürdüğüne dair ilişkili sanrısal düşünceler ortaya çıktı.

    Kapsama kapasitesindeki sınırlılıklar bazen alışılmış savunma örüntülerinde saptanabilir. Mani öyküsü olan hastalarda, doğal [euthymic] oldukları dönemlerde bile, daha yüksek düzeylerde maniyi tetiklemiş olan katlanılamaz duygulanımların daha düşük yoğunluklarıyla baş etmekte güçlük yaşadıkları sıklıkla görülür.

    Daha önce sözü edilen, başka bir çift ve onların çocuklarıyla bir hafta sonu geçirdikten sonra düşünce bozukluğu yaşayan çocuksuz hasta (M), artık klinik olarak iyi durumdaydı; ancak hiçbir zaman üzüntü hissedemiyordu. Bunun [üzüntü hissetmenin] kaçınılmaz olarak kendisini derin bir kuyunun dibinde sıkışmış (çıkış yolu olmaksızın) hissetmesine yol açacağını ifade ediyordu.

    Kendilik ve öteki algısının sürekliliği

    Kendiliğin kabul edilemez yönlerini sürekli olarak yansıtma eğilimi, yansıtma savunmasının bir şekilde zayıfladığı durumlarda, bu kabul edilemez olanın aşırı ‘dozlar’ına maruz kalındığında kişiyi kırılgan/savunmasız bırakacaktır.

    P, bazı açılardan ikiz kardeşinden daha yetersiz olduğunu hiçbir zaman kabul edememiş ve durumu her zaman tersine çevirmeye çalışarak kardeşine yetersizlik hissettirmeye yönelmiştir. Kardeşler ayrıldığında ise, P giderek daha manik bir biçimde çökmüştür; çünkü kendi ‘sıradan’ sınırlılıklarına katlanamamış ve hiçbir partnerin de buna katlanamayacağından korkmuştur.

    Ruhsal yaşamın bazı yönleri, daha sonraki dekompansasyonun güçlü kaynakları gibi görünmektedir. Bu bölümün geri kalanında ele alınan kırılganlık boyutları, belirli duyarlılık alanlarına ilişkindir.

    Öz-eleştiri

    Birçok birey, kişiliklerinde acı verici ve aşırı eleştirel bir yön (sert bir süperego) geliştirir; bu durum, daha sonraki sorunların (psikoz dâhil) gelişimine etki edebilir ve muhtemelen başkaları tarafından izleniyor ve eleştiriliyor olma yaşantılarının bir kısmını açıklar.

    Q, kendi sınırlı başarılarını telafi etmesi için Q’dan yüksek beklentiler içinde olan babasını hiçbir zaman tatmin edememiştir. Q psikotik hale geldiğinde, kendi adına bilinçli beklentileri ya da öz-gözlemleri olmaksızın savruk bir yaşam sürmeye başlamış; ancak Başbakan ve diğer kişiler tarafından sürekli takip edildiğine, kendisine talepler gönderildiğine ve televizyon, radyo ile cep telefonlarından küçümseyici mesajlar aldığına inanmaya başlamıştır. Bu ‘yorumlar’a dayanamaz hale geldiğinde ise bu cihazları kırmaktadır.

    Ayrılma ve bireyleşme

    Ayrı bir kimliğe ulaşmak, daha önceki birçok temel adım ve pekiştirme üzerine inşa edilen çok aşamalı bir kazanımdır. Psikozu olan bazı bireyler, ebeveynlerinden biri ya da her ikisiyle olan fiziksel ve duygusal bağın çözülmesiyle bağlantılı olarak ayrı bir cinsel kimlik geliştirme sürecinde zorlanırken dekompanse olabilirler. Diğerleri ise bu gelişimi ciddi biçimde karmaşıklaştıran cinsel istismar deneyimleri yaşamış olabilir. Evden fiilen ayrılma da ayrıca önemli bir zorluktur.

    R, ilk erkek arkadaşıyla tanıştıktan sonra belirgin biçimde bozulma gösterene kadar sakin bir ergenlik dönemi geçirmişti. Her türlü cinsel temas karşısında korku ve suçluluk hissediyordu. Psikotik çözümünde, kendisinin İsa’nın annesi Meryem Ana olduğuna ve dünyayı kurtarabileceğine inanıyordu. Çok katı olan üvey annesi, 4 yaşındayken merakından kuzeninin cinsel organına dokunmaya çalıştığı için onu sert bir şekilde azarlamıştı.

    Saldırganlık

    Psikoz, nadir olmayacak biçimde, güçlü saldırganlık duyguları bağlamında ve bunları yönetmeye yönelik yetersiz psikotik olmayan stratejilerle birlikte gelişiyor gibi görünmektedir. D vakasına bakınız (şiddet kullanırsa kız arkadaşının onu terk edeceğini söylemesinin ardından psikotik hale gelen genç adam).

    Üçgen ilişkiler

    Cinsiyet, öz-değer ve rekabetle ilgili güçlü meselelerde yaşanan güçlükler, üçgen ilişkilerde (Ödipal konfigürasyonla başlayarak) ortaya çıkar ve arkadaşlıklar, iş yaşamı ve yakın ilişkiler içinde sürekli olarak yeniden canlanır. Bu güçlükler, daha sonraki psikotik dekompansasyona sıklıkla etki eder.

    S, kız kardeşine yakın ve ona karşı sahipleniciydi; kız kardeşi başka önemli ilişkiler kurduğunda ise her zaman bir miktar kıskançlık duyuyordu. Kız kardeşi evlendiğinde, S çökmüş ve yeni eniştesinin radyo aracılığıyla kendisine gizli aşk mesajları gönderdiğine dair sanrılar geliştirmiştir.

    Kültürel etkiler

    Söz edilen türdeki kırılganlıklar, bireyin yapısal özellikleri ile ailesel ve diğer yaşantılarına yanıt olarak gelişir. Daha geniş kültürel bağlam ise belirli ilişki kurma örüntülerini ya da psikolojik savunma biçimlerini besleme eğiliminde olabilir.

    D vakası, yani maço ve şiddet eğilimli genç adam örneği, kültürün bireysel psikodinamiklerle nasıl etkileşebileceğinin iki yolunu göstermektedir. Bazı genç erkeklerin yaşamlarının erken dönemlerinde, kültürel çevreleri şiddetin teşvik edildiği ve görece sorunlu olarak deneyimlenmediği ilişki biçimlerinin gelişimini destekler. Kültürel bağlam değiştiğinde ise, içsel dünya ile dışsal dünya arasında son derece stresli bir uyumsuzluk ortaya çıkabilir ve bu durum psikotik çöküşe etki edebilir.

    Stres

    Bireyler belirli açılardan kırılgan oldukları gibi, onları aşırı derecede zorlayabilecek stresler de farklılık gösterir. Başka bir deyişle, belirli bir yaşam olayının psikozun (ya da diğer psikiyatrik sorunların) gelişimine etki etme potansiyeline sahip olup olmadığı, o olayın bireyin içsel dünyası içindeki anlamına bağlıdır. Gündelik düzeyde ise, belirtilerin belirli bir yaşantı, etkileşim, konuşma ya da düşünce akışı tarafından alevlenip alevlenmeyeceği, bunların birey için taşıdığı anlama bağlıdır.

    N iyileşmiş ve annesinin sıkıntı verici ölümcül hastalığı ile ölümü boyunca iyi kalmayı sürdürmüştür; ancak yeni bir amirin işini eleştirmeye başlaması ve yetersiz performans gösterdiğini ima etmesi üzerine eski haline dönmüştür.

    Belirli bir yaşantı, ya içsel güvensizlik ve anksiyete kaynaklarını artırarak ve istenmeyen duygulanımları harekete geçirerek ya da bunlara karşı koruyucu işlev gören savunmaları zayıflatarak stres yaratabilir. N açısından, amirinin eleştirileri onun yetersiz ve sevilemez olduğuna dair anksiyetelerini artırmış ve aynı zamanda kendi yüksek performans standartlarını karşılamaya dayanan savunma stratejisini zayıflatmıştır.

    Daha önce belirtildiği gibi, bir bireyi özellikle etkileyen kişisel stresörlerin anlaşılması, nüksün önlenmesine katkı sağlayacaktır.

    N için hazırlanan nüks önleme planı, yüksek riskli durumları (örneğin iş performansını yetersiz hissettiği zamanlar) belirlemiştir. Plan, bu özgül kırılganlığın nasıl ele alınabileceğine dair yolları da tanımlamış; buna, aileyle yapılan çalışmaların dâhil edilmesi ve karşılıklı beklentiler hakkında daha şefkatli konuşmaların açılmasına yardımcı olunması da yer almıştır. Daha sonra N, kendisinin kendini küçümseyen bir yönünün daha fazla farkına varmasını ve onun etkisi altında daha az kalmasını hedefleyen bir terapiye katılmıştır.

    Kişilerarası dinamikler

    Kişinin işlevselliğinin psikotik ve psikotik olmayan yönleri

    Zihnin psikotik başa çıkma yollarına ne ölçüde başvurduğu, kişiden kişiye ve andan ana değişir. Bir birey, işlevselliğinin ve etkileşimlerinin bazı alanlarında gerçekliğe yönelimli bütünleştirici süreçleri kullanırken, diğer alanlarda -hatta aynı konuşma içinde bile- psikotik çözümlere başvurabilir (Lucas, 2009).

    T adlı yaşlı bir hasta giderek düşkün hale gelmekteydi ve insanların yer döşemelerindeki çatlaklardan içeri girerek (zaten az olan) eşyalarını çaldıklarına inanıyordu. Şikâyet etmek için karakola değil, doktoruna başvurdu.

    Aktarım ve karşıaktarım

    Aktarım, kişinin mevcut ilişkileri, daha önceki ilişkileri tarafından şekillendirilmiş olan, ya arzulanan bir ilişkiye (pozitif aktarım) ya da korkulan bir ilişkiye (negatif aktarım) ilişkin bilinçdışı içsel modeller doğrultusunda, çarpıtma eğilimidir. Bu çarpıtmaların hem bilinçli hem de bilinçdışı yönleri vardır. Psikozda, bir etkileşim çoğu zaman aynı anda var olabilen üç boyut içerebilir:

    1. Bireyin, karşısındaki kişinin rolünü anlayan ve onun kişisel özelliklerini makul ölçüde doğru tanıyan rasyonel bir yönü;
    2. Çarpıtmanın somut değil ‘sanki’ [as if] niteliği taşıdığı ‘nevrotik’ bir aktarım;
    3. Ötekinin çarpıtılmasının somut olarak deneyimlendiği psikotik bir aktarım.

    U, insanların kendisini gözetlediğine inanıyor ve kendini savunmak için yanında bir bıçak taşıyordu. Bir hemşire, destekleyici bir rol çerçevesinde onu evinde düzenli olarak ziyaret ediyordu. U bu ziyaretleri takdir ediyor gibi görünmekte, iki haftada bir yapılan depo enjeksiyonuna [bir doğum kontrol iğnesi] ihtiyaç duyduğunu kabul etmekte ve bundan bir miktar fayda gördüğünü fark etmekteydi (muhtemelen rasyonel ilişki). Görüşmeleri sırasında, hemşirenin onun hakkında ne düşündüğüne dair kaygılarla ilişkili olduğunu fark edebildiği bazı tereddütler yaşamakta, ancak bunların üstesinden gelebilmekteydi. Bu durumların, öz-değeriyle ve ebeveynlerinin kız kardeşlerine kıyasla kendisini daha az kayırdığına dair yaşantısıyla bağlantılı olduğunu anlayabiliyordu (nevrotik aktarım). Daha sonra ise aniden ilişkiyi kesmiş ve depo tedavisini reddetmiştir. Yukarıdaki iki boyuta paralel olarak, hemşirenin farkında olmadan, onun enjeksiyonunun zehirle değiştirilmesini ayarlayan bir ilaç firmasıyla iş birliği içinde olduğuna dair giderek artan bir inanç geliştirdiği anlaşılmıştır (psikotik aktarım).

    Aktarım, bireyler, gruplar ve kurumlar dâhil olmak üzere tüm ilişkilerde ortaya çıkar. Benzer şekilde her yerde bulunan karşıaktarım ise, aktarıma yanıt olarak ortaya çıkan duygulara ve ilişkilere gönderme yapar (Bateman ve Holmes, 1995; Hughes ve Kerr, 2000). Buna bağlı olarak, aktarım ve karşıaktarım, hastaların kendileriyle çalışan profesyonellerle kurdukları ilişkileri (Kanter ve ark., 1988; Hughes ve Kerr, 2000) ve bu profesyonellerin hastalarla ve meslektaşlarıyla kurdukları ilişkileri kısmen biçimlendirir. Çoğu zaman fark edilmese de, bu olgular, uygulayıcının kuramsal çerçevesi ne olursa olsun ve uygulanan tedavi ister ilaç tedavisi, ister bilişsel-davranışçı terapi ya da yatarak tedavi olsun, sonuçlar açısından son derece önemlidir. Bunların fark edilmesi, aynı zamanda hastanın içsel dünyası ve arkadaşlarıyla ve ailesiyle olan ilişkileri hakkında içgörüler sağlayabilir.

    Aktarıma ve karşıaktarıma dikkat etmek, önemli klinik güçlüklerin anlamlı bir biçimde anlaşılmasını sağlayabilir. Örneğin, psikozu olan çok sayıda hasta ruh sağlığı profesyonelleriyle temaslarını kolayca sürdüremez (Nosé ve ark., 2003) ve bunu hastanın motivasyonsuz olması ya da sorumluluk almaya hazır olmaması şeklinde açıklamak kolaydır. Ancak psikozda katlanılamaz duyguların yansıtılmasının sıklığı ciddiye alınırsa, bu temas kuramama durumunu düşünmenin alternatif bir yolu ortaya çıkar. Temas kurmama, hastanın profesyoneli rahatsız ya da rahatsız edici olarak deneyimlemesine verilen ‘sağduyulu’ bir yanıt olarak anlaşılabilir -U vakasında olduğu gibi. Bu olasılıklara açık olma ve psikotik aktarım projeksiyonlarını tolere edebilme kapasitesinin geliştirilmesi, personelin bu projeksiyonları henüz kendilerinin rahatsız ya da motivasyondan yoksun olabileceği fikrine katlanamayan hastalara geri yansıttığı kısır bir döngüye girmekten kaçınmasını sağlar. Bu noktada, personelin bunu bir ‘fikir’ olarak tolere edebilmesi önemlidir.

    Bir diğer yaygın örnek, uygulayıcıların hastayla temas sıklığını azaltmalarıdır; çünkü hastanın üzerinde çalışılacak belirli sorunları tanımlamadığını düşünürler. Oysa bazı durumlarda dikkatli bir inceleme, bu geri çekilmenin karşıaktarım tepkilerinden kaynaklandığını ortaya koyabilir; yani uygulayıcıların, değişimin neleri gerektireceğinin rahatsız edici yönlerinden ve başka birine yakın olmanın taşıdığı tehlikelerden hastanın geri çekilmesiyle özdeşim kurmuş olmaları söz konusu olabilir.

    Geri çekilmenin [withdrawal] aksine, diğer türden karşıaktarım duyguları da aşırı ve üretken olmayan (ters etki yaratan) müdahalelere yol açabilir.

    V, bir psikozdan çıktıktan sonra, duvarcı çıraklığı ilerledikçe ve birkaç ay içinde işe girebileceğini görmeye başladıkça, ergoterapistiyle giderek daha az sürtüşmeli bir ilişki geliştirdi. Kursunu tamamladı; ancak iş bulamadı. Bunun üzerine ergoterapistine karşı giderek daha küçümseyici hale geldi; onu kibirli bir biçimde işe yaramaz olmakla ve kendisi için hiçbir şey yapmamakla suçladı. Kendi işe yaramazlık duygularından (karşıaktarım olarak fark etmediği) kaçınmaya çalışan ergoterapist, giderek daha fazla çaba göstermeye başladı; ancak hastanın küçümseyici tutumu yalnızca arttı. Psikodinamik eğitim almış bir meslektaşının yardımıyla, hastanın kendi işe yaramazlık duygusunu ona yansıttığını fark ederek bu küçümsemeyi tolere edebildi. Bunun sonucunda, V ile ilişkide, acı verici işe yaramazlık duygularından kaçınmayı amaçlayan kendi ‘manik’ aşırı etkinliğine daha az ihtiyaç duymaya başladı. Ergoterapistin yaşadığı işe yaramazlık duygusu, hem hastadan gelen yoğun bir yansıtmanın ürünüydü hem de hastaya iş bulamaması nedeniyle belirli ölçüde dışsal gerçekliğin bir parçasıydı -yani bu anlamda gerçekten de ‘işe yaramaz’ olduğu bir yön vardı. Durum, ergoterapistin kendi profesyonel ve kişisel öz-değerini etkileyen bu ‘işe yaramazlık’ duygularına tahammül etmekte zorlanması nedeniyle özellikle sorunlu hale gelmişti.

    Psikodinamikler, kişilerarası süreçler ve aile

    Aile psikodinamiklerini ele almak, suçlama ve suçlulukla ilgili kaygılar nedeniyle hassas bir konudur. Psikozda sıklıkla karmaşık olan suçlama ve suçluluk dinamiklerinin anlaşılması, profesyonellerin hasta ve aile üyeleriyle daha etkili biçimde ilişki kurmalarına ve çoğu zaman stresli olan kişilerarası süreçlere müdahale etmelerine yardımcı olabilir.

    Bazen hastanın kırılganlığı, tüm ailenin zorlandığı bir alanda bulunur. Örneğin, aile üyeleri arasındaki kıskançlık ve haset nedeniyle, ayrı ve görece özerk kimlikler geliştirme konusunda herkes güçlük yaşayabilir. Ebeveynler de kendi ergenlik dönemlerinde hastanınkine benzer anksiyeteler yaşamış olabilir. Bazı durumlarda ise, tüm aile içinde katlanılamaz tek bir duygulanımın varlığı, psikozun belirlenmesinde kritik rol oynuyor gibi görünür.

    W, bekâr bir kadın, kendisinden çok farklı bir kültürel geçmişe sahip bir erkekten hamile kalmış ve ‘uzaylı’ya ilişkin yoğun uğraşlarla karakterize ciddi bir psikotik durumda adeta ‘takılıp kalmıştı’. Ancak bir aile toplantısı yapıldığında, hamileliğin koşullarına ilişkin bunaltıcı utançtan ailece kolektif olarak kaçınıldığı fark edildi. Ailenin bu ‘uzaylı’ ile bağlantılı olarak ortaya çıkan sıkıntı verici duygulanımı tolere etmesine ve bütünleştirmesine yönelik uzman desteği sağlandığında, ‘uzaylı’yı inkâr etme ve dışarı atmaya yönelik psikotik çözümlere artık ihtiyaç kalmadı ve aile dikkatini yaklaşmakta olan bebeğe yöneltebilir hâle geldi.

    Suçluluk duygusu, profesyoneller tarafından sıklıkla yeterince anlaşılmaz ve yatıştırılması gereken bir duygulanım olarak görülür. Onarıcı suçluluğun önemi ise göz ardı edilir. Pek çok aile üyesi, aile içinde bir şeylerin bir şekilde yanlış gittiğinin huzursuz edici bir farkındalığını taşır ve bunun psikozu olan birey üzerindeki etkisinden endişe duyar. Bu aile üyeleri çoğu zaman yardım etme konusunda iyi niyetle motive olmuşlardır. Onların suçluluk ya da kaygı duyguları sağlıklıdır, onlara değer verilmelidir ve onların yapıcı bir biçimde yönlendirilmesi gerekir. Daha az yapıcı olan ise, bir aile üyesinin kendisini ne kendisi ne de psikozu olan kişi açısından yararlı olan bir biçimde adeta eziyete maruz bırakmasıyla seyreden suçluluk biçimleridir. Özellikle acı verici olan durum, bir aile üyesinin verdiği zarar için hiçbir suçluluk hissedememesi; buna karşın psikozu olan, ailenin en kırılgan üyesini sürekli suçlaması ve eleştirmesi (ve gerçekten de zarar vermesi) ve çoğu zaman onları desteklemeye çalışan hizmetleri de eleştirmesidir. Bu tür aile içi durumlar, yüksek nüks riski ile ilişkilidir. Bu durum, yüksek dışavurumcu duygu örneğidir -bunun psikodinamik yönleri Migone (1995) tarafından ele alınmıştır. Suçluluk duygusu ve klinik örnekler hakkında daha ayrıntılı bir tartışma için bkz. Martindale (2008).

    Sonuçlar

    Özetle, psikozda aşağıdaki temel psikodinamik fikirleri önermekteyiz:

    • Psikotik belirtiler çoğu zaman gerçekliğin katlanılamaz yönlerine karşı bir savunma işlevi görür.
    • Psikotik belirtiler, farklı derecelerde gizlenmiş olmakla birlikte, hem kaçınılan gerçekliğe hem de hastanın zihninin bu gerçekliği nasıl değiştirdiğine ilişkin süreçlere ait öğeler içeren anlamlı kişisel bilgiler barındırır.
    • Psikodinamik ilkeler, psikoza yönelik kırılganlığın yapısal olmayan yönleri hakkında düşünmenin yollarını sunar.
    • Psikozu tetikleyen ya da sürdüren stresler, yaşam deneyimlerinin anlamını ve bireyin bunlara verdiği tepkileri şekillendiren o özel bireyin içsel dünyasına bağlı olabilir.
    • Aktarımın ve karşıaktarımın anlaşılması, psikozu olan tüm hastalarda kişilerarası ilişkileri anlamlandırmada ve özellikle hasta–personel ilişkilerini kavramada yararlı olabilir.
    • Psikodinamik yaklaşımlar, ailelerin yaşantısını anlamada da yararlı olabilir.

    Teşekkür

    Bu makalenin önceki taslakları üzerine yaptıkları değerli yorumlar için Bent Rosenbaum, Judith Smith, Nanda Palanichamy, Jo Gorry ve Ian Palfrey’e teşekkür ederiz.

    Dipnotlar

    Advances dergisinin bir sonraki sayısında, Martindale ve Summers, psikodinamik anlayışın iyileşmeyi desteklemek amacıyla kapsamlı bir vaka formülasyonuna nasıl katkıda bulunabileceğini ele alacaktır.

    Çıkar Çatışması Beyanı:

    Yoktur.

    Referanslar


    Bateman, A, Holmes, J (1995) Transference and countertransference. In Introduction to Psychoanalysis: Contemporary Theory and Practice, 95–117. Routledge. Google Scholar

    Bion, W (1959) Attacks on linking. International Journal of Psycho-Analysis 40: 308. Google Scholar

    Cullberg, J (2006) Psychoses: An Integrative Perspective. Routledge. Google Scholar

    Eliot, TS (1935) Burnt Norton. In Four Quartets. Faber. Google Scholar

    Garfield, D, Mackler, D (eds) (2009) Beyond Medication: Therapeutic Engagement and the Recovery from Psychosis. Routledge. Google Scholar

    Gumley, A (2010) The developmental roots of compromised mentalization in complex mental health disturbances of adulthood. In Metacognition and Severe Adult Mental Disorders: From Research to Treatment (eds Dimaggio, G, Lysaker, PH) 45–62. Routledge. Google Scholar

    Hingley, S (2006) Finding meaning within psychosis: the contribution of psychodynamic theory and practice. In Evolving Psychosis: Different Stages, Different Treatments (eds Johannessen, JO, Martindale, BV, Cullberg, J) 200–14. Routledge. Google Scholar

    Hughes, P, Kerr, I (2000) Transference and countertransference in communication between doctor and patient. Advances in Psychiatric Treatment 6: 57–64. Google Scholar

    Jackson, M, Williams, P (1994) Unimaginable Storms: A Search for Meaning in Psychosis. Karnac Books. Google Scholar

    Kanter, JS (1988) Clinical issues in the case management relationship. In Clinical Case Management: New Directions for Mental Health Services (No. 40) (eds Harru, Y, Bachrach, LL) 15–27. Jossey-Bass. Google Scholar

    Lotterman, A (1996) Specific Techniques for the Psychotherapy of Schizophrenic Patients. International Universities Press. Google Scholar

    Lucas, R (2009) The Psychotic Wavelength: A Psychoanalytic Perspective for Psychiatry. Routledge. Google Scholar

    Lysaker, PH, Buck, KD (2010) Metacognitive capacity as a focus of individual psychotherapy in schizophrenia. In Metacognition and Severe Adult Mental Disorders: From Research to Treatment (eds Dimaggio, G, Lyskaker, PH) 217–32. Routledge. Google Scholar

    Martindale, B (2008) The rehabilitation of psychoanalysis and the family in psychosis: recovery from blaming. In Psychotherapies for the Psychoses (eds Gleeson, J, Killackey, E, Krestev, H) 35–51. Routledge. Google Scholar

    Migone, P (1995) Expressed emotion and projective identification: a bridge between psychiatric and psychoanalytic concepts? Contemporary Psychoanalysis 31: 617–40. CrossRef Google Scholar

    Myin-Germeys, I, van Os, J (2007) Stress reactivity in psychosis: evidence for an affective pathway to psychosis. Clinical Psychology Review 27: 409–24. Google Scholar

    National Institute for Health and Clinical Excellence (2009) Schizophrenia: Core Interventions in the Treatment and Management of Schizophrenia in Adults in Primary and Secondary Care (Updated edition): 314. British Psychological Society and The Royal College of Psychiatrists. Google Scholar

    Northoff, G (2011) Neuropsychoanalysis in Practice: Brain, Self and Objects. Oxford University Press. Google Scholar

    Nosé, M, Barbue, C, Tansella, M (2003) How often do patients with psychosis fail to adhere to treatment programmes? A systematic review. Psychological Medicine 33: 1149–60. CrossRef Google Scholar PubMed

    Read, J, Fink, P, Rudegeair, T et al (2008) Child maltreatment and psychosis: a return to a genuinely integrated bio-psycho-social model. Clinical Schizophrenia and Related Psychoses 7: 235–54. Google Scholar

    Summers, A, Martindale, B (2013) Using psychodynamic principles in formulation in everyday practice. Advances in Psychiatric Treatment, in press. Google Scholar

    Thorgaard, LRB (2006) Schizophrenia: pathogenesis and therapy. In Evolving Psychosis: Different Stages, Different Treatments (eds Johannessen, JO, Martindale, BV, Cullberg, J) 64–78. Routledge. Google Scholar

    Zubin, J, Spring, B (1977) Vulnerability: a new view on schizophrenia. Journal of Abnormal Psychology 86: 103–26. Google Scholar

    An asterisk indicates further reading containing more detailed case examples of people with psychosis. Google Scholar

    Çeviri Notu (Tıklayın)

    Bu yazı, Advances in Psychiatric Treatment dergisinde yayımlanan “The Psychodynamics of Psychosis” başlıklı akademik makalenin Türkçe çevirisidir. Metin, psikozu yalnızca tanısal bir kategori olarak değil, bireyin katlanılması güç içsel ve dışsal gerçekliklere verdiği bir yanıt olarak ele almakta; psikodinamik kuram çerçevesinde savunma mekanizmaları, içsel (psişik) gerçeklik ve kişilerarası süreçler üzerinden kapsamlı bir açıklama sunmaktadır.

    Yazı, özellikle psikozun anlaşılmasında psikodinamik yaklaşımın katkılarını vurgulamakta; semptomların ötesine geçerek bireyin öznel deneyimini ve anlam üretme süreçlerini merkeze alan bir perspektif önermektedir.

    Orijinal Kaynak

    Yazar: David H. Skuse
    Başlık: The Psychodynamics of Psychosis
    Yayın: Cambridge University Press (Advances in Psychiatric Treatment)
    Tarih: 2 Ocak 2018
    Link için tıklayın.

    Bu metin psikodinamikblog.com/ tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır.

    Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir.

    Bu çeviri yalnızca akademik ve bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • Terapi Savaşları: Freud’un İntikamı

    Oliver Burkeman tarafından kaleme alınan bu metin, çağdaş psikoterapi alanında bilişsel davranışçı terapi (BDT) ile psikodinamik/psikanalitik yaklaşımlar arasındaki tarihsel ve kuramsal gerilimi ele almaktadır.

    Ucuz ve etkili bir terapi yöntemi olan BDT (Bilişsel Davranışçı Terapi), Freud’u psikolojinin karanlık bodrum katına kapatarak terapinin en egemen türü hâline geldi. Ancak, yapılan yeni çalışmalar BDT’nin üstünlüğü üzerinde kuşku uyandırıyor ve psikanalizin çarpıcı sonuçlarını ortaya çıkarıyor. Yoksa psikanalistin odasındaki divana/sedire [couch] dönme zamanı geldi mi?

    Dr. David Pollens, muhtemelen gezegenin herhangi bir yerinden daha fazla yoğunlukta terapistin bulunduğu; bu konudaki tek rakibi Yukarı Batı Yakası olan Manhattan’ın Yukarı Doğu Yakası’nda bulunan zemin katındaki mütevazı ofisinde hastalarını karşılayan bir psikanalisttir. 60’lı yaşlarının başında ve gittikçe seyrekleşen ak düşmüş saçları olan Pollens, hastalarının yatıp uzaklara bakarak en utanç verici korkularını ve fantezilerini anlattığı koltuğun başında, ahşap sandalyesinde oturur. Hastaların birçoğu analitik geleneğe uygun olarak bazen haftada birkaç kere; bazense yıllarca terapiye gelir. Pollens’in belirli bir kurala göre düzenlenmemiş konuşmalar aracılığıyla yetişkinlerde ve çocuklarda anksiyete, depresyon ve diğer rahatsızlıkları tedavi ettiği etkileyici bir kariyer geçmişi vardır.

    Pollens’i ziyaret etmek, geçen yıl karanlık bir kış günü yaptığım gibi “direnç” ve “nevroz”, “aktarım” ve “karşıaktarım”ların olduğu gizemli Freudyen diline direkt olarak dalmayı gerektirir. Pollens, size içten bir tarafsızlıkla yaklaşacağından; ona en derin sırlarınızı kolayca anlatabileceğinizi düşünürsünüz. Pollens, diğer meslektaşları gibi kendini, bilincin ardına saklanan cinsel arzuları; sevdiğimizi iddia ettiğimiz kişilere duyduğumuz nefreti ve kendimizle ilgili bilmediğimiz ve genellikle bilmek istemeyeceğimiz diğer tatsız gerçekleri bilinçdışı mezarından çıkaran bir kazıcı gibi görür.

    Ancak, konu terapiye ve ızdırabın hafiflemesine geldiğinde çok iyi bilinen bir hikâye var ve bu hikâye Pollens’i ve meslektaşları olan psikanalistleri kesinlikle tarihin yanlış kısmında bırakıyor. Başlangıç olarak bu hikâyenin Freud’un görüşlerini çürüttüğünü söyleyebiliriz. Genç erkekler annelerini arzulamazlar veya babalarının onları hadım edeceğinden korkmazlar; genç kızlar ağabeylerinin penisini kıskanmazlar. Henüz hiçbir beyin taraması ego, süperego ve idin yerini tespit edememiştir. Birçok kişi, yıllarca süren uçuk ücretler karşılığında danışanların çocukluğuna kafa yorma uygulamasının sahtekârlık olduğunu düşünüyor. Bu sürece dair herhangi bir itiraz, psikanalizde “direnç” olarak değerlendirilir ve psikanalizin devamını gerektirir. Birkaç yıl önce Todd Dufresne, 1975 yılında psikanalizin “20. yüzyılın en etkileyici entelektüel dolandırıcılığı” olduğunu söyleyen Nobel ödüllü bilim insanı Peter Medawar‘la fikir birliğinde bulunarak, “Muhtemelen tarihte Sigmund Freud dışında konuştuğu her önemli konu hakkında bu kadar yanılan bir kişi daha olmamıştır.” demiştir. Medawar sözlerine şu şekilde devam etmiştir: Psikanaliz umut ve gelecek vadetmeyen, derme çatma bir tasarıdır. Fikirler tarihinin dinozoru veya zeplini gibi bir şey olduğunu söyleyebiliriz.

    Terapistler çabalarını sağlam deneysel bir temele dayandırmakta zorlandıkça, Freud’un izinde karmakarışık birçok terapi türü ortaya çıktı. Hümanistik terapi, interpersonal terapi, transpersonal terapi, transaksiyonel analiz ve daha birçok yaklaşımın büyük başarıya ulaştığı kabul edilmektedir. Bilişsel davranışçı terapi veya BDT, geçmişe değil, şimdiye; gizemli içsel dürtülere değil, olumsuz duygulara yol açan düşünce kalıplarını düzenlemeye odaklanan gerçekçi bir tekniktir. Psikanalizdeki dolambaçlı konuşmaların aksine BDT egzersizleri, iş yerinde eleştirilmek veya bir randevudan sonra reddedilmek gibi aksiliklere maruz kalındığında ortaya çıkan kendini suçlamaya eğilimli “otomatik düşünceler”i tanımlamak için bir akış şeması oluşturma yöntemini içerebilir.

    BDT’yi az maliyetli oluşuyla ve insanları hızlıca üretken hâllerine döndürmeye odaklanmasıyla eleştirenler her zaman var olmuştur. Fakat, BDT’ye ideolojik dayanaklarla karşı çıkanlar bile BDT’nin işe yararlığını nadiren sorgulamışlardır. 1960-1970’lerde ortaya çıkışından beri, birçok çalışma BDT’nin lehinde sonuçlar ortaya koymuştur. BDT gerçeklere dayandığından, klinik jargon olan “deneyle desteklenen terapiler” kavramı, bugünlerde BDT’nin eş anlamlısı gibi kullanılıyor. Eğer bugün Ulusal Sağlık Hizmeti’nden sizi bir terapiye yönlendirmesini isterseniz psikanalizi andıran herhangi bir şeyle değil, özenle düzenlenmiş kısa BDT seansları uygulayan bir terapistle karşılaşırsınız. Belki de bir PowerPoint sunumuyla veya çevrimiçi bir şekilde “felaket senaryoları kurmayı” bırakmanızı sağlayacak birkaç yöntem öğrenirsiniz.

    Yine de, bozguna uğramış eski kafalı muhalif psikanalistlerden kaynaklanan gürültüler tam olarak ortadan kalkmadı. Bu gürültülerin özünde, insan doğasıyla; neden acı çektiğimiz ve bu acıyı nasıl dindireceğimizle ilgili temel bir anlaşmazlık vardır. BDT, acı verici duyguların yok edilebilir veya tahammül edilebilir şeyler oldukları görüşünü ortaya koyuyor. Örneğin, depresyon bir bakıma kanserli bir tümör gibidir. Tabii ki de bu tümörün neden kaynaklandığını bilmek işe yarayabilir. Ancak, tümörden kurtulabilmek çok daha önemlidir. BDT, mutluluğun tam olarak kolay olduğunu değil; nispeten basit olduğunu iddia eder. Sıkıntılarınız mantığa dayanmayan inançlarınızdan kaynaklanır; bu inançlara hükmetmek ve onları değiştirmek sizin elinizdedir.

    BDT, acı verici duyguların yok edilebilir veya tahammül edilebilir şeyler oldukları görüşünü ortaya koyuyor

    Psikanalistler her şeyin çok daha karmaşık olduğunu iddia ediyor. Psikanalize göre, psikolojik ızdırabın öncelikle yok edilmesi değil; anlaşılması gerekiyor. Bu bakış açısına göre depresyon, tümörden çok karındaki sancıya benziyor. Bu sancı size bir şey anlatmaya çalışıyor ve bu şeyin ne olduğunu anlamanız gerekiyor. Bu senaryoda hiçbir pratisyen hekim ağrı kesici verip sizi eve göndermiyor. Ulaşılabilirliği tartışmalı olan mutluluksa çok daha belirsiz bir konu. Gerçekten de kendi zihnimizi tanımıyoruz ve durumun bu şekilde devam etmesine neden olan güçlü dürtülere sahibiz. Hayatı eski ilişkilerimizin penceresinden izliyoruz; ancak bunun farkında değiliz. Çelişkili şeyler istiyoruz; üstelik değişim yavaş ve zor. Bilinçli zihinlerimiz, bilinçdışının karanlık okyanusunda küçücük bir buzul parçasıdır. BDT’nin basit, standart ve bilimsel olarak test edilmiş adımlarıyla bu okyanusu tam anlamıyla keşfedemezsiniz.

    Bu bakış açısının çok romantik bir çekiciliği vardır. Deneyler arka arkaya BDT’nin üstünlüğünü onayladıkça, analistlerin iddiaları kulak ardı edilmeye başladı. Bu durum, BDT’nin depresyon tedavisi olarak etkisinin zamanla azaldığını gösteren, geçen yıl mayıs ayında yayımlanan çalışmaya neden bu kadar şaşırıldığını açıklıyor.

    Norveçli iki araştırmacı, önceki deneylere dayanarak BDT’nin teknik işe yararlık ölçümü olan etki boyutunun 1977’den beri yarıya düştüğü sonucuna vardı. Çok düşük bir ihtimal olsa da, bu düşüş eğiliminin sürmesi durumunda BDT, birkaç on yıldan sonra tam anlamıyla işe yaramaz hâle gelebilir. Yoksa BDT başından beri sadece insanların mucizevi bir tedavi olduğuna inandığı sürece etkili olan bir tür plasebo etkisinden mi faydalandı?

    Psikanalistler, psikolojik ızdırabın öncelikle yok edilmesi değil; anlaşılması gerektiğini iddia ediyor

    Bu bilinmezlik, Londra’nın Tavistock kliniğindeki araştırmacıların ilk sıkı Ulusal Sağlık Hizmeti çalışması olan, kronik depresyon tedavisinde uzun süreli psikanaliz uygulanması üzerine yapılan çalışmanın sonuçlarını yayımlandığı ekim ayında hâlâ sindirilme aşamasındaydı. Çalışmaya göre, en ağır depresyon vakalarında 18 ay psikanaliz, Ulusal Sağlık Hizmeti’ndeki BDT içerikli “alışılagelmiş tedavi yönteminden” daha çok işe yaradı ve psikanalizin hastalar üzerindeki etkileri daha uzun sürdü. Birkaç tedavi sona erdikten iki yıl sonra, psikanaliz tedavisi gören hastaların %44’ünün, diğer hastaların onda biriyle karşılaştırıldığında artık majör depresyon kriterlerine uymadığı görüldü. Aynı zamanda İsveç basını, hükümet denetçilerinin ulaştığı bir bulguyu yayımladı. Bulgu, BDT’ye yönelik multimilyon sterlinlik bir planın amacına ulaşmada tamamen başarısız olduğunu kanıtladı.

    Görünüşe göre, bu tür bulgular istisnai değil. Bu bulgularla cesaretlenen bir psikanalist grubu, BDT’nin üstünlüğünün sağlam bir temelinin olmadığını vurguluyor. İnsanlara “kendilerini iyi hissettiklerini düşünmeyi” öğretmenin aslında bazı şeyleri çok daha kötü hâle getirebileceğini savunuyorlar. En acımasız BDT eleştirmenlerinden; Colorado Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde psikolog olan Jonathan Shedler, “Düşünme yetisine sahip olan her insan, kendini anlayabilme becerisinin kolayca elde edilebilecek bir şey olmadığını bilir.” diyor. Ne zaman BDT’nin üstünlüğü hakkındaki iddialar üzerindeki konuşmalar uzasa, Shedler’ın bu iğneleyici hoş mizacının yerini öfke dolu bir tavır alıyor. “Roman yazarları ve şairler yüzyıllardır gerçeği biliyordu. Sadece son birkaç on yıldır insanlar, ‘Aa hayır, 16 seansta hayat boyunca edinilen kalıpları yıkabiliriz!’ demeye başladı.” diyor Shedler. Eğer Shedler ve diğerleri haklıysa, belki de psikologların ve terapistlerin terapi hakkında bildiklerinin çoğunu; neyin işe yarayıp neyin yaramadığını, BDT’nin gerçekten de çenesini ovuşturarak düşünen psikolog klişesini tarihe gömüp gömmediğini ve böylece Freud’un insan zihni hakkındaki tasvirlerini yeniden değerlendirmesi gerekiyor. Bu tür bir değerlendirmenin etkisi çok derin olabilir. Hatta nihayetinde, dünyada psikolojik rahatsızlıkları olan milyonlarca insanın tedavi edilme yöntemi bile değişebilir.

    Peki bu durum size ne hissettirdi?

    Muhtemelen BDT’nin öncüsü olan terapist Albert Ellis, “Freud’un düşünceleri saçmalıklarla doluydu!” demek isterdi. Ellis’in haklı olduğunu inkâr etmek oldukça zor. Psikanalizin en büyük sorunu; kurucusunun üçkâğıtçı, bulgularını çarpıtmaya veya daha kötü şeyler yapmaya eğilimli biri olduğunun kanıtlanmasıydı. Freud, 1990’larda gün yüzüne çıkmış gözleri yuvalarından çıkaracak nitelikteki vakasında hastası olan Amerikan psikiyatrist Horace Frink’e ızdırabının homoseksüel olduğunu fark edememesinden kaynaklandığını söylemiş ve çözümün Freud’un çalışmalarına yüksek miktarda finansal katkı sağlamak olduğunu imâ etmiştir.

    Alternatif terapi yaklaşımlarıyla psikanalize meydan okuyanlar için çok daha can sıkıcı olan durum ise, en samimi psikanalistin bile konuyu her zaman bir tahmin oyununa bağlaması ve var olsa da olmasa da hastanın önsezilerinden bir “kanıt” bulmaya eğilimli olmasıdır. Sonuç olarak psikanalizin temel dayanağı, hayatımızın bizimle sadece rüyalarımızdaki semboller, “kazara” ortaya çıkan dil sürçmeleri veya kendimizle yüzleşemediğimiz konularda başkalarına sinirlenmemiz gibi dolaylı yollardan iletişime geçen bilinçdışı güçler tarafından yönetildiğidir. Bu durum, her şeyi yalanlanamaz hâle getiriyor. Psikoloğunuza istediğiniz kadar aslında babanızdan nefret etmediğinizi anlatmaya çalışın; bu onun için sadece çaresiz olduğunuz ve bu gerçekten kaçınmaya çalıştığınız anlamına gelecektir.

    Bu kendi kendini gerçekleştiren kehanet sorunu, zihnimizde aslında neler olup bittiğini bilimsel bir yoldan çözmeye çalışan herkes için bir felakettir. Bununla birlikte, 1960’lara gelindiğinde bilimsel psikoloji ilerleyerek öyle bir noktaya gelmiştir ki, psikanalize olan sabır tükenmeye başlamıştır. BF Skinner gibi davranışçılar, insan davranışının güvercinler ve farelerde olduğu gibi ceza ve ödül aracılığıyla tahmin edilebilir şekilde manipüle edilebileceğini çoktan göstermiştir. Psikoloji alanında filizlenen bu “bilişsel devrim”, zihinde olup bitenlerin ölçülebileceğini ve manipüle edilebileceğini ortaya koymuştur. 1940’larda tam olarak bunu gerçekleştirme ihtiyacı duyulmaya başladı; İkinci Dünya Savaşı’ndan dönen yüzlerce asker, bir koltukta yatarak yıllarca sohbet etmeye değil, hızlı ve uygun maliyetli tedavilere ihtiyaç duyacağı duygusal rahatsızlıklar gösteriyordu.

    Albert Ellis, BDT’nin temelleri atılmadan önce aslında psikanaliz eğitimi almıştı. Fakat 1940’larda New York’ta birkaç yıl psikanaliz uyguladıktan sonra, hastalarının durumunun iyiye gitmediğini gözlemledi. Böylece kendi kariyerini tanımlayacak özgüvene sahip bir şekilde, kendi yeteneklerinden ziyade psikanalizin suçlanması gerektiği sonucuna vardı. Kendisiyle hemfikir olan terapistlerle birlikte, antik Stoacılık felsefesine yöneldi ve danışanlarına onlara sıkıntı verenin olaylar değil; dünya hakkındaki inançları olduğunu öğretti. Terfi alamamak mutsuzluğu tetikleyebilir; ancak depresyon, kişinin tek bir aksiliği genelleyerek kendini tam bir hayal kırıklığı olarak görmeye duyduğu mantık dışı eğilimden kaynaklanır. Ellis, on yıllar önce verdiği bir röportajda, “Benim bakış açıma göre, psikanaliz danışanlara bir bahane veriyor. Kendileri hakkında hiçbir şeyi değiştirmeye çalışmadan 10 yıl boyunca kendileri hakkında konuşup ebeveynlerini suçluyorlar ve içgörülerinin sihirli bir değnekle değişmesini bekliyorlar.”

    BDT’yi savunan kişiler tarafından edinilen mantık dolu üslup dolayısıyla, iddiaların ne kadar devrimsel olduğunu gözden kaçırmamız mümkündür. Geleneksel psikanalistlere ve büyük bir kısmı geleneksel psikanalizden alınan “psikodinamik” teknikleri uygulayan terapistlere göre; aşk hayatında veya iş yerinde kendi kendini engelleyen kalıpların sonsuz tekrarı gibi terapi sırasında mantıksız görünen semptomlar aslında oldukça mantıklı. Bu semptomlar aslında hastanın geçmiş tecrübelerindeki bağlamda anlam ifade eden yanıtlar. Örneğin, eğer ebeveyniniz sizi yıllar önce terk ettiyse, sürekli aynısını eşinizin de yapacağı korkusuyla yaşamanız ve bunun sonucunda evliliğinizi mahvetmeniz gerçekleşmesi oldukça mümkün bir senaryodur. BDT ise bunun tam tersini düşünüyor. Hayatınızın bir felaket olduğu düşüncesinden dolayı depresif hissetmeniz gibi bir mantığa dayanarak ortaya çıktığı düşünülen duygular aslında mantıksız düşüncelere maruz kalmanın sonucunda ortaya çıkıyor. Tabii ki işinizi kaybetmiş olabilirsiniz; ancak bu her şeyin sonsuza kadar berbat olacağı anlamına gelmiyor.

    Eğer ikinci yaklaşım doğruysa, değişim çok daha kolay. Izdırap çekmenizin gizli sebeplerini deşifre etmek yerine, bozuk düşüncelerinizi tespit edip düzeltmeniz gerekiyor. Mutsuzluk ve anksiyete gibi semptomların altta yatan korkuların anlamlı bir ipucu olması gerekmiyor; onlar sadece kovulması gereken davetsiz misafirler. Psikanalizde terapist ve hasta arasındaki ilişki bir petri kabı gibidir. Hasta, diğerleriyle olan ilişkilerindeki alışkanlıklarını canlandırarak davranışlarının daha iyi anlaşılmasını sağlar. BDT’de ise sadece sorundan kurtulmaya çalışırsınız.

    Ağzı bozuk pervasız Ellis dışlanmaya mahkûmdu; ancak Pennsylvania Üniversitesi’ndeki aklı başında psikiyatrist Aaron Beck sayesinde, öncülüğünü yaptığı yaklaşım saygınlık kazandı. Şimdi 94 yaşında olan Beck, büyük ihtimalle hiçbir şeye “saçmalık” dememiştir. Beck, 1961 yılında danışanların ne kadar ızdırap çektiğini saptamak için Beck Depresyon Ölçeği olarak bilinen 21 sorudan oluşan bir anket hazırladı. Bu anket, birkaç aylık BDT’nin vakaların neredeyse yarısının en ağır semptomlarını hafiflettiğini gösterdi. Psikanalistlerden gelen itirazlar, tıpkı kârlı kazançlarını korumaya çalışan insanların şikâyetleri gibi belirli gerekçelerle yok sayıldı. Psikanalistler kendilerini doğaçlamada yeteneksiz, gizemli sanatlarının bir kanıta dayalı adımlara indirgeneceği düşüncesiyle kendini tehdit altında ve gücenmiş hisseden 19. yüzyıl tıp doktorlarıyla kıyaslanırken buldular.

    Bunun takibinde, BDT’nin depresyondan, obsesif kompulsif bozukluğa ve travma sonrası strese kadar her şeyi tedavi etmedeki faydalarını gösteren çalışmalar yapıldı. Dünya çapında en çok satanlar listesine giren İyi Hissetmek adlı kitabıyla BDT’yi yaygınlaştırmaya çalışan David Burns, 2010 yılında “Bilişsel terapi ile ilgili ilk seminerlerden birine, kendimi yine işe yaramayan yaklaşımlardan biri olacağına inandırarak gitmiştim; ancak bu teknikleri hastalarıma uyguladım ve yıllarca umutsuz ve çıkmaza girmiş gibi hisseden insanların iyileştiğini gördüm.”

    BDT’nin en azından bir dereceye kadar milyonlara yardım ettiğine dair çok az şüphe var. Bu, özellikle İngiltere’de, coşkulu bir BDT savunucusu olan ekonomist Richard Layard, Tony Blair’in “mutluluk çarı” olduğunda doğru hâle geldi. Layard’ın Oxford psikologu David Clark ile çalışarak kabul ettirdiği girişim sayesinde, 2012 yılına gelindiğinde bir milyondan fazla kişi ücretsiz terapi görmüştü. BDT tüm ayrıntılarıyla etkili olmasa bile, bu tür bir başarıya ulaşmasının oldukça önemli olduğunu düşünebiliriz. Ancak yine de BDT’nin sunduğu ızdırap çeken zihin modelinde büyük bir eksikliğin olduğu algısını aklımızdan silmemiz oldukça zor. Ne de olsa oldukça karışık olan iç dünyamızı ve ilişkilerimizi en iyi tanıyan bizleriz. Din ve edebiyat tarihinin tamamı tüm bu şeylerin ne anlama geldiğini çalışmıştır. Sinirbilim ise beynin işleyişinin inceliği ile ilgili her gün farklı bilgi ortaya çıkarıyor. Sorunlarımızın çözümü gerçekten de “otomatik düşünceleri tespit etme”, “iç sesimizi değiştirme” veya “içsel eleştirilerimizle mücadele etme” gibi kulağa yüzeysel gelen yöntemler olabilir mi? Terapi gerçekten de bir insandan değil de bir kitaptan veya bilgisayardan alabileceğimiz kadar basit bir şey mi?

    Terapi gerçekten de bir insandan değil de bir kitaptan veya bilgisayardan alabileceğimiz kadar basit bir şey mi?

    Birkaç yıl önce, BDT İngiltere’de en üstün terapi hâline geldikten sonra bir kadın, ilk çocuğunun doğumunun takibinde Ulusal Sağlık Hizmeti’nden depresyon tedavisi için terapi gördü. Bu kadına Rachel diyelim. Rachel’a, önce beş adımda “ruh hâlini değiştirme” vaadinde bulunan bir grup PowerPoint sunumu izletildi. Sonrasında ise bilgisayar aracılığıyla bir terapistten BDT gördü. Rachel, “Daha önce hiçbir şey beni bir bilgisayar programının benden beşten ona kadar nasıl hissettiğimi puanlamamı istediğinde ve ekrandaki üzgün ifadeye tıkladığımda önceden kaydedilmiş bir sesin bana ‘bunu duyduğuma üzüldüm’ dediğinde hissettirdiği kadar yalnız ve soyutlanmış hissettirmemişti.” dedi. İnsan bir terapistin gözetimi altında BDT ile ilgili kâğıtları doldurmak da çok daha iyi bir seçenek değil. Rachel, “Doğum sonrası depresyonda, çalışıp kendi paranızı kazandığınız ve ilginç şeyler yaptığınız bir hayatınız varken aniden kendinizi evde tek başınıza, genellikle kusmukla kaplı ve konuşabileceğiniz bir yetişkinden yoksun şekilde buluyorsunuz.” dedi. Rachel, bugün dönüp baktığında ihtiyacı olan asıl şeyin gerçek bir bağ olduğunu fark etti. İhtiyacı olan şey, her hafta kısa bir süreliğine olsa da, açıklaması zor olduğunu düşündüğü hislerinin bir başkasının zihninde yer tutmasıydı.

    Rachel, “Psikolojik rahatsızlığım olabilir ama yine de hâlâ bir bilgisayarın benim için kötü hissetmesinin mümkün olmadığının farkındayım.”

    Jonathan Shedler, psikanalitik açıdan değerlendirdiğimizde zihnin birçoğumuzun hayal edebileceğinden çok daha karmaşık ve özgün bir âlem olduğunu fark ettiğinde nerede olduğunu hatırladı. Massachusetts’te bir üniversite öğrencisiydi. Psikoloji dersi veren bir öğretim görevlisi, Shedler’ın göllerin üstündeki köprülerde araba sürmek ve bir mağazada şapka denemek içerikli rüyasını; hamilelik korkusunun dışa vurumu olarak yorumlayıp onu hayrete düşürmüştü. Öğretim görevlisi tamamen haklıydı: Shedler ve kız arkadaşı o sırada çaresizce kızın hamile olup olmadığını öğrenmeyi bekliyormuş. Öğretim görevlisinin bu konu hakkında hiçbir bilgisi yoktu; belli ki gerçekten de uzman bir rüya sembolizmi yorumcusuydu. Shedler, öğretim görevlisinin sözleri vahiyle inseydi bile bundan daha fazla etkilenemezdi. Kararlılıkla, “Eğer dünyada bu tür şeyleri anlayan insanlar varsa; ben de onlardan biri olmalıyım.” dedi.

    Fakat Shedler sonrasında zihinle bu tür gizemlere duyulan heyecanı söndüren akademik psikoloji dalına yöneldi. Araştırmacıların kendilerini insanların iç dünyasına değil; ölçüme dayalı nicel sonuçlara adadığı sonucuna varmıştı. Psikanalist olmak yıllarca eğitim ve zorunlu bir şekilde kendini analiz edebilmeyi gerektirir; bunun aksine üniversitede zihin üzerinde çalışmak hiçbir hayat tecrübesi istemez. Shedler, eğitimli bir terapist ve araştırmacı olarak bu iki ayrı dünya arasında köprü kurmuş sayılı insanlardan biridir. Shedler, “Bir konu hakkında uzmanlaşmak için 10.000 saat çalışmanız gerektiği kuralını bilir misiniz? Hangi tür terapilerin işe yaradığı hakkında açıklamalar yapan araştırmacıların çoğunun 10 saati bile yok!” diyor.

    Shedler’ın daha sonraki araştırmaları ve yazıları, psikanaliz hakkında kesin bir kanıt bulunmadığına dair oluşturulan kalıpları sarsmıştır. Fakat ilk psikanalistlerin araştırma konusunda kibirli oldukları yadsınamaz. Kendilerini uzman kurumlarda geliştirmesi gereken yıkıcı bir sanatın savunma durumundaki uygulayıcıları gibi görmeye yatkınlardır; ki bunun anlamı da ayrıcalık gözeten özel kurumlar kurmak ve nadiren üniversitelerdeki araştırmacılarla iletişim kurmaktı. Dolayısıyla, bilişsel yaklaşımlara yönelik araştırmalar avantaj kazandı ve psikanalitik tekniklerin üzerindeki deneye dayalı çalışmalar, bilişsel fikir birliğinin kusurlu olabileceği hakkında ipuçları vermeye başladığında 1990’lı yıllara gelinmişti. 2004 yılında bir meta analiz, kısa süreli psikanalitik yaklaşımların birçok rahatsızlığın tedavisinde en az diğer teknikler kadar etkili olduğu ve hastaların %92’sinin terapi öncesine göre iyileşme gösterdiği sonucuna vardı. 2006 yılında depresyon anksiyete ve diğer rahatsızlıklardan muzdarip yaklaşık 1400 kişi üzerinde yapılan bir çalışma da psikodinamik terapinin lehinde sonuç verdi. 2008 yılında sınırda kişilik bozukluğu üzerinde yapılan bir çalışma, psikodinamik terapi gören hastaların beş yıl sonrasında sadece %13’ünün aynı tanıya sahip olduğu, geri kalan %87’sinin ise iyileştiği sonucuna vardı.

    Bu çalışmalar her zaman analitik terapilerle bilişsel terapileri karşılaştırmıyordu. Karşılaştırmalar genellikle asıl kabahatli olan “alışıldık tedaviler” arasında yapılıyordu. Her seferinde, karşılaştırılan iki yöntem arasındaki en büyük farklar Shedler’ın belirttiği gibi terapi bittikten bir süre sonra ortaya çıkıyordu. Hastalara tedavi bittikten hemen sonra nasıl hissettiklerini sorarsanız BDT’nin tatmin edici bir yöntem olduğunu düşünürsünüz. Ancak hasta aylar veya yıllar sonra geri döndüğünde, genellikle psikanalitik terapilerin olumlu etkilerinin hâlâ sürdüğünü ve hatta arttığını; BDT’nin olumlu etkilerinin ise uçup gittiğini görürsünüz. Bu da psikanalizin insanlara basitçe ruh hâllerini nasıl kontrol edeceklerini değil; kişiliklerini nasıl kalıcı bir şekilde yeniden inşa edeceklerini öğrettiğini gösteriyor. Geçen yıl Tavistock kliniğinde yapılan bir Ulusal Sağlık Hizmeti çalışması, altışar aylık sürelerle incelenen psikanalitik terapi gören kronik depresyon hastalarının kısmi düzelme gösterme şanslarının farklı tedaviler gören hastalardan %40 daha fazla olduğunu gösterdi.

    Giderek güçlenen kanıtların yanı sıra; bilim insanları BDT’nin üstünlüğünü körükleyen ilk çalışmalar hakkında sorular yöneltmeye başladı. 2004 yılında yayımlanan ortalık karıştırıcı bir makalede, Atlanta’da yaşayan psikolog Drew Westen ve meslektaşları, deneylerinden net bir şekilde yoruma açık sonuçların ortaya çıkması hevesiyle hareket eden araştırmacıların, genellikle potansiyel katılımcıların en fazla üçte ikisini birden fazla psikolojik rahatsızlığa sahip oldukları için deneye kabul etmediklerini gösterdi. Bu oldukça anlaşılabilir bir tutumdu. Çünkü hasta birden fazla soruna sahip olduğunda sebep ve sonuç ilişkilerini çözmek daha karmaşık bir hâle gelir. Fakat bu, çalışmaya kabul edilen insanların son derece atipik olduğu anlamına gelebilir. Gerçek hayatta, psikolojik problemlerimiz anlaşılması güç bir şekilde kişiliğimize gömülüdür. Örneğin, terapiye başlamanıza sebep olan sorun depresyon olsun; birkaç seans sonra sorununuzun depresyon olmadığının farkına varabilirsiniz. Mesela asıl sorununuz ailenizin kabul etmeyeceğinden korktuğunuz cinsel yöneliminizle barışma gereksiniminden kaynaklanıyor olabilir. Üstelik, BDT’nin “psikodinamik terapi” ile karşılaştırıldığı bazı çalışmaların tıpkı diğer öğrencilerden üstünkörü eğitim almış lisansüstü öğrencilerinin yaptığı çalışmalar gibi adaletsiz ve hileli olduğu görülmektedir.

    Fakat psikanalizin liderleri tarafından bilişsel yaklaşımlara karşı yapılan en kışkırtıcı suçlama, durumu daha kötü hâle getirip depresif veya kaygılı düşünceleri kontrol altına alma yolları ararken kendini anlama ve kalıcı çözüme ulaşma sürecini askıya almaya neden olabilmesi yönünde yapılan suçlamadır. BDT’nin vaadi, ızdırap karşısında zafer kazanmanın oldukça basit ve adım adım ilerlenebilecek bir yolu olduğudur. Fakat belki de hayatlarımız, duygularımız ve diğer insanların hareketleri üzerinde sağladığımız küçücük kontrolden kazanabileceğimiz çok daha fazla şey vardır. Bu zafer vaadi, sadece hastalar için değil terapistler için de oldukça çekicidir. ABD’li psikolog Louis Cozolino, Terapi Neden İşe Yarar adlı kitabında, “Danışanlar terapi görme konusunda kaygılıyken; deneyimsiz terapistlerse ne yapacakları hakkında bir fikirleri olmadığı için kaygılıdır. Bu nedenle her iki taraf için de odaklanabilecekleri bir görevleri olduğunu bilmek rahatlatıcıdır.” cümlelerini yazmıştır.

    Bilişsel yaklaşımlara karşı yapılan en kışkırtıcı suçlama, durumu daha kötü hâle getirebileceği yönünde yapılan suçlamadır

    Hiç şaşırtıcı olmayan bir şekilde, BDT’nin önde gelen savunucuları BDT’nin yüzeysel olarak karikatürize edildiğini ve etkisinin bir seviyeye kadar azalmasının çok fazla yaygınlaşmasına bağlı olarak zaten beklenen bir şey olduğunu savunarak bu eleştirilerin çoğunu reddediyor. Yapılan ilk çalışmalar küçük çaplı örnekler ve yeni yaklaşımın heyecanıyla harekete geçmiş öncü terapistler eşliğinde yapılmışken; güncel çalışmalar çok daha büyük çaplı örneklerle daha yetenekli terapistler eşliğinde yapılıyor. Londra’da bulunan King’s College Psikiyatri, Psikoloji ve Sinirbilim Enstitüsü’nde bilişsel davranışçı psikoterapi profesörü olan ve tek bir terapi türünün her rahatsızlık için en iyi yol olamayacağını savunan Trudie Chalder, “BDT’nin yüzeysel olduğunu söyleyen insanlar bir noktayı gözden kaçırıyor. Evet, insanların inançlarını hedef alıyor olabilirsiniz; ancak hedef aldığınız bu inançlara ulaşmak kolay değil. Durum sadece ‘O kişi bana tuhaf bir şekilde baktı; öyleyse benden hoşlanmıyor olmalı’ şeklindeki düşüncelerden ibaret değil. Bahsettiğimiz daha çok ‘Ben sevilebilecek bir insan değilim’ şeklinde önceki deneyimlerden edinilen inançlar. Bunlar kesinlikle geçmişin hesaba katıldığı inançlar.” diyor.

    Ancak, tartışma birbiriyle çatışan çalışmalar arasında bir karara varmakla dinecek gibi değil; durum bundan çok daha derine iniyor. Araştırmacılar hangi terapinin daha iyi sonuç verdiğine dair aşırı farklı kanılara varmış olabilir. Peki, bir sonucu başarılı yapan tam olarak nedir? Çalışmalar semptomların hafifleyip hafiflemediğini ölçüyor. Ancak psikanalizin en önemli önermelerinden biri, hayatta semptom göstermemekten daha çok anlam ifade eden şeyler olduğudur. Bir psikanaliz sürecini daha üzgün fakat daha bilge, önceki bilinçdışı tepkilerinin bilincinde ve hayatını daha sorumlu bir şekilde yaşayan biri olarak tamamlayabilir; bu deneyimi bir başarı olarak görebilirsiniz. Bilindiği üzere Freud’un değişim yaratmaktaki amacı, “nevrotik ızdırabı normal bir mutsuzluğa çevirmek”tir. Carl Jung, “İnsanlığın zorluklara ihtiyacı vardır; bu zorluklar sağlık için gereklidir.” der. Acı hayatın bir parçasıdır. Acı veren duygular için gerçekten de “tedavi” aramamız gerekiyor mu?

    Terapiye bir bilim konusu gibi yaklaşılmaması gerektiği, bireysel hayatlarımızın bilimin dayattığı acımasız genellemelerle sınırlanmak için fazla kendine özgü olduğu oldukça cazip bir fikirdir. Bu düşünce, Stephen Grosz’un 2013 yılında çıkardığı, haftalarca İngiltere’nin en çok satanlar listesinde yerini korumuş ve 30’dan fazla dile çevrilmiş, psikanalistin koltuğundan anlatılan hikâyeleri barındıran koleksiyonu İncelenen Hayatlar‘ı açıklamaya yardımcı olabilir. İncelenen Hayatlar’ın bölümleri, deneysel bulguları ve klinik tanıları değil; hastanın içinde barındırdığı sezgilerin derinliklerini anlamasıyla geçirdiği ani sarsıntıların hikâyelerini anlatıyor. Örneğin, tıpkı çocuğunun yatağını ıslattığı gerçeğini saklayan annesi gibi, üçkâğıtlarına dâhil edebileceği gizli samimiyetler kurabileceği birini arayan bir adamın; birinin bulaşık makinesini ne kadar düzgün yerleştirdiğinin farkına varıp kendisini eşinin sadakatsizliğini reddetmeye zorlayan bir kadının hikâyesini anlatıyor. [Kitabın Türkçe baskısı için şu linke bakabilirsiniz.]

    Grosz bana, “Her hayat eşsizdir ve bir psikanalist olarak senin rolün hastanın bu eşsiz hikâyesini anlayabilmektir. Sadece bir dil sürçmesinden, anlatılan hayallerden veya kullanılan belirli bir kelimeden çıkarılabilecek bir sürü şey vardır. Psikanalistin işi, tüm bu ipuçlarına dikkatle ve anlayışla yaklaşabilmektir. Bu yolları izleyerek “insanlara hayatlarını anlamdırmalarında” yardımcı olabilirsin.” demişti.

    Şaşırtıcı şekilde, bu bilimsellik dışı bakış açısına zihinsel çalışmalarda en çok deneye dayalı hareket eden sinirbilimden destek geldi. Birçok sinirbilim deneyi, beynin bilgiyi bilinçli farkındalığın takip edemeyeceği kadar hızlı işlediğine; böylece bilinçli farkındalığın gerçekleşen sayısız zihinsel işlemden habersiz olduğuna işaret etmiştir. David Eagleman’ın söylediğine göre bu zihinsel işlemler kaputun altında gizlidir ve bunları sürücü koltuğundaki bilinçli bir zihne sahip kişi göremez. Bu yüzden Louis Cozolino’nun Terapi Neden İşe Yarar kitabında yazdığı gibi, “bilinçli olarak farkına vardığımız bir deneyim, aslında biz bilincine varmadan önce birkaç kez işleniyor, anılarımızı ve karmaşık davranış kalıplarımızı devreye sokuyor.

    Elimizdeki kanıtı nasıl yorumladığımıza bağlı olarak, belki de yaptığımızın bile farkında olmadan, mental aritmetik yapmaktan çarpışmayı engellemek için frene basmaya veya evleneceğimiz kişiyi seçmeye kadar sayısız karmaşık şey yapıyoruz. Bu durum, BDT’nin eğitimle zihinsel tepkilerimizi eyleme dökmeden önce kontrol etmeyi öğrenebileceğimizi iddia eden temel varsayımıyla örtüşmüyor. Hatta, bilinçaltının devasa büyüklükte olduğunu ve kontrolün büyük bir kısmının onda olduğunu; kaçınılmaz şekilde geçmişin penceresinden bakarak yaşadığımızı ve bu durumu sadece kısmen, yavaşça ve büyük bir çaba sarf ederek değiştirebileceğimizi öne süren psikanalitik tutumu doğruluyor.

    Belki de terapistler arasındaki bu tartışmalardan varılabilecek inkâr edilemez tek gerçek, hâlâ zihnin nasıl işlediğiyle ilgili pek bir bilgimizin olmadığıdır. Konu zihinsel ızdırabı hafifletmeye geldiğinde, Londra Üniversitesi Queen Mary’de Duyguların Tarihi Merkezi’nde politika müdürü olan Jules Evans bu durum hakkında, “sanki elimizde bir çekiç, bir testere ve bir çivi tabancası varmış; zihin adını koyduğumuz kutu arada sırada arıza yapıyormuş ve bu kutuya elimizdeki tüm aletlerle teker teker vurup, kutunun düzelip düzelmediğine bakıyormuşuz gibi” benzetmesini yaptı.

    Birçok araştırmacının bazı araştırmalar tarafından desteklenen “dodo kuşu kararı” fikrine yönelmesinin sebebi, belirli bir terapi türünde karar kılmanın çok küçük bir fark yaratacak olması olabilir. Dodo kuşunun kararı kavramı, Alice Harikalar Diyarı’ndaki Dodo’nun “Herkes kazandı, ödül hepimize ait.” açıklamasından gelmektedir. Tüm terapi yöntemlerinden daha iyi olan bir terapi yöntemi varsa da henüz keşfedilmemiştir; asıl önemli olan, terapistin merhametli ve kendini işine adamış olması; hastanın ise kendini değişime adamış olmasıdır. David Pollens, Yukarı Doğu Yakası’ndaki muayenehanesinde, psikanalize olan tutkusuna rağmen bu hükmü kısmen desteklediğini söyledi. Pollens, “Birçok tıbbi eğitime katılmış ve İngiltere’de müthiş bir psikanalist olan Michael Balint’in doktorlara yöneltmek istediği bir sorusu var.” dedi. Bahsi geçen soru: “Reçetesini yazdığınız en etkili ilaç nedir?” sorusuydu. İnsanlar bu soruyu cevaplamaya çalışırken “En etkili ilaç ilişkilerdir.” cevabını verecekti.

    Basitçe hangi terapinin daha etkili olduğunu bilmediğimiz üzerine varılan bu sonuç, Freud’un ve onun izindeki terapistlerin lehineymiş gibi görülebilir. Sonuç olarak psikanaliz, zihnimizin işleyişi hakkında ne kadar az şey kavrayabildiğimizi ortaya koyuyor. Jung’un fikirlerini benimseyen psikanalist James Hollis, kimsenin cevaplayamayacağı bir soru varsa o sorunun “Neyin bilincinde değilsiniz?” olacağını yazmıştır. Freud kibir konusunda sınır tanımayan bir adamdı. Fakat onun mirası bize, hayattaki her şeyin olumlu olması gerekmediğini, her seferinde iç dünyamızda nelerin olup bittiğini bilebileceğimiz varsayımından kurtulmamız gerektiğini; aslında duygularımızı çoğu zaman sarsıcı gerçeklerden korunmak için kullandığımızı hatırlatıyor.

    Pollens, “Terapide olan şudur: İnsanlar sizden yardım istemek için gelirler, yapacakları bir sonraki şey ise onlara yardım etmeyi bırakmanızı istemektir.” der. Pollens’in bunu söylerken tebessüm etmesi belki de bütün bu terapi meselesinin absürtlüğünden kaynaklanıyor. “Bize içten içe ‘bana yardım etme’ diyen birine nasıl yardım edebiliriz? İşte psikanalitik tedavi tam olarak böyle bir şeydir.”

    Çeviri Notu (Tıklayın)

    Bu yazı, Oliver Burkeman tarafından kaleme alınan “Therapy Wars: Revenge of Freud” başlıklı metnin Türkçe çevirisidir. Metin, bilişsel davranışçı terapi (BDT) ile psikodinamik/psikanalitik yaklaşımlar arasındaki tarihsel ve kuramsal tartışmayı ele almakta; farklı terapi modellerinin insan psikolojisini anlama biçimlerini karşılaştırmalı olarak incelemektedir.

    Yazı, özellikle psikodinamik terapilerin uzun vadeli etkilerine ilişkin araştırmaların, kısa süreli ve semptom odaklı yaklaşımlarla kurulan karşıtlığı yeniden değerlendirmeye açtığını vurgulamaktadır.

    Orijinal Kaynak

    • Yazar: Oliver Burkeman
    • Başlık: Therapy Wars: Revenge of Freud
    • Yayın: The Guardian
    • Tarih: 7 Ocak 2016
    • Link için tıklayın.

    Bu metin psikodinamikblog.com/ tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır.

    Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir.

    Bu çeviri yalnızca akademik ve bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • Psikiyatrik Tanı Bir Hastalık Değildir

    Tanıtım Kartı

    Jonathan Shedler tarafından kaleme alınan bu metin, psikiyatrik tanıların doğasına ilişkin temel bir kavramsal ayrımı ele almaktadır. Yazı, DSM tanılarının birer “hastalık” değil, belirli semptom örüntülerini tanımlayan betimleyici kategoriler olduğunu vurguluyor.

    Metin, psikiyatrik tanıların tıbbi hastalıklar gibi ele alınmasının kavramsal bir hata [category error] oluşturduğunu ortaya koyarak, psikolojik sorunların anlaşılmasında daha derinlikli ve bağlamsal bir yaklaşımın gerekliliğine işaret ediyor.

    Yazar: Jonathan Shedler
    Yayın: Psychology Today – Psychologically Minded
    Tarih: 29 Temmuz 2019
    Konu: Psikiyatrik tanıların doğası ve kavramsal sınırları

    Psikiyatri fakültesinde çalışmaya başladığım ilk haftamda, Dr. G adında yetkili bir psikiyatri asistanı ile bir vaka üzerine çalışıyorduk. Dr. G bana bazı demografik bilgiler verdi ve reçeteleyeceği ilaçları saymaya başladı.

    “Bir dakika”, dedim. “Bu hastanın ne sorunu var, onu ne için tedavi ediyoruz?”

    “Anksiyete”.

    “Anksiyetesinin var olduğunu nereden anladınız?”

    Dr. G, kafasını yana çevirerek boş ve anlam verememiş gözlerle baktı. Sorumu farklı bir şekilde bir daha sordum. “Ne size hastanın anksiyetesi olduğunu düşündürdü?”

    Dr. G kafasını diğer tarafa çevirdi.

    “Hastanın anksiyetesine sebep olan şey ne?”

    Dr. G, düşündü ve cevapladı. “Hasta yaygın anksiyete bozukluğuna sahip.”

    “Yaygın anksiyete bozukluğu, anksiyetesinin sebebi değil.” dedim. “Bu sadece anksiyeteyi tanımlamak için kullandığımız bir etiket.”

    Bir boş ve anlam verememiş bakış daha. Şansımı farklı bir yol ile denedim. “Peki sizce bu hastanın anksiyetesi konusunda, psikolojik açıdan neler oluyor?”

    “Psikolojik açıdan mı?”

    “Evet, psikolojik açıdan.”

    “Bunun psikolojik olduğunu düşünmüyorum, bence bu biyolojik kökenli.”

    “Tamam, bu bir başlangıç noktası.” dedim. “Neden böyle düşündüğünüzü anlatabilir misiniz?”

    “Hastanın annesi de anksiyeteye sahipti.”

    “Bu, hastanızın anksiyetesinin biyolojik kökenli olduğunu mu gösteriyor?”

    “Evet.”

    Kafamı çevirme sırası bendeydi.

    “Tamam, bir düşünce deneyi yapalım. Hastanızın küçükken evlatlık olarak alındığı ve onu yetiştiren anneyle bir biyolojik bağı olmadığını varsayalım. Sizce, sürekli çocuğuna dış dünyanın ve çevrenin güvenli olmadığı fikrini veren ve anksiyeteye sahip olan bir anne çocuğu da kaygılı ve anksiyeteye sahip bir hale getirebilir mi?”

    “Bu yönden hiç bakmamıştım.”

    O an gelen, kafamı duvarlara vurma dürtüsünü bastırdım ve sonra Dr. G’nin tedavi planı raporunu imzaladım. “Umarım Dr. G için bir merak tohumu ekmişimdir.” diye düşündüm.

    Psikiyatrinin sözde incili DSM (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders)’de listelenen teşhisler, hiçbir şeye sebep olmuyor. Onlar sadece semptomları tanımlamak adına bir nevi kısa yol olan, kabul edilmiş etiketler. Yaygın anksiyete bozukluğuna sahip olmak, bir bireyin altı ay veya daha fazla zamandır kaygı sorunu yaşadığı ve bunun hayatının gidişatını kötü etkilediği anlamına gelir. Daha fazlası değil. Teşhis bir tanımdır, bir açıklama değil.

    Anksiyetenin kaynağının yaygın anksiyete bozukluğu olduğunu söylemek, anksiyetenin sebebinin anksiyete olduğunu söylemekle aynı anlama gelir.

    Aynı durum DSM’de bulunan diğer bozukluklar için de geçerli. Majör depresyon bozukluğuna sahip olmak, bireyin iki hafta veya daha fazla süredir süregelen bir depresif mod, ilgisizlik ve isteksizliğe sahip olmasıdır. Majör depresyon bozukluğu bu semptomların sebebi değildir, onları tanımlamak için kullandığımız bir terimdir.

    Bu durum kendini tekrar eden bir mantığa sahiptir. Bir hastanın depresyonu olduğuna nasıl emin olabiliriz? Çünkü semptomları var. Neden semptomlara sahip? Çünkü depresyon bozukluğu var.

    Bu yaşanan karışıklık, tıbben yapılan teşhislerin etiyolojiye dayanması sebebiyle ortaya çıkar. “Göğüs ağrısı” bir teşhis veya tanı değildir, semptomtur. Ateroskleroz, miyokardit ve pnömoni bir teşhistir. Bu teşhisler de göğüs ağrısının altında yatan olası biyolojik durumları tanımlar.

    Psikiyatrik tanılar ise kategorisel olarak farklıdır; çünkü psikiyatrik tanılar sadece tanımlayıcıdır, hiçbir zaman açıklayıcı değildir. Hiçbir zaman etiyoloji diliyle konuşamazlar. Eğer yaygın anksiyete bozukluğu ve majör depresyonla, pnömoni veya diyabeti aynı kategoriye koyarsak, kategori hatası yapmış oluruz. Kategori hatası bir şeye onun sahip olamayacağı bir özelliğin yüklenmesi anlamına gelir; örneğin bir kayaya duyguların atfedilmesi gibi.

    Amerikan Psikiyatri Birliği de aynı noktanın altını çizdi. Yakın bir zamana kadar Amerikan Psikiyatri Birliği’nin web sitesinde DSM hakkında çok net bir uyarı yer alıyordu: “DSM’de belirtilen teşhis kriterleri klinik iletişim için olan ortak bir dil sağlar, aynı teşhiş ismine sahip olan hastaların bozukluklarının altında yatan sebeplerin aynı olması ve tedaviye de aynı cevabı vermeleri beklenmez.”

    Yakın bir zamanda Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü, DSM tanılarının altta yatan nedenleri haritalamadığı ve akıl sağlığı araştırmaları için de bir temel olamayacağı sonucuna vardığında Amerikan Psikiyatri Birliği de bunu kabul edip uyarıyı değiştirdi: “DSM, klinisyenlere tanı konusunda yardımcı olabilecek ve klinisyenlere ortak dil sağlayan bir rehberdir.”

    Dr. G nasıl bunu yanlış anlamıştı? Nasıl yaygın anksiyete bozukluğunun anksiyeteye sebep olabileceğini düşündü?

    Amerikan Psikiyatri Birliği, aynı tanı etiketine sahip olan hastaların aynı semptomlara sahip olmalarının gerekmediğini ve tedaviye verdikleri cevapların da aynı olmasının beklenmediğini söyledi. Daha sonra araştırmacılar da DSM tanıları için tedavi rehberleri oluşturdu. Profesyonel organizasyonlar da DSM tanılarının pratiğe dökülmesiyle ilgili yönergeler yayınladı. Ve tabii ki ilaç şirketleri “Depresyon farklı ve kendini belli eden bir bozukluktur, yoğun duygusal ve fiziksel semptomlara sebep olur.” gibi reklamlar yayınlamaya devam ettiler. Söylenenlerin ve davranışların çeliştiği bir durum.

    Geçenlerde, DSM-5 için Amerikan Psikiyatri Birliği çalışma kılavuzunda bir kendini değerlendirme testi gördüm. Formatı, vaka ve çoktan seçmeli tanı seçenekleri şeklindeydi. Vakalardan bir tanesi “uçma” korkusu olan bir hastayı tanımlıyordu. Onu takip eden soru ise, “Aşağıdaki bozukluklardan hangisi bu hastanın anksiyetesinin sebebi olabilir?” idi. Eğer bu test çoktan seçmeli olmasaydı yazacağım cevap, “Hiçbiri, çünkü DSM tanıları sebep değildir, sadece tanımlayıcı etiketlerdir.” olurdu.

    Cevap anahtarı ise cevabın “C) Özgül Fobi” olduğunu söylüyordu. Bu test gerçek bir sınav olsaydı, ben kalırdım. Fakat öğrencim Dr. G, bir hayli başarılı olurdu.

    Ekleme: Bu postumun devamında gelen bazı yorumlar beni şaşırttı, belli ki bazı psikiyatristler tanı konusunu tartışmak için gerekli yeterliliğe sahip olmadığımı düşünüyor.

    DSM’yi anlayamamamda etkisi olan akademik eksikliklerim için özür diliyorum fakat DSM-IV’ün kıdemli editörünün de bu konuyu benimle aynı şekilde yanlış anlaması biraz içimi rahatlattı.

    “Mental bozukluklar hastalık değil, kurgulardır. Tanımlayıcılardır, açıklayıcı değil. İletişim ve tedavi planlaması için yardımcıdır fakat sebep-sonuç ilişkisi belirtmez. Bunları DSM-IV’ün Giriş bölümünde yazdık fakat kimse okumadı.” – Allen Francis, DSM-IV Kıdemli Editörü.

    Çeviri Notu (Tıklayın)

    Bu yazı, Jonathan Shedler tarafından kaleme alınan “A Psychiatric Diagnosis Is Not a Disease” başlıklı metnin Türkçe çevirisidir. Metin, psikiyatrik tanıların doğasına ilişkin yaygın bir yanlış anlamayı ele alır ve DSM tanılarının hastalık değil, semptomları tanımlayan betimleyici kategoriler olduğunu ileri sürer.

    Yazar, psikiyatrik tanıların neden açıklayıcı değil betimleyici olduğunu vurgularken, bu tanıların tıbbi hastalıklar gibi ele alınmasının bir “kategori hatası” oluşturduğunu belirtir.

    Orijinal Kaynak

    • Yazar: Jonathan Shedler
    • Başlık: A Psychiatric Diagnosis Is Not a Disease
    • Yayın: Psychology Today – Psychologically Minded
    • Tarih: 29 Temmuz 2019
    • Link için tıklayın.

    Bu metin psikodinamikblog.com/ tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır.

    Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir.

    Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • Bu Konuşma Terapisidir

    Jonathan Shedler ile gerçekleştirilen bu röportaj, psikoterapinin “konuşma terapisi” [talk therapy] olarak ne anlama geldiğini ve bu sürecin yüzeysel bir sohbetten nasıl ayrıldığını konu ediniyor. Röportaj, özellikle psikodinamik terapide konuşmanın, yalnızca bilgi aktarımı değil; içsel deneyimin keşfi, duyguların anlamlandırılması ve bilinçdışı süreçlerin görünür kılınması açısından merkezi bir araç olduğunu vurgular. (Editoryal)


    Psikoterapi ruhun ilacıdır.

    Aynı zamanda psikodinamik terapi [psychodynamic therapy] olarak da bilinen konuşma terapisi hakkında sorular ve cevaplar:

    Çoğu psikiyatrist için bir hastayı muayene etmek, psikiyatrik teşhisi ve o teşhis için ilaç yazımını içeriyor. Psikoterapinin bundan farklı olan noktaları neler?

    Psikiyatrik teşhis, bir hastayı anlayabilmek için sınırlı bir yöntemdir (tanı üzerine yazdığım yazıya bakınız). Psikiyatrik teşhis, duygusal acıyı, acıyı çeken kişiden ayrıştırarak kalıplaşmış bir hastalık olarak ele alıp tedavi edebileceğimiz hayalini besler. Hastaların tedavi edilmesi gereken problemleri, hayat hikayelerine gömülüdür. Bu durum, neye sahip olduklarından çok kim oldukları ile ilgilidir.

    Bu, psikiyatrik bozukluklara farklı bir bakış açısıdır -hastayı bir tanıyla eşleştirmek yerine, onu bir kişi olarak anlamaya daha fazla zaman ayırmak.

    Bu tamamen hastaları anlamaktan ve onlara kendilerini daha iyi anlayabilmeleri için yardım etmekten ibarettir.

    Teşhisten direkt tedavi planına geçmek nadiren yardımcı olur, bunun yerine altta yatan sebepleri ve problemleri anlamaya çalışmalıyız.

    Bahsettiğiniz prensiple alakalı bir örnek verebilir misiniz?

    Bir psikiyatri asistanıyla beraber, on beş yıldır psikiyatrik tedavi gören bir adamı tedavi ettik. Kronik depresyonla mücadele ediyordu ve ona reçete edilen ilaçların değişmesi için bize başvurdu. “Psikoterapiyi önceden denedim, bana bir etkisi olmadı.” dedi. Fakat bir müddet daha bu konuda konuşunca, bir anlam ifade eden ve etkisini gösterebilecek bir terapi almadığı aşikar hale geldi.

    Adam birçok farklı ilaç türü ve çeşitli terapi yöntemleri denemişti fakat konuşma terapisini hiç denememişti. Ayrıca aldığı diğer terapilerde kendisi hakkında neler öğrendiğini sorduğumuzda, cevap veremedi.

    Ama bu hasta yıllar boyunca terapi aldığını düşünüyor. Bir bireyin gerçek bir terapi alıp almadığına nasıl anlayacağız?

    Eğer bir birey, anlamlı ve sağlıklı bir terapi aldıysa, seanslarda ve terapi süresince neler öğrendiklerini anlamlı bir şekilde size aktarabilir. Karar vermek adına, “Bir önceki terapistinizle aranız nasıldı? Kendiniz hakkında neler öğrendiniz?” gibi sorular sorulabilir. Bizim hastamızın,  psikoterapinin bir ilişki türü olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu.

    Yani hastaya, “Aldığınız terapilerden hatırladıklarınız ve çıkarımlarınız nelerdir?” sorusunu mu sormamız gerekiyor?

    Tabii ki. Biz aynı zamanda hastamızdan depresyonu olduğunu nasıl anladığını, kendi hislerini ve neyin onu mutsuz ettiğini de anlatmasını istedik. Şaşırtıcı bir şekilde, bu soruyu ona daha önceden kimse sormamıştı. Hem de on beş yıl boyunca! Mutsuzluk ve boşluk hissinin bir anlam ifade etmesi fikri ona çok yabancıydı; hislerin üzerinde durulması ve anlamaya çalışılması gerektiğini bilmiyordu.

    Hastamız, sekiz ay boyunca terapide konuşulması zor konuların etrafında dönüp durduğunu ve daha sonrasında doktoruna karşı daha açık hale geldiğini ve düşüncelerini de açıkça doktoruyla paylaştığını anlattı. Aşırı detaycı ve eleştirel biri olduğundan bahsetti, eğer bir kusuru olan biriyle tanışırsa onu kusurlarından dolayı kınar ve silip atardı.

    Daha sonra kendisine de aynı aşırı eleştirel gözle baktığını fark etti. Bu farkındalığı kazandıktan sonra doktorunun ona, “Eğer birisine kötü davranırsanız bu onların canını yakar. Eğer kendi kendinize kötü davranırsanız fark etmeden kendinizi de kırarsınız, işte bu kırgınlık depresyon olarak adlandırdığımız şey olarak ortaya çıkar.”, dediğini anlattı. İşte bu dönüm noktasıydı.

    Ama bu dönüm noktasına ulaşmak sekiz ay sürmüş. Çoğu psikiyatrist her hafta terapi yapmak için sekiz aylık bir zaman ayıramaz.

    Buna kim karar veriyor ki? Psikiyatri ne zamandır hasta tedavisinin seri üretim bandı olduğu düşüncesine boyun eğiyor? Psikiyatristler yapacakları uygulamayı 15 dakika gibi bir sürede yapmak için baskıyla karşılaşsa da, insanların kendilerini açıkça ifade edebilmeye başlamaları için zamana ihtiyaçları var. Her ne kadar bazı sigorta şirketleri ve araştırmacılar böyle düşünmese de, terapi bir programa göre işlemiyor.  Hatta terapist ve hasta, henüz asıl terapinin başlamadığı anda bile terapinin bittiği düşüncesine kapılabiliyorlar.

    Panik ve anksiyete bozukluklarının psikodinamik yaklaşıma göre olan tedavisi nasıl işliyor?

    Paniğin bir korku [fear] olduğunu fark etmek başlangıç noktası. Korkutucu olan şey dışa vurulduğunda buna korku, bireyin iç dünyasında kaldığında da anksiyete [anxiety] diyoruz. Konuşma terapisinde neyin korkutucu olduğunu anlamaya çalışıyoruz.

    Güneş ışığının en iyi dezenfektan olduğunu söylerler. Bireyler gün ışığında korkutucu olarak gördükleri durumun o kadar da korkutucu olduğunu düşünmezler. Panik bozukluğuna sahip olan hastalar neyin korkutucu olduğunu da tam olarak tanımlayamazlar. Bu da onları korkutan durumun ve panik semptomlarının arasındaki bağları kuramayışlarından kaynaklanmaktadır. Hastalara bu bağlantıları kurmakta yardımcı oluyoruz.

    Bu izlediğiniz yöntem hangi özellikleriyle Bilişsel-Davranışçı Terapideki otomatik olarak oluşan düşünceleri açığa çıkarma yönteminden farklılaşmaktadır?

    İki konsept örtüşmektedir. Bilişsel terapinin kurucusu Aaron Beck’in bir psikanalist olduğunu unutmamak lazım.

    Fakat tabii ki farklılıklar var. Psikodinamik terapistler, kendini keşfetmenin [self-exploration] gerçekten zor olduğunu kabul ederler. Gözümüzü kaçırdığımız [kendilerine bakmadığımız] şeyler vardır. Deneyimlerin katmanları vardır. Bir insana soru sorduğunuzda gerçekten doğru olan çeşitli sayıda cevaplar alabilirsiniz fakat verilen her cevap karşınızdaki bireyin deneyimlerinin ve yaşantılarının yeni bir katmanını ortaya çıkarır.

    Bize panik atakları olan bir hastaya karşı psikodinamik yaklaşımın bir örneğini verebilir misiniz?

    Psikiyatri asistanlarımdan biri sekiz hafta gibi kısa bir sürede panik bozukluğu olan bir hastayı iyileştirdi. Hasta, panik atakların birdenbire ortaya çıktığını söylüyordu. Onu panik ataklarıyla beraber ortaya çıkan düşünce ve duygularını fark etmesi için cesaretlendirdik ve düşünceleri onu eşiyle yaşadığı problemlere doğru sürükledi. Fakat hasta eşinden ne kadar şikayet etse de ona hiç öfkelenmiyordu. Daha sonra hasta, kendi öfkesinden korktuğunu ve öfkelenmesi gereken durumlarda panik atak yaşadığını fark etti. Panik ataklar, hastanın öfkesinin yerine geçmiş durumdaydı.

    Peki bu nasıl ele alındı?

    Terapide, öfkeli duyguları alışılmış biçimde nasıl savuşturduğunu anlamaya başladı. Bu duygulara dikkat etmenin kabul edilebilir olduğunu keşfetti. Daha önce bilinmeyen kendilik parçalarına aşina hâle geldi. Öfkeli duyguları artık tehlikeli ve yabancı olarak deneyimlemediğinde, panik ataklar azaldı. Ayrıca duygusal ihtiyaçlarının daha fazla farkına vardı ve bunları ifade etme konusunda daha yetkin hâle geldi; böylece evliliği de iyileşti.

    İşte işin ilginçleştiği yer: Kocasıyla ilişkide ortaya çıkan örüntüler, terapide terapistiyle olan ilişkide de yeniden ortaya çıktı. Terapist, hastanın terapiste yönelik en ufak bir rahatsızlık ya da irritasyon belirtisini bile refleksif olarak nasıl savuşturduğuna dikkat çekti. Ve hasta, ne kendisi ne de diğerleri bu ihtiyaçların ne olduğunu bilirken, başkalarının onun ihtiyaçlarına yanıt vermesinin ne kadar imkânsız olduğunu anlamaya başladı -bu durum, giderek artan içerleme için bir reçeteydi.

    İnsanlar fark etmeden sürekli olarak ilişki kalıplarını tekrar ederler. Terapi başlı başına bir ilişki, bu sebeple problematik ilişki tarzları terapi sırasında ortaya çıkabilmektedir. Bu ilişki kalıplarını gözlemlemek ve bireyin hayatının diğer alanlarıyla olan bağlantısını kurmak, yetenekli bir terapistin yapabileceği bir şeydir. 

    Terapi bir ilişki laboratuarına dönüşmekte, bu laboratuarda bireyler kendilerini tanıma, anlama ve alışkanlıkları değiştirmeye yönelik çalışabilmektedirler. Bu terapinin en önemli noktalarından biridir.

    Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

    Eğer kendimizi ve rolümüzü, sadece müdahale eden ve reçete verenler olarak görürsek, kendimizi işimizi keyifli ve ödüllendirici yapan şeylerden, hastalarımızı gerçekten tanımaktan ve hayatlarında ciddi anlamda bir etki bırakmaktan alıkoymuş oluruz.

    Bu blog yazısı Daniel Carlat’ın sorularını  ve Jonathan Shedler’ın cevaplarını içermektedir. Bu röportajın bir versiyonu da The Carlat Psychiatry Report bünyesinde bulunmaktadır.

    Referanslar (Tıklayın)

    Shedler, J. (2010). Getting to know me: What’s behind psychoanalysis. Scientific American: Mind, 21, 5, Nov/Dec 2010.



    Editoryal Notlar

    Bu metin psikodinamikblog.com tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır. Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir. Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • Ön Söz (Psikodinamik Psikoterapi İçin Klinik Bir Rehber)

    Okuyacağınız metin  A Clinical Guide to Psychodynamic Psychotherapy‘nin [Psikodinamik Psikoterapi İçin Klinik Bir Rehber] Ön Söz’ünün [Peter Fonagy‘nin yazdığı] çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya [daha sonra eklenecek] bakınız.

    Abrahams ve Rohleder’in bu mükemmel giriş kitabını elime aldığımda, bu kitapta büyük bir açıklıkla ifade edilen fikirlerin ve uygulamaların varlığını sürdürmesini sağlayan o “gizli bileşen”in ne olabileceğini merak ediyorum. İlke olarak, 125 yıllık herhangi bir bilimsel kuramın ya da klinik uygulamanın güncel pratik açısından hâlâ geçerli olarak tanımlanmayı hak etmesi pek mümkün değildir. Öyleyse psikanalizin [psychoanalysis] ve onun türevi olan psikodinamik psikoterapinin [psychodynamic psychotherapy] tüm bu yıllar boyunca varlığını sürdürmesine ne yardımcı olmuştur? Bu Ön Söz’de, yaklaşımın özgün özelliklerine dair -ki bunların tümü Abrahams ve Rohleder’in kitabında son derece iyi örneklenmiştir- bazı öneriler ileri sürmek istiyorum.

    İlk olarak, zihnin [mind] ruhsal bozukluk [mental disorder] üretebilme kapasitesine sahip olduğu fikri –psikolojik nedensellik ilkesi [principle of psychological causation] olarak isimlendirilen ilke- 19. yüzyılda psikiyatrinin seyrini köklü biçimde değiştirmiştir. ‘Dinamik’ [dynamic] terimi, 19. yüzyılın sonlarında Gottfried Wilhelm Leibniz, Johann Friedrich Herbart, Gustav Fechner ve John Hughlings Jackson tarafından ‘statik’ [static] kavramına karşıt olarak kullanılmıştır (Glen Gabbard, 2000). Bu kullanım, ruhsal bozukluğa ilişkin psikolojik bir model ile sabit, organik nörolojik bozulma modelini birbirinden ayırmayı vurgulamaktadır. Açıktır ki bu yaklaşım, zihin–beden ayrımını köprüleyen bu esnekliğin sağladığı avantajlardan yararlanmaya devam etmektedir. Daha yakın dönemde ise ‘dinamik’ kavramı, ruhsal bozuklukları daha sınırlı kategoriler içinde sınıflandırmaya odaklanan betimleyici fenomenolojik psikiyatri ile karşıtlık içinde ele alınmaya başlanmıştır; bu yaklaşım [betimleyici olan], zihinsel süreçlerin (düşünme, hissetme, isteme, inanma, arzulama) öznel yaşantı ve davranış sorunlarını nasıl ortaya çıkardığını vurgulamaktan ziyade kategorileştirmeye ağırlık vermektedir. Psikodinamik Kuram [psychodynamic theory], bu kitabın ilk bölümlerinde ana hatlarıyla ortaya konduğu üzere, ruhsal bozuklukları, anlamlı bir biçimde, bireyin bilinçli ya da bilinçdışı inançlarının, düşüncelerinin ve duygularının özgül örgütlenmeleri [specific organisation] olarak kavrayabilmemize odaklanır. Kitap boyunca sunulan zengin vaka örnekleri, bu sürecin inceliklerini ve belirli zihinsel tasarımları ve yapılandırmaları incelemekle görevli olan psikodinamik klinisyenin, bir kişinin yaşadığı sıkıntıyı nasıl incelikle açıklayabildiğini aydınlatmaktadır.

    İkinci olarak, psikodinamik psikoterapi, psikolojik nedenselliğin zihnin bilinçli olmayan alanına [non-conscious part of the mind] da uzandığını betimlemesi bakımından özgündür. Thomas Nagel, Richard Wollheim, Jim Hopkins ve diğer zihin felsefecileri (Hopkins, 1992; Nagel, 1959; Wollheim, 1995), bilinçdışı mentalizasyon [unconscious mentalisation] varsayımına psikanalitik model içindeki temel bir keşif olarak işaret etmişlerdir. Açık ya da örtük biçimde, psikodinamik modeller, bilinçli fantezilere [conscious fantasy] benzer nitelikte olan bilinçli olmayan anlatımsı deneyimlerin [non-conscious narrative-like experiences] bireyin davranışlarını -özellikle duygulanımı [affect] düzenleme kapasitesini ve sosyal çevreyle yeterli biçimde başa çıkma becerisini- derinden etkilediğini varsayar.

    Hiçbir modern bilişsel bilim insanı bilişi [cognition] yalnızca bilinçle [consciousness] sınırlamazken, psikodinamik yaklaşımlar ilgi alanlarının merkezine bilinçli olamayan işleyişi [non-conscious functioning] yerleştirmesi bakımından özgündür. Bu tür etkileşimler hem bilinçli düzeyde hem de farkındalığın dışında gerçekleşse de, psikodinamik model, bilinçli deneyimden uzaklaştırılmış ve savunmacı biçimde dışlanmış, reddedilmiş istek ve düşünceleri vurgulayan bir zihin modeli olarak görülmüştür. Kitap, bilinçli yaşantıları anlamaya çalışırken, bireyin farkında olmasının pek olası olmadığı zihinsel durumlara [mental states] başvurmamız gerektiğini göstermektedir. Dahası, psikodinamik yaklaşım, bu bilinçdışı meselelerin muhtemel konumlarını belirlemeye ve bunların nasıl duyarlı bir biçimde keşfedilebileceğine dair bir yol haritası sunar. İşte bu son bağlamda Abrahams ve Rohleder’in kitabı çok değerlidir. Bilinçdışı içeriği keşfetmek isteyen klinisyenin, üretken bir terapötik değişim sağlamak için izlemesi gereken stratejiler ne basittir ne de kendiliğinden açıktır; ayrıca bunlar, kitabın sonraki bölümlerinde yararlı biçimde sunulduğu gibi, dikkatli ve adanmış bir çalışma ile fırsat gerektirir.

    Üçüncü olarak, psikodinamik çalışmanın kuramsal temellerinin ele alındığı ilk bölümlerde açıklandığı üzere, psikodinamik klinisyen, ruhsal bozuklukların en iyi, zihnin büyük ölçüde hazsızlıktan [unpleasure] kaçınacak şekilde örgütlendiği -ve bu hazsızlığın birbiriyle bağdaşmayan ve bu nedenle çatışma içinde olan duygu ve düşüncelerden kaynaklandığı- göz önünde bulundurularak anlaşılabileceğine inanır. Psikodinamik yaklaşımlar, insanlık durumu göz önüne alındığında, arzuların [wish] duygulanımların [affet] ve düşüncelerin [idea] zaman zaman birbiriyle çatışma içinde olmasının aksiyomatik olduğunu kabul eder. Psikodinamik terapötik yaklaşım, bu tür uyuşmazlıkları, sıkıntının ve güvenlik duygusundan yoksunluğun temel nedenleri olarak görür. Klinik deneyim, bunların sıklıkla olumsuz çevresel koşullarla ilişkili olduğunu göstermektedir. Örneğin, ihmal ya da istismar, çocuğun, varlığının sürekliliği açısından yaşamsal olarak algıladığı bakımverene karşı karma duygularla ilişki kurmaya yönelik tartışmasız doğal ancak hafif bir yatkınlığını şiddetlendirme olasılığı taşır. Zihinsel örgütlenmenin hafif düzeyde parçalanmışlığının varoluşçu felsefe tarafından yaygın [ubiquitous] olduğu gösterilmiş olsa da (Hans-Georg Gadamer, 1975; Martin Heidegger, 1962), psikodinamik teknikler çoğu zaman, bireyin sıkıntısını azaltma amacıyla, kişinin kendisiyle ve başkalarıyla ilişkili duygulanımlarındaki, inançlarındaki ve isteklerindeki -bilinçli ya da bilinçdışı- algılanan tutarsızlıkları saptamayı hedefler. Çatışmaların yalnızca sıkıntıya yol açtığı düşünülmekle kalmaz, aynı zamanda bunların, bireyin bağdaşmaz düşünceleri çözme yeterliliğini azaltan temel psikolojik kapasite(ler)in olağan gelişimini potansiyel olarak zayıflattığı da kabul edilir (Sigmund Freud, 1965). Her ne kadar hoşnutsuzluktan mümkün olan her durumda kaçınmak istediğimiz açık görünebilse de, psikodinamik kuramlar -özellikle bağlanma kuramcılarının çalışmaları ve Joseph Sandler (2003)- yalnızca hoşnutsuzluktan kaçınmayı hedeflemediğimizi açıklar; daha ziyade, zihinlerimizin kolektif olarak ve muhtemelen biyolojik olarak, öznel bir güvenlik ve ait olma duygusunu en yükseğe çıkaracak şekilde örgütlendiğini öne sürer.

    Dördüncü olarak, psikodinamik kuramlar, gerçekliğin ve zihinsel durumların doğru tasvirlerini çarpıtıyor gibi görünmelerine karşın, anksiyeteyi, sıkıntıyı ve hoşnutsuzluğu azaltma kapasitesine sahip olan ortak bir zihinsel işlemler kümesini betimlemek için de kullanılır. ‘Ruhsal savunmalar‘ [psychic defences] terimi, cisimleştirme [reification] ve antropomorfizm riski taşıyabilir (tam olarak kim, kimi ve neye karşı savunmaktadır?). Bununla birlikte, zihinsel durumların dışsal ya da içsel gerçekliğe göre kendine hizmet eden çarpıtmaları kavramı genel olarak kabul görmekte ve sıklıkla deneysel olarak gösterilmektedir (Lyons-Ruth, 2003; Shamir-Essakow, Ungerer, Rapee ve Safier, 2004). Ayrıca, belirli stratejilere yönelik yatkınlıkla ilgili bireysel farklılıklar, belirli bir kişinin nasıl davranmasının, ne hissetmesinin ve düşüncelerini nasıl örgütlemesinin muhtemel olduğuna dair sağlam beklentiler sağlamak amacıyla, birey grupları ve ruhsal bozukluklar düzeyinde yararlı bir biçimde incelenebilir ve sınıflandırılabilir (Bond, 2004; Lenzenweger, Clarkin, Kernberg ve Foelsch, 2001).

    Savunmaların betimlenmesi, bireylerin içinde bulundukları dünyayı nasıl gördüklerini anlamak söz konusu olduğunda son derece değerlidir; bu algı, kimi zaman dünyanın tehlikelerini küçümsemek, kimi zaman ise abartmak şeklinde ortaya çıkar. Bu durum çoğu zaman bireylerin sahip oldukları olanakları optimal olmayan bir biçimde kullanmalarına yol açar; ancak kendine hizmet eden bu tür çarpıtmalar bilinç düzeyine çıkarıldığında bu kullanım biçimi değiştirilebilir. Psikodinamik yaklaşım, insan öznelliğine ilişkin kapsamlı bir bakış açısıdır ve bireyin hem dışsal hem de içsel çevresiyle olan ilişkisinin tüm yönlerini anlamayı amaçlar. Sigmund Freud’un sıklıkla yanlış yorumlanan büyük keşfi-“id”in olduğu yerde ego olacaktır” (Freud, 1933, s. 80)- bilinçli zihnin, kendi işlevlerinin bazı yönlerine ilişkin konumunu köklü biçimde değiştirme gücüne işaret eder; buna, kendi varlığını sonlandırma kapasitesi de dahildir. “Psikodinamik“, bu kitabın da ortaya koyduğu üzere, insanın dinamik biçimde kendini değiştirme ve kendini düzeltme yönündeki bu olağanüstü potansiyeline gönderme yapar -görünüşe göre insan dışı türlerin bütünüyle erişimi dışında kalan bir potansiyeldir bu.

    Beşinci olarak, kitapta da ana hatlarıyla ortaya konduğu üzere, psikodinamik psikoterapiler gelişimsel [developmental] terimler çerçevesinde kavramsallaştırılır. Elbette, kitabın da açıkça gösterdiği gibi, farklı psikodinamik yaklaşımlar normal ve patolojik çocukluk ve ergenlik gelişimine ilişkin farklı varsayımlar benimser. Bununla birlikte, psikodinamik terapötik yaklaşım, değişmez biçimde hastanın başvuru sorunlarının gelişimsel yönlerine odaklanır. Genel olarak, geçmişin bireyin şimdi­sini ve geleceğini güçlü bir biçimde koşullandırdığına dair inanç, tüm psikodinamik düşüncenin temel varsayımlarından biridir. Özünde, tüm psikodinamik psikoterapiler, normal ve anormal çocukluk ve ergenlik gelişimine ilişkin farklı varsayımlar içermekle birlikte, gelişimsel terimler çerçevesinde kavramsallaştırılır (Fonagy, Target ve Gergely, 2006).

    Altıncı güçlü genel varsayım -psikodinamik yaklaşımın temelini oluşturan ve bu kitabın bütünü boyunca adeta bir Brighton rock gibi uzanan- ilişki temsillerinin [relationship representations] çocukluk yaşantılarıyla bağlantılı olduğunun varsayılabileceğidir.

    Psikodinamik klinisyenler, kişilerarası ilişkileri -özellikle aile içinde kurulan güçlü bağları- kişiliğin örgütlenmesinde temel bir unsur olarak değerlendiren tek grup değildir. Bununla birlikte, psikodinamik terapistlerin özgül odak noktası, bu yoğun ilişki deneyimlerinin içselleştirildiği, zaman içinde biriktiği ve sıklıkla bir nöral ağ metaforuyla temsil edilen şematik bir zihinsel yapı oluşturduğu varsayımıdır. Çocukluk ya da ergenlik yaşantısının -kimi zaman yüzeysel bir biçimde erken deneyim [early experience] olarak adlandırılan- kişilerarası sosyal beklentileri etkilediğine inanılır. Bu durum, bireyler için yeterince işlevsel olmayan kişilerarası stratejilerin, işlevselliklerini yitirmelerinden uzun yıllar sonra dahi neden sürdüğünü anlamamıza yardımcı olur. Bir strateji olarak, bu yalnızca işlevini yitirmiş değildir; aynı zamanda bütünüyle ters etki yaratan bir nitelik taşır. Kişilerarası sosyal beklentiler, psikodinamik psikoterapide (aktarım [transference] olarak adlandırılan süreç aracılığıyla) terapistle kurulan ilişkiyi etkiler; ancak bu beklentilerin, gelişimsel sosyal psikoloji [developmental social psychology] gibi diğer yaklaşımlarda (Mayes, Fonagy ve Target, 2007) ya da günümüzde yaygın biçimde incelenen OÇY (Olumsuz Çocukluk Yaşantıları) [ACEs (Adverse Childhood Experiences)] bağlamında -yetişkin ilişkilerinde (Felitti ve Anda, 2009) ve sağlık alanında (Bellis ve ark., 2017)- da ortaya çıktığı görülmektedir.

    Bireyin “şimdi ve burada” [here-and-now] yaşadığı çatışmalara ışık tutmak amacıyla, başkalarıyla kurulan bu tarihsel etkileşim biçimini anlama isteği, psikodinamik psikoterapistlerin davranışlarındaki bazı kendine özgü özellikleri açıklar. Terapistle ilişkili beklentilerin açık biçimde ortaya çıkmasına olanak tanımak için, psikodinamik psikoterapist kimi zaman kendi spontan davranış tarzını fazla göstermemekte ketum davranır ve sıkıntı karşısında öylesine nötr görünebilir ki, bu durum onun duyarsız olduğu yönünde suçlamalara dahi yol açabilir.

    Bu, belki de klasik psikodinamik yaklaşımlara haklı olarak yöneltilebilecek bir eleştiridir. Ancak bu kitap için aynı eleştiri geçerli değildir. Burada terapist, hatalar yapabilecek ve sonradan pişmanlık duyabileceği şeyler söyleyebilecek ölçüde spontane davranma kapasitesine sahip, bütünlüklü bir insan olarak karşımıza çıkar. Kitaptaki belki de en önemli kavram, ilişki temsilleri üzerinde odaklanır. Kendilik-Öteki ilişki temsillerinin [Self–Other relationship representations] duygunun düzenleyicileri olduğu kabul edilir; zira duygulanım durumları, belirli Kendilik-Öteki ve kişilerarası ilişki örüntülerini karakterize eder (örneğin, bir kişinin beklenen kaybı karşısında yaşanan üzüntü ve hayal kırıklığı). Bu düşüncenin merkeziliği -psikodinamik kuram içinde giderek belirginleşen- Kendilik’in [Self], yani bir kişinin kimliğinin, ancak onun ilişkilerinin bir işlevi olarak, başkaları tarafından nasıl görüldüğü ve belirli ilişkilere ilişkin duygusal yaşantısı üzerinden anlaşılabileceğini kavramamıza yardımcı olur. Onun gelişimsel yaklaşımı ile ilişki deneyimlerinin birikerek hem bir Kendilik duygusu hem de genel bir Ötekiler algısı oluşturduğu yönündeki görüşün birleşimi, bu kitabın uygun klinik odak noktasını oluşturur. Nesne ilişkileri kuramı [object relations theory] olarak adlandırılan bu yaklaşım, kuram ve teknik açısından tarihsel olarak çok sayıda bireysel yaklaşımla parçalanmış olan psikodinamik psikoterapi için ortak bir dil haline gelmiştir.

    Psikodinamik yaklaşımın bu kitap boyunca uzanan yedinci temel özelliği -belki de çoğu psikodinamik metinden daha açık biçimde- anlamların karmaşıklığı varsayımıdır [assumption of the complexity of meanings]. Belirli davranış parçalarına klinisyenler tarafından atfedilen özgül anlamlar açısından psikodinamik yaklaşımlar arasında önemli farklılıklar bulunsa da, bu yaklaşımların paylaştığı genel varsayım, davranışın, eylemde açıkça görünmeyen ya da kişinin farkındalığı içinde yer almayan zihinsel durumlar açısından anlaşılabileceğidir. Ruhsal bozuklukların belirtileri klasik olarak, birbiriyle çatışma içinde olan arzuların yoğunlaşmaları [condensation] olarak ve bu arzuların bilinçli farkındalığına karşı işleyen savunmalarla birlikte var olan oluşumlar olarak kabul edilir. Farklı psikodinamik yönelimlerin, aynı semptomatik davranışların ardında ‘gizlenmiş’ [concealed] farklı anlam türleri ya da kategorileri bulmaları dikkat çekicidir. Bazı klinisyenler ifade edilmemiş saldırganlığa ya da cinsel dürtülere odaklanırken, diğerleri onaylanmama korkusuna, başkaları ise terk edilme ve yalıtılmışlık anksiyetesine odaklanır. Bu kitabın bağlamında, terapötik açıdan daha önemli kabul edilen şey, daha fazla kişisel anlamı araştırma çabasıdır ve bu yaklaşım çeşitli psikodinamik terapi yönelimleri tarafından da paylaşılır (ör., Holmes, 1998). Örtük anlam yapılarının ayrıntılandırılması ve netleştirilmesi -hastaya belirli bir anlam yapısı çerçevesinde içgörü kazandırmaktan ziyade- bu sayfalar boyunca psikodinamik psikoterapinin özü olarak sunulmaktadır.

    Son olarak, geçmiş ilişki temsillerinin psikodinamik tedavi süreci içinde kaçınılmaz olarak yeniden ortaya çıktığına ilişkin özgün psikodinamik önerme, bu kitabı haklı olarak meşgul eden -ve aslında tüm psikodinamik psikoterapistleri meşgul eden- diğer bir temel uğraş alanını tanımlar. Psikodinamik çerçeve içinde, hem i) bilinçdışı ilişki beklentilerinin, reddedilmiş arzuların vb. sahnelendiğinin varsayıldığı ve bunların yeni bir bağlamda birlikte sahnelenmesi/canlandırılması [enactment] yoluyla daha iyi anlaşılabildiği ‘aktarım‘ ilişkisi [‘transference’ relationship] üzerine, hem de ii) yukarıda değinilen genel faktörü, yani ilgili, anlayışlı ve saygılı bir kişiyle ilişki içinde olmanın terapötik etkisini kapsayan -ki bu bazıları için yeni bir deneyim olabilir- ‘gerçek‘ ilişki [‘real’ relationship] üzerine geniş bir literatür bulunmaktadır.

    Ancak bu durum çift yönlüdür. Psikodinamik terapistler de, herkes gibi, hoşnutsuzluktan kaçınma doğrultusunda örgütlenmiş zihinlere sahiptir; güçlüklerle yüzleşmekten kaçınmak için savunmacı stratejiler geliştirebilirler; kendi geçmişlerini görüşme odasına taşırlar ve ilişki temsilleri, danışanlarıyla [client] kurdukları ilişkileri belirleyici biçimde etkiler. Başka bir deyişle, terapistin zihninin bilinçli olmayan ya da dinamik olarak bilinçdışı alana karşı savunulan kısmı, psikodinamik tedaviye, hastanın bilinçdışı çatışmadan korunmak için savunmaları kullanma kapasitesiyle birlikte dâhil olur. Bu varsayımdan çeşitli sonuçlar çıkar. En açık olanı, psikodinamik psikoterapistlerin, bir yandan kendilerine başvuran hastanın deneyimini paylaşabilmek ve onunla empati kurabilmek, diğer yandan da görüşme odasına aksi takdirde taşıyabilecekleri daha sorunlu yönlerle baş edebilmek amacıyla, kendi kişisel terapilerinden geçmelerinin önerilmesidir. İkinci olarak, her beceri ve uzmanlık düzeyinde süpervizyonun mutlak gerekliliği söz konusudur. Bu satırların yazarı da dâhil olmak üzere herkes süpervizyon içinde olmalı ya da en azından klinik çalışmalarını düzenli olarak meslektaşlarıyla tartışma olanağına sahip olmalıdır. Bu, zihnimizin bilinçli farkındalık dışında kalan bölümlerinden kaynaklanan müdahaleleri bütünüyle engelleyemese de, bir danışana verilen tepkilerin hem danışanın hem de terapistin yararına olmayabilecek biçimde kalıcı örüntüler hâline gelmesini önleyecektir.

    Deneyim üzerine refleksiyon/tefekkür/düşünme [reflection], modern bilinç kuramlarının çoğunun da belirttiği üzere yararlı bir düzeltici işlev görür (Fonagy ve Allison, 2016). Bununla birlikte, bu tür bilinçdışı tepkilerin en önemli yönleri, terapistin zihninin bir keşif aracı olarak kullanılmasıyla ilişkilidir. Günümüzde psikodinamik uygulamaya yerinde bir biçimde nüfuz etmiş olan bir düşünce, sağduyuya dayanan şu görüştür: Diğer insanlara nasıl tepki verdiğimiz, yalnızca kendimiz hakkında değil, aynı zamanda karşıdaki kişi hakkında da bir şeyler söyler. Anksiyete, sıkıntı ya da umutsuzluk gibi duygusal tepkiler, yalnızca mevcut ruhsal durumumuzu yansıtmakla kalmaz; aynı zamanda kendi zihnimizde tetiklenen ve yardım etmeye çalıştığımız kişiyi anlamaya çalışırken son derece önemli olan unsurlar hakkında da bilgi verir. Karşıaktarımın [countertransference] sistematik kullanımı, bu kitapta diğer birçok önemli psikodinamik teknikle birlikte ayrıntılı biçimde açıklanmaktadır.

    Ampirik bir araştırmacı olarak, bu kitapta bilimsel araştırmayı klinik kuram ve teknik betimlemeleriyle bütünleştirmeye yönelik özgün çabayı içtenlikle takdir ediyorum. Psikanalizin epistemik çerçevesi, en azından geçmişte, ampirik araştırmayı dışlamıştır. Psikanaliz ve psikodinamik psikoterapiyle ilişkili deneysel çalışmalar, yalnızca güçlü ve zayıf yönleri 3. Bölümde ayrıntılı biçimde ele alınan randomize kontrollü çalışmalarla [randomised controlled trials] sınırlı değildir. Deneysel yöntem, zihinsel bozukluklara ilişkin çağdaş anlayışımızın ön saflarında yer alan anatomik, nörofizyolojik ve genetik gözlemleri de bütünleştirir (ör., Holmes, 2020). Psikodinamik kuramın epistemik kapsamı, önemli ölçüde deneysel alanın ötesine uzanır ve başta gelişimsel psikoloji, bilişsel bilim, hesaplamalı psikiyatri [computational psychiatry], feminist kuram, sosyoloji, kuir teori, antropoloji, patoloji, evrimsel psikoloji, doğrusal olmayan dinamikler ve siyasal bilim olmak üzere psikolojinin birçok alanını kapsar; nitekim 21. yüzyıl düşüncesinin pek çok alanı onunla kesişmektedir. Süregelen geçerliliği bazıları için bir muamma olsa da, bu durum aynı zamanda onun incelenmesinin değerini de vurgular. Benim görüşüme göre, psikodinamik psikoterapinin temelini oluşturan psikanalitik kuram, insan zihninin işleyişine ilişkin şu anda elimizde bulunan en zengin ve en sofistike düşünceler bütünüdür. Bu kuram, psikoterapötik uygulamanın içinde yuvalanmış [nested within] bir kuramdır. Bir zihnin, gerçek zamanlı etkileşim içinde başka bir zihni tanıma deneyimi olmaksızın -her iki tarafın da karşılaşmadan mümkün olan en iyi biçimde yararlanmaya çalıştığı, ancak aynı zamanda kendi geçmişleri ve önceki deneyimlerin spontane keşif üzerine koyduğu derin sınırlılıklar tarafından bağlı olduğu bir etkileşim olmaksızın- bu kuram gelişiminde donakalırdı ve yardım arayışıyla gelen kişilere destek olmaya çalışan uygulayıcıları besleyip onlara ilham veremezdi. Elbette bugün yüzlerce, muhtemelen bini aşkın farklı psikoterapi türü bulunmaktadır. Peki neden biri psikodinamik terapeyi seçsin? Teknikler bütünü olarak, diğerlerinden daha etkili olması pek olası değildir. Ancak insan zihnini anlama yaklaşımı olarak, kendine özgü bir konumda durur. Psikoterapinin insan acısını etkili bir biçimde ele alabileceğine dair bol miktarda kanıta sahibiz ve bu sayede, belki de daha iyi bir dünya -ruhsal bozukluğu onları sıkıntıya maruz bırakan ya da eylemleri başkalarında sıkıntı yaratan kişilere karşı yeterince anlayışlı ve şefkatli bir dünya- yaratma açısından daha da önemli olan biçimlerde insan doğası hakkında öğrenebiliriz. Bu nedenle, ruhsal bozukluğu olan bireylere yardım etme yönündeki yerinde klinik çağrının ötesinde, başkalarını daha iyi anlamanıza yardımcı olacak ve böylece, kişilerarası anlayışa her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz bu görece yeni yüzyılda, birbirimiz için daha cömert ve üretken bir insani çevre yaratmaya yönelik daha geniş bir insancıl çağrıyı yerine getirmenizi sağlayacak bir mesleğin icrası içinde, bu kitabın incelenmesini size öneririm.

    Professor Peter Fonagy OBE
    Professor of Contemporary Psychoanalysis and Developmental Science
    at University College London (UCL), and
    CEO of the Anna Freud National Centre for Children and Families
    June 2020

  • İlişkisel Psikanaliz Nedir?

    İlişkisel Psikanaliz [relational psychoanalysis], çağdaş psikanalitik söylem içinde geniş ölçüde temsil edilen bir psikanalitik perspektiftir; bu perspektifin merkezi teması, deneyimin intrapsişik [intrapsychic] ve kişilerarası [interpersonal] alanları arasında katı bir ayrımın sürdürülemeyeceği ve intrapsişik alanın büyük ölçüde başkalarıyla kurulan ilişkilerden türediğidir. İlişkisel yaklaşımlar, zihin ve gelişim modellerine odaklanmaktan ziyade, bu ortak temanın klinik durum içindeki sonuçlarına daha fazla odaklanmışlardır.

    İlişkisel psikanaliz içindeki terminoloji, onun merkezi temasını vurgulayacak biçimde, klasik görüşün tek-kişi psikolojisine [one-person psychology] karşıt olarak iki-kişi psikolojisi [two-person psychology] şeklinde tanımlanmasını içerir; bu çerçevede analist [analyst] bir katılımcı gözlemci [participant observer] olarak konumlanır; hasta [patient] ve analist birlikte kişilerarası bir alan [interpersonal field] içinde işlev görerek bir aktarım/karşıaktarım matrisini [transference/countertransference matrix] ortaklaşa inşa ederler ya da analitik çalışmanın gerçekleştiği öznelerarası bir alanı [intersubjective space] birlikte yaratırlar. Bu tür tanımlamalar ayrıca, tedavinin yorumlayıcı [interpretive] ve derinlemesine çalışma [working-through] boyutlarının büyük ölçüde analitik durumun [analytic situation] şimdi ve burada’sına, analitik ikili [analytic dyad] içinde nasıl eyleme döküldüğüne ve deneyimlendiğine odaklandığını da vurgular.

    İlişkisel teknik kuramının [relational theory of technique] bazı kapsayıcı ilkeleri şunları içerir:

    1) Yorum ve klinik anlama [clinical understanding], çoğunlukla hasta–analist etkileşimindeki sahnelemeler [enactment] içinde kurulur; dolayısıyla ne hastanın ne de analistin bilinçdışı katılımından [unconscious participation] ayrıştırılabilir (S. Mitchell, 1997).

    2) Analistin katılım biçimleri hem disiplini hem de spontanlığı içerir; bu doğrultuda analist, duygulanım [affect], savunma [defense], bilinçdışı çatışma [unconscious conflict] ve dissosiyasyon [dissociation] unsurlarını anlama yollarını disiplinli bir biçimde kullanır ancak analitik çalışma ilerledikçe, hem hastası hem de kendisi hakkında öğrenir [öğreniyor olur] (I. Hoffman, 1994).

    3) Analistin hasta için hem eski hem de yeni bir nesne [object] olarak katılımı kaçınılmazdır; etkileşim [interaction] ile intrapsişik olgular birbirine karşıt değildir, aksine birbirleriyle kaçınılmaz olarak dinamik bir ilişki içindedir (S. Cooper ve Levit, 1998).”

    4) Analistin hastanın duygulanımlarını ve bilinçdışı çatışmasını kapsaması [containment] analiz sürecinin temel akımını [primary current] oluşturmakla birlikte, hastalar da analisti deneyimler, kapsar ve ona yanıt verir; buna, analistin kendisi için bilinçli olarak bilinmeyen yönleri de dahildir (Aron, 1991; S. Cooper, 1998; Davies, 2004).

    5) Karşıaktarımın şeffaflığı ve ifade edilebilirliği arzu edilir ve aynı zamanda içselleştirilmiş nesne ilişkilerinin [internalized object relations], kişilerarası düzeyde ifade edilen sahnelemelerin, savunmanın (deneyimin yadsınmış [disavowed] unsurları) ve çeşitli kendilik durumları [self state] ile duygulanımların yorumlanmasında kullanılabilecek kritik bir analitik veri kaynağı da olabilir.

    6) Her analitik ikili kendine özgüdür; genel kılavuzlar ve teknik ilkeler yararlı olmakla birlikte, her hastanın özgünlüğünü anlamanın önünde potansiyel engeller de oluşturabilir.

    İlişkisel [relational] sözcüğü, Greenberg ve Mitchell’ın (1983) son derece etkili Object Relations in Psychoanalytic Theory adlı eserinin yayımlanmasının ardından, 1983 yılında psikanalitik sözlüğe [psychoanalytic lexicon] girmiştir. Bu karşılaştırmalı psikanalitik kuram çalışması, yazarların gelişim, motivasyon, psikopatoloji ve klinik kuram açısından ortak, altta yatan perspektifleri paylaştığını öne sürdükleri çeşitli psikanalitik kuramların derin yapısal bir sorgulamasını oluşturmuştur. Greenberg ve Mitchell, Freud’un “dürtü yapısı modeli”nden [drive structure model] ayırt etmek üzere “ilişkisel yapı modeli” [relational structure model] terimini ortaya koymuşlardır; bu terim, ilişkilerin kendisini -bilinçli ve bilinçdışı, kişilerarası, etkileşimsel ve içselleştirilmiş (içsel nesneler dünyası ve onların ilişkileri)- gelişimsel, motivasyonel ve klinik kuramların merkezine yerleştiren yaklaşımları tanımlamak ve birbirine bağlamak için kullanılmıştır. Greenberg ve Mitchell tarafından önerilen ilişkisel yapı modeli, çatışmanın zihinsel yapının [mental structure] farklı failleri (dürtüler, ego, süperego) arasında değil, daha çok farklı içsel temsiller [internal representation] ya da ilişkisel konfigürasyonlar [relational configuration] arasında kurulduğunu ileri sürmüştür. Bu tür ilişkiler çatışma yüklü [conflict-laden] olabileceği gibi dissosiye olmuş/ayrışmış [dissociated] da olabilir. Böylece, nesne ilişkileri [object relations], kişilerarası [interpersonal], kendilik psikolojisi [self psychological] ve öznelerarasıcı [intersubjectivist] kuramlar gibi, bu ortak özellikleri paylaşan çeşitli analitik kuramlar, Greenberg ve Mitchell’ın “ilişkisel” şemsiyesi altında toplanmıştır. Greenberg ve Mitchell gerekçelerini ikna edici biçimde ortaya koymuş olsalar da, bu sentez içinde yer alan bazı kuramcılar -örneğin Kleinyen ve diğer nesne ilişkileri kuramcıları- genellikle kendilerini ilişkisel kuramcılar olarak tanımlamazlar.

    İlişkisel klinik kuram ve tekniğin tanımlayıcı unsurları ilk kez Ferenczi (1932) tarafından, özellikle klinik günlüğünde [clinical diary] izini sürdüğü klinik deneylerde betimlenmiştir. Ferenczi’nin etkisi, hem yazıları aracılığıyla hem de nesne ilişkileri geleneği içindeki (örneğin Balint) ve kişilerarası gelenek içindeki (örneğin Thompson) önemli katkı sunan isimlere verdiği süpervizyon ve yaptığı analizler yoluyla doğrudan da olmak üzere, iyi belgelenmiştir (Harris ve Aron, 1997). Ferenczi, karşıaktarımın aktarımın karşılıklı biçimlendirici bir tamamlayıcısı olarak merkezî önemini vurgulamıştır. Analitik ilişkide karşılıklı etkiyi [reciprocal influence] ilk kez öne çıkarmış ve analistin kendi etkisini hasta üzerindeki etkisi olarak tanımasının kritik önemini belirtmiştir; Ferenczi, bunun yeniden travmatizasyonun [retraumatization] kaçınılmaz iyatrojenik [iatrogenic: hekim/terapist eliyle olan] risklerini azaltmada önemli ölçüde etkili olacağını öngörmüştür. Ayrıca Ferenczi, analistin gerçek bir kişi [real person] olarak tanınmasının analitik tedavi açısından taşıdığı sonuçları vurgulamış; bu fikirler Britanya ekollerinde Fairbairn, Guntrip ve M. Balint tarafından, kişilerarası ekolde ise Thompson, Singer ve Levenson gibi isimler tarafından geliştirilmiştir. Ferenczi’nin, ilişkisel psikanalizin önemli bir öncülü olan kişilerarası psikanaliz [interpersonal psychoanalysis] üzerindeki etkisi iyi belgelenmiştir. Psikanalitik durumun “iki-bedenli” durum [“two- body” situation] olarak ilk kez M. Balint (1950) tarafından tanımlandığı ve “iki-kişi psikolojisi” [two-person psychology] terminolojisinin nesne ilişkileri bağlamında onun tarafından kullanıldığı kabul edilmektedir

    Çağdaş ilişkisel analistler, aktarım analizini analitik çalışmanın vazgeçilmez bir unsuru olarak görür; ancak aktarım, bazı diğer analitik yaklaşımlarla örtüşen ve onlardan ayrışan biçimlerde tanımlanır. İlişkisel analistler, aktarımı çoğunlukla bir aktarım–karşıaktarım alanı [transference-countertransference field] ya da deneyim matrisi [matrix of experience] içinde yer alan bir boyut olarak kavrarlar. Bu nedenle aktarım–karşıaktarım, karşılıklı etkiyi içeren bir bütünlük [unity] ve tamamlayıcılık [complementarity] olarak değerlendirilir. Her ne kadar hastanın aktarım tepkileri kısmen kalıcı çatışma örüntüleri, içselleştirilmiş nesne ilişkileri ve fanteziler tarafından biçimlendirilse de, aktarım özsel olarak güncel kişilerarası ilişki ögeleriyle bağlantılıdır ve bu ögeler aracılığıyla ifade edilir. İlişkisel analist sürekli olarak şu soruyu sorar: “Geçmişe dair son derece belirli bir öykü neden şimdi analiste anlatılıyor?” Karşıaktarım, daha dar anlamda, yalnızca analistin hastanın çatışmalarına verdiği bir yanıt değildir; bunun yerine karşıaktarım, hastanın sözleri ve etkileşimi aracılığıyla hem bilinçli hem de bilinçdışı düzeyde gönderme yaptığı ve zamanla tanımaya başladığı analistin tüm kişisel yönlerini kapsayan bir olgu olarak görülür.

    Aktarım-karşıaktarım etkileşimi, hasta ile analistin hastanın çatışmalarının ve duygulanımsal durumlarının unsurlarını sahneledikleri araç hâline gelir. Psikanalizi, hastanın bir dizi serbest çağrışımı olarak tanımlamak yerine, I. Hoffman (1994), analizi hasta ile analistin birlikte incelemeye ve deneyimlemeye başlayacakları bir dizi sahneleme [enactment] olarak yeniden tanımlamamızı önermiştir. Analitik durum, hasta ve analist olarak üstlenilen farklı sorumluluklar bakımından son derece asimetrik olsa da karşılıklı etki ve karşılıklı kapsama, analistin dikkatinin merkezinde yer alır. Hoffman, tedavi durumuna ilişkin kavramsallaştırmasını, aktarım ve karşıaktarıma dair geleneksel görüşlere alternatif olarak ortaya koymuştur. Başlangıçta “sosyal paradigma” terminolojisini kullanan Hoffman’ın tanımlamaları daha sonra “toplumsal yapılandırmacılık”a, nihayetinde ise “diyalektik yapılandırmacılık”a evrilmiştir. Hoffman’ın tedavi durumunda betimlediği “diyalektikler” şunları içerir: “aktarım-karşıaktarım sahnelemeleri üzerine yorumlayıcı refleksiyon ile bu sahnelemelerin kendi başlarına birer olgu oluşu” arasındaki diyalektik; “analistin kişisel görünürlüğü ile göreli görünmezliği” arasındaki diyalektik; “yorumlayıcı olmayan kişilerarası etkileşimler ile yorumlayıcı etkileşimler” arasındaki diyalektik; ve “analistin, analitik durumdaki kendi kişisel deneyiminin bazı yönlerini açığa vurma eğilimi ile gizleme eğilimi” arasındaki diyalektik.

    Analitik duruma ilişkin perspektifsel [perspectival] (Aron, 1996) ve yapılandırmacı [constructivist] (I. Hoffman, 1998) görüşler, ikilinin hastanın geçmişini, analitik ilişkinin şimdisinde olup bitenler üzerinden araştırması gerektiğini öne sürer. Bu araştırma yalnızca analistin yorumlayıcı çıkarımları aracılığıyla değil, hem hasta hem de analist tarafından gözlemlenen deneyimler aracılığıyla da yürütülür; bu deneyimler, analitik deneyim ve yorumlama için önemli bir hareket noktası hâline gelir. Analistin yorumları, hastanın duygulanımsal durumlarına, savunmalarına ve çatışmalarına odaklanır; ancak analist, hastanın içindeki bu çeşitli değişimleri kısmen kendi deneyiminin unsurları aracılığıyla öğrenir. Analistin özdüşünümsel katılımı, çatışma ve dissosiyasyon unsurlarının hasta ile analist arasında nasıl ve ne zaman sahnelendiğine yönelik merakı aracılığıyla kendini gösterir (S. Mitchell, 1997; Bass, 2003). Ogden (1994), ilişkisel bir psikanalist olarak tanımlanmamakla birlikte, hasta ile analistin birlikte yürüttükleri çalışma içinde her ikisinin kişisel öznellikleri tarafından yaratılan ve bilinçdışı olarak iletilen bir öznelerarasılık olan “analitik üçüncü” [analytic third] formülasyonu aracılığıyla ilişkisel perspektife önemli bir katkıda bulunmuş kabul edilir. Ogden, üçüncüyü, hem analistin ve hastanın onun oluşumuna yaptıkları katkı hem de onu deneyimleyişleri bakımından asimetrik bir yaratım olarak görmüştür; analistin, birlikte yaşadıkları deneyimi dile getirme kapasitesinin hasta açısından taşıdığı terapötik değere odaklanmıştır. Ogden’a göre analitik üçüncü, zaman zaman hem hasta hem de analist için güçlü bir direnç oluşturabilir; ancak analist tarafından anlaşılabilir ve hastaya etkili biçimde iletilebilirse, hastanın içsel deneyiminin analiz edilmesi için en verimli ve en kritik verileri sağlar.

  • On Soru: Jonathan Shedler İle Röportaj

    Bu röportaj Britanya Psikanaliz Konseyi’nin (BPC) 2018’deki Psychoanalytic Therapy Now adlı konferansı için gerçekleştirilmiş olup, New Associations ve Uluslararası Psikanaliz Derneği’nin haber bülteni IPA News’de yayınlanmıştır.

    Röportaj, Jessica Yakeley tarafından gerçekleştirilmiştir. (MD, British Psychoanalytic Council)

    1) 2010’da American Psychologist dergisindeki Psikodinamik Psikoterapinin Etkililiği başlıklı makaleniz, uluslararası alanda beğeni topladı ve çokça alıntılanmaya devam ediyor. Bu alana ilginiz nasıl başladı?

    Psikanalitik terapinin artık itibarsızlaştırıldığına ve sözde kanıta dayalı terapinin bilimsel olarak kanıtlandığına dair defalarca duyduğumuz yanlış anlatıdan bıkmıştım. Araştırmayı biliyordum ve halkın, siyasete yön verenlerin ve ruh sağlığı uzmanlarının aldatıldığını da. Ayrıca, “kanıta dayalı” [evidence-based] terapinin -ki bu genellikle kısa, manuelleştirilmiş BDT’nin kod sözcüğüdür- çok sayıda hastayı başarısızlığa uğrattığını bizzat kaynağından öğrenmiştim. Üniversite merkezli bir psikiyatri kliniğinde süpervizörlük yapıyordum ve onları her gün görüyordum. Birinin bu yanlışı düzeltmesi gerekiyordu.

    Ayrıca bunun arkasında kişisel bir hikaye de var. Akademik dünyayla ilgili hayal kırıklığına uğramıştım ve akademik dergi makaleleri yazmayı bırakmıştım. Bunu, nedenlerini uzun uzun anlatabileceğim minnettarlık gerektirmeyen bir iş olarak görüyorum. Psychodynamic Diagnostic Manual’ in [Psikodinamik Tanı Kılavuzu] ilk baskısında birlikte çalıştığım Bob Wallerstein benden, American Psychologist’ in psikanalitik terapiye ilişkin sözde özel bir sayısı için, psikanalitik sonuç araştırmaları üzerine bir makale yazmamı istedi. Ona artık dergi makaleleri yazmadığımı söyleyip teklifini reddettim.

    Bob aylarca her hafta beni aradı. Sonunda pes ettim. Projeyi her şeyden çok mesleğe olan sorumluluk duygusuyla üstlendim ve projeye, Son Akademik Makale anlamına gelen T-LAP [The Last Academic Paper] kısaltmasını verdim. Arkadaşlarım arasında buna hâlâ böyle derim.

    Başka bir ironi ise American Psychologist dergisi hiçbir zaman psikanalitik terapi üzerine özel bir sayı yayınlamayı düşünmedi. Hepsi bir yanlış anlaşılmaydı. Benimkiyle birlikte sunulan diğer makaleler reddedilmişti. Psikanalitik olan her şeye karşı öyle bir önyargı var ki, dergi benim taslağımla ilgilenecek bir editör bile bulamadı. Psikanaliz o kadar marjinalleştirilmiştir ki köklü dergiler bile psikanalitik konularla ilgili makaleler yayınlamamaktadır. T-LAP bu yönden bir efsane gibiydi.

    2) Psikanalitik ve psikodinamik terapideki mevcut araştırma durumunu nasıl tanımlarsınız?

    Mükemmel işler yapan psikanalitik araştırmacılar var. Ancak psikanalizde araştırmayı destekleyen bir kültüre hâlâ sahip değiliz. Psikanalitiğin öneminden bahsedenler bile araştırmaları okumaya zahmet etmiyor. Bazıları araştırmanın önemli olduğunu söylüyor, fakat bunu psikanalitik bilgiye katkıda bulunmanın içsel değerini gördüklerinden dolayı değil, sadece halkla ilişkiler açısından söylüyorlar. Psikanalitik araştırmacılar bazen bu yolda yalnız ilerlerler. Akademik dünyada, psikanalizin artık geçerli kabul edilmediği şeklinde genel bir anlayış hakim olduğu için, psikanalitik araştırmacılar marjinalleştirilir ve psikanalitik toplumun bazı üyeleri tarafından dışlanırlar. Aslında gerçekten ‘bizden biri’ gibi görülmezler.

    3) Birleşik Krallık’ta sağlık hizmetleri, delegeler/yetkili kişiler tarafından sürekli sonuç izleme çalışmaları yapma zorunluluğundadır. Bunu komisyon üyelerini memnun etmek için yapılan bir şeyden ziyade anlamlı bir uygulama haline getirmek zordur. Bildiğiniz üzere, Portman Kliniğinde sizin rehberliğinizle SWAP (Shedler-Westen Değerlendirme Prosedürü) aracını kullanıyoruz ve bunu teşhis ve sonuç ölçüsü olarak son derece bilgilendirici buluyoruz. Uzun vadeli tedavide kişilik yapısındaki değişiklikleri gösterebiliyoruz, bu da psikanalitik psikoterapi hizmetimizin sürekli görevlendirilme sürecini sağlamaya yardımcı oluyor. Psikanalitik ve psikodinamik uygulayıcıları, bu gibi mütevazı araştırmaların içinde daha fazla yer almaya nasıl teşvik edersiniz?”

    Tam nokta atışı yaptınız. Pek çok psikanalitik klinisyen sonuç araştırmalarına temkinli yaklaşırlar ve bunda haklıdırlar. Sorunlardan biri genellikle psikanalitik terapinin amaçları ile araştırmada kullanılan sonuç ölçüleri arasında derin bir uyumsuzluk bulunmasıdır. Sonuç ölçüleri genellikle DSM [Zihinsel Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı] tanı kriterleri gibi akut semptomlar dışında başka bir şeye odaklanmaz.

    Psikanalitik tedavinin başka amaçları da vardır. Bizler, psikanalistlerin tarihsel olarak “yapısal değişim” [structural change] olarak adlandırdıkları, altta yatan psikolojik süreçleri değiştirmeye çalışıyoruz. Psikanalitik tedavi başarılı olduğunda değişen yalnızca semptomlar değildir –kişi [person] de değişir. Kişi kendisinin farklı ve daha iyi bir versiyonu haline gelir; kendi teniyle daha barışık biri, hayatı daha özgür ve daha zengin yaşayabilen birine dönüşür. Psikanalitik terapistler, sonuç araştırmasını ancak ve ancak yaptığımız işle alakalı bir şekilde sonuçları değerlendirdiğimizde anlamlı görmeye başlayacaklardır.

    Portman Kliniğindeki araştırmanız, psikanalitik açıdan önemli bir araştırmanın harika bir örneğidir. Psikoterapistlerin kişilikleri psikanalitik açıdan değerlendirmesi için Drew Westen ve benim geliştirdiğimiz Shedler-Westen Değerlendirme Prosedürü (SWAP) kullanıyorsunuz. SWAP, hastalar tarafından doldurulan bir anket değildir. Klinisyenin, hastayı derinlemesine anlayışına dayalı olarak tamamladığı bir değerlendirme aracıdır. SWAP, bilinçdışı zihinsel yaşamı [unconscious mental life] güvenilir ve geçerli bir şekilde değerlendirir. Örneğin, bu, intrapsişik çatışma, savunmalar, hayal dünyası, uzlaşma oluşumları, bilinçdışı motivasyonlar, iç ve dış nesne ilişkileri, aktarım eğilimleri, kendilik deneyimi ve ego güçleri ve eksiklikleri olabilir. (Bilgi içinhttps://swapassessment.org adresini ziyaret edebilirsiniz).

    Psikanalitik terapinin sonuçlarını SWAP ile incelediğimizde, intrapsişik çatışmada azalma, göreceli olarak katı ve zarar verici savunmalardan daha olgun ve esnek savunmalara geçiş, daha entegre özne ve nesne temsilleri, sağlıklı psikolojik kaynakların ve yeteneklerin gelişimi gibi unsurları gözlemliyoruz. Bu intrapsişik/içruhsal değişiklikler, semptomlardaki iyileşme ile uyumlu bir şekilde birleşmektedir. Bu içruhsal değişiklikler semptomlardaki iyileşme ile uyumlu bir şekilde birbirini tamamlar.

    Sonuç olarak, araştırmanın nihai amacı hastalarımızı daha derinlemesine anlamamıza ve daha etkili bir şekilde çalışmamıza yardımcı olmaktır. Eğer yardımcı olmuyorsa, tüm bunların ne anlamı var?

    4) Bir terapist olarak kendi çalışmalarınıza gelirsek, teorik yöneliminizi nasıl tanımlarsınız? Birleşik Krallık’ta, psikanalitik kuramsal okulların çokluğuna çok fazla vurgu yapılmasına rağmen, tartışmasız olarak Kleinian ve Klein sonrası fikirlerin, İngiliz Çağdaş Freudyen veya Bağımsız gelenekler gibi diğer yaklaşımların pahasına, en fazla etkiyi yaratmaya devam ettiği söylenebilir. Üstelik benim deneyimime göre, Otto Kernberg’in çalışmaları iyi bilinmesine rağmen, buradaki pek çok psikoterapi stajyeri, son yıllardaki ilişkisel ve özneler arası gelişmeleri bırakın, ABD’de öne çıkan ego psikolojisi ve benlik psikolojisi gibi diğer psikanalitik ekollerle bile çok az tanışıklığı var. Bu teorik ayrımlar size küçük farklılıkların narsisizmi gibi geliyor mu yoksa kendi eğitiminiz ve pratiğinizde önemliler miydi?

    Mesleğimize yönelik bu teorik yönelim seçme fikrinden daha yıkıcı bir şey düşünmek zor. Fikirlerin kendi başlarına değerlendirilmediği, bunun yerine grup sadakatinin ölçütleri veya iç grup/dış grup statülerinin belirleyicileri haline geldiği zaman, eleştirel düşünme sona erer. Bu, bilimsellik değil, kabileciliktir.

    Mevcut teorilerin sınırlamalarını ele almak için yeni teoriler ortaya çıkar. Analistler yeni klinik olgularla karşılaştıkça, bunları ele alacak yeni teoriler gelişir. Bu noktada, ”Bu hastaya hangi teorik kavramlar uyuyor ve neden?” sorusunu sormalıyız. Temelde intrapsişik çatışma ile mi uğraşıyoruz? Entegre olmamış veya kötücül benlik ve nesne temsilleri ile mi? Yoksa tutarsız veya olumlu değerli bir benlik duygusu sürdürme zorluğu mu yaşıyoruz? Teorik açıdan ne kadar çok yönlü olursak, daha geniş hasta yelpazesinde de bir o kadar etkili olabiliriz.

    Maalesef, başlangıçta belirli hastaları ve konuları ele almak için geliştirilen teorik kavramlar, kapsamlı ekoller ve akımlara dönüştü. Bu akımlar, var olan otoritelerin karşısında tepki olarak ortaya çıktı, ardından yeni otoriteler haline geldi. Bu kalıp belirgin bir şekilde döngüseldir.

    5) Web sitenizde kendinizi psikanalitik psikoterapist yerine psikodinamik psikoterapist olarak tanımlıyorsunuz. Halk için kafa karıştırıcı olabilecek psikanalitik psikoterapi ile psikodinamik psikoterapi arasındaki farkı nasıl açıklarsınız?

    Ben psikodinamik ve psikanalitik terimlerini eş anlamlı bir şekilde kullanıyorum. Çoğu insan psikodinamik teriminin tarihini bilmiyor. Terim, İkinci Dünya Savaşı sonrası tıp eğitimi konferansında yaygınlaştı ve bu konferansta psikanalitik ile eş anlamlı olarak kullanıldı. Söylenenlere göre, bu terimi tanıtanların amacı, psikanalizi kaygıyla karşılayabilecek Amerikalı eğitim direktörlerini fazla endişelendirmeden, psikiyatri içinde psikanalitik eğitime yer sağlamaktı. Kısacası, “psikodinamik” terimi bir tür hileydi.

    Ne yazık ki, psikanalitik terimi geniş kesimlerde olumsuz anlamlar kazanmış durumda. Halkla iletişim kurarken genellikle psikodinamik terimini kullanıyorum. Meslektaşlarımla iletişim kurarken ise daha çok psikanalitik demeyi tercih ediyorum.

    6) Bununla bağlantılı olarak, genellikle üç harfli kısaltmalar veya “marka isimleri” ile tanımlanan birçok farklı terapi yöntemi var. Bu yöntemler genellikle psikodinamik psikoterapinin geniş çatısı altında sınıflandırılabilir. Ancak bu durum, hastaları ve benim gibi birçok psikoterapisti hangi psikodinamik psikoterapinin diğerlerine göre avantajları olduğu konusunda kafa karıştırabilir. Bunun yararlı bir durum olduğunu düşünüyor musunuz?

    Üç ve dört harfli kısaltmalarla bilinen, analitik olmayan terapilerden oluşan bir alfabe çorbamız var. Açıkçası bu utanç verici. Elbette tedaviye yönelik birbirinden tamamen farklı yaklaşımlar yoktur. Öğrenciler temel ilkelere hakim olsalar ve bu temeller üzerine kendilerini geliştirseler kendimi daha iyi hissederdim.

    Psikodinamik ”markalar”a gelince, bunları psikanalitik düşüncenin geniş temaları veya akımları altında gruplandırmak mümkündür. Psikanalitik teorinin ana akımlarında sağlam bir arka plan –dürtü kuramı [drive theory], ego psikolojisi [ego psychology], nesne ilişkileri [object relations], kendilik psikolojisi [self-psychology], ilişkisel psikanaliz [relational psychanalysis]- tedavilerin genel resim içinde nasıl yer bulduğunu anlamak için bir çerçeve sunar. Her marka kendi bakış açısını sunar, ancak bunları bir bütünün parçaları olarak bütünleştirici bir şekilde düşünmek daha anlamlıdır. Yarışan seslerden ziyade bir senfoninin unsurları olarak düşünebiliriz.

    Bütünleştirici düşünceyle neyi kastettiğime dair bir örnek vermek isterim. Bölme [splitting] kavramı, Kernberg’in şiddetli kişilik patolojisine (şu anda Aktarım Odaklı Psikoterapi veya AOP olarak adlandırılıyor) yönelik nesne ilişkileri yaklaşımının merkezinde yer alır. Bazı ilişkisel psikanalistler bölme kavramından nefret ederler ancak “ayrışmış kendilik durumları” [dissociated self-states] kavramını benimserler. Bu durumda düşünülmesi gereken bir şey var: Aynı fenomeni mi yoksa temelde farklı bir şeyi mi tanımlıyorlar? Bir geleneğin dilini diğerine karşı benimseyerek ne kazanırız ya da kaybederiz? Farklı insanlar farklı cevaplara ulaşabilirler, ancak bu sorularla boğuşmanın değeri olduğunu düşünüyorum.

    Fakat sorunuzu yanıtlamadım. Sorduğunuz şey, psikodinamik markaların ortaya çıkışının yardımcı olup olmadığıydı. Bu konuda kararsızım. Bunun belirli bir karışıklığa katkıda bulunduğu ortada. Öte yandan, psikanalitik terminolojimizin büyük bir kısmı öyle rahatsız edici ki öğrenciler ve stajyerler duyduklarında hemen soğuyorlar. Dilimiz kullanıcı dostu olmanın tam aksine. Psikanalitik yaklaşımlara ilgi duyabilecek kişileri uzaklaştırıyoruz. Yeni bir nesle ulaşmak için muhtemelen yeni iletişim yolları bulmamız gerekecek. Stajyerlerin BDT’ye yönelmesinin nedenlerinden biri, kavraması basit olmasıdır. Terapiye yeni başlayan terapistler endişelidir ve çoğu zaman bir düzene ihtiyaç duyarlar.

    7) Psikanalitik ve psikodinamik terapistler olarak, BDT’yi yeterince değerlendirmeden ve onun faydaları ve psikodinamik psikoterapi ile giderek daha fazla örtüşen alanlarını kabul etmeden çok fazla eleştirel davranıyor olabilir miyiz?

    Öğrenilecek bir şeyin olduğu her yerde öğrenmeye açık olmalıyız. Bununla birlikte, BDT uygulayıcıları ile BDT araştırmacıları arasında bir ayrım yapacağım. Uygulayıcılar bizimle aynı klinik zorluklarla mücadele eden meslektaşlarımızdır. Aynı terminolojiyi kullanamayız, ancak klinik deneyimde ortak bir temel var ve diyalog kurabiliyoruz. Öte yandan pek çok akademik araştırmacının işlevsel uygulama deneyimi çok azdır. Kısa, herkese uyan, manuelleştirilmiş tedaviler için baskı yapanlar onlardır. Bazıları klinik uzmanlık fikrini açıkça küçümsüyor. Psikoterapinin geleceğine ilişkin vizyonları, tedavinin minimum düzeyde eğitimli teknisyenler tarafından kullanım kılavuzlarına uygun olarak gerçekleştirildiği bir vizyondur.

    10.000 saat kuralını ciddiye alıyorum. Bu kural ustalığı geliştirmek için 10.000 saatlik pratik deneyimin gerektiğini savunur. Bu, müzik performansı, atletik performans, yazma, bilgisayar programlama ve hemen hemen tüm diğer beceri gerektiren faaliyetler için geçerlidir. Bu fikir Malcolm Gladwell’in Outliers adlı kitabında popüler hale geldi. 10.000 saatlik deneyim ustalığı garanti etmez ama ön koşuldur. 10.000 saatlik uygulama tecrübesine sahip gerçek bir klinisyen, muhtemelen benim kendisinden öğrenebileceğim bir şeyler bilen bir meslektaştır. Peki ya işlevsel uygulama deneyimi olmayan bir akademik araştırmacı? Bundan çok emin değilim.

    8) Yaklaşık son 20 yılda ortaya çıkan tartışmalı bir konu da terapistin kendini ifade etmesidir. 2015’te Psychology Today’de yayınlanan, Psikodinamik Terapi ve BDT Karşıtlığında Terapötik İlişki başlıklı makalenizde zarif ve başarılı olan ancak terapistiyle yakın bir ilişki kuramayan bir kadının öyküsünü anlatıyorsunuz. Birkaç kez terapiye gitmeyi denediğini ancak bunun hiçbir zaman işe yaramadığını ve terapistlerin her zaman onun onayını aradığını öğreniyoruz. BDT ve diğer ”kanıta dayalı” terapiler konusunda eğitim almış meslektaşlarınızın bunu genellikle fazla önemsemediklerini ifade ediyorsunuz.

    Bunu şu şekilde açıklıyorsunuz: “Bazıları Caroline’ın görünüşü veya statüsünden korkmayacak güvenli bir terapiste ihtiyaç duyabileceğini düşünüyor. Psikodinamik açıdan bakıldığında, Caroline’ın terapistinin kişisel olarak güvenli ya da güvensiz olmasının bir önemi yoktur. Caroline’ın varlığındaki güvensizlik hissini fark edecek, bunu bir bilgi olarak değerlendirecek ve onu anlamak üzere kullanacak öz farkındalığa ve cesarete sahip bir terapiste ihtiyacı var.

    Böyle bir terapist şöyle diyebilir: “Biliyorsun, buraya benim yardımım için geldin ama yine de birçok etkileşimimizde, seni etkilemek ya da onayını almak isteğime dair belli belirsiz bir duygunun farkındayım ve bu elbette sana hiç yardımcı olmuyor. Bunun ne anlama geldiğini ve ilişkilerinizde daha genel olarak neler olup bittiğine dair bir şeyleri anlamaya yönelik bir pencere olup olamayacağını anlamaya çalışıyorum. Belki de bu tanıdık gelen bir şeydir.”

    Bu hikayede, karşıaktarımınızdan kaynaklanan bir duyguyu doğrudan hastaya açığa vuruyorsunuz. Sanırım pek çok Britanya Psikanaliz Konseyi terapisti karşıaktarım (countertransference) duyguları hakkında açıkça konuşmaktan çekinecek, bunun yerine bu duyguları şu şekilde bir yorum yapmak için kullanacaklardır: “Sizi etkilemek isteyebileceğimden ya da önceki terapistlerinizin yaptığı gibi onayınızı almak isteyebileceğimden endişelenip endişelenmediğinizi merak ediyorum.” Teknikteki bu farklılıklar kulağa çok ince gelebilir ancak bunların önemli olduğunu ve özellikle şu anda eğitim gören terapistler için kafa karışıklığı kaynağı olabileceğini düşünüyorum, bu nedenle düşüncelerinizi merak ediyorum.

    Ne yaptığımı açıklamayacağım ve muhtemelen sizin önerdiğiniz doğrultuda bir şeyler söyleyeceğim bir zaman vardı. Ama düşüncem değişti.

    Spesifik müdahale hakkında yorum yapmadan önce alanımızın değişimle olan sorunlu ilişkisini ele alalım. Tüm disiplinler büyüyor, gelişiyor ve değişiyor. Büyümeyen şey ölüyor. Ancak psikanaliz kültüründe değişimi evrim olarak değil ihanet olarak görenler var.

    Bunu bizzat hissettim. Çok klasik bir analiz yaptım. Hastaları tedavi etmeye başladığımda, kendi analistimin yaptığı gibi çalıştım çünkü bu gerçek psikanalizdi ve ben gerçek bir psikanalist olmak istiyordum. Çok geçmeden bu çalışma şeklinin hastalarıma çoğunlukla yararsız, bazen de zararlı olduğunu keşfettim. Onlara yardım etmek için işleri farklı yapmayı öğrenmem gerekiyordu. Ama bir şekilde, işleri farklı şekilde yapmak, öğrenmek gibi gelmiyordu. Kendi analistime, süpervizörlerime ve öğretmenlerime, yani saygı duyduğum ve hatta sevdiğim insanlara ihanet etmiş gibi hissettim. Ancak şunu kabul etmeliyiz ki “Öğretmenim bunu bu şekilde yaptı” ifadesi klinik kararlar için entelektüel açıdan sağlam bir temel değildir.

    Şimdi “Caroline”a dönelim. Açık olmak gerekirse, ayrım gözetmeksizin kendini ifade etmeyi savunmuyorum. Analitik çalışmanın hizmetinde disiplinli, düşünülmüş bir açıklamayı tartışıyoruz. Herhangi bir şeyi açıklamıyorum. Açıkladığım şey, etkileşimimizin burada ve şimdisinde, odada olup bitenlere verdiğim tepkidir.

    Hasta ve ben bir şeyleri canlandırıyoruz. Bu tamamen intrapsişik değildir, aramızdaki etkileşimdedir ve bu etkileşim için iki tarafa da ihtiyaç vardır. Başka bir deyişle, terapist bilerek ya da bilmeyerek zaten canlandırmaya katılmaktadır. Bazıları bunu tanımlamak için öznelerarası (intersubjective) terimini kullanabilir.

    Farz edin ki “Benim de sizi etkilemek isteyeceğimden ya da onayınızı almak isteyeceğimden endişe edip etmediğinizi merak ediyorum” dedim. Bu, eylemi odak noktasına getirmemiş olurdu. Hasta, “Hayır, senin için bu konuda endişelenmiyordum” ya da belki “Sen ünlü bir doktorsun, beni etkilemene gerek olduğunu düşünmüyorum” diyebilirdi. Hasta aslında benim bu şekilde tepki vereceğimden endişe duymuyor. Bu kişinin benlik yapısıyla uyumludur [ego-syntonic]. Bu, onun dünyayı deneyimleme şeklidir. Tıpkı bir balığın suyu doğal ve görünmez olarak deneyimlemesi gibi.

    “Seni etkilemek, onayını almak gibi bir duygunun varlığının farkındayım” dediğimde dikkate alınması gereken bir gerçeği dile getiriyorum. Bu onun deneyimine ilişkin bir spekülasyon değil. Bu, etkileşimi nasıl deneyimlediğime dair bir gerçektir. Ayrıca, hastanın tedaviye samimi ilişkilerinin önünde bir engel olduğu için geldiğini de göz önünde bulunduruyorum. İşte bu engelin bir örneği, şu anda burada.

    Yorum [comment] bir netleştirme [clarification] ve yüzleştirme [confrontation] işlevi görüyor. Aksi takdirde gözden kaçacak bir şeyi açıklığa kavuşturur/netleştirir ve üzerinde düşüneceği beklentisiyle hastanın dikkatini ona yönlendirir. Aynı zamanda anlamı üzerinde birlikte düşünmeye davettir. İşin bir işbirliği olduğu ve bu işte birlikte olduğumuza dair bir meta mesaj var. Onun deneyimini ona yorumlamayacağım. Bir yoruma ulaştığımızda, ki ulaşacağız, bu sadece benim anlayışım değil, bizim anlayışımız olacaktır.

    9) İhtiyaç duydukları yardımı diğer profesyonellerden bulamayan insanlara yardım etmekten gurur duyduğunuzu söylüyorsunuz. Bunu nasıl yapabildiğinizi düşünüyorsunuz?

    Bu tesadüfi bir uzmanlık. Hemen hemen tüm hastalarımın daha önce yardımcı olmayan ya da çok az yardımı dokunan tedaviler aldığını fark ettim. Birçoğunun daha önce hem psikoterapi hem de farmakoterapi olmak üzere birden fazla tedavisi vardı.

    Kabul edelim, ortada çok fazla kötü muamele var. Psikodinamik olarak çalışan, güçlü bir vaka formülasyonu geliştiren, hastayı işbirlikçi bir şekilde dahil eden ve tedaviden ne beklediğine odaklanan bir terapistin başarılı olma olasılığı yüksektir.

    10) Son olarak psikanaliz ve psikanalitik terapinin geleceği için ne dilerdiniz ve sizce bu nasıl başarılabilir?

    Yaptığımız şey hakkında kamuoyuyla, siyasete yön verenlerle veya diğer ruh sağlığı profesyonelleri ile iyi iletişim kuramıyoruz. Çok fazla dar görüşlü davrandık ve kafamızı, karşılıklı yıkıcı anlaşmazlıklarla meşgul ettik. Psikanaliz tarihsel olarak içe dönmüştür. Diğer terapilerin savunucuları, psikanalizi bir kılıf veya sapma olarak kullanarak boşluğu (çoğunlukla yanlış olan) kendi anlatımlarıyla doldurdular.

    Kendi kapalı çevrelerimizin dışındaki öğrencilerle ve meslektaşlarımızla nasıl etkileşim kuracağımızı öğrenmeliyiz. Ayrıca mesleki kavramlarla değil, İngilizce [Türkçe] ile iletişim kurmayı da öğrenmeliyiz. Bütün bunlar mesleğimizin kültürünü değiştirmek anlamına geliyor. Bu kolay bir şey değil.

    Jonathan Shedler, PhD | Psychologist, Author

    Bu metin, Jonathan Shedler ile yapılan bir röportajın Türkçe çevirisidir. Röportajın orijinaline şuradan ulaşabilirsiniz.

  • Anlamlı Ve Derinlikli Bir Psikoterapi Alıyor musunuz?

    Üç soruluk bir test.

    İşte anlamlı, derinlikli bir psikoterapi alıp almadığınızı belirlemek için üç soruluk bir test.

    1) Terapistinize kızdığınız ya da onunla ilgili olumsuz bir duygu yaşadığınız bir zamanı düşünün. Bunu terapistinize söylediniz mi?

    Hayır: Derinlikli çalışmıyor olabilirsiniz.
    Evet: Derinlikli çalışıyor olabilirsiniz.

    2) Terapistiniz, onunla ilgili düşünce ve hislerinizi duyduğunda savunmaya geçmeden, merakla ve içten bir ilgiyle yanıt verdi mi?

    Hayır: Derinlikli çalışmıyor olabilirsiniz.
    Evet: Derinlikli çalışıyor olabilirsiniz.

    3) Terapötik ilişkiniz, gelecekte ona bu tür şeyleri daha kolay söyleyebileceğiniz bir yönde ilerliyor mu?

    Hayır: Derinlikli çalışmıyor olabilirsiniz.
    Evet: Derinlikli çalışıyor olabilirsiniz.

    Neden Özellikle Bu Sorular?

    Çünkü yaşamımız boyunca ilişki örüntülerimizi yineleme eğilimindeyiz. Bu, insan doğasının bir parçasıdır. Bu örüntüler, bizim için bir balığın suyu fark etmemesi kadar görünmez olabilir.

    Anlamlı psikoterapi bir ilişkidir. Sorunlu ilişki örüntüleri, terapi ilişkisi içinde de yinelenir.

    Bu örüntüleri, terapi ilişkisi içinde yaşandıkları anda (eşzamanlı olarak) ele alıp keşfettiğinizde, onları fark etmeye ve anlamaya başlarsınız. Kendini sabote eden örüntülerden özgürleşmenin ve yeni örüntüler oluşturmanın yolu tam olarak buradan geçer.

    Terapi ilişkisinde neyin yanlış gittiği, diğer ilişkilerde neyin yanlış gittiğine açılan bir penceredir.

    Bu, kendini tanımaya [self-knowledge] ve bütünlüğe [wholeness] giden yoldur. Derinlikli çalışmak tam olarak bunu ifade eder.

    Bu metin, Jonathan Shedler tarafından kaleme alınan “Are You Getting Meaningful Psychotherapy?” başlıklı yazının Türkçe çevirisidir. Metnin orijinaline şuradan ulaşabilirsiniz.