Hastayı dışarıda bırakarak psikopatoloji alanını araştırabilseydik, bu kuşkusuz çok daha kolay olurdu; beyninin kimyasını ve fizyolojisini incelemekle yetinebilseydik ve zihinsel olayları kendi dolaysız deneyimimize yabancı nesneler ya da kişisel olmayan istatistiksel formüllerdeki basit değişkenler olarak ele alabilseydik, işler çok daha basit olurdu. İnsan davranışını anlamada bu yaklaşımlar ne kadar önemli olursa olsun, tek başlarına bütün ilgili olguları ortaya çıkaramaz ya da açıklayamazlar. Başka birinin zihnine nüfuz edebilmek için, onun çağrışımlarının ve duygularının akışına tekrar tekrar kendimizi bırakmamız gerekir; onu yoklayan [araştıran] araç bizzat biz olmalıyız.
John Nemiah, 1961
Psikodinamik psikiyatri [psychodynamic psychiatry] (bu kitapta dinamik psikiyatri [dynamic psychiatry] ile birbirinin yerine kullanılmıştır) Leibniz, Fechner, nörolog Hughlings Jackson ve Sigmund Freud’u (Ellenberger 1970) içeren çeşitli düşünsel kökenlere sahiptir. Psikodinamik psikiyatri terimi genel olarak psikanalitik kuram ve bilgi birikimine derinden dayanan bir yaklaşımı ifade eder. Modern psikodinamik kuram çoğu zaman zihinsel olguları çatışmanın [conflict] bir sonucu olarak açıklayan bir model olarak görülmüştür. Bu çatışma, ifade bulmaya çalışan güçlü bilinçdışı güçlerden türemekte ve bu güçlerin dışavurumunu engellemek için karşıt güçler tarafından sürekli olarak denetlenmesini gerektirmektedir. Birbiriyle etkileşim içinde olan bu güçler (kısmen örtüşmekle birlikte) şu biçimlerde kavramsallaştırılabilir: 1) bir arzu [wish] ve bu arzuya karşı geliştirilen bir savunma [defense], 2) farklı amaç ve önceliklere sahip farklı intrapsişik failler veya “parçalar”, ya da 3) dış gerçekliğin taleplerine ilişkin içselleştirilmiş bir farkındalığa karşıt konumda bulunan bir itki [impulse].
Psikodinamik psikiyatri yalnızca hastalığın çatışma modelini [conflict model] çağrıştırmanın ötesine geçmiştir. Günümüzün dinamik psikiyatristi aynı zamanda genellikle “eksiklik modeli” [deficit model] olarak adlandırılan hastalık modelini de anlamak zorundadır. Bu model, hangi gelişimsel nedenlerden kaynaklanıyor olursa olsun, ruhsal yapıları zayıflamış ya da hiç gelişmemiş olan hastalara uygulanır. Bu yapısal yetersizlik durumu, onların kendilerini bütün ve güven içinde hissetmelerini engeller; bunun sonucunda psikolojik homeostazlarını [psychological homeostasis] sürdürebilmek için çevrelerindeki kişilerden alışılmadık ölçüde yoğun tepkiler talep ederler. Psikodinamik psikiyatrinin kapsama alanı ayrıca ilişkilerin bilinçdışı iç dünyasını da içerir. Tüm hastalar, kendilerinin ve başkalarının çeşitli yönlerine ilişkin çok sayıda zihinsel temsili kendi içlerinde taşırlar ve bunların birçoğu kişilerarası güçlüklerin karakteristik örüntülerini oluşturabilir. Kendiliğe [self] ve ötekilere [other] ilişkin bu temsiller, büyük ölçüde bilinçdışı olan bir içsel nesne ilişkileri dünyasını meydana getirir.
Günümüzün psikodinamik klinisyeni artık bedenden ve sosyokültürel etkilerden kopuk bir psikiyatri pratiği sürdüremez. Nitekim psikodinamik psikiyatri bugün biyopsikososyal psikiyatrinin [biopsychosocial psychiatry] kapsayıcı çerçevesi içinde konumlandırılmış olarak değerlendirilmelidir. Genetik ve nörobilim alanlarında kaydedilen çarpıcı ilerlemeler paradoksal biçimde psikodinamik psikiyatristin konumunu güçlendirmiştir. Artık zihinsel yaşamın büyük bölümünün bilinçdışı olduğuna, çevredeki toplumsal güçlerin genlerin ifade edilişini biçimlendirdiğine ve zihnin beynin etkinliğini yansıttığına dair her zamankinden daha ikna edici kanıtlara sahibiz. Günümüzde “ya/ya da” yerine “hem/hem de” anlayışının geçerli olduğu bir bağlamda çalışıyoruz. Her ne kadar tüm zihinsel işlevlerin nihai olarak beynin ürünleri olduğu doğruysa da, bundan biyolojik açıklamanın insan davranışını anlamak için en iyi ya da en akılcı model olduğu sonucu çıkmaz (Cloninger 2004; LeDoux 2012). Çağdaş nörobilim her şeyi genlere ya da biyolojik varlıklara indirgemeye çalışmaz. İyi donanımlı nörobilimciler indirgemeci değil bütünleştirici bir yaklaşıma odaklanır ve psikolojik verilerin de biyolojik bulgular kadar bilimsel bakımdan geçerli olduğunu kabul ederler (LeDoux 2012).
Her şeyden önce, psikodinamik psikiyatri bir düşünme biçimidir -yalnızca hastalar hakkında değil, aynı zamanda hasta ile tedavi eden kişi arasındaki kişilerarası alanda kişinin kendi konumu hakkında da düşünmenin bir yolu. Aslında dinamik psikiyatrinin özünü tanımlamak için şu tanım rahatlıkla kullanılabilir: Psikodinamik psikiyatri, hem hasta hem de klinisyen hakkında düşünmenin belirli bir biçimiyle karakterize edilen bir tanı ve tedavi yaklaşımıdır; bu düşünme biçimi bilinçdışı çatışmayı, intrapsişik yapıların eksikliklerini ve çarpıklıklarını, içsel nesne ilişkilerini içerir ve bu unsurları nörobilimlerin çağdaş bulgularıyla bütünleştirir.
Bu tanım psikodinamik klinisyen için bir daveti/zorluğu [challenge] gündeme getirir. Zihin alanı ile beyin alanı nasıl bütünleştirilebilir? Psikiyatri artık Descartes’ın töz düalizmi [substance dualism] anlayışının çok ötesine geçmiştir. Zihnin beynin etkinliği olduğunu (Andreasen 1997) ve bu ikisinin birbirinden ayrılmaz biçimde bağlantılı bulunduğunu kabul ediyoruz. Büyük ölçüde zihne ve beyne yapılan göndermeler, hastalarımız ve onların tedavisi hakkında farklı düşünme biçimlerini ifade eden bir tür kod hâline gelmiştir (Gabbard, 2005). Genler ile çevre, ilaç tedavisi ile psikoterapi ve biyolojik ile psikososyal gibi varsayılan karşıtlıklar çoğu zaman yüzeysel biçimde beyin ve zihin kategorileri altında toplanır. Ancak bu ikilikler sorunludur ve psikiyatride klinik sorunları incelediğimizde çoğu zaman geçerliliğini yitirir. İnsan davranışının biçimlenmesinde genler ve çevre birbirinden ayrılmaz biçimde bağlantılıdır. İnsan genomu projesinin ve “kişiselleştirilmiş tıp” [personalized medicine] vaadinin ise beklendiği ölçüde gerçekleşmediği görülmüştür. Genler üzerindeki çevresel etkiler göz önüne alındığında kalıtsallık [heritability] gibi terimler giderek daha anlamsız ve indirgemeci görünmeye başlamıştır (Keller 2011). Genomik bilgiye dayalı kişiselleştirilmiş tıp konusunda başlangıçta ortaya çıkan yoğun heyecan da giderek çeşitli eleştirilerle karşılaşmaya başlamıştır. Örneğin Horwitz ve arkadaşları (2013) bu eğilimi “kişiliksizleştirilmiş tıp” [de-personalized medicine] olarak adlandırmaktadır; çünkü hastalığın sonuçlarını etkileyen çevresel, toplumsal ve klinik etkenler hesaba katılmadan genomik bilgi tek başına yetersiz kalmaktadır. Başka bir deyişle, “kişi”nin kendisinin hesaba katılması gerekir. Deneyim, bazı genlerin transkripsiyonel işlevini durdururken diğerlerini etkinleştirir. Kişilerarası travma gibi psikososyal stresörler, beynin işleyişini değiştirerek derin biyolojik etkiler yaratabilir. Ayrıca psikoterapiyi “psikolojik kökenli bozukluklar”ın tedavisi, ilaçları ise “biyolojik ya da beyin temelli bozukluklar”ın tedavisi olarak görmek yanıltıcı bir ayrımdır. Psikoterapinin beyin üzerindeki etkisi iyi biçimde ortaya konmuştur (bkz. Gabbard 2000).
Çocuklukta yaşanan kişilerarası travmanın, “kişi”nin hem biyolojisi hem de psikolojisi üzerinde ne kadar geniş kapsamlı etkiler yaratabileceğini gösteren açıklayıcı bir örnek, çocukluk çağında istismar yaşamış yetişkinler üzerinde yapılan yakın tarihli beyin görüntüleme araştırmalarından ortaya çıkmaktadır (Heim ve ark., 2013). Kontrollü bir çalışmada, çocukluk döneminde cinsel istismara maruz kalmış bireylerde, birincil somatosensori korteksin [primary somatosensory cortex] genital temsil alanında -yani vücudun farklı bölgelerinin temsil edildiği “homunkulüs”te [homunculus]- kortikal incelme saptanmıştır. Bu tür bir sinirsel plastisitenin, çocuğu belirli istismar deneyimlerinin duyusal işlenmesinden koruyan bir işlev görebileceği düşünülebilir; ancak aynı süreç yetişkinlikte bireyin genital bölgede “hissizlik” [numb] yaşamasına yol açabilir. Bu öznel deneyim ise, gencin cinselliği yetişkin kendilik duygusuna nasıl entegre ettiğini biçimlendirecektir. Böylece biyolojik temelli bir “eksiklik”in gelişim süreci içinde psikolojik çatışmanın ortaya çıkmasına yol açabileceği bir durum söz konusu olur.
Zihin ile beyin arasındaki kutuplaşmadan uzaklaşıp hastayı biyopsikososyal bir bağlam içinde bir insan olarak ele aldığımızda, yine de zihin ile beynin özdeş olmadığı gerçeğiyle karşı karşıya kalırız. Zihinlerimiz kuşkusuz beynin etkinliğini yansıtır; ancak zihin, nörobilimsel açıklamalara indirgenemez (Edelson 1988; LeDoux 2012; McGinn 1999; Pally 1997; Searle 1992). Fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) ve pozitron emisyon tomografisi (PET) teknolojilerinin kullanımı, beyin işleyişini anlamamızda büyük sıçramalara yol açmıştır. Bununla birlikte, eğer kendiliği [self] bir beyin taramasında gördüğümüz şeyle özdeşleştirirsek bu teknolojilerin içinde barındırdığı bir risk vardır. Bu tarama teknolojileri, sorunları “bende bir sorun var” demek yerine “beynimde bir sorun var” diyerek dışsallaştırmanın kullanışlı bir yolunu sunmaktadır (Dumit 2004).
Zihin ile beynin özdeş olmadığını kabul edersek, aralarındaki fark nedir? Öncelikle beyin üçüncü kişi perspektifinden gözlemlenebilir. Otopsi sırasında kafatasından çıkarılabilir ve tartılabilir. Disekte edilebilir ve mikroskop altında incelenebilir. Zihin ise algıya dayalı bir nesne değildir; bu nedenle yalnızca içeriden bilinebilir. Zihin kişiseldir [private]. Günümüz psikiyatristleri ve nörobilimcileri, artık geçerliliğini yitirmiş bir töz düalizmine [substance dualism] başvurmak yerine çoğu zaman açıklayıcı düalizm [explanatory dualism] kavramını kullanırlar (Kendler 2001). Bu tür bir düalizm, bilmenin ya da anlamanın iki farklı yolu olduğunu ve bunların iki farklı türde açıklama gerektirdiğini kabul eder (LeDoux 2012). Açıklamanın bir türü birinci kişi perspektifine dayalı ve psikolojiktir; diğer türü ise üçüncü kişi perspektifine dayalı, yani biyolojiktir. Bu yaklaşımlardan hiçbiri tek başına tam bir açıklama sunmaz. Konuyu daha da karmaşık hale getiren bir başka nokta ise, Damasio’nun (2003) belirttiği gibi, “bilinç [consciousness] ile zihin [mind] eşanlamlı değildir” (s. 184). Çeşitli nörolojik durumlarda elde edilen çok sayıda kanıt, bilinç bozulmuş olsa bile zihin süreçlerinin devam ettiğini göstermektedir.
Bu kitabın önsözünde, “beyin”i ve “‘zihin’i”zihin”i “kişi”yi anlamanın hizmetinde bütünleştirdiğimizi belirtmiştim. Ne de olsa yardım için gelen bir kişidir. Peki ama kişi [person] nedir? Bir sözlük tanımı bize bunun gerçek kendilik ya da varlık olduğunu söyleyebilir. Ancak benliği tanımlamak da basit bir iş değildir. Bunun nedeni, benliğin hem özne hem de nesne olmasıdır. “Kendim hakkında düşünüyorum” cümlesinde, filozofların sözünü ettiği fenomenal bir “ben” (I) ile kendiliğin [self] bilinçli bir temsili birlikte bulunur. Kuşkusuz benliğin/kendiliğin bir başka yönü de, anlamları son derece kişisel olan ve bireyin kendine özgü bakış açısından süzülerek oluşan kişisel anıların toplamıdır. Üstelik, kendiliğin bazı parçaları bizden gizlidir -kendiliğin arzu edilir olan yönlerinin bilincinde olmaya daha yatkınızdır; buna karşılık, pek de hoşumuza gitmeyen parçaları bastırır ya da inkâr ederiz. Dinamik psikiyatrinin öğretilerinden biri, hepimizin kendini aldatma konusunda usta olduğudur. Çoğumuz kendimizi o kadar iyi tanımayız. Bir başka karmaşıklık ise tek ve yekpare bir kendiliğin bulunmamasıdır. Çoğumuz, farklı bağlamlar tarafından tetiklenen çok sayıda kendilik yönüne sahibizdir. Kültür bu bağlamlardan biridir. Örneğin Asya kültürü kendilik deneyimini merkeze almaz; bunun yerine, sosyal bağlama odaklanan ebeveynlik pratikleri aracılığıyla karşılıklı bağımlı [interdependent self] bir kendilik oluşturulur (Jen, 2013).
Bir kişi [person] derken tam olarak neyi kastettiğimizi tanımlamaya çalışırken karşılaştığımız bir başka karmaşıklık ise kendilik [self] ile kişinin [person] aynı şey olmamasıdır. Bu ayrım, öznel olarak deneyimlenen kendilik ile başkaları tarafından gözlemlenen kendiliğin birbirinden ayrılmasıyla gösterilebilir. İnsanlar kendilerini video kaydında gördüklerinde nadiren memnun olurlar. Kendi kendilerine “Ben böyle görünmüyorum” ya da “Sesim böyle çıkmıyor!” diye düşünürler. Ancak odadaki diğer insanlara sorduklarında, aslında gerçekten böyle göründükleri ve böyle duyuldukları söylenir. Gerçek oldukça basittir: kendimizi başkalarının gördüğü gibi görmeyiz. Peki kendiliğin hangi versiyonu daha gerçektir: öznel olarak deneyimlenen kendilik mi, yoksa gözlemlenen kendilik mi? Bu soruya yeterli bir yanıt verilemez; çünkü bir kişinin kim olduğunu anlayabilmek için her ikisi de gereklidir. Tek başına, her biri eksiktir: biz başkalarına nasıl göründüğümüzü göremeyiz; ancak başkaları da iç dünyamızda neler hissettiğimizi her zaman algılayamaz. Bir kişinin kişi-oluşuna (personhood) ilişkin bilgi, içsel ve dışsal perspektiflerin bütünleştirilmesini gerektirir.
Özetlemek gerekirse, kişi kolayca kategorize edilmeye direnir. Kişi, benzersiz [unique] ve nevi şahsına münhasır [unique] olanı içerir -çok sayıda değişkenin karmaşık bir birleşimidir. Aşağıda kişinin başlıca belirleyicilerinden bazıları yer almaktadır:
Belirli anlamların merceğinden süzülerek oluşan, benzersiz bir tarihsel anlatıya dayanan kendilik deneyiminin öznel yaşantısı
Bilinçli ve bilinçdışı çatışmaların (ve bunlarla ilişkili savunmaların), temsillerin ve kendini aldatma biçimlerinin oluşturduğu bir yapı
Başkalarıyla yaşanan ve içselleştirilmiş etkileşimler bütünü; bunların bilinçdışı biçimde yeniden sahnelenmesi ve başkaları üzerinde izlenimler yaratması
Fiziksel özelliklerimiz
Genlerin çevresel güçlerle etkileşimi sonucunda oluşan beynimiz ve birikimli deneyimler aracılığıyla kurulan nöral ağların oluşumu
Sosyokültürel arka planımız
Dinsel/tinsel inançlarımız
Bilişsel tarzımız ve bilişsel kapasitelerimiz
Bu metin boyunca, kişiyi anlama arayışımızda psikolojik açıklamalar vurgulanmakta; ancak nörobiyolojik temeller de dikkate alınmakta ve psikolojik olan ile biyolojik olan arasındaki bütünleşme alanlarının altı çizilmektedir. Zihnin alanı ile beynin alanı farklı dillere sahiptir. Modern dinamik psikiyatrist iki dilli olmaya çabalamalıdır -beynin dili ile zihnin dili, kişiyi anlayabilmek ve hastaya en uygun bakımı sağlayabilmek için her ikisi de ustalıkla kullanılmalıdır (Gabbard, 2005).
Dinamik psikoterapi, dinamik psikiyatristin terapötik araç repertuarındaki başlıca araçlardan biri olmakla birlikte, dinamik psikoterapi dinamik psikiyatri ile eşanlamlı değildir. Dinamik psikiyatrist, hastanın gereksinimlerinin dinamik bir değerlendirmesine dayanan geniş bir tedavi müdahaleleri yelpazesi kullanır. Dinamik psikiyatri ise yalnızca tüm tedavilerin reçetelendirildiği tutarlı bir kavramsal çerçeve sağlar. Tedavi ister dinamik psikoterapi ister farmakoterapi olsun, her durumda dinamik anlayışa dayanır [dynamically informed]. Nitekim dinamik psikiyatristin uzmanlığının kritik bir bileşeni, keşif yönelimli psikoterapiden [exploratory psychotherapy] kaçınmanın ve bunun yerine hastanın psişik dengesine daha az tehdit oluşturan tedavileri tercih etmenin ne zaman uygun olduğunu bilmektir.
Günümüz dinamik psikiyatristleri, nörobilimlerdeki etkileyici ilerlemeler bağlamında çalışmak zorundadır. Uygulama ortamı aynı zamanda, kültürel deneyimleri içselleştiren ve insanların düşünme ve hissetme biçimlerini ve ortaya çıkabilecek psikiyatrik belirtilerin dışavurumunu derinden etkileyen çok çeşitli kültürel, dinsel, etnik ve ırksal gruplarla karakterizedir. Bu nedenle çağdaş bir dinamik psikiyatrist, psikanalitik içgörüleri hastalığın biyolojik kavranışıyla ve “kişi”nin [the person] nihai ortaya çıkışını etkileyen kültürel etkenlerle sürekli olarak bütünleştirmeye çalışır. Bununla birlikte, tüm dinamik psikiyatristler hâlâ psikanalitik kuram ve teknikten türetilmiş, zamana direnmiş bir avuç temel ilke tarafından yönlendirilir; bu ilkeler psikodinamik psikiyatrinin kendine özgü karakterini oluşturur.
Öznel Deneyimin Benzersiz Değeri
Dinamik psikiyatri, betimleyici psikiyatri ile karşılaştırılarak da tanımlanır. İkinci yaklaşımın uygulayıcıları hastaları ortak davranışsal ve fenomenolojik özelliklerine göre sınıflandırırlar. Benzer belirti kümelerine göre hastaları sınıflandırmalarına olanak tanıyan semptom kontrol listeleri geliştirirler. Hastanın öznel deneyimi, kontrol listesindeki maddeleri bildirmek için kullanılması dışında, daha az önem taşır. Davranışçı yönelime sahip betimleyici psikiyatristler, hastanın öznel deneyiminin psikiyatrik tanı ve tedavinin özüne göre ikincil olduğunu ileri sürerler; çünkü onlara göre tanı ve tedavi gözlemlenebilir davranışa dayanmalıdır. En uç davranışçı görüş ise davranış ile zihinsel yaşamın eş anlamlı olduğunu savunur (Watson, 1924/1930). Ayrıca betimleyici psikiyatrist öncelikle bir hastanın, benzer özelliklere sahip diğer hastalardan nasıl farklı olduğundan ziyade onlara nasıl benzediği ile ilgilenir.
Buna karşılık, dinamik psikiyatristler hastalarına her birinde neyin benzersiz olduğunu belirlemeye çalışarak yaklaşırlar -belirli bir hastanın, eşi benzeri olmayan bir yaşam öyküsünün sonucu olarak diğer hastalardan nasıl farklılaştığını anlamaya çalışırlar. Semptomlar ve davranışlar, hastalığın biyolojik ve çevresel belirleyicilerini süzgeçten geçiren son derece kişiselleşmiş öznel deneyimlerin yalnızca nihai ortak yolları olarak görülür. Ayrıca dinamik psikiyatristler hastanın iç dünyasına birincil önem atfederler -fanteziler, rüyalar, korkular, umutlar, dürtüler, dilekler, kendilik imgeleri, başkalarına ilişkin algılar ve semptomlara verilen psikolojik tepkiler bu iç dünyanın parçalarıdır.
Bir dağın yamacında olan ve girişi kapanmış bir mağaraya yaklaşan betimleyici psikiyatristler, mağaranın girişini tıkayan devasa kayanın özelliklerini ayrıntılı biçimde betimleyebilir; kayanın ötesindeki mağaranın içini ise erişilemez ve bu nedenle bilinemez olarak görüp göz ardı edebilirler. Buna karşılık dinamik psikiyatristler, kayanın ötesindeki mağaranın karanlık girintilerine karşı merak duyarlar. Betimleyici psikiyatristler gibi onlar da girişin izlerini ve özelliklerini fark ederler; ancak bunları farklı biçimde değerlendirirler. Mağaranın dış görünümünün içeriğin niteliklerini nasıl yansıttığını bilmek isterler. Ayrıca mağaranın iç kısmını girişteki bir kaya ile korumanın neden gerekli olduğunu da merak ederler.
Bilinçdışı
Mağara metaforumuzu sürdürürsek, dinamik psikiyatrist kayayı kaldırmanın bir yolunu bulur, mağaranın karanlık girintilerine girer ve belki bir el feneriyle iç kısmı aydınlatırdı. Zemindeki kalıntılar ya da duvardaki işaretler, bu belirli mağaranın tarihine ışık tutacakları için kâşif açısından özel bir ilgi konusu olurdu. Zeminden yukarı doğru sürekli gelen bir su şırıltısı, aşağıdan basınç uygulayan yeraltı kaynağının varlığına işaret edebilirdi. Dinamik psikiyatrist özellikle mağaranın derinliklerini araştırmakla ilgilenirdi. Mağara dağın içine doğru ne kadar uzanmaktadır? Arka duvar gerçekten iç mekânın sınırını belirleyen gerçek sınır mıdır, yoksa daha da büyük derinliklere açılan bir “sahte duvar” mıdır?
Mağara metaforunun da ima ettiği gibi, dinamik psikiyatrinin ikinci tanımlayıcı ilkesi, zihnin bilinçdışını da içeren kavramsal bir modelidir. Sigmund Freud (1915/1963) bilinçdışı zihinsel içeriğin iki farklı türünü ayırt etmiştir: 1) bilinçöncesi [preconscious], yani yalnızca dikkat yönünü değiştirmekle kolaylıkla bilinçli farkındalığa getirilebilen zihinsel içerikler ve 2) asıl bilinçdışı [unconscious proper], yani kabul edilemez oldukları için sansüre uğrayan ve bu nedenle bastırılan ve bilinçli farkındalığa kolayca getirilemeyen zihinsel içerikler.
Bilinçdışı, bilinçöncesi ve bilinç sistemleri birlikte, Sigmund Freud’un (1900/1953) topografik model [topographic model] olarak adlandırdığı zihinsel modeli oluşturur. Freud, bilinçdışının varlığına iki temel klinik kanıt nedeniyle ikna olmuştur: rüyalar [dream] ve sakar eylemler [parapraxis]. Rüyaların analizi, genellikle rüyaların itici gücünün bilinçdışı bir çocukluk arzusu olduğunu ortaya koymuştur. Rüya çalışması [dreamwork], bu arzuyu gizler; bu nedenle arzunun gerçek doğasını ayırt edebilmek için rüyanın analiz edilmesi gerekir. Sakar eylemler ise dil sürçmeleri, “kazara” yapılan eylemler ve isim ya da sözcükleri unutma veya onların yerine başka sözcükler kullanma gibi olgulardan oluşur. Örneğin bir daktilograf, yazmak istediği sözcük “mother” [anne] iken defalarca “murder” [cinayet] yazmıştır. “Freudyen sürçme” [Freudian slip] kavramı bugün kültürümüzde bütünüyle yerleşmiş olup, bir kişinin bilinçdışı arzularının ya da duygularının istemsiz biçimde açığa vurulmasını ifade eder. Freud (1901/1960), bu tür utandırıcı olayları bastırılmış arzuların ortaya çıkışını göstermek ve gündelik yaşamın zihinsel süreçleri ile nevrotik semptom oluşumunun zihinsel süreçleri arasındaki paralellikleri ortaya koymak için kullanmıştır.
Dinamik psikiyatrist, semptomları ve davranışları, kısmen bastırılmış arzuk ve hislere karşı savunma oluşturan bilinçdışı süreçlerin yansımaları olarak görür; tıpkı kayanın mağaranın içeriğini açığa çıkmaktan koruması gibi. Dahası, rüyalar ve sakar eylemler mağaranın duvarlarındaki sanat eserlerine benzer -şimdiki zamanda ortaya çıkan, sembolik ya da başka biçimlerde, unutulmuş geçmişten mesajlar ileten iletişimlerdir. Dinamik psikiyatrist, bu karanlık alanı tökezlemeden keşfedebilmek için onunla yeterli ölçüde rahatlık geliştirmek zorundadır.
Bilinçdışının klinik ortamda ortaya çıktığı bir başka temel yol, hastanın klinisyene yönelik sözsüz davranışlarında görülür. Çocukluk döneminde yerleşmiş olan ve başkalarıyla ilişki kurmaya ilişkin belirli karakteristik örüntüler içselleştirilir ve hastanın karakterinin bir parçası olarak otomatik ve bilinçdışı biçimde sahnelenir [enacted]. Bu nedenle bazı hastalar klinisyene sürekli olarak boyun eğici bir tutumla yaklaşabilirken, diğerleri son derece isyankâr bir biçimde davranabilir. Bu ilişki kurma biçimleri, Larry R. Squire’ın (1987) prosedürel bellek [procedural memory] kavramıyla yakından bağlantılıdır; bu bellek türü, bilinçli, sözel ve anlatısal belleğin [conscious, verbal, narrative memory] alanının dışında gerçekleşir.
Bellek sistemleri üzerine yapılan çalışmalar, klinik ortamda davranışı anlamamıza ilişkin bilgimizi büyük ölçüde genişletmiştir. Psikodinamik düşünce açısından özellikle ilgili olan ve yaygın biçimde kullanılan bir ayrım, belleğin açık (bilinçli) [explicit (conscious)] ve örtük (bilinçdışı) [implicit (unconscious)] türler olarak farklılaştırılmasıdır.
Açık bellek, ya olgulara ya da fikirlere ilişkin bilgiyi içeren genel [generic] türde olabilir ya da belirli otobiyografik olaylara ilişkin anıları içeren epizodik [episodic] türde olabilir. Örtük bellek ise öznenin bilinçli olarak farkında olmadığı gözlemlenebilir davranışları içerir. Örtük belleğin bir türü prosedürel bellek [procedural memory] olup piyano çalmak gibi becerilere ilişkin bilgiyi ve başkalarıyla sosyal ilişki kurmanın “nasıl yapıldığı”nı kapsar. İçsel nesne ilişkileri [internal object relations] olarak adlandırılan bilinçdışı şemalar, belirli ölçüde, çeşitli kişilerarası durumlarda tekrar tekrar ortaya çıkan prosedürel anılardır. Örtük belleğin bir diğer türü ise çağrışımsal [associative] niteliktedir ve sözcükler, duygular, fikirler, kişiler, olaylar ya da olgular arasındaki bağlantıları içerir. Örneğin kişi belirli bir şarkıyı duyduğunda açıklayamadığı bir hüzün hissedebilir; çünkü o şarkı, bir aile üyesinin ölüm haberi geldiğinde radyoda çalan şarkıydı.
Psikanaliz nedir? Günümüzdeki ruh sağlığı krizi karşısında hâlâ geçerli midir? Psikanaliz, psikolojik sıkıntı ve rahatsızlık yaşayan insanlara nasıl yardımcı olabilir? Bu önemli yeni kitap, psikanalizin, ortaya çıkışından bu yana nasıl değiştiğini ve 21. yüzyılın ruh sağlığı profesyonelleri ile hastalarının ihtiyaç ve kaygılarına nasıl uyum sağladığını inceliyor.
Bu kitabın ilk kısmı, psikanalizin kökenlerine ve başlıca post-Freudyen ekolleri -neo-Freudyen, Kleinyen, kişilerarası, kendilik psikolojisi ve Lacancı- karakterize eden kuramlara dair özlü ve tarafsız bir açıklama sunar; ayrıca bu ekollerin hangi yönlerden örtüştüğü ve nerelerde ayrıştığını ele alır. İkinci kısım ise değerlendirme, serbest çağrışım, rüya analizi, aktarım ve karşı-aktarım gibi psikanalitik tekniğin terapi odasındaki uygulamalarını klinik örnekler aracılığıyla incelemektedir. Psikologlar, psikiyatristler, sosyal hizmet uzmanları, çocuk ruh sağlığı uzmanları ve ruh sağlığı hemşireleri gibi ruh sağlığı alanında çalışan profesyonellerin, kuramsal eğilimleri ya da görevleri ne olursa olsun, psikanalitik yaklaşımın güçlü yönleri, geçerliliği ve sınırlılıkları konusunda bilgi sahibi olmaları gerekmektedir.
Bu kitap, günümüzdeki psikanalize dair vazgeçilmez, güncel ve erişilebilir bir anlatım sunmaktadır. Baştan sona, psikanalize ilgi duyan 21. yüzyıl okurunun bakış açısı göz önünde bulundurularak şekillendirilmiş olan bu eser, psikanalistler ve ilgili ruh sağlığı profesyonelleri kadar, öğrenciler ve ruh sağlığı tedavisine ilgi duyan herkes için de büyük bir ilgi kaynağıdır.
Birinci Baskıya Ön Söz
Psikanalize yeni başlayanlara, özellikle de kafa karışıklığından kaçınmak istiyorlarsa, genellikle doğrudan Freud’a gitmeleri tavsiye edilir -tekniğe ilişkin derslere (Freud, 1912, 1914), Giriş Derslerine (Freud, 1916–1917) ya da İki Ansiklopedi Makalesine (Freud, 1923). Bunun nedeni yalnızca Freud’un psikanalizin doğduğu kaynak olması, ya da düşüncesinin ve üslubunun açıklığı, hatta “Freud’a geri dönme”nin psikanalitik bir zorunluluk olarak görülmesi değildir. Bunun bir nedeni de psikanalizin erken dönemlerinde tek bir psikanalitik “anametin”in [mastertext] (Schafer, 1990) hâlâ mümkün olmasıdır; oysa psikanalitik hareket genişleyip çeşitlendikçe bu durum giderek daha sorunlu hâle gelmiş, ayrıca buna tartışmalar ve bölünmeler tarafından da meydan okunmuştur.
Psikanaliz uygulamasına ilişkin giriş düzeyinde ya da yarı giriş niteliğinde birçok çağdaş ve son derece iyi kitap bulunmaktadır. Bizim özellikle yararlı bulduklarımız kaynakçada yıldız işaretiyle belirtilmiştir. Bu kitapların her biri psikanalitik sürece ilişkin belirli bir bakış açısı sunma eğilimindedir -Kleinyen, Bağımsız, Çağdaş Freudyen, Kişilerarası, Kohutçu, Lacanyen ve Ego Psikolojisi perspektifleri gibi. Bu durum kısmen, analitik eğitimin merkezinde kişisel analizin benzersiz bir yere sahip olmasının kaçınılmaz bir sonucudur. Psikanalize ilişkin farklı yaklaşımların her biri yalnızca kuramsal bir yönelimi değil, aynı zamanda bir geleneği, bir üslubu, bir aidiyeti ve analizanın [analysand] bu eğitim süreci içinde edindiği ortak değerler ile varsayımlar bütününü de temsil eder. Analizanın, bir yandan özdeşim kurduğu tüm bu unsurları özümseme, diğer yandan ise kendi analitik sesini bulabilmek için gerekli olan içsel özgürlüğü elde etme yönündeki olgunlaşma görevinden geçmesi gerekir.
Routledge’dan Edwina Wellham tarafından, Jonathan Pedder’in önerisi üzerine, onun ve Dennis Brown’un (Brown & Pedder, 1993) Introduction to Psychotherapy adlı kitabına eşlik edecek bir cilt yazmamız için davet edildiğimizde, psikanalitik kuram ve uygulamanın farklı damarlarını bir araya getirme girişimi için zamanın olgunlaştığını düşündük; hem bunların “ortak zemin”ini (Wallerstein, 1992) hem de aralarındaki farklılıkları vurgulamak istedik. Kuramsal ayrışmalara rağmen “klinik kuram”ın [clinical theory] (Klein, 1976) anlamlı bir biçimde birleştirilebileceği düşüncesi bizi cesaretlendirdi. Metnimizi çok sayıda klinik örnekle temellendirmeye ve çeşitli klinik yaklaşımların ortak bir çerçeve içinde nasıl yer aldığını göstermeye çalışmaya kararlıydık. Hem mezhepçi yaklaşımların hem de eklektisizmin taşıdığı tehlikelerin ve tuzakların farkındayız. Analistlerin, mesleklerinin çeşitliliği içinde yer alan farklı fikir ve tekniklerin geniş yelpazesinden yararlanabilmeleri gerekir. Bununla birlikte, etkili bir biçimde çalışabilmek için çoğunun belirli bir analitik perspektif içinde uygulama yapması gerekir.
Kitabımız, belki de “eleştirel sözlük” [critical dictionary] (Hinshelwood, 1989; Rycroft, 1972) geleneğine dâhil edilebilir; çünkü her bir psikanalitik bakış açısından neyin değerli olduğunu açıklığa kavuşturmayı, sorgulamayı ve ayıklayıp ortaya koymayı amaçlamaktadır. Mümkün olan her yerde araştırma bulgularını psikanalitik kavramlar ve uygulama ile ilişkilendirmeye çalıştık ve yazım ile yayımlanma arasındaki kaçınılmaz zaman farkının sınırlılıkları içinde, çağdaş psikanalitik düşünce açısından mümkün olduğunca güncel olmaya özen gösterdik. Kitabımıza “çağdaş” psikanaliz [“contemporary” psychoanalysis] alt başlığını verdik; böylece “klasik” [classical] ile “modern” [modern] (ya da “çağdaş” [contemporary]) uygulama ve düşünce arasında yararlı olmakla birlikte bir ölçüde yapay olan bir karşıtlık kurduk. “Klasik” ve “modern” terimleri, bir kısaltma olarak yararlı olsalar da birbirine karşıt olarak değil, aksine birinin diğerinin üzerine dayanması şeklinde düşünülmelidir. Ayrıca hem kamu sektöründe psikiyatrik bir bağlamda hem de özel pratikte eşzamanlı olarak çalıştığımız için, ele aldığımız konuların hatırı sayılır bir bölümünü oldukça ağır düzeyde bozulmuş hastalarla psikanalitik terapinin rolüne yöneltmiş bulunuyoruz.
Bu durum, biz yazarların kim olduğu meselesini gündeme getirir. Yazarlarımızdan biri (A.B.) önemli ölçüde psikiyatrik deneyime sahip bir analisttir; diğeri (J.H.) ise psikanalitik yönelimi bulunan bir psikiyatrist ve psikoterapisttir. Bir ekip olarak, ortak bir bakış açısı sunmamıza yetecek kadar ortak noktamızın, anlatımımıza genişlik kazandıracak kadar da farklılığımızın olduğunu umuyoruz. Genel olarak işbirliğimiz sorunsuz ilerledi. Bazı durumlarda birimiz fazla eleştirel davrandığımızı ve yeterince “analitik” olmadığımızı düşünürken; diğerimiz ise fazlasıyla saygılı davrandığımızı ve analitik yaklaşımı daha geniş bir entelektüel ve kültürel bağlam içine yerleştirmekte başarısız kaldığımızı düşündü.
Peki ya siz, okur? Amacımız, psikanaliz ve psikanalitik psikoterapi öğrencileri için yararlı olacak bir kitap ortaya koymaktı -çağdaş psikanalizin temel ilkelerini ve uygulamasını tek bir ciltte kapsayan, klinik açıdan anlamlı ve kuramsal bakımdan düşündürücü bir kaynak. Kuşkusuz bazı okurlar için söylediklerimizin büyük bir kısmı tanıdık gelecektir; bazıları içinse anlaşılması güç olabilir. Umuyoruz ki saflık ile yetkinlik arasında yeterli bir geçiş alanı yaratarak değerli olabilecek bir çalışma ortaya koymuşuzdur.
Kitabımızdaki eksikliklerin ve hataların -hem ihmalden hem de yaptıklarımızdan kaynaklananların- fazlasıyla farkındayız. Etnisite, sınıf ve toplumsal cinsiyet meselelerini yalnızca çok sınırlı bir biçimde ele alabildik. Psikanalitik yaklaşımımız neredeyse bütünüyle “Freudyen”dir ve kuşkusuz Jungçu ya da Lacanyen psikanalizin kapsamına hakkını verecek ölçüde yer verememiş bulunuyoruz. Bir diğer dikkat çekici eksiklik, her ikimizin de yetkinlik alanının dışında kalan çocuk psikanalizinin ciddi bir biçimde ele alınmamış olmasıdır. Alan darlığından -heves eksikliğinden değil- psikanalizin önemli kültürel yansımalarını edebiyat kuramı, psikotarih ve sosyoloji alanlarına uzanacak şekilde takip edemedik. Metin çok sayıda örnekle açıklanmıştır. Basılı bir eserde vaka materyali kullanmanın doğurduğu etik güçlüklerin derinden farkındayız. Bazı durumlarda bu tür materyalin yayımlanması için hastalarımızdan izin aldık. Diğer bazı durumlarda ise bu mümkün olmadı; ancak her durumda biyografik ayrıntıları gizledik ve kurmaca hâline getirerek değiştirdik.
Kitapların mutlaka baştan sona okunması gerekmez. Her bölüm kendi içinde bütündür ve bazı konular -aktarım, yansıtmalı özdeşim, mutatif yorumlamalar ve geçiş alanı- kaçınılmaz olarak tekrar tekrar ortaya çıktığı için bölümler arasında kapsamlı çapraz göndermeler kullandık. Herhangi bir zanaat ya da becerinin öğrenilmesinde kuram ile uygulama arasında diyalektik bir ilişki vardır ve psikanaliz de bunun istisnası değildir. Kitabın ilk, daha kuramsal bölümü ile ikinci, daha klinik ve pratik bölümü arasında belirgin bir üslup değişiminin farkındayız. İlk kısım, çağdaş psikanalitik kurama ilişkin güncel bir anlatım sunmayı amaçlamakta ve umarız yalnızca yeni başlayanlar için değil, ileri düzey uygulayıcılar için de ilgi çekici olacaktır. İkinci kısım ise kaçınılmaz olarak daha giriş niteliğindedir. Kuramın giderek artan karmaşıklığı ve çeşitliliği ile uygulamadaki ortak çizgi arasındaki bu ayrışma, psikanaliz içindeki tartışmaların giderek daha fazla odaklandığı bir konu hâline gelmiştir (Tuckett, 1994).
Böyle bir kitap, yazarları etkilemiş ve onlara yardımcı olmuş öğretmenlere, analistlere, meslektaşlara, öğrencilere, hastalara, süpervizörlere ve dostlara (bunların birçoğu aynı anda birden fazla kategoriye girer) tarif edilemez şekilde borçludur. Özellikle John Adey, Mark Aveline, Rosemarie Bateman, Patrick Galwey, Fiona Gardner, Isabelle Grey, Stephen Grosz, Ros Holmes, Matthew Holmes, Jane Milton, Jonathan Pedder, Rosine Perelberg, Glenn Roberts, Charles Rycroft ve Mark Solms’a teşekkür etmek isteriz; zira bu kişiler elyazmasının bir bölümünü ya da tamamını büyük bir cömertlik ve zaman ayırarak okumuş, pek çok yararlı öneride ve düzeltmede bulunmuşlardır. North Devon District Hospital baş kütüphanecisi Alison Housley; Institute of Psychoanalysis baş kütüphanecisi Jill Duncan; ve Haringey Healthcare, St Ann’s Hospital baş kütüphanecisi Eleanor MacKenzie, kaynak taleplerimizi olağanüstü bir neşe ve etkinlikle karşılamışlardır. Son olarak, yakın ailelerimizin sağladığı sevgi, destek, yararlı eleştiriler, zaman zaman dile getirilen sabırsız itirazlar ve dengeleyici dikkat dağıtıcılar olmasaydı, bu kitabın böylesine sevinçle ortaya çıkması kesinlikle mümkün olmazdı.
İkinci Baskıya Ön Söz
Routledge’daki değerli editörümüz Susannah Frearson bizi bu kitabın yeni bir baskısını hazırlamaya davet ettiğinde bu bizim için bir bakıma şaşırtıcı oldu. Psikanalize dair bu çalışmayı derleyeli ve onun psikiyatrik ile psikoterapötik uygulamamızı nasıl şekillendirdiğini anlatalı gerçekten çeyrek yüzyıl mı olmuştu? Ancak “plus ça change, plus c’est la même chose” diye düşündük -yani, kadar değişirse değişsin, aslında aynı kalır. Psikanalizin çarklarının yavaş döndüğü düşünülürse -yeni nedir?
Bir ölçüde şaşkınlığımıza rağmen, yanıtın hem bizim açımızdan daha dar anlamda hem de daha geniş ölçekte oldukça fazla olduğu ortaya çıktı. A.B., psikanalitik olarak bilgilendirilmiş mentalizasyon temelli tedaviyi [MTT][mentalisation-based treatment, MBT] geliştirmiş ve ona öncülük etmiştir; bu yaklaşım günümüzde borderline kişilik bozukluğu, antisosyal kişilik bozukluğu, madde kötüye kullanımı, psikoz ve yeme bozuklukları için dünya çapında önde gelen terapilerden biri hâline gelmiştir. MTT, başlangıcından itibaren kanıta dayalı olması ve psikanalizin o zamana kadar çoğu kez kaçındığı ya da dışında kaldığı randomize deneylerin altın standardını karşılaması bakımından, uygulamalı psikanalizin en iyi örneklerinden birini temsil eder. Bu arada J.H.’nin bağlanma kuramına ve daha yakın zamanda ilişkisel sinirbilime [relational neuroscience] duyduğu ilgi, başlangıçtaki psikanalitik direncin aşılmasına katkıda bulunmuş ve her ikisinin de psikanalitik ana akıma doğru yönelmesine yardımcı olmuştur.
Psikanaliz bir bakıma bir gerontokrasi [gerontocracy: yaşlıların yönettiği hükümet] olma eğilimindedir. Bu nedenle gençlik, tazelik ve İngiliz edebiyatı alanındaki birikiminin yanı sıra üniversite temelli bir psikanalitik eğitim programını yürütme deneyimini de beraberinde getiren yeni bir ortak yazarımızın, E.A.’nın aramıza katılmasından büyük memnuniyet duyuyoruz. Bu son nokta aynı zamanda bir başka yeniliği de yansıtmaktadır; zira üniversite temelli eğitim programları, ilk baskı yazıldığı dönemde egemen olan bağımsız ve çoğu zaman kült benzeri nitelikler taşıyan eğitimlerden belirgin biçimde farklıdır.
Govrin (2019), psikanalizde “birinci düzey” [first-order] ve “ikinci düzey” [second-order] yaratıcılıklar arasında yararlı bir ayrım yapar. Birincisi, Freud ve onun çağdaşlarının öncülük ettiği kavram ve tekniklerin geliştirilmesi ve daha sonra gelenler tarafından genişletilmesi anlamına gelir. Bu yeni baskıda ele aldığımız örnekler arasında şunlar bulunmaktadır: çağdaş yansıtmalı özdeşim kavramının, Klein, Bion ve Heimann’ın Freud’un karşıaktarım kavramına getirdikleri yeniden formülasyonlardan nasıl ortaya çıktığı ve daha sonra Ogden, Birksted-Breen ve Ferro tarafından nasıl daha ileriye taşındığı; Klein ve Winnicott’un, daha sonra da Steiner ve Britton’un, Freud’un Oidipal konstelasyonundan geriye doğru çıkarımlar yaparak ilksel anne-bebek ilişkisini nasıl kuramsallaştırdıkları; ve Barratt’ın Freud’un serbest çağrışım keşfini yeniden işlemesinin Bollas ve Lacan’dan nasıl yararlandığı. İkinci-düzey yenilikler ise psikanalizin dışından gelen fakat onun kuramı ve uygulaması üzerinde önemli etkiler yaratan ilerlemeler ve keşiflerdir. Bunlara anne-bebek etkileşimlerine ilişkin gözlemsel çalışmalar; çocukluk dönemindeki olumsuz yaşantıların ruhsal ve bedensel sağlık üzerindeki uzun vadeli etkilerinin gösterilmesi; sinirbilimdeki gelişmeler; ve toplumsal cinsiyet, etnisite ve cinsel yönelime ilişkin değişen tutumlar örnek olarak verilebilir.
Bu ikinci baskıdaki amacımız, bu yenilikleri, ilerlemeleri ve genişletmeleri kitaba dâhil ederken, psikanalitik kavram ve teknikleri açık ve anlaşılır bir biçimde sunma yönündeki temel amacımıza sadık kalmaktır. Her bölüm kapsamlı biçimde yeniden yazılmış ve kaynaklar güncellenmiş olsa da, kitabın özgün yapısını büyük ölçüde koruduk; yalnızca yeni bir son bölüm ekledik. Umarız bu bölüm, sosyal medya ile uzaktan terapi ve öğrenme konularına ilişkin bir tartışmayı da içerecek biçimde metni 21. yüzyıl bağlamında güncellemiştir.
Biraz tartışmadan sonra, kitabın ön sayfasında yer alan psikanalitik “aile ağacı”nı korumaya karar verdik; ancak onu güncellemedik, çünkü yanlışlık yapma, birilerini gücendirme ya da gizliliği ihlal etme riskinden kaçınmak istedik. Ayrıca amacımız psikanalizi çağdaş bilimsel ve entelektüel ana akım içine yerleştirmek ve öncelikle kişilikler ile “guru” figürlerinden ziyade fikirler ve teknikler üzerinde durmaktır. Bununla birlikte, psikanalizde Balint’in (1952) “apostolik/havarisel ardıllık” [apostolic succession] dediği şeyin varlığı kuşkusuzdur; burada Freud’dan başlayarak analistlerin birbirini izlemesi, Katolik Kilisesi’ndeki el verme [laying on of hands] ritüeline denk düşen bir aktarım biçimini temsil eder. Bu sözlü gelenek göz ardı edilmemelidir; çünkü psikanalitik yöntemin özünü oluşturan analist–analizan ilişkisini somut olarak bünyesinde taşır. Psikanalitik bakış açısından kişilik, gelişimsel öykü ve savunulan fikirler birbirinden ayrılmaz biçimde bağlantılıdır. Uygulayıcılar, belirli bir analistin hangi geleneğe -Kleinyen, çağdaş Freudyen, ilişkisel, kendilik psikolojisi vb.- ait olduğunu ve dolayısıyla analistlerinin kimler olduğunu bilmek isterler. Bu yalnızca bir dedikodu meselesi değildir -gerçi kabul etmek gerekir ki analitik yaşamda bunun da önemli bir payı vardır- aynı zamanda bir meslektaşın fikirlerini ve yöntemlerini bağlam içine yerleştirmeye yardımcı olur ve onların “nereden geldikleri”ne işaret eder.
Bunun bütünüyle ortaklaşa yürütülmüş bir proje olduğunu özellikle vurgulamak isteriz. İlk baskı yayımlandıktan sonra içimizden birine (A.B.), belki de bazı psikanalistlerin yapmaya eğilimli olduğu gibi psikanaliz ile diğer “daha aşağı” terapi biçimlerini kesin bir şekilde ayırmak isteyen saf görüşlü [purist] bir meslektaş tarafından, tam eğitimli bir psikanalist olarak kitabın hangi bölümlerini onun yazdığı soruldu. Buna verilen sadık yanıt, kitabın her kelimesinden ikimizin de sorumlu olduğuydu. Aynı şeyin burada üçümüz için de geçerli olduğunu düşünmek isteriz.
Hem bu ikinci baskının hem de ilk baskının temelinde yatan temel bir soru vardır; bunu bir sonraki bölümde daha ayrıntılı biçimde ele alıyoruz. Psikanaliz hâlâ önemli midir? Bizim coşkumuz, bizi biçimlendirmiş fakat artık çağdaş ruh sağlığı uygulamaları ve 21. yüzyıl yaşamının daha geniş dalgalanmaları içinde geçerliliğini yitirmiş bir meta-anlatıya duyulan nostalji ve sadakatin yalnızca bir kalıntısı mı? Klasik psikanaliz, psikiyatri ve klinik psikoloji müfredatlarından neredeyse tamamen kaybolmuş durumdadır ve kamu tarafından finanse edilen psikolojik terapi hizmetlerinde de hemen hemen hiç yer almamaktadır. Konuya aşina olmayanlar için “psikoterapi” terimi artık aşağı yukarı bilişsel-davranışçı terapiyi ifade etmektedir. Ayrıca çeşitli “iyi oluş” [wellness] uygulamaları ve pozitif psikoloji programları da oldukça popülerdir.
Buna karşılık, psikanalitik düşüncelere edebiyat, sosyal antropoloji ve toplumsal cinsiyet çalışmaları gibi daha geniş alanlarda ilginin yeniden canlandığı görülmektedir. Daha önce de belirtildiği gibi, uygulamalı psikanalizin ruh sağlığı bağlamlarında -özellikle daha ağır düzeyde bozulmuş kişilerle çalışırken ve uzun süreli terapilerin gerekli olduğu durumlarda- sunabileceği çok şey vardır. Ancak daha genel olarak biz psikanalizi, Jungçu terimlerle insan varoluşunun “gölge” yönünün temsilcisi olarak görüyoruz: arzunun yıkıcı ve sarsıcı doğası ile “ölümlülük/ölümle yüklülük” [deathfulness] olgusunun kaçınılmazlığı ve bunların nasıl çeşitli biçimlerde yansıtıldığı, inkâr edildiği, bastırıldığı ve kaçınıldığı. Araçsalcılığın, yüzeysel yaşam tarzının ve görünürlüğün egemen olduğu çağdaş Batı dünyasında psikanaliz, iç dünyanın kıvrımlarını, bireysel bir yaşamın benzersizliğini ve daha güçlü bir özgürlük ile dayanıklılık duygusunun gelişimini ifade edebilmek için vazgeçilmez bir dil sunmaktadır.
Son olarak, ne yazık ki ilk baskıda ilham kaynaklarımız arasında andığımız bazı kişiler artık hayatta değil. Bunlar arasında iki hocamız olan Jonathan Pedder ve Charles Rycroft da bulunmaktadır. Bununla birlikte zaman içinde başkaları da etki alanımıza girmiştir. Düşüncelerimizi keskinleştirmemize yardımcı olan, yazar eşler ve ebeveynlerle yaşamanın getirdiği sıkıntılara katlanan, fakat genel olarak bizi teşvik eden dostlarımıza, ailelerimize ve meslektaşlarımıza teşekkür etmek isteriz. J.H. için bunlar, belirli bir sıralama gözetmeksizin, Kristin White, Evrinomy Avdi, Arietta Slade, Alessandro Talia, Joan Raphael-Leff, Mary Hepworth, Peter Fonagy, Andrew Elder, Tobias Nolte, Sebastian Kraemer, Nick Sarra, Richard Mizen, Josh Holmes, Jacob Holmes ve her zamanki gibi Ros Holmes’tur. A.B. için ise Rosemarie Healy/Bateman -bir kitap yazmanın getirdiği güçlükler üzerine yakınmalarımı sabırla dinleyen ya da bunları sessizce görmezden gelen-, en keskin eleştirmen olan Alexandra Bateman, ansiklopedik bilgisini büyük bir cömertlikle paylaşan Peter Fonagy, psikanaliz ile psikiyatrinin gelişimini destekleme konusundaki uzun dostluğumuz ve yakın işbirliğimiz nedeniyle merhum John Gunderson ve yıllar boyunca beni sorgulayan meslektaşlar ile dostlar sayılabilir. L.A. için ise 20 yılı aşkın süredir psikanalize olan ilgimi geliştirmemde destek olan Peter Fonagy, Mary Hepworth ve David Tuckett; psikanalize duyduğu tutku benimkini de yeniden canlandıran Kerry Sulkowicz; ayrıca British Psychoanalytic Society’deki çok sayıda meslektaş, başlangıçta David Tuckett tarafından yürütülen ve daha sonra Olivier Bonard tarafından sürdürülen Comparative Clinical Methods grubu ile UCL’deki Psychoanalysis Unit yer almaktadır.
Psikanalizi anlamanın en iyi yolu, hala onun kökenini ve gelişimini izlemektir.
(Freud, 1923b, s. 235)
Giriş
Bu kitabın ele almaya çalıştığı bazı sorularla başlayalım: Psikanaliz nedir, psikanalizin bir önemi var mıdır ve eğer varsa, neden vardır? Psikanaliz, 21. yüzyılda hâlâ geçerliliğini koruyan bir yaklaşım mıdır, yoksa zihinsel yaşantıyı ve acının nasıl hafifletileceğini anlamaya yönelik, daha verimli ve kanıta dayalı düşünme biçimleri tarafından çoktan geride bırakılmış tarihsel bir merak konusu mudur? Haftada 3 ila 5 saatini iç dünyası üzerine düşünmeye ayırabilecek ve bunun bedelini ödeyebilecek durumda olmayı gerektirdiği için elitist bir çıkmaz sokak olarak mı görülmelidir? Psikanaliz, hayatlarımızı yaşama biçimimizi köklü biçimde yeniden değerlendirme ve dönüştürme imkânı sunar mı, yoksa analizanın göstermesi beklenen yoğun düşünsel çaba ve zaman ayırma süreci, değişimi engelleyen bir unsur mu olur? Psikanaliz, örneğin cinsellik, toplumsal cinsiyet ve emek bölüşümü gibi konularda tarihsel ve kültürel olarak özgül -ve artık geçerliliğini yitirmiş- varsayımları eleştirel süzgeçten geçirmeden yeniden üretmek ve evrenselleştirmekle suçlanamaz mı? 19. yüzyıla ait, artık miadını doldurmuş içgüdülerle iligli kavramların içinde sıkışıp kalmış değil midir? Psikanalizin yapısal değişime yaptığı vurgu, tedavi sonuçlarının kalıcılığını artırır mı, yoksa semptomların doğrudan hafifletilmesine yönelik ilgisizliği, hastaların çektiği acılara karşı umursamaz ve kayıtsız bir tutum mu sergilemektedir?
Bunlar, günümüzde psikanaliz hakkında sıkça sorulan sorulardan yalnızca birkaçıdır ve bu sorular, psikanalizin yüz yılı aşkın bir süre sonra hâlâ canlı ve hararetli tartışmalara yol açma kapasitesine işaret etmektedir. Psikanaliz, 20. yüzyılın başında Viyana’da, son derece sıradan özel bir nöroloji muayenehanesinde doğmuş olsa da, zaman zaman dile getirilen “Freud öldü” söylemlerine rağmen, Freud’un ortaya koyduğu fikirlerin ve ardından gelenlerce geliştirilen kuramsal yapıların yaşamaya devam ettiğine dair çok sayıda kanıt bulunmaktadır. Tek bir örnek vermek gerekirse: 2012 yılında, dünyanın önde gelen psikiyatri araştırma kurumlarından biri olan Londra’daki Maudsley Hastanesi, “Bu oturum, psikanalizin modern ruh sağlığı hizmetlerinde değerli bir yeri olduğu görüşündedir” başlıklı bir açık tartışma düzenledi. Etkinliğe 350 kişi katıldı ve bir o kadarı da yer olmadığı için geri çevrildi. Biyolojik psikiyatrinin kalesi sayılabilecek bu kurumda beklenti, önergeye karşı konuşanların tartışmayı kazanacağı yönündeydi; ancak son oylamada büyük çoğunluk psikanaliz lehine oy kullandı. Tartışmanın sonucundan bağımsız olarak, bu olay bile, psikanalizle ilgili duyguların hâlâ ne kadar güçlü ve kutuplaştırıcı olduğunu açıkça göstermektedir.
Zaman zaman, psikanalizin doğasına ilişkin tartışmalar “filin farklı yerlerine dokunan kör adamlar” benzetmesini andıran bir nitelik taşır. Çünkü “psikanaliz” ile neyi kastettiğimiz oldukça değişken olabilir: Bu terim, kuramsal fikirler bütünü, bir dizi terapötik uygulama ya da uygulama ilkesi, yarı-ideolojik bir hareket ya da kurumsal bir yapı anlamına gelebilir. Psikanalize hangi açıdan yaklaştığımız, ona dair ulaştığımız sonuçları da doğrudan etkiler. Eğer psikanalizin tanımı için divan kullanımı ile haftada dört ya da beş seanslık bir görüşme sıklığını vazgeçilmez sayarsak, hem klinik hem de klinik dışı bağlamlardaki olası katkılarını değerlendirme kapasitemizi sınırlandırmış oluruz. Eğer aktarım yorumunun [transference interpretation] yokluğunda danışma odasında olup bitenlerin psikanaliz sayılamayacağını savunursak, bundan kimlerin bu süreçten fayda görebileceğine dair düşüncelerimiz önemli ölçüde etkilenir. Eğer psikanalizin, adına layık olması için hastanın çocukluk cinselliğinin kaderiyle ilgilenmesi gerektiğini ileri sürersek, bu yaklaşım, tedaviye kişinin birincil bakımverenden ayrışırken benlik duygusunu geliştirmesi üzerine odaklanan bir yaklaşımdan oldukça farklı bir nitelik kazanır. Bu bağlamda, hem ortak kuramsal zeminin ne olduğuna dair bir fikir birliği bulunmamaktadır, hem de psikanalitik uygulamanın diğer psikoterapi biçimlerinden neyle ayrıldığına ilişkin tanımlar konusunda açık bir uzlaşı yoktur. Dahası, neyin psikanaliz sayılıp sayılmayacağına karar verme yetkisine hangi kurumların sahip olduğu konusunda da yoğun görüş ayrılıkları mevcuttur.
Tüm bu çekişmelere rağmen -ki bunların büyük bölümü Freud’un (1918, s. 199) isabetli biçimde “küçük farkların narsisizmi” olarak adlandırdığı olguyla beslenmektedir- edebiyat, antropoloji, sosyoloji ve dilbilim gibi diğer akademik ve terapötik disiplinler arasında psikanalitik bakış açılarına yönelik canlı bir ilgi devam etmektedir. Hatta, psikanalizin geleneksel olarak pek yer edinmediği coğrafyalarda bile, örneğin Çin’de, psikanalitik eğitim ve süpervizyona yönelik talep giderek artmaktadır. 2008’deki finansal krize yol açan sorumsuz yatırım davranışları, milliyetçiliğin ve çeşitli siyasal aşırılık biçimlerinin yükselişi, nefret söylemi, kadın düşmanlığı, ırkçılık ve yabancı düşmanlığının ürkütücü boyutlara ulaşması, Covid-19 pandemisinin yarattığı etkiler karşısında sergilenen geniş yelpazedeki duygusal tepkiler, insan davranışını yalnızca rasyonel bir varlık modeli üzerinden açıklayan yaklaşımların sınırlılıklarını açıkça ortaya koymuştur. Öte yandan, sinirbilim alanındaki gelişmeler, Freud’un fikirleri ile bu fikirlerin köken aldığı bilim dalı arasında yeniden bir yakınlaşma [rapprochement] ihtimalini doğurmuştur.
Psikanalitik düşüncenin en derin ve en temel içgörülerinden biri, çatışmanın [conflict] insan zihnini yapılandırdığıdır. Freud, psikanalize karşı direncin kaçınılmaz olduğunu düşünmüştür; çünkü psikanaliz, kendimiz hakkında bilmek ya da başkalarıyla paylaşmak istemediğimiz yönlerimizi görünür kılar. Nöroloji pratiğine başvuran hastalarını dinledikçe ve onların semptomları ile rüyaları -hem onlarınkiler hem de kendi rüyaları- üzerine düşündükçe, düşüncelerimizin bilinçli olarak farkında olmadığımız süreçler tarafından etkilendiğine, bu süreçlerin farkında olmamayı aktif olarak sürdürmeye yatırım yaptığımıza ve bizi bunların farkına vardırmaya yönelik çabalara direnç [resistance] göstereceğimize giderek daha fazla ikna oldu; hatta kuramsal düzeyde bizi şekillendiren ve motive eden şeyler hakkında daha fazla bilgi sahibi olmanın iyi bir şey olabileceğini kabul etsek bile. Bu iki içgörü -insan psişesinin çatışmalı doğası ve bilinçdışının rolü- Freud’un bunları ilk formüle ettiği zamanki kadar bugün de geçerliliğini ve, bizce, önemini korumaktadır.
Freud, psişik çatışmayı bebeklikteki çaresizliğimizin ve bağımlılığımızın kalıcı mirası olarak görmüştür. İnsan geç olgunlaşan [altricial] bir türdür -yani bebekler uzun bir süre boyunca bakımverenlerine tamamen bağımlıdır. Kendi başımızın çaresine bakabilir hâle geldiğimizde, bakamadığımız zamanı unutma eğiliminde oluruz; ancak bu dönem bizi silinmez biçimde şekillendirir. Birincil bakımverenlerimizle yaşadığımız deneyimler, mizacımız ve genetik yapımız (yani Freud’un “bünye” [constitution] dediği şey) kadar bakımverenlerimizin tepkileri tarafından da şekillenir. Bebekliğin ve erken çocukluğun bu yoğun kişilerarası biyodavranışsal matrisi, gelecekteki ilişkiler ve dünyada var olma biçimleri için -az ya da çok değiştirilebilir- şablonlar oluşturur. Erken çocukluk döneminde, en erken sevgi nesnelerimize [love object] yönelik karmaşık duygularımızı ve aile içindeki yerimizi anlama ve bunlarla uzlaşma çabamız, daha sonraki bağlanma ilişkilerimizin özelliklerini belirleyecek olan kalıcı psişik yapıların temellerini atar. Burada da, ruh sağlığı sorunlarının gelişimsel doğasının giderek daha fazla kabul görmesiyle birlikte, psikanalitik perspektiflere yönelik artan bir kabulün söz konusu olduğu görülmektedir. Boylamsal araştırmalar, ruh sağlığı sorunlarının dörtte üçünün eklemeli [additive] bir biçimde “olumsuz çocukluk yaşantıları”na [adverse childhood event] geri götürülebileceğini göstermiştir (Kim-Cohen ve ark., 2003).
Bebeklikte, henüz başa çıkma kapasitesine sahip olmadığımız fiziksel ve duygusal gereksinimlerimizi düzenlememize yardımcı olmaları için bağlanma figürleri [attachment figure] olarak bakımverenlerimize bağımlıydık. Psikanalizin ortaya koyduğu psikolojik süreçler yetişkin yaşamı için de aynı ölçüde geçerlidir. Örneğin, kendimizde bilmek istemediğimiz duyguları başka bir kişiye atfedebilir (yansıtma) ve ardından bu duygulara sahip olduğu varsayımıyla o kişiye saldırabiliriz. Bu tür fikirler, yalnızca psikanalitik olarak neler olup bittiğini anlamlandırmada yararlı olmakla kalmaz, aynı zamanda kullandıkları terapötik teknik psikanalitik olmasa bile, sıklıkla, işleriyle ilgili kafa karıştırıcı derecede zor duygularla mücadele eden ruh sağlığı profesyonelleri için de yardımcı olur. Bilişsel-davranışçı terapi gibi diğer yaklaşımlar da psikanalitik yaklaşımın bazı kuramsal ve klinik özelliklerini kullanmaya başlamaktadır.
Özetle, psikanalitik perspektifin hala değer görmeye devam ettiğini ve bu kitabın ilk baskısının yayımlandığı döneme kıyasla mevcut düşünsel iklimin, psikanalizin özgül olarak sunabileceklerine yönelik, en azından daha elverişli olduğunu gösteren çok sayıda kanıt bulunmaktadır. Bu ikinci baskıdaki amacımız, çağdaş psikanalitik kuram ve uygulamanın temel özelliklerini sunmayı sürdürmektir; böylece bu temel, psikanalizin psikiyatri, psikoterapi ve toplum içindeki doğası ve rolü üzerine daha geniş bir tartışma için bir zemin oluşturabilir. Bu giriş bölümünde, günümüzde psikanalizi meşgul eden başlıca tartışma ve ihtilaf konularından bazılarını gözden geçireceğiz. Bu tartışmaları bağlamına oturtmak ve aynı zamanda kitabın bütünü için bir arka plan oluşturmak üzere, psikanalitik hareketin tarihine ve evrimine dair kısa bir değerlendirme ile başlıyoruz.
Psikanalitik hareketin tarihi
Freud, yetişkin kişiliği, her biri yerini aldığı yapının bazı özelliklerini temel alan ve bunları kısmen koruyan uygarlık katmanlarının üst üste birikiminden oluşan bir arkeolojik alanla karşılaştırmayı severdi. Bu doğrultuda egoyu, her bireyin özdeşim kurduğu geçmişteki önemli figürlerden inşa edilen “terk edilmiş nesne kateksislerinin [object cathexis] bir tortusu” olarak görmüştür (Freud, 1923a, s. 29). Her iki metafor da psikanalizin kendisine uygulanabilir; zira tarihsel bir perspektiften yaklaşıldığında, yeni fikirlerin çoğu zaman önceki fikirlerden türediği, ancak onları bütünüyle ortadan kaldırmadığı ve bir düşünürün kişiliğinin bazen ortaya koyduğu katkının içeriği kadar önemli olabildiği görülür. Psikanalizin hikâyesi, tarih, coğrafya ve karizmatik etkinin bir bileşimidir.
Psikanaliz, birbiriyle ilişkili üç bileşenden oluşur: serbest çağrışım ve yorumlama gibi özgül psikoterapötik teknikler; psikolojik gelişime ilişkin bir model; ve zihnin doğası ile yapısına dair spekülatif varsayımları içeren bir “metapsikoloji“. Freud (1914b, 1927), psikanalizin evriminde birkaç aşama tanımlamıştır.
1885–1897: “analitik öncesi” evre
Bu kitapta psikanalize öncelikle bir zanaat [craft] olarak yaklaşıyoruz. Bu bakış açısıyla tutarlı biçimde, Freud’un “yeni bilim”ini icat etmeye yönelmesi başlangıçta oldukça sıradan ve pratik nedenlere dayanmıştır. 1886 yılında, 30 yaşındayken Freud evlenmiştir. Eşini ve birkaç yıl içinde kalabalık ve giderek büyüyecek olan ailesini geçindirmesi gerektiğini fark etmiştir. O dönemde seçkin bir nörolog ve nöroanatomist olarak zaten iyi tanınıyor olmasına rağmen, antisemitizmin yaygın olduğu bir üniversite ortamında ilerleme olanakları ya da özel nöroloji pratiği yürütme imkânları oldukça sınırlıydı. Freud, hekimlerin muayenehanelerine akın eden ve histerik belirtiler ile daha sonra “psikonevrotik bozukluklar” [psychoneurotic disorders] olarak adlandıracağı durumlar sergileyen çok sayıdaki hastanın farkındaydı. Paris’i ziyaret etmiş, Jean-Martin Charcot’nun histerik fenomenlerin kapsamını gösteren sunumlarından ve Pierre Janet’nin histeriyi hipnozla başarılı bir şekilde tedavi ettiğine dair anlatımlardan etkilenmişti. Bu nedenle, uygulamasını bu hastaların tedavisi etrafında yapılandırmaya karar verdi.
Burada, psikanalizin oluşum sürecine ve doğuşuna katkıda bulunan önemli dostluklardan biri Freud’a yardımcı olmuştur. Freud’un arkadaşı, pratisyen hekim Josef Breuer, felçler ve zihinsel karışıklık epizotları yaşayan genç bir kızın (ünlü “Anna O”) tedavisinde hipnoz kullanımıyla ilgili deneyler yapmaktaydı. Breuer, onu hipnotik bir transa sokup kendisini rahatsız eden her şey hakkında serbestçe konuşmasını istediğinde, belirtilerin geçici olarak hafiflediğini keşfetmişti. Freud, Breuer ile birlikte çalışmaya başlamış ve bu işbirliğini 13 benzer vakaya dayanan Studies in Hysteria (Breuer & Freud, 1893–1895) adlı eserle yayımlamışlardır. Bu “katartik” [cathartic] yaklaşım, nevrozların acı verici duygulanımın “birikme”sinden kaynaklandığı ve bir çıbanın boşaltılması gibi, zihinsel sıkıntı hipnoz altında sözel ifade yoluyla (abreaksiyon [abreaction]) açığa çıkarılabilirse rahatlamanın sağlanacağı fikrine dayanıyordu.
Bu noktada, Freud’un karakterinin psikanaliz tarihinin seyrini şekillendiren özelliklerinden biriyle karşılaşırız: bir güçlükle (ya da “direnç”le) yüzleşme, onu kuramsallaştırma ve avantaja dönüştürme kapasitesi. Hipnozla ilgili bir dizi sorunla karşılaştı. İlk olarak, hipnotize edemediği hastalar olduğunu fark etti. İkinci olarak, hipnotik “telkin” [suggestion] fikrine karşı kuşku geliştirmeye başladı; bunun hekimin rolünü aşırı vurguladığını ve hastanın özerkliğini zedelediğini düşünüyordu. Üçüncü olarak, Breuer’in hastasının transtan uyandığında hekimine tutkulu bir şekilde sarılmasıyla, aktarım olgusunu doğrudan gözlemledi. Son olarak, hastaların güçlüklerine travmatik bir açıklama ararken, bu güçlüklerin çocukluktaki cinsel travmadan kaynaklandığını keşfettiğini -ya da keşfettiğini düşündüğünü- ileri sürdü; bu görüş, daha ihtiyatlı ve çekingen olan Breuer için rahatsız ediciydi.
1897–1908: psikanalizin kendisi; Freud’un yalnızlık yılları
İzleyen birkaç yıl, Freud için hem yoğun bir entelektüel üretkenlik hem de duygusal kriz dönemi olmuştur. Bu süreçte, yoğun bir yazışma sürdürdüğü arkadaşı Wilhelm Fleiss’in de yardımıyla, psikanalizin günümüze kadar varlığını sürdüren pratik ve kuramsal temellerini oluşturmuştur.
Hipnozu terk etti ve başlangıçta analistin elini hastanın alnına hafifçe bastırmasıyla desteklenen serbest çağrışım yöntemini geliştirdi. Nevrozları artık yalnızca gerçek travma açısından -her ne kadar bunun hâlâ bir rolü olsa da- ya da Pierre Janet’nin düşündüğü gibi sinir sisteminin bir “zayıflığı”nın sonucu olarak değil, bilinçdışı çatışmanın sonucu olarak görmeye başladı. Bu çatışmanın merkezinde, dürtü kaynaklı fanteziler [phantasy] yer alıyordu; buradaki “ph” yazımı, zihinsel içeriğin bilinçdışı doğasına işaret eder ve bu fanteziler cinsellikle ilgilidir: erkek çocuğun annesine sahip olma yönündeki Ödipal arzusu, babasının sahiplenici cezalandırmasından duyduğu korkuyla çatışma içindedir. Cinsellik Kuramı ÜzerineÜç Deneme [The Three Essays on Sexuality] (Freud, 1905), bebeksi [infantile] cinselliğin merkezi önemini ve kişiliğin erken gelişiminde bedensel deneyimin rolünü vurgulamış; bu da psikanalitik düşüncenin temel dayanaklarından biri hâline gelmiştir.
Freud’un “baştan çıkarma kuramı”ndan [seduction theory] bilinçdışı fantezi [unconscious phantasy] fikrine yönelişi, özellikle çocukluk çağı cinsel istismarının yaygınlığına ilişkin çağdaş bilgiler ışığında, tarihçiler arasında büyük tartışmalara yol açmıştır. Arzu doyurumu [wish-fulfilment] ve fantezi kavramları psikanalizin merkezindedir. Freud, hastalarının baştan çıkarılma anlatılarının, iç dünyanın arzuya dayalı ve haz ilkesi [pleasure principle] tarafından yönlendirilen doğasını yansıttığı sonucuna varmış ve bu, ileriye doğru önemli bir adım olmuştur. Bununla birlikte, dış gerçekliğin rolünü kabul etmeyi de sürdürmüştür: “Çocukluk dönemindeki baştan çıkarma, nevrozların etiyolojisinde belirli bir payı -her ne kadar daha mütevazı bir payı olsa da- korumuştur” (Freud, 1925, s. 34).
Çatışmanın içinde örtük olarak, değişime doğru ilk adım olarak analistin nevrozun savunma yapılarını aşma girişimlerine yönelik bir direnç bulunur. Freud aktarımı aktarımı -Breuer’in hastasının tutkulu kucaklamasında somutlaşan biçimiyle- serbest çağrışımın akışını engelleyen bir direnç olarak görmüştür. Ancak, bu tür fantezilerin hastanın temel güçlüklerinin canlı [in vivo] yeniden sahnelenmesi olduğunu fark ettikçe, aktarım psikanalitik yöntemin merkezî unsuru hâline gelmiştir. Bu dönemin doruk noktası, Freud’un her zaman en önemli eseri olarak gördüğü Rüyaların Yorumu [The Interpretation of Dreams] (Freud, 1900) olmuştur. Freud burada yalnızca rüyalara değil, zihnin kendisine ilişkin bir kuram geliştirmek için kendi kişisel yaşantılarından -kardeş rekabeti, 1896’da babasının ölümü karşısındaki ambivalan tepkileri, annesinin gözdesi olma duygusu, Yahudi kimliğine ilişkin gurur ve aşağılanma deneyimleri ile mesleki yalnızlık ve hırsı- yararlanmıştır.
1907/1908–1920: psikanalitik hareketin başı
20. yüzyılın ilk on yılı ilerledikçe, Freud’un fikirleri bir grup ilerici hekim ve entelektüel arasında karşılık bulmaya başladı ve ilk psikanalitik çevreyi oluşturdu: Carl Jung, Alfred Adler, Wilhelm Stekel, Karl Abraham, Sándor Ferenczi, Ernest Jones ve Otto Rank. Bunlar, Freud’un kendilerine özel yüzükler yaptırdığı -gözde takipçileri için yaptığı gibi- ilk “yüzük taşıyıcıları” [ring bearers] idi. 1908 yılında ilk psikanaliz kongresi Salzburg’da düzenlenmiş ve bir dergi yayımlanmaya başlanmıştır. Psikanaliz saflarına katılan ilk Yahudi olmayan isim olan Carl Jung, kısa sürede Freud’un “veliaht prens”i [crown prince] hâline gelmiş ve Eugen Bleuler ile birlikte, Zürih’teki Burghölzli Psychiatric Hospital’da bir psikanalitik çekirdek oluşturmuştur. Freud ve Jung, 1910 yılında Birleşik Devletler’e davet edilmiş; Freud burada prestijli Clark konferanslarını vermiştir. İki isim, Atlantik yolculuğu sırasında birbirlerinin rüyalarını analiz ederek vakit geçirmiştir. Ancak bu yakınlık muhtemelen fazla gelmiştir: 1913 yılına gelindiğinde Jung, Freud’un cinselliğin merkeziliği konusundaki ısrarına, dine yönelik kuşkuculuğuna ve otoriter yöntemlerine itiraz ederek Freud’dan ayrılmıştır. Alfred Adler de 1911’de ayrılarak, karakterin belirleniminde Freud’un libido ve Odipus kavramları yerine saldırganlık ve “aşağılık kompleksi”ni [inferiority complex] vurgulayan kendi psikoterapi okulunu kurmuştur.
Jung ve Adler’in ayrılışları, psikanalizin yaşayacağı son kopuşlar değildi (Stekel de 1911’de ayrılmıştı); ancak psikanalitik hareket büyümeye devam etti. Budapeşte, Berlin ve Londra’da klinikler kuruldu; Londra’daki gelişim ise, Ernest Jones’un enerjisi, entelektüel yetenekleri ve Freud’a mutlak bağlılığı sayesinde mümkün olmuştur.
1914–1918 savaşı, Avrupa’da psikanalizin evrimi üzerinde büyük bir etki yaratmıştır. Artık 60 yaşına gelmiş ve ünü bütünüyle yerleşmiş olan Freud, bu dönemde de olağanüstü bir üretkenlikle çalışmayı sürdürmüş; Narsisizm Üzerine [On Narcissism], (Freud 1914a) ve Yas ve Melankoli [Mourning and Melancholia], (Freud, 1917b) gibi temel metapsikolojik makalelerin yanı sıra, yerleşik psikanalitik gelenek uyarınca doğaçlama olarak verdiği Giriş Derslerini [Introductory Lectures], (Freud, 1916) üretmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkım, onun dikkatini insan psikolojisinin daha karanlık yönlerine yöneltmiş; Freud saldırganlığa önceye kıyasla daha fazla vurgu yapmaya başlamıştır. Bu düşünceler, 1920’lerde tanatos [thanatos] (ölüm içigüdüsü) kavramıyla doruk noktasına ulaşacaktır.
Britanya’da, “Büyük Savaş” [Great War], psikanalitik yöntemin ve fikirlerin yayılmasını olumlu yönde etkilemiştir. Cepheden dönen çok sayıda asker, savaş yorgunluğu [battle fatigue] ya da mermi şoku [shell shock] (günümüzde travma sonrası stres bozukluğu [post-traumatic stress disorder] tanısının öncülleri) ile geri dönmüştür. O dönemde geleneksel psikiyatrinin sunabileceği olanaklar sınırlıydı; bu durum, Brunswick Square Clinic gibi merkezlerde psikanalitik yöntemlerin uygulanmasına alan açmıştır. James Glover’ın yönettiği bu klinik, Britanya psikanalizinin geliştiği bir odak hâline gelmiş; kardeşi Edward Glover, Sylvia Payne, Ella Sharpe, Susan Isaacs ve Marjorie Brierley gibi daha sonra önde gelen psikanalistler olacak isimleri bünyesinde barındırmıştır. Cassel Hospital ise savaşın hemen ardından, savaş mağdurlarının psikanalitik tedavisi için yatarak hizmet veren bir birim olarak kurulmuştur.
1920’den Freud’un 1939’daki ölümüne kadar
Freud’un kuramcı olarak gücü yaşamının sonuna kadar azalmamıştır. 1923 yılında yayımlanan Benlik ve İd (The Ego and the Id, Freud, 1923a), zihni bilinçdışı (unconscious), bilinçöncesi (preconscious) ve bilinç (conscious) olarak üçe ayıran “topografik” modelin önemli bir revizyonunu temsil eder; bunun yerine id, ego ve süperego’dan oluşan “yapısal” ya da üçlü modeli önermiştir (bkz. Bölüm 2). 1926’da, anksiyeteye ilişkin kuramını gözden geçirerek onu artık fazlalık erotik enerji ya da libidonun bir dışavurumu olarak değil, benliğe (self) yönelik bir tehdidin işareti olarak ele almıştır. Fetişizm üzerine kısa fakat son derece etkili bir makale (Fetishism, Freud, 1927), egonun bölünmesi (splitting of the ego) fikrini ortaya koymuş; bu kavram günümüz psikanalizinde merkezî önemini korumaktadır. 1930’lar boyunca Freud, dine ilişkin spekülasyonlarını sürdürmüş ve muhtemelen giderek artan sayıda seçkin kadın analistin etkisiyle kadın cinselliğine ilişkin düşüncelerle de yoğun biçimde uğraşmıştır.
Freud’un kızı Anna, çocukların psikanalitik tedavisinin öncülüğünü yaptı ve annesinin ölümünden sonra babasına baktı -onun Oidipus’una Antigone gibi. Naziler 1938’de Avusturya’ya geldiklerinde, Freud’un, birçok analistin zaten kaçmış olduğu İngiltere’ye gitmesine izin verildi. Ancak onu serbest bırakmadan önce Gestapo, Freud’un kendileri tarafından iyi muamele gördüğünü söyleyen bir belge imzalamasında ısrar etti; Freud da karakteristik ironisiyle şöyle yazdı: “Gestapo’yu herkese içtenlikle tavsiye edebilirim” (Jones, 1957, s. 226)! Anna ile birlikte, Kuzey Londra’daki Hampstead’de bulunan Maresfield Gardens’a yerleşti. Freud, bir yıl sonra, 1939’da, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden hemen önce öldü.
Britanya’da Psikanaliz
Psikanalitik hareketin siyaseti, başından itibaren, bir yandan inancı savunma gereksinimi -gerekirse sapkınların dışlanması da dahil- ile diğer yandan sınırlarını genişletme ve yeni fikirlere yer açma arzusu arasındaki bir gerilimle nitelenmiştir. Psikanalitik fikirler, 1920’lerde Britanya’daki entelektüel yaşam üzerinde önemli bir etki yaratmış; ilerici psikiyatristleri ve tıp pratisyenlerini olduğu kadar Bloomsbury Grubu üyelerini de etkilemiştir [Bloomsbury Grubu, 20. yüzyılın başlarında Londra’nın Bloomsbury semtinde bir araya gelen İngiliz yazar, sanatçı, eleştirmen, iktisatçı ve düşünürlerden oluşan entelektüel bir çevredir]. Bu grup içinde Karin Stephen ve James Strachey, özellikle psikanalist olmak amacıyla tıp eğitimine başlamışlardı (Pines, 1991). Ernest Jones, psikanalitik kimliği, psikoterapötik yol arkadaşları ve etrafına takılanların sulandırıcı etkisinden korumaya kararlıydı. Ancak Amerikalı muadillerinin aksine, Freud’un da tam desteğini alarak (Freud, 1926), genel olarak “sıradan” [lay] -yani tıp eğitimi almamış- analistlerin tanınmasından ve eşit statüye sahip olmasından yanaydı. Alix ve James Strachey, Berlin kökenli genç psikanalist Melanie Klein için Britanya’da bir konferans turnesi düzenlediklerinde, Jones ondan hemen hoşlandı ve çocuklarının onun tarafından analiz edilmesini ayarlamanın yanı sıra, onu Londra’ya yerleşmeye davet etti. Klein bekardı -çocukları neredeyse büyümüş, boşanmış bir kadındı- ve bu daveti kabul etti; bu, psikanaliz tarihi açısından kader belirleyici bir hamle oldu.
.
.
.
Güncel psikanalitik ikilemler ve tartışmalar
Hastalarımızdan, tedaviye psikanalizin doğruluğuna ilişkin bir kanaatle gelmelerini ya da onun taraftarı olmalarını bile istemeyiz. Böyle bir tutum çoğu zaman bizde kuşku uyandırır. Onlarda en arzu edilir bulduğumuz tutum, iyi niyetli bir kuşkuculuktur.
(Freud, 1917a, p. 244)
Bu kısa tarihsel ve coğrafi gözden geçirmenin, psikanalitik hareketin çeşitliliği ve canlılığı hakkında bir fikir verdiğini umuyoruz. Aynı zamanda, hareketin süregiden özellikleri olan tartışma ve ihtilafların bir kısmını da aktarmış olabilir. Psikanalizde, psikolojik gerçekliğe zarar vermemek için gerekli olan yaratıcı belirsizlik -Keats’in (1891, s. 48) “negatif kapasite”si [negative capability]- ile zihnin haritası çıkarılmamış arazisinde güvenli dayanaklar arayışı arasında içkin bir gerilim vardır. İlki fazlasıyla kolay bir şekilde karmaşaya ve gizemciliğe varacak biçimde yozlaşabilir; ikincisi ise dogmatizme dönüşebilir. Bu iki eğilim de psikanalitik literatürde bulunur. Bu bölümün geri kalanı, çağdaş psikanalizin mücadele etmekte olduğu bazı tartışmalı meselelerin ele alınmasına ayrılmıştır.
Psikanalize karşı [versus] psikanalitik psikoterapiler
Psikanalizi, onun doğurduğu birçok psikanalitik psikoterapi biçiminden açıkça ayıran tatmin edici bir tanım üretmek zordur. Psikanalitik terapilerin çoğu, psikanalizin çocukları olarak görülebilir -bunun beraberinde getirdiği kaçınılmaz ebeveyn-çocuk çatışmalarıyla birlikte.
Freud’a göre (1914b), bir tedavi olarak psikanalizin tanımlayıcı özellikleri aktarımın ve direncin merkezi konumda olmasıydı. Psikanalitik psikoterapilerin çoğu da bunların kendi çalışmalarında merkezi olduğunu ileri sürerdi; tersinden bakıldığında ise, psikanaliz diye adlandırılan şeyin Freud’un ölçütleriyle gerçekten örtüştüğünün hiçbir kesinliği yoktur. Nitekim psikanaliz üzerine yapılan ampirik çalışmalar (bkz. Bölüm 11), “analitik bir sürecin gelişimi” (yani bir aktarım nevrozunun yaratılması ve çözülmesi) ile tedavinin olumlu sonucu arasında ikna edici bir ilişki göstermekte başarısız olmuştur. Aktarım analizinin oldukça küçük bir rol oynadığı durumlarda iyi sonuçlar mümkün olabildiği gibi, aktarım yorumuna yönelik kahramanca çabalara rağmen hastalar kötü gidebilir.
Bunu göz önünde bulundurduğumuzda, pragmatik bir yaklaşım gereklidir. Akademik bir konu olarak psikanaliz, Freud tarafından başlatılan ve üç ayrı çalışma alanıyla ilgilenen psikoloji dalı olarak tanımlanabilir: Birincisi, zihnin gelişimi ve erken deneyimlerin yetişkin ruhsal durumları üzerindeki etkisi; ikincisi, bilinçdışı zihinsel olguların doğası ve rolü; üçüncüsü ise psikanalitik tedavinin kuramı ve pratiği -özellikle de aktarım ve karşıaktarım.
Bu tanım hiçbir şekilde tamamen tatmin edici değildir. Psikanaliz, ayrılmaz biçimde Freud’a bağlandığında, Whitehead’in (1916, s. 413) şu uyarısını doğrulama riski taşır: “Kurucularını unutmakta tereddüt eden bir bilim kaybolmuştur.” Yine de Freud bir dev olarak kalır; o “ölmeyen baba”dır (Wallerstein, 1992). Daha önemlisi, tanım potansiyel bir döngüsellik içerir; çünkü psikanaliz, en azından kısmen, psikanalitik tedavinin incelenmesi olarak tanımlanmaktadır. Bu noktada tartışma genellikle daha kolay, fakat aynı derecede totolojik olan psikanalist tanımına kayar: yani Uluslararası Psikanaliz Birliği [International Psychoanalytical Association] tarafından tanınan kurumlardan birinde eğitim almış kişi. Bu tanım kuramsal olarak ne kadar tatmin edici olmaktan uzak olursa olsun, psikanaliz ile psikanalitik psikoterapi arasındaki pragmatik sınır çizgisi terapinin sıklığı, yoğunluğu ve süresi ile ilgilidir. Basitçe söylemek gerekirse: haftada üç kereden fazla ise psikanaliz; haftada üç kez ya da daha az ise diğer her şey.
Bu ayrımı kabul etmekle birlikte, birkaç çekincenin göz önünde bulundurulması gerekir. Birincisi, “Haftada kaç kez?” sorusuna yapılan vurgu, çağdaş psikanalizde -Freud’un erken dönem çalışmalarında kesinlikle mevcut olmayan- böyle bir yoğunluğun uyandırdığı regresyon sırasında ortaya çıkan ilkel kaygılara doğru bir yanlılık üretir. İkincisi, haftada üç kereden fazla / üç kereden az sınırı bile su geçirmez değildir; çünkü bazı Fransız ve Latin Amerika psikanaliz dernekleri, haftada üç kez yapılan eğitim analizlerini kabul etmektedir. Farklı tedavi yoğunluklarının etkilerini ve endikasyonlarını ortaya koymak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Biz geçici bir görüş benimsiyoruz: psikanalitik terapiyi, “tam” psikanalizden çeşitli psikanalitik psikoterapi biçimlerine; dışavurumcu yöntemlerin kullanımından destekleyici yöntemlere; esas olarak yoruma dayanan müdahalelerden “tutma” tekniklerini [“holding” techniques] vurgulayan müdahalelere uzanan bir spektrum olarak görüyoruz.
Tek bir psikanaliz mi, yoksa birçok psikanaliz mi?
Sınır çizme sorunları, psikanaliz ile diğer psikoterapiler arasındaki ayrımla sınırlı değildir. Psikanalistler aynı zamanda, psikanalizin birçok farklı çeşidinin -Freudcu, Kleincı, Kohutçu, Kişilerarası, Lacancı, Nesne İlişkileri ve Bağımsız geleneklerin- “ortak zemin” [common ground] paydaşları olarak anlamlı biçimde bir arada kalıp kalamayacağı sorusuyla da mücadele ederler. “Centilmenler anlaşması” 1948’de Britanya’da iyi işlemiş ve cemiyetin dağılmasını önlemişti; fakat bu düzenleme 21. yüzyılın amaçları için hâlâ uygun mudur?
Wallerstein (1992), “ortak zemin” konumunun güçlü bir savunucusuydu; klinik pratikte bütün farklı kuramsal yaklaşımların birçok ortak noktaya sahip olduğunu ileri sürüyordu. Bu düşünceyi incelemenin bir yolu, farklı bakış açılarına sahip analistlerin aynı klinik malzemeye verdikleri yanıtları karşılaştırmaktır. Bir dizi psikanalitik dergi bu yöntemi biçimselleştirmiştir; benzer biçimde Uluslararası Psikanaliz Birliği de disiplinin parametrelerini açıklığa kavuşturmaya çalışan iddialı, 10 yıllık bir araştırma programı başlatmıştır (Tuckett, 2008).
Örnek: Planlanmamış bir analitik ara
Wallerstein (1992), Kohut’un (1984), bir seansın planlanmamış biçimde iptal edileceğinin duyurulmasına tepki olarak sessizliğe çekilen bir hasta hakkında Latin Amerikalı bir meslektaşıyla yaptığı tartışmayı aktarır. Kleincı analist bunu, hastanın analisti sıcak, besleyen bir memeden soğuk, esirgeyen bir memeye dönüşmüş gibi algılaması bağlamında yorumlamıştı. Hasta, içinde kabardığını hissettiği reddedici sözleri “içinde tutarak”, yani aynı türden bir misillemeyle yanıt veriyordu. Kohut, bu yorumun -sıcak ve empatik bir biçimde sunulduğunda- hastadan olumlu bir yanıt aldığını öğrenince şaşırdığını söyler. Ona göre Kleinci analistin yorumu “fazlasıyla zorlama”ydı. Kohut’a göre analistin yorumlaması gereken şey, hastanın kendisini ayakta tutan bir kendilik nesnesini kaybetme duygusuydu; bunun sonucunda da içsel bir ölüleşme ve boşluk yaşanıyordu. Wallerstein ise üçüncü bir olası yorum önerir: hastanın, ebeveyn yatak odasından ödipal olarak dışlanması çizgisinde bir yorum.
Wallerstein, bu yorumlar arasındaki farklılıkların gerçek olmaktan çok görünürde olduğunu ileri sürer: Asıl önemli olan, hastanın planlanmamış iptale mutsuz biçimde tepki vermiş olması ve analistin bunu -yani “şimdiki aktarımı” (Sandler & Sandler, 1984)- fark edip hasta ile birlikte araştırmış olmasıdır. Rapaport’u (1951b) ve George Klein’ı (1976) izleyerek, klinik kuram ile genel kuram arasında ayrım yapar. Ona göre empati, tutma, yorum, savunma, aktarım analizi ve direnç gibi konular etrafında bir ortak klinik kuram zemini vardır; bunların tümü gözlemlenebilir, sınanabilir ve araştırılabilir niteliktedir. Buna karşılık Wallerstein, metapsikolojiyi psikanalizin farklı geleneklerini, üsluplarını ve tarihsel bağlamlarını yansıtan bir alan olarak görür -“çoğulcu psikanalitik iman maddeleri”, “içinde yaşadığımız metaforlar”; bilimsel önermelerden çok, siyasal ve dinsel bağlılıklara benzeyen şeylerdir. Wallerstein’ın çabaları siyasal düzeyde psikanaliz içindeki çatışan hizipleri uzlaştırmak için çok şey yapmış olsa da, gerçek entelektüel farklılıklar varlığını sürdürmektedir ve kuşkusuz tartışmalar devam edecektir.
Pine’ın (1990) eklektizmi ise farklı bir açıdan yaklaşır. O, Dürtü, Ego, Kendilik ve Nesne kavramlarının her birini gerçekliğin farklı bir kesitine gönderme yapan kavramlar olarak görür; her birinin kendine uygun bir metapsikolojisi ve teknik işlemler dizisi vardır. Terapistin görevi, analizin gelişimi içinde belirli bir anda hangisi ilgiliyse ona odaklanmaktır.
Bu sentez girişimleri, gerçek farklılıkların üstünü örtme ve yaratıcı çatışma ile tartışmayı engelleme riski taşır. Sandler (1983), psikanalitik kavramların esnekliğine dikkat çeker; bu esneklik, kuramsal bükülmelerin meydana gelmesine olanak verir. Yeni fikirler, eski fikirlerin yerini almaktan çok, onların üzerine aşılanma eğilimindedir. Böylece aktarım ya da yansıtmalı özdeşim gibi kavramlar, kavramsal yenilikleri içine alacak şekilde genişler; bunun sonucunda giderek daha “bol”, hantal ve kullanımı zor (ve öğrenci için de kafa karıştırıcı!) kavramlara dönüşürler. Greenberg ve Mitchell (1983), dürtü kuramı ile nesne ilişkileri arasındaki karşıtlığı uzlaştırılamaz olarak görürler; bu karşıtlık, temelde farklı felsefi bakış açılarını yansıtır. Schafer (1990), psikanaliz için “tek bir ana metin” arayışından üzüntü duyar ve psikanaliz içindeki mücadeleleri ve tartışmaları olumlar; “yüceltilmiş saldırganlığın da işe yaradığı yerler vardır” diye ileri sürer. Kuşkusuz, tek tek psikanalistlerin kişisel tarihleri ve psikodinamikleri, çoğulcu ya da mezhepçi bir konumu benimsemelerini etkiler. Elbette bunun keyfî ya da rastlantısal bir yönü de vardır: Nasıl ki tutumlarımız ve temel inançlarımız içinde büyüdüğümüz aileden etkileniyorsa, analizden geçenler de -seçkin öncüler dışında- eğitim analistlerinin temsil ettiği geleneğe bağlı kalma eğilimindedirler. Hem çoğulculuğun hem de mezhepçiliğin savunucu yönleri vardır. Çoğulcu kişi, bu bakış açısını şu bakış açısına tercih etmenin içerdiği saldırganlıktan korkuyor olabilir. Buna karşılık, belirli bir mezhebin savunucusu, “imkânsız meslek”in (Freud, 1937) içerdiği güçlüklerden kaçınmak için, benliğin istenmeyen parçalarını manik ve zafer kazanmış bir tarzda bölüp dışarıda bırakıyor olabilir.
Bizim konumumuz, nitelikli bir eklektizm [qualified eclecticism] konumudur. Farklı psikanalitik perspektifler arasında gerçek ve önemli farklılıklar vardır. Kişinin kendi konumuna sadık kalırken, ötekinin bakış açısını görebilmesi ve ona saygı gösterebilmesi kolay değildir. Yaklaşımımız Wallerstein’ınkine yakındır; çünkü metin boyunca klinik gerçekliğe yakın kalmaya çalışırken, aynı zamanda bilimsel bulguları psikanalitik düşünceyle ilişkilendirmeye çalışıyoruz. Farklı diller aynı fenomeni betimliyorsa, bunu göstermeye çalışıyoruz; perspektifler uzlaştırılamaz olduğunda ise bunu da belirtiyoruz.
Psikanalizin bilimsel statüsü
Psikanalizdeki merkezi tartışmalardan biri, Freud’un umduğu ve beklediği gibi onun bilimlerden biri -zihnin bilimi- olarak mı sınıflandırılacağı; yoksa sanat temelli, tarihsel, hermenötik -yani yorumsamacı- disiplinlerle birlikte mi yer aldığı; ya da gerçekten de her ikisinin bir karışımı olarak, Rycroft’un (1985) ifadesiyle “nevi şahsına münhasır” mı [sui generis] olduğu sorusuyla ilgilidir. Bu tartışmanın bağlama oturtulması gerekir; çünkü biz, bilime her şeyden fazla değer veren -ve onu finanse eden!- bir toplumda yaşıyoruz. Bu toplum, “sert” fiziksel bilimleri, psikanaliz gibi “yumuşak” alanların karşısında ölçüldüğü ölçütler olarak alır; psikanaliz de çoğu zaman bu ölçütlere göre yetersiz bulunur.
Psikanalizin bilimsel statüsü meselesi, psikanalizi yanlışlanabilir önermelerden ya da sağlam bir ampirik temelden yoksun, “ideolojik”, kapalı bir inanç sistemi olarak gören pozitivist eleştiri tarafından başlatılmıştır. Analistler bu saldırıyı, direncin ya da hasedin bir örneği olarak bir kenara itmek yerine dinlemeye hazır oldukları ölçüde, bu eleştiri iki tür yanıta yol açar. Bunlardan biri, psikanalitik önermeler için şimdiye kadarki ampirik kanıtların zayıf olduğunu kabul etmek ve söz konusu fenomenleri incelemenin bilimsel yollarını bulma çabasını yoğunlaştırmaktır. Biz 11. Bölüm’ün tamamını bu yola ayırdık. Diğerleri ise psikanaliz için bilimsel bir temel arayışının özünde yanlış yönlendirilmiş olduğunu ileri sürer. Onlara göre psikanaliz, mekanizma ve açıklamadan çok anlam ve yorumla ilgilenen felsefi ve dilsel bir disiplindir (Home, 1966; Rycroft, 1985). Habermas (1968) ve Spence (1982) daha da ileri gider. Habermas, ruhsal fenomenlerin nedenselliğinin fiziksel dünyada var olan nedenselliklerden tür bakımından farklı olduğunu savunur. Spence ise psikanalizin tarihsel hakikatten çok anlatısal hakikatle ilgilendiğini ileri sürer. Bu argümana göre önemli olan, psikanalitik yapıların [psychoanalytic constructions] gerçekliğe karşılık gelip gelmediği değil, kendi içlerinde tutarlı ve tatmin edici olup olmadıklarıdır.
Burada tartışma, hakikatin tutarlılık [coherence] kuramı ile tekabül/uygunluk [correspondence] kuramı arasındaki felsefi mücadeleyi örnekler (Cavell, 1994). Yani mesele, bir kuramın ne kadar sağlam ve kendi içinde tutarlı olduğuna mı, yoksa dış gerçekliğin “olgularına” ne ölçüde karşılık geliyor göründüğüne mi bağlı olduğudur. Ancak şunu da not etmek gerekir: tutarlılık kuramcıları, bizim “olgu” dediğimiz şeyin kendisinin de bir inşa olduğunu ve bu nedenle tutarlılık ölçütlerine tabi olduğunu savunurlar. Rorty (1989), felsefi çoğulculuğun umut edilebilecek tek şey olduğunu ileri sürer. Fakat hermenötiğe bu geri çekilişte içkin bir kusur vardır: Eğer önemli olan tek şey tutarlılıksa, farklı anlatıların hakikat değeri birbirinden nasıl ayırt edilecektir? Psikanalitik açıklama -ya da onun Lacancı ya da Kleincı versiyonu- bir hastanın güçlüklerine ilişkin homeopatik ya da astrolojik bir açıklamadan ne daha fazla ne de daha az mı doğrudur? Habermas’ın aksine Grünbaum (1984), fiziksel bilimlere kıyasla incelenmesi belki daha zor olsa da, neden–sonuç ilkelerinin psikolojide de fizikte olduğu kadar güçlü biçimde geçerli olduğunu savunur. Ayrıca birçok psikanalitik önermenin yanlışlanabilir olduğunu ve olgular gerektirdiğinde Freud’un fikirlerini değiştirmeye, hatta terk etmeye oldukça muktedir olduğunu gösterir. Psikanalitik değişime ilişkin oldukça basitleştirici ve modası geçmiş bir model kullanarak, Freud’un “örtüşme argümanı”nın [tally argument] -yani analistlerin yorumları tarihsel olguyla “örtüşürse” hastaların iyileştiği savının- kanıtlanmamış olarak kaldığına inanır.
Eagle (1984), hermenötik konumun, psikanalizin ancak “Fielding’den bu yana, diyelim, kurmacanın evrimleştiği anlamda” değişebileceğini ya da gelişebileceğini ima edeceğini ileri sürer. Bunda bir ölçüde doğruluk payı olabilir; ancak kavramsal netleştirme, teknik yenilik ve psikanalitik fikirlerin ampirik olarak sınanması da anlayışımızda gerçek ilerlemeler üretmiştir. Örneğin ilkel ruhsal durumlara ilişkin anlayışımızda (bkz. Bölüm 4) ve hasta–analist etkileşimlerinin en küçük ayrıntılarına ilişkin kavrayışımızda (bkz. Bölüm 8) bu tür ilerlemeler olmuştur.
Bazı güncel gelişmeler, psikanalizin bilimsel statüsüne ilişkin tartışmanın koşullarını değiştirmiştir. Birincisi, bilgisayar devriminin teşvik ettiği bilişsel bilimin ortaya çıkışı (Bruner, 1990), zihnin artık katı bilimsel tutuma sahip araştırmacılar için sınırların dışında görülmediği anlamına gelir. Bilişsel bilimin bulguları ile psikanalizin bulguları arasında birçok ilginç paralellik bulunabilir (Teasdale, 1993). Psikanalizin artık kardeş disiplinlerinden görkemli bir yalıtılmışlık içinde kalmasına gerek yoktur (Gabbard, 2000). İkincisi, gelişim psikolojisindeki yakın dönem bulgular, anlatısal hakikat ile tarihsel hakikat arasındaki ayrımı daha az keskin göstermiştir. Yetişkin Bağlanma Görüşmesi [Adult Attachment Interview] -güvenilir biçimde puanlanabilen psikodinamik bir görüşme- insanların kendileri ve yaşamları hakkında anlattıkları hikâye türleri ile bebeklik ve çocukluktaki bağlanma örüntüleri arasında güvenilir bir bağlantı bulunduğunu gösterir (George, Kaplan, & Main, 1985). Üçüncüsü, Grünbaum’un (1984), psikanalizin etkililiğinin -onun iddiasına göre psikanalistlerin inandığı gibi yorumlarının doğruluğundan değil- dikkat, ilgi, düzenlilik ve güvenilirlik gibi “özgül olmayan” faktörlerden kaynaklanabileceği iddiası, bebeklikteki empati ve uyumlanmanın güvenli bağlanmaya yol açtığını, psikanalizde de benzer gelişimi destekleyici niteliklerin değişim üretebileceğini düşündüren bulgularla ilişkilendirilebilir.
Bizim konumumuz, bir kez daha, bir uzlaşma konumudur. Psikanalize uygulandıklarında tutarlılık ile uygunluğun birbirleriyle karşılıklı olarak bağdaşmaz olduğunu düşünmüyoruz. Kuramların ve teknik uygulamaların, kavramsal ya da klinik meydan okumalara dayanacak kadar sağlam olabilmeleri için tutarlı olmaları gerekir; fakat aynı zamanda gerçeklikle de örtüşmeleri gerekir: onları benimseyenler, ampirik kanıtlar karşısında bu kuram ve uygulamaları değiştirmeye hazır olmalıdır. Psikanalizin bazı parçaları -bilinçdışı farkındalık, bastırma, içselleştirme ve özdeşim- bilimsel olarak yerleşmiş fenomenlerdir. Diğerleri ise sonunda sökülebilecek, birleştirilebilecek ya da değiştirilebilecek metapsikolojik üstyapıları temsil eder. Bu arada, psikanalizin klinik pratiği hikâyeler, anlamlar ve yorumlarla ilgilidir; bunlar psikanalitik çalışmanın can damarı olmaya devam edecektir. Bu fenomenlerin bilimsel olarak incelenmesi ise kaçınılmaz olarak “üçüncü terim”den [third term] gelecektir -Wright’ın (1991) tartıştığı üzere Lewin’in ifadesini kullanırsak, bilimsel gözlemin “oral üçlüsü”nde [oral triad], annenin bebeği besleyişini izleyen kardeş ya da baba konumundan.
Nöropsikanaliz
Govrin (2019), psikanalizde iki tür yenilik ayırt eder. Onun “birinci-dereceden” yeni fikirler dediği şeyler, Freud tarafından ortaya konmuş temel ilkelerin uzantıları, ayrıntılandırmaları ve geliştirilmiş biçimleridir. Buna örnek olarak Freud’un savunmacı projeksiyon kavramından Klein’ın (1946) projektif özdeşim kavramına, Bion’un (1962b) bunu iletişimsel yansıtmalı özdeşim olarak ayrıntılandırmasına ve oradan da Heimann’ın (1950) analistin karşıaktarımını, hastanın reddedilmiş iç dünyasının yönlerine ilişkin bir ipucu olarak savunmasına uzanan hat verilebilir (Spillius & O’Shaughnessy, 2012). “İkinci-dereceden” yenilikler ise psikanalitik olmayan kaynaklardan gelen, fakat psikanalitik kuram ve pratik için önemli sonuçları olan gelişmelerdir. Bu tür ikinci-dereceden yeniliğin seçkin bir örneği, Solms ve Turnbull’un (2002), psikanaliz ile nörobilim arasındaki bir yakınlaşmayı kapsamak üzere ortaya attıkları nöropsikanaliz [neuropsychoanalysis] terimidir.
Freud, meslek yaşamına bofa balıklarının [lamprey] beyin anatomilerini inceleyerek başladı. Psikanaliz şekillenmeye başladığında bile, terk edilmiş “Bilimsel Bir Psikoloji Taslağı”nda ana hatlarını çizdiği üzere, hem beyni hem de zihni ele alabilecek bir disiplin umudunu hâlâ taşıyordu (Freud, 1895). Nöropsikanalizin savunucuları, nörobilimdeki olağanüstü ilerlemelerin artık Freud’un bu umutlarını gerçekleştirilebilir hale getirdiğini ileri sürerler (Northoff, 2012).
Solms (2019), id’in beynin su altında kalmış “alt” bölgelerinde yer aldığı, bilincin ise evrimsel olarak daha karmaşık olan kortekse ait olduğu yönündeki klasik Freudcu modeli tersine çevirir. Solms’un modelinde bilinç, “alt” merkezlerin, yani beyin sapının bir özelliğidir; dinamik bilinçdışı ise neokorteksin bir özelliğidir. Bu neokortekste, aşağıdan gelen dürtülere seçici olarak dikkat yöneltilir ya da bu dürtüler bastırılır.
Bu model doğrultusunda, nöropsikanaliz klasik ikili eros/tanatos dürtü modelini sorgular. Panksepp ve diğerlerinin duygulanımsal nörobilim [affective neuroscience] postülatları (Davis & Montag, 2018; Panksepp, Lane, Solms, & Smith, 2017), diğer primatlar ve memelilerle paylaşılan, her biri kendine özgü nöroanatomik ve nörotransmitter mimariye sahip yedi temel motivasyonel/duygusal sistem varsayar. Bunlar ARAMA [SEEKING] , BAKIM [CARE], ŞEHVET [LUST] ve OYUN [PLAY] ile KORKU [FEAR], ÜZÜNTÜ [SADNESS] ve ÖFKE [ANGER] sistemleridir. Duygulanımın subkortikal kökeni, Feldman’ın (2020) bağlılık (oksitosin aracılı) ve ödül (dopamin güdümlü) ile korku (amigdala ve hipotalamus–hipofiz–adrenal eksen yoluyla) arasındaki orta beyin etkileşimini betimleyen tablosunda da açıkça görülür. Bunların her birinin kortikal temsilleri vardır ve psikanalizin çalışmalarının büyük bir kısmı, neokorteksin bu temel ve çoğu zaman çatışan duygusal durumlar üzerindeki düzenleyici etkisini saptama ve güçlendirme çerçevesinde düşünülebilir.
Bir başka nöropsikanalitik boyut, psikiyatrist ve nörobilimci Karl Friston’ın (2010a, 2010b) “serbest enerji modeli” [free energy model] üzerine çalışmasından doğmuştur. Bu model, beynin amacının enerjik homeostazı sürdürmek olduğunu varsayar: beyin, dünyaya ilişkin öngörücü “yukarıdan aşağıya” modeller kullanarak, bedenden ve duyu organlarından gelen “aşağıdan yukarıya” itkileri “bağlar” [bind] ve böylece aşırı “sürpriz”den kaçınır. Carhart-Harris ve Friston (2010), bu model ile Freud’un “Taslak”ı [Project] (1895) arasındaki paralellikleri görmüşlerdir. Freud’un metni de enerjiyi -ya da “Q”yu, yani “libido” olarak da bilinen şeyi -ya “boşalım” yoluyla, yani eylem aracılığıyla, ya da düşünce yoluyla azaltma gereğini varsayar. Freud’un nevroz modelinde histerik belirtiler, ödipal bastırma ya da -daha sonraki modelinde- süperego yasağı nedeniyle bağlanmamış libidoyu temsil eder; bu libido fiziksel ya da psikolojik belirtilere dönüşmüştür. Terapötik konuşma yoluyla libidoyu sözel temsile dönüştürerek bunu tersine çevirmek -yani “bağlamak”- psikanalitik çaredir.
Çağdaş serbest enerji perspektifinden bakıldığında, psikanaliz çalışması birkaç şekilde anlaşılabilir (Connolly, 2018; Holmes, 2020; Hopkins, 2016; Solms, 2018). Seansın ve hasta–analist ilişkisinin “sanal” doğası (yani “gerçek hayat” olmaması) ve belirsizliği, “aşağıdan yukarıya” olanı “yukarıdan aşağıya” olandan ayrıştırır; böylece deneyimin kendisi ve bu deneyimin önceden var olan modeller tarafından nasıl bastırıldığı ya da çarpıtıldığı üzerine düşünmeyi mümkün kılar. Rüya analizi (bkz. Bölüm 6), deneyim üzerine düşünmek için kullanılabilir anlatıların kapsamını ve karmaşıklığını artırır. Aktarım analizi (bkz. Bölüm 5), hastaların analize getirdikleri sorunlu ilişkileri oluşturan sınırlı ve çoğu zaman çatışmalı, kalıplaşmış modelleri görünür kılar. Serbest çağrışım (bkz. Bölüm 8), erişilebilir olan “aşağıdan yukarıya” bilginin kapsamını genişletir ve hastaların hem kendi bedenlerini hem de yakınlarındaki kişilerin iletilerini daha iyi dinleyebilmelerini sağlar. Son olarak psikanaliz, modası geçmiş ilişkisel modelleri gözden geçirmek ve daha iyi seçimler yapmak için gerekli olan faili [agency: özne olarak eyleme kapasitesi] destekler.
Bazı analistler için nöropsikanaliz, psikanalizin asli projesinden bir sapmadır [diversion] (Blass & Carmeli, 2015). Bize gelince, nörobilim ile psikanaliz arasındaki artan diyaloğu memnuniyetle karşılıyor ve bunun sunduğu kuramsal ve terapötik olanakları bekliyoruz.
Psikanaliz nasıl iyileştirir?
Kohut (1984), bu soruyu, kendi yaklaşımını -empatiye ve besleyici kendilik nesnelerinin kurulmasına dayanan bir model olarak- yorum ve içgörünün tek iyileştirici araç olarak görüldüğü “klasik” anlayıştan ayırmak amacıyla sormuştur. Kohut’un anlayışı, aslında Grünbaum’un (1984) ileri sürdüğü, psikanalitik tedavideki olumlu sonuçları açıklayan etkenlerin belki de “özgül olmayan [non-specific]” faktörler olabileceği yönündeki görüşten çok da uzak değildir. Freud’un psikanalizi özlü biçimde “aktarım artı direnç [transference plus resistance]” olarak tanımlamasının ardından, psikanalizin nasıl işlediğine [etki mekanizmasına] dair üç ana yaklaşım belirlenmiştir (Steiner, 1992); her biri, örtük biçimde psikolojik sağlığın ne olduğuna ilişkin de bir görüş taşır.
1. Klasik model/çatışma modeli [Classical/conflict model]
Bu kuramsal çerçevede, ego, “sorunlu yaşantı”yı bastırarak bütünlüğünü korumaya çalışır. Bu uyumsuz çözümde ya da uzlaşma biçiminde, güvenlik uğruna hazdan vazgeçilir. Bu dinamik, aktarımda yeniden sahnelenir: Hasta analiste karşı öfke, arzu ya da bakım görme isteği gibi duygular hisseder ancak bu duygularını ifade etmeye direnç gösterir. Tedavinin amacı, hastanın bu süreçlere ilişkin içgörü kazanmasına ve bu farkındalığı, yaşantısına daha tam ve özgür bir şekilde yanıt vermek üzere kullanmasına yardımcı olmaktır. Freud’un (1933, s. 80) ünlü ifadesiyle: “İd’in olduğu yerde ego olacaktır.”
2. Kleinci–nesne ilişkileri/çatışma modeli [Kleinian object relations/conflict model]
Bu modelde çatışma, sevgi ile nefret, bağımlı olunacak bir nesneye duyulan ihtiyaç ile o nesneyi kaybetme korkusu arasındadır. İçsel parçalanmayı [internal fission] önlemek için yıkıcı dürtüler dışa yansıtılır, bu da kendiliği zayıflatır. Aktarım, yansıtmalı özdeşim ve yanılsamalı algı süreçleriyle biçimlenir. Terapistin görevi, bu projeksiyonları taşımak ve hasta onları kabul etmeye hazır olduğunda, ona iade etmektir (Bion, 1962a). Direnç, analistin “iyi memesi”ne [good breast] -yani yardımcı atmosferi ve yerinde müdahaleleriyle iyileştirici bir figür haline gelen analiste- duyulan bağımlılığı kabul etmenin yarattığı zorluk etrafında şekillenir. Bu “iyi meme” haset edilecek bir nesneye ve kayba açık bir varlığa dönüşeceği için, bu bağımlılık tehdit edici hale gelir. Psikanalitik süreç, hastayı paranoid–şizoid konumun bölmeci yapısından, depresif konumun bütünlük deneyimine doğru taşır.
3. Kişilerarası–nesne ilişkileri/eksiklik modeli [Interpersonal–object relations/deficit model]
Bu modelde odak noktası “şimdiki aktarım”dır [present transference] -yani analist ile hasta arasında o anda yaşanan bilinçdışı etkileşim. Direnç, bir çatışmanın değil, bir eksikliğin [deficit] dışavurumu olarak görülür. Hasta, gelişimsel yaşantılarından dolayı zarar görmüştür ve nevrotik olmayan biçimde tepki verebilecek kapasiteye sahip değildir. Tedavinin regresif [regressive] etkisi altında, hasta eski uyumsuz örüntülere tutunur, çünkü başka bir yolu bilmemektedir (“kötü bir nesne hiç nesne olmamasından iyidir”). Değişim, tedavi sürecinde sunulan yeni bir empati ve ilgi deneyimi yoluyla gerçekleşir; hasta, bu deneyim üzerinden güvenli bir kendilik duygusu ve yardım edici ilişkiler kurma kapasitesi geliştirmeye başlar.
Özetle, bu üç modelde analitik iyileşme, sırasıyla, içgörü [insight], taşıma/kapsama [containment] ve yeni deneyim [new experience] yoluyla gerçekleşir. Çoğu psikanalitik süreç, bu üç unsurun tümünü çeşitli derecelerde barındırır ve hiçbir analiz, tek bir yaklaşıma indirgenemez. Örneğin, “Kleinci” terapiler genellikle içgörü ve kapsama etrafında şekillenirken, “Kohutçu” analizler kapsama ve yeni deneyime odaklanır; çağdaş Freudyen yaklaşımlar ise içgörü ile yeni deneyimi bir araya getirir, vb. Bu noktada Wallerstein’ın (1992) “ortak payda” [common ground] bakış açısıyla uyumlu olarak şunu söylemek mümkündür: Klinik gerçekliğe ne kadar yaklaşırsak, farklılıklar o kadar bulanıklaşır; buna karşılık, metapsikolojik düzlemde “bakış açısını genişlettikçe” [zoom out], bu farklılıklar daha belirgin ve keskin hâle gelir.
Eğitim
Eğer psikanaliz, Freud’un (1937) deyimiyle, “imkânsız mesleklerden” biri ise (yani sonucunun kesin biçimde öngörülemediği mesleklerden), psikanalitik eğitim de bazı çözümsüz ikilemler barındırır. Psikanalizin çoğulluğu, tanımının net olmaması, iyileşme ve değişim süreçlerine dair farklı görüşler, kavramların esnekliği ve kültürel farklılıklar, dünyadaki psikanalitik eğitimlerin hem biçim hem de içerik açısından büyük çeşitlilik göstermesine yol açmaktadır. Bu çeşitlilikler arasında şunlar yer alır:
adayların eğitime nasıl kabul edileceği,
eğitim analistlerinin nasıl seçileceği,
bu analistlerin adayın eğitimindeki rolleri,
haftalık görüşme sayısı,
süpervizyon ve seminerlerin içeriği,
bebek gözleminin ne derece önemli sayıldığı,
eğitimin süresi,
yeterlilik süreci.
Hatta kişisel analiz için ödeme yöntemleri bile farklılık gösterir: Örneğin bazı Avrupa enstitülerinde, sigorta şirketi seans ücretlerini karşılasa bile, adayların bu bedelleri geri talep etmelerine izin verilmez. Bu durum, psikanalitik eğitimin ne denli yüksek bir finansal yükümlülük gerektirdiğini açık biçimde ortaya koyar.
İdeal olarak, psikanalitik eğitim süreci öğretici olmalı, fakat indoktrine edici (dogmatik biçimde aşılayıcı) olmamalı; psikanalitik çerçeve içinde düşünsel özgürlüğü teşvik etmeli, fakat psikanalizin herhangi bir alt türünü tek geçerli yaklaşım olarak benimsememelidir. Eğitim yapısının organizasyonu, eğitim süreci içinde ortaya çıkan güçlü aktarım ve karşıaktarım tepkilerinin düzenlenmesi gerekliliğini yansıtır. Bu dinamikler her yerde mevcuttur:
aday ile analisti arasında,
aday ile hastası arasında,
aday ile süpervizörü arasında,
süpervizör ile analist arasında,
analist ile kurum arasında.
Eğitim analizi, süpervizyon ve kurum arasındaki ikililerde [dyad] “yeterince iyi” bir mesafe olması, öğrenme ve gelişim için uygun koşulları sağlar. Buna karşılık, müdahaleci [intrusive] bir sistem, kendini ifade etme korkusuna ve en kötü durumda, analistinin bir kopyası olarak biçimlendirilmiş “analitik klonlar”ın ortaya çıkmasına yol açabilir. Her adayın süreci, özdeşim kurma, özdeşimi bırakma, ayrışma ve bağımsızlaşma adımlarını içermelidir. Tüm bu boyutlar, özellikle Kernberg (2014) tarafından olmak üzere, yoğun biçimde eleştirilmiş ve sorgulanmıştır.
Psikanalitik değerler
Auden’ın (1952) ölüm ilanı şiirinde yazdığı gibi: “Freud artık bir kişi değil, bütün bir kanaat iklimidir.” Bu kitabın odağı neredeyse bütünüyle klinik olsa da, psikanalizin ahlaki ve kültürel önemini de kabul etmek önemlidir. Freud (1930), toplumu, id karşısındaki ego gibi, ilkel erotizm ve saldırganlıktan oluşan bir denizin üzerinde duran ince bir uygarlık cilası olarak görmüştür. Yıkıcılık karşısında denge ve cesareti savunması -onun “trajik vizyonu” (Schafer, 1976)- ve daha ilkel dürtülerin kültürel başarıya yüceltilmesinin gücüne yaptığı vurgu, Freud’u bir bilim insanı olduğu kadar bir ahlakçı da kılar (Reiff, 1959).
Freud’un kültürel ve ahlaki eleştirisi, çağdaş psikanalitik yazarların ilgilerinde bulunabilir; bu yazarların birçoğu, psikanalitik vizyonun muğlaklığını vurgular: Psikanaliz, eleştirdiği toplumun tam da kendisini hem açığa çıkarır hem de bir ölçüde meşrulaştırır ve terapötik olarak güçlendirir (Barratt, 2019; Frosh, 1997). Bu muğlaklık feminist psikanaliz içinde belirgindir; feminist psikanaliz, Freud’un fallus-merkezciliğine yönelik düşmanlığından, psikanalizin toplumsal cinsiyetin gelişimini anlamaya nasıl yardımcı olabileceğini, biseksüellik nosyonunun ataerkilliğin kültürel göreceliğine nasıl işaret ettiğini ve bir terapi olarak psikanalizin kadınların, zorunlu olarak erkek değerlerine ve vizyonlarına uyma baskısı üretmek yerine, gerçek kendiliklerini bulmalarına nasıl yardımcı olabileceğini takdir etmeye doğru ilerlemiştir (Benjamin, 1988; Irigaray, 2012). Lacan (1964) bile, babasal yasanın kaçınılmaz olduğu konusundaki ısrarıyla birlikte, yabancılaşmış kendiliklerin söylemin keşfi aracılığıyla nasıl bulunabileceğini de gösterir -başarılı psikanalizin kilit bir yönü, kişinin kendi sesini ve onunla birlikte güçlenmiş bir kendilik hissi / kendilik duyumu [sense of self] bulmasıdır.
Klein etkisindeki kültür eleştirmenleri (Young, 1994), yansıtma, bölme, sapkın yıkıcılık, nefret ve cinsel şiddete ilişkin psikotik süreçlerin, ev içi ve siyasal yaşamın yüzeyinden pek de uzakta gizlenmediğini vurgular. Psikanalizin ahlaki duruşu, toplumsal ve siyasal tartışmanın merkezinde yer alan bir dizi kaygıyı içerir (Morgan, 2019). İlk olarak, hakikate, ne kadar acı verici olursa olsun gerçeği görmezden gelmek yerine onunla yüzleşme gerekliliğine yönelik üstün bir değer atfedilir (Steiner, 1993). Bu, kötülüğün sevgi tarafından dışarı atıldığı basit çözümlere yönelik bir kuşkuculuğa götürür; ikisi arasında bir denge, daha gerçekçi bir olasılıktır. İkinci olarak, psikanaliz ailesel bakım ile iyi bir toplum arayışı arasında bir bağ kurar: “oyun hakkı” [right to play] herhangi bir psikanalitik siyasal bildirgede yer alırdı. Üçüncü olarak, psikanaliz özerkliğe, yoksunluktan özgür olmaktan bağımsız olarak, kendi başına üstün bir değer atfeder -bu, liberal geleneğin merkezinde yer alan bir görüştür- ve özerkliğin beşiğinin duyarlı ebeveynlik olduğunu gösterir; bunun yokluğu ise, şans varsa, psikanaliz tarafından telafi edilebilir (Holmes & Lindley, 1994).
Bu tür çeşitlilik içeren fikirler, psikanalizin metapsikolojik üstyapısından doğar. Bununla birlikte, psikanaliz mitlerden ya da arzulardan daha fazlasına dayanacaksa, klinik kuram ve pratiğin sağlam temelleri üzerine oturmalıdır; bu temellerin ortaya konması da bu kitabın gerekçesini ve amacını oluşturur.
Bu tür düşünceler, psikanalizin varsayımsal üstyapısının bir parçasıdır; bu yapının herhangi bir bölümü, yetersizliği kanıtlandığı anda, herhangi bir kayıp ya da pişmanlık duymaksızın terk edilebilir ya da değiştirilebilir.
(Freud, 1925, s. 31)
Freud’un, yeni fikirlerin önceki temeller üzerine inşa edildiği arkeolojik metaforu (bkz. Bölüm 1), psikanalitik kuramın kendisi için de geçerlidir. Bazı fikirler yeniden işlenirken, bazıları neredeyse özgün hâlleriyle korunmuştur. Freud’un kendisi kuramsal modellerini sürekli olarak gözden geçirmiş ve ihtiyaç duyulduğunda onları köklü biçimde değiştirmekten çekinmemiştir. Onun takipçileri de bu yaklaşımı benimseyerek yoluna devam etmiş ve psikanalitik zihin modelleri de birçok gelişimsel değişim geçirmiştir. Bunun sonucunda, çoğu model tutarlı bir bütün oluşturmaktan ziyade, farklı soyutlama düzeylerinde kavramlar içeren karmaşık bir düşünce matrisi meydana getirmiştir. Birbiriyle çelişkili görünen kuramsal ifadeler zaman zaman rahatsız edici bir biçimde yan yana dururlar; bunun bir nedeni, psikanalitik kuramın birden fazla soyutlama düzeyinde yer alıyor olmasıdır.
Waelder (1960), psikanalitik kuramın şu soyutlama düzeylerini tanımlamıştır:
Klinik yorum – belirli bir hastaya ilişkin bir kuram ya da formülasyon.
Belirli hasta gruplarına yönelik klinik genellemeler, örneğin “narsisistik örgütlenmeler” (bkz. Bölüm 4).
Savunma mekanizmaları veya aktarım gibi genel psikanalitik kavramlar. Bu bölümde esas olarak odaklanacağımız düzey budur.
Ödipus kompleksi ya da ölüm dürtüsü gibi genel açıklayıcı kavramlar.
Farklı kuramsal yaklaşımların temelinde, dünyaya ilişkin değişen bazı varsayımlar yatar: yaşantının ne ölçüde çevre tarafından belirlendiği ve ne ölçüde doğuştan geldiği; temelde umutlu mu yoksa “depresif gerçekçi” bir bakış açısının mı benimsendiği; zihne mekanik mi yoksa hümanistik bir çerçeveden mi yaklaşıldığı; determinizm ile özgürlük arasındaki denge; zihinsel süreçlerin kişisel anlamlar ve dil yerine kişisel olmayan kuvvetler olarak mı ele alındığı; zihinselcilik [mentalism] mi yoksa realizm [realism] mi benimsendiği; ve psikolojik fenomenlerin öncelikle içsel [intrapsychic] mi yoksa kişilerarası [interpersonal] mı olarak görüldüğü.
Tüm bu meseleler, psikanalizin felsefi ve kültürel yorumcuları tarafından ele alınmıştır (Appelbaum, 2013; Cavell, 1988, 1994; Greenberg & Mitchell, 1983; Holmes & Lindley, 1989). Ancak bu kitabın klinik bakış açısından bakıldığında, iki boyut özellikle öne çıkar. İlk olarak, kişilik gelişiminde çevresel [environmental] etkenlerle intrapsişik [intrapsychic] etkenler arasındaki denge; ikinci olarak ise zihinsel olgulara yaklaşımda neden [causation] ve mekanizma [mechanism] mı, yoksa kavrayış [understanding] ve anlam [meaning] mı öncelenmelidir sorusu öne çıkar. Freud, farklı dönemlerde bu tartışmaların her iki yönünde de konumlanmıştır. Başlangıçta, özellikle çocuklukta baştan çıkarılma ya da savaş nevrozu gibi travmatik dış olaylara vurgu yaparak çevresel etkenleri ön plana koymuştur. Ancak daha sonra geliştirdiği dürtü-yapısal modelde [drive-structural model] içsel dünyayı birincil olarak görmüştür. Dışsal olaylar, artık neden olmaktan çok, Ödipus kompleksi gibi doğuştan gelen örüntüleri tetikleyen unsurlar olarak ele alınmıştır. Bu vurgu farkı günümüzde de devam etmektedir. Bu kitapta modelleri intrapsişik [intrapsychic], kişilerarası [interpersonal] ya da karma [mixed] olarak sınıflandıracağız. Benzer şekilde, Freud başlangıçta patolojik zihinsel yaşama dair bilimsel ve nedensel bir açıklama üretmeyi hedeflemişken, çalışmaları ilerledikçe anlam, anlatı ve iletişim konularına giderek daha fazla önem vermeye başlamıştır.
Klinisyenlerin karşı karşıya kaldığı ikilem şudur: Etkili bir şekilde çalışabilmek için -özellikle mesleki kariyerin başlangıcında- sağlam bir kuramsal çerçeveye ihtiyaç vardır; ancak insan zihninin ve insan güdülerinin tüm işleyişini tek bir modelin bütünüyle açıklayabilmesi pek olası değildir. Uygulamada, çoğu analist temel bağlılıkları belirli bir kuramsal okula dayansa da, farklı kuramlardan oluşan bir bileşimi kullanır. Bu bölüm, kitabın ilerleyen bölümlerinde ayrıntılandırılacak olan temel psikanalitik kavramların ve modellerin şematik bir genel görünümünü sunmaktadır (karş. Auchincloss, 2015).
Bilinçdışı
Bilinçdışı [unconscious] kavramı, genellikle psikanalizle eşanlamlı olarak görülür. Freud her ne kadar bilinçdışını “keşfetmiş” olmasa da (Ellenberger, 1970; Hopkins, 2012), onun normal ve patolojik zihinsel yaşamdaki rolünü sistematik biçimde inceleyen ilk kişidir. Günümüz perspektifinden bakıldığında, bilinçdışı dört temel şekilde kavramsallaştırılmaktadır.
“Kendi başına bir varlık” olarak bilinçdışı
Freud başlangıçta bilinçdışını “zihinsel aygıt”ın [mental apparatus] (Laplanche, 1989) bir parçası olarak görmüştür; bu aygıt, Kantçı anlamda doğrudan kavranamayan, ancak rüyalar, nevrotik semptomlar ve dil sürçmeleri gibi “irrasyonel” zihinsel fenomenleri belirleyen bir varlıktır. Freud, kabul edilemeyen anıların, düşlemlerin (phantasies – bu yazım, onları gündüz düşleri ya da bilinçli dilekler anlamındaki “fanteziler”den [fantasies] ayırmak için kullanılır), arzuların, düşüncelerin, fikirlerin ve acı verici yaşantıların bazı yönlerinin, onlara eşlik eden duygularla birlikte bastırma yoluyla bilinçdışına itildiğini öne sürmüştür. Freud, yayımlanmamış eseri “Tasarı”da [Project], bilinçdışının rolüne dair nörobiyolojik bir açıklama geliştirmeyi ummuştur; bu açıklama, psişik enerjinin ya da libidonun akışı, bağlanması ve boşalması temeline dayanır. Her ne kadar bu “hidrolik” model büyük ölçüde geride kalmış olsa da, modern nöropsikoloji, subliminal algılama [subliminal perception] ve “bilinçöncesi işleme [preconscious processing]” aracılığıyla, hayatta kalma açısından yaşamsal birçok zihinsel sürecin farkındalığın dışında gerçekleştiğini doğrulamıştır (Dixon & Henley, 1991; Solms, 2018b). Bu da bizi iki kavram arasında bir ayrım yapmaya götürür: “betimleyici bilinçdışı [descriptive unconscious]”, yani fizyolojimizin diğer yönleri gibi farkında olmadığımız zihinsel yaşantılarımız; ve “dinamik bilinçdışı [dynamic unconscious]”, yani zihinsel acı ya da çatışma potansiyeli taşıyan içeriğin amaçlı biçimde bastırılmasıdır.
Gizil anlamların deposu olarak bilinçdışı
Çağdaş psikanalizde mekanizmadan anlam yönelimli bir anlayışa geçişle birlikte, “bilinçdışı” artık hastanın farkında olmadığı duygulanımsal anlamların bir metaforu hâline gelir ve bu anlamlar analistle kurulan ilişki aracılığıyla ortaya çıkar. Bu bağlamda “bilinçdışı” bir isim olmaktan çok bir sıfat işlevi kazanır: “bilinçdışı” bir varlık [the unconscious] değil, “bilinçdışı süreçler” [unconscious processes] söz konusudur. Bu yaklaşım, psikanalizi postmodern düşüncedeki çokanlamlılık [polysemy] kavramıyla ilişkilendirir; yani her kültürel olgu ya da “metin” içerisinde birden fazla anlam bulunabilir. Bu anlayışta analistin görevi, zihinsel aygıtın bir anatomisti olmak değil, bu gizil anlamları birlikte keşfetmektir.
Bilinçdışının gizemi
Jung (1916) ve onun yorumcuları (Corbett, 2012; Fink, 2011), bilinçdışının daha soyut, neredeyse mistik bir yönünü vurgulamışlardır. Jung özellikle insan deneyiminin dinsel ve spiritüel yönleriyle ilgilenmiş ve “kolektif bilinçdışı [collective unconscious]” kavramını ortaya atmıştır. Ona göre bu bilinçdışı, Freud’un tanımladığı kişisel bilinçdışından daha derin bir zihinsel düzeyde yer alan, tüm insanlığa ortak, önceden var olan bir anlam ve simge dizisinden oluşur. Bu görüşünü, çok farklı din ve kültürlerin inanç ve mitolojilerinin tarih boyunca ve dünyanın çeşitli bölgelerinde büyük ölçüde ortak temalara sahip olduğu bulgusuna dayandırmıştır. Jung bu yaklaşımı hastalarına da uygulamış ve su, yılan ya da mandalaya benzer desenler gibi rüya imgelerinin “psişik genetik mirası [psychic genetic inheritance]” temsil ettiğini, yani bireysel deneyimlerin özgünlüğünden önce gelen evrensel bir mirasa işaret ettiğini savunmuştur.
Geçmişteki bilinçdışı ve şimdiki bilinçdışı
Sandler ve Sandler (1987; Sandler, 2018), klinik açıdan işlevsel bir ayrım yaparak “geçmişteki bilinçdışı [past unconscious]” ile “şimdiki bilinçdışı [present unconscious]” kavramlarını ortaya atmışlardır. Yetişkinin geçmişteki bilinçdışı, yanıtlarını, arzularını ve ihtiyaçlarını çocukluk hâlâ sürüyormuşçasına güçlü biçimde belirlemeye devam eden “içteki çocuk”tur [child within] ve değişmeden kalmış bir biçimde işler. Şimdiki bilinçdışı ise bilinçöncesine (bu bölümün ilerleyen kısımlarında ele alınacaktır) daha yakın bir yapıda olup, bugündeki dengeyi korumaya yöneliktir; geçmişteki bilinçdışını dönüştürerek onun düşlemsel içeriğine -her ne kadar zayıflatılmış biçimde de olsa- ifade alanı açar. Geçmişteki bilinçdışı, ilkel nesne temsilleriyle işler ve geçmişe göre tepki verirken; şimdiki bilinçdışı, nesneleri bugünde algılandığı ve tasarlandığı şekliyle temsil eder. Sandlerlar, psikanalitik tedavide analistin her zaman şimdiki bilinçdışından geçmişteki bilinçdışına doğru çalışması gerektiğini; yani geçmişteki travmaların yeniden inşasına geçmeden önce analitik etkileşimin “burada-ve-şimdi”sine dikkat edilmesi gerektiğini savunurlar.
Freud’un modelleri
Freud’un zihin tasarımı üç temel evrede gelişmiştir: duygulanım-travma modeli [affect-trauma model], topografik model [topographical model] ve yapısal model [structural model] (Sandler, 1972).
Duygulanım-travma modeli
Freud’un en erken psikanalitik fikirleri, 1870 Fransız-Prusya Savaşı’ndan kalan travma mağdurlarıyla olan deneyimlerinden etkilenmiştir; bu kişilerdeki histerik felçler, cephede yaşanan travmatik deneyimlerle ilişkili görünmekteydi ve bu dehşet verici olayları dile getirme (duyguyu dışa vurmak [abreact]) olanağı bulduklarında semptomlar hafifliyordu. Freud daha sonra, histerik hastalarının -özellikle kadınların- çocukluklarında olumsuz cinsel yaşantılara sıklıkla değindiklerini fark etti. Bunun üzerine, savaş travmasına benzer bir biçimde, cinsel istismar gibi acı verici dışsal olayların “zihinsel aygıtı” alt edebileceğini ve bunun sonucunda oluşan duygulanımlarla başa çıkamayarak bu etkilerin histeri semptomları biçiminde ortaya çıktığını öne sürdü: ağrılar, felçler, dissosiyatif durumlar, açıklanamayan nöbetler vb. Freud, günümüzde travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) kapsamında değerlendirilen, güncel travmalardan kaynaklandığını düşündüğü “güncel nevrozlar”ı [actual neuroses] (nevrasteni ve anksiyete) -ve özellikle çocukluk travmasının sonucu olarak gördüğü- “psiko-nevrozlar”dan [psycho-neuroses] (histeri ve obsesyonel nevroz) ayırt etmiştir. Ancak bu iki nevroz türü arasında açık bir ilişki vardır: çünkü, Garland’ın (2002) da öne sürdüğü gibi, çocukluk travması bireyi, güncel travmaların etkisine karşı daha duyarlı hâle getiren bir yatkınlık etmeni olarak işlev görür.
Göllenerek birikmş duygulanımların [dammed-up affects] (hisler gibi) boşalmasının, psişik dengeyi tehdit ederek semptomlara yol açabileceği fikri, Freud’un metapsikolojisinin ilk evresini oluşturan “duygulanım-travma” referans çerçevesi [“affect-trauma” frame of reference] olarak adlandırılmıştır (Zepf & Zepf, 2008). Duygulanım-travma teması, günümüzde de psikanalitik düşüncenin önemli bir parçası olmaya devam etmektedir; özellikle de çocukluk çağı istismarlarının -fiziksel, duygusal ya da cinsel- gerçekliğinin ve bunların fiziksel ve ruhsal sağlık üzerindeki uzun vadeli etkilerinin ortaya konulmuş olmasıyla birlikte (Anda ve ark., 2006). Çocukluk travmasının doğası, farklı yazarlar tarafından farklı biçimlerde ele alınır: bazıları intrapsişik etkenlere, bazıları ise çevresel faktörlere vurgu yapar. İntrapsişik bir perspektiften bakıldığında Klein (1946) ve Kernberg (1975), çocukluktaki yoğun nefret, saldırganlık ve hasetin bizzat içsel olarak travmatik olabileceğini ileri sürerler ve olası sınır kişilik bozukluğu olan bireylerin, özümsenmesi mümkün olmayan bu tür aşırı olumsuz duygulara fazlasıyla maruz kalabileceğini; bunun da aşırı bölme ve yansıtmalara yol açabileceğini öne sürerler (bkz. Bölüm 4). Buna karşılık Kohut’a göre ilksel travma kişilerarasındadır: ebeveyn empatisinin yetersizliği, bütünlüklü bir kendilik duygusunun bozulmasına yol açar ve ilerleyen yaşamda saldırganlık gibi “dağılma ürünleri”nin [disintegration products] ya da bağımlılık, kompulsif cinsellik ve hatta kendine zarar verme gibi kendini yatıştırma girişimlerinin ortaya çıkmasına neden olur.
Her iki yaklaşımda da travma, acı verici bir duygulanımı harekete geçirir; bu duygulanım, daha sonra bilinçten “kovulur/sürgüne gönderilir” [banished] ancak bu bastırmanın bedeli, ya fizyolojik dengenin bozulması ya da acıyı uzak tutmak için ruhsal enerjinin harcanması olur -oysa bu enerji sevgiye [love] ve oyuna [play] ayrılabilir olmalıydı. Bower (1981), anıların hatırlanmasının duygu durumuna bağlı olduğunu ortaya koymuştur. Bazı anılar, yalnızca kaydedildikleri sıradaki duygu durumu yeniden yaşandığında hatırlanabilir. Bu da, “aktarımda yeniden sahnelenebilen travmanın [replay]” daha az bunaltıcı bir şekilde işlenmesine olanak tanıdığı anlamına gelir: kayıp yas tutulabilir, öfke ifade edilebilir ve bu bazen kabullenmeye, hatta affetmeye yol açabilir.
Topografik model
Yunanca’da topos “yer” anlamına gelir; topografi [topography] ise bir arazinin fiziksel yerleşimini tanımlar. Freud (1915, 1925), “topografik yaklaşım”dan ve “zihinsel edimlerin topografisi”nden söz eder. Bu yaklaşım, onun ünlü buzdağı metaforunda ifadesini bulur: bilinçli zihin, çok daha büyük ama suyun altında kalmış bir bilinçdışı üzerine oturur ve bu ikisinin arasında, bastırılmamış ama o anda etkin olmayan anı ve düşünceleri içeren bilinçöncesi yer alır. Zihnin bilinçdışı, bilinçöncesi ve bilinçli olmak üzere üç ayrı sisteme bölünmesi, Freud’un çalışmalarının ikinci evresini (1897–1923) başlatmıştır; bu modelde hâlâ beynin lokal işlevlerine dair izler mevcuttur ve Freud’un önceki nörolog kimliğine bir gönderme niteliği taşır. Günümüz psikanalizi, topografik kavramları anatomik çağrışımlarından arındırılmış biçimde hâlâ kullanmaktadır; Freud da her bir zihin bölümünü birer “sistem” olarak görerek benzer bir yaklaşım benimsemiştir -örneğin “bilinçdışı sistem”, “bilinçöncesi sistem” vb. Bu yaklaşım, zihnin farklı bölümlerinin rol ve işlevlerine odaklanan “yapısal model”e [structural model] (bu bölümün ilerleyen kısımlarında ele alınacaktır) yumuşak bir geçişi mümkün kılar. Günümüz nörobilimi hem topografik hem de sistemik unsurları kabul eder. Üçlü beyin modeli [triune brain] -sürüngensel (medulla), paleo-memeli (orta beyin) ve neo-memeli (korteks) bölümleriyle- topografik bir yapıdır; ancak günümüzde beyin işlevleri, limbik sistem [limbic system] gibi ağ yapısı içindeki birbirine bağlı düğüm noktaları ya da merkezler olarak, topografik olmayan terimlerle ele alınmaktadır (Oldham & Fornito, 2019).
“İki ilke”
Freud’un kuramsal gelişiminin bu evresinden çıkan temel fikirlerden biri, zihinsel işleyişin “iki ilkesi” arasındaki karşıtlıktır (Freud, 1911): birincil ve ikincil süreç [primary and secondary processes]. İkincil süreç düşüncesi, mantıklıdır; zaman, mekân ve nedensellik yasalarına uyar. Buna karşılık, birincil süreç düşüncesi, rüyalar, düşlemler ve çocukluk yaşantısı gibi alanlara özgüdür; burada zaman, mekân ve mantık yasaları geçerli değildir. Birincil süreç düşüncesinde geçmiş, şimdi ve gelecek birlikte var olabilir; farklı olaylar aynı anda ve aynı yerde meydana gelebilir; bir sözcük ya da görsel simge, birden çok nesneyi temsil edebilir ya da birbirinden farklı, hatta çelişkili anlamlar taşıyabilir. Birincil süreçlere aşina olmak, analitik çalışmanın vazgeçilmez bir önkoşuludur ve bu durum, analistlerin kişisel terapi almalarının zorunlu [de rigueur] sayılmasının pek çok nedeninden yalnızca biridir.
Bilinçdışı ve bilinçöncesi
Freud, seçici dikkatin doğası gereği birçok psikolojik sürecin betimleyici anlamda bilinçdışı olduğunu fark etmiştir; yani birey bu süreçlerin farkında değildir, ancak bunlar kolaylıkla bilince getirilebilir. Bu tür süreçler ne bastırmaya tabidir ne de birincil süreçlerin etkisi altındadır. Freud, bu bilinçdışı ama bastırılmamış olguları “bilinçöncesi sistem”e [the system preconscious] atfetmiştir; topografik modelde bu sistemin temel rolü, kolay erişilebilir düşünceler ve anılar için bir depo olmaktır. Ancak Freud’un düşünceleri zamanla geliştikçe, bilinçöncesi sistemin aynı zamanda, bilinçdışı sistemden gelen içgüdüsel arzuları değiştirip onları bilinçli sistem için kabul edilebilir hâle getirebilen bir sansür [censor] gibi de işlev görebileceğini fark etmiştir.
İçgüdü kuramı
Psikanalitik kuramın evriminde, duygulanım-travma çerçevesinden topografik modele geçiş, önemli bir dönüşümü temsil eder. İlgi odağı, dış gerçekliğin etkisinden, Freud’un insanlığın içgüdülerle -ya da dürtülerle [drives]- mücadelesi tarafından yönetildiğini düşündüğü içsel dünyaya kaymıştır.
İçgüdü [instinct] ya da dürtü [drive] kuramı, insan güdülerini [motivation] açıklamak amacıyla Freud tarafından ortaya atılmıştır. Ancak bu kuram çevresinde bir kavramsal karışıklık doğmuştur; çünkü Strachey, Almanca metindeki hem “Instinkt” hem de “Trieb” terimlerini İngilizceye “instinct” olarak çevirmiştir. Freud bu iki terimi zaman zaman birbirinin yerine kullanmış olsa da, Instinkt, doğuştan gelen davranış örüntüleri ve tepkileri ifade eder. Freud, içgüdüleri -fantezilerden [phantasy] oluşan- temel gelişimsel ihtiyaçlar olarak görmüş, bunların buyurgan bir niteliğe sahip olduğunu ve ifade edilip doyurulmaları gerektiğini savunmuştur. Daha güdüleyici bir anlam taşıyan Trieb ise, hayatta kalma ya da üreme gibi genel bir amaca yönelik bir itki ya da basınç anlamına gelir.
Freud her zaman “inatçı bir düalist” idi (Jones, 1953). İçgüdülere dair ilk formülasyonunda Freud (1905), hem normal gelişimde hem de psikolojik rahatsızlıkların kökeninde cinsel ya da libidinal dürtülere vurgu yapmıştır; daha sonraki dönemlerde ise saldırgan ve yıkıcı dürtülere, yani “ölüm dürtüsü”ne (Freud, 1920, 1930) ağırlık vermiştir. Bu yaklaşım, ikili içgüdü kuramı [dual-instinct theory] olarak tanınır; oysa Freud, daha önce libidoya ek olarak kendini koruma (yani ölüme karşı koyma) dürtülerini de vurgulamıştır. Birey, bu dürtülerin ya da içgüdüsel arzuların merhametine kalmıştır; yetişkinlikte ortaya çıkan semptomlar, bu “ilkel” çocukluk talepleriyle başa çıkmak üzere devreye giren psikolojik savunmalardan kaynaklanır. Bu arzular bilinçdışı sistemin bir parçasıdır; doğuştan gelen bir “boşalma” gereksinimi taşırlar ve bu boşalımı gerçekleştirmek için gelişim sürecinde bir nesneyle bağlantılanırlar.
Bu klasik şemada, içgüdüsel arzuların bir kaynağı, bir amacı ve bir nesnesi vardır. Bu arzuların çocukluktaki kaynağı bedenseldir ve bu kaynak, ağız, anüs ya da genital bölge gibi bir erotik bölge olabilir; bu bedensel bölgelerde ortaya çıkan duyumlar gerilim oluşturur ve bu gerilim, boşalma yönünde hareket eder. Açlık hissi yaşayan bebek, bu gerilimi emme yoluyla azaltmayı hedefler. Zamanla, bu davranış artar ve içgüdüsel arzunun nesnesi -annenin memesi- sağlandığında açlık giderilmiş olur. Nesnenin varlığı ve niteliği hatırlanır; bebek bir sonraki açlık hissinde memeye dair anıyı canlandırır ve bu düşlem [phantas]) yeniden sahnelenir. Böylece, kaynak, amaç ve nesne, karmaşık bir etkileşimsel düşlem içinde bütünleşmeye başlar ve bu düşlemin bir kısmı bilinçdışı sistemde temsil edilir.
Bu örnekte yaşantı ve yeniden canlanan anı gerçek bir olaya -beslenmeye- dayansa da, ifadesi ve ardından gelen doyumu gerektiren ihtiyaç, hayal edilen bir olaya ilişkin olarak da ortaya çıkabilir. Eğer çocukluk dönemine ait, arzu doyurucu bir gündüz düşü kişinin iç dünyasında “yaşanır” ve daha sonra bastırılırsa, bilinçdışı sistem bu hayalî olayları birincil süreç ilkelerine göre ele alacak ve dolayısıyla onları gerçekmiş gibi işleyecektir. Bu gözlem, geri getirilen anılar [recovered memories] meselesi açısından klinik olarak büyük önem taşır. Travmatik bir anının geri getirilmesi ile arzu doyurucu bir düşlemin yeniden canlandırılması arasında -her ikisi de bastırmaya tabi olsa da- klinik ortamda ayrım yapmak çoğu zaman zordur. Bu nedenle her iki durumda da temkinli bir yaklaşım gereklidir.
Topografik modelin sınırlılıkları
Klinik deneyim, Freud’u topografik modelde giderek artan sayıda tutarsızlık olduğunu kabul etmeye yöneltti. Bunların başında, Freud’un zihin haritasında ideallere [ideals], değerlere [values] ve vicdana [conscience] yer olmadığını fark etmesi geliyordu. Ayrıca Freud, dış dünyanın zihinsel yapılar üzerindeki etkisinin ve savunmaların bilinçdışı doğasının daha ayrıntılı biçimde ele alınması gerektiğini fark etti. Örneğin anksiyete, başlangıçta bastırılmış “bedensel cinsel uyarım”ın ya da libidonun birikimi sonucu ortaya çıktığı düşünülen -cinsel arzunun hoş olmayan bir duyguya dönüştüğü- bir iç kaynaklı durum olarak görülüyordu (bkz. Bölüm 1). Ancak zamanla anksiyetenin yalnızca içsel değil, aynı zamanda doğrudan bir tehdide ya da tehdidin yol açtığı psikolojik çatışmalara tepki olarak da ortaya çıktığı anlaşıldı. Örneğin, ihmal eden bir ebeveyne karşı öfke duyan bir çocuk, bu öfkesini ifade etmekten ebeveynini tümüyle kaybetme korkusu nedeniyle kaçınabilir. Bu türden bir ebeveyn-çocuk ilişkisinin içselleştirilmesi, topografik modelle kolayca bağdaştırılamıyordu.
Narsisizm Üzerine [On Narcissism] (Freud, 1914) ve Yas ve Melankoli [Mourning and Melancholia] (Freud, 1917) başlıklı makalelerinde Freud, içsel ve dışsal dünyalar arasındaki etkileşime özellikle vurgu yapmaya başlamıştı; bu durum, özellikle içeatım [introjection], içselleştirme [internalisation] ve özdeşim kurma [identification] kavramlarında belirgindir. Freud, örneğin sert ya da cezalandırıcı bir ebeveyn deneyiminin, bir bireyin içsel dünyasının yapısal bir parçası hâline nasıl geldiğini sorgulamaya başlamıştır.
Yapısal kuram
Yapısal modelin [structural model] ortaya çıkışı (Freud, 1923), Freud’un bu sorulara yanıt arayışıydı ve bu arayış kuramsallaştırmasının üçüncü ve son evresini (1923–1939) başlatmıştır. “Bilinçdışı” kavramı, Freud’dan önce gerek edebiyatçı ve şairlerce, gerekse bilim insanları tarafından “keşfedilmiş” olduğundan, bu model aynı zamanda yaşlanan Freud’un yalnızca kendisine özgü kalıcı bir kuramsal miras yaratma arzusunu da yansıtıyor olabilir (Barratt, 2019).
Yapısal modelde, Freud (1923), insan kişiliğinin üç parçası ya da “yapısal bileşeni [structural components]” olduğunu öne sürmüştür; bunlar, bilinen halleriyle id, ego ve süperego olarak çevrilmiştir -ya da Bettelheim’ın (1985) iddiasına göre, yanlış çevrilmiştir. Topografik kuramda olduğu gibi, bu bileşenler de günümüzde yapısal varlıklar olmaktan çok, işlevler olarak düşünülmektedir; yani yavaş değişen ve tepkisel olarak dengeli psikolojik örgütlenmeler (Friedman, 1978; Rapaport, 1967).
İd
Freud, “Das Es” terimini -Strachey’nin çevirisiyle kişisel olmayan “o” ya da “id”- psikosomatik hekim George Groddeck’ten ödünç almıştır. Groddeck, bedenlerimiz ve zihinlerimiz üzerinde tam denetim sahibi olmadığımızı, tersine onlar tarafından yaşandığımızı vurgulamak konusunda ısrarlıydı. Freud’un (1933, s. 105) ifadesiyle:
“İd, kişiliğimizin karanlık, erişilemez parçasıdır… Ona ancak benzetmeler yoluyla yaklaşabiliriz: Onu bir kaos, fokurdayan uyarımlarla dolu bir kazan olarak adlandırırız… İçgüdülerden gelen enerjiyle doludur; ancak herhangi bir örgütlenmesi yoktur, kolektif bir irade üretmez -yalnızca, haz ilkesine uygun olarak içgüdüsel ihtiyaçların doyumunu sağlamaya yönelik bir itki barındırır.”
Süperego
Freud’un (1914) yapısal modelden önceki dönemde ortaya koyduğu “ego ideali [ego ideal]” kavramı, yapısal modelde süperego [superego] ya da “üst-benlik [over self]” olarak adlandırılan daha kapsamlı bir yapıya dönüşmüştür. “Süperego”, çocukluktan itibaren ebeveyn ya da diğer otorite figürlerinin ve daha geniş kültürel etkilerin içselleştirilmesi yoluyla oluşan, vicdan ve ideallerin deposu niteliğindedir. Nesne ilişkileri kuramı açısından bakıldığında, süperego yalnızca içselleştirilmiş bir ebeveyn değil, aynı zamanda bireyin kendi saldırganlık ve cezalandırıcılık eğilimlerinin projekte edildiği bir ebeveyn temsili olarak görülür. Bu nedenle, süperegoyu oluşturan içselleştirilmiş ebeveyn ve diğer figürler hem düşlem hem de gerçeklik öğeleriyle şekillenir. Süperego düzeyinde sert ve cezalandırıcı olarak deneyimlenen bir ebeveyn, gerçek yaşamda aslında oldukça yumuşak ya da iyi huylu biri olarak görünebilir.
Süperegonun suçluluk duygusu, mükemmeliyetçilik ve doğru ya da yanlış olanı yapma kaygısını biçimlendiren bir yapı olarak kavramsallaştırıldığı göz önünde bulundurulduğunda, depresyonun, obsesif bozuklukların ve cinsel güçlüklerin etiyolojisinde önemli bir rol oynadığı kabul edilir. Ancak bireyler, süperegonun yaşamları üzerindeki etkisinin farkında olma düzeyleri açısından farklılık gösterirler. Örneğin, bazı bireyler yapmak istedikleri şeyin toplumda kabul görmüş değerlerle ya da kendi yetiştirilme tarzlarıyla çeliştiğinin oldukça farkındadır; oysa bazı kişilerde bu etki bilinçdışı bir suçluluk duygusu şeklinde ortaya çıkar (Freud, 1923). Örneğin, obsesif-kompulsif eylemleri gerçekleştirme zorunluluğuyla boğuşan bir hasta, bu davranışa neden yöneldiğine dair bilinçli bir fikre sahip olmayabilir ama bu davranışı yerine getirmezse aşırı bir suçluluk hissi yaşayabilir.
Ego
“Ego [ego]” ya da “Ben [I]”, kişiliğin akılcı, gerçekliğe yönelmiş ve yürütücü yönlerini tanımlar; ve bu yapı da yine kısmen bilinçli, kısmen bilinçdışıdır. Freud, egonun çift yönlü görevini şöyle tanımlamıştır: Bir yandan ego, ilkel id dürtülerini gerçeklik ilkesine uygun biçimde denetleyip dünyaya uyarlamalı; öte yandan ise, süperegonun taleplerini yumuşatmalı, onun baskılayıcı beklentilerine karşı denge kurmalıdır.
“Zavallı ego… üç sert efendiye hizmet eder ve onların taleplerini birbiriyle uyumlu hâle getirmek için elinden geleni yapar… Bu üç zalim efendi: dış dünya, süperego ve id’dir.” (Freud, 1933, s. 76)
Yapısal model, topografik modelin üzerine kolayca oturtulamaz. Her ne kadar bilinçdışı sistem ile id genellikle birincil süreç düşüncesine göre işleyen yapılar olarak eşdeğer kabul edilse de, id aynı zamanda yaratıcılık ve oyun için hayati bir kaynak olarak da görülmeye başlandığında, bu işlevler bilinçli düzeyde de ortaya çıkabilir. Tersine, bilinç sistemi ile ego da birbirine denk değildir; çünkü çoğu zaman birey, kişilerarası gerçekliğe savunmacı biçimde nasıl uyum sağlamaya çalıştığının farkında değildir. Yapısal perspektiften bakıldığında, klinik olarak asıl mesele, hastanın bir yönünün farkında olup olmaması değil, zihnin hangi parçasının etkili olduğudur: Hasta birincil süreçlere göre mi davranıyor ve düşünüyor, gereğinden fazla sert bir vicdanın etkisi altında mı, yoksa ego’ya uyumlu bir biçimde mi hareket ediyor?
Çatışma ve uyum
Nörolog kökenli Freud için, refleks hareketin ani gerçekleşen doğası ile psişenin iç dünyasında yer alan gecikme arasındaki zamanlığa dayalı temel bir karşıtlık vardır. Bir arzu, şekillendirilir, etkilenir, değiştirilir, geride tutulur (“özgür irade”ye karşılık “özgür istememe” [free won’t]), saptırılır ya da düşüncenin solgun örtüsüyle gizlenir. İçgüdüsel arzular, doğrudan ifade olanağına sahip değildir:
Topografik modelde, bilince ulaşabilmeleri için bilinçöncesinden geçmeleri gerekir;
Yapısal modelde ise, bu arzuları süperego ve ego engeller.
Bu arzular bilince ulaştıklarında artık öyle bir ölçüde dönüştürülmüşlerdir ki, ancak rüya analizi ve aktarımın çözümlenmesi yoluyla geriye doğru “yeniden çevrilerek (back translated)” anlamlandırılabilirler. İçgüdüsel arzular, savunma mekanizmalarıyla (bkz. Bölüm 4) örtülüdür; bu mekanizmalar, içsel çatışmayı en aza indirmek üzere devreye girer. Bu çatışma, içgüdüsel arzuların “haz ilkesine” (Freud, 1920) tabi olmasından kaynaklanır -oysa haz ilkesi, her zaman gerçeklik ilkesiyle uyumlu değildir. Yetişkinler için, çocukluk dönemine özgü arzular ve dürtüler, kimi zaman kaçınılmaz olarak yetişkin yaşamının kısıtlamalarıyla çatışma içine girer. İçgüdüsel arzuların doyumu, eğer bireyin kendini koruma gereksinimine tehdit oluşturuyorsa, ahlaki ve etik inançlarıyla çelişiyorsa, ya da toplumsal ve kültürel çevresinin beklentilerine karşı geliyorsa, ertelenir ya da dönüştürülür.
Freud sonrası modeller
Klasik modelde psikanaliz, kişiliği doğuştan gelen bir bölünme ve çatışma alanı olarak görme eğilimindedir: içsel talepler ile dış gerçeklik arasındaki bir mücadele, ve çoğu zaman başarısız kalan uyum çabaları… Bastırma, tüm bu çatışmaların bilincin halısının altına süpürülmesi olarak, birincil savunma mekanizması olarak değerlendirilir. Ancak birbirine zıt arzular varlıklarını sürdürür ve “bastırılanın geri dönüşü [return of the repressed]” -Freud’un doğrudan kullanmadığı ama Nietzsche’nin “bengi dönüş/sonsuz dönüş [eternal recurrence]” fikrine benzeyen bir ifade- nedeniyle, psişik gerilim kaçınılmaz olur.
Ego psikolojisi
Heinz Hartmann (1939, 1964), ego psikolojisinin kurucusu olarak, klasik kuramdaki çatışma modelini sorgulamış ve onun yerine egonun savunmaya yönelik olmayan yönlerini [non-defensive aspects of the ego] vurgulamıştır (bu yaklaşımı nedeniyle Lacan tarafından sert şekilde eleştirilmiştir; bkz. Bölüm 3, Lacancı bakış). Klasik kuramda ego, id’in talepleri ile dış dünyanın gerekleri arasında sıkışıp kalmış, bir tür çaresiz arabulucu olarak tasarlanırken; Hartmann, egoyu bu çatışma alanının dışında konumlandırmış ve böylece egonun dış dünya ile serbestçe etkileşim kurabildiğini, ayırt edebilme ve seçim yapabilme kapasitesine sahip olduğunu öne sürmüştür. Hartmann’ın modelinde, egonun çatışmasız alanı [conflict-free sphere of the ego], kişilik gelişimi içinde bağımsız olarak oluşur ve çevresel koşullar yeterince elverişli olduğunda, bu alan herhangi bir engelle karşılaşmadan gelişebilir. Bu alan; düşünme, algı, dil, öğrenme, bellek ve akılcı planlama gibi işlevleri kapsar. Kişiliğin bu yönlerinin gelişimi, bireyin haz ve doyum yaşantısını kolaylaştırır.
Freud, topografik modelde dikkati dış travmadan alıp zihnin iç işleyişine yöneltmiş, yapısal modelde ise odağı yeniden dış gerçeklikle ilişkili hale getirmiştir. Hartmann ise yapısal kuramı bir adım daha ileriye taşıyarak, haz kavramını yalnızca içgüdüsel arzuların doyumuyla değil, aynı zamanda dış dünyanın gerçekten sunabildiği olumlu yaşantılarla da ilişkilendirmiştir. Başka bir deyişle, haz yalnızca içsel dürtülerin doyurulmasından değil, dış dünyanın sağladığı iyi deneyimlerden de kaynaklanabilir.
Ego psikolojisinin bir diğer önemli katkısı, Freud’un egoyu kişisiz bir “yapı” [impersonal “structure”] olarak görmesi ile, egoyu kendiliğin bir açığa çıkma biçimi [manifestation of the self] olarak ele alan daha deneyimsel bir yaklaşım arasında yapılan ayrımdır -bu ikinci yaklaşım, Kohut’un kendilik psikolojisinde geliştirilmiştir. Avrupa geleneğindeki ego psikolojisinde ise Anna Freud (1936), egonun dış dünya ile ilişkisine ve kişiliğin normal ve uyum sağlayıcı yönlerine özellikle vurgu yapmıştır. Ona göre savunma mekanizmaları yalnızca iç dünyadan kaynaklanan tehlikelere karşı değil, aynı zamanda -örneğin “saldırganla özdeşim [identification with the aggressor]” durumunda olduğu gibi (bkz. Bölüm 4)- çocuğun gelişimsel çevresine yönelik bir yanıttır. Anna Freud’un yaklaşımı, ego psikologlarınınkine kıyasla yapısal modele daha az katı bir bağlılık gösteriyordu; o, topografik modelin klinik açıdan faydalı yönlerini vurgulamaya devam etti. Genel olarak ego psikolojisi, zaman içinde nesne ilişkileri kuramı ile giderek daha fazla bütünleşmiştir (Wallerstein, 2002). Bu birleşimin izleri, örneğin Kernberg (1976, 1980), Gill ve Hoffman (1982), Arlow (1985, 1991) ve Sandler (1987) gibi yazarların çalışmalarında hâlâ açıkça görülmektedir.
Klein–Bion modeli
Her ne kadar öncelikli olarak bir kuramcı değil, bir klinisyen olarak tanımlansa da, Melanie Klein’in psikanaliz tarihindeki en özgün ve sarsıcı düşünürlerden biri olduğu genel olarak kabul görür. Klein, topografik modelden yapısal modele geçişin birçok avantajına rağmen, bu süreçte intrapsişik yaşamda bilinçdışı düşlem [phantasy] kavramının gözden yitirildiğini fark etmiştir. Klein, özellikle ödipal öncesi erken dönem yaşantılara odaklanarak, düşlem kavramını psikanalitik kuramsal ve klinik dil içinde yeniden konumlandırmayı amaçlamıştır.
Kleinci “konumlar”
Melanie Klein en çok, zihinsel yaşamın iki temel “konum”u [positions] olarak tanımladığı “paranoid–şizoid [paranoid–schizoid]” ve “depresif [depressive]” pozisyonlar ile, “yansıtmalı özdeşim” [projective identification] kavramıyla tanınır (bkz. Bölüm 4). Brown (2010), Klein’in “konumları”nı bireyi içsel yıkıcılıktan korumak üzere harekete geçirilen düşlemler, kaygılar ve savunmalardan oluşan bütünleşmiş kümeler olarak tanımlamıştır. Paranoid–şizoid konumda, kaygının odağı yok olma ve dağılma tehdidi üzerinedir. Bebek, bu türden deneyimleri bölme ve yansıtma (bkz. Bölüm 4) yoluyla düzenlemeye çalışır: “kötü [bad]” deneyimler ayrıştırılır ve nesneye yansıtılır. Bu savunma, kırılgan bebek benliğini geçici olarak istikrara kavuşturur ve korur; ancak bu durumda nesne artık takip eden, zarar verici ve tehdit edici olarak hissedilir. Aynı zamanda, “iyi [good]” deneyimler de güvenli şekilde muhafaza edilmek üzere nesneye yansıtılabilir; bu durumda nesne idealleştirilmiş bir nitelik kazanır.
Daha sonraki depresif ya da “onarımcı konum”da [reparative position], Carveth, 2018), kaygı artık benliğin hayatta kalmasından çok, kişinin bağımlı olduğu nesnenin hayatta kalması üzerinedir. Birey, öfke ve hayal kırıklığı duyduğu nesnenin, aynı zamanda kendisine doyum sağlayan, sevilen ve seven nesne olduğunu fark eder. Bu farkındalık, ambivalansı ve suçluluğu tetikler. Klein’in “konumları” her ne kadar şematik ve birbirini dışlayıcı gibi görünse de, gündelik yaşamda bireyler bu iki pozisyon arasında sürekli olarak gidip gelir. Ayrıca, bu iki pozisyon arasında yer alan üçüncü bir pozisyon olarak tanımlanan “sınır [borderline]” konum da mevcuttur (bkz. Bölüm 10).
Düşlemler ve dürtüler
Freud için libido ve saldırganlık, yapısız fenomenlerdir [structureless phenomena]; bunların biçimi, gelişimsel bedensel evreler ile dürtülerin tatmini ya da hayal kırıklığı tarafından belirlenir. Ancak Klein için dürtüler, baştan itibaren nesnelere yönelmiştir ve önceden biçimlenmiş “birincil düşlemler [primary phantasies]” olarak ortaya çıkar. Bu nedenle zihinsel yaşamın temel birimi, bir nesne-ilişkili [object-related] bilinçdışı bir düşlem hâline gelir; Freud’daki gibi, kendiliğinden nesne yaratarak ifade arayan dürtüsel arzular değil. Klein’a göre bilinçdışı, zihinsel yaşamın en başından itibaren özgül içeriklere sahiptir -örneğin iyi, doyurucu ve seven “meme” gibi düşlemler -ki bunlar, içgüdülerin zihinsel karşılıkları ya da psişik temsilleridir. Bir içgüdüsel arzu, ancak ve yalnızca bilinçdışı bir düşlem olarak deneyimlenebilir (Isaacs, 1943).
Bebeğin ne ölçüde doğuştan bilgiye sahip olduğu ve bilinçdışı düşlemlerin [unconscious phantasies] gelişim süreci boyunca ne ölçüde oluştuğu sorusu, psikanaliz içinde süregelen bir tartışma konusudur. Klein’a göre, yıkıcılık ve bilinçdışı düşlem doğuştan gelir ve “birincildir [primary]”; dolayısıyla “bebek, annenin varlığına dair doğuştan gelen bilinçdışı bir farkındalığa sahiptir” ve bu da “bebeğin anneyle kurduğu ilksel ilişkinin temelini oluşturan içgüdüsel bilgiyi oluşturur” (Klein, 1957). Bu yaklaşım, Freud’un boş levha [tabula rasa] modelinin aksine, önceden programlanmış bir düşünen bebek [thinking infant] kavramını ortaya koyar. Bu görüş, gelişim psikolojisinden bir ölçüde destek bulmuştur. Ancak Stern’in (1985) sunduğu, uyum içinde olan mutlu bebek-anne ilişki tablosu, Klein’ın birincil haset ve nefret içeren modelinden oldukça farklıdır (bkz. Bölüm 3).
Bion ve kapsama (containment)
Freud’un erken yazılarında “nesne [object]”, yalnızca doyum sağlayan ya da doyumu engelleyen bir figür olarak görünür; ancak ödipal evreye gelindiğinde, nesneler artık tam biçimli anne ve baba figürleri hâlini almıştır. Freud, bir bebeğin birkaç yıl içinde dürtülerden insanlarla ilişkilere nasıl geçtiğini ayrıntılı biçimde açıklamamıştır. Klein, dürtü kuramını nesne bulmayla uzlaştırmaya çalışmış ve birincil nesne kavramını geliştirmiştir. Ancak Klein’ın analizanı olan Bion, Kleinci kuramı dürtülerden ilişkiler yönüne doğru belirleyici şekilde kaydırmıştır. Bion’un (1962) geliştirdiği “kapsayan ve kapsanan [container ve contained]” kavramı, yansıtmalı özdeşim (bkz. Bölüm 4) düşüncesini hem genişletmiş hem de olağan gelişimsel bir süreç olarak açıklamıştır. Bu modele göre, annenin prototipik bakım verici rolü, bebeğin projekte ettiği acı, ölüm korkusu, haset, nefret (ve belki de coşku ve sevinç) gibi duyguları kapsamak ve taşımaktır. Bu duygular, besleyici (ya da analiz bağlamında “dinleyen [listening]”) meme tarafından “zararsızlaştırılır [detoxified]” ve bebeğe geri verilir; böylece bebek, kötü yansıtmalardan ziyade anlaşıldığını ve tutulduğunu hissettiren olumlu yaşantılar edinir. Bu süreç aracılığıyla bebek, yaşantılarını anlamlandırmaya başlar ve anksiyeteyi taşıyabilen ve yatıştırabilen bir nesneyi içselleştirir.
Nesne ilişkileri kuramı
Bion, Kleinci düşünceyi yalnızca nesnelere değil, nesne ilişkileri düzlemine taşıyarak önemli bir kuramsal kayma gerçekleştirmiştir. Psikanalitik kuramcıların genel olarak üç ana gruba ayrılabileceği öne sürülmüştür:
İçsel dünyaya [internal world] odaklananlar (örneğin Klein),
Dış dünyaya [external world] odaklananlar -yani “Neo-Freudyenler”: Sullivan, Fromm, Horney, Erikson ve Bowlby,
Bu iki uç arasında yer alanlar: Winnicott, Bion ve Kohut.
Buna ek olarak, nesne ilişkileri kuramları arasında da önemli bir ayrım yapılabilir:
Dürtü kuramını içeren nesne ilişkileri modelleri
Dürtü kuramını içermeyen modeller
Fairbairn, Guntrip ve Sullivan, dürtü kuramını kuramlarına entegre etmeye çalışmamışlardır. Buna karşılık, Mahler (bkz. Bölüm 3), Klein, Kernberg ve Kohut, dürtü kuramıyla nesne ilişkileri kuramını bütünleştirmeye çalışmışlardır -gerçi Kohut, görece olarak saldırgan dürtüleri arka plana atmıştır. İngiliz yazarlar -Winnicott, Balint ve Sandler gibi- özellikle klinik formülasyonlarında dürtü kuramı ile nesne ilişkilerini birleştirmekte zorluk çekmemişlerdir. Fairbairn (1952a), Guntrip (1961, 1974), Winnicott (1953) ve Balint (1937), genellikle birlikte “Britanyalı nesne ilişkileri kuramcıları” olarak anılırlar (Greenberg & Mitchell, 1983; Phillips, 1989). Bu yazarların katkıları farklılık gösterse de, aralarında bazı temel varsayımlarda ortaklaştıkları kabul edilir (Westen, 1990).
Nesne arayışı
Nesne ilişkileri kuramının merkezinde, bir insanın birincil güdüsel itkisinin başkalarıyla ilişki kurma arzusu olduğu inancı yer alır. Bebeğin erken dönem etkinliği, anneyle temas kurmaya yöneliktir: “Haz, nesneye götüren bir işarettir; tersine değil” (Fairbairn, 1952b) -yani, bizler öncelikle haz arayan varlıklar değil, nesne arayan varlıklarız ve nihai hedef, yalnızca ihtiyaçların doyurulmasını değil, aynı zamanda güvenlik ve rahatlık sağlayan bir başka kişiyle ilişki kurmaktır. Nesne arayışı biçimi, gelişim evresine göre değişir: başlangıçta beslenme ve karşılıklı bakışma yoluyla (Gergely, 2007; Wright, 1991), daha sonra ise ortak etkinlikler ve ilgi alanlarının paylaşımı yoluyla ifade bulur. Bu yaklaşım, haz arayışı kavramını tümüyle dışlamaz; zira Balint’in (1957) yerinde ifadesiyle, birey hem nesne hem de haz arayışındadır. Bununla birlikte, nesne ilişkilerinin başarısız olduğu durumlarda, saplantılı biçimde haz arayışı da psikopatolojik bir tepki hâline gelebilir.
Temsili dünya
Nesne ilişkileri kuramının temelinde, kendiliğin [self], onun nesnelerinin [object] ve bu ikisi arasındaki ilişkilerin [relationships] yer aldığı bir içsel dünya [internal world] kavramı yatar. Bu, Sandler’ın “temsili dünya [representational world]” olarak adlandırdığı yapıdır; Sandler bu dünyayı, içsel yaşamın sahnelerinin ve dramalarının oynandığı bir prosenyum sahnesine [proscenium] benzetmiştir. Bu içsel dünyadaki nesneler arasındaki ilişkiler, özellikle birincil süreçler devreye girdiğinde, sonraki ilişkiler için birer kalıp/şablon işlevi görür. Partnerlerle ve analistle kurulan yakın ilişkiler, bu içsel dünyanın yapısı ve dinamiklerinden derinden etkilenir. Ancak, Klein’in “birincil nesne düşlemleri[primary object phantasies]” görüşünden farklı olarak, Fairbairn (1952b), içsel nesnelerin ve onlarla ilişkili düşlemlerin, dış dünyadaki nesnelerin her ihtiyacı doyuramamasının kaçınılmaz “başarısızlığı [failure]” sonucunda ortaya çıktığını savunur. Fairbairn’e göre bu durum, psişenin merkezinde bir bölünmeye yol açar:
“Libidinal nesne [libidinal object]”, doyum sağlayan nesnedir.
Bu nesneler, karşılık gelen libidinal ve anti-libidinal kendilik temsilleriyle [libidinal and anti-libidinal self-representations] ilişkilidir. Fairbairn’in şemasında agresyon [aggression], bu hayal kırıklıklarına bağlı olarak ikincil ama temel bir örgütleyici faktör olarak ortaya çıkar. Fairbairn şunu da özellikle vurgular: içselleştirilen şey bir “nesne” değil, bir “ilişki”dir.
Geçiş alanı (transitional space)
Winnicott -kimi zaman gizemli ifadeler kullansa da psikanalizin en yaratıcı kuramcılarından biri olarak kabul edilir (çalışmaları için bkz. Phillips, 1988; Abram, 2007; Abram ve Hinshelwood, 2018)- yaratıcı kapasitenin ve sağlam bir içsel dünyanın, “yeterince iyi [good-enough]” anne-bebek ilişkisinin bir sonucu olduğunu öne sürmesiyle tanınır. Winnicott’a göre nesne ilişkileri kuramı, yalnızca içsel ve dışsal nesneleri değil, aynı zamanda bu iki alan arasındaki karşılıklı etkileşimi de kapsar. İşte bu karşılıklı etkileşimi “geçiş alanı [transitional space]” olarak adlandırır -bu alan ne bütünüyle içtedir, ne de dışta; arada [between] bir yerdedir.
Geçiş olguları [transitional phenomena], Freud’un haz ilkesi ile gerçeklik ilkesi arasında eksik halkayı oluşturur ve aynı zamanda dürtü kuramını kişilerarası bir bakış açısıyla uzlaştırma çabasıdır (Winnicott, 1965). Winnicott’a göre, dürtü güdümlü çocuk, özellikle heyecanlıyken zihninde ihtiyaçlarına uygun bir “nesne” tasarlar. Tam da bu anda, “yeterince iyi” anne, çocuğun arzusuna karşılık gelen gerçek bir nesneyle ortaya çıkar. Bu “illüzyon” anında bebek, nesneyi kendisinin “yarattığını” hisseder: -“Meme istiyorum”; meme belirir; “Bir memeyi ortaya çıkarabiliyorum.” Bu tür “halüsinatif” dileklerin yinelenmesi ve annenin bu dilekleri somutlaştırması (gerçekleştirmesi), bebeğin kendisini kendi dünyasının yaratıcısı olarak deneyimlemesine yol açar. Bu sağlıklı her şeye kadirlik duygusu [healthy omnipotence], yaratıcı ve oyunbaz bir kendiliğin gelişiminin temelini oluşturur. Ancak bir kez bu “gerçek benlik [true self]” ortaya çıktıktan sonra, bu her şeye kadirlik hissi aşamalı olarak geri çekilmelidir; çocuk artık acı, ayrılık, çaresizlik ve kayıp gibi gerçeklerle yüzleşmeye başlar. Gelişmekte olan bebek, zamanla gerçek ile düşlem arasındaki farkı ayırt etmeye başlar ve dış dünyanın, kendi yansıtma ve düşlemlerinden bağımsız olduğunu fark eder. Böylece, kendilik ve öteki arasındaki güvenli bir ayırt ediş ile, onların karşılıklı ilişkisine dair sağlam bir farkındalık belirginleşmeye başlar.
Winnicott’un psikopatoloji modelinde, bakımverenlerin sürekli olarak ihmalkâr, dikkatsiz, kendine odaklı, depresif ya da denetleyici olmaları, çocuğu uyum sağlayan bir “sahte kendilik”e [false self], engellenmiş yaratıcılığa ve bastırılmış dürtüsel eğilimlere ve ilişki arzularına yöneltir. Guntrip (1961), analitik ilişkide geçiş alanına yönelik regresyonun, çocuğun sağlıklı her şeye kadirlik duygusundan depresif pozisyona ve “yeterince iyi oluş” deneyimine doğru yeniden ilerleyişini mümkün kıldığını savunur. Balint (1968) ise, Sklar’ın (2017) yorumladığı biçimiyle, özellikle bozulmuş ya da “temel kusur [basic fault]” taşıyan hastaların (örneğin sınır patolojiler) analizinde, regresyonun terapötik bir araç olarak önemini vurgulamıştır.
Nefret
Winnicott, geçiş fenomenleri [transitional phenomena] kavramında fantazi ile gerçekliği uzlaştırmaya çalıştığı gibi, pozitif nefret [positive hatred] kavramında da ölüm içgüdüsünü [death instinct] ilişkiselleştirmeye çalışmıştır. Nesnenin Kullanımı [The Use of the Object] makalesinde (Winnicott, 1969), “nesneyle ilişki kurmak [relating to the object]” ve “nesneyi kullanmak [using the object]” olarak adlandırdığı iki tür deneyimi birbirinden ayırt eder. Burada kafa karıştırıcı biçimde “kullanmak” ifadesi günlük dildeki anlamıyla sömürü ya da istismarı ima etmez; aksine insanlarla ve nesnelerle etkileşim kurulan ve onları dönüştürmenin mümkün olduğu olgun bir ilişkiyi belirtir. Winnicott’ın modelinde bu pozitif “kullanım”, yaratıcı yıkıcılığın (yeni başlangıçlar eski olanın terk edilmesini gerektirir) eş zamanlı olarak harekete geçirilmesine ve “nesnenin” (yani bakım veren kişinin) bu nefrete dayanarak sağlam kalma kapasitesine bağlıdır. Başlangıçta nesne, gerçek ya da kendilikten ayrı olmayan, kişinin kendi zihninin bir uzantısı olarak görülür. Daha sonra, ortak dikkat, paylaşılan gerçeklik ve karşılıklı “zihinleştirme” (mentalising; Winnicott sonrası döneme ait bir terim) kapasitesi temelinde farklı bir ilişki türü ortaya çıkar.
Winnicott, bu gelişimlerin ardındaki itici gücü “nefret [hatred]” olarak görmüştür. Nesnenin kişinin kontrolü dışında olduğunun tanınabilmesi ve deneyimlenebilmesi için, fantezi [phantasy] içinde yok edilmesi, ancak daha sonra gerçeklikte hayatta kaldığının deneyimlenmesi gerekir. Bu sağlıklı nefret, zarar verici bir güç olmaktan çok, ayrışma-bireyleşme [separation-individuation] sürecinin ayrılmaz ve gerekli bir parçası olarak kavramsallaştırılır: “Merhaba nesne! Seni yok ettim” (Winnicott, 1969). Winnicott’ın teorisi, nörobilim alanından gelen ve güvenli bağlanmaya sahip annelerin, güvensiz bağlanmaya sahip olanlara kıyasla bebeklerinin mutsuzluk ve ağlamalarını daha sakin ve soğukkanlı bir şekilde tolere ettiklerini gösteren bulgularla tutarlıdır (Strathearn, Fonagy, Amico ve Montague, 2009).
Winnicott’ın dürtü temelli ve ilişkisel modelleri yaratıcı biçimde sentezlemesi, Britanya Psikanaliz Cemiyeti [British Psychoanalytical Society] içinde teorik görüşlerin katılaşıp donuklaşmasını önemli ölçüde önlemiştir. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nde pek çok psikanalist, ego psikolojisinin katılığı karşısında rahatsızlık duymaya başlamış, ego psikolojisinin Ödipal durum ve içgüdülere yaptığı vurguyu sınırlayıcı ve kısıtlayıcı bulmuştur. Ayrıca 1960’larda kültürel bir dönüşüm gerçekleşmiş, olumlu anlamda kişisel özgürleşmenin alanı olarak, olumsuz anlamda ise ilişkilerden geri çekilip kendi kendine abartma [self-aggrandisement] ve kendi arzularının esiri olma [self-gratification] alanına dönüş olarak “kendilik [self]” kavramına ilgi artmıştır. Psikanaliz içinde bu iki faktör Heinz Kohut’un kendilik psikolojisinde [self-psychology] kristalleşmiştir. Lasch (1979) ve Schafer’a (1977) göre bu durum, engellenmiş içgüdüsel doyumdan kendini gerçekleştirme kaygısına doğru teorik bir kaymayı temsil etmektedir: Bu, içsel çatışmalar yaşayan suçlu “Ödipal insan”dan [oedipal man], kendiliğin bütünlüğü ve tutarlılığı sorunlarıyla boğuşan “trajik insan”a [tragic man] doğru bir harekettir. Kendilik psikolojisi, ego psikolojisinin ortodoksluğuna karşı bir tepki olmasının yanı sıra, köklerini Sullivan (1962) tarafından ortaya konan kişilerarası modelden de alır.
Kişilerarası model
Kişilerarası model [interpersonal model], Sullivan (1962, 1964), Horney (1939), Fromm (1973) ve Erikson (1963) gibi Neo-Freudcular tarafından geliştirilmiş olup, radikal ölçüde ilişkisel bir bakış açısı benimser. Winnicott’ı yeniden ifade edecek olursak, kişilerarası kuramcılar için “tek başına bir birey diye bir şey yoktur”. Sullivan, 1920’lerde şizofreniyi biyolojik olarak belirlenmiş, geri dönüşsüz bir kişilik çöküşü ve zihinsel-duygusal işlevlerin tamamen bozulması olarak gören katı Kraepelinci görüşün hatalı olduğuna ikna olmuş bir psikiyatristti. Zamanının çok ilerisinde bir görüşle, “şizofreni”ye atfedilen birçok özelliğin hastalığın kendisinden değil, kurumsallaşma sürecinden kaynaklandığını fark etti. Salt koruyucu bakım [Tıbbi tedavi veya iyileştirme amacı gütmeyen, yalnızca bireyin temel ihtiyaçlarını -yeme, içme, giyinme, kişisel hijyen gibi- karşılamaya yönelik bakım.] yerine, uyarıcı ve insani ilişkilerin [Zihinsel olarak uyarıcı, duygusal olarak besleyici, kişiliği ve iç dünyayı harekete geçiren, gelişimi destekleyen ilişkiler.] kurulmasını savundu.
Diğer psikanalitik yaklaşımlarda olduğu gibi, kişilerarası model de erken anne-çocuk etkileşimlerini kişiliğin sonraki gelişimi açısından merkezi bir konumda görür; ancak çocuğun içsel dünyasını belirleyici unsur olarak kabul etmez. Bunun yerine, Freud tarafından ortaya konan dürtü-yapısal [drive-structure] modeli tersine çevrilir. Anksiyete, bilinçdışı içgüdüsel arzuların dışavurum ve doyum arayışından kaynaklanmak yerine, dışarıdan uyarılan bir durum olarak, ötekinin zihin hâline verilen bir yanıt olarak görülür. Çocuk, maruz kaldığı anksiyeteye bağlı olarak belirli zihinsel temsiller oluşturur ve bir “Kötü Ben”in [Bad Me] ötekinin (anne ya da bakımverenin) anksiyetesini tetiklediğini hayal eder. Benzer biçimde, anksiyeteyi azaltan bir “İyi Ben [Good Me]” de yapılandırılır; buna ek olarak, “Ben Olmayan [Not Me]” de ortaya çıkar. “Ben Olmayan”, şiddetli panik ve kafa karışıklığına verilen bir yanıttır ve Guntrip’in kırılgan, çaresiz benliği ile ya da Bion’un şizoid varoluş tarzının merkezindeki boşluk kavramıyla benzerlik taşır; bu yapı, ileride ortaya çıkabilecek psikotik çözülmelerin çekirdeğini oluşturur.
Anksiyete yüklü yaşantılar, zamanla kalıcı fakat sınırlayıcı kişilerarası stratejilere dönüştürülür. Bu “güvenlik işlemleri [security operations]”, kaçınma, dikkatsizlik, taktiksel biçimde yanlış temsil etme gibi kişilerarası ve zaman zaman zarar verici ya da kendine zarar getirici manevraları içerir. Sullivan’ın kişilerarası psikanalizi, teknik düzeyde önemli bir değişime de katkıda bulunmuş; “rekonstrüksiyon [yeniden inşa]” odaklı yaklaşımdan uzaklaşarak analitik durumdaki “şimdi ve burada”ya [here-and-now]” odaklanan bir yönelimi desteklemiştir. Kişilerarası yaklaşım, psikanalitik kuramın gizemciliğine açık bir tepki olarak doğmuş ve hasta ile analist arasında daha az kuram yüklü, daha işbirlikçi bir ilişkiyi teşvik etmiştir. Aktarım artık esas olarak, karmaşık fantezilerin şimdiyi çarpıttığı bir durumdan çok, yaşamın yoğunlaşmış bir kesiti olarak görülmeye başlanmıştır; bu fanteziler hakkında yalnızca her şeyi gören analistin uzman bilgisine başvurmak yerine, aktarımın doğrudan yaşantı içeriği üzerinde birlikte çalışılması esas alınmıştır.
Sullivan’ın kişilerarası yaklaşımına olan ilgi, 1980’lerde yeniden canlanmıştır; bu canlanma, kendi dergisi Psychoanalytic Dialogues etrafında şekillenen başka bir post-Freudyen ekol olan ilişkisel psikanalizin [relational psychoanalysis] ortaya çıkışıyla paralel gerçekleşmiştir. İlişkisel hareketin önde gelen isimleri arasında Mitchell (2000), Aron ve çalışma arkadaşları (Aron & Leichich, 2011), Benjamin (2004) ve Bromberg (2011, 2014) yer alır. Sandler’ın “şimdiki bilinçdışı [present unconscious]” kavramında olduğu gibi, ilişkisel psikanalizde de vurgu, terapist ile hasta arasındaki şimdi ve burada ilişkisi ile bu ilişkinin bilinçdışı iletişimlerinin karşılıklılığı ve ortaya çıkan diyalog üzerinedir. İlişkisel psikanaliz, analitik çekingenlik ve tarafsızlık ilkelerine yönelik eleştirileriyle tartışmalıdır; terapistlerin seans içinde sınırlı düzeyde kendilerini açmalarını [self-revelation] meşrulaştırması da bu tartışmanın bir parçasıdır. Bu yaklaşım, hastaların analistlerine duyduğu güveni ve güvenirliliği artırmak açısından olumlu sonuçlar doğurabilir; ancak, aktarım gibi temel bir analitik aracın işlemesini zorlaştırabilir, çünkü aktarım, belirli bir düzeyde analitik belirsizliğe dayanır.
Kendilik psikolojisi (Self-psychology)
Kohut (1971, 1977), Amerika Birleşik Devletleri’ndeki psikanalitik ortodoksluğa meydan okuyarak, narsisistik bozukluklara sahip ve giderek daha yaygın hâle gelen hastaların başarıyla tedavi edilebilmesi için Ödipal analizle sınırlı kalmayan yeni bir yaklaşıma ihtiyaç olduğunu ileri sürdü. Kuramının odağı “kendilik [self]” oldu ve arzuların inkârı, engellenmesi ya da karşılanmasının kendilik gelişimi üzerindeki etkisi merkezî bir meseleye dönüştü. Başlangıçta Kohut, nesne ilişkileri kuramı ile ego psikolojisine dayanarak bir yapı inşa etmeye çalıştı ve kendiliği, egonun içinde yer alan zihinsel temsillerden türeyen bir oluşum olarak tasvir etti. Ancak daha sonra kendiliği, içgüdüsel arzuları ve savunmaları kapsayan, kendine özgü bir gelişim çizgisine sahip, üst-düzenleyici [supraordinate] bir yapı olarak görmeye başladı.
Gerekli narsisizm (Necessary narcissism)
Ego psikolojisinde Hartmann’ın egonun “çatışmasız bir bölgesi” [conflict-free sphere] olduğunu öne sürmesi gibi, Kohut da kuramını Freud’un “birincil narsisizm [primary narcissism]” kavramı üzerine inşa etti (bkz. Bölüm 3). Kohut, psikolojik sağlığın sürdürülebilmesi için öz-sevginin [self-love] gerekli olduğunu savundu; narsisistik bozuklukların ise, ebeveynin empatik yetersizliklerinden kaynaklanan kendilikteki bozulmalardan doğduğunu ileri sürdü. Öncelikle “iki kutuplu [bipolar]” bir kendilik modeli önerdi, daha sonra ise bunu “üç kutuplu [tripolar]” bir modele dönüştürdü. Bu modelde kendiliğin kutupları; kendini ortaya koyan istekler/hırs/tutku [self-assertive ambitions], ulaşılmış idealler ve değerler [attained ideals and values] ile yetenek ve becerilerdir [talents and skills]. Her bir kutupta yaşanan bir bozulma patolojiye yol açabilir; ancak bu bozulma, diğer kutuplardan birindeki güçlülükle telafi edilebilir.
Narsisistik kendiliğin [narcissistic self] ayrı bir gelişimsel çizgiyi takip ettiği fikri, Anna Freud’un (1965) dürtü, ego ve nesne ilişkilerine dayalı gelişim hatları [developmental lines] anlayışının bir genişlemesi olarak görülebilir. Ancak kendiliğin, kişilik gelişiminde üst düzeyde yer alan, birleştirici ve kapsayıcı bir vektör olarak konumlandırılması daha tartışmalı bir görüştür. Bu konudaki başlıca anlaşmazlık noktası, Kohut’un saldırgan dürtüleri ikincil olarak görmesidir; ona göre bu dürtüler, empatik yetersizliklerin yol açtığı yeterince bütünleşmemiş bir kendilikten türemektedir. Özellikle Kernberg (1975, 1984), Kohut’un saldırgan dürtülere yaptığı bu vurgu eksikliğine dikkat çekmiştir. Ayrıca Kohut’un şemasında, eğer idealler ve değerler kendiliğin parçaları olarak görülüyorsa, süperegonun örgütleyici bir odak olarak nereye yerleştirileceğini görmek de güçleşmektedir.
Kendilik psikolojisinin temel katkılarından biri, kendilik nesnesi [self-object] kavramıdır. Bu kavram, kişinin kendiliğini sürdüren, güven veren ve ilgi gösteren bir başkasıyla kurduğu yakın ilişkinin öznel olarak deneyimlenen biçimini ifade eder. “Kendilik nesnesi ihtiyaçları [self-object needs]” başlangıçta narsisistik hastaların tedavisinde tanımlanmış olsa da, günümüzde bu ihtiyaçların evrensel, sürekli ve kendiliğin normal psikolojik işleyişinin bir parçası olduğu kabul edilmektedir. Bu ihtiyaçlar, “kendilik nesnesi aktarımı [self-object transferences]” biçiminde ortaya çıkar (bkz. Bölüm 5); bu aktarım biçimleri arasında aynalanma [mirroring], idealleştirme [idealising] ve ikizlik [twinship] aktarımı yer alır ve her biri üç kutuplu [tripolar] kendiliğin farklı bir kutbuna karşılık gelir.
“Kendilik-nesnesi [self-object]” terimi, zamanla, başkalarının kişinin kendiliğine yönelik aynalanma, idealleştirme ve ikizlik ihtiyaçlarını karşılama işlevini tanımlamak için genel bir biçimde kullanılmaya başlanmıştır. Bu ihtiyaçlar hiçbir zaman tamamen geride bırakılmaz; bu nedenle kendilik nesneleri, güven, yatıştırılma, takdir edilme gibi psikolojik ihtiyaçları karşılamak üzere başkalarında sürekli olarak var olan ve sürdürülen yönler olarak görülmelidir. Bu bakış açısı, olgunluğun özü olarak ayrışma-bireyleşme [separation-individuation] sürecine vurgu yapan dürtü-yapısal [drive-structural] ve nesne ilişkileri [object relations] kuramlarından önemli ölçüde ayrılır. Kendilik psikolojisinde odak noktası, yaşam boyunca başkalarından gelen empatik ve onaylayıcı tepkilere duyulan ihtiyaçtır; ancak bu ihtiyaç, zamanla ilkel nesnelere bağımlılıktan olgun bir bağımlılık ilişkisine geçişi içerir (Fosshage, 2003).
Bağlanma kuramı (Attachment theory)
Bağlanma kuramı, 1950’ler ve 1960’larda, kısmen John Bowlby’nin eğitimini aldığı psikanalize dair bazı çekinceleri sonucunda ortaya çıkmıştır. Bowlby’nin eleştirileri arasında, psikanalizin diğer ilişkili disiplinlerle yeterince etkileşim içinde olmaması; psikolojik rahatsızlıkların ortaya çıkışında ve sürmesinde çevresel zorluklar ile travmanın rolünün yeterince önemsenmemesi; kuramsal varsayımların bilimsel olarak değerlendirilmemesi; ve psikanalitik terapide değişim sağlayan unsurun, yorum [interpretation] gibi özgül tekniklere fazla değer atfedilmesi, buna karşın terapötik ilişki gibi daha genel unsurların göz ardı edilmesi yer alıyordu.
Bağlanma kuramı, zihnin işleyişine dair kapsamlı bir “zihin modeli [model of the mind]” sunma iddiasında değildir; bunun yerine, ana akım analitik kuramda genellikle arka planda bırakılan bir yönü vurgular: yaşam boyunca, özellikle hastalık, tehdit ya da yorgunluk anlarında, anlamlı bir ötekine ya da güvenli bir dayanak noktasına [secure base] yönelik duygusal ve fiziksel yakınlık ihtiyacı. Bu bağlanma dinamiği, böylece “davranışsal bağışıklık sistemi”nin [behavioural immune system] bir yönü olarak görülür; işlevi, koruma ve güvenlik sağlamaktır. Bowlby’nin çalışmalarına psikanalistler başlangıçta mesafeli yaklaşmış olsalar da, günümüzde aralarında Eagle (2013), Fonagy ve Target (2007), Holmes (2013), Holmes ve Slade (2018) ile Slade (2016) gibi isimlerin bulunduğu birçok yazar bu iki yaklaşımı kısmen uzlaştırmaya çalışmışlardır.
Sonuçlar
Her gelişmekte olan analist, psikanalitik geleneğin içindeki muhafazakârlık ile yenilikçilik arasındaki gerilimle mücadele etmek zorundadır. Bir uçta, ebeveyn otoritesini devirmek ve kendine ait yeni bir söylem alanı tanımlamak arzusu yer alırken; diğer uçta, geçmişten gelenin iyi olanını koruma kararlılığı vardır. Bu uç tepkiler, yani “Ödipal” tepkiler, istisnai durumlar ve istisnai düşünürler için gerekli olsa da, Thomas Kuhn’un (1962) ifadesiyle, “normal bilim”in [normal science] bir parçası değildir. Gelişmekte olan analist, entelektüel gelişimi süresince sağlıklı bir özdeşim ve ayrışma arasında denge kurmak zorunda olan bir Ödipal çocuk konumundadır; daha sonra ise, analitik topluluğun rekabet hâlindeki farklı fraksiyonlarının seslerini mümkün olduğunca uzlaştırması gereken bir ebeveyn konumuna gelir. Gabbard ve Ogden’in (2009) veciz ifadesiyle, mezuniyet sonrası dönemdeki bir analistin kendi sesini bulma görevi, hem “atalara saygı duymayı” hem de “babayı öldürmeyi” içerir.
Kendilik psikolojisinin empati vurgusu, olumlu narsisizmi ve dürtü temelli yorumlayıcı analitik tutuma yönelttiği eleştiri, ego psikolojisinin aşırılıklarına karşı gerekli bir denge unsuru olmuştur. Nitekim bu bölümde ele alınan kuramların neredeyse tamamı, hâkim modelin belirli yönlerine duyulan memnuniyetsizlik sonucunda gelişmiştir.
Freud’un, dönemin fizik biliminden etkilenmiş olan dili yaşamaya devam etmektedir; psikanalistler hâlâ nesne, dürtü ve bunlar arasındaki karşılıklı “dinamiklerden” söz etmektedirler. Öte yandan, çağdaş psikanalitik düşüncede birleştirici bir kuram arayışı sürerken, üç tema öne çıkmaktadır: temsil [representation], duygulanım [affect] ve anlatı [narrative]. Sandler’a (1981) göre, bireyin dış dünyayla ilişkisini yönlendiren şey, kendilik ve nesne temsilleridir. Sandler, birincil güdüleyici unsurun dürtüler değil, güvenlik hissini sürdürebilmek amacıyla duygudurumların düzenlenmesi olduğunu ileri sürer. Benzer şekilde, Stolorow, Brandchaft ve Atwood (1987), içsel (endojen) dürtü kavramının terk edilmesi ve bunun yerine, kendilik ile kendilik-nesneleri arasındaki etkileşim içinde oluşan duygulanımların güdüleyici unsurlar olarak benimsenmesi gerektiğini savunmuşlardır.
Duygulanım kuramında [affect theory], anlam ile mekanizma kesişir. Anlamlar, sorunlu duygusal deneyimleri tutarlı anlatılar [coherent narratives] hâlinde örgütlemenin bir yoludur; bu anlatılar, kendiliğin dünya ile olan ilişkisini dengeler ve onlara istikrar kazandırır (Elliot & Shapiro, 1992). Yorumlayıcı [interpretive] çalışmanın odağı artık içgüdüsel çatışmalar, arzuların engellenmesi ya da saldırgan dürtüler değil; hastanın duygulanımsal deneyimi, bu deneyimin analitik ilişki içinde yinelenmesi ve bu deneyimin, anlamlı ve yön gösterici anlatılara dönüştürülmesidir. Bu anlatılar, hem gelecekteki eylemler için birer rehber hem de uyarıcı işlevi görür. Pine’ın (1981) “yoğun anlar”ın [intense moments] önemine yaptığı vurgu ile Boston grubunun hem gelişimsel süreçte hem de tedavi sürecinde ortaya çıkan “mutatif anlar [mutative moments]” kavramsallaştırması (Stern ve diğerleri, 1998), bu anlayışın somut örnekleridir.
Ne var ki, psikanaliz kişiliği “terk edilmiş nesne yatırımlarının bir tortusu [a precipitate of abandoned object cathexes]” olarak gördüğü gibi, kuram ve uygulamadaki değişimlerin de çoğu zaman öncülleri vardır. Örneğin, duygulanımsal yaşantıya odaklanmak yeni bir yaklaşım değildir. Fenichel (1941), direnç [resistance] sorununu şu şekilde özetlemiştir: Ya öfke ya da erotik uyarılma gibi yoğun bir duygulanım, bilinçdışı çatışmaya ilişkin bilişsel farkındalığı perdelemektedir; ya da tam tersi biçimde, entelektüelleştirme, duygulanımsal yaşantıya karşı bir savunma olarak iş görmektedir. Bilişsel ya da duygulanımsal yaşantıya aşırı ölçüde dayanmak, insan güdülenmesi ve etkileşiminin karmaşıklığını anlama kapasitesini zayıflatır ve duygulanım ile biliş arasındaki bütünlüğü kaybettirir.
Zihne ilişkin psikanalitik modeller, hâlâ bir gelişim ve entelektüel gerilim hâli içindedir. Bazı kuramcılar ve klinisyenler, mevcut psikanalitik düşünceyi aşan, ama ondan köken alan “yeni bir paradigma”nın psikoloji bilimlerinde gerekli olduğunu ileri sürmüşlerdir. Psikanalizin canlı ve güncel bir disiplin olarak varlığını sürdürebilmesi için, çocuk gelişimi (Fonagy, 2002), sinirbilim (Holmes, 2020; Solms, 2018a), dilbilim (Fonagy & Allison, 2014; Talia ve ark., 2019) ve bilişsel bilim (Bateman & Fonagy, 2019) gibi ilişkili disiplinlerdeki bulgulara kendini açması gerekmektedir. Psikanaliz içinde ve dışında ortaya çıkan benzerlikler, farklılıklar ve çelişkiler, kabul edilmeli ve mümkün olduğunca yeni bir senteze doğru derinlemesine çalışılmalıdır [worked through]
Ego, genel ifadeyle görevini -yani tehlikeden, anksiyeteden ve hoşnutsuzluktan kaçınmayı- yerine getirmek için çeşitli yollar kullanır. Biz bu yollara “savunma mekanizmaları [mechanisms of defence]” adını veriyoruz.
(Freud, 1937, s. 235)
2. Bölümde, zihin modellerinin ağırlıklı olarak intrapsişik/ruhsallık içi [intrapsychic], kişilerarası [interpersonal] ya da karma [mixed] modeller olarak nasıl sınıflandırılabileceğini görmüştük. Benzer şekilde, savunma kavramı -hatta bireysel savunma mekanizmalarının kendisi bile- intrapsişik/ruhsallık içi, ilişkisel/kişilerarası ya da karma bir bakış açısından ele alınabilir. Bazı savunmalar esas olarak içsel yaşantıya [internal life] ilişkindir (örneğin, bastırma); bazıları etkileşimsel ya da kişilerarası olgulara karşılık gelir (örneğin, yansıtmalı özdeşim ve bölme); bazıları ise her iki boyutu da içerir -örneğin, inkâr.
Savunma Kavramı
Klasik psikanaliz, savunmaları öncelikle intrapsişik/ruhsallık içi bir bakış açısından ele alır; arzu ile dış gerçeklik arasındaki, ya da zihnin farklı yapıları (id, ego, süperego) arasındaki çatışmayı psişik yaşantının merkezine yerleştirir. Bu gerilimlere ve karşıt kuvvetlere uyum sağlama, savunmalar sayesinde mümkün olur: Bilinçdışında işleyen psikolojik düzenekler, çatışmayı en aza indirir, gerilimi azaltır, içsel dengeyi korur, öz-değeri [self-esteem] düzenler ve anksiyeteyle -ister içsel ister dışsal kaynaklı olsun- başa çıkmada merkezi bir rol oynar. Daha çağdaş modeller ise, klasik görüşe saygı göstermekle birlikte, savunmanın dinamik ve kişilerarası boyutlarını daha çok vurgular.
“Savunma” teriminin kullanımı aslında bir ölçüde talihsizdir. Bu ifade, düşmanca güçlerden gelen bir tehdit olduğu izlenimini yaratır, bir geri çekilme gerekliliğini ima eder ve sanki aşılması gereken bir engel varmış gibi düşünülmesine yol açar. Bu nedenle klinisyenlerin, daha anlamlı bir zihinsel yaşantıya ulaşmak için bastırılmış olanı “açığa çıkarmak” üzere savunmaları “delmeleri” gerektiğini düşünmeleri anlaşılır bir durumdur. Oysa savunmalar aynı zamanda uyumsaldır/adaptiftir [adaptive]; kendilik deneyimini ve ötekilerin algılanış biçimini düzenleyen yapılar olarak işlev görürler. Hem hoş hem de hoş olmayan duyguların etkin bir biçimde düzenlenmesi için gereklidirler. Dolayısıyla, klinik çalışmada savunmaların “delinmesi”, yardım etmekten çok zarar verici olabilir. Bu nedenle çağdaş psikanalitik müdahale anlayışı, “savunmayı yorumla, anksiyeteyi serbest bırak, gizli anlamı ortaya çıkar” şeklindeki katı ve doğrudan yaklaşıma göre çok daha inceliklidir.
Son dönemde, kategorik yaklaşımların aksine, tanılar-ötesi [transdiagnostik] zihinsel bozukluk kavramsallaştırmaları ön plana çıkmıştır. Bu yaklaşım, bir dizi farklı bozukluğun arkasında yatan temel zihinsel süreçlerin bulunduğunu öne sürer. Savunma mekanizmaları, bu yeni yaklaşım ile oldukça iyi örtüşmektedir. Çünkü savunmalar, tanı kategorilerini aşan yapılardır ve bu sayede, altta yatan psikopatolojiyi klinik olarak düşünmenin işlevsel bir yolunu sunarlar. Ayrıca, savunma mekanizmaları, ilk klinik değerlendirme sürecinde sistematik olarak haritalanması gereken temel zihinsel süreçler arasında yer almaya güçlü adaylardır.
Örneğin, Kernberg, Yeomans, Clarkin ve Levy (2008), borderline kişilik bozukluğunu (BKB) yalnızca DSM-5’te [American Psychiatric Association, 2013] tanımlanan betimsel [deskriptif] belirtilerle açıklamak yerine, bu bozukluğu, belirli ve gelişimsel olarak erken döneme ait zihinsel mekanizmaların -bölme, inkâr, yansıtma ve yansıtmalı özdeşim- aşırı kullanımıyla tanımlarlar. Bu yaklaşım, BKB’yi tekil ve homojen bir bozukluk olarak değil, değişken ve karmaşık bir durum olarak görmeye olanak tanır; burada işlevsellik düzeyi, kullanılan savunmaların örüntüsüne ve niteliğine göre değişir. Daha ağır etkilenmiş hastalar, bu ilkel savunmaları çok geniş bir bağlamda -örneğin, sosyal ve kişisel ilişkilerin çoğunda- kullanırlar. Buna karşılık, daha az etkilenmiş bireyler, aynı savunmaları yalnızca belirli durumlarda -örneğin, sadece yakın ilişkilerde- devreye sokarlar. Savunma örgütlenmesine dair bu ayrıntılı kavrayış, tedaviye bireyselleştirilmiş bir yaklaşımı mümkün kılar ve DSM-5’in ek bölümünde önerilen boyutsal [dimensional] kişilik bozukluğu modeli ile daha uyumlu bir yaklaşımdır. Bu çerçevede bakıldığında, borderline psikopatolojide görülen şiddetli kişilerarası işlevsizlik ve duygusal düzensizlik, kontrolsüz anksiyetenin tetiklediği belirli savunma mekanizmalarının kullanımından kaynaklanmaktadır.
Psikanalizde ilişkisel modeller, savunma mekanizmalarını, otantik kendiliğin [authentic self] içinde barındığı koruyucu bir kalkan olarak vurgular: Savunmalar, kusurlu bir ilişkisel çevreye karşı, “hakiki/gerçek [true]” (Winnicott, 1965) ya da “çekirdek [nuclear]” kendilik (Kohut, 1977) gelişimini mümkün kılmaya yönelik bir çabanın parçasıdır. Bu modellerde odak noktası, bireyin çevresel baskıya karşı geliştirdiği uyum süreçleridir. Freud’la tutarlı biçimde, Alvarez (1992) bu görüşü daha da ileri götürür ve bazı savunma biçimlerinin gelişimsel olarak zorunlu olduğunu savunur. Küçük bir çocuğun övünmesi, aşağılık duygusunun üstesinden gelmek ve erkekliğe geçişi sağlamak açısından güçlü bir kuvvet haline gelir; tümgüçlülük ve paranoyak savunmalar, doğuştan gelen, bir yıkıcılıktan, bölünmeden ya da çatışmadan kaçınma biçimleri olmaktan ziyade, çevresel yoksunlukların doğurduğu korku ve umutsuzluk durumlarından kurtulma ve toparlanma çabalarını temsil eder.
Bowlby (1969), savunma kavramını kişilerarası bir çerçevede yeniden tanımlamış ve bu görüşünü bağlanma kuramına [attachment theory] dayandırmıştır (Holmes & Slade, 2018). Duyarlı ve koruyucu bir bakımverene güvenli bağlanma [secure attachment], çocuğa olumlu ve birincil bir savunma sağlar. Buna karşın, ikincil ya da patolojik savunmalar, çocuğun reddedici ya da güvenilmez bağlanma figürlerine belirli bir yakınlığı sürdürebilmesine olanak tanır. “Kaçıngan bağlanma [avoidant attachment]” biçiminde, hem muhtaçlık hem de saldırganlık bölünerek dışarı atılır; bu, reddedici bir bakımvereni uzaklaştırmamak için geliştirilmiş bir savunmadır. Bu durumda birey, bağlanma figürüne yakın olma ihtiyacına dair çok az bilinçli farkındalığa sahiptir, dışarıdan soğuk ve mesafeli biri olarak görünür. Öte yandan, “ikircikli bağlanma”da [ambivalent attachment], bakımverenin tutarsızlığı, bireyde aşırı yapışma ve kontrolsüz talepkârlık gibi savunma biçimlerini besler.
Bu formülasyonlar, “kişilik [personality]” dediğimiz yapının, kendilik temsili [self-representation] ile kişilerarası ilişkisellik [interpersonal relatedness] arasındaki etkileşimden oluştuğunu ve bu iki boyutun da, büyük ölçüde, savunma mekanizmalarının nasıl devreye sokulduğuna bağlı olarak ortaya çıktığını ileri sürer (söz konusu askerî metaforu sürdürmek gerekirse). Güvenli bağlanma, ilişkisellik ile kendilik tanımlaması arasında ince bir dengeyi içerir -bu denge, olgun kişilerarası ilişkilenme düzeylerinin gelişimine katkı sağlar. Bu bağlamda savunma mekanizmaları, kişisel özerkliği korurken, aynı zamanda ötekilerin güvenlik ve öz-değer duygusuna katkısını tanıyan yapılar olarak adaptif işleve sahiptir. Bu denge, yakınlık ve aidiyet bağlamında özünde olumlu bir kendilik ve kimlik duygusu gelişimini destekler ve aynı zamanda kişisel dayanıklılığı [resilience] artırır.
Psikanalitik bakış açısından dayanıklılık, potansiyel olarak stresli bir etkileşimin inkâr edilmek ya da bastırılmak yerine zihinsel olarak temsil edilmesini ve bu temsilin, fail olma kapasitesi [agency], dikkat, genel zekâ ve öz-farkındalık gibi çeşitli psikolojik “mekanizmalar” aracılığıyla değerlendirilmesini içerir. Savunma mekanizmaları, olumsuz yaşantılara verilen duygusal tepkilerin yönetilmesine yardımcı olur -yani kaderin “çılgın oklarına” karşı bir tür içsel düzenleme sağlar. Yıkıcı deneyimlerden sonra toparlanma ve duygusal olarak hayatta kalma, bu süreçlerin temelidir. Ancak bu mekanizmalar, güvensiz bağlanma stillerine sahip bireylerde genellikle zayıflamıştır. Kaçıngan bağlanmaya sahip kişi, zorlayıcı duyguları bastırarak kısa vadeli bir rahatlama elde eder, ancak metabolize edilmemiş bu duygular, ileride felaket boyutunda bir ruhsal çöküntüye ya da psikosomatik belirtilere yol açabilir. Kaygılı bağlanmada ise, yaşanan hayal kırıklıkları aşırı bağımlılığı artırır ve kişi destek bulamadığında, bu durum ciddi regresyonlara neden olabilir.
Özetle, savunma mekanizmalarının zihinsel yaşamdaki bu yeniden tanımlanışı ve konumlandırılması, bir dizi temel mesele ortaya koymaktadır:
Birincisi, savunmalar adaptif yapılardır; anksiyete ve diğer duyguların düzenlenmesine katkı sağlarlar, dayanıklılığı artırırlar ve klinisyenler tarafından bu işlevsel rolleriyle saygıyla ele alınmaları gerekir. Psikolojik savunmalar, nasıl ki bağışıklık sistemi enfeksiyonlara ve kansere karşı koruma sağlıyorsa, aynı şekilde psişik bütünlüğün korunması için de gereklidir.
İkincisi, savunma mekanizmaları, kendilik deneyiminin ve ötekilerin nasıl algılandığı ve onlarla nasıl ilişki kurulduğunun merkezindedir; zamanla birleşerek kararlı ve tanınabilir kişilik özellikleri oluştururlar.
Üçüncüsü, savunmalar hiyerarşik olarak örgütlenmiştir: Alt düzeydeki (ilkel) savunmaların aşırı kullanımı, daha ağır patoloji ile ilişkilidir; buna karşılık, adaptif düzeydeki savunmaların kullanımı, kişisel dayanıklılığı artırır.
Dördüncüsü, savunmalar yaşam boyu değişkenlik gösterir; bir yaşam evresinde işlevsel olan bir savunma, başka bir evrede uygunsuz ya da işlevsiz hâle gelebilir.
Başa çıkma mekanizmaları
Savunma mekanizmaları, çoğunlukla başa çıkma mekanizmalarıyla [coping mechanisms] karşıtlık içinde ele alınır. Bu ayrımda savunma mekanizmaları: a) bilinçdışı, b) içsel tehditlere karşı devreye giren yapılar olarak görülürken; başa çıkma mekanizmalarının ise: a) bilinçli, b) dışsal tehditlerle baş etmek üzere harekete geçirilen süreçler olduğu varsayılır. Ancak bu ayrım, gerçekte karmaşık bir yapı arz eder (Kramer, 2010). Pek çok gündelik başa çıkma davranışı, tıpkı bir refleks gibi otomatik gerçekleşir; öte yandan, bir şeyi duymayı reddetmek ya da belirli bir duyguyu inkâr etmek gibi bazı savunmalar, tamamen bilinçli düzeyde olabilir. Aslında, dışsal bir tehdidin tehlikeli olarak algılanması bile içsel bir değerlendirme sürecine bağlıdır ve bu değerlendirme de genellikle bilinçdışı öncüller tarafından şekillendirilir. Bu nedenle, içsel ve dışsal çatışma arasında keskin bir ayrım yapılamaz; iki düzlem karmaşık biçimde etkileşim içindedir. Yine de genel bir fark olarak şunu söylemek mümkündür: Savunma mekanizmaları, gerçekliğin algılanma biçimini yeniden örgütler, başa çıkma mekanizmaları ise bir sorunu çözmeye ve gerçekliği değiştirmeye çalışır.
Başa çıkma stratejileri [coping strategies] öğretilebilir niteliktedir ve zamanla bilişsel-davranışçı stratejilere dönüştürülebilir; bu stratejiler, araştırma amaçları doğrultusunda işlemsel olarak tanımlanabilir. Horowitz, Markham ve Stinson (1990), savunma mekanizmalarını bilişsel psikoloji çerçevesinde kavramsallaştırmaya çalışmışlardır; onlara göre savunmalar, fikirleri sıralayan ve anlamları birleştiren bilişsel kontrol süreçlerinin çıktısıdır. Bu bakımdan, savunma ve başa çıkma mekanizmaları ilişkili olgulardır (Skinner, Edge, Altman & Sherwood, 2003); her ikisi de hem adaptiv olabilir hem de psikopatolojinin kaynağına dönüşebilir. Başa çıkma mekanizmaları, dışsal stres etkenlerinin etkisini azaltmak için harekete geçirilir, savunma mekanizmaları ise, başa çıkma süreçlerinin içsel zihinsel sıkıntıyı azaltmada yetersiz kaldığı durumlarda devreye girer.
Tarihçe
Bastırma – temel bir savunma
Bastırma [repression], yani kabul edilemez arzuların ve anıların bilinçten uzaklaştırılması, klasik psikanalizde birincil savunma mekanizması olarak tanımlanır. İlk kez Freud tarafından ele alınmış (1894, 1915) ve kendisi tarafından, “psikanalizin tüm yapısının üzerine kurulu olduğu temel taş” olarak nitelendirilmiştir (Freud, 1914, s. 16). Başlangıçta Freud, “bastırma” ile “savunma” terimlerini neredeyse birbirinin yerine geçecek şekilde kullanmış ve bu süreçleri, özellikle “histeri”nin gelişimine özgü mekanizmalar olarak görmüştür -yani kabul edilemez duygulanımların bedensel semptomlara dönüştürülmesi. Ancak zamanla bu iki kavramı birbirinden ayırmaya başlamış; “savunma” terimini daha genel bir üst kavram olarak kullanırken, “bastırma”yı ise, gerçeklikle ya da süperego’nun talepleriyle bağdaşmayan arzuların bilinçdışı kalmasını ya da kılık değiştirerek ortaya çıkmasını sağlayan özgül bir mekanizma olarak tanımlamıştır. Ancak aşırı bastırma durumunda, bastırılmış duygular stres karşısında kontrolsüzce yüzeye çıktığında, bu durum nevrotik semptomların ortaya çıkmasına yol açabilir.
Bastırma, kişinin önemli ve olumsuz yaşantıları kısmen ya da tamamen unutmasını açıklar. Zihnin acı verici anıları aktif biçimde bastırdığı ve anıların zaman içinde niteliksel olarak değiştiği ilkesi, günümüzde genel olarak kabul görmektedir. Bu tür bellek bozulmaları çoğunlukla stresle ilişkili olarak ortaya çıkar. Bastırmayla ilişkili bir başka mekanizma olan dissosiyasyon [dissociation], genellikle Freud’dan önce gelen Janet’ye atfedilir ve günümüzde oldukça tartışmalı bir konu hâline gelmiştir. Bastırma ile dissosiyasyon, kişinin aşırı baskın ve baş edilemez yaşantıları zihinsel olarak düzenlemeye çalıştığı durumları tanımlar; ancak aralarında önemli bir fark vardır: Dissosiyasyon, genellikle geri döndürülebilir olarak kabul edilir, Freud’un birincil bastırma [primary repression] kavramında yer alan içerikler ise, erişilmez ve geri getirilemez olarak düşünülür (bkz. Barratt, 2013, 2016, 2019).
Bastırma ve dissosiyasyon, çoğunlukla çocukluk çağı travmalarına maruziyet bağlamında ele alınır. Epizodik bellek (olaya dayalı anıların bilinçli hatırlanması) yaklaşık 3–5 yaşlarına kadar gelişmemiş olsa da, çocukların daha erken dönem yaşantıları prosedürel bellek (bedensel, duyusal ve otomatik öğrenmeler) yoluyla kodladıkları düşünülmektedir -her ne kadar bu deneyimleri sonradan tam anlamıyla söze dökemeseler de. Travma, bu kodlama süreçlerini bozar ve bellek sistemini sekteye uğratır; muhtemelen bu durum, hipokampusun normal gelişimini zedeleyerek gerçekleşir (Bremner, 2006). Sonuç olarak, kişi yalnızca parçacıklar hâlinde anılarla baş başa kalabilir: imgeler, kokular, duygular… Ancak bunlar, tutarlı bir anlatıya ya da bütünlüklü bir benlik algısına entegre edilemez. Bu şekilde psişik sıkıntıdan kaçınılır, fakat bu kaçınmanın da bir bedeli vardır. Bastırılmış arzuların ve dürtülerin bilince geri dönmeye yönelik içkin eğilimi -yani “bastırılanın geri dönüşü”- nedeniyle, gerilim ve anksiyete içeride varlığını sürdürür. Bunun sonucunda, içsel çatışmayı hafifletmek, gerilimi azaltmak ve kişilik yapısını dengede tutmak amacıyla “ikincil” savunmalar [“secondary” defences] devreye girer: Kaçınma [avoidance], yansıtma [projection], uyum sağlama/eğilme [complianc] gibi. Ancak tüm bu süreçler, hem içsel hem de dışsal gerçekliğin çarpıtılması pahasına işler.
Anna Freud
Savunma mekanizmalarının adaptif ve kişilerarası boyutları, Anna Freud tarafından ayrıntılı biçimde ele alınmıştır (1936). Anna Freud, dinamik savunmalar [dynamic defences] ile kalıcı savunmalar ya da karakter savunmaları [character defence] fenomenlerini birbirinden ayırmıştır; bu ikinci tür savunmalar, Wilhelm Reich’in (1925, 1933) “Charakterpanzerung” ( (karakter zırhı [character-armour]) olarak adlandırdığı yapılarla örneklendirilmiştir. Anna Freud ayrıca bu bölümün ilerleyen kısımlarında ele alınacak olan saldırganla özdeşleşim [identification with the aggressor] sürecini ayrıntılandırmıştır. Bu savunma ilk kez Ferenczi (1949) tarafından, kişilerarası ve etkileşimsel bir savunma mekanizması olarak tanımlanmıştır. Günümüzde bu mekanizma, rehine müzakereleri, terörizm ve hatta toplumsal değişim gibi alanlarda önemli bir olgu olarak kabul edilmektedir; çünkü birey ya da gruplar, çaresizlik bağlamında güçlü bir figürle özdeşim kurarak kendilerini korumaya çalışırlar.
Anna Freud ile aynı dönemde yazan ve onun gibi klasik psikanalitik geleneğin ana akımı içinde yer alan Hartmann (1939), ego psikolojisinin kurucusu olarak, egonun yalnızca çatışmayla ilişkili olmayan “çatışmasız alanlarına [conflict-free spheres]” özel bir vurgu yapmıştır. Bu yaklaşım, kişiliğin normal yönlerine ve dolayısıyla “sağlıklı [healthy]” savunmalara duyulan ihtiyaca daha fazla önem verilmesine yol açmıştır.
Melanie Klein
Klein (1946), yeni bir savunma dizisinin altını çizdi. Bunlar arasında, nesnenin bölünmesi [splitting of the object], yansıtmalı özdeşim [projective identification], nesneler üzerinde tümgüçlü kontrol, idealleştirme ve değersizleştirme yer alır (bkz. Bölüm 2). Klein’ın “bölme [splitting]” kavramı, başlangıçta Freud’un kullandığı biçimden geliştirilmiştir: Freud, “bölme” terimini ilk olarak çatışma sonucunda ortaya çıkan bilincin bölünmesi anlamında kullanmış; daha sonra ise egonun, daha yıkıcı bir yarılmayla başa çıkabilmek için ikiye ayrılması biçiminde tanımlamıştır. Klein, bu savunma mekanizmalarını ilkel savunmalar olarak görür; yani, psikolojik gelişimin erken evrelerine özgü yapılar olarak değerlendirir. Klein’ın takipçileri bu fikirleri daha da geliştirmiş ve savunmaları artık yalnızca gerektiğinde devreye giren geçici psikolojik süreçler olarak değil, psikolojik rahatsızlık durumlarında katı ve esnekliği azalmış yapılar oluşturan psikolojik düzenekler olarak görmeye başlamışlardır. Bu kişilik düzeyinde kökleşmiş savunma sistemleri, farklı kuramcılar tarafından çeşitli adlarla anılmıştır: narsisistik örgütlenmeler [narcissistic organisations] (Rosenfeld, 1964), savunma örgütlenmeleri [defence organisations] (O’Shaughnessy, 1981), patolojik örgütlenmeler [pathological organisations] (Steiner, 1982). Bu yapılar, Kleinci kuram çerçevesinde, bireyin içinde yerleşik hale gelen ve davranışı güçlü biçimde yöneten denetleyici içsel nesnelerin (controlling internal objects) dışavurumları olarak kavramsallaştırılır (bkz. Bölüm 2). Bu kuramsal çerçevede metaforlar sıklıkla kullanılmaktadır: Meltzer (1968), narsisistik kişiliklerde büyüklenmeci ve yıkıcı ilişki biçimlerinin cazibesine sürekli ikna eden kendiliğin “kurnaz parçası”ndan [foxy part] söz eder. Rosenfeld (1971) ise, kişiliğin iyi parçalarından duygusal “haraç” talep eden içsel bir “mafya çetesi [Mafia gang]” metaforunu kullanır. Bu iyi parçalar, çetenin yıkıcılığı idealleştirmesi ve sevgi ile gerçeği değersizleştirmesiyle işbirliği yapmaya zorlanır. Sohn (1985), dışsal bir nesneyle özdeşim yoluyla oluşturulan ve zayıf, ihtiyaç sahibi parçaların dışlandığı, onların yerine geçen kibirli bir “özdeşleşme figürü”nün [identificate] tüm kişiliği ele geçirdiği tümgüçlü bir kendilikten söz eder (bkz. ayrıca Bölüm 10).
Bu yapısallaşma [structuralisation], yalnızca bireysel düzeyde değil, toplumsal sistemlere ve gruplara da uygulanmıştır. Bion (1961) ve Pines (1985), yıkıcılık tarafından yönlendirilen ya da “kurnaz kendilik parçaları” ve “mafya çeteleri”nin eşdeğeri olan dinamiklerin grup düzeyinde nasıl iş gördüğünü ele almışlardır. Bu fikirler, psikanalitik yaklaşımla örgütlere yönelik yapılan müdahalelerin (örneğin Hinshelwood, 1986, 1994; Jacques, 1955; Menzies Lyth, 1988) temel yapı taşlarını oluşturur. Tüm bu yaklaşımın örtük önermesi şudur: Savunmalar, her ne kadar gündelik psikolojik hayatta gerekli ve koruyucu işlevlere sahip olsalar da, uyumsuz [maladaptive] hâle gelebilir ve bu durumda, tanınabilir kişilik özelliklerinin ve belirti oluşumunun temelini oluştururlar. Bu durum özellikle şu koşullarda ortaya çıkma eğilimindedir: travma karşısında regresyon yoluyla ilkel savunma yöntemlerinin yeniden etkinleşmesi, ya da bu savunmaların, süreğen gelişimsel olumsuzluklar nedeniyle aktif kalmaya devam etmesi (Freud, 1894, 1896, 1926).
Savunmaların hem gerekli hem de kendine zarar verici olabileceğini öne süren psikanalitik model, Vaillant ve çalışma arkadaşlarının bir grup erkeği geç ergenlikten yaşlılığa kadar izleyen uzunlamasına araştırmalarıyla güçlü biçimde desteklenmiştir (Bond & Vaillant, 1986; Vaillant, 1977, 1992, 2015). Bu çalışmalar, savunma mekanizmalarının normal/olgun düzeyden patolojik düzeye uzanan bir süreklilik içinde yer aldığını ve daha olgun savunma mekanizmalarının kullanımının, yaşamda başarılı uyum sağlama (iş, ilişkiler, sağlık geçmişi) ile anlamlı biçimde ilişkili olduğunu göstermiştir. Beklenebileceği gibi, olgun savunmalar, yapıcı başa çıkma mekanizmalarını harekete geçirebilme kapasitesi ve kişisel dayanıklılık birbiriyle yakından bağlantılıdır.
Savunma mekanizmalarının (a) psikotik/ilkel ya da olgunlaşmamış, (b) nevrotik ve (c) olgun biçiminde sınıflandırılması, çocukluk dönemindeki belirli psikolojik işleyiş özelliklerini, yetişkinlikte yaşanan duygusal zorluklarla ilişkilendirir. Ancak burada önemli bir nokta vardır: “İlkel [primitive]” savunma mekanizmalarının kullanımı, kendi başına patolojik değildir. Daha önce belirtildiği gibi, bu tür savunmalar, psikolojik olarak sağlıklı bireylerde bile, aşırı stres altında ortaya çıkabilir (Garland, 2002). Asıl uyumsuz [maladaptive] olan, bu savunma mekanizmalarının kalıcı ve sürekli biçimde kullanılmaya devam etmesidir.
Özet
Savunma mekanizmalarının temel özellikleri şunlardır:
Normal ve adaptif olabildikleri gibi patolojik de olabilirler ve yaşam süreci boyunca değişkenlik gösterirler.
Bir ego işlevidirler.
Genellikle bilinçdışıdırlar.
Dinamik ve sürekli değişen yapılardır; ancak patolojik durumlarda ya da karakter oluşumu sürecinde katı ve sabit sistemlere dönüşebilirler.
Uyumsuz hale geldiklerinde, farklı semptom kümeleriyle ilişkilidirler: Örneğin, histeride bastırma; obsesif nevrozda izolasyon ve bozma/geçersiz kılma.
Şimdi, bazı savunmaları daha ayrıntılı biçimde ele alacağız. İlk olarak, psikotik/ilkel ya da olgunlaşmamış mekanizmalarla başlayacak, ardından bazı nevrotik savunmalara ve nihayet olgun savunmalara geçeceğiz. Tablo 4.1’de, savunma mekanizmalarının bir listesi sunulmaktadır.
Yoğunlaşma [Condensation] İnkar [Denial] Yer değiştirme [Displacement] Dissosiyasyon [Dissociation] Dışsallaştırma [Externalisation] Saldırganla özdeşleşim [Identification with the aggressor] Düşünselleştirme [Intellectualisation] Karşıt tepki oluşturma [Reaction formation] Regresyon [Regression] Bastırma [Repression] Tersine döndürme [Reversal] Somatizasyon [Somatisation] Bozma/Yapma [Undoing/doing]
Mizah [Humor] Yüceltme [Sublimation]
İlkel mekanizmalar
Bölme (Splitting)
Klein’in izinden giden çağdaş psikanalistler, “bölme” terimini, bireylerin hem içsel hem de dışsal “nesneler”ini ve dünyayı, “iyi” ve “kötü” olarak ikiye ayırma eğilimlerini tanımlamak için kullanırlar. Bu modele göre çocuk, zihninde annesini iki ayrı kişi olarak bölerek temsil eder: Kötü, hayal kırıklığı yaratan, nefret edilen anne ve iyi, idealleştirilen, sevilen anne. Çocuk, iyi ve kötü anneyi zihinsel olarak kesin biçimde ayrı tutarak, gerçek hayatta iyi ve kötü yanları bir arada barındıran tek bir kişiyi hem sevme hem de ondan nefret etme durumunda yaşanacak ikircikliçatışmadan kaçınır. Bölme sürecinde, çelişkili ve karmaşık deneyimler aynı anda bilinçte tutulamaz; en azından aynı nesneye yönelik olarak birlikte var olamaz. Bu nedenle, sevgi ve nefret duyguları bütünüyle bastırılmasa bile, birbirlerinin yerine geçerek dalgalı bir şekilde yaşanır ve aynı anda hem bilinçli hem de etkin hâlde olamaz.
Yetişkinlikte bölme, bireyin ambivalansla ve belirsizlikle yaşamakta zorlanması şeklinde kendini gösterir. Bu durum özellikle stresli koşullarda duyguların yoğunlaştığı anlarda belirginleşir. Kşinin karmaşıklığı görebilme yetisi azalır ve yerine şematik (basitleştirilmiş) bir anlayış geçer. Bu durum kaçınılmaz olarak aşırı uç görüşlere yol açabilir. Başkalarına dair ayrımlı temsiller oluşturma ve onların farklı amaç ve inançlarına saygı duyma kapasitesi kaybedilir. Temsiller katılaşır -“Eğer benim yanımda değilsen, düşmanımsın.” anlayışı hâkim olur. Karar verme yetisi bozulur; öz-tanımlama ve öz-değer, kişinin her zaman “haklı”, başkalarının ise “haksız” olmasına bağlı hâle gelir.
Örnek: Haset edilen kardeşler
Depresyon yaşayan bir hasta, dört kardeşten biri olarak, annesinin kendisini ihmal ettiğini ve diğer kardeşlerini kayırdığını sürekli dile getiriyordu. Annesinin, kız ve erkek kardeşlerine yönelik bitmeyen ilgisini ve ayrımcı tutumlarını anlatan öyküleri defalarca yineliyor, artık görüşmediği bu kardeşlerine dair kırgınlık ve yabancılaşma duygularını sürdürüyor, annesinin tutumunu affedemiyordu. Aynı şekilde, analistinin diğer hastalarına kendisinden daha nazik ve yardımsever davrandığına karar verdi. Hasetle kuşatılmış bir durumda, analistinin danışma odasının önünde beklemeye başladı ve diğer hastalara, kendisinden daha sık görülüp görülmediklerini sormaya başladı. Seanslarda hasta kendini iyi hissediyordu, ancak danışma odasından çıkar çıkmaz, analistinin ondan nefret ettiğini ve başkalarına gönüllüce sunduğu yardımı ondan acımasızca esirgediğini düşünmeye başlıyordu. Bu durum, bölmenin çarpıcı bir örneğiydi: Seans dışında analisti yalnızca acımasız ve ihmal edici biri olarak görebiliyor; oysa seans içinde onu idealleştirilmiş, şefkatli ve düşünceli bir figür olarak deneyimliyordu. Her ne kadar bu bölme biçimi nereye varacağı öngörülemeyen derecede psikotik bir nitelik taşısa da, en azından bir işe yarıyordu: “İyi” analist, hastanın hasetli saldırılarından korunmuş oluyordu.
Klein ayrıca, içsel ve dışsal nesnelerin kendilik, veya ego, ile ilişkili olarak var olduklarını göz önünde bulundurarak, bu duruma eşlik eden bir ego bölünmesinin de ortaya çıkabileceğini kabul etmiştir. -yani birbirine karşılık gelen bir “iyi kendilik [good self]” ve “kötü kendilik [bad self]”. Bu görüş, Freud’un terimi daha sonra kullandığı biçimle, “egonun yarılması [splitting of the ego]” fikriyle örtüşür. Freud, bu kavramı fetişizm bağlamında kullanmış ve çelişkili fikirlerin psikoza yakın biçimde aynı anda tutulabildiği bir durumu tanımlamıştır (Freud, 1927). Bu bölünme, nesne temsilleri arasında değil, arzu dolu bir fantezi ile gerçeklik arasındaki çelişkiyle ilişkilidir. Freud bunu şöyle ifade eder: “İçgüdünün doyumunu sürdürmesine izin verilir ve gerçekliğe de uygun bir saygı gösterilir” (Freud, 1940, s. 274) (vurgu bize ait). Freud’un bu terimi kullanımı, muhtemelen Bleuler’in (1924) şizofrenide gözlemlediği iddia edilen “çağrışımların kopması [loosening of associations]” anlatımından etkilenmiş olabilir -yani gerçeklik sınamasındaki bozulmalar.
Ancak günümüzde, özellikle Kleinci bakış açısı çerçevesinde, bölme bebeklikte zihinsel yaşamın birincil bir olgusu olarak görülmektedir ve bu mekanizmanın, ileriki yaşamda borderline ve psikotik bozuklukların gelişimine katkıda bulunabileceği düşünülmektedir (Kernberg, 1975). Bu tür vakalarda, bölme aşırı bir biçimde işler; algının çarpıtılmasına, duygular üzerine düşünme kapasitesinin azalmasına ve nesne temsillerinin parçalanmasına yol açar.
Ancak bölme, eğer kategorileştirme ve seçici dikkat süreçlerinin bir yönü olarak görülürse, yalnızca patolojik değil, aynı zamanda zararsız [benign] bir işlev de olabilir. İçsel dünyanın düzenlenmesi, belli bir düzeyde bölmeye dayanır. Bu bağlamda, “iyi bölme” ifadesi, bölmenin ne kadar gerekli bir işlev olduğunu da göstermektedir (Segal, 1973). İyi bölme, ileride gerçekleşecek bütünleştirmenin [integration] bir önkoşulu ve aynı zamanda yargı yetisinin temelidir. Bu yönüyle, bölme, Freud’un (1909) tanımladığı “olumsuzlama [verneinung]” kavramıyla benzerlik taşır. Dünyayı iyi-kötü, doğru–yanlış, siyah–beyaz, cennet–cehennem gibi zıt kutuplara ayırma eğilimi yaşam boyunca yaygın biçimde sürer ve yalnızca bireylere yönelik tutumlarımızı değil, aynı zamanda toplumsal kurumlara, siyasi, dini ve diğer örgütsel yapılara ilişkin bakış açılarımızı da derinden etkiler.
Yansıtma, özdeşleşme, yansıtmalı özdeşleşme
Klein’in psikanaliz literatürüne kazandırdığı yansıtmalı özdeşleşme [projective identification] kavramı, yerçekiminin ya da doğal seçilimin keşfiyle karşılaştırılmıştır (Young, 1994). Yansıtmalı özdeşleşme, hem önemli hem de karmaşık bir kavramdır; bu karmaşıklık, kısmen kavramın doğasında bulunan zorluktan, kısmen de adının yanıltıcı olmasından kaynaklanır. Ayrıca, bu kavramın Kleinci psikanalizin temel taşlarından biri olması, ona yönelik klinik önemini aşan düzeyde politik tartışmalara da yol açmaktadır.
Yansıtma [projection] kavramı görece basit bir yapıya sahiptir ve artık “gündelik psikoloji”nin [folk psychology] sözcük dağarcığına bile girmiştir (Bruner, 1990). Örneğin, bir plajda uzanmakta olan depresif genç bir adamın, “Bu plajdaki herkes son derece mutsuz görünüyor” demesi, açıkça kendi duygulanım durumunu başkalarına yansıttığını gösteren bir durumdur. Zorlayıcı ve kabul edilmesi güç duygularımızı başkalarına yansıtmak oldukça yaygın bir durumdur -örneğin, kendi eksikliklerimizden dolayı yakınımızdaki kişileri suçlamak buna tipik bir örnektir. Dışsallaştırma [externalisation] -yani projeksiyonun dışa yansıtılan uzantısı- bize sorumluluğu reddetme ve böylece suçluluk ve hayal kırıklığından kaçınma olanağı tanır. Ancak bu eğilim müzminleşirse/kökleşirse ve kişinin düşünce yapısına yerleşirse, kontrol odağını -yani olayların üzerindeki denetimin nerede görüldüğünü- başkalarına kaydırır (Rotter, 1966). Bu da şu sonuçlara yol açabilir: süreğen bir mağduriyet duygusu, sınırlı fail olma [agency] kapasitesi ve bireyin kendi yaşamı üzerindeki etkisini inkâr etmesi. Bazen, istenmeyen dürtüler ve duygular yansıtıldıktan sonra bumerang gibi geri döner; bunun sonucu olarak kişi sürekli saldırı altında olduğu hissine kapılır. Bu durumda projeksiyon, döngüsünü tamamlamış olur ve bu da kişide anksiyeteye, ya da eğer uç bir düzeyde yaşanıyorsa, paranoyak sanrılara [paranoid delusion] yol açabilir.
Özdeşleşme [identification] de benzer şekilde görece basit bir kavramdır; gelişim sürecinde kendilik temsillerinin [self-representation] nasıl inşa edildiğini ve değiştiğini ifade eder. Örneğin, babasının ayakkabılarını giyerek evin içinde dolaşan küçük bir çocuk, yalnızca bir taklit eylemi gerçekleştiriyor gibi görünebilir. Ancak zamanla bu davranış, çocuğun içsel kendilik imgesini etkilemeye başlar ve bu etki daha sonra kişilik özelliğine dönüşürse, burada bir özdeşleşme süreci gerçekleşmiş olur -özellikle de çocuk ileride gerçekten “babasının ayakkabılarını giyerse” ve aile işini devralırsa. Bu durum, Piaget’nin (1954) bilişsel gelişime dair kullandığı “özümleme [assimilation]” ve “akomodasyon/uzlaştırma [accommodation]” metaforlarıyla benzerlik taşır: Akomodasyon, taklide benzer biçimde, bireyin bir mentorun özelliklerini “denemesini”, özümleme ise, özdeşleşme gibi, başkasının özelliklerinin kendiliğe içselleştirilmesini ifade eder.
Klein’in (1946) ilk biçimiyle ifade ettiği üzere, yansıtmalı özdeşleşme, yansıtma ve özdeşleşme kavramlarını son derece özgül bir biçimde birleştirir. Klein yansıtmalı özdeşleşmeyi, infantil kendiliğin kötü parçalarının diğer kısımlardan bölünerek, anneye ya da anne memesine yansıtıldığı bir fantezi [phantasy] olarak tanımlar. Bu yansıtma sonucunda infant/bebek, annenin kendi kötü parçalarına “dönüştüğünü [become]” hisseder. Burada özellikle iki nokta dikkate değerdir:
Yansıtma, bir nesnenin “üzerine [on to]” değil, “içine [into]” yapılır -bu nesne prototipik olarak anne ya da analisttir.
Yansıtılan şey, basitçe bir duygu ya da tutum değil, kendiliğin bir parçasıdır -hatta doğrudan kendiliktir.
Bu nedenle, Klein, bebeğin gelişimsel olarak erken bir evresi olan “paranoid–şizoid konumda [paranoid–schizoid position]”, kendi sadistik ve “kötü” yönlerini annenin bedenine yansıttığını hayal etmiştir. Bu işlemin iki amacı vardır:
kendiliği kendi toksisitesinden arındırmak,
aynı zamanda anneyi içeriden kontrol etmek ve ona zarar vermek.
Eğer bu “kötü parça-nesneler” daha sonra tekrar kendiliğe alınırsa (içe alımla özdeşleşme [introjective identification] yoluyla), birey içinde bir “kötü” özdeşleşme nesnesi [identificate] barındırır: Bu nesne, düşük öz-değer [low self-esteem] ve öz-nefret/kendinden nefret etme [self-hatred] için bir nidus/yuva/çekirdek [nidus] işlevi görür. Bu sırada, kendiliğin “iyi” parçaları da yansıtılıp daha sonra tekrar içselleştirilebilir; bu da öz-değeri artırır, olumlu nesne ilişkilerini güçlendirir. Ancak manik durumlarda bunlar, tümgüçlülüğe [omnipotence] ve görkemliliğe [grandiosity] yol açabilir.
Bu orijinal formülasyonda, yansıtmalı özdeşleşme, savunmaya yönelik, intrapsişik ve solipsistik/benmerkezci [solipsistic] bir süreç olarak tanımlanır. Bu süreç, kendilik ile onun algıları arasında gerçekleşen zihinsel bir işlemdir; ancak burada, ötekinin aktif katılımı yoktur -yalnızca ötekine dair bir algı söz konusudur. Peki o hâlde, yansıtmalı özdeşleşme ile basit yansıtma arasındaki fark nedir? Klein bu konuda oldukça nettir: Yansıtma, tüm sürecin dayandığı zihinsel “mekanizma”dır, yansıtmalı özdeşleşme ise, bu mekanizmayı ifade eden özgül bir düşlemdir [phantasy]. Spillius (1988a), yansıtmalı özdeşleşmenin, Freud’un orijinal yansıtma kavramına derinlik kattığını öne sürer; çünkü bu süreçte sadece bir duygu ya da özellik değil, kandiliğin parçaları da karşı tarafa yansıtılmaktadır.
Spillius, Britanyalı yazarların yansıtma ile yansıtmalı özdeşleşme arasındaki ayrımı genellikle önemli bir fark olarak görmediklerini belirtir. Buna karşılık, özellikle Amerikalı yazarlar bu konuya oldukça geniş yer ayırmışlardır (Langs, 1978; Ogden, 1979). Bu yazarlar, yansıtma ile yansıtmalı özdeşleşmeyi sıklıkla şu ölçütle birbirinden ayırırlar: Yansıtmanın alıcısı (karşı taraf) -yani annenin, terapistin ya da başka bir nesnenin- düşlem tarafından duygusal olarak etkilenip etkilenmediği. Bu ayrımda yansıtma, karşı tarafı etkilemeyen bir zihinsel işlem olarak kalırken, yansıtmalı özdeşleşme, yansıtılan parçaların karşı tarafta bir duygusal etki yarattığı, hatta onu davranışsal olarak biçimlendirdiği bir süreçtir. Yansıtmalı özdeşleşmede, yansıtmanın alıcısı olan kişinin eylemleri ve duyguları, bu yansıtma süreci tarafından biçimlendirilir, hatta kimi zaman denetim altına alınır. Örneğin, temel travması çocuklukta yaşadığı ihmal olan bir hastanın analisti, bir seansı “unutabilir” -bu davranış, hastanın zihnindeki terk edilme ve cezalandırıcı bir şekilde zihinden silinme [mental ablation] düşlemlerini gerçekleştirir ve yeniden sahneler. Buna karşılık, basit yansıtmada, yansıtmanın hedefi olan kişi, bu rolün kendisine yüklendiğinden habersiz olabilir ve sürecin duygusal etkisinden tamamen bağımsız kalabilir. Yukarıda verilen örnekte olduğu gibi, depresif genç adamın projeksiyonuna maruz kalan plajdaki tatilciler bu durumun farkında bile değildirler. Benzer şekilde, paranoyak bir kişi, kötücül niyetleri politikacılara, pop yıldızlarına, kraliyet ailesine -ya da kimi zaman cansız nesnelere- yansıtır; ancak bu kişilerle gerçek bir temas içinde değildir.
Yansıtma ile yansıtmalı özdeşleşme arasındaki ayrım, temelde Klein’ın yansıtmalı özdeşleşmedeki iletişimsel [communicative] boyuta yaptığı vurguya dayanır. Bu vurgu, üç ayrı kuramsal formülasyonla açıklanabilir:
Birincisi, yansıtmalı özdeşleşme etkileşimli ve kişilerarası dinamik bir olgudur; bu durumda, yansıtmanın alıcısı (örneğin analist), daha önce de belirtildiği gibi, yansıtan kişiden (hasta) kaynaklanan duyguları hissetmeye ya da o doğrultuda davranmaya yönlendirilebilir. Bu durum, ilk olarak Heimann (1950), ardından Grinberg (1962) ve Racker (1968) tarafından tanımlanan şu klinik bulguyu açıklar: Analistin karşıaktarımsal duyguları, çoğu zaman hastanın içsel dünyasının yansımalarını taşır. Daha önce de değinildiği gibi, bu fikirler -zamanla seyreltilmiş biçimlerde de olsa- psikodinamik çevrelerde yaygın biçimde kabul görmüştür. Örneğin, eğer bir analist sıkılmış, öfkelenmiş ya da hüzünlü hissediyorsa, bu duygular, yansıtmalı özdeşleşme yoluyla hastadan kaynaklanıyor olabilir. Bu bağlamda, “özdeşleşme” artık yansıtmanın hedefinde (örneğin analistin içinde) gerçekleşmektedir; Klein’ın ilk tanımında olduğu gibi yansıtan kişideki bir yanlış algı [misperception] değil, alıcı kişide uyarılmış bir içsel yaşantı söz konusudur.
İkincisi, Ogden (1979), “özdeşleşme”nin çift yönlü bir süreç olduğunu savunur; yani hem yansıtıcıda [projector] hem de alıcının [recipient] içinde gerçekleşir. Bu görüş, Grotstein (1983, 1984) ve Kernberg (1987) gibi bazı kuramcılar tarafından benimsenmemiştir. Ogden’a göre, yansıtmalı özdeşleşme, yansıtmayı yapan ile alan kişi arasında, bilinçdışı düzeyde bir etkileşim içeren karşılıklı [mutual] bir süreçtir. Örneğin, bir analist, hastası tarafından yansıtmalı özdeşleşme yoluyla reddedici, ilgisiz ya da donuk hissetmeye yönlendirilmişse ve bu duyguların farkında değilse, bu duyguları farkında olmadan davranışa dökebilir (eyleme vurabilir). Örneğin seans sırasında uyuşuk ya da reddedici olabilir. Bu davranışlar ise hastanın bilinçdışında algılanabilir ve böylece süreç döngüsel olarak devam eder. Bu boyut, Ryle (1985) ve Ryle & Kerr (2002) tarafından geliştirilen bilişsel analitik terapi [cognitive analytic therapy] kapsamında işlemselleştirilmiştir. Ryle, yansıtmalı özdeşleşmeyi, hasta ile diğer kişiler arasında kurulan karşılıklı rol prosedürlerinin [reciprocal role procedure] özel bir biçimi olarak ele alır. Bu durumda, hasta ve çevresindekiler arasında yanıtlayıcı bir etkileşim düzeni oluşur. Örneğin, ihmal edilen-ihmal eden, aşağılanan-aşağılayan gibi karşılıklı roller, hastanın ilişkisel örüntüsünü oluşturur. Bu karşılıklı rollerin belirlenmesi, ilk klinik değerlendirme sürecinin önemli bir parçasıdır. Ayrıca, bu örüntülerin terapi sürecinde yeniden canlandığı anların tanınması da tedavi açısından kritik öneme sahiptir.
Spillius (1994), hastanın, düşlemine analistin uymasını sağlamak amacıyla analist üzerinde kurduğu baskıyı tanımlamak için “çağrışımsal/hatırlatıcı yansıtmalı özdeşleşme [evocatory projective identification]” ifadesini ortaya atmıştır. Sandler’lar (Sandler, 1976a, 1976b; Sandler & Sandler, 1978) ise bu yansıtmalı özdeşleşme yönünü “güncelleştirme [actualisation]” ve “rol tepkiselliği [role responsiveness]” kavramlarıyla açıklarlar. Bu kuramsal çerçevede, analistin, hastanın yansıtmalı özdeşleşme yoluyla kendisine yüklediği role hafifçe yanıt verecek kadar esnek ancak aynı zamanda bu süreci eşzamanlı olarak gözlemleyip yorumlayabilecek kadar içsel olarak kendi merkezinde kalması gerekir. Bu denge, hem yansıtmayı ilişki içinde anlamlı kılmak, hem de onun klinik anlamını açığa çıkarmak açısından kritik önemdedir.
Yansıtmalı özdeşleşme sürecinin iletişimsel boyutları o denli kapsamlıdır ki, zamanla analitik durum içinde olup biten hemen her şeyi açıklayabilecek bir çerçeveye dönüşebilir. Ancak klinik açıdan şu noktada hata yapılmamalıdır: Analistin yaşadığı her şeyin, hastanın ona “yerleştirdiği [putting into]” bir şeyin sonucu olduğu varsayılmamalıdır. Bu nedenle, “hasta kaynaklı karşıaktarım [patient-derived countertransference]” ile “analist kaynaklı karşıaktarım [analyst-derived countertransference]” arasında -uygulamada her ne kadar ayırt etmek zor olsa da (Money-Kyrle, 1956)- açık bir ayrım yapılması önemlidir. Hasta kaynaklı karşıaktarım, yansıtmalı özdeşleşme sürecine dayanır, oysa analist kaynaklı karşıaktarım, bu süreçle ilişkili değildir ve daha çok analistin kendi iç dünyasına bağlıdır.
Yansıtmalı özdeşleşme kavramının üçüncü genişletilmiş yorumu, Bion’a (1962, 1963) dayanmaktadır. Klein, yansıtmalı özdeşleşmeyi öncelikle olumsuz bir süreç olarak görmüştür, onu, özellikle paranoid–şizoid konum çerçevesinde, sadistik duyguların yansıtılması biçiminde ele almıştır. Ancak Bion, bu sürecin aynı zamanda “olumlu [positive]” bir biçimi olabileceğini fark etmiştir. Bu olumlu biçim, empatiyi ve annenin işlevini temel alır: Anne, bebeğin yansıttığı ağrılı, saldırgan duyguları alır, bunları “zehrinden arındırır [detoxifies]” (yani işleyip dönüştürür) ve uygun bir zamanda, daha yumuşak ve sindirilebilir bir biçimde bebeğe geri sunar. Bu süreç, duyguların kapsanması [containment] ve zihinselleştirmenin [mentalization]” gelişimi açısından kritiktir. Ancak, Bion’un yansıtmalı özdeşleşme kavramını klinikte kullandığı bazı biçimler tartışmalı olmaya devam etmektedir. Bion, psikotik hastalarla somut biçimlerde konuşulmasını savunmuştur; örneğin şöyle diyebilir: “Beni öldürme korkunu içime itiyorsun.” Bu tür yorumlar zaman zaman başarılı olabilse de, deneyimsiz kişiler tarafından kullanıldığında, en iyi ihtimalle anlaşılmaz, en kötü ihtimalle ise tehlikeli olabilir; bu nedenle, standart bir teknik olarak kullanımı ciddi biçimde eleştirilmiştir (Sandler, 1987). Günümüzde bu tür müdahaleler nadiren kullanılmaktadır; ancak Lucas (1993), klinisyenin “psikotik frekansa ayarlanmasının” ve hastalarla psikotik gerçekliği sorgulamadan, onu kabul eden bir dille konuşmasının gerekliliğini vurgular.
Bu genişletmelere ve kısıtlamalara rağmen, yansıtmalı özdeşleşme kavramının temelinde, kavramın nesneyi ve baş edilemeyen duyguları kontrol etme yöntemi olarak işlev gördüğü anlayışı yatmaktadır. Burada, egonun bazı yönleri bölünerek başka bir kişiye, canlıya ya da hatta kişinin kendi bedenine yansıtılır; bu dışsal varlıklar daha sonra bu bölünmüş parçaları temsil eder ve onlarla özdeşleşir. Kişi, bu bölünmüş kendilik parçalarıyla başa çıkmak amacıyla, ya karşısındaki kişiyi kontrol etmeye çalışarak ya da kendi bedenine saldırarak -örneğin kasıtlı kendine zarar verme ya da yeme bozuklukları gibi durumlarda- bu parçalar üzerinde kontrol kurmaya çalışır (Motz, 2010).
Örnek: Kontrolcü öğretmen
Yirmili yaşlarının sonlarında olan bir erkek, aday öğretmen olarak çalışmaktaydı ve bir grup ergen erkek öğrenciden oluşan bir sınıfın sorumluluğu kendisine verilmişti. Kısa sürede, yaramazlık yapan her öğrenciye karşı içten içe bir öfke duymaya başladı; öyle ki, her dersten önce sınıfı kontrol edemeyeceği korkusuyla tedirgin oluyordu. Beklenebileceği üzere, sınıf gerçekten de giderek daha yıkıcı ve disiplin bozan bir hâl aldı. Bu kişi, zamanla öğrencilerinden nefret etmeye başladı ve kontrolünü kaybedip içlerinden birine vuracağından korkar hâle geldi.
Psikanaliz sürecinde, bu kişinin kendi ergenliği boyunca son derece “iyi bir çocuk” olduğu ortaya çıktı -itaatkâr, çalışkan, ve hem okulda hem de evde hiçbir sorun çıkarmayan biri. Yetiştirilme tarzının bir sonucu olarak, kendisinde bulunan tüm yıkıcı ve isyankâr yönleri, tehlikeli ve kabul edilemez bularak parçalamış ve kendiliğinden ayırmıştı. Yansıtmalı özdeşleşme süreciyle, bu reddettiği yönlerini şimdi ergen öğrencilerine yansıtıyordu. Bu öğrenciler, onun kendi içinden koparıp attığı isyankâr parçalarla özdeşleşmişti. Kendi istemediği bu yönlerinden korktuğu için, öğrencilerini kontrol altına alarak ve cezalandırarak bu parçalar üzerindeki hakimiyetini yeniden kurmaya çabalıyor, ancak bunda başarısız oluyordu.
Bir psikanalitik seans sırasında, çocukken oyuncak hayvanlar -kaplanlar ve timsahlar- biriktirdiğini ve bunlarla oynadığını hatırladı; bu hayvanları diğer hayvanlara ve insanlara saldırıp onları yemeleri için kullanıyordu. Bu anıdan, bu oyuncak yaratıkların, onun kendi içindeki yansıtılmış saldırgan parçalara beden verdiklerini görmek zor olmadı. Bu parçaları yansıtıp inkâr ederek, kendini savunabilecek ve başkalarıyla -çocukken diğer erkeklerle, büyüdüğünde öğrencileriyle- mücadele edebilecek kadar güçlü olduğu hissini içsel olarak yitirmişti.
Kendiliğin bazı yönlerinin bilinçdışı olarak bölünüp yansıtılması, psikanalitik literatürde sıklıkla “psikotik düşünme [psychotic thinking]” olarak tanımlanır. Psikozun bu psikanalitik kavramsallaştırmasında, kendilik ile ötekiler arasındaki bilişsel ve duygusal sınırlar geçirgen hâle gelir. Bu da kişinin kendisini, başkalarıyla ilişkisini, ve başkalarının kendisiyle ilişkisini yanlış anlamasına ve çarpıtmasına yol açar. Yansıtmalı özdeşleşme temelinde gelişen kötülük görme sanrıları [persecutory delusions], kişinin kendi “kötü” düşüncelerini dışa yansıtmasının sonucudur; varsanı türü olgular ise, duyusal ve duygulanımsal yaşantının başkalarıyla paylaşılmaması ya da onların deneyiminin göz ardı edilmesi ya da güvenilmez bulunması sonucu oluşur. Bu durumlar, sonunda katı ve sorgulanamaz psikotik kesinlik hâllerine yol açar.
Kendiliğin iyi yönlerinin de başkalarına yansıtılabileceğini belirtmek önemlidir. Bu nedenle yansıtmalı özdeşleşme, bireyin kendi kişiliğinin, hem iyi hem de “kötü”, temel yönlerinden mahrum kaldığı hissine kapılmasına neden olabilir. Analizin temel görevlerinden biri, hastanın bu yitirilen kendilik parçalarını geri kazanmasına yardımcı olmaktır. Yansıtmalı özdeşleşme bu nedenle önemlidir; çünkü psikanalizin özünü oluşturan şeyi –yakın ilişkilerde düşlemlerin etkileşimini– doğrudan hedef alır ve çalışılabilir kılar. Yansıtmalı özdeşleşme, hem savunmacı hem de iletişimsel bir işlemdir; bu süreçte hangi yönün baskın olacağını belirleyen başlıca unsur, analistin tarzı ve yanıt verebilirliği [responsiveness] olabilir (Joseph, 1987). Kavramı anlamlı bir şekilde tanımlamak ve adlandırmak “zor”dur; çünkü bu terim, Klein’ın (1952) oldukça gündelik biçimde yaptığı bir tanımdan türemiştir ve Klein-sonrası [post-Kleinian] genişletmeleri yeterince yansıtmayan bir adı hâlâ korumaktadır. Her ne kadar “iletişimsel yansıtma [communicative projection] ya da “yansıtmalı etkileşim [projective interaction] gibi ifadeler daha uygun görünebilse de, Spillius (1988b), “yansıtmalı özdeşleşme” teriminin genel bir üst kavram olarak korunması gerektiğini ve bu başlık altında çeşitli alt türlerin ayırt edilebileceğini öne sürer. Bu sürecin arkasında yatan birçok güdü -nesneyi kontrol etmek, onun özelliklerini kazanmak, kötü bir niteliği boşaltmak, iyi bir niteliği korumak, ayrılıktan kaçınmak, iletişim kurmak– alt türleri tanımlamak için yararlı çıkış noktaları olabilir.
Nevrotik mekanizmalar
İnkar ve reddetme
Bastırma, gelişim sürecinde çocuğun içsel arzuları ile dış dünyanın kısıtlamaları arasında bir denge kurmasını sağlayan birincil savunma mekanizması olarak daha önce ele alınmıştı. Bu mekanizma, çocuğun aşırı düzeyde psikolojik acıya maruz kalmaksızın içsel dünyasını düzenlemesine olanak tanır. Ancak yaşamın ilerleyen dönemlerinde aşırı kullanıldığında, bastırma, duygusal yaşamın bazı yönlerinin bilinçten kopmasına, yani dissosiyasyona yol açar ve -Freud’un özgün görüşlerinde olduğu gibi- klasik kurama göre, histeriyle ilişkilendirilen “belle indifférence” [güzel aldırmazlık] gibi belirti oluşumlarına neden olur.
Bastırmanın amacı, içsel gerçekliğin bir yönünü bilinçten uzaklaştırmak iken, inkâr [denial] ya da reddetme [disavowal] (Freud, 1940) ise dış gerçeklikle ilgilidir ve bireyin dış dünyadaki belirli bir olguya verdiği tepkiyi reddetmesini ya da duygusal olarak denetim altına almasını sağlar. İnkâr, bir tür bölme [splitting] içerir: Acı verici bir olay bilişsel olarak kabul edilir ancak bu olaya eşlik eden duygusal acı reddedilir. İnkâr, özellikle yas sürecinin ayrılmaz bir parçasıdır. Kayıp yaşayan kişi, kaybettiği sevdiğinin ölmediğini, yalnızca uzun bir yolculuğa çıktığını savunabilir. Bu durum zamanla reddetmeye dönüşebilir: Ölüm kısmen kabul edilmiştir, ancak örneğin, eşini kaybeden bir kişi yemek masasında hâlâ onun için yer ayırabilir ya da bir ebeveyn, ölen çocuğunun odasını kutsal bir anı mekânına dönüştürebilir.
Weintrobe (2019), reddetme (disavowal) kavramını, iklim değişikliği inkârını açıklamak için kullanır. Bu durumda kişi, küresel ısınmaya dair bilimsel kanıtları zihinsel olarak kabul eder, ancak aynı anda uçakla seyahat etmeye, fosil yakıtları tüketmeye, et yemeye vb. alışkanlıklarını sürdürmeye devam eder.
Karşıt tepki oluşturma; saldırganla özdeşleşme
“Karşıt tepki oluşturma [reaction formation]” terimi, bireylerin bilinçdışı arzu ya da hevesleriyle taban tabana zıt psikolojik bir tutum benimsemeleri durumunu ifade eder. Karşıt tepkiler, sıklıkla erken ergenlik döneminde ortaya çıkar ve yüceltme [sublimation] gibi daha olgun savunmalara geçişte bir köprü işlevi görür. Bu savunma mekanizması, oldukça özgül olabilir -örneğin, nefret edilen bir kişiye karşı aşırı saygı göstermek, ya da başkalarına bakım vererek aslında kendi bakım görme arzusunu maskelemek gibi [Bakım alma arzusunu, karşıtı olan, bakım vermeye dönüştürmek]; ya da daha genel bir biçim alabilir ve bu durumda karakter özelliği hâline gelir. Tüm savunma temelli patolojilerde (adaptif savunmaların tersine) olduğu gibi, karşıt tepki geliştirme de egonun yapısını kalıcı biçimde değiştirir; bu nedenle, tehdit artık ortadan kalkmış olsa bile savunma sürer.
Her ne kadar Freud (1920) “saldırganla özdeşleşme”ye [identification with the aggressor] üstü kapalı biçimde değinmiş ve Ferenczi (1933) bu terimi, bir çocuğun bir yetişkinin (genellikle bakımverenin) saldırganlığına boyun eğmesini tanımlamak için kullanmış olsa da -daha önce de belirtildiği gibi- bu mekanizmayı ayrıntılı biçimde tanımlayan ve onu süperegonun erken oluşumuyla ilişkilendiren kişi Anna Freud (1936) olmuştur. Saldırganla özdeşim, karşıt tepki oluşturma ile bağlantılıdır çünkü burada da bir tür “duygulanımların tersine çevrimi [reversal of affects]” söz konusudur; aynı zamanda özdeşleşme [identification] mekanizmasıyla da ilişkilidir; hatta bazı yorumlarda, yansıtmalı özdeşleşmenin bir alt türü olarak da görülebilir.
Örnek: Ağırbaşlı avukat
Bu sessiz, çekingen ve yumuşak konuşan hasta, çocukluğunda babası tarafından sık sık tehdit edildiğini, küçük düşürüldüğünü ve dövüldüğünü anlatıyordu. Dayak öncesinde, giderek öfkelenen babasından kaçarak odasına sığınır, babası da onu kovalar ve yakalardı. Kovalama sona erdiğinde, küçük çocuk birden sessizleşir, eğilir, ve babası onu döverdi. Bu sırada çocuk tamamen sessiz kalır ve dissosiyatif bir duruma girerdi. İşte bu anda çocuk, kendi kendilik temsilinden ayrılmış, ve kendisini dövecek olan babasıyla (saldırganla) özdeşleşmişti: Artık yaramaz, kötü bedenini cezalandıracak olan baba figürüyle özdeşlik kurmuştu. Yetişkinlikte de hasta, bu saldırganla özdeşim örüntüsünü sürdürüyordu: Gizlice yasa dışı uyuşturucu kullanıyor ve kendine zarar veriyordu. Böylece hem istismarcı hem de istismara uğrayan kendiliği, zihni ve bedeni aracılığıyla yaşamaya devam ediyordu.
Saldırganla özdeşleşme, kaçınılmaz olarak kendiliğin örgütlenmesini bozar. Artık istismarcı niyet, her ne kadar yabancı ve yabancılaştırıcı olsa da, kendiliğin bir parçası olarak içselleştirilmiştir. Bu durum, yukarıdaki örnekte olduğu gibi, kendine zarar verici eylemlere yol açabilir. Bu tür süreçler, özellikle süreğen çocukluk travmalarında büyük önem taşır. Bu tür travmaları yaşayan çocuklar, hayatta kalabilmek için kendilerini başkalarına boyun eğmeye, uyumlu ve itaatkâr olmaya koşullayabilirler. Bu durumda zihnin öz-düşünümsel [self-reflective] kısmı kapanır ve saldırganla özdeşim tam anlamıyla gerçekleşmiş olur. Psikanalistlerin, bu sürecin aktarım içinde tekrar edilmesine karşı dikkatli olması gerekir-öneğin, aşırı uyumlu hastalarda olduğu gibi. Bu örüntü, bilince çıkarılmalı, böylece üzerine düşünülüp karşı koyulabilir hâle getirilmelidir.
Yalıtma ve yapıp-bozma
Freud, yalıtmayı [isolation: izolasyon, yalıtım, tecrit] ilk olarak, histerik konversiyon ile obsesyonel nevrozu birbirinden ayıran ayırt edici bir özellik olarak tanımlamıştır (Freud, 1892). Freud’a göre, acı verici duygulanımlar, eğer bastırma yoluyla bedensel semptomlara “dönüştürülmezse” [converted], bu durumda bu duygular yalıtma mekanizması yoluyla “nötralize edilebilir” [neutralized] ve böylece birey, bu duygunun acı verici etkisine karşı bağışık hâle gelir. Ancak bu durumda, duygulanım bilinçdışı hâle getirilirken, bu duyguyla ilişkili fikir, yani anlam, duygudan arındırılmış biçimde bilinçte kalır.
Bu durum, bastırmayla çelişir çünkü bastırmada, bilinçten uzaklaştırılan şey duygulanım değil, “idenin”nin [idea] -bir kavramın, anının ya da imgenin- kendisidir. Aynı şekilde, dissosiyasyondan da farklıdır çünkü dissosiyasyonda, duygulanım ve düşünce bilinçte kalır, ancak ikisi arasındaki bağ kopar -bu da yine kendini koruyucu bir strateji olarak işlev görür. Yalıtmada ise, travmatik bir anı bilinçle erişilebilir durumdadır, ancak duygudan tamamen yoksundur. Bu nedenle, yeni intihar girişiminde bulunmuş ya da kendine zarar vermiş hastalar, bu olaylara yol açan koşulları son derece sakin bir şekilde anlatabilirler ve bu durum, değerlendirme yapan hekimde yanıltıcı bir rahatlık hissi oluşturabilir. Bu tür anlatımlar günümüzde, ön-mentalize [pre-mentalising] döneme özgü “teleolojik/ereksel/amaçsal düşünme [teleological thinking]” örneği olarak görülmektedir (Bateman & Fonagy, 2019): Olaylar ardışık bir sırada anlatılır, ancak eylemde bulunan özne sürecin içinden çıkarılmıştır. Böylece, acı çeken kimse [sufferer] “yalıtılmış” olur -hem eylemlerinden hem de hislerinden.
Bozma [undoing], sıklıkla “yapma ve geri alma [doing and undoing]” ya da “büyüsel geçersiz kılma [magical undoing]” olarak anılır ve obsesif-kompulsif bozuklukta (OKB) görülen zorlantıların [compulsion] tipik bir örneğidir. Olmamış kılma, bireyin reddettiği libidinal ya da düşmanca arzuları, zihinsel olarak -“yapma” eylemiyle zaten gerçekleştirdiğine inandığı bu arzuları- geri alma, yani zihninde tersine çevirme olanağı sağlar. Böylece, aşırı yeme davranışı gösteren bir kişi, tatlı yiyecekleri oburca tüketmeye yenik düşebilir; ardından, karşı koyamadığı arzularını geçersiz kılmak için suçluluk duygusuyla kendini temizlemeye yönelik girişimlerde bulunabilir. OKB (obsesif-kompulsif bozukluk) tanılı kişiler, örneğin giyinirken ya da evden çıkmadan önce, tehlikeyi önlemek amacıyla bazı eylemleri ritüelistik bir şekilde yerine getirmek zorundaymış gibi hissedebilirler; ancak bu ritüelin herhangi bir ögesi atlanırsa, tüm süreci baştan tekrarlamaları gerekir. Bu tür “(yaptığını) geri alma [undo]”girişimlerinin büyüsel ya da tümgüçlü (omnipotent) bir niteliği vardır: zamanı geri alma, ilk düşmanca düşünce ya da arzunun gerçekliğini inkâr etme ve geçmişi, sanki bu tür niyetler hiç var olmamış gibi yeniden yaratma amacı taşır. Freud’un histeri/OKB ikiliğine geri dönersek, şöyle denebilir: Histeride, kişi düzenlenemeyen duygulanımla baş edemez ve bu durum bedensel semptomlara dönüşür; oysa OKB’de, kişi reddedilen duygulanımı aşırı biçimde denetim altına alır.
İçselleştirme ve içealım/enkorporasyon
İçselleştirme [internalisation], içe atma/içeatım [introjection], içe alma/içealım/iç(in)e katma/bedene katma [incorporation] ve özdeşleşme [identification] süreçlerini kapsayan üst bir terimdir ve bireyin, dışsal nesneleri ve ilişkileri içine alarak ve dönüştürerek içsel dünyasını inşa etmesini sağlayan tüm süreçlere işaret eder. İçeatım [introjection], sağlıklı ödipal yolculuğun ayrılmaz bir parçasıdır; bu süreçte çocuklar, ebeveyn çiftinden dışlandıkları ve onlara karşı duydukları haset duygularını, kendi cinsiyetinden olan ebeveynle özdeşim kurarak ve bu yolla bir gün sıranın kendilerine geleceği düşüncesiyle kendilerini teselli ederek aşarlar. Bu süreç, yaşam döngüsü boyunca devam eder; örneğin, genç bireyler yeni ebeveyn olduklarında, kendi çocuklarına yönelik tutumlarında, zamanla içselleştirilmiş ebeveyn tutumlarıyla özdeşim kurarlar. İçeatım (introjection), süperegonun oluşumunda önemli bir rol oynar; çünkü bireyin değerleri, büyük ölçüde ebeveyn tutumlarının içe alınmasından, ya da bazen bu tutumlara doğrudan karşıt bir konum geliştirilmesinden (bu durumda söz konusu olan “olumsuz özdeşleşme”dir [negative identification]), ya da bu iki eğilimin bir bileşiminden türetilir.
Freud’un, bir kişinin ayrılık ve kayıpla, kaybettiği kişiye “dönüşerek” başa çıkabileceği yönündeki sezgisi, Klein tarafından “yitirilen nesneyle özdeşim [identification with the lost object]” kavramıyla geliştirilmiştir (Klein, 1955). Klein, bu süreci normal yas sürecinin bir parçası olarak görür. Örneğin bir dul, eşinin varlığını içinde hissettiğini söyleyebilir ya da üzüntü ve zorluk anlarında ona danışmak ya da ondan teselli almak için onunla konuşabilir. Ancak bu özdeşim aşırıya kaçarsa, bu durum inkâr edilen ya da ertelenmiş yasın bir parçası hâline gelebilir.
Piaget’nin akomodasyon/uzlaştırma [accommodation] ve özümseme [assimilation] süreçleri, özdeşimin sonuçlarını anlamamıza yardımcı olur. Normal içeatma [introjection] sürecinde kişi, özdeşim kurduğu nesnenin [identificate] bazı yönlerini “sindirir” ve onları kendi parçası hâline getirir. Buna karşılık, içealma [incorporation], yeme eyleminin psikolojik karşılığıdır ve özdeşim nesnesinin hiçbir dönüşüm ya da özümleme olmaksızın “bütün hâliyle yutulmasını [swallowing whole]” ifade eder. Bu süreç, psikotik bir nitelik taşıyabilir.
Örnek: Ebeveynin olumsuz imgesiyle özdeşim
Şiddetli bulimik semptomlarla seyreden borderline kişilik bozukluğu (BPD) tanılı 45 yaşındaki bir kadın, kendini defalarca kesmiş ve intihar girişimlerinde bulunmuştur. Her gün en az 10 mil bisiklete binmekte, akşamları ise bir mil yüzmektedir. Egzersiz yaparken, kendini keserken ve kusmayı tetiklerken, zihninde şu fantezi vardır: Tüm “kötü şeyler” vücudundan dışarı atılmaktadır; özellikle, kusmuğunda kan şeritleri görmesi ona büyük bir rahatlama hissi verir. Hatta şuna inanmaktadır: Bedenine bir bıçak saplayarak, içindeki tüm o kırmızı kötü şeylerin dışarı fışkırdığını görmek, ona mutlak bir dinginlik ve özgürlük sağlayacaktır. Annesinin kendisine sürekli olarak bencil, kötü bir kız dediğini anlatır. Çocukken, durmadan dua ederek bunun doğru olmamasını dilemiştir. Bu, kendini daha az kötü hissetmesini sağlar. Ancak annesinin bu bakışı, onun içinde özümseyemediği, içe alınmış [incorporated] bir nesne olarak kalmıştır. Dua etmek ve çeşitli “geçersiz kılma [undoing]” girişimleri anlık bir rahatlama sağlasa da, kendilik temsili üzerinde kalıcı bir değişiklik yaratmamıştır. Ancak, öfkeli, reddedilmiş ve özlem duyan yönlerini kabul edebildiği noktada, kendine zarar verici davranışları azalmıştır; çünkü bu sayede, annelik içealımı [maternal introject] çözülmeye başlamıştır.
Aklileştirme ve mantıksallaştırma
Entelektüalizasyon/düşünselleştirme/aklileştirme [intellectualisation] ve rasyonalizasyon/mantıksallaştırma [rationalisation], siyaset, iş dünyası, tıp -ve psikoloji- gibi pek çok alanda yaygın biçimde görülür. Bu mekanizmalar, olgunlaşmamış savunmalar ile olgun savunmalar arasındaki boşluğu köprüleyen savunmalardır ve yetişkinlikte de herhangi bir açık soruna yol açmadan varlıklarını sürdürebilirler. Entelektüalizasyon, çeşitli alt savunmaları kapsar: Yaşamak yerine düşünmeyi tercih etme, yakınlıktan kaçınmak amacıyla soyut olana aşırı dikkat gösterme gibi. Örneğin, gelişen cinselliğinden korkan bir ergen, evlilik dışı cinsellik üzerine entelektüel düzeyde konuşabilir, ya da gençlerin cinsel davranışlarını ciddi bir şekilde tartışabilir. Rasyonalizasyon ise, bilinçdışı arzulardan kaynaklanan irrasyonel davranışlara, mantıklı, inandırıcı -ve hatta kimi zaman doğru- açıklamalar getirme yoludur. Örneğin, kişi ödipal rekabetten ve yarışmadan duyduğu korkuyu, “Sınavlar zaman kaybıdır”, “Bir insanın gerçekten önemli yönlerini ölçmezler” diyerek mantıksallaştırabilir.
Olgun mekanizmalar
Yüceltme [sublimation] ve mizah [humour], bilinçdışı dilek ve arzuların toplumsal olarak kabul edilebilir bir biçimde kısmen ifade edilmesine olanak tanıyan, aynı zamanda toplumu zenginleştiren savunmalar oldukları için, Freud tarafından olgun savunma mekanizmaları olarak onurlandırılmıştır. Yüceltmede, arzular engellenmez, inkâr edilmez ya da saptırılmaz; bunun yerine kanalize edilirler. Saldırgan dürtüler, oyun ya da spor yoluyla ifade bulabilir; sanatta, duygular tanınır, dönüştürülür ve anlamlı hedeflere yönlendirilir; narsistik gereksinimler, zararsız biçimde -örneğin şaka yapmak, kendini göstermek, ya da başarılı bir oyuncu olmak yoluyla- doyurulabilir.
Örnek: Boya kutusu ve spatula
50 yaşındaki bir mühendis ve amatör ressam, hayatının en verimli yıllarını adadığı şirketten işten çıkarıldıktan sonra başlayan ve tedaviye dirençli seyreden depresyon nedeniyle psikanalize başvurdu. Babası, savaşta ölmüş olduğu için onu hiç tanımamıştı; dul annesine adanmış, son derece kontrollü ve “iyi” bir çocuk olarak büyümüştü. Annesi, hasta 7 yaşındayken yeniden evlenmişti; hasta, üvey babasının sert disiplinine tek kelime etmeden boyun eğmişti. Asla öfkelenmemekle övünüyordu. Boyun eğici bir kadınla evlenmişti. Depresyonunun başlarında, bir gün evde dekorasyon yaparken, eşi ona yanlış türde bir boya getirmişti. Bunun üzerine, dehşet içinde, 5 litrelik boya kutusunu doğrudan yere boca etmiş, evden çıkıp gitmiş ve temizliği eşine bırakmıştı. Analiz ilerledikçe, yakınlık ve mahremiyet özlemi, ve kimsenin onun ne istediğini fark etmemesine duyduğu öfke gibi derinlemesine bastırılmış duygularla temas kurmaya başladı. Daha sonra, kendi de şaşırarak yeniden resim yapmaya başladı; ancak bu kez, geçmişteki gibi titiz çizimlerle değil, kalın boyaları spatula ile doğrudan tuvale yayarak. Daha önce depresyonla ifadesini bulan öfke dolu duygusal ihtiyaçları, bu kez yaşamı besleyen bir yaratıcılığa yüceltilmişti.
Freud, yüceltmeyi, bir toplumun en ilkel ve derin arzularının, aynı zamanda ideallerinin ve tutkularının ifadesini sağlayan bir taşıyıcı olarak görüyordu -bu ifadeler, karnaval, tiyatro, müzik, şiir, ve dinsel ya da siyasal idealler aracılığıyla ortaya çıkardı. Benzer biçimde, mizah da bize şunları mümkün kılar: Duygularımızı -özellikle saldırgan olanları- sıkıntı yaratmadan “havalandırmak/dışa vurmak [ventilate]” ve paylaşmak; utanç duymadan gerilemek [regrese olmak], özgürce oyunlar oynamak, cezalandırılma korkusu olmadan gülmek, ve keyifle gevşemek. Bazı durumlarda mizah, büyük trajedilerin katlanabilir hâle gelmesini bile sağlayabilir. Bir hastanın gerçek anlamda -savunmacı olmayan bir biçimde- gülebilmesi psikoterapide gerçek ilerlemenin bir göstergesi olarak kabul edilir.
Araştırma
Vaillant ve çalışma arkadaşları, olgun savunma mekanizmalarının uyumsal değerini doğrulamışlardır (Vaillant, 2011; Vaillant, Bond, & Vaillant, 1986; Vaillant & Drake, 1985). Liseden mezuniyetlerinden itibaren 40 yıl boyunca izlenen erkekler üzerinde yapılan uzunlamasına çalışmalar, olgun savunmalar kullanan bireylerin, daha mutlu, iş yaşamlarında daha başarılı ve istikrarlı, aile hayatlarında daha dengeli olduklarını, daha az olgun savunmalar kullananlara kıyasla sürekli olarak ortaya koymuştur. Benzer şekilde, Perry ve Cooper (1989), olgunlaşmamış savunma mekanizmalarınınpsikolojik belirtiler, kişisel sıkıntılar ve zayıf toplumsal işlevsellikle ilişkili olduğunu bulmuşlardır.
Bu çalışmalar ne kadar önemli olsa da, elde edilen bulgular, savunma mekanizmalarının nedensel rolü ile bu savunmaları ortaya çıkarmış olabilecek gelişimsel süreçler arasında bir ayrım yapmamaktadır. Bununla birlikte, Sartorius, Jablensky ve Regier (1990), ana akım psikiyatrinin, semptomları, nedensel etkenleri, patojenik modelleri ve prognostik türleri birbirine bağlama çabalarının genel olarak başarısız kaldığını öne sürmektedir. Bu bağlamda şu yorumda bulunurlar: “…artık eskimiş olduğu iddia edilen Freudcu savunma mekanizmalarının geri dönüşü yerindedir”. Bu yorum, psikodinamik kuramın psikiyatrik tanı üzerindeki süregiden önemini vurgulamakta ve savunma mekanizmalarının, zihinsel bozukluklara yönelik transdiyagnostik [aratanısal/tanılararası] yaklaşımda yer alması gereken, üst düzey psikolojik süreçler olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır.
Pek çok savunma mekanizmasının güvenilir biçimde ölçülmesi, günümüzde artık mümkündür; bu ölçümler, öncelikle savunmaları hiyerarşik bir yaklaşımla sınıflandıran ölçekler aracılığıyla yapılmaktadır ve ilkel/olgunlaşmamış ile olgun mekanizmaları ayırt etmeye odaklanır. Haan’ın Savunma ve Başa Çıkma Süreçleri Q-sıralaması (Q-sort) (Haan, 1977), kodlayıcılardan, katılımcıların güncel yaşamları ve geçmiş deneyimleri hakkında bilgi içeren yarı yapılandırılmış görüşmeleri değerlendirmelerini ister. Savunma Mekanizması Değerlendirme Ölçeği [Defence Mechanism Rating Scale] ise (Perry & Henry, 2004), görüşme dökümlerini ve videoya kaydedilmiş oturumları kullanarak, bireyin olgunlaşmamış ve olgun savunma mekanizmalarını ne düzeyde kullandığını belirlemeye çalışır.
Savunma mekanizmaları ile psikopatoloji arasındaki ilişkiye dair bulgular tutarlıdır: Daha olgunlaşmamış (immature) savunma mekanizmaları, daha fazla semptom ve davranışsal bozulma ile ilişkilidir. Örneğin, yakın partner şiddetinde, değersizleştirme, idealleştirme (idealisation) ve tümgüçlülük gibi olgunlaşmamış savunmaların sıklığı, fiziksel ve psikolojik saldırganlığın şiddetiyle doğrudan bağlantılıdır. Psikoterapinin savunma örüntüleri üzerindeki etkisine bakıldığında: Johansen, Krebs, Svartberg, Stiles ve Holen (2011), C kümesi kişilik bozukluklarında [çekingen, bağımlı, obsesif-kompulsif] savunma işlevindeki değişimlerin, belirgin iyileşmeyi öngördüğünü bulmuştur. Benzer bir çalışmada, Bond ve Perry (2004), savunmalardaki genel olgunlaşma düzeyi ile psikanalitik psikoterapi sürecinde depresyonun azalması arasında anlamlı bir ilişki saptamıştır.
Bu bulgular, nedenselliğin yönüne dair önemli bir soruyu gündeme getirir: Acaba savunma mekanizmalarının olgunlaşmamış oluşu, zayıf toplumsal işlevselliğe ve psikolojik rahatsızlıklara mı yol açmaktadır, yoksa tersi mi geçerlidir? Bu nedenle, savunma işlevindeki değişimlerle semptomlardaki değişimlerin zamanlaması arasındaki ilişkinin netleştirilmesi büyük önem taşımaktadır: Hangisi önce gelir? Olası senaryolar: Semptomların azalması, bireyin daha olgun savunma düzenlemeleri geliştirmesini sağlayabilir; ya da tam tersine, olgun savunmaların yerleşmesi ve adaptif kullanımının artması, bireyin günlük yaşamdaki streslere karşı daha dirençli [resilient] hâle gelmesini önceleyebilir. Her iki olasılık da dikkate alınmalı ve nedensel ilişki yönü dikkatli biçimde araştırılmalıdır.
Nedensel etken mi yoksa bir sonuç mu olduğu fark etmeksizin, savunma mekanizmalarının dönüştürülmesi, yapıcı bir yaşam sürmek için gerekli olan kimlik, özerklik ve başkalarıyla ilişkilenme arasındaki zorlayıcı dengeyi kurmaya yardımcı olur. Psikanalitik tedavi modelinde savunmaların merkezi bir yer tutması, bu yöntemin iyileştirici ve uzun vadeli gelişim sağlayıcı etkilerinin kısmen buradan kaynaklandığını düşündürebilir.
Görmek için gözü ve duymak için kulağı olan herkes, hiçbir insanın bir sırrı saklayamayacağına kendini ikna edebilir. Dudakları sessiz kalsa da, parmak uçlarıyla gevezelik eder…
(Freud, 1905a, s. 76).
Psikanalitik değerlendirme görüşmesi [psychoanalytic assessment interview], yalnızca hem hasta [patient] hem de analist [analyst] için kritik bir seçim anını temsil ettiği için değil, aynı zamanda ilk karşılaşmanın içindeki uyumlar ve uyumsuzluklarda, yanlış başlangıçlarda ve ortaya çıkan temalarda, tedavi süreci boyunca yaşanacakların büyük ölçüde bir mikrokozmosu bulunduğu için de önemlidir.
“Değerlendirme [assessment]” kelimesi, Latince assidere, yanında oturmak [birinin yanında oturmak, bir şeye bitişik oturmak] fiilinden türemiştir; ancak aynı zamanda yasal duruşmaları ve vergilerin değerlendirilmesini çağrıştıran anlamlar da taşır; bu bağlamda bireyin varlıkları göz önünde bulundurulur ve tartıya konur. Dolayısıyla değerlendirme görüşmesinde iki temel unsur bulunur: Analistin, hastanın sıkıntısını empatik bir şekilde kavrama çabası ve hastanın güçlü ve zayıf yönlerini özetlemeye yönelik daha mesafeli bir yaklaşım. Analistler bu kişinin “analize uygunluğu”nu kendilerine sorarken, hasta da bu tedaviye yatırım yapmanın kendisine nasıl bir fayda sağlayabileceğini anlamaya çalışacaktır.
“Analize uygun [analysable]” terimi “anlaşılabilir [understandable]” ya da “tedavi edilebilir [treatable]” anlamına gelebilir; oysa bu iki kavram aynı şeyi ifade etmez (Tyson & Sandler, 1971). Pek çok hasta için değerlendirme görüşmesi, psikanaliz bu kişi için en uygun tedavi biçimi olmasa bile, yaşadıkları güçlüklerin netleşmesine ve aydınlanmasına yardımcı olabilir. Görüşmenin amacı, hem hasta hem de analistin, nasıl ilerleyeceklerine karar verebilmelerini sağlayacak yeterlilikte, ilgili bilgi sağlamak ve terapötik çalışmaya dair örnek bir deneyim sunmaktır. Hasta, analiz sürecinin nasıl bir şey olabileceğine dair bir fikir edinir. Hastayı kabul edip etmeyecekleri belli olmayan analistler, duygusal olarak anlamlı bir terapötik karşılaşmanın yaşanabilmesi için yeterince sürece katılmalı, ancak bulgularının başka analistlere ya da terapistlere de genellenebilir olması için yeterince nesnel kalmalıdır.
Bu ikili işlev -nesnel ve öznel; analistin hastaya, hastanın ise analiste bakışı- psikanalitik değerlendirme literatürüne de yansımıştır. Bazı yazarlar kendilerini açık biçimde tıbbî bir dilin içine yerleştirir: terapinin “endikasyon” ve “kontrendikasyonlarını” listelemek (Malan, 1979), “analize uygunluk” özelliklerini tanımlamak (Coltart, 1986), tanı ve prognoz kriterlerini belirlemek (Kernberg, 1982) ve hastanın kişilik organizasyonunun gelişimsel düzeyini değerlendirmek gibi.
Psikanalize ya da aslında herhangi bir psikoterapiye yanıtı öngören, tedavi öncesi özelliklere dair deneysel bilgi sınırlıdır (Orlinsky, Grawe ve Parks, 1994). Sağduyuya ve klinik deneyime dayanarak, psikanalizle iyi bir terapötik ilişki kurulabileceğine dair olumlu işaretler ararken, klinisyenler bazı temel temaların altını çizerler. Bu bölüm boyunca bu ana temaları inceleyeceğiz:
1. Motivasyon [Motivation]. Başvuran kişi başarılı bir tedavi için gereken zamanı, parayı (eğer özel muayenehanene [private practice] ise) ve duygusal enerjiyi ne ölçüde feda etmeye istekli ve hazırdır?
2. Psikolojik zihinlilik [psychological mindedness] -kendi zihni de dahil olmak üzere, zihnin nasıl çalıştığına karşı bir merak ve kendini gözlemleyebilme kapasitesi.
3. Ego gücü [ego strength] ve yapıcı ilişkiler kurabilme yetisi ile psikanalitik terapinin içerdiği acı verici farkındalıklar ve regresyonlar karşısında dayanıklılık gösterebilme ve bu süreçten fayda sağlayabilme kapasitesi.
4. Değerlendirme görüşmesinin kişilerarası yönlerine hastanın verdiği tepkiler, -özellikle de “deneme yorumları”na [trial interpretations] (Hinshelwood, 1991).
5. Analistin karşıaktarım tepkileri [countertransference reactions] (Carvalho, 2016): Bu tepkiler olumlu, olumsuz ya da nötr olabilir; ancak her durumda hastanın gelişimsel öyküsü ışığında değerlendirilmelidir.
Analist daha sonra bu unsurları bir formülasyonda bir araya getirecektir; bu formülasyon, hastanın mevcut ve geçmiş yaşam durumunun temel temalarını, özellikle de görüşme sırasında aktarım [transference] ve karşı aktarım [countertransference] biçiminde ortaya çıkanları, özetler.
Psikolojik tabloların giderek artan karmaşıklığı göz önünde bulundurulduğunda, çağdaş psikanaliz, yarı-tıbbi ve katı bir “endikasyonlar” setinden, “uygunluk [suitability]” (Tyson & Sandler, 1971) kavramına ve bunun gerektirdiği psikanalitik teknik uyarlamalarına (Kernberg, 1984) yönelmiştir. Bu yaklaşım, hastanın psikanalitik tedaviye “uymak [fit]” gerektiği fikrinden ziyade, psikanalitik tedavinin hastaya nasıl uyarlanabileceğine karar verme sorumluluğunu değerlendiriciye yükler. Nitekim borderline kişilik, ilk olarak standart psikanalitik teknikle yanıt vermeyen bir hasta grubunun bağlamında tanımlanmıştır (Stern, 1938). Bu bozukluğa özgü sorunlar dikkate alınarak bazı uyarlamalar geliştirilmiş ve bu uyarlamalar, günümüzde aktarım odaklı psikoterapi [transference-focused psychotherapy] olarak el kitaplarına geçirilmiştir (Yeomans, Clarkin ve Kernberg, 2002).
Psikoz, genellikle psikanalitik müdahale için bir kontrendikasyon olarak kabul edilir; çünkü olumlu etkilere dair kanıtların yokluğu söz konusudur (Gunderson, 1984; Gunderson, Carpenter ve Strauss, 1975). Ancak bazı psikotik hastalar, uygun bir analistle psikanalitik bir şekilde çalışabilirler (Jackson & Williams, 1994; Lucas, 2009; Rosenfeld, 1952) (ayrıca bkz. Bölüm 10) ve psikanalitik bakışla şekillendirilmiş müdahaleler, psikotik semptomları olan kişilere, ihtiyaçlara uyarlanmış bir yaklaşımla toplum temelli tedavi uygulandığında fayda sağlayabilir (Martindale, 2017).
Değerlendirme görüşmesini yürütmek
Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında analist, görüşmeye potansiyel olarak birbiriyle çelişen iki amaçla yaklaşır: ilgili olgusal bilgileri toplamak ve aynı zamanda bilinçdışı malzemenin ortaya çıkabileceği bir atmosfer yaratmak. Doğrudan sorgulama tamamen dışlanırsa önemli veriler kaybolabilir; ancak bu sorgulama biçimi görüşmenin çoğunu domine ederse, analistin eline sadece sorularına verilmiş detaylandırılmamış yanıtlar geçebilir. Pek çok psikanalitik enstitü ve psikoterapi birimi bu sorunun üstesinden gelmek için hastaya görüşme öncesinde doldurulup geri gönderilmesi istenen ayrıntılı bir anket yollar. Bu anket tartışma için yararlı bir temel oluşturabilir, ancak hastalar mahrem ayrıntıların bu kadar kişisel olmayan bir biçimde talep edilmesini ürkütücü bulabilir. Ayrıca bu yöntem, görüşmecinin hastanın kendi hikâyesini nasıl anlattığını duymasını engelleme gibi bir dezavantaja da sahiptir -hastanın hangi noktaya vurgu yaptığı, olayları ve ilişkileri anlatırken kullandığı ses tonu, önemli atlamalar, genel anlatı biçimi (Holmes, 2020; Talia, Muzi, Lingiardi ve Taubner, 2020)- tüm bunlar psikodinamik bilgi açısından hayati kaynaklardır.
Freud, psikanalitik tedaviyi satranç oyununa benzetmeyi severdi; burada neredeyse sonsuz sayıda olası hamle vardır, ancak oyunun evreleri, açılış stratejileri [opening strategies], orta oyun [middle game] ve oyun sonu [end game] şeklinde, yararlı biçimde ayrılabilir. Benzer şekilde, değerlendirme görüşmesinin açılışında analist muhtemelen her hastayla oldukça standart bir şekilde ilerleyecektir; orta oyun, yorum denemelerini ve bunların duygulanımsal etkilerinin gözlemlenmesini içerecektir; görüşmenin sonunda ise, tüm izlenimlerin bir araya getirilmesi ve tedaviye dair bir karara varılması söz konusu olur.
Giriş ve ön hazırlıklar
Bilinçdışı bakış açısından, psikanaliz analist ve hastanın karşılaştığı anda ya da hatta çok daha öncesinde başlar (Thomä & Kächele, 1987).
Örnek: Sahtekâr
Analist, hastayı ilk kez almak üzere bekleme odasına gittiğinde, onun yüzünde anlık bir şaşkınlık ve tereddüt ifadesi fark etti. Görüşme sırasında, genç adamın son derece hassas ve tetikte biri olduğu ve sert bir üvey babanın elinde ciddi şekilde acı çektiği ortaya çıktı. Kendi babasını sürekli ve idealize ederek düşündüğünden söz etti; yıllardır onu görmemişti. Analist, bekleme odasındaki tavrını gündeme getirdiğinde, hasta kendisini almaya gelen kişinin kısa, şişman, kel, sakallı ve yabancı aksanlı biri olmasını beklediğini, bu yüzden gelen kişinin bir sahtekâr olduğunu düşündüğünü söyledi. Bu aktarım temelli algıyı, hastanın kendisine “empoze edilen” reddedici üvey babaya dair kuşkucu hisleriyle ve kendi “gerçek” babasına duyduğu özlemle bağlantılandırmak mümkün oldu.
Her görüşmeci, kendine özgü bir tarz ve başlangıç hamleleri setine sahip olacaktır. Bunlar, her bir hastanın analitik görüşmenin ruhuna girmesine yardımcı olacak şekilde uyarlanır. Bizim görüşümüze göre, yeni bir hastayı karşılarken, kişinin adını açıkça söyleyerek kendini tanıtması dâhil olmak üzere, “divan dışı [off the couch]” sıradan profesyonel bir nezaketle davranması önemlidir. Bu yaklaşım, hastanın kaygıdan kaynaklı olarak bekleme alanı ile görüşme odası arasındaki yolculukta söylediği, görünüşte önemsiz (ancak çoğu zaman anlamlı) ifadelere geleneksel biçimde karşılık vermeyi de kapsar; terapist bu ifadeleri fark etmeli ve uygun görürse görüşme sırasında bunlara geri dönmelidir (Coltart, 1993).
Diğer yandan bazı yazarlar, değerlendiricinin her zaman mümkün olduğunca nötr ve sessiz kalması gerektiğini savunur; bu sayede hastanın maksimum düzeyde kaygılanması sağlanarak, daha dostane bir “hastaya karşı tutum: bir doktorun veya sağlık çalışanının hasta ile kurduğu iletişim biçimi, üslubu, tutumu [bedside manner]” atmosferinde fark edilmeyecek olası ruhsal bozulma alanlarına erişim sağlanabileceği düşünülür (Milton, 1997). Bu yaklaşımın etkinliği, hastanın psikolojik bozulma düzeyine bağlıdır. Borderline işlevsellikteki bir hasta, nötr bir yüz ifadesi karşısında o kadar kaygılanabilir ki, bu yapay ultra-nötrlük, hızlı bir şekilde bir destabilizasyona yol açabilir ve değerlendirme süreci yıpratıcı ya da imkânsız hale gelebilir. Genel olarak, ilk görüşmenin başında daha kolaylaştırıcı bir yaklaşım benimsemek ve yalnızca yavaş yavaş daha hale [reticent] hâle gelmek daha güvenlidir. Bazı analitik değerlendirme görüşmeleri birden fazla oturum sürer; bu bağlamda, riskli sayılabilecek bu yaklaşım, bazen ikinci görüşmede bilinçdışı malzemeye odaklanmayı uyarmak ve hastaya tedavinin nasıl olabileceğine dair bir fikir vermek amacıyla faydalı olabilir.
Örnek: Park yeri bulma güçlüğü
Diyelim ki hasta, odaya otururken park yeri bulmakta zorlandığını söyledi. Görüşmeyi yapan kişi şu şekilde yanıt verebilir: (a) Bölgedeki park sorununun gerçekten bir problem hâline geldiğini söyleyerek hem destekleyici hem de kibar bir müdahalede bulunabilir (destekleyici ve nazik bir müdahale); (b) Bu ifadeyi, hastanın kendi zorluklarını “park edebileceği” yani yerleştirebileceği yeterli terapötik alan olup olmadığına dair kaygısının bir yansıması olarak yorumlayabilir (gündelik konuşmanın bilinçdışı anlamına ani bir giriş); (c) Kardeş rekabetine ve hastanın rekabetçiliğine dair bir spekülasyon sunarak hayal gücü, yaratıcılık ve belki de oyunsuluk yaratmayı amaçlayan yorumlayıcı bir öneride bulunabilir; ya da (d) hiçbir şey söylemeyerek, yolların kalabalıklığıyla ilgili ortak bir şikâyet içine çekilmekten kaçınabilir ve bunun yerine hastanın iç dünyasına odaklanabilir (muhtemelen en sarsıcı müdahale!).
Açış hamleleri
Menninger (1958), bir kişinin yardım almak üzere terapiye gelmesinin örtük biçimde bir soru sormak anlamına geldiğini ve bu kişinin muhtemelen oldukça yoğun bir anksiyete içinde olduğunu öne sürer. Bu nedenle, ilk seansa başlamanın analistin sorumluluğunda olduğunu savunur. İnisiyatif [initiative], analiz süreci gerçek anlamda başladığında yeniden hastaya devredilecektir. Genel olarak, analist değerlendirme görüşmesinde, sonraki tedavi oturumlarına kıyasla çok daha aktif ve cesaretlendirici olmalıdır; ancak burada da hâlâ dikkatli bir denge gözetilmelidir: Hastanın içini dökmesini kolaylaştıracak ölçüde sıcaklık gösterilmeli, fakat aktarımı güçlendiren gerekli belirsizlik de bütünüyle yitirilmemelidir.
Yararlı bir açılış sorusu, hastanın seansa gelirken ya da alınmayı beklerken ne düşündüğünü sormak olabilir. Bu soru, daha en başından itibaren analistin hastanın iç dünyasıyla ilgilendiğini gösterir ve hastaya, kaygılarını kabul edici bir atmosfer içinde ifade etme fırsatı sunar. Bundan sonrası içinse kesin kurallar yoktur; analist, tüm önemli alanları kapsayan ama bu alanların hangi sırayla ele alınacağını önceden belirlemeyen “esnek bir görüşme tekniği”ne [elastic interview technique] (Balint & Balint, 1971) ihtiyaç duyar.
Sunulan sorun ve onun öncülleri
Sunulan sorunun [problem] ve onun öncüllerinin [antecedent] net bir şekilde anlaşılması, özellikle hastanın neden tam da şu anda yardım aradığı sorusunun açıklığa kavuşturulması, büyük önem taşır (Malan, 1979). Hasta geçmişine -örneğin çocukluk travmalarına- geçmek için ne kadar istekli olursa olsun, görüşmenin bu kısmı asla atlanmamalıdır. Aşağıda da göreceğimiz gibi, sunulan sorunun dinamik olarak anlaşılması, psikodinamik formülasyonun üç ayağından biridir. “Doktorunuzdan sizinle ilgili biraz bilgi aldım ama en iyisi, sizi buraya yardım aramaya getiren şeyin ne olduğunu kendi kelimelerinizle anlatmanız olurdu,” gibi bir ifade görüşmenin başlamasını sağlar. Sorun uzun süredir devam ediyorsa -ki bu durum sık görülür- o zaman temel sorunun şu şekilde netleştirilmesi gerekir: “Neden şimdi?” Örneğin, bir kocanın terapiye gelme nedeni karısının “Yardım almazsan seni terk ederim” şeklindeki bir ültimatomuysa, bu durum mutlaka ortaya çıkmalıdır; çünkü ancak bu şekilde hastanın değişime yönelik motivasyonu yeterince değerlendirilebilir.
Görüşme planı
Analist, görüşmenin sonunda hastanın mevcut yaşam koşullarının ana hatlarını, aile geçmişini, psiko-seksüel geçmiş dâhil olmak üzere ayrıntılı gelişimsel öyküsünü, erken anılarını, önemli kayıp ve travma öyküsünü (cinsel istismar hakkında özel sorular dâhil), rüya yaşamını, ilgi ve yetenek alanlarını, değerlerini, stres ve destek kaynaklarını kapsayan temel bilgileri edinmiş olmak ister. Psikiyatrik yönler de -hastane yatış geçmişi, psikotrop ilaç kullanımı, intihar girişimleri, madde kullanımı ve depresif, obsesyonel ve psikotik fenomenler gibi “mental durum” özellikleri dâhil- ya tıp eğitimi almış psikoterapistler tarafından görüşmede ya da, analist tıbbi ya da psikiyatrik yeterliliğe sahip değilse, yönlendiren kişi tarafından ele alınmalıdır. Bu kadar kapsamlı bir listeyi serbest akan ilk görüşmede tamamlamak her zaman mümkün olmayabilir. Winnicott (1965), psikanalizi “uzatılmış bir öykü alma biçimi [extended form of historytaking]” olarak tanımlamış ve çok sayıda ayrıntının tedavi başladıktan sonra ortaya çıkacağını belirtmiştir. Görüşmeyi yapan kişi, hastanın psikiyatrik durumuna dair uygunluk konusunda emin olamıyorsa, ikinci bir değerlendirme görüşmesi gerekebilir. Göreceğimiz üzere, kapsamlı bir değerlendirme uzun vadede fayda sağlar ve ileride yaşanabilecek güçlüklerin önüne geçebilir.
Görüşmenin psikodinamik bir “sondaj” olarak işlevi
Değerlendirme görüşmesinin temel amaçlarından biri, hastanın bilinçdışını harekete geçirecek bir uyarıcı olarak işlev görmesidir. Terapi ortamı ile analistin kişiliği ve tarzı, başlı başına anksiyeteyi tetikler; bu da, doğru düzeyde destek ve mesafe ile ele alındığında, bilinçdışı tepkileri ortaya çıkarabilir. Görüşmeyi yapan kişi, hastanın fantezi dünyasına ulaşmak için doğrudan sorular sorabilir: en erken anıları, uykuya dalarken aklından geçenler, gündüz düşleri ve gizli arzuları (“Gerçekten ne olmasını isterdiniz?” gibi) ve elbette gerçek rüyaları (“Uykudayken olanlarla ilgili ne düşünüyorsunuz? [What do you think about while you are asleep?]” gibi). Amaç, en derin korkuların ve fantezilerin araştırılabileceği bir atmosfer yaratmak ve analistin “çağrışımsal özgürlük [associative freedom]” sağlamaya yönelik çabalarına hastanın verdiği tepkileri değerlendirmektir (Spence, Dahl & Jones, 1993).
Terapötik müdahaleler: “deneme yorumu “
Dikkatli dinleme her türlü psikoterapötik karşılaşmanın anahtarı olmakla birlikte, analist tamamen sessiz ya da pasif değildir. Müdahaleleri genellikle açık uçlu sorularla başlar (“Bana ailenizden biraz bahseder misiniz?”) ve ardından açıklamalarla devam eder (“Anne babanızın siz 11 yaşındayken ayrıldığını neredeyse gelişigüzel bir şekilde söylediniz; o zaman neler hissettiğinizi anlatabilir misiniz?”). Görüşmeyi yapan kişi, her zaman belirsiz ve genelleyici ifadeler yerine canlı, ayrıntılı anlatımları araştırır (örn., hasta: “Annem sıradan bir anneydi”; analist: “Bu sizin için nasıl bir şeydi, daha net bir resim çizebilmemiz için birkaç örnek verebilir misiniz?”) ve bu tür belirsizliğin muhtemel savunmacı yönlerine dikkat eder.
Bir noktada analist, hastanın analitik potansiyelini uygun ağırlıkta bir zorlama [challenge], yüzleştirme [confrontation] ve/veya deneme yorumu [trial interpretation] aracılığıyla yoklamak isteyecektir. Bu müdahaleler, hastadan kendisi hakkında farklı bir şekilde düşünmesini istemek amacıyla sunulan psikanalitik bir hipoteze dayalı bir müdahale kümesidir. Bu tür müdahalelerin tonu ve zamanlaması çok önemlidir ve ancak makul bir terapötik ittifak kurulduktan sonra denenmelidir. Erken yapılırsa, yüzeyde kalır ve etki yaratmaz; incelikten yoksun biçimde sunulursa savunmacı bir tepkiyi tetikler ve terapötik bağı zayıflatır; içerik açısından fazlasıyla entelektüelse duygusal bir tepki uyandıramaz. Etkili olmaları için, oldukça kısa ve sade olmaları gerekir:
“Bugünkü randevunuza geç gelmiş olmanızın, gelmek konusunda karışık duygulara sahip olmanızla ilgili olabileceğini düşünüyor musunuz?”(yüzleştirme)
“Belki de şu an yaşadığınız depresyonla, kızınızın şu anda sizin ebeveynlerinizin ayrıldığı zamandaki yaşta olması arasında bir bağlantı vardır?”
“Acaba depresyonunuzun arkasında, annenizin aniden bir bebek dünyaya getirdiğinde hissettiğiniz öfkeye benzer bir öfke olabilir mi? O zaman artık onun sevgisinin tek nesnesi olmaktan çıkmıştınız.” (yorumlama)
“Belki de beni üvey babanız gibi, biraz mesafeli ve umursamaz, sizi sürekli eleştiren biri olarak görüyorsunuzdur.” (aktarım yorumu [transference interpretation])
Bu müdahalelerin, hastanın itiraz etmesine, değiştirmesine, genişletmesine ya da onları daha derin bir anlatım için sıçrama tahtası olarak kullanmasına imkân tanıyacak ölçüde ihtiyatlı bir üslupla sunulmasının en etkili yaklaşım olduğunu unutmayın -Malan (1979) bu süreci “sıçrayarak ilerleme [leapfrogging]” olarak adlandırır.
Seçenekler, karar, sözleşme
Görüşmenin orta evresine ve özellikle de müdahalelere verilen yanıtlara dayanarak, analist iyi sonuçlarla pozitif ilişki içinde olan üç temel “süreç [process]” özelliğini arayacaktır: iyi bir ilişki veya çalışma ittifakı kurabilme yetisi, yorumlarla çalışabilme kapasitesi ve seans sırasında duygusal olarak tepki verebilme yetisi -yani korku, üzüntü ya da öfke gibi duyguların yüzeye çıkmasına izin verebilme.
Görüşmenin sonunda analist, üzerinde durulan alanları özetleyecek ve hastayla birlikte bu görüşmeyi değerlendirerek bir sonuca varmaya çalışacaktır: “Seansın sonuna yaklaşıyoruz, sanırım buradan sonra ne yapacağımıza karar vermek için birkaç dakikamızı ayırmalıyız”, “Bu şekilde çalışmanın size yardımcı olabileceğini düşünüyor musunuz?”, “Bu, beklediğiniz türden bir şey miydi?” Psikanalizin mevcut tek psikoterapi biçimi olduğu dönemlerde karar oldukça basitti -tedavi edilecek mi, edilmeyecek mi? Günümüzde ise psikanaliz, birçok terapi seçeneğinden yalnızca biridir ve değerlendirilenlerin yalnızca küçük bir yüzdesi haftada beş seanslık tam psikanalize yönlendirilir. 1980’lerde Birleşik Krallık’ta değerlendirme görüşmelerinin duayeni olarak kabul edilen Coltart (1987), kendisine başvuranların yalnızca %5’inin tam psikanalizi tercih ettiğini bildirmiştir. Günümüzde çoğu analist, hastayı mevcut terapi olanakları hakkında bilgilendirmenin, bu seçeneklerin avantaj ve dezavantajlarını birlikte tartışmanın iyi bir uygulama olduğuna inanır. Analist, ardından, hastanın kişisel ve maddi kaynakları ile gerçekçi olarak neyin mümkün olduğu göz önünde bulundurularak, mevcut durumda en iyi yatırımın ne olacağına dair görüşünü açıkça ifade etmelidir. Eğer değerlendirmeyi yapan analist hastayı kendisi almayı planlıyorsa, bu noktada ücretler, haftada kaç kez görüşüleceği, analizin muhtemel süresi, tatil düzenlemeleri gibi pratik konular da mutlaka ele alınmalıdır.
Genel olarak, bir değerlendirme görüşmesini takiben bir düşünme süreci yaşanması hiç de kötü bir şey değildir: her iki taraf da hemen karar vermemekte hemfikir olabilir. Hasta, karar üzerinde düşünmek ve bunu ailesiyle tartışmak isteyebilir; analist ve hasta, daha uzun bir değerlendirme süreci ya da bir “terapi denemesi [trial of therapy]” (Peterson, 2012) için tekrar görüşmeleri gerektiği sonucuna varabilirler; ya da değerlendirici, eğer hastayı kendisi alamayacaksa, uygun boşlukları meslektaşlarıyla görüşmek durumunda kalabilir.
Psikodinamik formülasyon
Görüşme ilerledikçe ya da analist hasta hakkında daha önceden bir şeyler biliyorsa, hastanın zorluklarının doğasına dair hipotezler ve fikirler analistin zihninde şekillenmeye başlar. Strachey’nin (1934) yorum üzerine yazdığı öncü makalesinden bu yana, psikodinamik kavrayış, ilişkisel terimlerle üçlü bir formülasyon çerçevesinde ele alınmıştır: (a) mevcut zorluk [dış dünyadaki veya “şimdi-orada”ki], (b) aktarım durumu [terapi odasındaki veya “şimdi-burada”ki] ve (c) çocukluk veya bebeklik dönemine ait [“o gün-orada”ki] çatışma ya da yoksunluk dizgesi. Bu, Malan’ın (1979) “Kişi Üçgeni”dir [Triangle of Person] -yakın bir diğeri, analist ve ebeveyn(ler) (bkz. Bölüm 8).
Örnek: Her şeyi yapabilen adam
John, kırklı yaşlarının ortasında dinç bir adamdı ve hayatında ilk kez, tamamen beklenmedik bir şekilde, işinin üstesinden gelemeyeceğini hissettiği için yardım arayışına girmişti. Yirmili yaşlarının başından itibaren kendi işini kurmuş, başarılı bir inşaat ve geliştirme firması yürütmüş, toplumda saygı gören, mutlu bir evliliği olan, başarılı çocuklara sahip ve çeşitli sportif ilgi alanları bulunan biriydi. Ancak aniden kendini yorgun ve asabi hissetmeye başlamıştı; kayıtsız ama aynı zamanda her ayrıntı için endişeliydi ve düzgün uyuyamıyordu. Her şeyi geride bırakmak istiyor ve zaman zaman intihar düşünceleri yaşıyordu. Antidepresanlar yalnızca çok az yardımcı olmuştu. Bu depresyonun doğrudan tetikleyicisi, oğlunun direksiyonda olduğu sırada, sağa dönmek için beklerken arkadan gelen bir aracın kendilerine çarpmasıyla yaşanan küçük bir trafik kazasıydı. John sarsılmıştı ama başka bir fiziksel travma yaşamamıştı.
Anne babası sorulduğunda, annesinin geçen yıl öldüğünü oldukça küçümseyici bir şekilde dile getirdi, ancak bunun bir önemi olmadığını çünkü annesinden hoşlanmadığını ve zaten onun Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayıp “doğal vatandaş” olduğunu söyledi. John tek çocuktu; anne babasının o daha bebekken ayrıldıkları ortaya çıktı ve kendisini hiç çocukları olmayan dayısı ve yengesi büyütmüştü. Dayısı ve yengesi ona çok düşkünmüş, hem evde hem de okulda herkesin gözdesi olmuştu: “Tek sorun, annem ya da babam ziyarete geldiğinde ortaya çıkardı; her şeyi alt üst ederlerdi.”
Görüşme ilerledikçe analist, bu güçlü adamla sanki fiziksel olarak boğuşuyormuş gibi neredeyse bedensel bir duyum yaşamaya başladı. Sanki güreşiyorlarmış gibiydi. Analist, bu noktada kararlı ve otoriter olmanın çok önemli olduğunu hissetti. Örneğin, John, kendisini bir psikanaliz hastası adayı olarak bulmaktan açıkça afallamıştı, çünkü bu durum, onun kendisine dair sahip olduğu -kendi kendine yeten, güçlü ve dengeli- imajla hiç uyuşmuyordu. Normalde (kendi deyimiyle) “psikolojik işler”le ilgilenmeyi hiçbir şekilde hayal bile etmezdi.
Hinshelwood’un (1991) sözünü ettiği “maksimum acı noktasını [point of maximum pain]” hissederek analist, John’un çocukken anne babasının ayrılığının yarattığı mutsuzluk ve kendi çaresiz konumu karşısında, kendini güçlü ve bağımsız hissetmeye dayalı bir her şeye kadirlik [omnipotens] savunması geliştirdiğini fark etti. Geçirdiği küçük trafik kazası ve annesinin ölümü, onu yeniden bu potansiyel olarak tehlikeli kırılganlık duygularıyla karşı karşıya bırakmıştı. John bu duygularla, her zamanki tarzıyla, mücadele ederek baş etmeye çalışıyordu ancak bu kez aslında kendisiyle savaşıyordu.
Analist, karşıaktarımlarından yola çıkarak, John’un yardım istemekten duyduğu utancı ve aralarındaki mücadeleyi, “Sen benim gerçek babam değilsin” diyen küçük bir çocuğun, zayıf ama iyi bir figür olarak algıladığı amcasına yönelik tepkisine benzetti. Bu zafer dolu ödipal kendini yüceltme hali artık elinden kayıp gitmekteydi. Analist şöyle dedi:
“Hayatınız boyunca güçlü ve kuvvetli hissetmek, kendi kendinizin koruyucusu olmak sizin için çok önemli olmuş. Küçük bir çocukken, güç alabileceğiniz bir babanız yoktu. Eksik olan annenizin yokluğu karşısındaki üzüntünüzi ifade edemediniz. Sanki geçirdiğiniz kaza, içinizde hep gizli tuttuğunuz zayıf ve kırılgan oğul-baba yanınıız ortaya çıkardı. Benim gibi birine danışmak, sizin için bir şekilde utanç verici gibi görünüyor; tıpkı amcanıza çok değer vermemiş olmanız gibi.” Bu noktada hasta gevşedi, ilk kez gözyaşı dökerek cinsel ve mecazi anlamda yaşadığı iktidarsızlıktan söz etti ve kendinden, özellikle de öfke patlamalarından ne kadar utandığını anlattı. Bu temas, analiz için bir deneme süreci başlatma konusunda bir uzlaşmaya zemin hazırladı.
Analistin yorumu, geçmiş ilişkiyi (olmayan baba/”zayıf” amca), mevcut zorluğu (oğlunun “şiddeti” ve bunun baba olarak kendisine etkisi) ve aktarımı (analistle güreşme) bir araya getiren “Kişi Üçgeni”ne dayanmaktaydı. Aynı zamanda bu durum, Malan’ın (1979) “Savunma Üçgeni”ni [Triangle of Defence] de örneklemektedir: anksiyete, savunma ve “gizli dürtü”. John’un anksiyetesi, gücünü ve canlılığını kaybetme korkusuydu; savunması ise çalışmak, savaşmak, iradesini kaba kuvvetle dayatmaktı -bu stratejiler narsisizm ve omnipotansla renklenmişti; gizli dürtüsü ise, güvenebileceği biri tarafından kapsanmak, korunmak ve beslenmek yönündeki arzusuydu.
Dinamik bir düzeye ulaşmak, Malan’ınki gibi bir formülü uygulamakla ve ardından otomatik olarak uygun yorumu elde etmekle sınırlı bir mesele değildir. Değerlendirici kişi yalnızca hastanın direnciyle değil, kendi direnciyle de mücadele etmek zorundadır. Aşağıda, bir analitik terapistin bu durumu ifade etme çabasına yer verilmiştir:
…sıklıkla, hastayı oldukça konforlu bir öykü alma düzeyinden bilinçdışı alanına taşımam gerektiğinde içimde neredeyse fiziksel bir isteksizlik hissiyle karşılaşıyorum. Neden doktor-hasta dengesini bozayım? Neden hastayı rahatsız etme ya da hatta onu karşıma alma riskini göze alayım? Ve en önemlisi, bunu en iyi nasıl yaparım? Çoğu zaman, anahtar karşıaktarımdadır; genellikle duygusal bir yanıt biçiminde ortaya çıkar. Gözlerimin arkasında bir yanma hissediyorsam, muhtemelen hasta bir yas halindedir; eğer sinirli hissediyorsam, hasta bastırılmış bir öfke patlamasının eşiğindedir; eğer sıkılmış ve kopuk hissediyorsam, belki de çocukken kendisine hiç odaklanılmamıştır. Hastanın varlığı ve anlattığı hikâyenin bende uyandırdığı her türlü duyum ve fanteziyi müdahalelerimi şekillendirmek için kullanmalıyım; böylece onu -ne kadar kısa bir an için olsa da- durağan ve savunmalı hâlinden duyguların akışkanlığına taşıyabilmeliyim.
(Holmes, 1995, s. 26)
Psikanalizde tanı şemaları
Günümüz psikanalizinin çok dilli [polyglot] doğası, standart bir tanısal şema [diagnostic schema] oluşturmayı güçleştirir. Ancak psikanalitik tedavinin amaçlarından biri, kişilik işlevini bütünleştirerek etkili ve yapıcı ilişkileri desteklemek ve yaşam stresine karşı daha fazla dayanıklılık kazandırmak olduğundan, psikanalistler için mevcut psikiyatrik sınıflamalardan daha klinik olarak anlamlı bir şekilde kişilik işlevini değerlendirmeye yönelik girişimlerde bulunulmuştur. Westen ve Shedler (2007), kişilik patolojisini ölçmek amacıyla Shedler-Westen Değerlendirme Prosedürü (SWAP)’ı geliştirmiştir. Bu prosedür, psikanalitik klinik süreci özellikle vurgular; çünkü değerlendirme sırasında hastanın bir şeyi nasıl anlattığı, klinisyenle nasıl ilişki kurduğu ve klinisyende uyandırdığı karşıaktarımsal tepkiler dikkate alınır. Bu yaklaşım, bireyin dinamik çatışma-savunma örüntüsünü ortaya koyan ve tedavide odak noktası olarak kullanılabilecek klinik olarak anlamlı bir formülasyon üretir.
Kernberg (1975), kişilik yapılanmasının düzeylerini tanımlar; bu tanımlamada dinamik kuramdan türetilmiş ilkel (pre-ödipal) işleyiş ile olgun (ödipal) işleyiş arasındaki ayrım temel alınır. Kernberg, nevrotik, sınır (borderline) ve psikotik yapıları tanımlayarak, bu yapıların psikanalitik tedaviye olan yanıt düzeyini yansıttığını öne sürer: psikotik yapı en ağır ve en az yanıt veren; nevrotik yapı ise en az ağır ve en çok yanıt veren yapı olarak değerlendirilir (Lowyck, Luyten, Verhaest, Vandeneede & Vermote, 2013; McWilliams, 2011). Kernberg’in geliştirdiği “yapısal görüşme [structural interview]” şu alanları değerlendirmeyi hedefler: kimlik bütünlüğü, savunmaların doğası, nesne ilişkilerinin niteliği ve kendilik-öteki temsilleri, kişinin kendini gözlem kapasitesi, içsel çatışmalar, tipik aktarım ve karşıaktarım süreçleri (Horz-Sagstetter ve ark., 2018). Bu görüşme, kişilik organizasyonunu dinamik bir perspektiften değerlendirmeyi amaçlayan kapsamlı bir klinik araçtır.
Psikodinamik Tanı Kılavuzu (PTK) [Psychodynamic Diagnostic Manual (PDM)] (Lingiardi & McWilliams, 2017) ile Ölçümlü Psikodinamik Tanı (ÖPT) [Operationalized Psychodynamic Diagnosis (OPD)] (OPD TaskForce, 2008), psikanaliz ve psikanalitik psikoterapi için tedavi planlamasını destekleme amacı taşıyan yaklaşımlardır. Her iki sistem de: bireyin kişilik örüntülerini [personality pattern] tanımlamayı, çatışmalar [conflict], savunmalar [defence], özdüzenleme [self-regulation] ve özdüşünüm [self-reflection], semptom örüntülerini tanımlama [define symptom pattern] gibi zihinsel işleyiş alanlarında ayrıntı elde etmeyi hedefler. Bu standartlaştırılmış değerlendirme yöntemlerini kullanan araştırmalar henüz sınırlıdır ve uygulamada bu sistemlerin gündelik klinik pratiğe girmesi zordur, çünkü oldukça zahmetli ve zaman alıcıdırlar. Buna rağmen, bu yaklaşımlar psikanalizin sadece klinik bilgiye dayalı bir uygulama olmaktan çıkarak, daha ampirik (deneysel ve ölçülebilir) bir yönelim benimsemesine katkı sağlar. Yine de bu geçiş, psikanalitik zihinsel işleyiş anlayışıyla uyumlu bir çerçevede kalmayı sürdürmektedir.
Psikanalitik “tanı [diagnosis]” kaçınılmaz olarak öznel ve kişiye özgüdür; hem hastanın sunduğu özgün problemlere, hem de analistin tarzı, önkabulleri ve yaratıcılığına göre şekillenir. Bu durum, araştırmacılar açısından zorlayıcı ve sınırlayıcı olabilir; ancak klinik ve varoluşsal gerçekliği yansıttığı kabul edilir. Yukarıda betimlenen vaka farklı bir değerlendirici tarafından farklı şekilde formüle edilebilirdi (Perry, Cooper, & Michels, 1987): Kleinyen bir formülasyon, saldırganlığa çok daha fazla vurgu yapabilir; kazayı, John’un ilkel ve bölünmüş yıkıcılığının, onu tutamayan terk edici annesi bağlamında dışavurumu olarak görebilir; depresyonu ise cezalandırıcı ve intikamcı bir süperegonun tezahürü olarak değerlendirebilir. Kendilik psikolojisi [self-psychology] perspektifi, aktarım içindeki aynalanma [mirroring] unsurlarına odaklanabilirdi; terapistin hissettiği omnipotens çağrışımları, John’un tutarlı ve besleyici bir kendiliknesnesinden [self-object] yoksun olduğu koşullarda başvurduğu savunmalarla paralel değerlendirilebilirdi. Ancak tüm bu yaklaşımlar, farklı psikanalitik geleneklerin kendine özgü dil ve kavramsallaştırmalarıyla ifade edilse de, birbirine benzer dinamik temalar içerir. Bu da, psikanalitik düşüncenin çok sesliliği içinde ortak anlayış alanlarının varlığını gösterir.
Sınıflandırmadaki zorluklara rağmen, çoğu psikanalist tanı koyma amacıyla hastayı anlamak, sorunun ciddiyetini değerlendirmek, tedaviye yön vermek ve prognoz öngörüsü yapmak için bir tür gelişimsel şema [developmental schema] kullanır (bkz. Bölüm 3). Psikolojik işlev bozukluğunun derecesini gösteren çeşitli göstergeler göz önünde bulundurulur. Bazı klinisyenler, tedavide karşılaşılabilecek muhtemel güçlükleri öngörmek için, ödipal (üç kişili, daha hafif, nevrotik) zorluklarla pre-ödipal (iki kişili, daha ağır, borderline ve narsistik) problemler arasında bir ayrım yapar. Ancak uygulamada, bir hastanın hangi düzeyde işlediğini belirlemek ya da esas sorunun bir eksiklik [deficit] mi yoksa bir çatışma [conflict] mı olduğunu ayırt etmek her zaman kolay değildir. Örneğin John’un genel uyum düzeyi açıkça nevrotikti (yani üç kişili): istikrarlı bir evliliği, düzenli bir işi ve olgunluk düzeyi vardı. Ancak yaşadığı hastalık, onun çocukluktan beri bastırdığı pre-ödipal, narsistik temaları su yüzüne çıkardı. Ebeveynleri tarafından terk edilmiş olması, onda bir eksiklik yaratmıştı; ama aktarımda ortaya çıkan duygulanım bir çatışmaya işaret ediyordu: eksiklik yüzünden öfkeliydi. Bu durum, bir hastanın nevrotik görünmesine rağmen, daha derin düzeyde erken gelişimsel yaralanmalar taşıyabileceğini gösterir. Özellikle narsistik veya borderline örüntüler, görünürdeki sağlıklı işleyişin altında kendini açığa çıkarabilir.
Ego psikolojisi [ego psychology], gelişimsel düzeyi değerlendirmek için savunmaların olgunluk derecesini temel alır. Vaillant’ın (1986) savunma hiyerarşisi –ilkel [primitive] (örneğin, bölme [splitting]), olgunlaşmamış [immature] (örneğin, “eyleme dökme [acting out]”), nevrotik [neurotic] (örneğin, obsesyonellik [obsessionality]) ve olgun [mature] (örneğin, mizah [humour]) savunmalar- bu konuda faydalı bir çerçeve sunar (bkz. Bölüm 4). Zetzel (1968), “analiz edilebilirlik [analysability]” kavramının özünü; güven düzeyleri, kayıpla baş etme kapasitesi ve iç ve dış gerçeklik ayrımını yapabilme yetisi üzerinden anlamaya çalışır. Gelişimsel bir spektrumun bir ucunda, gerçeklikle teması sağlam olan fakat ödipal arzularını bastıran ve bu nedenle arzularında ketlenmeler yaşayan “iyi histerik [good hysteric]” yer alır (ki Zetzel bu kişiyi -hatalı biçimde- kadın olarak varsayar). Spektrumun diğer ucunda ise, ilişkileri yüzeysel olan ve bir erkekle doyum sağlayacak bir birliktelik arayışının ardında aslında sürekli besleyici bir meme arzulayan “sözde iyi histerik [so-called good hysteric] bulunur. Bu ayrım, hem savunma yapılarını hem de içsel nesne ilişkilerini temel alarak bir hastanın analiz edilebilirliğini değerlendirme girişimidir.
Kernberg’ün (1984) Kleinyen nesne ilişkileri temelli tanısal şeması, iki temel gelişimsel görevi merkeze alır: saldırganlığın ehlileştirilmesi [taming of aggression] ve duygusal bütün nesne sürekliliğinin sağlanması [achievement of emotional whole-object constancy]. Ağır narsisistik bozukluklara sahip bireyler ne saldırgan ve genital dürtülerini kontrol altına alabilirler ne de bölme savunmasını aşabilirler. Bu tür vakalar genellikle klasik psikanalize uygun değildir; ancak modifiye edilmiş psikanalitik müdahalelere yanıt verebilirler (Stern, Diamond ve Yeomans, 2017). Kernberg’ün orta düzey narsisizm modelinde birey, “kısmi nesne [“part-object]” ilişkileri tarafından denetimsizce yönlendirilir; yani bütün insanlara bir meme, bir penis ya da bir tuvalet gibi işlevsel nesneler olarak davranır. Borderline durumlarda nesne bütündür [whole: yani, meme, penis veya tuvalet değil, bir insansır], ancak istikrarsızdır [unstable] ve yeterince bütünleştirilmemiştir [integrated]; bu nedenle sırayla idealize edilir ve aşağılanır. Nevrotik [neurotic] bireyler, istikrarlı ve bütünleşmiş ilişkilere sahiptirler ancak genital [genitally] konusunda ketlenmişlerdir. Olgun [mature] (başarılı bir şekilde analiz edilmiş ?!) birey, genitalliği sevgi dolu bir ilişki içerisinde bütünleştirebilir ve saldırganlığı uygun biçimde yönlendirebilir; bunu yaparken de başkalarını bütün kişiler olarak görmeye ve onlarla bu düzeyde ilişki kurmaya devam edebilir. Kernberg’in bu şeması faydalı olmakla birlikte, onun örtük bir etik/ahlaki şema içerdiği ve bunun yarı-bilimsel ve nesnel bir sınıflandırmaya dönüştürüldüğü not edilmelidir.
Psikanalize uygun hastaların seçilmesi
Yukarıda anlatılanların ima ettiği üzere, bir kişinin psikanalize “uygun [suitable]” olup olmadığını belirleyecek basit bir formül yoktur; ancak tanısal şemalar, olası sakıncalara işaret etmek ve yardımcı olabilecek teknik yaklaşımları önermek açısından yararlıdır. Karar her zaman bağlamsal [contextual] olacaktır; yani analist ile hasta arasındaki ilişkiye ve onların karşılıklı koşullarına bağlıdır. Eğer bir psikodinamik yatılı ya da gündüz hasta tedavi ortamı mevcutsa, özel muayenehane uygulamalarına kıyasla daha akut hastalar psikanalitik olarak tedavi edilebilir. Bağlamsal bir başka boyut da yaştır. Freud (Jung’un aksine), 40 yaşın üzerindeki bireyler için analiz yapılmasına karşı uyarıda bulunmuştur; bu kişilerin değişim için gerekli zihinsel esnekliğe sahip olmadığını düşünmüştür -ki bu oldukça ilginçtir, çünkü Freud psikanalizi ancak kendisi kırklı yaşlarına geldikten sonra icat etmiştir. Günümüzde yaşlı bireylerin de başarılı bir şekilde tedavi edilebildiği açıktır (Couve, 2007; Valenstein, 2000); dahası, psikanalitik vakaların giderek artan bir oranı bu yaş grubundan gelmektedir -ki bunun nedeni kısmen bu bireylerin bu denli pahalı ve yoğun bir tedaviyi karşılayabilecek durumda olmalarıdır. Özetle, “analize uygunluk [analysability]” nesnel bir ölçüt değildir; etkileşimsel ve hatta sosyolojik bir fenomendir.
Thomä ve Kächele (1987), Freud’un (1905b) bu konuyla ilgili olarak yaptığı iki görünüşte çelişkili ifadeyi karşılaştırırlar (italikler bize aittir):
Tam anlamıyla emin olmak için, hasta seçimimizi normal zihinsel duruma sahip olanlarla sınırlamalıyız; çünkü psikanalitik yöntemde bu durum, nevrotik belirtiler üzerinde denetim sağlamak için bir dayanak noktası olarak kullanılır.
(Freud, 1905b, s. 263)
Ama:
Psikanalitik terapi, varoluşa kalıcı olarak elverişsiz olan hastaların tedavisi yoluyla ve onlar için yaratılmıştır.
(Freud, 1905b, s. 262)
Thomä ve Kächele, Freud’un iki çelişkili gibi görünen ifadesini şu veciz sözle uzlaştırırlar: “Yeterince hasta ki ihtiyaç duysun, yeterince sağlıklı ki dayanabilsin.” Farklı yazarlar tarafından listelenen dahil etme ve hariç tutma kriterleri, değerlendiricinin bir yandan hastalık [illness] ve ihtiyaç [need], diğer yandan ise sağlıklı sağlamlık [healthy robustness] arasında denge bulmasına rehberlik eder. “Aktarım nevrozu [transference neurosis]” kavramı, bu gerekliliğin özünü yakalar: Eğer psikanaliz başarılı olacaksa, hastalık hem ortaya çıkmalı hem de terapötik ittifak içinde tutulabilmelidir. Burada Malan’ın (1979) “artan rahatsızlık yasası [law of increased disturbance]” da geçerlidir: Tedavi sürecinde, hasta muhtemelen işlevselliğinin en bozulmuş düzeyini sergileyecektir. Winnicott’tan esinlenen Casement (1985), bunu hastanın ilk travmasını “her şeye kadirlik alanına [within the area of omnipotence]” getirmesi için gerekli bir süreç olarak görür.
Psikanalize elverişli veya elverişsiz faktörler üç başlık altında toplanabilir: geçmiş öyküden elde edilen kanıtlar, görüşmenin içeriği ve hastanın kendisi hakkında konuşma tarzı ve yaklaşımı (Malan, 1979; Tyson & Sandler, 1971). En az bir iyi ilişki öyküsü (Erikson’un [1963] “temel güven [basic trust]” kavramına işaret eder) ve bazı olumlu başarı örnekleri teşvik edici olarak değerlendirilir. Bağımlılık, düşük hayal kırıklığı toleransını düşündüren ciddi yıkıcı ya da kendine zarar verici davranışlar; stres karşısında uzun süren psikotik çöküntü öyküsü; ya da yerleşik somatizasyon (eşlik eden “ikincil kazanç [secondary gain]” ile birlikte) değiştirilmemiş [temel] psikanaliz için göreceli kontrendikasyonlar olarak kabul edilir. Ağır obsesif nevroz vakaları başlangıçta psikanalitik olarak tedavi edilebilir kabul edilse de (Freud, 1909), bu hastalar günümüzde en iyi şekilde ilaç ve bilişsel davranışçı terapinin bir kombinasyonu ile tedavi edilir. Ancak obsesif kişilik yapıları, psikanalitik tedavide sık karşılaşılan hasta gruplarındandır. Semptomlara yönelik etkili tedavi seçeneklerinin (bilişsel davranışçı ve farmakolojik) mevcut olması nedeniyle, psikanalize alınan hastaların önemli bir kısmında karakter bozukluğu (kişilerarası ilişkilerde sürekli sorunlara yol açan ve zaman zaman depresyon ya da anksiyete gibi bozukluklara neden olan kalıcı yapısal özellikler) bulunma olasılığı yüksektir. Bu kendine zarar veren ya da yıkıcı örüntülerin değişmesi, yalnızca semptomatik tedaviyle mümkün değildir; dolayısıyla bu vakalar psikanalitik yaklaşıma daha uygun olabilir.
Daha önce tartıştığımız gibi, görüşme içeriğindeki temel özellikler, hastanın çalışma ittifakı kurma kapasitesi ve deneme yorumlarına duygusal tepkisidir. Hastanın anlatı tarzı, onun ne kadar “psikolojik zihinlilik sahibi” ya da “erişilebilir” olduğunu ortaya koyar; bu terimler, bir dizi psikolojik işlevi özetler: kendini dışarıdan görebilme kapasitesi (Sandler, 1992), iç dünyası üzerine düşünebilme yetisi (Coltart, 1986), psişik acıya tahammül edebilme, egonun hizmetinde gerileyebilme (Kris, 1956), “otobiyografik yeterlilik” (Holmes, 1992), “düşünce akışkanlığı” (Limentani, 1972), öz-düşünümsel işlev ve zihinselleştirme (Bateman & Fonagy, 2019).
Son olarak, belirsiz ve zor tanımlanabilir bir boyut olan motivasyon [motivation] muhtemelen belirleyici önemdedir. Tedaviyi kendiliğinden arayan, buna güçlü bir şekilde ihtiyaç duyan, bu süreç için çaba harcamaya istekli olan ve hem sürece hem de analistine olumlu bakan bir hasta, büyük olasılıkla iyi sonuçlar alır; zorlukların üstesinden gelir, fedakârlık yapar ve regresyonlarla baş edebilir. Belki de Freud’un (1912), hastanın iyi bir “ahlaki gelişim”e [ethical development] sahip olması gerektiğinden bahsederken kastettiği budur. Symington’ın (1993) sözünü ettiği, narsistin “içsel sabotajcısını [internal saboteur]” dengeleyen temel bir iyilik kıvılcığı da bu olabilir. Bu noktada, analist, nevrozun karanlık manzarasıyla yan yana var olan o sağlığa yöneliş güdüsünün koruyucusu ve savunucusudur; sınıflandırmaya direnen ama başarılı bir terapötik ilişkinin özünü oluşturan umut verici bir olasılıktır bu.
Bu noktaya geldiğinizde, psikodinamik psikoterapi hakkında çok şey öğrenmiş oldunuz. Hastaları değerlendirmeyi ve tedaviye başlamayı; hastaların söylediklerini dinlemeyi, duyduklarınızı yansıtmayı ve bilinçdışı anlamları açığa çıkarmak ya da zayıflamış benlik işlevlerini desteklemek amacıyla müdahalede bulunmayı; ve bu araçları öz-değeri, başkalarıyla ilişkileri ve karakteristik uyum biçimlerini geliştirmek gibi önemli terapötik hedeflere ulaşmak için kullanmayı öğrendiniz. Artık bu becerilerinizi kliniklerinize, ofislerinize, yatan hasta birimlerinize ya da çalıştığınız her yere taşıyarak psikodinamik psikoterapist olma sürecinizi sürdürebilirsiniz. Bu işi yapmak, her gün yeni bir şey öğrenmek anlamına gelir. Her hasta yeni zorluklar getirir; her tedavi bize yeni şeyler öğretir. Sonuçta, süpervizörlerimizden, hastalarımızdan ve kendimizden öğreniriz.
Süpervizörlerimizden öğrenmek
Bu kılavuzu okuyarak edindiğin bilgileri tamamlamanızın en iyi yolu, kendi hastalarınızla psikodinamik psikoterapi yürütmektir. Bunu yaparken süpervizyon, size büyük ölçüde yardımcı olacaktır. Süpervizörlerin pek çok türü vardır. Eğitim sürecindekilere genellikle bir ya da birden fazla süpervizör atanır. Bu süpervizörlerin bazıları deneyimli psikoterapistler olabilir, ancak psikodinamik psikoterapi konusunda uzman olup olmamaları değişebilir. Mezunlar bazen özel süpervizyon arayabilir ya da vakalarını meslektaşlarına sunabilirler. Süpervizyon, psikodinamik psikoterapi öğrenimini birkaç açıdan geliştirir. Birincisi, deneyim kazandırır. Kendi deneyiminizi biriktirene kadar süpervizörünüzün uzmanlığından yararlanabilirsiniz. İkincisi, vakanın başka biriyle tartışılması, vakaya dair düşünmeyi derinleştirir. Bu, sizden daha deneyimli biriyle ya da bir veya birkaç meslektaşınızla yapılabilir. Bir vakaya çok yakın olduğunuzda, karşıaktarımınızı her zaman doğru değerlendiremeyebilirsiniz; bu nedenle, güvendiğiniz hocalarınız veya meslektaşlarınızla konuşmak son derece değerli olabilir. Eğitiminiz tamamlandıktan sonra bile, özellikle zorlayıcı vakalarda yardım almak için süpervizyon aramak, kendinizi her zaman rahat hissetmeniz gereken bir şey olmalıdır.
Çalışmanızı süpervizörlerinizle paylaşmanın birçok yolu vardır. Vakanın genel hatlarıyla tartışılması faydalıdır; ancak oturumdan alınan bazı birebir [kelimesi kelimesine] materyalleri birlikte incelemek de önemlidir. Bu, duyduklarınızı nasıl analiz ettiğinizi, nasıl düşündüğünüzü ve hangi müdahaleleri seçtiğinizi değerlendirme olanağı sağlar. Bunun için notlardan (hastayla birlikteyken ya da oturumdan hemen sonra alınmış olabilir), video ya da ses kayıtlarından yararlanabilirsiniz. Siz ve süpervizörünüz, içinde bulunduğunuz duruma en uygun yöntemin hangisi olduğuna birlikte karar verebilirsiniz.
Çalışmanızı hangi biçimde paylaşırsanız paylaşın, öğrenme sürecinde etkin (proaktif) bir rol almak, süpervizyon deneyiminizden en yüksek verimi almanıza yardımcı olur. Ne yazık ki, öğrenenler çoğu zaman süpervizörlerinin onlara “ne yapacaklarını söylemek için” orada olduğunu düşünürler. Ancak, destekleyici müdahalelerdeki “sağlama ve yardım etme” modeline benzer biçimde, süpervizör zaman zaman önerilerde bulunabilir, fakat genellikle işbirliğine dayalı bir model daha faydalıdır. Eğer siz bir süpervizörseniz, öğrenme deneyimi için açık ve net hedefler belirleyerek bu işbirliğini teşvik edebilirsiniz. Bu noktada, bu kitapta sunulan çeşitli modeller size yardımcı olabilir:
Değerlendirme açısından:Problem → Kişi → Amaçlar → Kaynaklar modeli.
Teknik açısından: dinleme/refleksiyon/müdahale etme modeli, seçim ve hazır oluş ilkeleri ile açığa çıkarıcı ve destekleyici müdahaleler kavramı.
Eğer süpervizyon alan bir konumdaysanız, bu kılavuzda öğrendiklerinizin bir kısmını süpervizörlerinizle paylaşmayı deneyin; onlara şu tür sorular yöneltebilirsiniz:
Hasta bunu söylediğinde siz ne duydunuz?
Bunu nasıl değerlendirirdiniz?
Ne söyleyeceğinizi nasıl seçerdiniz?
Benim söylediklerim hakkında ne düşündünüz?
Orada ne söyleyeceğimi bilemedim – o ana birlikte odaklanabilir miyiz?
Bunu ne tür bir müdahale olarak adlandırırsınız?
İşte bir terapist ile süpervizörü arasındaki oturumdan bir bölüm:
Terapist 40 yaşında bir kadındır ve iki yıldır 28 yaşındaki bir erkek hastayı haftada iki kez yapılan psikodinamik psikoterapiyle tedavi etmektedir. Son birkaç haftadır, bu hastanın seansları için sabırsızlanmamaktadır.
Terapist: İlginç, genellikle bu hastayla çalışmaktan gerçekten keyif alırım ama son birkaç haftadır kendimi öyle hissetmiyorum. Geçen hafta bir defasında “Aman hayır, bugün Pazartesi – Bay A. geliyor” diye düşündüm. Ama bunun neden olduğunu tam olarak bilmiyorum.
Süpervizör: Bu konuşmak için harika bir konu. Hastanın yaşamında ya da terapide olup bitenlerle ilgili bir şey hissediyor musunuz?
Terapist: Hayır – işin garip yanı da bu. Aslında terapide daha derin çalışıyor ve daha bağlantılı hissediyor. Bu, üzerinde çalıştığımız şeydi.
Süpervizör: Neler olduğunu görebilmemiz için biraz süreç dinleyelim. O şekilde hissettiğiniz seanslardan birinden bazı bölümleri okuyabilir misiniz?
Terapist: Tabii — işte dünkü seanstan bir bölüm:
Hasta: Artık bu sürece kendimi iyice kaptırıyorum – Her seansı dört gözle bekliyorum – Neredeyse her gün gelebilmeyi diliyorum. Bir rüya gördüm, bekleme odanızda uyuyordum – sanki oradaki küçük nişte bir yatak vardı.
Terapist: Rüya hakkında biraz daha anlatabilir misiniz?
Hasta: Gerçekten sıcaktı, rahattı – sanki siz beni yatıracaktınız.
Süpervizör: Burada biraz duralım – bu materyalde ne duyuyorsunuz ve buna nasıl yanıt verdiniz?
Terapist: Şey, bir rüya var — “yatırılmak” çocuklukla ilişkili görünüyor, dolayısıyla bunun benim onunla annesi gibi ilgilenmemi arzuladığı bilinçdışı bir fanteziyle ilgisi olabilir. Ama biliyoruz ki annesi oldukça ihmalkârdı. Seans sırasında yüzeydeki duygulanımı heyecandı – bana bu kadar yakınlaşmaktan dolayı heyecanlı gibiydi.
Süpervizör: Ben de bunu duyuyorum – hastanız neredeyse nefes nefese size sizden çok şey istediğini söylüyor – mecazi olarak “sizinle yaşamaya” hazır, ve siz belki de bundan biraz geri çekiliyorsunuz.
Terapist: Bildiğin gibi benim iki çocuğum var – bir tane daha istemiyorum! Yani elbette o gerçekten başka bir çocuk olmaz ama belki de ben öyle hissediyorumdur.
Süpervizör: Kesinlikle – sanırım onunla son dönemde yaşadığınız zorlukların bir kısmına ulaşıyoruz ve aynı zamanda hasta hakkında da çok şey öğreniyoruz.
Burada süpervizör, terapistin kendi karşıaktarımı hakkında daha fazla şey öğrenmesine yardımcı olabilmiştir. Terapistin duygularını açık bir biçimde tartışabilme becerisi, bu sürecin temelini oluşturmuştur. Dikkat edilirse, dinleme–refleksiyon–müdahale etme yöntemi süpervizyonda da işe yarayabilir.
Derslerinizde ya da bu kılavuzdan öğrendiklerinizi süpervizörünüzle paylaşmanız, onunla “hemfikir” olmanızı sağlayacaktır hem de süpervizyon deneyimini zenginleştirecektir.
Hastalardan öğrenmek
Eski bir deyiş vardır: “Hastalarınız en iyi süpervizörlerinizdir.” Pek çok bakımdan bu doğrudur. Her hasta, size insanlar, onların uyum biçimleri, güçlü ve zayıf yönleri hakkında yeni şeyler öğretir. Her terapötik ilişki, hastalara en çok nasıl yardımcı olabileceğinizi anlamanız için etkileşim biçimlerinizi öğretir. Eğer odağınızı fazlasıyla derin bir noktaya yöneltirseniz, hastalarınız bir şekilde savunmaya geçerek buna tepki verirler — buna dikkat ederseniz, an be an kendinizi kolayca yeniden dengeleyebilirsiniz. İşte bir örnek:
Hasta: Geçen seansın sonunda sinirlendim çünkü seansa geç başladınız ve bana fazladan süre vermediniz.
Terapist: Bu durum, annenizin kardeşinize daha fazla odaklanıp sizi yoksun hissettirdiği biçimi hatırlatmış olmalı.
Hasta: Ne olursa olsun, ben sizden bahsediyorum — annem geçen seans burada değildi, siz vardınız.
Terapist: Haklısınız — ve bunu dile getirebilmiş olmanıza sevindim. O anda yaşadığınız duyguyu biraz daha anlatabilir misiniz?
Bu hasta, terapist için mükemmel bir “süpervizör” olmuştur; çünkü duygulanım aktarım içindeydi, ancak terapist genetik bir yorum üzerinde yoğunlaştı. Bu tür bir durumda savunmaya geçmenin zamanı değildir — eğer hastayı dikkatle dinlerseniz, onun için gerçekten neyin önemli hissettirdiğine yeniden odaklanabilirsiniz.
Kendinizden öğrenmek
Sonuçta, kendinizi anlamak, psikodinamik bir psikoterapist olarak çalışmanızda sahip olacağınız en önemli araç olacaktır. Seanslar sırasında kendi duygularınızın ve hastalarınıza verdiğiniz tepkilerin farkında olma düzeyiniz, onlara yardımcı olma becerinizle doğrudan ilişkilidir. Psikodinamik psikoterapi uygulamaya başlamadan önce belli bir özfarkındalık sürecini “tamamlamış” olmanız gerekmez; tıpkı hastalarınızdan sürekli bir şeyler öğrenmeye devam edeceğiniz gibi, terapistlik kariyeriniz boyunca da hem kendinizden hem de kendiniz hakkında öğrenmeyi sürdüreceksiniz. Bununla birlikte, ister eğitiminizin başında ister sürecin herhangi bir aşamasında olun, kendinizden öğrenme kapasitenizi geliştirmek için kişisel bir psikoterapiye katılmak faydalı olabilir. Bazı terapistler bunu rutin bir uygulama olarak görürken, bazıları ise terapist olarak olgunlaştıkça karşılaştıkları belirli güçlükler üzerine kendi terapilerine yönelmektedirler. Bazı eğitim programları -örneğin psikanalist yetiştiren birçok program- eğitim sürecinin bir parçası olarak kişisel terapiyi veya kişisel psikanalizi zorunlu kılar. Kişisel terapinin yararlı olabileceğine dair ipuçları arasında, çoğu ya da tüm hastalarınıza karşı güçlü olumsuz ya da olumlu duygular beslemeniz, işinizle bağlantılı aşırı kaygı veya depresyon yaşamanız ya da sınırları aşma eğilimi göstermeniz sayılabilir. Tıpkı hastalarınıza yapacağınız gibi, terapistler de size gizlilik esasına dayalı bir terapi sunacaklardır ve bu süreç büyük olasılıkla hem işinizi hem yaşamınızı zenginleştirecektir.
Kişisel terapi olsun ya da olmasın, sürekli özdüşünüm (self-reflection) temeldir. Hepimiz meşgulüz, ancak çalışmamız üzerine düşünmek için zaman ayırmaya değer. Bu, yalnızca seanslar arasında değil, seansın ortasında da geçerlidir — çoğu zaman bir şey “söylemeye” bu kadar hevesliyken, hastayla birlikte olduğumuz anda neler olup bittiğini düşünmeye yeterince zaman ayırmayız. Oysa bu tür düşünme anları çok değerlidir; bu anlar sizi yetkin bir terapist olmaktan çıkarıp üstün bir psikodinamik psikoterapist olmaya götürür.
Sonuç
İnsanlar, zamanın başlangıcından beri anlam arayışı içindedir. Psikodinamik psikoterapi, bireylerin kendi içlerinde var olan fakat farkındalık dışında kalan anlamı bulmalarına yardımcı olur. Bu arayış, insanların yaşamlarını nasıl anlamlandırdıklarıyla daima ilişkili olacak ve her zaman geçerliliğini koruyacaktır. Psikodinamik psikoterapist olarak yolculuğunu sürdürürken, başkalarından, hastalarından ve kendinden öğrenmeye devam et.
Sonlandırma (termination), psikodinamik psikoterapinin son aşamasıdır.
Sonlandırma sürecinin temel çalışmaları şunları içerir:
tedavinin bitirilmesi
hedeflerin pekiştirilmesi
tedavi sürecinin gözden geçirilmesi
değişimin ve gelecekteki değişim olasılığının gerçekçi biçimde değerlendirilmesi
gerekirse gelecekteki tedavi için plan yapılması
vedalaşma
Sonlandırma aşamasının süresi genellikle tedavinin uzunluğu ile orantılıdır.
Teknik, sonlandırma evresinde değişir; bu değişim, birbirine yaklaşmaya (close up) ve “bitirme”ye (finish) yönelik arzuyu yansıtır.
Sonlandırma, yoğun aktarım ve karşıaktarım yaşantılarının ortaya çıktığı bir dönem olabilir.
Yoğun bir deneyimi sonlandırmak her zaman zordur. Üniversiteden mezun olmayı düşünün: Dört yıl süren yoğun bir çalışmanın ardından öğrenciler ve öğretim üyeleri, hem kutlama hem de hüzün, hem ileriye bakma hem de geriye dönüp hatırlama, hem ilerleme hem de gerileme içeren bir tören için bir araya gelirler. Bu gelenek, sürecin kendisinin vazgeçilmez bir parçasıdır ve önemli bir geçiş anını simgelemek üzere tasarlanmıştır. Aynı şey, psikodinamik psikoterapinin sonlanma süreci için de geçerlidir. Aylarca, hatta yıllarca, hafta hafta birlikte çalışan iki kişi -hasta ve terapist- artık sonlandırma aşamasına gelir. Göreceğimiz üzere, bu dönem mezuniyetle birçok ortak özellik taşır ve en az onun kadar belirginleştirilmesi, yani anlamlandırılması gereken bir dönemdir.
Sonlandırma sürecinin çeşitli yönlerinden söz edeceğiz; bunlar şunları kapsar:
Bir psikodinamik psikoterapinin ne zaman sonlandırılacağına ya da sonlandırılıp sonlandırılmayacağına nasıl karar veririz?
Sonlandırma evresinde neler olur?
Sonlandırma evresinde terapötik teknik nasıl değişir?
Bu dönemde görülen tipik aktarım ve karşıaktarım tepkileri nelerdir?
Psikodinamik psikoterapiyi ne zaman sonlandıracağımıza nasıl karar veririz?
Psikodinamik psikoterapinin amaçları üzerine düşünmek, tedavinin ne zaman sonlandırılacağına karar vermenin en iyi yoludur [6, 7]. Amaçlar her hasta için farklılık gösterse de, genellikle bazı ortak hedeflerden söz edebiliriz:
Daha güçlü ve daha gerçekçi bir benlik ve başkaları algısının geliştirilmesi: Bu, özellikle güvenme ve sağlıklı, olgun ilişkiler kurma konusunda önemli sorunları olan hastalarda sıklıkla temel bir terapötik amaçtır. Bu tür hastalarla, süreç boyunca kaçınılmaz olarak yaşanacak hayal kırıklıklarına, empati hatalarına, ayrılıklara ve kopmalara rağmen istikrarlı bir terapötik ittifak kurmak, psikodinamik psikoterapinin merkezi başarısı olabilir. Artan özgüven ve benlik duygusu bu sürecin kilit öğeleridir; tıpkı kişinin kendi yeteneklerini ve sınırlılıklarını tutarlı biçimde gerçekçi değerlendirebilmesi gibi.
Başkalarıyla ilişkilerde iyileşme: Bu, hem terapi içindeki hem de terapi dışındaki daha sağlıklı ilişkilerde, ayrıca hastanın ilişkilere dair bilinçdışı beklentilerindeki değişimlerde kendini gösterebilir.
Daha sağlıklı ve uyumlu savunmalara geçiş: Bu, psikodinamik psikoterapinin en temel hedeflerinden biridir. Örneğin, bir hasta terapiye yüksek bedelli savunma mekanizmalarını kullanarak başlayabilir ve süreç içinde bunları daha olgun, esnek savunmalarla değiştirebilir.
İşlevsellikte iyileşme: En önemlisi, hastanın yaşam kalitesinin artması beklenir. Buna belirtilerin azalması kadar, işte ve günlük yaşamda daha iyi işlev gösterme de dahildir. Yaşamın çeşitli yönlerinde -cinsel işlevsellikte iyileşme, yaratıcılığın artması, rahatlama kapasitesinin yükselmesi gibi- gelişmeler görülebilir.
Kendi kendini analiz etme ve özdüşünüm kapasitesi: Bu, bir zamanlar sonlandırmaya hazır olmanın olmazsa olmaz koşulu olarak kabul edilirdi. -yani hasta, kendini yorumlayabilir hale geldiğinde ayrılığa hazır sayılırdı. Her ne kadar artık psikodinamik psikoterapide değişimi yalnızca yorum ve içgörü ile sınırlı görmesek de, kendini gözlemleme kapasitesi hâlâ sonlandırmanın yaklaştığına dair bir işaret olabilir.
Bağımsız işlevsellik: Özellikle daha kırılgan ve bağımlı hastalar, terapi süresince kazandıkları her şeyin terapistin varlığı olmadan kaybolacağına dair bir fanteziye sahip olabilirler. Bu hastalar, kazançlarını kendi iç kaynaklarına ait olarak kabul etmeye başladıklarında ve bunların terapiye bağlı olmadığını fark ettiklerinde, sonlandırmaya yaklaşmış sayılabilirler.
Sonlandırma konusunu hem terapist hem de hasta gündeme getirebilir. Hasta bu konuyu açtığında, bu isteğin ardındaki motivasyonu anlamak önemlidir. Tedavinin erken dönemlerinde bu istek bir direnç olabilir -örneğin, çok fazla bağımlılık gelişmeden önce ayrılma arzusu ya da acı veren duyguların açığa çıkmasından kaçınma isteği gibi. Sonlandırma talebinin bir dirençten mi kaynaklandığını, yoksa gerçekten uygun bir zamanda mı gündeme geldiğini anlamak zaman ve deneyim gerektirir; yine de, bu konuda birkaç genel kural yardımcı olabilir:
Tedavinin ne kadar ilerlediği: Eğer bu, psikodinamik psikoterapinin yalnızca birkaç haftası ya da ayı içindeyse, bu isteğin bir direnç olma olasılığını göz önünde bulundurun. Bu tür bir terapi genellikle zaman alan bir süreçtir; dolayısıyla, daha yeni başlanmışsa ve hasta şimdiden sonlandırmadan söz ediyorsa, bu isteğin hangi bağlamda ortaya çıktığını anlamaya çalışmak faydalıdır. Bazı hastalar, tedavinin başlangıcında “sağlığa kaçış (flight into health)” denilen bir durumu yaşayabilirler -bu, kısa süreli bir iyilik haliyle tüm sorunlarını çözdüklerini düşünmeleridir. Bu durumda, hastanın iyi hislerini kabul ederken, aynı zamanda bunun keşif ve değişim sürecinin başlangıcı olabileceğini de hatırlatabiliriz. “Uzun süreli tedavi” düşüncesi başta heyecan verici olsa da, bir süre sonra “uzun” kısmı baskın hale gelir ve hasta için bunaltıcı bir hâl alabilir. Bunu, uzun bir yürüyüşün başlangıcındaki heyecanla, altıncı ya da yedinci saatteki yorgunluk arasındaki fark gibi düşünebilirsiniz -bu hayal kırıklığıyla empati kurabilir ve hastaya kalıcı değişimin zaman aldığını hatırlatabilirsiniz. Genellikle amacımız yaşam boyu süregelen davranış örüntülerini değiştirmektir; bu noktada işe yarayabilecek bir yorum şöyle olabilir: “Biliyorsunuz, bu örüntüleri geliştirmek sana 34 yıl aldı -onları bu kadar çabuk değiştirebilmemiz bizi şaşırtırdı.” Yine de unutmamak gerekir ki, bazı hastalar yalnızca birkaç seans içinde aradıkları yardımı alabilirler.
Sonlandırma konuşmasının bağlamı nedir? Eğer hasta, acı verici bir konuyu keşfetmeye başladıktan hemen sonra sonlandırmadan söz etmeye başlıyorsa ya da terapi süreci içinde yeni ilişkiler kurup ardından terapiden ayrılmak istiyorsa, bu durumda direnç olasılığını düşünmek gerekir.
Hasta terapiden ayrılma isteğinden nasıl bahsediyor? Hastalara sonlandırma hakkındaki düşüncelerini ya da neden bitirmek istediklerini sormak, bu durumda tekniğinizin merkezi bir parçasıdır. Zaman ya da para ile ilgili kaygılar genellikle en azından kısmen gerçektir; ancak bunlar aynı zamanda başka korkuları ve endişeleri gizliyor da olabilir.
Hastanın duygulanımı nasıldır? Hasta size kızgın mı? Sizi önemsizleştiriyor mu? Psikodinamik psikoterapi sürecinde sizinle iyi çalışmış hastalar, genellikle sonlandırma konusunda ambivalans yaşarlar -çoğu zaman minnettar, kendi başına denemeye istekli, ama aynı zamanda sizi özleyeceğinden emin olurlar. Eğer bu tür bir duygusal derinlik sezilmiyorsa, o zaman bu dönemin henüz sonlandırma için uygun olmayabileceğini düşünmek gerekir.
• Sizin karşıaktarımınız nedir? Hastaya karşı kızgınlık mı hissediyorsunuz? Onun devam etmek istememesinden dolayı rahatlama mı duyuyorsunuz? İncinmiş hissediyor ya da sürecin yarıda kesildiği izlenimine mi kapılıyorsunuz? Eğer öyleyse, burada yalnızca terapiden ayrılma isteğinden daha fazlası olabilir. Genellikle hasta ile iyi çalışmış bir terapistin duyguları, hastanınkilerle tamamlayıcı bir ilişki içindedir -işler iyi gittiği ve hasta ilerleme kaydettiği için duyulan bir gurur, bununla birlikte yaklaşan bir kayıp duygusunun beklentisi. Bu, ilerleme kaydeden çocuğuyla gurur duyan ama o dönemin keyfini özleyeceğini de bilen bir ebeveyne benzer; ya da eylül ayında üniversiteye gidecek çocuğuyla tatilde olan bir ebeveyne. Eğer hisleriniz bu türden değilse, o zaman hastanın gerçekten sonlandırmaya hazır olup olmadığıyla ilgili başka bir şeylerin devrede olabileceğini düşünmek yerinde olur.
Bu ayrımları fark etme tekniği, tedavi süreci boyunca zaten kullanmakta olduğunuz teknikle yakından ilişkilidir:
Dinleme: Duygulanımı dikkatle dinleyin ve sonlandırma fikriyle ilişkili düşünceler, hisler ve fanteziler hakkında daha fazla bilgi almak için sorular sorun. Hastalar sıklıkla sonlandırmayla ilgili rüyalar görürler ve bu rüyalar oldukça faydalı olabilir. Örneğin, bir şeyden kaçma rüyası ile sevilen akrabalardan gözyaşları içinde vedalaşma rüyası, sonlandırmaya hazır olma konusunda farklı anlamlar taşıyabilir.
Refleksiyon: Duyduklarınızı işleyerek yüzeye en yakın olanı ve baskın duygulanımı belirleyin. Duyduklarınızın savunmacı olup olmadığını ve dolayısıyla çalışmayı derinleştirmeye karşı bir dirençle ilişkili bulunup bulunmadığını düşünün.
Müdahale etme: Burada dikkatli davranın -hastanın sonlandırma isteğini her zaman ciddiye almak, yalnızca “yorumlamakla” yetinmemek gerekir. Eğer hasta sonunda henüz bitirme zamanının gelmediği konusunda size katılacaksa, ona savunmaya geçmek zorunda kalmadan fikrini değiştirebileceği bir alan bırakın. Eğer sonlandırma isteğinin bir direnç olduğunu düşünüyorsanız, bunu nihayetinde yorumlayacaksınız.
Bazen hasta, siz onun henüz hazır olmadığını düşündüğünüzden daha erken bir zamanda terapiden ayrılmak isteyebilir. Belki hâlâ etkin bir direnç olduğunu ya da hastanın üzerinde çalışması gereken daha fazla şey bulunduğunu düşünüyorsunuzdur. Bu durumda en uygun yaklaşım, öncelikle sonlandırma isteğini keşfetmek, ardından bu isteğin ardındaki dirençle nazikçe yüzleştirmek ve onu yorumlamaktır.
Hasta: “Daha ne kadar süre boyunca haftada iki kez buraya gelmem gerekecek? Kendimi çok daha iyi hissediyorum ve sabahları buraya gelmek gerçekten zor.“
Terapist: “Sizin için birçok şeyin değiştiği açık -ama sanırım Maya’yla çıkmaya başladığınızdan beri terapiyi bırakma isteğinizden daha çok bahsetmeye başladınız.” (empatik ifade, yüzleştirme)
Hasta: “Belki… sanırım onun sizi gördüğümü bilmesini istemiyorum.”
Burada terapist, hastanın iyi hislerini kabul eder, ancak hastanın terapiyi sonlandırma isteğini, yeni kız arkadaşına terapiye gittiğini söylemenin getirdiği olası utanç duygusuyla ilişkilendirir.
Bazı durumlarda, tedaviyi bırakma isteği, aslında kişinin insanlara ve ilişkilere dair kökleşmiş beklentilerinin bir ifadesidir. Örneğin, başkalarının kendisini kısıtlayacağını ya da özgür bırakmayacağını düşünen bir hasta, aktarım derinleştikçe terapiden ayrılma isteği duymaya başlayabilir. Bu tür bir hastada bu durum, tedavinin özünü oluşturabilir; dolayısıyla bu dinamiği anlamak ve gerekirse yorumlamak büyük önem taşır. Aşağıdaki örneği ele alalım:
Hasta: “Burada sıkışıp kalmış gibi hissediyorum -sanki ayrılmak istesem bile siz izin vermeyeceksiniz.”
Terapist: “İzin vermeyecek miyim?” (yüzleştirme)
Hasta: “Evet -bu durumda hiçbir kontrolüm yokmuş gibi hissediyorum.”
Terapist: “Elbette, istediğiniz zaman terapiden ayrılabileceğini biliyorsunuz – ama dikkatimi çeken şey, sevgilinizle de benzer bir his yaşadığınızı söylüyor olmanız.” (empatik ifade ve netleştirme)
Hasta: “Her şey onun istediği gibi oluyor -birlikte ciddileştiğimizden beri tüm hafta sonunu o planlıyor; peki ya ben bir akşam sadece arkadaşlarımla dışarı çıkmak istersem?”
Terapist: “Belki benimle de benzer bir his yaşıyorsunuz.” (aktarım yorumu)
Bu durumda, sonlandırma isteğinin, birine yakın olmanın özerklik kaybı anlamına geleceğine dair karakteristik beklentiyle benzerlik taşıdığı açıktır.
Hastaya devam etmesi yönünde biraz cesaret vermek kurallara aykırı değildir. Eğer hastanın terapiyi bırakmak üzere olduğunu gerçekten düşünüyorsanız ve bunun iyi bir fikir olmadığını hissediyorsanız, ona kalmasının daha doğru olacağını düşündüğünüzü söyleyebilirsiniz. Buradaki amaç, bu tür şeyleri katı bir biçimde söylemekten kaçınmak değil; aksine, bunların aktarımın, karşıaktarımın ya da her ikisinin bir yansıması olabileceğinin bilincinde kalmaktır. Örneğin, terapistler bazen hastalarını terapiden ayrılmamaya ikna etmeye çalışabilirler; çünkü onlara karşı sevgi dolu duygular besliyor olabilirler ya da terapide yeterince iyi bir iş yapamadıkları için suçluluk duyuyor olabilirler. Ayrıca gelir kaybı ya da akademik kredi kaybı gibi gerçek yaşam faktörleri de terapistin karşıaktarımını bu durumda etkileyebilir. Karşıaktarım duygularının, sonlandırmayla ilgili düşüncelerinizi etkileyip etkilemediğine dikkat etmek, durumu en sağlıklı biçimde yönetmenin anahtarıdır. Bu konuda aşırı güçlü duygular yaşamak ya da hasta ile bir güç mücadelesine girmek, vakanın bir süpervizör ya da meslektaş ile tartışılması gerektiğine işaret eder.
Ayrıca, hastaların terapistlerinin terapiden ayrılmak yerine devam etmeleri gerektiğini söylemeleri karşısında hem olumlu hem de olumsuz yönde güçlü tepkiler verebileceklerini hatırlamak da önemlidir. Bu duyguların keşfedilmesi, hastanın aktarımı daha derinlemesine anlamasını sağlayabilir.
Örnek
Bay A., hiçbir zaman ebeveynlerinin onun bir şeyleri tamamlayıp tamamlamadığıyla ilgilendiğini hissetmemiş, 42 yaşında bir adamdır. Terapinin ikinci yılında, seanslarda terapiyi sonlandırmak için bastırmaktadır. Aşağıda o dönemden bir kesit yer almaktadır:
Bay A.: “Bu iş bitti -yeterince değiştim ve hayatımın geri kalanında yapmam gereken çok şey var.”
Terapist: “Bunun şimdi gündeme gelmesine şaşırdım, çünkü bana öyle geliyor ki sizi buraya getiren meselelerin bazılarına ancak yeni yeni dokunmaya başladık. Bence terapi sizin için şu anda önemli bir noktada ve devam etmenin faydalı olacağını düşünüyorum. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?”
Bay A.: “Ne fark eder ki? Siz yerime başkasını alırsınız -hatta belki benden daha fazla bile öder.”
Terapist: “Sanırım, siz de tıpkı ebeveynlerinizde olduğu gibi, benim de sizin devam edip etmemenizle ilgilenmediğimi hissediyorsunuz.”
Bay A.: “Haklısınız -onlar hiç umursamazdı. Pek çok şeyi yarım bıraktım ve umursamadılar, golf saatlerini bozmadığım sürece.”
Bay A. tedavide kalmaya karar verir. Altı ay sonraki bir seanstan bir kesit:
Bay A.: “Dün gece bir rüya gördüm; seansı bitiriyorduk ve siz bana 5 dakika daha kalmamı söylediniz.”
Terapist: “Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz?”
Bay A.: “Bu sabah düşündüm ve sizin bana terapide kalmamın önemli olduğunu söylediğiniz o seansı hatırladım. O zaman neredeyse bırakacaktım -tam da yanlış zamanda. Bunu söylediğinize çok şaşırmıştım.”
Terapist: “Bu size yeni bir durum gibi gelmişti -çünkü ebeveynlerinizin sizin bir şeyleri yarım bırakıp bırakmamanızla ilgisiz olduklarını hep hissetmiştiniz.”
Bay A.: “Evet -sizin için önemli olduğunu anlamakta bile zorlandım.”
Bu vakada, Bay A. ile terapistinin onun terapide kalma önerisine verdiği tepkiyi birlikte keşfetme ve anlamlandırma biçimi, aktarımda ve Bay A.’nın başkalarına yönelik beklentilerinde önemli bir değişime yol açmıştır.
Eğer bu teknikler işe yaramaz ve hasta terapiyi bırakmak isterse, o hâlde -bunun güvenli bir karar olduğunu düşünüyorsanız- bırakmasına izin verin. İki tür sonlanma vardır:
İki taraflı sonlandırmalar: Terapist ve hasta, hedeflere ulaşıldığına ve tedavinin bitmeye hazır olduğuna birlikte karar verirler. Süre sınırlı tedavilerde bu karar, tedavinin başlangıcında belirlenir; açık uçlu tedavilerde ise süreç içinde verilerek şekillenir.
Tek taraflı sonlandırmalar: Terapist ya da hasta, bir nedenle tedaviyi tek başına sonlandırır. Bu durum, örneğin terapistin eğitim programını tamamlaması ya da hastanın başka bir yere taşınması gibi nedenlerle ortaya çıkabilir [8].
Hayat da terapi de uzun bir yolculuktur -bazen hastalar, geri dönmek istediklerini anlayabilmek için ayrılmak zorunda kalırlar. Eğer onların isteklerine saygılı davranır, aynı zamanda ilgi ve özen gösterirseniz, geri dönme olasılıkları daha yüksek olur. Sonlandırma tek taraflı bile olsa, hastaya kapınızın her zaman açık olduğunu mutlaka hissettirin.
Sonlandırma evresi ne kadar sürmelidir?
Sonlandırma evresinin süresi, genellikle tedavinin süresiyle orantılı olmalıdır. Örneğin, yedi yıl süren bir tedavinin sonlandırma süreci yaklaşık bir yıl, bir yıllık bir tedavinin sonlandırma süreci ise yaklaşık iki ay olabilir. Sonlandırma evresinin önceden planlanması, hastaya gözden geçirme, yas tutma ve vedalaşma için yeterli zaman tanır [8]. Terapist ve hastanın birlikte kesin bir bitiş tarihi belirlemesi, sonun somut bir gerçeklik kazanmasını sağlar ve bu evrenin sağlıklı biçimde ilerlemesine yardımcı olur.
Teknik
Sonlandırma aşamasında dinleme
Sonlandırma evresi, sizin ve hastanızın tedaviyi sonlandırmak için uygun bir zaman olduğuna karar vermenizle başlar. Tek taraflı sonlandırmalarda, bu süreç bir zorunlu son tarih (örneğin, asistanlar için akademik yılın bitimi ya da hastanın okuldan mezuniyeti gibi) nedeniyle tedavinin sona ermesiyle başlar. Bu durumlar farklı görünse de, yeterince ortak yönleri olduğundan birlikte ele alınabilir. Sonlandırma evresinin neyle başlatıldığı fark etmeksizin, bu dönem kapanış zamanıdır. Bu, tüm teknik yaklaşımımızın açık uçlu olmaya tasarlandığı tedavinin geri kalanından oldukça farklıdır. Bu aşamada hâlâ bir ölçüde açık uçlu kalmak isteriz, ancak sonlandırma evresinde ele almak için yeterli zamanın kalmayacağı bazı konular gündeme gelir ve bunlar farklı biçimde ele alınır. Sonlandırma evresi bir kapanış zamanı olsa da, önemli terapötik çalışmalar bu süreçte de gerçekleşebilir. Bu evrede ortaya çıkan bazı tipik durumlar vardır; bunları bilmek, duygulanımla yüklü bu dönemde dinleme biçiminizi daha duyarlı ve etkili hâle getirecektir.
Regresyon: Sonlandırma evresinde, istisnasız olarak hastalar aylarca hatta yıllarca görülmeyen semptomlara ve aktarım biçimlerine geri dönerler. Bu durum, deneyimsiz bir terapisti kolayca şaşırtabilir; terapist, bunun hastanın sonlandırmaya hazır olmadığını gösterebileceğinden endişe edebilir. Oysa tam tersine, bu durum sonlandırma evresine özgü tipik bir özelliktir. Başlangıç döneminde seanslara geç gelen hastalar yeniden geç kalmaya başlayabilir; uzun süredir ödeme ya da iptal politikalarınızı sorgulamayan hastalar, bunlar üzerine yeniden tartışmaya girişebilir. Regresyonu ve onun başka duyguları nasıl örttüğünü önceden öngörmek, terapiste bu dönemde ortaya çıkan tepkileri “duyabilme” becerisi kazandırır.
Örnek
Bayan B., tedavinin ilk yılında terapistinin kendisine olan ilgisine karşı oldukça kuşkulu davranmıştı; ancak zamanla ona güvenmeyi öğrenmiş ve sonlandırma evresinde, terapistinin gerçekten kendisiyle ilgilenen ilk kişilerden biri olduğunu sık sık dile getirmişti.Sonlandırma evresinde, terapistinin kendisine gerçekten değer veren ilk insanlardan biri olduğunu sıkça dile getiriyordu. Ancak sonlandırmadan üç ay önce, terapist bir seans sırasında alışılmadık biçimde telefonuna cevap verdi. Bunun üzerine Bayan B. öfkeyle tepki gösterdi, terapistinin ilgisinin “tamamen bir oyun” olduğunu söyleyerek tedaviyi hemen bitirmeyi düşündüğünü belirtti. Bu durumun keşfi sırasında, Bayan B.’nin terapistinin artık başka hastalarla daha fazla ilgilendiği yönündeki fantezisi ve “kendisinin zamanını başkasına kaptırdığı” için duyduğu kıskançlık açığa çıktı.
Yas: Hastalar, sonlandırma sırasında genellikle derin bir üzüntü yaşarlar. Terapistlerin, hastaları için ne kadar önemli olduklarını hatırlamaları gerekir -bu durum çoğu zaman en belirgin biçimde sonlandırma evresinde görülür. Gözyaşları ve kayıp duyguları bu dönemin doğal bir parçasıdır. Bazen bir hasta bu süreçte depresif bir hale gelebilir; bu durumda ilaç gereksinimi açısından dikkatli olunmalıdır, ancak bu duygular kimi zaman kendiliğinden de yatışabilir. Aslında düşünüldüğünde, sonlandırma oldukça tuhaf bir süreçtir: iki insan arasında yoğun ve anlamlı bir ilişki gelişir, ardından bir daha birbirlerini görmezler. Eskiden, bir hastanın sonlandırmadan sonra terapistini görmek istemesi, tedavinin henüz tamamlanmadığı şeklinde yorumlanırdı; oysa günümüzde hastaların, yaşamlarındaki stresli ya da önemli dönemlerde terapistlerine “kontrol seansları” için geri dönmeleri oldukça yaygındır. Eğer hasta ilaç kullanıyorsa ve terapist aynı zamanda ilacı reçete eden kişi ise, aylık ilaç kontrolleri, terapi sürecinin biçimsel olarak sona ermesinden sonra bile sürdürülebilir. Ancak gelecekte arada bir görüşme olasılığı bulunsa bile, terapinin gerçek anlamda sona ermesi, hasta için bir kayıp anlamına gelir. Belki de daha önce hiç kimse hastayı terapisti kadar dikkatle dinlememiştir ya da kimse onun yaşamına bu kadar düzenli biçimde ilgi göstermemiştir. Tedavi sayesinde yeni ilişkiler kurulmuş olsa bile, terapist gerçek bir kayıp olarak deneyimlenir; bu nedenle yas süreci doğaldır ve beklenen bir tepkidir. Hatta, hasta kayıp ve yas duygularından hiç söz etmiyorsa, terapist bu duygulara yönelik bir direncin varlığından kuşkulanmalıdır.
Sonlandırma evresinde yas tutulan diğer bir şey, bazı şeylerin değişmiş olmasına karşın bazılarının hâlâ değişmemiş olmasıdır [8]. Sonsuz olasılıklar fantezisinin kaybı, çoğu zaman oldukça zorlayıcıdır. Terapi sürecinin sonu, genellikle kişinin kendi kapasitesi ve sınırlılıklarıyla yüzleştiği bir dönemdir. Hâlâ zorlayıcı ebeveynlere sahip olmak ya da terapi sürecinde evlenilen kişinin hayal edildiği kadar empatik olmadığını fark etmek, kabullenme ve boyun eğme duygularını tetikleyebilir. Bu durum, bilinçdışı fanteziler için de geçerlidir -kişi, terapinin utangaçlığını tamamen ortadan kaldırmamış olmasından ya da stresli zamanlarda bir semptomun yeniden ortaya çıkmasından dolayı hayal kırıklığı yaşayabilir. Bu durum terapistler için de oldukça zorlayıcı olabilir -özellikle de hastaya nasıl “en iyi şekilde” yardımcı olmak istedikleri yönünde kendi fantezilerine sahiplerse. Bu noktada yapılabilecek en iyi şey, hem hastadaki hem de kendimizdeki bu fantezileri keşfetmek, eşlik eden duygulanımı ve hayal kırıklığını fark etmek ve kabul etmektir. Unutulmamalıdır ki terapi, tıpkı annelik gibi, yalnızca “yeterince iyi” olmak zorundadır; dolayısıyla hayal kırıklıkları kaçınılmazdır. Nasıl ki çocuğun “yeterince iyi” annenin yol açtığı hayal kırıklıklarıyla baş etmesi gelişimini desteklerse, aynı şekilde hastanın terapiste ve terapiye yönelik hayal kırıklıkları da terapisti daha gerçekçi görebilmesini ve sonlandırma sürecinde ayrılmayı başarabilmesini sağlar.
Bir ikame ilişki bulma: Bir kaybı önceden sezen birinin, bu boşluğu dolduracak bir ikame ilişki arayışına girmesi doğaldır -ve terapistin bunu fark edebilmek için dikkatle dinlemesi önemlidir. Tıpkı tedavinin başlangıcında olduğu gibi, sonlandırma evresinde de hastaların yeni arkadaşlıklar ya da romantik ilişkiler kurmaları sık rastlanan bir durumdur. Terapist, bu eğilimi dikkatle dinleyip öngörerek, yeni ilişkiler ile terapist kaybı arasındaki bağlantıyı hastaya gösterebilir. Bu bağlantıyı fark etmek, yeni ilişkilerin değerini ortadan kaldırmaz; ancak hasta açısından bu ilişkilerin derinliğini daha nesnel biçimde değerlendirmesine yardımcı olur.
Sonlandırma aşamasında refleksiyon
Dinlemede olduğu gibi, sonlandırma evresinde refleksiyon da bu dönemin kendine özgü özelliklerinin farkında olunmasıyla kolaylaşır. Bu aşamada da seçim ilkeleri ve hazır oluş ilkeleri doğrultusunda dikkatimizi nereye yönelteceğimizi düşünürüz; ancak artık özellikle tedavinin bu son evresine odaklanırız. Nasıl ki tedavinin başında duyduklarımızı “başlangıç merceği”nden süzerek dinliyorsak, şimdi de duyduklarımızı “sona erme merceği”nden geçiririz -ve her şeyi, sonlandırmayla ilişkili olabilecekmiş gibi düşünürüz. Bu duygu tedavinin bitişiyle nasıl ilişkili olabilir? Bu rüya sonlandırmaya dair hangi hisleri yansıtıyor olabilir? Bu yeni ilişki, terapistin kaybını telafi etmenin bir yolu olabilir mi? Bu semptom, sonlandırma sürecindeki regresyon bağlamında eski bir semptomun yeniden canlanışı (recapitulation) olabilir mi? Bu tür durumlarda her seferinde bunu açıkça dile getirmesek de, sonlandırmayla ilişkili temalara öncelik veririz. Bunun nedeni, bu temaların genellikle dönemin baskın içeriğini oluşturması ve hastanın, terapinin sona ermesiyle bağlantılı duygularını ve fantezilerini anlamlandırmasına yardımcı olmasıdır.
Örnek
Sonlandırma sürecinde Bay C., Mars’a yapılacak ilk insanlı göreve katılan bir astronot olduğunu gördüğü bir rüya anlatır. Rüya çağrışımları, yolculuğa dair heyecan duygusu üzerinedir; ancak roketin içine bağlandığı anda, birdenbire yalnız olduğunu fark eder. Terapistin bu rüya üzerine yaptığı refleksiyon, rüyanın sonlandırmaya ilişkin ikircikliliği temsil ettiği yönündedir -yani yeni olasılıkların verdiği heyecan ile artık “tek başına gitme” kaygısının yan yana var oluşu.
Sonlandırma aşamasında müdahale
Terapinin diğer evrelerinde olduğu gibi, sonlandırma aşamasında da temel, destekleyici ve açığa çıkarıcı müdahaleleri kullanırız. Ancak, sonlandırmanın amaçlarından biri tedaviyi kapatmak olduğundan, bu dönemde yorumlarımızı sonlandırma temalarıyla ilişkili konularla sınırlamamız yerinde olur. Hasta bu süreçte yeni alanlar açmaya başladığında, bu alanlardaki keşfi sınırlayabilir ve bunları her zaman daha önce çalışılmış temalarla ya da sonlandırma süreciyle bağlantı kurarak ele almaya özen gösterebiliriz.
Örnek
Tedavinin orta evresindeki bir hasta şöyle der: “Garip bir his var içimde -sanki bir uçurumdan düşüyormuşum gibi.”Terapist bunun yeni bir tema olduğunu fark eder ve şöyle der: “Bundan biraz daha bahsedebilir misiniz?”
Sonlandırmasına iki hafta kalmış bir hasta aynı şeyi söyler: “Garip bir his var içimde -sanki bir uçurumdan düşüyormuşum gibi.” Bu durumda terapist, bunun terapinin sona ermesiyle ilişkili olabileceğini fark eder ve şöyle yanıtlar: “Acaba bu his, gelecek haftadan sonra artık görüşmeyecek olmamızla ilgili olabilir mi?“
Terapist, duygulanımın ya da fantezinin gerçekten sonlandırmayla ilişkili olup olmadığını anlamak için yine de çağrışımları istemekte fayda görür; ancak bu bağlantı yeterince açık hale geldiğinde, artık yeni çağrışımlar açmak yerine, bu içeriği doğrudan sonlandırmayla ilişkilendirmek daha anlamlı olur.
Psikodinamik psikoterapide genellikle nötr bir duruş benimseriz; bu, hastanın serbest çağrışım ve fantezilerini özgürce ifade edebilmesini kolaylaştırmak için övgü ya da yargılardan kaçınmayı gerektirir. Ancak, bu tutum sonlandırma evresinde artık o kadar da zorunlu değildir; dolayısıyla bu dönemde terapistin nötr duruşunu biraz gevşetmesi mümkündür. Unutulmamalıdır ki nötr duruşun belirli bir amacı vardır -bu amaç daha az gerekli hale geldiğinde, terapist de bir ölçüde daha az nötr davranmakta özgürleşir. Örneğin, genellikle hastanın serbest çağrışımlarını yönlendirmek istemeyiz; çünkü amaç, hastanın çağrışımlarının onu nereye götürdüğünü özgürce takip etmesidir. Bu, psikodinamik açığa çıkarma tekniğinin özüdür ve bilinçdışına ulaşmayı sağlar. Ancak, sonlandırma evresinin amaçlarından biri kazanımların pekiştirilmesi (consolidation of gains) olduğundan, terapistin hastayı tedavinin genelini ve elde edilen kazanımları gözden geçirmeye yönlendirmesi bu aşamada önemli bir teknik araç haline gelir. Bu nedenle, terapist bu dönemde hastayı kendini, tedaviyi ve değişim sürecini anlamasına yardımcı olmak için tedaviyi gözden geçirmeye teşvik eder.
Örnek
Hasta: Dün akşam barda çok komikti -daha on metre uzaktan o adamın sadece bir gecelik ilişki peşinde olduğunu anlayabiliyordum. O yüzden bakışlarımı kaçırdım ve arkadaşımla konuşmaya devam ettim.
Terapist: Bu, bir yıl önce olaylara bakış biçiminizden oldukça farklı.
Hasta: Haklısınız -bunu o şekilde düşünmemiştim. Sanırım gerçekten bir değişim olmuş.
Terapist: Bu büyük bir değişim. İçinde olduğunuzda bunu fark etmek zor, ama önümüzdeki haftalarda biraz zaman ayırıp olaylara bakışınızı nasıl farklılaştırdığınızı birlikte düşünebiliriz.
Bu teknik manevra, tedavinin orta evresinde kullanılan teknikten belirgin biçimde farklıdır ve sonlandırma sürecindeki hasta için hem destekleyici hem de pekiştirici (consolidating) bir işlev görebilir.
Nötrlüğün bazı yönlerinin gevşetilmesi, sonlandırma evresindeki tekniğin biraz daha mizah ve karşılıklılık içerebileceği anlamına da gelir. Tedavinin bu aşamasına gelindiğinde, siz ve hastanız uzun süredir birlikte çalışıyor olursunuz -aranızda yoğun bir güven oluşmuştur ve terapötik ittifak güçlüdür. Bu aşamada terapist ve hasta genellikle artık kendi aralarında bazı “kestirme yollar” geliştirmiş olurlar -yani, daha önce defalarca ele alınmış konuları kısaca ifade etmenin yollarını bulmuşlardır. Örneğin, “Yine o bağlanma korkusu ortaya çıktı” gibi bir yorum, tedavinin erken evresinde söylenmiş olsaydı zamansız olurdu; ancak bu tema yüzlerce kez konuşulmuşsa, hem siz hem de hastanız artık tam olarak neyden söz edildiğini bilirsiniz. Benzer biçimde, siz ve hastanız belirli örüntüleri artık tanıdığınızda, rüya ve fantezileri daha az çağrışımla, daha hızlı biçimde yorumlayabilirsiniz. Tedavinin tam sonuna gelindiğinde, hastalar sıklıkla terapistlerine kişisel sorular yöneltirler -ve terapist, bu noktada, tedavinin erken evresine kıyasla bu tür sorulara biraz daha yanıt verme eğiliminde olabilir. Tedavinin büyük bölümünde kişisel sorulara yanıt vermeme kararımız keyfî değildir -bu tutumun, kullandığımız teknik kuramına dayanan bir gerekçesi vardır. Tedavinin erken evrelerinde amaç, aktarımın gelişimini desteklemek için hastanın terapist hakkında mümkün olduğunca geniş bir yelpazede fanteziler kurabilmesine alan tanımaktır. Ancak, terapi sona yaklaşırken, hastanın “Eğitiminiz bittikten sonra nereye gideceksiniz?” gibi bir sorusuna yanıt vermemek için artık bir neden yoktur. Yine de bu, ince bir denge yürüyüşü gibidir -ne söylediğinizi neden söylediğinizi dikkatle düşünmelisiniz. Artık bu noktada “boş levha” olmanız gerekmez; fakat aynı zamanda sınırlarınızı korumaya da özen göstermelisiniz. Bu tutum, hem hasta hem terapist açısından yararlıdır: Hasta, sizin hakkınızda fazlasıyla bilgi edinmenin yükünü taşımak zorunda kalmaz; terapist ise özel yaşamını koruma hakkını sürdürür. Dolayısıyla, hasta size “Sonrasında ne yapacaksınız?” diye sorduğunda, örneğin şöyle diyebilirsiniz: “Bir yataklı serviste çalışacağım.” ya da “Bir toplum kliniğinde terapist olarak çalışmaya başlayacağım.” Bu kadar bilgi vermek, hastaya sizin de yaşamı süren bir insan olduğunuzu gösterir ve aynı zamanda ilişkiye değer vererek bu küçük bilgiyi paylaştığınızı hissettirir. Ancak unutulmamalıdır ki, sonlandırılmış hastalar aylar ya da hatta yıllar sonra yeniden terapiye dönebilirler. Bu nedenle, genel anlamda anonimliğin korunması, gelecekte olası bir terapi çalışması için kapının açık kalmasına yardımcı olur [9].
Bitiş ve destekleme
Farklı nedenlerle, bazı hastaların tedavinin sona ermesiyle ilgili kayıp duygularını konuşamayacakları ya da konuşmalarının zorlanmaması gerektiği kabul edilmelidir. Bağlanma kurmakta zorlanan hastalar için, terapistin kendileri için önemli hale geldiğini kabul etmek katlanılmaz olabilir; bazı hastalar ise iyileşmelerinin tamamen kendi çabalarıyla gerçekleştiğine inanmak isterler. Acılı duygulanımları düzenlemekte zorlanan hastalarda, terapist bu duyguların doğrudan üzerine gitmek yerine, destekleyici bir biçimde dolaylı yoldan yaklaşmayı tercih edebilir; örneğin, elde edilen kazanımları, terapistin süregelen ilgisini ve ulaşılabilirliğini vurgulayarak. Bazı durumlarda, seansları kademeli biçimde seyrekleştirmek ve hasta tamamen hazır olduğunu belirtinceye kadar ara sıra görüşmelere devam etmeyi planlamak faydalı olabilir. Tıpkı kronik tıbbi rahatsızlıkları olan kişilerde olduğu gibi, dengeyi korumak için terapistin sürekli desteğine ihtiyaç duyan hastalarda da sonlandırma önerilmemelidir [10].
Son seansların koreografisini oluşturmak
Son seanslara yaklaşırken hastaya, bu son görüşmelerle ilgili herhangi bir düşüncesi ya da fantezisi olup olmadığını sormak genellikle yararlıdır. Bazı hastalar terapistin onları kucaklamasını umut ederken, bazıları terapistin bunu yapmasından korkabilir. Bu noktada da, tıpkı tedavinin önceki dönemlerinde olduğu gibi, sağlıklı sınırların korunması esastır -terapist, kapıdaki bir el sıkışmasının ötesinde fiziksel teması başlatmamalıdır. Ancak, bu basit el sıkışmasının bile bir hasta için ne kadar anlamlı olabileceğini küçümsememek gerekir. Hastanın sarılma arzusunu dile getirmesine izin vermek, çoğu zaman bu arzunun yerine getirilmesini değil, onun ve taşıdığı anlamın konuşulmasını sağlar. Bazı hastalar ayrıca terapiste bir hediye verebilir. Eğer hediye son seansın başında verilirse, hediyeyi onunla birlikte açın ve size bu hediyeyi anlatmasına izin verin. Artık yorumlama zamanı değildir -basit bir “Teşekkür ederim.” yeterlidir. Unutulmamalıdır ki, açığa çıkarma (uncovering) dönemi artık sona ermiştir. Hastanın minnettarlığı, hâlâ tam olarak keşfedilmemiş bir fantezi ya da beklentiyle iç içe geçmiş olabilir; ancak aynı zamanda gerçektir ve bu nedenle tanınmalı ve kabul edilmelidir.
Tedavi hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmak
Birçok terapist, son seansı ya da son birkaç seansı, hastaya terapiye dair gözlemlerini ve izlenimlerini paylaşmak için kullanır. Bu paylaşım genellikle hastanın duygusal yaşamında ve dünyayla işlevsel etkileşiminde meydana gelen değişimlere dair düşünceleri içerir. Bunun yanında, gelecekte hastayı zorlayabilecek potansiyel güçlükler üzerine yorumlar ve terapistin kendi terapi deneyimine ilişkin birkaç düşünce de yer alabilir. İşte bir örnek:
Son birkaç haftadır, bu terapi sürecinde nelerin değiştiğinden ve bunun sizin için ne ifade ettiğinden çokça söz ettiniz. Ancak bitirmeden önce ben de bu konuda bir şey söylemek istiyorum. İlk geldiğinizde işinizi ve ilişkinizi kaybetmenin eşiğindeydiniz -ve bunun nedenlerini anlamak konusunda çok şey öğrendiniz. Kendinizi daha iyi tanımanızın, ilişkilerinizi ve hayatınızın birçok yönünü nasıl geliştirdiğini görmek hem dikkat çekiciydi hem de benim için anlamlı bir deneyimdi. Konuştuklarımızdan da hatırlarsınız, gelecekte sizi zorlayabilecek durumlar ortaya çıkabilir ve bazı “eski kalıplar” yeniden kendini gösterebilir; ancak birlikte yaptığımız çalışmanın, bunun farkına varmanıza yardımcı olacağına inanıyorum. Böyle zamanlarda birkaç seans için yeniden gelmek isterseniz, bu her zaman mümkündür. Son olarak, sizi tanımaktan ve terapistiniz olmaktan gerçekten memnuniyet duydum; birlikte yürüttüğümüz bu çalışmadan ben de çok şey öğrendim.
Elbette, inanmadığınız hiçbir şeyi söylemeyin; ancak söyleyebilecekleriniz içinde olumlu yönleri vurgulamaya çalışın. Terapi boyunca muhtemelen hastaya, sizinle kurduğu ilişkinin gerçek bir ilişki olduğunu göstermeye gayret ettiniz -şimdi, bunu eylemle somutlaştırma zamanıdır. Gerçek insanlar, gerçek ilişkilerde birbirlerinden vedalaşarak ayrılırlar; dolayısıyla terapistin de bu vedalaşma sürecine dair bir yorumda bulunması doğaldır. Yine de, bunu yaparken sınırları koruyacak biçimde, yalnızca yeterince şey söylemek önemlidir -yani, duygusal gerçeği ifade edecek kadar, ama profesyonel çerçeveyi aşmadan.
Özetle, sonlandırma evresi şu özelliklerle belirgindir:
yeni şeyleri dinlemek – regresyon ve yas gibi
hastanın sözlerinin sonlandırma çalışmasıyla nasıl ilişkilendirilebileceğini düşünmek
kazanımların pekişmesini, kapanışı ve vedalaşmayı kolaylaştıran biçimlerde müdahale etmek
güçlü aktarım ve karşıaktarım süreçleri, bu dönemde süpervizyonun terapistin duygularını sindirmesine ve hastayla sınırları da koruyarak anlamlı bir biçimde vedalaşmasına yardımcı olabileceği için çok yararlı olabilir.
Derinlemesine çalışma (working through), kişinin zihinsel işleyişinin belirli bir yönünü aşamalı olarak değiştirdiği üç evreli bir süreç olarak düşünülebilir. Bu evreler şu şekilde ilerler:
1. Evre: bir sorunun ya da bir sorunun nedeninin farkında olunmaması,
2. Evre: bir sorunun farkındalığının artması ve/veya yeni işleyiş biçimlerini deneme,
3. Evre: düşünce kalıplarında ya da davranışta kalıcı bir değişim.
Bu değişimler, ego işlevi, benlik duygusu, başkalarıyla ilişkiler konusundaki beklentiler ve süperego işlevi dâhil olmak üzere kişinin zihinsel işleyişinin birçok yönünde ortaya çıkabilir.
Psikodinamik psikoterapide, bu değişimlerin zaman içinde yavaş yavaş, aynı konuların tekrarlı biçimde ele alınması ve yeniden işlenme süreci aracılığıyla gerçekleşmesi beklenir; ta ki kalıcı bir değişim sağlanana kadar.
Derinlemesine çalışma nedir?
Tutumunuzun yalnızca tek bir yönünü bile değiştirmeye çalıştığınız oldu mu? Yıllar boyunca kendinize koyduğunuz bütün o yeni yıl kararlarını düşünün -sadece sağlıklı yiyecekler yemek, düzenli egzersiz yapmak… çoğu, 1 Ocak’taki kahvaltıya oturana kadar çoktan bozulur. Şimdi, kendisiyle ilgili düşünme biçimini, başkalarıyla ilişki kurma tarzını ve strese verdiği tepkilerini değiştirmeye çalışan birini hayal edin -bu son derece zordur. Yetişkinler olarak, düşünce ve davranışlarımızın kendimize özgü kalıplarını yaşam boyu mükemmelleştiririz; bu nedenle onları değiştirmeye çalışmak en iyi ihtimalle göz korkutucudur. Psikoterapinin sinirsel devrelerimizi tam olarak nasıl değiştirdiğini hâlâ bilmiyor olsak da, bunu açıkça yaptığı kesindir ve bu değişimler zaman alır [1]. Bu yavaş ilerleyen sürece derinlemesine çalışma denir ve bu psikodinamik psikoterapinin temel bir özelliğidir [2, 3].
İster ağırlıklı olarak açığa çıkarıcı ister destekleyici bir biçimde çalışıyor olalım, derinlemesine çalışmayı psikodinamik psikoterapide değişimin gerçekleşme biçimi olarak düşünebiliriz. Spellbound gibi filmlerde dramatize edilen mucizevi psikoterapötik aydınlanmalar -bir kişinin, neden böyle davrandığını tek bir olağanüstü anda fark edip sonsuza dek değişmesi- yalnızca sinemanın ürünüdür. İnsanlar zaman zaman içgörü anları yaşasalar da, bunlar genellikle düşünce kalıplarında, kişinin kendisiyle ve başkalarıyla ilişki kurma biçimlerinde ya da strese tepki verme alışkanlıklarında kalıcı değişim yaratmaz.
Dirençte olduğu gibi, bu sürecin yavaş ilerlemesi bir engel olarak görülmemelidir; tersine, bu yavaş ilerleyişin anlaşılması ve kabul edilmesi sürecin başarısı için zorunlu ve temeldir. Aşağıdaki diyalogu bir terapist ile süpervizörü arasında geçen bir konuşma olarak düşünelim:
Terapist: Bay A.’nın iş yerinde kendini yine sabote etmesine inanamıyorum! Bunu tedavisi boyunca defalarca konuştuk. En sinir bozucu yanı da şu: Şu anda ne yaptığının farkında, ama yine de kaygılandığında patronunu kışkırtıyor. Bu gerçekten işe yarayacak mı?
Süpervizör: Kesinlikle. Psikodinamik psikoterapide işler ve değişim tam da böyle ilerler. Birkaç ay önce Bay A., ne yaptığının farkına bile varamıyordu -bu örüntü kendini tekrarlamaya devam ettikçe sen de onunla çalışmayı sürdürebileceksin ve zamanla o da davranışını değiştirmeye başlayacak.
Bu durum bir başarısızlık göstergesi değil, sürecin işleyiş biçimidir. Bunu fark etmek, psikodinamik psikoterapiyi nasıl yürüteceğimizi öğrenmenin temelidir. Ayrıca, bu tür yavaş değişimlerin kaçınılmaz olarak yol açtığı karşıaktarım kaynaklı hayal kırıklığı duygularıyla başa çıkmamıza da yardımcı olur. Bunu düşünmenin iyi bir yolu, bir tür alıştırma olarak görmektir -hiç kimse yürümeyi, okumayı ya da bir sporu hemen mükemmel biçimde öğrenmez; doğru yapabilmek için sürekli tekrar gerekir. Psikodinamik psikoterapi için de durum aynıdır. Aynı meseleler üzerinde tekrar tekrar çalışmak, hastanın yeni düşünme ve davranma biçimlerini pratik etmesine yardımcı olur; zamanla bu yeni örüntüler otomatik hâle gelir.
Derinlemesine çalışma (working through) üç evreden oluşan bir süreç olarak düşünülebilir:
1. Evre – sorunun ya da sorunun nedeninin sınırlı düzeyde farkında olma.
2. Evre – sorunun ya da nedeninin farkındalığının artması ve/veya yeni işleyiş biçimlerini deneme.
3. Evre – düşünce kalıbında ya da davranışta değişim.
Farkındalığın artması bazen içgörü (insight) olarak adlandırılır ve psikodinamik psikoterapi de kimi zaman içgörü yönelimli psikoterapi (insight-oriented psychotherapy) olarak tanımlanır [4]. Ancak derinlemesine çalışmayı bu şekilde ele almak, içgörünün yararlı olmakla birlikte kalıcı değişime giden yolda yalnızca bir ara durak olduğunu fark etmemizi sağlar. Dahası, bazı değişimler açık bir içgörü olmaksızın da gerçekleşir. Psikodinamik psikoterapiye daha çağdaş bir bakış açısından bakıldığında, içgörü değişimi teşvik eden bir unsur olabilir; ancak terapistle kurulan ilişki ya da terapinin tutma (holding) işlevi gibi tedavinin diğer yönlerini deneyimlemek de değişimi sağlayabilir [5]. Tıpkı düşünce ve davranış biçimlerimizin otomatik bir parçası hâline gelmesini istediğimiz diğer her şeyde olduğu gibi, bunun gerçekleşmesi için yalnızca içgörü yeterli değildir.
Derinlemesine çalışma, psikodinamik psikoterapi süreci boyunca -ilk karşılaşmadan terapi sonrasına kadar- kesintisiz biçimde gerçekleşen bir öğrenme süreci olarak düşünülebilir. Farklı meselelerin derinlemesine çalışılması farklı hızlarda ilerler; örneğin, bir kişi kendini algılama biçiminde kalıcı ve derin bir değişim yaşayabilir, ancak başkalarının ilişkilerde nasıl davranacağına dair beklentilerini değiştirmekte geride kalabilir. Derinlemesine çalışma sürecinin evrelerine ilişkin farkındalığımız, hastalarımızın bugüne dek kim olduklarının temelini oluşturan düşünce ve davranış örüntülerini değiştirmeye çalışırken onlarla uyum içinde olmamıza yardımcı olur.
Teknik
Dinleme
Derinlemesine çalışmanın farklı evrelerinde ne duyarız? Ne dinliyoruzdur?
1. Evre – Sınırlı farkındalık
Bu ilk evrede kişi, ya bir sorunun var olduğunun farkında değildir ya da sorunun içsel nedenlerine ilişkin farkındalığı oldukça sınırlıdır. Bu iki durum şu şekilde ifade edilebilir:
Sorunun farkındalığının sınırlı olduğu durum
Bay B.: Ücreti gelecek aya kadar ödemem mümkün mü? Bunu gerçekten çok isterim çünkü bu ay yeni bir araba almak istiyorum ve peşinat için tüm nakdime ihtiyacım olacak.
Terapist: Bu isteğiniz iki açıdan ilginç: (i) bu, tedavinin başında yaptığımız anlaşmaya uymuyor ve (ii) faturaları geç ödemeniz konusundaki zorluğunuz, önceki terapinin sona ermesine neden olmuştu.
Bay B.: O sadece eski terapistimin esnek olmamasındandı -sanırım siz de pek esnek değilsiniz.
Burada hastanın, yaşamının diğer alanlarında da yaşadığı bir sorunu, açıkça yineleyen bir biçimde tedavinin çerçevesini tehdit etmektedir. Terapist hastayı bu davranışla yüzleştirir; ancak hasta, bunun sorunlu bir tutum olduğunun tamamen farkında değildir.
Sorunun nedenine ilişkin farkındalığın sınırlı olduğu durum
Bayan C.: Neden bir ilişkim olamıyor? Bütün arkadaşlarım evleniyor ama ben üçüncü bir buluşma bile ayarlayamıyorum. Üstelik ikinci buluşmanın gayet iyi geçtiğini düşünmüştüm. Çok hayal kırıklığı içindeyim!
Terapist: Son buluşmada işlerin ne kadar iyi gittiğini yanlış değerlendirmiş olabilir misiniz?
Bayan C.: Belki -ama bunu neden yapayım ki, gerçekten aklım ermiyor. Bir şeylerin yolunda gitmediği açık ama ne olduğuyle ilgili en ufak bir fikrim yok.
Bay B.’den farklı olarak, Bayan C. bir sorunu olduğunu -bu durumda ilişkilerinde- bilmektedir; ancak nedenini bilmemektedir. Terapist yine sorunla yüzleştirir, ancak Bayan C., nedenine ilişkin farkındalığını derinleştirme kapasitesine pek sahip değildir.
Bu evrede olduğumuzu anlamak için neye kulak veririz? Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi:
Duygulanım: Bu aşamaya özgü duygulanımlar arasında hayal kırıklığı, öfke, umutsuzluk ve inanmazlık yer alır. Hastalar, zorluklarının farkına varmayı reddediyormuş gibi görünerek inatçı ya da dik başlı bir tonda da konuşabilirler.
Çağrışım kurma kapasitesinin sınırlı olması: Bu evrede hastaları çağrışımlarını derinleştirmeye davet ettiğimizde, çoğu zaman yüzeysel tepkilerle karşılaşırız. Örneğin: “‘Bu konuda biraz daha konuşabilir misiniz?’ derken ne demek istiyorsunuz? Ne söylenebilir ki? Erkek arkadaşım tam bir aptal.”
Direnç: Bu evrede belirgin direnç neredeyse kuraldır. Direnç, terapide zihnin bazı şeyleri farkındalıktan uzak tutma biçimidir; dolayısıyla kişinin 1. Evre’de kalma yolu olarak da görülebilir. Sessizlikten geç kalmaya kadar her tür direnç biçimine kulak verilmelidir.
Dışsallaştırma: Farkındalık eksikliğinin iyi bir göstergesi, hastanın sorunların dışsal kaynaklardan kaynaklandığında ısrar etmesidir. “Her zaman geç kalıyorum çünkü bu ülkedeki toplu taşıma sistemi berbat,” “Kadınlar kararsız -bu yüzden bütün ilişkilerim bitti,” ya da “Evliliğimdeki tüm sorunlar kayınvalidemden kaynaklanıyor,” gibi ifadeler buna örnektir.
Karşıaktarım: Hastaya yardım etme konusundaki kendi hayal kırıklığımız, öfkemiz ya da umutsuzluğumuz da bu evrenin olası göstergelerindendir.
Örüntüler: Derinlemesine çalışma sürecinin bu evresinde örüntülere (patterns) kulak vermek son derece önemlidir.
Örnek
Bayan D., tez danışmanının kendisine haksız davrandığından şikâyet etti. Terapist, bir hafta önce onun ev sahibinin öncelikli olarakkomşusunun dairesindeki su sızıntılarını tamir ettiğinden yakındığını hatırladı.
Bu şekilde dinlemek, hastanın farkında olmadığı bir şeyin sürmekte olduğunu anlamamıza yardımcı olur.
2. Evre – Farkındalığın artması ve pratik yapma
Bu evrede, hastaların sorunlarına dair farkındalıklarının arttığına ve yeni işleyiş biçimlerini denemeye başladıklarına dair ipuçlarını dinleriz:
İçgörü: İçgörü, kişinin sorunlarına ve/veya nedenlerine dair artan öz-farkındalığıyla kendini gösterir. “Fark ettim ki…”, “Şunu anlamaya başlıyorum…”, “Artık bana mantıklı gelmeye başladı ki…” gibi ifadeler içgörünün geliştiğini gösteren iyi işaretlerdir.
Süregelen hayal kırıklığı: Artan içgörüye rağmen bu evre genellikle “eski” düşünce ya da davranış örüntülerinin devam etmesiyle karakterizedir. Aslında artan içgörüyle eski davranışların sürmesi arasındaki uyumsuzluk bu evrenin tam da ayırt edici özelliğidir.
Örnekler
Dün gece annemle konuşurken beni sinirlendirmeye çalıştığını biliyordum ama yine de kendimi tutup ona kızmamayı başaramadım.
Dün gece barda o kızla flört ederken bu kez durumun farklı olduğunu hissettim -onun ilişki kurmak için uygun biri olmadığını biliyordum ama yine de sürdürdüm.
Seans için yarım saat geç uyandığımda, bunun dün konuştuğumuz şeyler yüzünden canımın sıkılmasından kaynaklandığını biliyordum.
Bu hastalar davranışlarının farkındadır, yani içgörü kazanmışlardır; ancak henüz davranışlarını değiştirmemişlerdir.
Utanç ve depresyon: Artan içgörü, hastalar sorunlu düşünce ve davranışlarla yüzleştikçe sıklıkla utancı tetikleyebilir. Bu tür acı verici duygulanımlar, gerilemenin değil ilerlemenin göstergesidir; genellikle hastaların bilinçdışı, uyumsuz örüntülerin daha fazla farkına varmalarına izin verdiklerini gösterir. Örneğin:
Bay E., erkek kardeşiyle olan uzak ilişkisinin kendi kışkırtıcı davranışlarının sonucu olduğunu fark ettiğinde depresif bir ruh haline girdi.
Anksiyete ve korku: Yeni bir şeyi denemeye başlamak her zaman bir tür ikirciklilik (ambivalans) içerir -anksiyete de bunun doğal bir parçasıdır.
Heyecan: Artan içgörü, hastaların tünelin ucundaki ışığı görmeye başlamalarıyla birlikte heyecan ve başarma duygusu da yaratabilir. Örneğin:
Bayan F., terapistine hedef belirleme üzerine yaptıkları çalışmanın, bunun hayatının diğer alanlarında ne kadar yardımcı olabileceğini fark etmesini sağladığını anlatırken memnun ve gururlu görünüyordu.
Yeni davranışlar ve düşünce örüntüleri: Bu evre, eski ve yeni örüntülerin iç içe geçtiği bir mozaikle karakterizedir. Gelişimin doğrusal olmadığını unutmamak gerekir -hastalar yeni düşünme ve davranma biçimlerini denedikten sonra sıklıkla eski, tanıdık örüntülerine geri dönerler. Bu durumu bir gerileme olarak görmek gerekmez; ileri ve geri gidişler bu evrenin doğal bir parçasıdır.
3. Evre – Düşünce ve davranış örüntülerinde kalıcı değişim
Değişimin gerçekleştiğini anlamak için neye kulak verebiliriz?
• Gösterişsiz değişim: Değişim gerçekleştiğinde, genellikle sessizce olur. Uyumsuz düşünce ve davranış örüntülerine eşlik eden yoğun duygulanım ya da anksiyete hâllerinin aksine, hastalar çoğu zaman değişimi sonradan fark eder. Çoğu zaman yeni bir şekilde davrandıklarını fark ettiklerinde şaşırırlar; bu yüzden dikkatle dinlemek gerekir. Örneğin:
Bayan G., tedavi sürecinin büyük bölümünde oğlunu bakıcıya bırakma konusunda takıntılı biçimde endişelenirken, bir hafta sonunu eşiyle birlikte harika bir tatilde geçirdiğini anlattı. Terapisti, oğlunu bırakmakla ilgili endişelenip endişelenmediğini sorduğunda, bakım düzenlemelerini dikkatle yapmış olsa da bu konuda hiç kaygılanmadığını fark etti.
• Daha önce yoğun duygulanım yaratan konularla ilgili anksiyete ve duygulanımın azalması: Yukarıdaki örnekte olduğu gibi, daha önce yoğun duygusal tepki uyandıran konular karşısında artık duygulanımın yokluğu, dikkatle fark edilmesi gereken bir değişim işaretidir.
• Karşıaktarım: Hastalarımızın değiştiğini fark ettiğimizde, genellikle gurur hissederiz. Ancak değişim süreci terapinin sonlanmasına yaklaşmak anlamına gelebileceği için, uzun süredir birlikte çalıştığımız birinden ayrılma beklentisi bizde kayıp duygularını da tetikleyebilir.
Düşünme
Derinlemesine çalışma süreci üzerine düşündüğümüzde, içinde bulunduğumuz aşamayı anlamaya çalışırız. Duyduğumuz anksiyete, içgörü eksikliğinin bir göstergesi mi yoksa yeni bir şeyi denemenin beraberinde getirdiği korkunun ifadesi mi? Hasta değişim sürecine dayanabiliyor mu, yoksa ego işlevini desteklememiz gerekiyor mu? Hastanın ilerlemesine dair gözlemlerimizi paylaşmak sürece yardımcı olur mu yoksa engel teşkil eder mi? Her zamanki gibi, seçme ilkeleri karar vermemize yardımcı olabilir — duygulanıma, yüzeysel malzemeye ve karşıaktarıma yakın kalmak, hastanın nasıl hissettiğini anlamamızı sağlar. Ancak burada, hazır oluş ilkeleri ve hasta ile kurduğunuz terapötik geçmiş, en iyi yol göstericiniz olacaktır. Tedavinin neresindesiniz? Bu konuyu bir süredir mi çalışıyorsunuz? Hastanın bunu anlatma biçimi yeni mi duyuluyor? İçgörü düzeyi artmış gibi mi geliyor? Her zamanki gibi, hastanın ego işlevine dair anbean oluşan anlayışınızı kullanarak destekleyici mi yoksa açığa çıkarıcı mı olacağınıza karar verin. Aşağıda bu duruma ilişkin iki karşıt örnek verilmiştir.
Bayan H. üçüncü psikoterapi seansına yüksek düzeyde anksiyete içinde gelir. “Geçen hafta konuştuklarımızdan sonra, ebeveynlerimin beni gerçekten mahvettiklerini fark ettim ve onlarla yüzleşmeye karar verdim. Bana bağırdılar, telefonu kapattılar ve şimdi tamamen dağılmış durumdayım.”
Bu örnekte, hasta ve terapistin bu -ya da başka herhangi bir- konuda çok az bir geçmişi vardır. İçgörü de eylem de erken görünmektedir ve bu durum hastada dayanılmaz bir anksiyete yaratmıştır. Terapist duydukları üzerine düşündüğünde, hastanın hâlâ sınırlı farkındalık aşamasında olma olasılığının yüksek olduğuna karar verir.
Üç yıldır psikoterapi görmekte olan Bay I., seansa gelir ve şöyle der: “Bugün kendimi gergin hissediyorum çünkü geçen seansın ardından size kızgın olduğumu fark ettim. Eve gidince anladım ve bunun üzerine endişelendim, ama bunca zamandan sonra, beni gergin hissettirse de bunu sizinle konuşmam gerektiğini düşündüm.”
Burada terapötik ittifak güçlü görünmektedir ve aralarındaki geçmiş oldukça kapsamlıdır. Terapist yeni bir şeyin gerçekleştiğini fark eder -genellikle terapiste yönelik olumsuz duygularını konuşmaktan kaçınan hasta, bu duygularını beraberinde getirdiği anksiyeteye rağmen ifade etmeye çalışmaktadır. Terapist, hastanın artmış farkındalık aşamasında olduğuna karar verir.
Müdahale
Derinlemesine çalışmayı kolaylaştırmak için tasarlanmış belirli müdahaleleri özetleyecek olsak da, terapistin bu süreci desteklemek için yapabileceği en önemli şeylerden biri sabırlı olmaktır. Bu kitapta tanımlanan müdahaleleri -ister destekleyici ister açığa çıkarıcı olsun- insanların alışılmış düşünme ve davranma biçimlerini değiştirmekte yaşadıkları büyük zorluklara saygı duyarak tekrar tekrar uygulamak, nihayetinde hastaların zihinsel işlevlerinde kalıcı değişim elde etmelerine yardımcı olacaktır. Terapist, sabırlı bir ebeveyn ya da koç gibi, en baştan itibaren bu tekrarlamaların sürecin bir parçası olduğunu varsaymalıdır. Böylece bunlar, hastanın inadı ya da terapistin yetersizliği sonucu değil, terapinin beklenen bir yönü olarak görülür. Bu tutum, yalnızca psikodinamik psikoterapinin etki mekanizmasını anlamayı değil, aynı zamanda karşıaktarım kaynaklı hayal kırıklığını ve aktarımsal utancı azaltmayı da sağlar. Aşağıdaki örnekleri okurken, terapistlerin hastalarına bu tekrar gereksinimini farklı şekillerde nasıl ilettiklerini düşünün:
Bay J: Yine aynı şey oldu, bir iş görüşmesini berbat ettim. Neler olduğunu biliyordum ama adam o kadar sinir bozucuydu ki kendimi tutamadım.
Terapist: Bu, terapiye başladığınızdan beri üçüncü kez oluyor -böyle devam ederseniz iş bulamayacaksınız. Üzerinde çalışmamız gerekecek.
Bu terapist örüntüyü fark eder, ancak müdahalesi hayal kırıklığından kaynaklanır. Söylemi sabırsız ve kızgındır; hastayı, muhtemelen kontrolü dışında olan bir şeyden dolayı suçlar. Aşağıda, olası başka bir müdahale örneği yer almaktadır:
Terapist: “Bu gerçekten çok sinir bozucu olmuş gibi görünüyor. Ama önceki seferle aynı değil, çünkü bu kez neler olduğunu fark etmişsiniz. Görüşme hakkında biraz daha konuşmak ister misiniz, böylece bir dahaki sefere size yardımcı olabilecek şeyleri birlikte anlayabiliriz?”
Bu müdahale, yargılayıcı olmayan bir biçimde, temel, destekleyici ve açığa çıkarıcı müdahaleleri bir araya getirerek derinlemesine çalışmayı teşvik eder. Hastanın duygulanımsal yaşantısını geçerli kılar, hastanın yeni bir şey yaptığını vurgular, daha fazla çağrışım talep eder ve işbirlikçi bir sürece davet eder.
Derinlemesine çalışma sürecindeki müdahalelerimizin amacı, ya ego işlevini desteklemek -ve bu desteğin zamanla hasta tarafından içselleştirilmesini sağlamak- ya da bilinçdışı süreçleri giderek daha bilinçli hale getirerek yeni uyum biçimlerinin alışkanlık haline gelmesini sağlamaktır. Aşağıda, derinlemesine çalışma sürecini kolaylaştırmak için kullandığımız bazı özel müdahaleler yer almaktadır:
Destekleyici müdahaleler
Hastanın yeni düşünme ve davranma biçimlerini deneme çabalarını cesaretlendirmek ve onaylamak, bu süreçte son derece faydalıdır. Bu tür müdahaleler oldukça çeşitli olabilir. Örneğin:
“Bu kez sınavdan sonra kendinizi tıkınmaktan alıkoyabilmeniz harika.”
“Bugün anneniz hakkında konuşma biçiminiz oldukça yeni ve düşüncelerinizdeki gerçek bir değişimi yansıtıyor.”
Zihinsel işlevselliğin nasıl değiştiğini vurgulamak, ister destekleyici ister açığa çıkarıcı bir terapötik mod baskın olsun, her durumda faydalıdır. Bu amaca hizmet eden her türlü sağlayıcı/tedarik edici (supplying) müdahale kullanılabilir. Yardımcı (assisting) müdahaleler de sürece katkı sağlar:
“Bu projeyi ele alış biçiminizde gerçek bir değişim görüyorum. Gelin birlikte nasıl yaptığınızı adım adım gözden geçirelim ki yaklaşımınızın ne kadar yeni olduğunu daha iyi anlayabilesiniz.”
Bu, hastanın kendi ilerlemesini anlamasına ve bunu bileşenlerine ayırmasına yardımcı olmayı amaçlayan işbirlikçi bir müdahaledir.
Açığa çıkarıcı müdahaleler
Yeni düşünme ve davranma biçimlerini yüzleştirmek ve netleştirmek, hastanın, zihninde gerçekleşen değişimlerle ilgilenmesini sağlar. Örneğin:
Hasta: “Ona tekrar tekrar telefon etmek istedim, ta ki açana kadar, ama etmedim.”
Terapist: “Beklediniz -bu sizin için yeni bir şey.”
Hasta: “Haklısınız -bunun farkında değildim, sadece öyle yaptım. Geçen yıl beklemeye asla dayanamazdım.”
Terapistin hastayı yeni davranışla yüzleştirmesi, hastanın çağrışımlarını davet eder ve yeni bir şeyin açığa çıkmasını -yani değişimin fark edilmesini– teşvik eder.
Farklı türdeki yorumlar da bu sürece yardımcı olabilir. Burada özellikle, değişime karşı direncin ve değişimi fark etmeye karşı direncin yorumlanması önemlidir.
İlk örnek, değişime direnci vurgular:
“Patronunuzla farklı bir şekilde başa çıktığınızı düşünmek sizin için zor, çünkü annenizle ilişkinizdekinden farklı bir biçimde davranmayı hayal bile edemiyorsunuz.”
Bir sonraki yorum, değişimi fark etmeye karşı direnci vurgular:
“Patronunuza karşı yeni biçimlerde davrandığınızı görmek sizin için zor, çünkü onunkinden farklı bir şekilde davranmanızın annenize ihanet etmek olabileceğinden endişe ediyorsunuz.”
Tüm hastaların ilerlediklerini bilmeye ihtiyaçları vardır. İster açığa çıkarıcı ister destekleyici bir biçimde çalışıyor olun, hastalarınıza değişmekte olduklarını ve bunu sizin fark ettiğinizi hissettirmek önemlidir. Peki, yeterince değişim ne zaman gerçekleşmiş olur ve ne zaman sonlandırmaya hazır hale gelirsiniz? Bu, bir sonraki bölümün konusudur.
Ego işlevlerini geliştirmek, psikodinamik psikoterapinin temel amaçlarından biridir.
Açığa çıkarıcı (uncovering) ve destekleyici (supporting) stratejilerin her ikisi de, gerçeklik sınaması, yargılama, uyarıcı düzenleme, benlik farkındalığı ve bilişsel işlevler gibi ego işlevlerini güçlendirmede hastalara yardımcı olabilir.
Bir kişinin ego işlevlerini “yapabiliyor” ya da “yapamıyor” oluşunu belirlemek, açığa çıkarıcı ya da destekleyici müdahale arasında seçim yapmada temel bir unsurdur.
Son üç bölümde, üç önemli ego işlevinin geliştirilmesini ele aldık: öz-değer (self-esteem) düzenlenmesi ve benlik algıları (self-perceptions), başkalarıyla ilişkiler ve karakteristik uyumlar (savunmalar dahil). Bu bölümde ise, hem açığa çıkarıcı hem de destekleyici stratejiler kullanarak diğer birçok ego işlevlerini geliştirmeye yönelik stratejileri tartışacağız.
Yapabiliyorlar mı yoksa yapamıyorlar mı?
Bir kişinin ego işleviyle ilişkili bir sorununa yardımcı olabilmek için, hastanın bu ego işlevini yerine getirme kapasitesine sahip olduğu hâlde bilinçdışı bir etken tarafından bu kapasiteyi kullanmasının engellenip engellenmediğini ya da hastanın bu ego işlevini yerine getirme kapasitesinden yoksun olup olmadığını değerlendirmemiz gerekir. Geleneksel olarak bu durum, çatışma mı, eksiklik mi sorusu çerçevesinde ele alınmıştır. Kişi ego işlevini yerine getirme kapasitesine sahip olduğu hâlde bunu kullanamıyorsa, bu durumun bir çatışmadan (conflict) kaynaklandığı; kişi ego işlevini yerine getirme kapasitesinden yoksunsa, bunun bir yetersizlikten (deficit) kaynaklandığı düşünülmüştür [15]. Ancak günümüzde, işlevdeki bozulmanın yalnızca çatışmalardan değil, duygulanımlar, fanteziler ve savunmalar gibi diğer bilinçdışı etkenlerden de kaynaklanabileceğini biliyoruz. Ayrıca, ego işlevlerini yerine getirme kapasitesine sahip bireylerin, stres, tıbbi hastalıklar, psikiyatrik sendromlar ya da işlevselliklerini kısa süreliğine aşırı zorlayan diğer koşullar nedeniyle bu işlevleri geçici olarak kullanma yetilerini yitirebildiklerini de biliyoruz. Bu nedenle, bir kişinin ego kapasitelerini “yapabiliyorlar mı?” ya da “yapamıyorlar mı?” sorusu üzerinden değerlendirmek, bu tür sorunları anlamada daha uygun bir yaklaşım olabilir.
Bay A., 45 yaşında, başarılı bir iş insanıdır ve babasının ölümünden kısa bir süre sonra terapiye başvurur. Mirasın vasisi olarak atanmıştır ancak babasının mali işlerini düzenlemekte kendini yetersiz hissetmektedir. Babası ölmeden önce, Bay A. onun “mali durumunu batırdığı” ve işleri çocuklarının üzerine yıktığı için öfkelidir. Şimdi ise dikkat eksikliği bozukluğu yaşadığından kuşkulanmakta ve uyarıcı bir ilaç gerekip gerekmediğini merak etmektedir. Anamnez alındığında, iş yerinde mali konuları herhangi bir zorluk yaşamadan organize edebildiği, ancak yalnızca babasının mirasını düzenleme sürecinde güçlük yaşadığı anlaşılır. Bu durumda, Bay A.’nın mali konularda organize olma kapasitesine sahip olduğu ancak babasına ve babasının ölümüne ilişkin bilinçdışı duyguların, bu özel durumda yetilerini en iyi şekilde kullanmasını engellediği varsayılabilir.
Bu örnekte, Bay A.’nın mali işlerini organize edebildiğini biliyoruz çünkü:
geçmişte bu alan hiçbir zaman onun için bir zayıflık noktası olmamıştır,
şu anda yaşamının diğer alanlarında örgütlenme becerilerini görünür bir zorluk yaşamadan kullanmaktadır.
Babasıyla ilgili bilinçdışı duyguları, onun genel olarak sağlam olan mali konuları düzenleme yetisini yaşamının belirli bir alanında kullanmasını engellemektedir. Bu durumda, açığa çıkarıcı bir strateji uygulanması uygun olur. Şimdi bununla zıt bir örnek olan Bay B.’yi düşünelim:
Bay B., 45 yaşında bir yazardır ve evini kaybetme korkusuyla terapiye başvurur. İkinci bir ipotek almıştır ve aylık ödemeleri yapamamaktadır. Bütçesi hakkında sorular sorduğunuzda, hiç bütçe yapmadığı ve giderlerini karşılamak için aylık ne kadar gelire ihtiyacı olduğunu bilmediği ortaya çıkar. Anamnez, onun yaşamı boyunca çeşitli alanlarda planlama güçlükleri yaşadığını gösterir; tatil planı yapamama ya da hafta sonu zamanını yönetememe gibi sorunlar bunlara dâhildir. Çocukken bir öğrenme güçlüğü tanısı aldığını düşündüğünü, ancak bunun hangi türde olduğunu bilmediğini belirtir.
Bay B. mali işlerini organize edemez. Anamnezi, yaşamının hiçbir alanında bunu yapamadığını göstermektedir; bu da bu becerinin kronik bir ego zayıflığı alanı olduğunu düşündürür. Bu durumda, destekleyici stratejilerin uygulanması uygun olur. Son olarak, Bay C.’nin durumunu ele alalım:
Bay C., boşanma sürecinde major depresyon belirtileriyle başvuran 45 yaşında bir lise müdürüdür. Yirmi yıllık evliliğinin ardından eşi, en yakın arkadaşı için kendisini terk etmiştir. Derin bir yıkım içindedir ve uykusuzluk (insomnia), zevk alamama (anhedoni) ve yaklaşık 7 kiloluk bir kilo kaybı yaşamaktadır. Çocuklarını kaybetmekten korkmasına rağmen, bir avukat tutmak ve gerekli vekâlet ücretini ödemek için herhangi bir adım atmamıştır. Aslında, her zaman ailenin mali işlerinden sorumlu kişi olmasına karşın, son üç aydır hiçbir faturasını ödememiştir ve kısa süre önce ödenmemiş faturalar nedeniyle elektriği kesilmiştir.
Bu durum çok daha belirsiz bir tablodur. Açıkça görülmektedir ki Bay C. geçmişte mali işlerini organize etme kapasitesine sahipti -peki şu anda ne oluyor? Bilinçdışı düşünceler ve duygular mı Bay C.’nin temelde sağlam olan mali düzenleme kapasitesini kullanmasını engelliyor? Yoksa depresyon, anksiyete ya da akut yas mı onun örgütlenme becerilerini zayıflatıyor? Şu anda bildiğimiz tek şey, Bay C.’nin şu aşamada bu temel ego işlevini kullanamadığı ve bu nedenle işlevselliğinin bozulmuş durumda olduğudur. Bu nedenle, mevcut durumda Bay C.’nin ego işlevinin desteğe ihtiyaç duyduğunu ve bazı temel işlevleri yerine getiremeyeceğini varsaymamız gerekir.
Amaç
Psikodinamik psikoterapinin temel amaçlarından biri, bireylerin ego işlevlerini geliştirmelerine yardımcı olmaktır. Kişilerin ego işlevleri zayıf ya da eksik olduğunda, onlara yeni kapasiteler geliştirmeleri veya zayıflamış olanları güçlendirmeleri konusunda yardımcı olabiliriz. Kişiler bilinçdışı süreçler nedeniyle ego işlevlerini kullanamıyorsa, sahip oldukları bu kapasitelerin “önündeki engelleri kaldırmalarına (unblock)” yardımcı olabiliriz.
Sorunu tanımak
Bir kişinin bir ego işlevini yerine getirip getiremeyeceğini nasıl anlayabiliriz?
Bu durumu ayırt etmek için kullanılabilecek bazı stratejiler şunlardır:
Sorun genel mi, yoksa seçmeli mi?
Bir kişinin bir ego işlevini kullanıp kullanamadığını anlamada muhtemelen en iyi yol budur. Bir hasta annesi dışında herkese geri dönüş yapabiliyor mu? Pahalı ayakkabılar satın alırkenki durum dışında her koşulda sağlıklı bir yargılama yapabiliyor mu? Bodrumda 18 yaşındaki oğlu davul çalarkenki durum dışında yüksek seslere tahammül edebiliyor mu? Bu tür durumlar, bireyin söz konusu ego işlevlerini kullanma kapasitesine sahip olduğunu, ancak bilinçdışı etkenlerin bu kapasitenin kullanılmasını engellediğini düşündürür.
Aşağıdaki soruları sormak, bu ayrımı yapmanıza yardımcı olabilir:
Bu durumun sizin için bir sorun oluşturmadığı herhangi bir durum var mı?
Bunu yalnızca kaygılı, yorgun, depresif olduğunuzda ya da tanımadığınız insanlarla birlikteyken mi yapamadığınızı fark ediyorsunuz?
Zor olsa da bunu yapabilmenizi sağlayan herhangi bir stratejiniz var mı?
Sorun uzun süredir mi var, yoksa yeni mi ortaya çıktı?
Bir ego işlevine ilişkin sorun çocuklukta ya da ergenlikte başlamışsa, kişinin bu kapasiteden yoksun olma olasılığı, bu işlevin bilinçdışı duygular, fanteziler veya çatışmalar tarafından kronik olarak engellenmiş olmasından daha yüksektir. Bu durum bilişsel alanlardaki birçok problem için geçerlidir, ancak dürtü kontrolü ve muhakeme gibi ego işlevleri için de geçerli olabilir.
Aşağıda bu duruma ilişkin iki karşıt örnek yer almaktadır:
Bay D., zamanını doğru yönetemediği için işini kaybetme riski altındadır. Daha önce üst düzey bir danışman olarak çalışan Bay D., geçmişte büyük, çok merkezli projeleri başarıyla yönetebilmiştir. Ancak büyük bir işten çıkarma dalgasında işini kaybettikten sonra, gönülsüzce şu anki, çok daha alt düzeydeki işini kabul etmiştir. Patronuna karşı küçümseyici bir tavır içindedir ve çalışma saatlerinde isteksiz hisseder.
Bay D.’nin zaman yönetimi becerileri son dönemde zayıflamıştır, ancak geçmişte bu alanda oldukça başarılıydı. Bu nedenle, bilinçdışı duyguların geçmişte sağlam olan zaman yönetimi becerilerini engellediğine dair güçlü kanıtlar bulunmaktadır.
Bay E., zamanını doğru yönetemediği için işini kaybetme riski altındadır. Bu konuda çocukluğundan beri güçlük yaşamaktadır -lise ve üniversite yılları boyunca uzun vadeli projeleri yönetilebilir görevlere ayırmasına yardımcı olan özel öğretmenlerle çalışmıştır. Kısa bir süre uyarıcı ilaçlar kullanmış, ancak daha sonra bunlara olan ihtiyacını “aştığını” düşünerek “bunu kendi başına yapmak” istemiştir. Şimdi ilk işinde, zamanı kendi başına yönetememekte ve birçok projede geride olduğunu bildiği için patronundan kaçmaktadır.
Bay E.’nin zaman yönetimiyle ilgili bu güçlüğü çocukluktan beri yaşadığına dair güçlü kanıtlar vardır. Belirli görevleri yerine getiremeyeceğine dair kaygısı, geçmişte bu görevleri hiçbir zaman yardım almadan yapamamış olması nedeniyle temellidir. Ne yazık ki, geçmişte kendisine yardımcı olan başa çıkma becerilerini kullanmak, gerçekçi sınırlılıklarını kabul etmek ve yardım istemek yerine; yardım ihtiyacını inkâr etmek ve patronundan kaçınmak gibi uyumsuz başa çıkma yollarına başvurmaktadır.
Ego işlevindeki sorun diğer psikiyatrik semptomlarla ilişkili mi?
Ego işlevlerinin tam olarak nasıl geliştiği bilinmemekle birlikte, duygudurum ve anksiyete bozuklukları, madde kötüye kullanımı ve diğer psikiyatrik sendromlar gibi sorunların (i) ego işlevlerinin nasıl geliştiği ve (ii) zaman içinde ne ölçüde işlevsel kaldıkları üzerinde etkili olduğu açıktır [16]. Örneğin, ergenliğin erken döneminde -çoğu gencin duygulanımı düzenleme ve dürtüleri kontrol etme kapasitesini geliştirdiği kritik bir evrede- bipolar bozukluk geliştiren bir genç, yetişkinlikte de bu ego işlevi alanlarında kalıcı güçlükler yaşayabilir; hatta duygudurum bozukluğu yatışmış dönemlerde bile bu zorluklar sürebilir. Dolayısıyla, bir hastanın ego işlevlerindeki görünür güçlüklerin diğer psikiyatrik sorunlarla birlikte ortaya çıkıp çıkmadığını ya da bu sorunlar tarafından şiddetlenip şiddetlenmediğini belirlemek, kişinin belirli bir ego işlevini “yapabiliyor mu yoksa yapamıyor mu” sorusuna yanıt vermede yardımcı olabilir. Aşağıda bu duruma ilişkin birkaç örnek yer almaktadır:
Normalde oldukça kararlı bir kişi olan Bay F., depresif dönemlerinde karar verme becerisini yitirir. Bu durum, onun ve terapistinin nüksün erken belirtilerini fark etmek için kullandıkları bir işaret haline gelmiştir.
Genel olarak çok sorumlu bir anne olmasına rağmen, Bayan G. kaygılı olduğunda çocuklarıyla ilgili muhakeme yeteneği bozulur -onları okuldan almayı unutur ya da dışarıda normalde izin vermeyeceği kadar fazla kalmalarına müsaade eder.
Yeni bir panik atak geçirme korkusuyla, Bay H. önemli bir iş toplantısında kalamamış ve odadan dışarı çıkmıştır. Korku tarafından kuşatıldığında, dürtü kontrolü bozulur.
Bu örneklerde, kişinin belirli bir ego işlevini “yapabiliyor mu, yoksa yapamıyor mu” sorusunu doğru değerlendirebilmek için, belirtilerin tüm örüntüsünü (semptom kümesini) anlamak büyük önem taşır.
Terapötik Stratejiler
Bir kişinin belirli bir ego işlevini yerine getirip getiremediğine ilişkin değerlendirme, terapötik stratejiyi doğrudan belirler. Genel olarak, açığa çıkarıcı stratejiler, ego işlevinin önüne geçen bilinçdışı etkenleri “ortadan kaldırma”ya yardımcı olurken; destekleyici stratejiler, zayıflamış ego işlevlerini desteklemeye veya eksik ego işlevlerinin yerini doldurmaya hizmet eder.
Bu farklı yaklaşımları, çeşitli ego işlevleriyle ilişkili olarak açıklayacağız:
gerçeklik sınaması / gerçeklik duygusu (reality testing/sense of reality)
Bu alanların her birini incelerken, terapötik stratejilere ilişkin karar verme sürecinizi keskinleştirmeye başlamak için aşağıda belirtilen sorular üzerinde düşünebilirsiniz:
Ego işlevindeki sorun genel mi yoksa seçici mi?
Sorun uzun süredir mi var, yoksa yeni mi ortaya çıktı?
Sorun, diğer psikiyatrik belirti çeşitleriyle ilişkili mi?
Danışan, ego işlevini terapistten yalnızca asgari düzeyde yardım alarak yerine getirebiliyor mu, yoksa terapistin eksik kapasitenin kullanılmasında “temin edici (supply)” ya da “yardımcı (assist)” bir rol üstlenmesi mi gerekiyor?
Gerçeklik Sınaması / Gerçeklik Duygusu
Gerçeklik sınamasında (reality testing) bozulma yaşamak için psikotik olmak gerekmez. Açık biçimde psikotik olmayan kişilik bozukluğu hastaları bile, inkâr (denial) ya da yansıtma (projection) gibi, gerçekliği bulanıklaştıran savunmaları kullanmalarına bağlı olarak yanlış algılar veya çarpıtmalar yaşayabilirler (Bkz. Bölüm 4). Bu tür savunmalar genellikle borderline kişilik bozukluğu olan hastalarda görülür, ancak daha üst düzey savunmaları kullanan hastalarda da ortaya çıkabilir.
Aşağıda, gerçeklik sınamasında bozulma yaşayan iki hastaya ilişkin örnekler yer almaktadır. Her örneği okurken, yukarıda belirtilen soruları kendinize sormayı unutmayın.
Vaka 1
Bay I., 37 yaşında, bekar, işsiz bir erkektir ve şizofreni öyküsü bulunmaktadır. Dört erkek kardeşin en büyüğüdür; kardeşlerinden üçü hekimdir. En küçük kardeşinin saygın bir araştırma bursu kazandığını öğrendikten kısa bir süre sonra, Bay I. antipsikotik ilacını aniden bırakır ve belirgin sanrılarla hastaneye yatırılır. Aşağıda, hastaneye kabul görüşmesinden bir bölüm yer almaktadır:
Terapist: Hastaneye neden geldiğinizi bana biraz anlatabilir misiniz? (soru)
Bay I: (kaygılı biçimde etrafına bakınır, sonra alçak sesle mırıldanır) Tuskegee deneyi.
Terapist: Sizi henüz yeterince tanımıyorum, bu yüzden tam olarak ne demek istediğinizi anlayamıyorum; ancak acil servisteki doktorlardan, Tuskegee deneyi gibi bir şeyin sizin başınıza geliyor olabileceğinden korktuğunuzu anladım. (ilgi ve anlayış gösterme, ortak sorgulama)
Bay I: Bu konuda konuşamam. Devlet beni öldürür.
Terapist: Bir konuda sizi rahatlatabilirim -burası bir araştırma hastanesi değil, burada deney yapılmıyor ve sizi endişelendiren türde şeylere karşı insanları koruyan yasalar var. (güvence verme, yanlış algıları düzeltme)
Bay I: Beynimi istiyorlar. Çok nadir bir rahatsızlığım var. Bu, kardeşimin fikriydi. Doktorlara saçmaladığımı söyledi.
Terapist: Sanırım kardeşiniz, hastalığınız için aldığınız ilacı bıraktıktan sonra düşüncelerinizin yeniden karıştığından endişe etmiş olabilir. Sizce bu mümkün olabilir mi? (yanlış algıları düzeltme, alternatif düşünme yollarını ortaklaşa keşfetme)
Bay I: Ne? Aaa… Seroquel’den mi bahsediyorsunuz?… Artık ona ihtiyacım yok… değil mi?
Bu durumda, gerçeklik sınamasındaki bozulma büyük olasılıkla hastanın ilacını bırakmasıyla tetiklenen, uzun süredir devam eden psikotik bir hastalığın akut alevlenmesinden kaynaklanmaktadır. Terapist, Bay I.’nin ilaç tedavisine uymamasının, kardeşinin son başarısına karşı geliştirdiği bilinçdışı bir tepkiyle ilişkili olabileceğini fark eder ve Bay I.’nin “nadir” ve özel bir araştırma hastası olduğuna dair paranoid ve büyüsel sanrılarının, başarısızlık ve kıskançlık gibi acı verici duyguları telafi etmeye hizmet ediyor olabileceğini öne sürer. Ancak terapist, bu içgörüler müdahale biçimini yönlendirse de, en azından bu anda Bay I.’nin gerçekliği sanrıdan ayırt edemediğini değerlendirir. Bu nedenle, hastanın ilacına yeniden başlamasının yanı sıra, terapist eksik olan ego işlevini “temin etmesi” (supply) gerektiğine karar verir.
Vaka 2
Bayan J, mezuniyetine yalnızca iki hafta kalmış, 18 yaşında bir lise son sınıf öğrencisidir. Üç yıldır kaygı ve depresyon belirtileri, aralıklı intihar düşünceleri ve tıkınırcasına yeme davranışları nedeniyle psikoterapi görmektedir; bu belirtilerin tümü genellikle her yeni okul yılının başında kötüleşmektedir. Terapistiyle sağlam bir terapötik ittifakı vardır ve tedavinin yardımıyla oldukça iyi işlev görmektedir. Lisenin son yılı boyunca okula dönüşte herhangi bir sorun yaşamamış, üniversite başvuru sürecini de görünür bir zorluk olmadan tamamlamıştır. Sadece bir hafta önce mutlu ve dengeli görünüyorken, terapist ailesinden bir “acil” mesajı alır: Bayan J. “paranoyak” davranmaktadır. Hastanın tıbbi bir rahatsızlığının olmadığından ve herhangi bir madde kullanmadığından emin olduktan sonra, terapist bir sonraki seansta aşağıdaki diyaloğu gerçekleştirir:
Bayan J (ağlayarak) Sizden nefret ediyorum! Sizi kızdırdığımı biliyorum ve beni hayatınızdan çıkarmak için fırsat kolluyordunuz!
Terapist Sizin bana çok öfkeli olduğunuz açık. Biraz yavaşlayalım ve aramızda neler olup bittiğini anlamaya çalışalım. Bu düşünceler ne zamandır var sizde? (duyguları adlandırma, yavaşlatma, açıkça ilişkiye katılma, ortak gerçeklik sınaması)
Bayan J (sinirli biçimde) Bilmiyorum. Birkaç gün oldu. Mezuniyet balosundan sonra.
Terapist Mezuniyet balosu… nasıl geçti peki? (soru)
Bayan J Berbattı -tam bir saçmalıktı- buluştuğum çocuk beni orada terk etti. Eve yalnız dönerken tuhaf bir his geldi -sanki bedenimin dışındaydım- herkesin benden nefret ettiğini düşündüm, özellikle sizin! -sanki bütün bunların başıma gelmesini bekliyormuşsunuz gibi hissettim. (ağlayarak) Kendimi delirecek gibi hissediyorum.
Terapist Sizinle biliyoruz ki, yoğun stres altındayken bazen zihinsel olarak biraz dağılmış hissedebiliyorsunuz, değil mi? Birkaç yıl önce, yaz için yurtdışına gitmeden önce buna benzer bir şey yaşadığınızı hatırlıyor musunuz? Belki unuttunuz -o zaman da kendinizle konuşarak bu durumdan çıkmıştınız ve uzun sürmemişti. Şimdi sizi strese sokan bir şey olabileceğini düşünüyor musunuz? (açıklama, hastaya kapasitesini hatırlatma, iyimserlik sunma, soru)
Bayan J Her şey çok anlamsız geliyor. Balo korkunçtu. Onu gerçekten sabırsızlıkla beklemiştim, ama oraya gidince her şey sahte geldi. Herkes iki hafta içinde ayrılacakken neden büyük bir parti yapıp mutluymuş gibi davranıyoruz ki?
Terapist Belki de size her şey gerçekdışı geliyor, çünkü gerçekten de gerçekdışı bir şey yaşamak üzeresiniz -iki ay içinde evden ayrılacaksınız. Bu, arkadaşlarınızı, ailenizi -ve beni- bırakmak anlamına geliyor. Sanırım bu durum sizi fark ettiğinizden daha fazla sarsıyor olabilir. (yorum)
Bayan J Buradan ayrılmak zorunda olduğuma inanamıyorum -sizden… Bu yıl boyunca beni bir arada tutan kişi sizdiniz. Siz olmadan bunu nasıl başaracağım?
Bu örnekte, Bayan J. psikotik bir hastalığa sahip değildir; ancak lise mezuniyeti, evden ayrılma, terapistiyle olan tedavisinin sonlanması ve üniversiteye başlama gibi bir dizi önemli dönüm noktasının yarattığı koşullar içinde gerçeklik sınamasıyla ilgili güçlük yaşamaktadır. Geçmişte de bu tür geçişler ve ayrılıklar sırasında benzer zorluklar yaşamıştır. Terapisti, yakın dönemde herhangi bir madde kullanımı, tıbbi sorun ya da bu ani dağınık ve paranoid düşünceleri açıklayabilecek başka bir psikiyatrik problem olmadığını hızla belirler. Terapist, Bayan J.’nin gerçeklik sınamasıyla ilgili yaşadığı bu güçlüğün, ebeveynlerinden ve terapistinden ayrılmaya ilişkin bilinçdışı anksiyetesine; ayrıca hâlâ onlara ihtiyaç duyma ve onlara bağımlı olma durumuna eşlik eden utanç ve öfke gibi çatışmalı duygularına bağlı olduğundan makul ölçüde emindir. Ancak terapist, Bayan J.’nin bu zor duyguları keşfedebilmesi için, öncelikle onun kendini güvende hissetmesine yardımcı olması, yoğun duygulanımlarını yatıştırması ve kendisine yönelik paranoid algılarını azaltması gerektiğini bilir.
Unutulmamalıdır ki, insanların gerçekliği sınama kapasitesi farklı derecelerde olabilir. Bay I., gerçekliği hiç sınayamaz durumdadır ve bu kapasitenin terapist tarafından temin edilmesine (supply) ihtiyaç duyar; buna karşılık Bayan J., stres altındayken paranoid hale gelmiş ve terapistin, onun gerçekliği sınama kapasitesini kullanmasına yardımcı olmasına (assist) ihtiyaç duymaktadır. Ancak terapist ve Bayan J., dengesini yitirmesine yol açan bilinçdışı etkenleri ortaya çıkarabilmeden önce bu kapasitenin desteklenmesi gerekir. Her iki örnekte de terapistin nazik ve ölçülü biçimde hastalara yardımcı olmaya çalıştığı görülür:
yanlış algıladıklarını fark etmelerini sağlamakta,
alternatif bakış açılarını daha esnek bir şekilde değerlendirmelerine rehberlik etmektedir.
Muhakeme ve dürtü kontrolü
İyi muhakemeye (judgment) sahip kişiler, davranışlarının sonuçlarını öngörebilme, diğer insanların muhtemel tepkilerini tahmin edebilme ve gerektiğinde kendilerini tutma, duruma uyum sağlama (shift set) ve planlarını yeniden değerlendirme kapasitesine sahiptir. Bu nedenle, sağlam muhakeme yetisi, iyi bir dürtü kontrolünü (impulse control) gerektirir; muhakemeyi geliştirmek genellikle dürtüselliği azaltmakla el ele gider. Muhakemedeki ve dürtü kontrolündeki bozulmaların yaşamı tehdit eden bir duruma yol açabileceği hallerde, doğrudan müdahale etmemiz gerekebilir (örneğin hastayı hastaneye yatırmak veya güvenli cinsel davranış önlemleri almaya yönlendirmek gibi -bkz. Bölüm 10). Ancak muhakemedeki ve dürtü kontrolündeki bozulma, hastanın, bir başkasının veya terapötik sürecin güvenliğini doğrudan tehlikeye atmıyorsa, amacımız bu işlevleri destekleyici veya açığa çıkarıcı teknikler aracılığıyla geliştirmektir. Aşağıda, muhakemede ve dürtü kontrolünde bozulma gösteren iki hasta örneği yer almaktadır. İlk örnekte terapist, zayıflamış ego kapasitelerini güçlendirmek için çoğunlukla destekleyici müdahaleler (temin etme ve yardım etme) kullanırken; ikinci örnekte terapist, hastaya yardımcı olmak için hem destekleyici hem de açığa çıkarıcı yaklaşımlardan yararlanmaktadır.
Vaka 1
Bay K., 28 yaşında bir radyo reklamı satıcısıdır. Babasının ısrarıyla terapiye başvurmuş ve “İşimden bıktım, babam da kiramı ödemekten bıktı. Neden umursuyor anlamıyorum -işlerim yolundayken zaten hiç ilgilenmez,” demiştir. Bay K., büyük bir hevesle başladığı yeni işlerden kısa sürede sıkılıp ayrıldığını ya da kovulduğunu anlatır. Bu, son üç yıl içindeki üçüncü işidir; ve sadece birkaç ay sonra “bütün gün mızmız müşterilerle telefonda konuşmaktan bıktığını” söyler. Terapistine, o hafta neredeyse işi bırakacağını; çünkü patronunun, üç aylık satış hedefinin oldukça gerisinde olduğunu ve o ay altı kez geç kaldığını kendisine söylediğini aktarır.
Bay K: Patronuma işini başına çalmasını söylemek istedim. Eleştiriden geçilmiyor ama yardım ettiği yok.
Terapist: Zorlayıcı bir durum gibi görünüyor. Günümüzde iş piyasası nasıl? (empati kurma, soru sorma, olası sonuçları birlikte düşünme)
Bay K: Berbat. Bu işi bulmam üç ay ve beş mülakat sürdü.
Terapist: Yani işi bırakmak sizi yeniden o sürece geri götürür. (sonuçları birlikte düşünmeye devam etme)
Bay K: O an bunu hiç aklıma getiremiyorum. O kadar sinirleniyorum ki, aklımdan uçup gidiyor.
Terapist: Anlıyorum -o anlarda kullanabileceğiniz bazı stratejiler üzerinde birlikte düşünelim. (ortak problem çözme)
Terapist, hastanın patronuyla yaşadığı çatışmanın aslında babasıyla olan ilişkisine ait bir dinamiği eyleme döküp dökmediğini (acting out) ve bu nedenle bilinçdışı etkenlerin onun zayıf muhakeme yetisinde rol oynayıp oynamadığını merak eder. Ancak terapist, üç hazır oluş ilkesini (bkz. Bölüm 17) -ittifakın durumu (şu ana kadar mevcut değil), hastanın ego işlevi (zayıflamış) ve tedavinin evresi (ilk görüşme)- ile birlikte hastanın işini kaybetme riskini de dikkate alarak, bilinçdışı çatışmaları destekleyici biçimde atlamayı tercih eder. Bu nedenle terapist, şu aşamada bilinçdışı çatışmaları doğrudan ele almak yerine, terapötik ittifakı kurmaya odaklanır ve destekleyici müdahaleler aracılığıyla Bay K.’nin zayıflamış muhakeme, dürtü kontrolü ve uyumsuz başa çıkma örüntülerini güçlendirmeyi amaçlar.
Terapist, Bay K.’nin zayıflamış muhakemesini ve dürtü kontrolünü güçlendirmek amacıyla, temin edici ve yardımcı müdahaleleri bir arada kullanır. Bu kapsamda empati kurma, olası sonuçları birlikte düşünme ve ortak problem çözme gibi yaklaşımlardan yararlanır.
Vaka 2
Bayan L., 42 yaşında, evli bir iş yöneticisidir. Kocası kısa süre önce bir ilişki yaşadığını ve boşanmak istediğini açıklamıştır. Bayan L. hâlâ şoktadır ve durumu arkadaşlarına ya da ailesine -özellikle de kocasını hiçbir zaman sevmemiş ve “O tam bir çıkarcı, tıpkı baban gibi” demiş olan annesine- söyleyecek kadar utanç duymaktadır. Yurt dışı seyahati için havaalanına giderken şirketin genel müdürüyle aynı taksiyi paylaşır ve onunla flört etmeye başlar. Her ne kadar arkadaşları onu kararlarını “fazla düşünme eğiliminde olan temkinli biri” olarak tanımlasa da, meslektaşını otel odasına bir içki içmeye davet eder ve geceyi onunla geçirir. Seyahatten döndükten sonra, Bayan L. eski terapistini arar. Aşağıda, onların ilk görüşmesinden bir bölüm yer almaktadır:
Bayan L.: Bu iş tamamen kontrolden çıkıyor! Bunu bitirmem gerektiğini biliyorum. O evli! Ama her sesini duyduğumda kendimi tutamıyorum. Neden böyle yapıyorum?
Terapist: Bu konuda sizin bir fikriniz var mı? (yüzleştirme)
Bayan L.: O zeki. Yakışıklı. Bana kendimi çekici ve arzu edilir hissettiriyor.
Terapist: Hımm… ama sanırım bu konuda hisleriniz biraz daha karmaşık. (soru, yüzleştirme)
Bayan L.: Evet -bu delilik! Patronla birlikte olmak mı? Akıl hastası olmalıyım- sürekli kendime “onu arama” diyorum, ama farkına varmadan yine arıyorum.
Terapist: Bu dönem sizin için gerçekten çok zor geçti. Şu anda bu ilişkiye odaklandığınızı biliyorum, ama kocanız gittikten sonra sizi ilk kez görüyorum. (empati kurma, yüzleştirme)
Bayan L.: (hıçkırarak ağlar) Tamamen aşağılanmış hissediyorum! Yine!
Terapist: Yine mi? -anladığım kadarıyla bu durum, hâlâ kocanızla ilgili taşıdığınız duygularla bağlantılı. (netleştirme)
Bayan L.: Bilmiyorum -muhtemelen “İnanamıyorum, yine yaptı!” diye düşünüyorsunuzdur.
Terapist: Kocanızın ihaneti yıkıcıydı. Belki de patronunuzu baştan çıkarmak, kendinizi kontrolün sizde olduğu bir konumda hissetmenizin, anneniz gibi kurban rolüne düşmemenizin bir yoluydu. (yorum, genetik bileşenle)
Bayan L.: Sanırım şunu demek istiyorsunuz: İstersem durumu kontrol altına alabilirim. Yani her şey sadece onun elinde değil.
Yakın zamanda yaşadığı ve öz-değerine ağır bir darbe vuran aşağılayıcı bir olayın ardından, normalde son derece özdenetimli ve kusursuz bir muhakeme yetisine sahip olan bu kadın, birdenbire dengesiz ve riskli davranışlar sergilemeye başlar. Terapisti, destekleyici ve açığa çıkarıcı müdahaleleri harmanlayarak, onun davranışlarının hem kendisinden hem de başkalarından gizlediği bilinçdışı düşünceler ve duygularla nasıl bağlantılı olduğunu anlamaya başlamasına yardımcı olur.
Kognisyon
Bazı hastalar, dikkat, bellek ve doğrusal düşünme gibi temel bilişsel işlevlerde yaşam boyu süren güçlükler yaşarlar. Diğer bazı hastalar ise temel bilişsel işlevleri sağlam olmasına rağmen bu işlevleri koordinasyon içinde kullanmakta zorlanırlar. Bu hastalar genellikle öncelik belirleme, işleri zamanında başlatma ve tamamlama, görevleri takip etme, uzun vadeli projeleri bitirme ya da geleceğe yönelik plan yapma gibi alanlarda sorun yaşarlar. Bu tür koordinasyon gerektiren etkinlikler kimi zaman “yürütücü” bilişsel işlevler (“executive” cognitive functions) olarak adlandırılır [17]. Bazı kişiler ise “sentetik (synthetic)” ya da soyut düşünme (abstract thinking) olarak tanımlanan bilişsel alanda güçlük yaşarlar; bu zorluklar, farklı düşünceler, duygular ve deneyimler arasında bağlantı kuramama, örüntüleri fark edememe, tutarsızlıkları anlamlandıramama ve yaşantılarla bunlara verilen tepkiler arasında ilişki kuramama şeklinde görülebilir [18]. Bu tür bilişsel güçlükleri olan hastalar genellikle -en azından başlangıçta- bu görece zayıf alanları güçlendirmeyi amaçlayan daha destekleyici bir yaklaşımdan fayda görürler. Ancak, bilinçdışı duyguların genel olarak sağlam olan bilişsel becerileri engellediğine dair güçlü kanıtlar varsa, daha açığa çıkarıcı bir yaklaşım yararlı olabilir. Aşağıda, bilişsel işlevlerde farklı sorunları olan iki hastaya ilişkin örnekler yer almaktadır -ilki daha küresel ve uzun sürelidir, ikincisi ise daha seçici nitelikte olup son yaşam stresörleriyle tetiklenen bilinçdışı çatışmalarla ilişkili görünmektedir.
Vaka 1
Bay M., birinci sınıfta başarısız notlar aldığı için okul yönetimi tarafından dönem izni (ara verme) almayı düşünmesi istenen 18 yaşında bir üniversite öğrencisidir. Ebeveynleri, onun “yeniden toparlanmasına” ve dönemi bitirmesine yardımcı olabilmek amacıyla bir danışmaya getirmiştir. Ailesi, Bay M.’nin kronik olarak huzursuz, yerinde duramayan, aşırı konuşkan biri olduğunu; lisenin son iki yılında ödevlerini tamamlamak ve üniversite başvurularını zamanında bitirmek için özel öğretmen desteğine ihtiyaç duyduğunu belirtir. Bay M., okul yılı başlarken kendi başına işlev gösterebileceği konusunda oldukça iyimserdir; ancak şimdi tüm derslerinde ciddi biçimde geridedir. Terapistin odasında panik halindedir; dönemi bitiremeyecek kadar bunaldığını, ama “kuyruğunu bacaklarının arasına alıp” eve dönmeyi de hayal bile edemediğini söyler. Terapist tüm öyküyü aldıktan ve Bay M.’nin belirtilerini değerlendirdikten sonra, ikisi arasında şu diyalog gerçekleşir:
Bay M: (bacaklarını sinirli bir şekilde sallar ve ellerini saçlarının arasından geçirir) Ne yapacağımı bilmiyorum. Sıkıştım kaldım.
Terapist: Sıkıştınız mı? (yüzleştirme)
Bay M: Dönemi tamamlayabileceğimi sanmıyorum. Ama okulu bırakacak olursam, kış tatilinde lisede arkadaşlarıma ne diyeceğim? Onlara tam bir başarısız olduğumu mu söyleyeceğim?
Terapist: Olayı öyle görebilirsiniz, ya da çevrenizdekilere bir süredir ihtiyacınız olandan daha fazla yardıma gereksinim duyduğunuzu anlatmaya çalıştığınızı da söyleyebilirsiniz. Belki okul çalışmalarında sizi zorlayan şeyleri birlikte ele alabiliriz, böylece size en iyi şekilde yardımcı olacak bir plan oluşturabiliriz. (yorumlama, açıkça ilişkiye katılma, ortak sorgulama)
Bay M: (biraz canlanarak) Sanırım haklısınız -peki, ne öneriyorsunuz?
Terapist: Öncelikle, hâlâ özel öğretmen desteğine ya da organizasyon konusunda yardıma ihtiyaç duymakta utanılacak hiçbir şey yok. Bu tür desteğe kaç kişinin ihtiyaç duyduğunu duysanız şaşırırsınız -hem de yalnızca öğrenciler değil. Görünüşe göre dikkat eksikliği bozukluğu olup olmadığını değerlendirmek için bir danışma da almanız iyi olur; birçok belirtiniz bu tabloyla örtüşüyor ve ilaç tedavisi size gerçekten yardımcı olabilir. Ardından, yaşadığınız zorlukların bazılarını daha yakından inceleyebiliriz. Belki siz başlayabilirsin… en son hangi ödevde zorlandığınızı hatırlıyor musunuz? (güvence verme, geçerlilik kazandırma, genelleştirme, ortak çalışma)
Bay M.: O tarih araştırma projesi beni bitirdi -tam da beni çileden çıkaran türden şeydi- nereden başlayacağımı bilemedim, bu yüzden kâğıt yığını altına gömdüm.
Terapist: Harika -başlamak için mükemmel bir nokta. O hâlde, ödevi ilk aldığınızda neler yaptığınızı konuşalım… (övgü, ortak sorgulama)
Ebeveynlerden alınan öykü, terapistin ilk izlenimiyle tutarlıdır ve uzun süredir tanı konmamış bir dikkat eksikliği bozukluğuna işaret etmektedir. Terapist, üniversite düzeyindeki akademik zorluklarla karşılaşan Bay M.’nin, ebeveynlerinin desteği ve yönlendirmesi olmaksızın bir çalışma planı oluşturamadığını ya da zamanını etkili bir şekilde yönetemediğini düşünür. Uygun kaynakları harekete geçirmek ve yardım istemek yerine, Bay M. okul çalışmalarından kaçınmıştır. Terapist, Bay M.’nin örgütlenme ve zaman yönetimi sorunlarını ele alırken aynı zamanda öz-değerini güçlendirmek amacıyla hem temin edici hem de yardımcı teknikleri kullanarak bu hassas sürece yaklaşır.
Vaka 2
Bayan N., üç yetişkin çocuğu olan, kısa süre önce dul kalmış 59 yaşında bir annedir ve “Zamanımı doğru yönetemediğim için işimi kaybetme riski altındayım” der. Bayan N., geçmişte çok talep gören bir örgütsel psikoloji danışmanı olduğunu ve karmaşık, çok yönlü sorumlulukları başarıyla yürütebildiğini açıklar. Ancak büyük bir işten çıkarma dalgası sonrasında işini kaybetmiş ve önemli ölçüde maaş kesintisiyle, şu anki daha alt düzeydeki pozisyonu kabul etmek zorunda kalmıştır. Bayan N., çalışma saatleri boyunca isteksiz ve dikkati dağılmış hissettiğini, zihninin sık sık başka yerlere kaydığını ve raporlarını zamanında amirine teslim etmekte giderek daha fazla güçlük yaşadığını belirtir.
Bayan N.: Bir yıl önce bu tür işleri gözüm kapalı, bir elim bağlı yapabilirdim. Bazen Alzheimer mı oluyorum diye düşünüyorum.
Terapist: Belleğinizle ilgili herhangi bir sorun fark etmedim, ama zamanınızı yönetmekte ya da yaşamınızın diğer alanlarında düzenli kalmakta -faturalarınzı ödemek, doktor randevularınızı ayarlamak, tatil planlamak gibi- zorluk yaşıyor musunuz? (güvence verme, soru)
Bayan N.: Pek sayılmaz. Zaten tuhaf olan da bu. İş dışında her şey yolunda, ama ofise geldiğimde sanki siyah bir örtü iniyor üzerime.
Terapist: Siyah örtü? (yüzleştirme)
Bayan N.: Evet, siyah bir örtü… sanki kendi cenazeme gidiyormuşum gibi! (güler)
Terapist: Son zamanlarda pek çok kayıp yaşadınız. (empati kurma, netleştirme)
Bayan N.: Jerry’nin ölümünün üzerinden tam bir yıl geçti. (gözleri dolar) Eğer hâlâ yaşıyor olsaydı, bu berbat işte çalışmak zorunda kalmazdım.
Terapist: Onu ne kadar özlediğiniz açık. Ama sanırım aynı zamanda artık kendinize bakmak zorunda olmanızdan dolayı ona karşı öfke de hissediyorsunuz. Bu duygunun, işte yaşadığınız bazı zorluklarla bağlantılı olabileceğini düşünüyorum. (empati kurma, duyguyu adlandırma, yorum)
Bayan N.: Onu bu kadar özlediğim için ona karşı öfke hissetmekten nefret ediyorum, ama keşke şu anda seçeneklerim olsaydı… oysa hiç yok.
Bayan N.’nin “siyah örtü” metaforu, terapiste onun şu anda yaşadığı güçlüklerin, kocasının ölümüne ilişkin bilinçdışı duygularla bağlantılı olabileceğini düşündürür. Yüzleştirmenin ardından terapist, Bayan N’nin bilinçdışı öfkesinin işteki işlevselliğini engelleme biçimini yorumlayabilir hale gelir.
Bayan N.’nin durumu, Bay M.’ninkinden birkaç açıdan farklıdır. Bayan N. geçmişte bu işlevleri kolaylıkla yerine getirebilmekteydi. Şu anda performansındaki bozulmaya katkıda bulunabilecek açık ve belirgin bilinçdışı unsurlar bulunmaktadır. Son olarak, terapistin bu bilinçdışı unsurları Bayan N. ile tartışma girişimi, onun çağrışımlarını derhal derinleştirmiştir.
Özfarkındalık / Psikolojik zihinlilik
Tüm psikodinamik psikoterapilerde -ağırlıklı olarak destekleyici nitelikte olanlarda bile- her zaman hastanın kendini anlamasını geliştirmeye çalışırız. Ancak, Bölüm 3’te tartışıldığı üzere, bazı kişiler zihinlerini bilinçdışı unsurlar içeren bir yapı olarak kolaylıkla kavramsallaştırabilirken, bazıları bunu yapamaz. Hastaların kendi zihinsel işleyişleri hakkında nasıl düşündüklerini değerlendirmek, hangi tür tekniklerin daha uygun olacağını belirlemede çok önemlidir. Açığa çıkarıcı teknikler, hastanın içsel zihinsel yaşamı üzerine en azından temel düzeyde düşünebilme (öz-düşünüm, self-reflection) kapasitesine sahip olmasını gerektirirken; destekleyici müdahaleler, bu kapasitenin geliştirilmesine veya güçlendirilmesine yardımcı olabilir. Aşağıda, öz-düşünüm (self-reflection) kapasitesiyle ilişkili iki örnek yer almaktadır:
Vaka 1
Bayan O., 10 yaşın altındaki üç çocuğu olan, 36 yaşında evli bir kadındır. Dahiliye uzmanı tarafından, altta yatan bir depresyon olasılığı açısından değerlendirilmek üzere yönlendirilmiştir. Bayan O. görüşmeye başlar başlamaz baş ağrısı, sırt ve boyun rahatsızlığı ve “korkunç” adet öncesi sendromu (PMS) gibi çok sayıda fiziksel yakınmadan söz eder; bu şikâyetler için birçok uzmana başvurmuştur. Bu belirtiler, bir yıl önce bebeğinin doğumundan sonra başlamış ve artık çocuklarına bakma kapasitesini ciddi şekilde kısıtlamaktadır. Aşağıda, ilk değerlendirme görüşmesinden bir kesit yer almaktadır:
Bayan O.: Doktorum antidepresan kullanmam gerektiğini düşünüyor.
Terapist: Peki siz ne düşünüyorsunuz? (soru)
Bayan O.: Sanırım acı çekiyorum.
Terapist: Sizce şu anda bu ağrılara neden olan bir şey olabilir mi? (soru)
Bayan O.: Nereden bileyim ben? Ben doktor değilim. Onlar da ne olduğunu çözemedi ama bir şey var. Kesinlikle kafamda değil.
Terapist: Bu durumun sizin için gerçekten zorlayıcı olduğu anlaşılıyor. Günün belirli zamanlarında ya da bazı durumlarda ağrının azaldığını ya da arttığını fark ediyor musunuz? (empati kurma, soru)
Bayan O.: Sabahlar en kötü zaman -kahvaltıyı hazırlamak, çocukları okula göndermek, bir yandan da bebeği tutmak zorundayım…
Terapist: Bu stres düzeyinizi inanılmaz yükseltiyor olmalı… Dahiliye uzmanının da söylediği gibi, stres kas gerginliğini artırarak ve sempatik sinir sistemini uyararak ağrıyı gerçekten şiddetlendirebilir. (empati kurma, geçerlilik kazandırma, bilgilendirme)
Bayan O.: Bunun farkında değildim. Ben sadece ağrıyı hissediyorum, ama haklısınız -stres muhtemelen durumu daha da kötüleştiriyor.
Değerlendirme süreci boyunca terapist, Bayan O.’nun gergin ve mutsuz görünmesine rağmen majör depresif bozukluk tanı ölçütlerini karşılamadığını belirler. Ancak, Bayan O.’nun sorunlarının düşünceleri ve duygularıyla nasıl ilişkili olabileceğini düşünmekte güçlük yaşadığı açıktır. Bu ego zayıflığının uzun süredir mevcut olduğu düşünülse de, son bir yıla kadar ilişkilerinde veya genel işlevselliğinde belirgin bir probleme yol açmamıştır. Terapist, Bayan O.’nun bedensel uğraşının (somatik preoccupation), en küçük çocuğunun doğumunun tetiklediği, kabul edilmesi zor öfke ve hoşnutsuzluk duygularına karşı bir savunma olabileceğini öne sürer. Bununla birlikte, terapist bu aşamada Bayan O.’nun, yalnızca duygularını adlandırma ve yaşamındaki olaylara verdiği duygusal tepkileri fark etme konusunda yardıma ihtiyacı olduğunu fark eder. Bu nedenle terapist, başlangıçta onun savunmasını “izlemeye” karar verir -yani, zorluklarını bedensel şikâyetleri üzerinden konuşarak ele alır, ancak aynı zamanda olaylara farklı bir açıdan bakmasına yardımcı olmaya çalışır. Terapötik strateji, Bayan O.’nun yaşadığı ağrının stres ve duygularıyla ilişkili olabileceğini yavaş yavaş fark etmesini sağlamaktır. Bu, özfarkındalığı artırmaya yönelik ilk adım olabilir.
Vaka 2
Bayan P., hangi lisansüstü programa gideceğine “karar veremediğini” söyleyen 32 yaşında bir kadındır. İki oldukça iyi teklif almıştır ve iki gün içinde karar vermesi gerektiğini belirterek “panik halinde” olduğunu ifade eder. Kendisinin genellikle karar verme konusunda oldukça iyi olduğunu, ancak bu durumun “onu delirtmekte” olduğunu söyler. İlk seansta yanında, artıları ve eksileri listelenmiş çok sayıda kâğıt getirir. Ayrıca iki yıldır birlikte olduğu erkek arkadaşının, programlardan birinin bulunduğu şehirde yaşadığını belirtir; ancak “bu konunun bir etken olmadığında” ısrar eder. Aşağıda, seanstan bir bölüm yer almaktadır:
Bayan P.: Yani, Y Üniversitesi’nin yurtları daha iyi ama Z. Üniversitesi’nin bursu daha yüksek. Ah! Sürekli aynı döngünün içinde dönüp duruyorum.
Terapist: Döngü mü? (yüzleştirme)
Bayan P.: Evet -tam karar verecek gibi hissediyorum, sonra başka bir şey çıkıyor ve yine en başa dönüyorum. Erkek arkadaşımı da bu konuda delirtiyorum -saatlerce telefonda bunun üzerine konuştuk.
Terapist: Onun bir fikri var mı? (soru)
Bayan P.: Hayır -tamamen dengeli biri, bu iyi bir şey- bu konunun tamamen benimle ve benim ne istediğimle ilgili olmasına bütünüyle kendini adamış durumda. Harika biri -bu konuda fikrini belirtmesini asla istemem- kesinlikle hayır.
Terapist: Birçok “hayır” duydum -acaba ondan bir fikir duymayı aslında biraz istiyor olabilir misiniz? (yüzleştirme)
Bayan P.: Hayır dedim çünkü gerçekten hayır demek istedim -ben eğitimli, bağımsız bir kadınım ve kariyerim her şeyden önce gelir. Doğru değil mi
Terapist: Elbette bu tamamen size bağlı, ama bu konuda birden fazla duygunuz olabileceğini düşünüyorum. Bir yanınız tamamen bağımsız olmak isterken, diğer yanınız onun sizinle gerçekten birlikte olmak istemesini arzuluyor olabilirsiniz. (yüzleştirme)
Bayan P.: (gözleri dolar) -32 yaşındayım! Daha genç olmuyorum!Doktoramı bitirmem en az altı yıl sürecek -o zaman 38 olacağım. Belki de onun umurunda bile değil.
Terapist: Ailenizin olması meselesinden mi bahsediyorsunuz? (yüzleştirme)
Bayan P.: Bunun benim için önemli olmasından nefret ediyorum, ama sanırım öyle.
Terapist: Belki de bu durumu programların “artıları ve eksileri” üzerinden düşünmek, onun sizinle birlikte olma konusunda daha girişken davranmamasının sizi ne kadar incittiğini düşünmekten daha kolay geliyordur. (yorum)
Bayan P.: (sandalyeye yaslanır) Bunu kabullenmek zor, ama mantıklı geliyor. Yurtların nasıl olduğuna neden bu kadar takıldığımı şimdi anlıyorum.
Bu durumda, hasta genellikle karar verebilen bir kişidir; bu nedenle terapist, bilinçdışında kalan bir etkenin Bayan P.’nin bu durumu aşırı somut bir biçimde düşünmesine yol açıyor olabileceğini öne sürüyor. Birlikte yürüttükleri çalışmada, Bayan P.’nin özfarkındalık (self-awareness) kapasitesinin, bilinçdışı düşünceler ve duygular tarafından engellendiğini keşfederler. Terapistin onun bunu fark etmesine yardımcı olması, Bayan P.’nin durumuna ilişkin daha düşünümsel (reflective) bir bakış geliştirme yetisini yeniden kazanmasını sağlar.
Uyarıcı Düzenlemesi (Stimulus Regulation)
Duyusal uyarıcılara (sensory stimuli) aşırı duyarlılık -ister kronik ister akut, ister hafif ister şiddetli biçimde olsun- hem tıbbi hem de psikiyatrik birçok durumla ilişkilendirilmiştir; bunlar basit anksiyeteden akut stres tepkilerine kadar geniş bir yelpazeyi kapsar. Bununla birlikte, duyusal aşırı yüklenme (sensory overload) sorunu, genel olarak sağlıklı çocuklarda ve yetişkinlerde tek başına da görülebilir [19]. Destekleyici müdahaleler, duyusal aşırı yüklenmeyle başa çıkma ve onu önleme konusunda çeşitli stratejiler öğretmeyi hedefler. Buna karşılık, açığa çıkarıcı yaklaşımlar, geçici olarak hastanın duyusal uyarıcıları düzenleme kapasitesini zayıflatan duygusal sıkıntı kaynaklarını ele almada yararlı olabilir.
Vaka 1
Bayan Q., hafif düzeyde otizmi olan 53 yaşında bir kadındır ve uzun yıllardır posta dağıtıcısı olarak çalışmaktadır; performans değerlendirmeleri her zaman mükemmeldir. Buzda kayıp düşmesinin ardından geçici olarak görevinden alınmış ve doğrudan müşterilerle iletişim kurmasını gerektiren bir gişe hizmeti işine geçmesi istenmiştir. Bayan Q., bu yeni pozisyona geçtiğinden beri daha kaygılı ve bunalmış hissettiğini belirtiyor. Üstteki ışıkların sert ve rahatsız edici olduğunu -“gözlerimi acıtıyorlar”- söylüyor. Postanedeki arka plan seslerini filtrelemekte zorlanmaktadır, müşterileri dinlemek ya da telefonda konuşmak onun için neredeyse imkânsız hale gelmiştir.
Bayan Q.: Gürültüler beynimin içinden patlayarak geçiyor gibi hissediyorum. Bu da beni felç olmuş gibi hissettiriyor. Bazı sesler beni her zaman rahatsız etmiştir -mesela radyodaki parazit sesi gibi- bu yüzden onlardan uzak dururum. Ama işimden uzak duramam. Çığlık atmak istiyorum. Hiç bu kadar kötü olmamıştı.
Terapist: Bu kadar zorlanmanıza rağmen dayanmanız gerçekten çok cesurca. Geçmişte size yardımcı olan şeyler nelerdi? (övgü, soru)
Bayan Q.: Bazen kulak tıkacı takarım -özellikle metroya binmem gerekirse. Ama postanede müşterileri duymam ve telefona cevap vermem gerekiyor.
Terapist: O hâlde yaratıcı olmamız ve ortamı sizin için daha katlanılabilir hale getirecek başka yollar düşünmemiz gerekecek. Karanlık ve sessiz bir odada bir süre uzanmayı denemeye ne dersiniz? Ya da belki ışıklardan ve sesten birkaç dakikalığına uzaklaşmak için banyoda biraz daha fazla zaman geçirmek işe yarayabilir mi? (açıkça ilişkiye katılma, öneri)
Bayan Q.: Yani küçük bir mola vermek gibi… Bu fikri sevdim.
Burada terapist, hastayla birlikte duyusal girdiyi azaltmanın ve aşırı uyarıcı yüklenmesine tahammül etmenin yollarını düşünmek için aktif biçimde çalışmaktadır.
Vaka 2
Bayan R., kocasının horlamasının “dayanabileceğinden fazla” olduğunu söyleyerek uyku ilacına ihtiyacı olduğunu belirtir. Geceleri sık sık sinirle yatak odasından çıkar, ortak yorganı alıp oturma odasına gider ve burada birkaç saat huzursuz bir şekilde uyur. Terapist, Bayan R.’nin 30 yıldır evli olduğunu ve kocasının her zaman horladığını öğrenir. Ancak bu durum onu yalnızca son iki aydır rahatsız etmeye başlamıştır. Terapist iki ay önce ne olduğunu sorduğunda, Bayan R. “Ah, hiçbir şey. En küçük oğlumuzu üniversiteye bırakıp döndüğümüzden beri rahatsız etmeye başladı,” der. Aşağıda ilk görüşmeden bir kesit yer almaktadır:
Bayan R.: Akşam yemeğinde bile gerginim. Düşünüyorum -aman Tanrım, neredeyse yatma zamanı. O testere sesi! Sadece düşünmek bile kasılmama neden oluyor.
Terapist: Yani Eylül’de başladı -doğru mu? (soru)
Bayan R.: Evet -James’i üniversiteye bırakıp eve döndüğümüz zamandı.
Terapist: Vay canına -üç oğlan da okulda- ev farklı geliyordur! (çağrışım daveti) Bayan R: Haklısınız -öyle. Artık yerde kirli çorap yok -televizyonu istediğim zaman açabiliyorum- odalardan yüksek müzik sesleri gelmiyor.
Terapist: Çok sessiz olmalı. (çağrışım daveti)
Bayan R.: Sanırım öyle. Artık sadece biz varız.
Terapist: Yani artık sadece birbirinizi duyuyorsunuz. (deneyimi söze dökme)
Bayan R.: Hımm -doğru- artık sadece kocamı duyuyorum, üstelik çoğu gün konuştuğum tek kişi o. Biraz yalnız hissettiriyor.
Terapist: Görünüşe göre çocukları özlüyorsunuz. (yüzleştirme)
Bayan R: Onları bu kadar özleyeceğimi düşünmemiştim -diğer ikisi gittiğinde özlemiştim ama James benim en küçük oğlum- harika bir çocuktu -sık sık geç saatlere kadar film izlerdik. Kocam kitaplardan ya da filmlerden hoşlanmaz -çalışır, arkadaşlarıyla bowling oynamayı ve futbolu sever- James gerçekten benim dostum gibiydi. Onu çok özlüyorum.
Terapist: Horlamadan gerçekten rahatsız olduğunuzu biliyorum -ama bu durumun sembolik bir anlamı olabilir- yalnızca kocanızla baş başa kalmış olmanızdan dolayı biraz huzursuzsun gibi görünüyorsunuz. (yorum)
Bayan R.: Sanırım öyleyim -keşke o üniversiteye gitseydi de James evde kalsaydı. Ama bunu yüksek sesle söyleyince korkunç geliyor…
Bu yeni ortaya çıkan gürültüye duyarlılık, farkında olunmayan düşünce ve duyguların etkisini düşündürmektedir. Terapist, bu yeni sorunun bir duygudurum bozukluğu, anksiyete ya da madde kullanımına bağlı olmadığından emin olduktan sonra, bilinçdışı anlamları dinlemeye başlar. Bu durumda, Bayan R.’nin kocasının horlamasına karşı duyarlılığı, onun kabul edilemez bulduğu bir arzuyu -kocasının yerini oğlu ile değiştirme isteğini- örtmektedir. Terapistin, bu anlamı Bayan R.’nin fark etmesine yardımcı olması, yeni ortaya çıkan belirtilerini anlamasında da katkı sağlayacaktır.
Bu bölümlerde terapötik hedeflere ilişkin sunduğumuz kısa vaka örnekleri oldukça öz olsa da, kalıcı bir değişime ulaşmak genellikle birçok yineleme gerektirir. Bu sürece “derinlemesine çalışma (working through)” diyoruz ve bir sonraki bölümümüzün konusu da budur.