Yazar: Admin

  • Psişe / Psişizm Nedir? (3)

    En genel anlamlarıyla, “psişe” [psyche] ve “zihin” [mind] sözcükleri, “ruh” [soul] ile ilişkili fenomenlere ve süreçlere gönderme yapar; burada “ruh”, içeriği dikkate alınmaksızın (bilinçli, bilinçdışı, yaşam ilkesi) ampirik olarak anlaşılır, ancak her türlü metafizik ya da dinsel anlamı (ruhun birliği, ruh ile beden arasındaki ayrım, ölümsüzlük) dışarıda bırakır.

    “Psişe” ve “zihin” bir ölçüde eşanlamlı kabul edilebilse de, ilki gerçekte modern bir terim değildir (elbette modern Yunanca hariç) ve kullanımı, felsefi olduğu kadar edebi de olan bir bağlama göndermede bulunma arzusuna dayanır. Freud, böyle bir bağlamın dışında bu sözcüğü nadiren kullanmıştır (bununla birlikte bkz. Psikanalizin Ana Hatları [An Outline of Psychoanalysis], 1940a [1938]). Bununla birlikte, Rüyaların Yorumu’nda [The Interpretation of Dreams] (1900a), “Antikçağ insanları . . . Psişe’yi kelebek kanatlarıyla betimlemişlerdi.” olgusuna gönderme yapar. Psişe’nin mitsel karakteri -Apuleius’un bir öyküsünde, uyurken ona baktıktan sonra kocası Eros’u kaybeden kiş- çok sayıda edebiyat ve sanat eserinin teması olmuştur.” “Psişe” sözcüğünün, ortak ad olarak, bir tür aynaya gönderme yapması olgusu, bizi ruh [soul] kavramını narsisistik bir ikiz olarak yeniden değerlendirmeye yöneltmiştir.

    Buna karşılık “zihin” sözcüğü “bilimsel”dir -ya da böyle olduğunu iddia eder. Bu haliyle, yalnızca nesnesini temsil ettiği varsayılan bilime, yani psikolojiye, göndermeyle tanımlanabilir. “Bilinç” [consciousness] kavramı tanımlanmaya direnmişken (yalnızca yaşantılanmış deneyimden söz edebiliriz), zihne ilişkin herhangi bir tanımın döngüsel ya da basitçe sınırlı çıkması muhtemeldir: “Zihin”, metafizikten ve biyolojiden ayrı bir disiplin olarak psikolojinin nesnesidir. Ancak psikolojinin sınırları ve ilkeleri de kendi başlarına sorunlu olduğundan, güçlük varlığını sürdürür.

    Bilinçdışı [unconscious] kavramını devreye sokmak güçlüğü hafifletmeye yaramaz; çünkü zihin, basitçe, bilinçli olanın bilinçsiz olana [unconscious] eklenmesi olarak tanımlanamaz. Freud için bilinçdışı, bilinçli-olmayan [non-conscious] ile özdeş değildir ve zihnin tam olarak nasıl tanımlanması gerektiği sorusu varlığını sürdürür. Bu nedenle, kavramın tarihine dayanmak gerekir; bu tarihte, belirtilmelidir ki, bilinçli ile bilinçdışı karşıtlığı sorunu yalnızca marjinal bir öneme sahiptir.

    Meseleyi büyük ölçüde basitleştirecek olursak, erken dönem Yunanlar için “psişe”nin yaşam soluğuna gönderme yaptığını, Descartes içinse ruhun bilinçle özdeşleştirildiğini söyleyebiliriz. Homeros’ta psişe, bazen kelebek kanatlarıyla temsil edilir; bir düşe ve insanın gerçekdışı bir imgesine benzer, yaşam soluğu ise thumos [thumos] olarak adlandırılır. Pythagorasçılarda ve Platon’da psişe, ahlaki düzene ait bir gerçeklik olarak görünür. O, iyiye ya da kötüye muktedirdir, yargılanacaktır ve ölümsüzdür. Ancak yine Platon’da –Devlet’in 4. kitabını izleyerek- zekâ, öfke (thumos) ve aşağı içgüdüler arasındaki ünlü ayrımı buluruz; Freud 1923’te bunu ego [ego], süperego [superego] ve id [id] kavramlarıyla ilişkilendirmiştir. Bu Platoncu ayrım, ruh kavramını antropolojik özelliklerle zenginleştirmiş ve rasyonel ve ampirik bir psikoloji için temel sağlamıştır; bu psikoloji Aristoteles’te geliştirilmiş, Aristoteles ise -münhasıran olmasa da- biyolojik olmasa bile yaşamsal olan zihinsel işlevleri vurgulamıştır (biyoloji henüz özerk bir bilim olarak var değildi). Nitekim Aristotelesçi psişe kavramı çok geniş bir işlevler yelpazesini kapsar (metafizik, modern anlamda “psikolojik”, biyolojik); buna karşılık “zihin” modern çağa kadar ayırt edilmemiştir.

    Bu gelişimdeki önemli dönüm noktaları, bilinçdışının tarihine değil, ampirik psikolojinin doğuşuna aittir. 1590’da Rudolf Goeckel’in bir eserinin Latince başlığında psychologia sözcüğünün Yunanca biçimiyle ortaya çıkması (terim antik Yunancada mevcut olmamasına rağmen), Rönesans kültürünün bu terimi belirli bir düşünce ve araştırma alanını sınırlandırmak için kullanma eğilimini gösterir. Bununla birlikte belirleyici olay, Christian Wolff’un 1732 ve 1734’te sırasıyla Psychologia Empirica ve Psychologia Rationalis başlıklarını taşıyan iki eserinde yaptığı ayrımdı. Wolff’un ilk metni oldukça spekülatif kalmaya devam etse de, rasyonel psikolojiden ilk kopuş, metafizik aracılığıyla, “zihin” teriminin göstereceği nesnenin yukarıdan aşağıya bir sınırlandırılmasıyla birlikte gerçekleşmiştir. Aşağıdan yukarıya bir sınırlandırma ise on dokuzuncu yüzyılda bilimsel biyolojinin gelişimiyle gerçekleşecektir.

    Peki ya bilinçdışı [unconscious]? Descartes’ın, mensi [mens: Lat. zihin/akıl] düşünce terimleriyle tanımlayarak ve skolastik ruh kavramını ve onun yaşamsal yönlerini reddederek, daha on yedinci yüzyılda bilinçdışı kavramını devreye sokmayı zorunlu kıldığı doğrudur (terimin kendisi on sekizinci yüzyıla kadar ortaya çıkmamış ve on dokuzuncu yüzyıla kadar yaygınlaşmamıştır). Ancak Alman romantik felsefesinde kavram, bir tür temel ya da ilk ilkeyi belirtmek için kullanıldığında, tasarımla olan bağlantı kopacaktı. Örneğin Eduard von Hartmann, 1869 tarihli ünlü Philosophy of the Unconscious adlı eserinde, psişizm [psychism] nosyonunu devreye sokmayı mümkün kılan bir tür panpsişizm [panpsychism] betimler. Freud’un kendisi de bu bakış açısına aşinaydı. Düşlerin Yorumu’ndan iyi bilinen bir pasajda “bilinçdışı, psişenin asıl gerçekliğidir [the unconscious is the true reality of the psyche]” diye yazdığında, zihni temsil terimleriyle (bilinçli ya da bilinçli-olmayan) tanımlama olanağını ortadan kaldırmış ve psişik olanı biyolojik olandan ve metafizikten ayırt etmek için kullanılabilecek özellikler sorununu olduğu gibi bırakmıştır.

    Zihin kavramı ancak bir psikoloji epistemolojisi aracılığıyla tanımlanabilir. Ve psikoloji, mevcut biçimiyle, epistemolojik temelleri uzlaştırılması güç çeşitli disiplinleri kapsadığından, “psişe” ve “zihin” terimlerinin, yalnızca, terimlerin en geniş anlamıyla anlaşılan psikoloji tarafından ele alınan son derece amorf nesneleri belirttiği olgusuna razı olmamız gerekir.

    Kitap: International Dictionary of Psychoanalysis

  • Bilinçdışı Nedir? (2)

    Bilinçdışı [unconscious], bireyin farkında olmadığı ancak yine de bilinçli yaşantı üzerinde aktif bir etkisi bulunan zihinsel içerik ya da süreçlerdir [mental contents or pro cesses]. Psikanalizde bilinçdışı, zihnin, içerikleri bastırma [repression] sonucunda farkındalığa erişimden yoksun bırakıldığı varsayımsal bir bölgesini ifade eder ve bu bölge kendine özgü işleyiş biçimlerine göre işler. Psikanaliz, en çok, özellikle bu düşünce ve duygular hakkında bilgi sahibi olmama yönündeki isteklerle bağlantılı olan güdüsel bir “kuvvet [force]” tarafından bilinçten etkin biçimde uzak tutulan düşünce ve duygularla ilgilenir; bu tür düşünce ve duygular dinamik bilinçdışı [dynamic unconscious] olarak adlandırılan yapıyı oluşturur. Bilinçdışı içerikleri yalnızca bilinçli yaşantı ya da davranış üzerindeki örtük etkileri aracılığıyla tanırız. On dokuzuncu yüzyıl Fransız psikopatoloğu Janet tarafından türetilen bilinçaltı [subconscious] terimi ise gündelik söylemde kullanılır, ancak psikanalizde nadiren yer bulur.

    Psikanalizin psikoloji alanındaki en önemli katkılarından biri, “psişik olanın bilinçli olanla eşitlenmesine” yönelik radikal reddiyesidir (Freud, 1915d). Freud bilinçdışı bir zihinsel yaşamın olasılığını savunan ilk kişi olmasa da, psikanaliz bilinçdışı zihinsel yaşama dair hem ona özgü içerikleri hem de kendine has işleyiş biçimlerini tanımlayan ilk ve uzun süre boyunca tek örgütlü kuramsal yaklaşımdı (Ellenberger, 1970). Daha sonraki psikanalistler, bilinçdışı zihinsel yaşama dair Freud’un birçok görüşünü değiştirmiş olsalar da, zihinsel yaşamın ve davranışların büyük ölçüde bilinçdışı etkenler tarafından belirlendiği düşüncesi, psikanalitik zihin kuramının, psikopatoloji anlayışının ve tedavi yaklaşımının en önemli ortak özelliği olarak varlığını sürdürmektedir. Freud’un (1914d) kendisi de, bastırma temeline dayanan dinamik bilinçdışı kuramının, kendi özgün fikirleri arasında yer aldığını ve “psikanalizin bütün yapısının dayandığı köşe taşı” olduğunu savunmasıyla ünlüdür. Yirminci yüzyılın başlarında, bilinçdışı zihinsel yaşamın incelenmesi “derinlik psikolojisi [depth psychology]” olarak anılmaya başlanmış, bu terim Bleuler ve Jung’a atfedilmiştir (Freud, 1912e).

    Freud’un bilinçdışı sözcüğünü bir sıfat olarak ilk kullanımı, 1893 yılında yazılmış ancak yayımlanmamış olan “Histerik Belirtilerin Ruhsal Mekanizması Üzerine [On the Psychical Mechanism of Hysterical Phenomena]” başlıklı bir taslakta (Breuer ve Freud, 1893) kaydedilmiştir. Bu terimi isim olarak ilk kullanımı ise, Histeri Üzerine Çalışmalar [Studies in Hysteria] adlı eserde yer almıştır (Breuer ve Freud, 1893/1895). Freud, daha 1896 yılında Fliess’e yazdığı bir mektupta, “bilinçdışı” ile karakterize edilen zihinsel “kayıtlar” [mental “registrations”] fikrini anlatırken, “yeni bir psikoloji” icat etmekte olduğunu belirtmiştir (Freud, 1896b). Freud’un (1900) bilinçdışına dair ilk sistematik açıklaması, “Rüyaların Yorumu [The Interpretation of Dreams]” adlı eserinin 7. bölümünde yer alır ve bu açıklama en kapsamlı biçimiyle “Bilinçdışı [The Unconsciou]” (Freud, 1915d) başlıklı makalesinde geliştirilmiştir. Bu erken dönem tartışmalar, zihnin bilinçle olan ilişkilerine göre ayrıştırılmış üç bölümden (ya da sistemden) oluştuğunu öne süren topografik zihin modeli çerçevesinde ayrıntılandırılmıştır. Bu üç sistem, bilinç sistemi, bilinçöncesi sistemi (bazen bilinç-bilinçöncesi sistem olarak da anılır) ve bilinçdışı sistemdir. Bilinç, farkındalık dahilinde olan zihinsel içerikleri kapsar. Bilinçöncesi, tanımlayıcı olarak bilinçdışı olan zihinsel içerikleri içerir; yani bu içerikler o anda bilinçli değildir ancak dikkat yöneltildiğinde kolaylıkla bilince getirilebilir. Buna karşılık, bilinçdışı dinamik olarak bilinçdışıdır; yani içerikleri bastırma nedeniyle etkin biçimde bilinç erişimine kapatılmıştır.

    Topografik model çerçevesinde Freud, bilinçdışını gelişimsel bir bakış açısından ele almıştır. Başlangıçta “ilksel/kökensel bastırma [primal repression]”, zihinsel yaşamın bazı bölümlerinin farkındalığa erişimini engeller ve böylece bilinçdışını oluşturur. Daha sonra, “asıl bastırma [repression proper]” aracılığıyla, bilince erişme potansiyeli taşıyan ya da bir süreliğine bilinçli hâle gelmiş olan zihinsel içerikler, bilince kabul edilemez oldukları gerekçesiyle sansüre uğrar. Freud’un 1900 yılındaki görüşüne göre, bilinçdışının içeriği bu her iki türden kabul edilemez isteklerden oluşur. Freud’un dürtü kuramını geliştirmesinden sonra (Freud, 1905b), bilinçdışının içeriği, dürtülerin türevlerinden [derivatives of the drives] oluşur. Bu bastırılmış dürtü türevleri, sansür tarafından kabul edilebilir örtük (örtülü) biçimlerde bilince erişmeye çalışır. Bilinçte; nevrotik semptomlar [neurotic symptoms], sakar eylemler [parapraxes], dil sürçmeleri [slips of the tongue] gibi biçimlerde ve daha sonra karakter [character] ile aktarımda [transference] açığa çıkabilirler. Freud, rüyaların “bilinçdışına giden kral yolu” olduğunu savunmuştur; çünkü sansür uyuduğunda, çocukluktan gelen bilinçdışı arzuların zihni nasıl harekete geçirdiği ve örgütlediği rüya yaşamında gözlemlenebilir hâle gelir. Freud, rüyaları inceleyerek aynı zamanda bilinçdışının kendine özgü bir işleyiş biçimini de gözlemleme imkânı bulmuştur; bu işleyişe birincil süreç [primary process] adını vermiştir. Freud, birincil süreci zihinsel işleyişin en ilkel biçimi olarak değerlendirmiştir. Bu süreç, gerçeklik ilkesine karşıt olarak haz ilkesine göre işler; mantık, kesinlik dereceleri, olumsuzlama, çelişki ya da zaman gibi kavramları dikkate almaz. Düşünceler sözcüklerle değil (yalnızca en somut hâlleriyle sözcüklerde), imgelem yoluyla; simgeleştirme [symbolization], yer değiştirme [displacement] ve yoğunlaştırma [condensation] gibi işlemlerle ifade edilir. Buna karşılık, bilinç-bilinçöncesi sistemi, gerçeklik ilkesine uygun, mantıksal ve dile dayalı düşünmenin egemen olduğu ikincil süreç [secondary process] tarafından yönlendirilir.

    Zihinsel içerikler bastırmaya uğradığında, zihnin daha mantıklı bölümlerinden ayrıştırılarak birincil sürece göre işlemeye devam eder. Akıl ve gerçeklikle karşılaşarak “aşınmazlar” ya da etkilerini yitirmezler. Bastırılmış bilinçdışı düşünceler ve duygular, diğer zihinsel içerikler üzerinde çekim kuvveti uygular; bu içerikleri bilinçdışına doğru çekerek, ilişkili ve bastırılmış fikirlerden oluşan komplekslerin [complexes] oluşmasına neden olabilirler. Bastırılmış olsalar da, bu düşünceler ve duygular bilinçli zihinsel yaşantı üzerinde sürekli ve örtük bir şekilde etkide bulunurlar. Aşırı bastırmaya maruz kalan zihinsel içerikler zihin üzerinde patojenik bir etki gösterir. Bu patojenik etkiler arasında ketlenmeler [inhibitions], semptomlar [symptoms] ve anksiyete [anxiety] yer alır. Freud, çevresindeki tıbbi dünyadan nevroz [neurosis] terimini ödünç alarak, histeri, fobi ve obsesyonlar ile kompulsiyonlarla karakterize sendromların (psikonevrozların) belirtilerini tanımlamak için kullanmıştır; bu sendromların tümü, kabul edilemez arzuların ve dürtülerin bastırılmasına ve bu bastırılmış öğelerin semptomlar biçiminde gizlenerek bilince “geri dönmesine [return] dayanır. Bastırılmış bilinçdışı anılar, özellikle aktarımda, hatırlanmaktan çok tekrarlanma eğilimindedir (Freud, 1914c). Freud daha sonra karakterin [character] de bastırılmış bilinçdışı dürtü türevlerinin bir etkisini temsil ettiğini ileri sürmüştür.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Unconscious. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 278).

  • Psikoterapi Nedir? (1)

    Bu yazı, psikoterapinin tarihsel gelişimini psikanalizle ilişkisi içinde ele alarak farklı terapötik modellerin dayandığı temel varsayımları açıklar. Psikanalitik psikoterapi perspektifinden bakıldığında, terapötik süreç semptomun ötesine geçerek ruhsal gerçekliğin, aktarımın ve kişinin içsel işleyişinin anlaşılmasına yönelir. (Editoryal)


    Psikoterapi [psychotherapy], sıklıkla bedensel biçimde ifade edilen psikolojik sorunların tedavisinde kullanılan bir yöntemdir.

    Terapiler çeşitli modellere göre sınıflandırılabilir. Katartik modelde [cathartic model] hastanın, acısını dışa vurması ya da ondan kurtulması için, konuşması teşvik edilir. Terapist, ifade edilen içeriğin kendisinden çok iletişim eylemine önem verir. Onarıcı modelde [reparative model], terapist hastaya maruz kaldığı ön yargıyı telafi etmek ya da içsel bir yoksunluğu gidermek amacıyla sevgi ve anlayış sunarak yardım etmeye çalışır. Eğitici modelde [educational model] ise terapist, hastayı yaşam seçimleri konusunda yönlendirir, ona “doğru” [right] yol için rehberlik eder. Bu modelde terapist, doğanın, ebeveyn eğitiminin ya da toplumsal çevrenin “hatalar”ını [corrects] düzeltir.

    Freud, bilinçdışının keşfi, psişik işleyişin ve intrapsişik çatışmaların incelenmesi ile aktarımkarşıaktarım  [transference-contrtransference] ilişkisine odaklanan özgün bir psikoterapötik boyut geliştirirken, hipnozdan ve katartik travma sonrası abreaksiyon [abreaction] yönteminden keskin biçimde ayrılmıştır (Ellenberger, 1970). O, anlatının gerçekliği aracılığıyla kavranan psişik gerçekliği [psychic reality] vurgulamıştır. Buna göre, burada ele alınacak psikoterapi, psikanalizin kuramı, tekniği ve çerçevesi bağlamında konumlanan psikanalitik psikoterapidir [psychoanalytic psychotherapy].

    Psikoterapi terimi ilk kez 1872’de ortaya çıkmış, psikanaliz terimi ise ancak 1896’da tanınmaya başlamıştır. Ancak Freud, 1905 yılında yayımlanan “Psikoterapi Üzerine (On Psychotherapy)” (1905a [1904]) başlıklı makalesinde, katartik yöntemi analitik yöntemle karşıtlaştırarak hipnozdan açık biçimde ayrılmıştır. Birkaç on yıl boyunca psikanaliz ve psikoterapi terimlerini birbirinin yerine kullanmış, ancak 1920 yılı öncesinde psikoterapi terimini kesin olarak terk etmiş ve yöntemini o tarihten itibaren psikanaliz olarak adlandırmıştır.

    Bu terk ediş, Alfred Adler, Wilhelm Steckel ve Carl G. Jung’un ayrılışlarının ardından ve ikinci aşamada Otto Rank ile Sándor Ferenczi’yle yaşadığı görüş ayrılıklarından sonra gerçekleşmiştir. Gerçekte, Freud’un çevresindeki bazı kişiler, psikanalitik süreci hızlandırmak ve süresini kısaltmak amacıyla psikanalistin daha etkin bir tutum benimsemesini savunuyorlardı. Tepki gecikmedi: Ernest Jones ve Edward Glover, geleneksel tedaviden her türlü sapmayı ve analitik öncesi dönemin saf telkinine [suggestion] dönüş gibi herhangi bir psikoterapötik yaklaşımı (Robert Wallerstein) kesin bir dille kınadılar. Bu geleneksel tutum, uzun süre boyunca psikanalitik hareketin “resmi” [official] görüşü olarak kalmıştır. Bununla birlikte, 1950’li yıllarda psikanalitik psikoterapi terimi bizzat psikanalistler arasında yaygınlık kazandı; çünkü klasik psikanalitik modelin çerçevesinde bazı değişikliklerin yapılması gerektiğine, bu modelin bazı hastaların psikopatolojisine uygun olmadığına inanmaya başlamışlardı.

    2005 yılı itibarıyla, psikanalitik psikoterapi ile psikanaliz arasındaki farklara ilişkin sorular hâlâ süreç açısından dile getirilmektedir: örneğin, çerçevenin yeniden düzenlenmesinin psikanalitik süreci nasıl etkileyebileceği gibi. Yüz yüze konum, analisti görmeyi, onun jestlerini ve bilinçdışı bedensel tepkilerini gözlemlemeyi, söylediği her söze tutunmayı ve gözlerinin içine bakabilmeyi içerir. Benzer biçimde, analist tarafından görülmemek, hastanın kendini kaybolmuş, bir uçuruma atılmış gibi hissetmesine yol açabilir ya da tam tersine, yüz yüze bir karşılaşmanın engelleyeceği duyguları hissetmesine olanak tanıyabilir. Bununla birlikte, biçimsel çerçevedeki bu farklılıklar (seans sıklığı, yüz yüze ya da divan–koltuk düzeni, analistin daha etkin ya da daha pasif konumu vb.) tek başına sürecin türünü tanımlamak için yeterli değildir. Her durumda, René Roussillon’a (1986) göre, psikanalitik bir yaklaşım yalnızca ruhsal aygıtın belirli kısımlarını keşfedebilir. Çerçevenin seçimi (psikoterapi ya da psikanaliz) psikanalitik bir yaklaşımı desteklese bile, bu her zaman aynı yaklaşım anlamına gelmez. Sonuç olarak, psikoterapötik süreç, kısmi nesnelerin analiste aktarımıyla karakterize edilir; oysa psikanalitik süreçte bu kısmi aktarımlar, aktarım nevrozunun tam olarak gelişmesine kadar derinlemesine çalışılır.

    Diğer yazarlar, terapötik hedeflerdeki [aim] farklılıkları ortaya koymuşlardır. İdealde, psikanalizde çerçeve, analistin hastayı gidebildiği yere kadar izleyerek onun bilinçdışını keşfetmesine olanak tanımalıdır. Bu oldukça katı tanıma göre psikanaliz, önsel olarak terapötik bir amacı [therapeutic goal] hedeflemez. Buna karşılık, terapötik sonuç psikanalitik süreçten kendiliğinden ortaya çıkar. Psikoterapi ise bir amacı içerir: hastanın acısını azaltmak, onun yeniden çalışabilir hale gelmesini sağlamak vb. Ancak bu farklılıklar, psikanalistler ve psikoterapistler arasındaki uygulama gerçekliğinde her zaman bu kadar keskin değildir. Hangi teknik seçilirse seçilsin -klasik tedavi ya da yüz yüze çalışma- psikanalist “psikanalitik bir işlev”e [psychoanalytic function] sahiptir; dolayısıyla, psikanalist tarafından yürütülen her türlü psikoterapötik yaklaşım, psikanalitik bir çalışma içerir.

    Psikoterapi, toplumsal bağlamından yalıtılarak ele alınamaz. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, sosyal sağlık hizmetlerinin gelişimi, psikiyatrik bakımın karşılanmasına ve belirli patolojilerin tedavisine yönelik çeşitli kurumların kurulmasına olanak sağlamıştır. Bu kurumsal ortamlarda çalışan birçok uzman, alanda çalışan psikanalistler tarafından verilen psikanalitik psikoterapi eğitimi almış ya da müfredatlarını psikanalitik psikoterapiye göre yapılandıran öğretim kurumlarında yetişmiştir. Bu uzmanlar, psikanaliz derneklerinin resmi eğitim programlarına kaydolmadan kişisel psikanalitik çalışmalar yürütmüşlerdir; ancak çoğu durumda, kurumlarında tedavi ettikleri hastalarla gerçek bir analitik süreç gelişmiştir.

    Buna göre, Freud’un (1919a [1918]) dileği yerine getirilmiştir: “analizin saf altınını, doğrudan telkinin bakırıyla serbestçe karıştırarak” (s. 168) “halk için bir psikoterapi” (s. 168) yaratmak ve dünyadaki “muazzam ölçüdeki nevrotik ıstırabın” (s. 166) daha büyük bir bölümünü hafifletmek -ki az sayıdaki psikanalist bunu tek başına büyük ölçüde etkileyemezdi. Açıkça görülmektedir ki Freud, “toplumun vicdanı uyandığında” (s. 167), geleneksel tedavi yönteminin daha fazla sayıda hastayı tedavi edebilecek biçimde uyarlanmasını arzulamıştır. Psikanalitik düşüncenin kurumsal bir biçimde korunmasına yönelik bu kaygı, ulusal psikanalitik terapi derneklerinin Avrupa Psikanalitik Psikoterapi Federasyonu (EFPP) gibi örgütler kurmasına yol açmıştır.

    Psikanaliz ve psikanalitik psikoterapi ile bunların özel uyarlamaları (çocuk psikanalizi, grup psikanalizi, analitik psikodrama, psikanalitik çift ya da aile terapisi vb.) “psikanalitik bir alan” [psychoanalytic field] oluşturur; bu alan, doğası gereği terapötik tekniklerden oldukça farklıdır. Söz konusu teknikler ise temelde analitik karşıtı olup, “ötekiyle kurulan ilişkiyle tetiklenen anksiyeteleri hafifletmek amacıyla işleyen geleneksel savunmalar [institutional defenses] olarak tasarlanmış, hazır karşıaktarım yaklaşımlarının bir bütünü” ve “grup yönelimli ideolojiler” olarak değerlendirilebilir (Roussillon, 1986).

    Psikanalitik yaklaşım, analitik olmayan terapötik tekniklerde olduğu gibi semptomların bastırılmasından ziyade süreci öncelediği için genellikle oldukça fazla zaman gerektirir. Bütçesel kaygılar doğrultusunda, ruhsal tedavileri geri ödeyen sosyal kurumlar tedavi süresini ya da karşılanan seans sayısını sınırlamaya çalışmakta ya da hastanın ruhsal ekonomisinin bütünsel işleyişi içindeki işlevlerini dikkate almaksızın semptomları çok hızlı biçimde ortadan kaldırmayı amaçlayan yaklaşımları tercih etmektedir. Psikanalitik yaklaşım, toplumsal kısıtlamalara aşırı biçimde boyun eğdiğinde özgürlüğünü ve devrimci niteliğini yitirme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Psikanalitik yaklaşımı tedavi politikalarının ana planına dâhil etmeye çalışan ülkeler, onun özgün ve kural tanımaz kimliğini yitirme, giderek daha terapötik -yani “semptomları bastırma” anlamında- bir nitelik kazanma riskini taşımaktadırlar (Frisch, 1998). Çatışma kavramı, psikanalizin merkezinde yer alan bir unsur olarak, bu nedenle, psikanalitik hareket içinde geleceği ve kimliğiyle ilgili tartışmalara da girmiştir: saflığını korumak için yalıtılmış bir biçimde evrilmek (psikanaliz) ya da varlığını sürdürebilmek için toplumsal kısıtlamalara uyum sağlamak (psikanalitik psikoterapi) zorundadır; ancak bunu, ruhunu yitirme riski pahasına yapar.


    Editoryal Notlar

    Yazar: Serge Frisch
    Madde Başlığı: Psychotherapy
    Kitap: International Dictionary of Psychoanalysis
    Editör: Alain de Mijolla
    Yayıncı: Macmillan Reference USA / Thomson Gale
    Tarih: 2005
    Sayfa: 1411–1413

    Bu metin psikodinamikatolye.com tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır. Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir. Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • (İyi) Bir Psikanalitik Terapi Gerçekte Nedir?

    Bu yazı, iyi bir psikanalitik terapinin yalnızca semptomları azaltmaya değil; bilinçdışı örüntüleri, bedensel/sezgisel bilgiyi, gerçek kendiliği ve kişinin içsel karmaşıklığını anlamaya yöneldiğini savunuyor. Psikanalitik terapiyi, hastanın kendi deneyimine daha sadık, daha özgür ve daha kendiliğinden bir varoluş geliştirmesini destekleyen derinlemesine bir dinleme ve anlama süreci olarak ele alıyor. (Editoryal)


    Ve doğru yardımı bulmaya dair bir not.

    Yakın zamanda özel uygulamama [private practice] ait web sitemi yeniledim; bu da bana, burada uyguladığım terapi türü hakkında bir süredir pek bir şey yazmadığımı fark ettirdi. Lisansüstü eğitimimden bu yana, insan olma deneyimini anlamak için bana gerçekten anlamlı gelen tek çerçeve psikanalitik kuram oldu. Psikoloji alanına daha genel olarak giderek artan hayal kırıklığıma rağmen, psikodinamik -ya da psikanalitik- terapinin, standartlaştırılmış becerilere ve müdahalelere çok daha fazla odaklanan alternatifler denizi içinde benzersiz bir modalite olmaya devam ettiğine hâlâ inanıyorum. Daha etkili, kanıta dayalı ya da pratik olarak görülen birçok çağdaş çerçeve, aslında psikanalizin fikirlerinden beslenir; onları biraz daha basit bir biçimde paketler ve sonra başka bir şey olarak adlandırır. Buna rağmen, çerçevenin kendisi çok fazla gizem ve tabu ile ilişkilendirilmektedir.

    Kültürel ağırlığının ve sıradan bir kişinin psikanalize ilişkin çağrışımlarının (Freud, kokain, eşcinselliğin patolojikleştirilmesi, sıkıntı içindeki kadınların histerik olarak kategorize edilmesi vb. vb.) yoğunluğu düşünüldüğünde, gerçek, modern yaşamda bir psikanalitik terapist olarak nasıl çalıştığıma rehberlik eden bazı merkezi fikirleri paylaşmanın yararlı olabileceğini düşündüm. Psikanalizin çerçeve, biçim ve odak bakımından çeşitlilik gösteren birçok ekolü vardır; dolayısıyla elbette mesleğim adına konuşmak istemiyorum. Bunlar yalnızca kendi uygulamamı düzenleyen ve iyi bir tedaviye giden en iyi yolu sunduğunu düşündüğüm ilkelerdir.

    Bilinçdışı Zihnin Kabulü

    Psikodinamik terapinin temeli, çoğu zaman kendimizde bilinçli olarak farkında olmadığımız örüntüler ve güçler tarafından etkilendiğimiz fikrine dayanır. Özellikle zeki ya da öz-farkındalığı yüksek kişilerde bile, kimi inançlar ve dünyada yol alma biçimleri öylesine derin ve örtük biçimde yerleşmiştir ki, bunlar kişi için bütünüyle bilinçdışı kalabilir. Her bireyin varoluş biçimlerinin bu yönleri, farklı yerlerde kaynağını bulur: kuşaklararası travma, insanlığın kolektifinin kendisi, erkekler ya da kadınlar olarak bizden beklenenler, fiziksel bedenlerimiz içindeki deneyimlerimiz ve erken yaşamlarımızın ve önemli ilişkilerimizin hikâyeleri. Psikodinamik terapi, hastanın bu bilinçdışı yönlerinin aydınlatılmasını kolaylaştırmayı amaçlar.

    Bilişin Ötesinde

    Günümüzde, neyin doğru olduğunu ve ileriye dönük doğru yolun ne olduğunu belirlemenin araçları olarak akıldan [reason] ve bilişten [cognition] yana güçlü biçimde kutuplaşmış bir kültürel paradigma içinde yaşıyoruz. Psikoterapi alanında bile bilişsel terapi, çeşitli sorunlar için yaygın biçimde ‘altın standart’ [gold standard] ya da en ‘kanıta dayalı’ [evidence-based] tedavi olarak kabul edilmektedir. Bilişsel terapi, genel olarak, uyumsuz düşünme örüntülerinin daha olumlu yönelimli düşünme biçimleriyle değiştirilmesinin semptomları çözebileceğini öne süren bir kurama dayanır. Bu fikir mevcut kültürel iklimle uyumlu olsa da, deneyimlerimizdeki bilinçdışının rolünü kabul etmez. Bu paradigma ayrıca sezgisel zihnin, duygularımızın, bedenlerimizde olup bitene ilişkin hissedilen duyumumuzun ve bu yönlerin düşüncelerimizden ayrı olarak, kendi başlarına yaşamlarımızda oynadıkları rollerin değerini de ihmal edebilir.

    Psikodinamik terapi, bir kişinin iyileşebilmesi için yalnızca rasyonel olarak düşünülüp tartılmış değil, aynı zamanda bütünüyle idrak edilmiş ve fiziksel bedenine işlenmiş alternatif bir varoluş biçimini keşfetme konusunda desteklenmesi gerektiği anlayışı temelinde işler; öyle ki bu varoluş biçimi doğal ve kendiliğinden bir şekilde mevcut olabilsin. Psikanalitik terapistin zihninde, düşünme örüntülerini sonsuza dek denetlemek zorunda bırakılan bir kişi iyileşmiş değildir.

    Mantığı ve Sezgiyi Bütünleştirmek

    Bu, rasyonel, mantıksal zihinlerimizin göz ardı edilmesi ya da bir kenara bırakılması gerektiği anlamına gelmez. Aksine, terapi süreci aracılığıyla zihin, hastanın içinde hak ettiği yere geri döndürülür. Büyük ölçüde unutulmuş bir tarihte, rasyonel zihin kişinin sezgisinin önemli ve sadık hizmetkârı olarak görülürdü. Saygı duyulan öğretmenler, liderler ve şifacılar, sezgisel bilgeliklerine en uyumlu ve en açık kişiler olarak kabul edilirdi. Ben iyi terapiyi, hastanın kendisinin bu yönüyle yeniden tanışmasını destekleyen bir süreç olarak düşünüyorum. Bu ‘şey’ farklı adlarla anılabilir: kalp, ruh, içgüdü, sezgi ya da gerçek kendilik.

    İyileşme, kişinin içindeki sezgisel olan ile rasyonel olanın yeniden doğru dengeye gelme süreci olarak düşünülebilir. Terapi süreci aracılığıyla hastanın gerçek, sezgisel kendiliği daha belirgin hâle gelmeye ve daha yakından tanınmaya başlandığında, açığa çıkan arzuların ve fikirlerin hastanın yaşamında ifade bulmasında ve tezahür etmesinde rasyonel zihnin önemli ve haklı bir yeri vardır.

    Derinlemesine Dinleme

    Bu ‘gerçek kendilik’i [real self] yeniden bulma süreci, hastanın geçmişini, ilişkilerini ve yaşamında fark ettiği yinelemeleri araştırarak bilinçdışı örüntülerin kaynağını açığa çıkarmayı içerebilir; psikanalize dair tipik olarak bilinen şey de budur. Bu süreç aynı zamanda hastanın ve terapistin, artık pek yaygın olmayan ve alışılmadık hâle gelmiş bir sürece katılmasını gerektirir: hastanın gerçek kendiliğinin şimdiki zamanda kendini nasıl ortaya koymaya çalıştığını birlikte derinlemesine dinlemek. Benim deneyimime göre, bu çoğu zaman hastada büyük bir cesaret gerektirir: Uzun zamandır söylenmemesi gerektiğini hissettiği şeyleri söylemeli; uzun zamandır açık ve anlaşılır konuşması gerektiği kendisine telkin edilmiş alanlarda sessiz kalabilmeli; henüz kendisi için hiçbir anlam ifade etmese bile zihnine gelen şeyi dile getirmeli; ve bazen bir ömür boyu süren temkinlilik ve kendini düzenlemeden sonra, sevgiye, nefrete, öfkeye ve dehşete ilişkin gerçek hislerini açığa vurabilmelidir. Yeni hastaları, uzun vadede terapiye bağlanıp bağlanmamaya karar vermeden önce benimle birkaç seansa katılmaya davet etmemin nedenlerinden biri, hastanın bu süreç boyunca kendisine eşlik edecek terapistin doğru ‘kişi’ olduğunu hissetmesinin çok önemli olmasıdır.

    Semptomlara Saygı

    Psikanalitik psikoterapi, hastanın bütün parçalarının, özellikle de daha önce inkâr edilmiş, kınanmış, kontrol edilmiş ya da görmezden gelinmiş yönlerinin kabul gördüğü bir alan sunar. Örneğin, başka paradigmaların ‘aşırı düşünme’ [overthinking] ya da ‘yararsız düşünme’ [unhelpful thinking] gibi terimler kullanabileceği yerde, psikanalitik yaklaşım, hastanın kendisinin belirli bir yönünün neden belli deneyimler ya da fikirler etrafında böylesi bir aciliyet ya da meşguliyet hissettiği üzerine hastayla birlikte düşünmeye alan açar. Bir hasta depresyonla başvurduğunda, terapi, hemen rahatlama sağlamaya odaklanmak yerine, en başta hastanın depresyonunu neyin uyandırıyor olabileceğini anlamak üzere, hastanın içinde ve çevresinde neler olup bittiğini açığa çıkarmaya odaklanır. O hâlde semptomlar, doğuştan gelen bir yanlışlığın ya da bozukluğun sonucu olarak değil, kişinin kendi içsel bütünlüğüyle uyumunu yitirmiş yönlerine işaret eden göstergeler olarak ele alınır. Suçlayıcı biçimde ele alınmaya, yok edilmeye, hatta akıl yoluyla ikna edilmeye çalışılmak yerine, kişinin en sahici, iyi durumdaki kendiliğine yeniden kavuşabilmesi için taşıdıkları doğuştan gelen bilgelik açısından dinlenmeleri gerekir.

    Sonuçlar

    Psikanalitik terapi, derinden inandığım bir müdahaledir ve depresyon, anksiyete, somatoform bozukluklar, kişilik bozuklukları ve yeme bozuklukları dâhil olmak üzere çeşitli sorunlar için güçlü bir kanıt temeline sahiptir. Araştırmalarda psikanalitik terapi sonuçlarına ilişkin ilginç olan şey, hastaların yalnızca tedaviden yararlanıyor görünmeleri değil, aynı zamanda hem uzun süreli hem de kısa süreli terapilerde -yani 40 saatten az süren terapilerde- tedavi tamamlandıktan sonra iyileşmelerini sürdürmeleri ve gelişmeye devam etmeleridir.

    Gerçek yaşamda psikanalitik terapi nadiren basit ya da doğrusal bir süreçtir; ancak bunun, hastanın gerçek inceliğini, yaralanmasını, karmaşıklığını ve potansiyelini onurlandırmasından kaynaklanan bir erdem olduğuna inanıyorum. Sonuç her kişi için farklı görünür; ancak yalnızca semptomların hafiflemesini değil, aynı zamanda daha fazla kendiliğindenliği, enerjiyi, sezgiyi, yaratıcılığı, üretkenliği ve kişinin daha önce erişemediği bir özgürlük ve seçim duygusunu da içerebilir.

    Kötü Terapiye Dair Bir Not

    ‘Doğru’ terapi türünü aramak, terapiye başlamayı düşünen hastayı kötü terapiden korumaz; kötü terapi, başka herhangi bir paradigmada olduğu kadar psikanalizde de yaygındır. Kötü terapi, kişiliklerin iyi niyetli bir uyumsuzluğundan daha kötü niyetli istismar ya da kötü muamele vakalarına kadar uzanabilir. Çoğu zaman ise ikisinin arasında bir yerde bulunur ve hasta ve terapist konfigürasyonuna içkin olan güç farkının bir işlevi olarak saptanması en zor olan da budur: Terapinizde bir şey doğru gelmiyorsa, bunun terapide ya da terapistteki bir uyumsuzluktan değil de, sizdeki bir şeyden kaynaklandığı sonucuna varmak fazlasıyla kolaydır.

    Jonathan Shedler -psikodinamik terapinin etkililiğini doğrulayan, daha önce bağlantısı verilen araştırmadan sorumlu olan ve artık Substack’te de yer alan kişi- şurada terapist seçimine ilişkin pratik öneriler sunuyor; ayrıca terapistlere ilişkin kırmızı bayraklardan ve büyük ölçüde oldukça iyi olan yeşil bayraklardan oluşan bir liste de paylaşıyor (“ürün satıyor” ifadesinin kırmızı bayrak olarak yer alması beni güldürdü). Onun önerilerine ek olarak, bir terapistin ya da bir çerçevenin uygun olup olmadığı konusunda kişinin irrasyonel, bedensel/içgüdüsel sezgilerine sadık kalmasının önemli olduğunu eklerdim.

    İyi terapi, hastanın bu mahrem, kendine özgü, kişisel içgüdülere uyumlanmasını ve onlara sadık kalmasını destekler; kendinizi daha çok bir tarikata ya da bir başkasının gerçeklik versiyonuna dâhil ediliyormuş gibi hissediyorsanız, dikkatli ilerleyin. Her türlü psikolojik, tıbbi ya da spiritüel iyileşme arayışında olduğu gibi, bize doğru hissettiren bakımı seçme sorumluluğunu elimizde tuttuğumuzda en güvende oluruz -karşımızdaki kişi ne kadar uzman görünürse görünsün, bir başkasının fikirlerine körü körüne uyum göstermeyi varsayılan tutum hâline getirmediğimizde yani.

    İhtiyaç duyduğunuzda, sizin için doğru olan yardımla zamanında ve talihli bir biçimde karşılaşmanız dileğiyle, en içten sevgilerimle.


    Editoryal Notlar

    Yazar: Kate O’Connor
    Başlık: What (good) psychoanalytic therapy actually is
    Yayın: The Psychoalchemist / Substack
    Tarih: 21 Şubat 2026
    Link: https://thepsychoalchemist.substack.com/p/24-what-good-psychoanalytic-therapy

    Bu metin psikodinamikblog.com tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır. Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir. Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • Terapist Etiği Gerçekte Ne İle İlgilidir?

    Bu yazı, terapist etiğinin yalnızca kurallara uymaktan ibaret olmadığını; gizlilik, sınırlar, şeffaflık ve profesyonel ilişki gibi etik ilkelerin aslında psikoterapiyi mümkün kılan asgari klinik koşullar olduğunu ileri sürüyor. (Editoryal)


    Etik uygulama, psikoterapinin nasıl işlediğini anlamaya bağlıdır.

    Terapistlerin mesleki etik olarak düşündükleri şeylerin çoğu, gerçekte etikle ilgili değildir.

    Bu, yeterlilikle ilgilidir: psikoterapinin nasıl işlediğini ve onun gerçekleşmesi için gerekli koşulları anlamakla.

    Gizliliği, bu bir etik kural olduğu için değil; terapide söylenenlerin terapide kalacağını bilmedikçe kimsenin bize açılmayacağı için koruruz. Gizlilik olmadan, psikoterapi için gerekli koşullar mevcut olmaz.

    İkili ilişkilerden, kurallar böyle söylediği için değil iç içe geçmiş rollerin psikolojik olarak düşünebilme, ilişkisel örüntüleri tanıyabilme ve psikoterapistler olarak etkili biçimde yanıt verebilme kapasitemizi bozduğunu anladığımız için kaçınırız.

    Çareler vadetmeyiz, abartılı iddialarda bulunmayız ya da sansasyonel söylemlerle hareket etmeyiz çünkü psikoterapi ancak sözlerimiz gerçekten bir anlam taşıdığında işleyebilir.

    Yetkinliklerimiz ve eğitimimiz konusunda şeffaf oluruz çünkü psikoterapi güvene dayanır. Gerçeği eğip bükersek, hastalarımız söylediğimiz başka herhangi bir şeye neden inansın?

    Terapi sınırlarını koruruz çünkü aktarımın ve karşıaktarımın ham gücünü anlarız -ve sınırlar ne kadar güvenliyse, hastaların o kadar gevşeyebileceğini ve çalışmanın o kadar derinleşebileceğini biliriz.

    Kurallar, psikoterapiyi mümkün kılan asgari koşulları sistemleştirmeye yönelik girişimlerden ibarettir.

    Profesyonel bir ilişki dışında tanı koymayız ya da klinik tavsiye vermeyiz çünkü psikolojik anlayışın, ancak klinik bir bağlam içinde gerçekleşebilecek türden kapsamlı ve derinlemesine bir değerlendirme gerektirdiğini biliriz.

    Mesleki etiğin büyük bölümü, aslında temel yeterlilikle ilgilidir. Kurallar, psikoterapiyi mümkün kılan asgari koşulları sistemleştirmeye yönelik girişimlerden ibarettir.


    Editoryal Notlar

    Yazar: Jonathan Shedler
    Başlık: What Therapist Ethics is Really About
    Yayın: Substack (https://substack.com)
    Tarih: 18 Mayıs 2026
    Link: https://jonathanshedler.substack.com/p/therapist-ethics-is-really-about

    Bu metin psikodinamikblog.com tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır. Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir. Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • Terapi Fenomenleri İçgörü Değil, Yanılsama Satar

    Bu yazı, terapi fenomenlerinin çoğu zaman kişiye “sen mağdursun ve iyisin; suçlu başkasıdır ve o kötüdür” mesajını vererek bölme ve yansıtma gibi ilkel savunmaları güçlendirdiğini ileri sürüyor. (Editoryal)


    Mesajları neden karşılık bulur ve neden yanıltıcıdır?

    İyi olan her şey bedel gerektirir; karakterin gelişimi ise bedeli en ağır olan şeylerden biridir. Size masumiyetinize, yanılsamalarınıza ve kesinlik duygunuza mal olacaktır.

    Sheldon Kopp

    Terapi-fenomen kültürünün [therapy-influencer culture] temel bir mesajı vardır.

    Basitçe şöyle ifade edilebilir:

    • Sen mağdursun ve iyisin.
    • Suçlu olan başkasıdır ve o kötüdür.

    Bu iyi hissettirir çünkü içgörü ve öz-farkındalık için çabalayan yanımızla değil, savunmalarımızla aynı safta yer alır. Uzun vadede bu mesaj, derinden kendine zarar vericidir.

    İş Başındaki Savunmalar

    Bu mesaj iki özgül savunmayı güçlendirir:

    • Bölme [splitting]
    • Yansıtma [projection]

    Bunlar, tüm savunmalar içinde bedeli en ağır olanlar arasındadır.

    Bölme, duyguları bölmelere ayırdığımız; kendiliği [self] ve ötekileri [other] tümüyle iyi ve tümüyle kötü şeklindeki ikili kategorilere ayırdığımız bir dissosiyasyon biçimidir. Bu, gerçeklik algımızı çarpıtır; çünkü insanlar siyah-beyaz kategoriler hâlinde var olmazlar. İnsanlar karmaşık ve çelişkilidir; grinin tonlarında var olurlar.

    Bir kişi kendiliğin istenmeyen yönlerini -öfke, kötücüllük, saldırganlık, nefret, zalimlik ve bencillik gibi- bölmelere ayırıp reddettiğinde, bunlar başkalarına yansıtılır. Buna ilkel yansıtma [primitive projection] denir. Böylece kendimizi erdemli, masum, suçsuz -iyinin deposu- olarak görürüz. Ötekini ise nefret dolu ve kötü -kötünün deposu- olarak görürüz.

    Maliyet

    Bu savunmalara ilkel ya da bedeli ağır savunmalar deriz; çünkü kendilik-algılarımızı ve dolayısıyla dünyada işlev görme kapasitemizi çarpıtırlar. İçsel durumlarımızı doğru biçimde tanıyamayız ya da kendimizi olduğumuz gibi göremeyiz. Yanılsamalarımızı görür ve onlara inanırız.

    Bu, deneyimlerimizden öğrenemeyeceğimiz, duygusal olarak büyüyemeyeceğimiz, başkalarıyla sahici biçimde bağ kuramayacağımız ya da samimi yakınlık deneyimleyemeyeceğimiz anlamına gelir.

    Aynı şekilde, başkalarının içsel durumlarını doğru biçimde algılayamayız ya da onları oldukları gibi göremeyiz. Bunun yerine, kendi yansıtmalarımızı görürüz. Böylece kişilerarası dünyada etkili biçimde işlev göremez ya da ilişkilerimiz aracılığıyla büyüyemeyiz.

    Nihayetinde, kendi savunmalarımızın mahkûmları hâline geliriz.

    Bu savunmalar yalnızca kişisel olarak bedeli ağır savunmalar değildir. Aynı zamanda toplum için de yıkıcıdır. Çünkü kötülüğü, saldırganlığı ve nefreti başkalarına yansıttığımızda ve onları kötü ve tehlikeli olarak görmeye başladığımızda, onlara saldırmakta kendimizi haklı hissederiz. En kötü dürtülerimizi serbest bırakırız.

    Ama biz bunu böyle görmeyiz. Nefret dolu ve yıkıcı biçimlerde davransak bile, kendimizi haklı; davamızı ise adil görürüz.

    Dünyadaki pek çok çatışma ve kutuplaşmanın kaynağı budur.

    Karakterin gelişimi, yanılsamalarınıza mal olacaktır. Terapi-fenomen kültürü ise onları size geri satar.

    Neden İşe Yarar

    Söz konusu mesaj, popüler kültür “terapi” fenomenlerinin -sosyal medya hesapları milyonlarca takipçi çeken ve kitapları satan kişiler- temel mesajıdır:

    • Sen mağdursun ve iyisin.
    • Suçlu olan başkasıdır ve o kötüdür.

    O, gerçek acıya seslenir ve o anda çok iyi hissettirir. Kim haklı olanın kendisi, haksız olanın ise başkası olduğuna inanmak istemez ki?

    Bu yüzden yayılır.

    Bu yüzden ne aradığımızı sormamız gerekir:

    Hızlı bir mutluluğu [immediate high] mu?

    Yoksa uzun vadeli büyüme ve değişime götüren dürüst duygusal çalışmayı mı?

    Seçim budur.


    Editoryal Notlar

    Yazar: Jonathan Shedler
    Başlık: Therapy Influencers Sell Illusion, Not Insight
    Yayın: Substack (https://substack.com)
    Tarih: 4 Mayıs 2026
    Link: https://jonathanshedler.substack.com/p/therapy-influencers-sell-illusion

    Bu metin psikodinamikblog.com tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır. Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir. Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • Psikoterapide “Teknikler”e Karşı Bir Argüman

    Bu yazı, psikoterapide “terapötik ilişki tekniği” ile “teknikler” arasındaki ayrımı merkeze alarak, hazır müdahale paketlerinin terapi ilişkisini nasıl zayıflatabileceğini tartışıyor. Yazıya göre teknikler hastayı edilgin bir konuma yerleştirebilir, terapisti ise hastanın psikolojisini birlikte anlamaya çalışan bir işbirlikçiden çok “sorunu çözen” otoriter bir figür gibi konumlandırabilir. Oysa kişilik değişimini hedefleyen psikoterapide esas mesele, hastanın içsel çatışmalarını bastırmak ya da aşmak değil, onları yargılayıcı olmayan bir terapötik ilişki içinde keşfetmek, anlamlandırmak ve bütünleştirmektir. (Editoryal)


    Teknikler terapisti cevaplara sahip olan doktor konumuna yerleştirir.

    Ana Noktalar

    • Teknikler, hastayı edilgin bir role yerleştirir; oysa neredeyse tüm kişilik değişimi terapilerinde amaçlardan biri, hastanın faillik duygusunu [sense of agency] geliştirmektir.
    • Teknikler, hastaların içsel çatışmalarını çözümlemekten ziyade onların üstesinden gelmeyi amaçlar.
    • Teknikler herkesin aynı olduğunu varsayar; oysa anksiyetelerin, depresyonların ve travma tepkilerinin çok büyük bir kısmı kendine özgüdür.

    Amerikan Psikoloji Derneği’nin [American Psychological Association] (2012) tüm psikoterapi araştırmalarını özetleyen “Psikoterapinin Etkililiğinin Tanınmasına İlişkin Karar”ı, arzu edilen sonuçlara ulaşmada terapötik ittifakın [therapeutic alliance] herhangi bir özgül terapi “markası”ndan ya da terapi türünden daha önemli olduğunu vurgulamıştır. Bunun, terapinin gündelik uygulaması açısından sonuçları nelerdir?

    “Teknik” Sözcüğünün Anlamları

    Psikoterapi alanında technique sözcüğünün iki ayrı anlamı vardır. “Bir teknik” [A technique] terapistin hastaya yardımcı olma çabası içinde uygulayabileceği rutin bir müdahaleyi ifade eder; örneğin bilişsel-davranışçı terapide ev ödevi verilmesi, Gestalt terapinin “boş sandalye” çalışması ya da çözüm odaklı terapinin “mucize sorusu” gibi. Kılavuzlu hale getirilmiş [manualized] tedaviler, bu tür teknikler dizisinden oluşur. Öte yandan, belirli ya da belirsiz artikel olmaksızın kullanılan “teknik”, terapistin hastaya yardım etmek için kullandığı davranışlar yelpazesine; yani terapi ilişkisini tanımlayan davranışlara gönderme yapar. Bunlar, seansa zamanında başlamak, sır saklamak ve hastanın yaşamı hakkında yargıda bulunmaktan kaçınmak gibi davranışları içerebilir. Bir psikoterapiyi, alt yöntem [subroutine] anlamında tek bir teknik bile kullanmadan bütünüyle yürütebilirsiniz; fakat ikinci anlamıyla terapötik ilişki tekniği olarak nitelendirilebilecek bir beceriler kümesi olmaksızın herhangi bir ilişkiye katılamazsınız. Teknik her yerde mevcut olsa da, bu sözcüğü yalnızca, nasıl yapılacağına ilişkin tavsiye üreten ilişki türleri için kullanırız; örneğin ebeveynlik tekniği, cerrahi teknik ve cinsel teknik gibi.

    Hem teknik hem de terapötik ilişki tekniği, terapinin amaçlarını ilerlettikleri ölçüde seçilmelidir -bu amaç ister “gelişim” gibi belirsiz, ister okul için ders çalışmak ya da sosyal ilişkileri geliştirmek gibi daha özgül olsun. [Bu yazıda “teknikler” (techniques), terapistin uyguladığı tekil müdahaleleri; “teknik” (technique) ise terapistin terapi ilişkisini kurma, sürdürme ve hastayla çalışma biçimini ifade eder. Biz aradaki farkı gözetmek adına, çeviride “techniques” için terapötik ilişki tekniği ifadesini kullanacağız.] Tekniklerle (ödevler ya da paketlenmiş fikirler gibi) ilgili sorun , psikoterapide en iyi işleyen tekniği, (yani ilişki türünü) zayıflatmalarıdır.

    Psikoterapi derken, hastanın sorunlu kişilik örüntülerini değiştirmek üzere tasarlanmış bir ilişkiyi kastediyorum. Danışmanlık, rehberlik, tavsiye, arkadaşlık, hekimlik ve mentorluk kuşkusuz değerli ilişki türleridir. Bununla birlikte Freud, 1895’ten bile önce, hastaların bilgece öğütleri izlemediklerini, iyi tavsiyeleri uygulamadıklarını ya da cesaretlendirmeye karşılık vermediklerini fark etmeye başlamıştı. Kişilik değişimi üzerinde çalışan iyi terapistler bugün, kendi tekniklerinin hastanın psikolojisinin gizli kalmış parçalarını terapi ilişkisine davet edecek biçimde örgütlenmesi gerektiğini; bu gizli parçaların terapi ilişkisi içinde onaylanma, moral desteği ya da yaşam tüyoları ile değil, içsel çatışmaların çözümlenebileceği yargılayıcı olmayan bir alanla karşılaşması gerektiğini bilirler.

    Terapötik ilişki tekniği ile teknikler arasında ilk bildirilen terapi çatışması, Anna O.’nun Freud’a, içsel benliğini açığa çıkarmasını sağlamak için kullandığı tekniklerin rahatsız edici olduğunu söylemesiyle ortaya çıktı. Anna O., kendi adlandırmasıyla “konuşma terapisi”ni [talk therapy] öne çıkardı; Freud’un dehası ise onu dinlemesi ve en içteki düşüncelerini açığa çıkarmasını sağlamak için elini alnına koyarak baskı uygulamaktan vazgeçmesiydi.

    Bugün şöyle diyebiliriz: Teknikler hastayı edilgin bir role yerleştirir; oysa neredeyse tüm kişilik değişimi terapilerinde örtük amaçlardan biri, hastanın faillik duygusunu geliştirmektir. Teknikler ayrıca zararlıdır; çünkü hastaların içsel çatışmalarını çözümlemekten ziyade onların üstesinden gelmeye çalışırlar. Sanki hastaların kendilerini terapiste açma, hatta davranışlarını değiştirme konusundaki tereddütleri, ezilip geçilmesi gereken bir saçmalıkmış gibi ele alınır. Hastanın direncini saçmalık gibi ele almak, terapisti bütünüyle masum; aklı başında herhangi bir kişinin kendini açmak isteyeceği bilge ve iyi huylu bir figür olarak resmeder.

    Başka bir deyişle, teknikler terapinin hekime yapılan bir ziyaret gibi olduğu mesajını verir; kişinin ve sorunun tıbbileştirilmesi de beraberinde kendine özgü güçlükler getirir. Bu, her iki taraf için de çekicidir; çünkü terapist kendisini bilge ve sorun çözücü biri olarak hissetmek ister, hasta ise doktorun sorunu çözebileceğinin kendisine söylenmesini ister. Tekrar belirtmek gerekirse, sorun çözülebilir nitelikteyse sorunları çözmek elbette iyidir; fakat çoğu depresyon, anksiyete ve travma tepkisi bir “çözüm”den ziyade, kendiliğin çatışan parçalarının kabulünü ve bütünleştirilmesini gerektirir. Tekniklerin kullanımı ayrıca terapistin kahraman olduğu, hastanın ise “zor durumdaki kurtarılmayı bekleyen genç kadın” rolünü oynadığı izlenimini de verir. Genellikle hastanın ebeveyni, partneri ya da toplum “kötü karakter” rolüne yerleştirilir; böylece terapi, keşif ve çözümleme süreci olmaktan çok bir kurtarma operasyonuna dönüşür.

    Hastaları İnsandışılaştırma

    Teknikler insandışılaştırıcıdır [dehumanizing]; çünkü bütün hastaları aynıymış gibi ele alırlar. Cerrahi tekniklerin önerilebilir olmasının nedeni, önemli açılardan bütün bedenlerin birbirine benzemesidir. Ebeveynlik tekniklerinin önerilebilir olmasının nedeni de, önemli açılardan bütün çocukların birbirine benzemesidir. Fakat çocuklar okul çağına geldiklerinde, birbirlerinden teknikleri kuşkulu hale getirecek ölçüde farklılaşmış olurlar. Benzer biçimde, bir cerrah gerçek bir uzmanlık geliştirdiğinde, apandisit ameliyatı gibi rutin işlemler bile, hastanın iç anatomisi ortaya çıktığında cerrahın değerlendirmesine tabi olan kılavuzlara dönüşür. Teknikler herkesin aynı olduğunu varsayar; oysa anksiyetelerin, depresyonların ve travma tepkilerinin çok büyük çoğunluğu kendine özgüdür.

    Bireysel terapinin tekniği (geniş anlamda) bile, hasta ile terapistin problemi ve problemin hastanın kişiliğiyle ilişkili olup olmadığını anlamalarından önce hazır biçimde belirli değildir. Örneğin iyi bir terapist, kişilik değişimini amaçlayan bireysel terapide otobiyografik bilgilerini belki hiçbir zaman açığa vurmayabilir; fakat aynı terapist ilk görüşmeye, bu tür bir terapinin önerileceğini baştan bilerek başlamaz.

    Teknikler hastayı insandışılaştırdığı, hastayı edilgin bir role yerleştirdiği ve terapisti, hastanın psikolojisini birlikte keşfetme ve anlamlandırma sürecinde bir işbirlikçi olmaktan ziyade kahramanvari ve iyi huylu bir figür olarak tanımladığı için, hastalar tekniklere, güçsüz konumdaki insanların kendinden emin ve haklılığına fazlasıyla inanmış otoriteye sıklıkla verdikleri tepkiye benzer bir tepki verirler: Hastalar tekniklerin kullanımını bilinçli olarak takdir eder ve teşvik ederler, fakat iyileşmezler. İyi terapistler, hastalardan gelen takdir daha kazançlı olsa bile, takdir edilmek ile iyileşme arasındaki farkı bilirler.


    Editoryal Notlar

    Yazar: Michael Karson, Ph.D., J.D.
    Başlık: An Argument Against “Techniques” in Psychotherapy
    Yayın: Psychology Today – Feeling Our Way
    Tarih: 25 Nisan 2022
    Link: https://www.psychologytoday.com/us/blog/feeling-our-way/202204/argument-against-techniques-in-psychotherapy

    Bu metin psikodinamikblog.com tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır. Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir. Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • Psikodinamik Psikoterapiye Problem Odaklı Bir Yaklaşım

    Bu yazıda Psikiyatrist Fredric N. Busch psikodinamik psikoterapinin problem odaklı bir biçimde nasıl uygulanabileceğini anlatıyor. Problem odaklı psikodinamik psikoterapi sürecinde kişinin belirtileri, ilişki sorunları ve tekrar eden yaşam örüntüleri birlikte ele alınır. Psikoterapist, bu sorunların altında yatan duyguları, çatışmaları, savunmaları ve aktarım süreçlerini anlamaya çalışır. Böylece kişi/danışan yalnızca sorunlarını fark etmekle kalmaz; onları düşünme, yönetme ve onlarla ilgili yeni davranış biçimleri geliştirme kapasitesi de kazanır. (Editoryal)


    Problemleri belirlemek, psikodinamik psikoterapinin odaklı ve etkili kalmasına yardımcı olur.

    Ana noktalar

    • Problem odaklı psikodinamik terapi [problem-focused psychodynamic therapy], hastanın değiştirmek istediği özgül sorunların belirlenmesiyle başlar.
    • Psikodinamik bir formülasyon [psychodynamic formulation], mevcut sorunları stresörlerle, erken dönem deneyimlerle/yaşantılarla, çatışma ve savunmalarla ilişkilendirir.
    • Hastalar tetikleyicileri ve çatışmaları tanıma, sorunları daha etkili biçimde yönetme becerileri geliştirir.

    Psikodinamik psikoterapi, başka birçok terapi türünün geliştirilmiş olmasına rağmen, Amerika Birleşik Devletleri’nde en yaygın uygulanan psikoterapötik yaklaşımlar arasında yer almaya devam etmektedir (Norcross ve ark., 2023). Piskodinamik psikoterapi Sigmund Freud ve onu izleyen birçok psikanalist tarafından geliştirilen psikanalizden türemiştir ve tipik olarak haftada bir ila iki seansı içerir.

    Psikanalitik kurama göre insanlar öfke, bağımlılık ve cinsel arzular gibi belirli duygularla ve düşüncelerle ilgili çatışmalar yaşarlar. Bu dürtü ve düşüncelerin zarar verebileceğini öngördükleri için, insanlar onları bastırma eğilimindedirler ve bunlar bilinçdışı hâle gelebilir. Bununla birlikte, bastırılmış olmalarına rağmen, ifade bulmak için baskı yapmayı sürdürürler; anksiyeteyi, suçluluğu ya da bu tür hislere karşı savunma yollarını tetiklerler. Örneğin öfke, bilinçli farkındalığa ulaşmasa da, başkalarına zarar verme olasılığına ilişkin suçluluk ya da anksiyete yaratabilir. Tetiklenen savunmalar, öfkenin inkâr edilmesine, pasif agresif biçimde ifade edilmesine ya da kişinin kendisine yönelmesine yol açabilir; bu da yoğun öz eleştiriye ve muhtemelen depresyona neden olabilir.

    Bu çatışmalar, bireylerin bakımverenlerle olumsuz çocukluk ilişkileri yaşamış olmaları ya da acı verici veya travmatik olaylara maruz kalmış olmaları durumunda genellikle daha güç yönetilir ve daha yoğun hâle gelir. Bu yaşantılar, öfke ve bağımlılık etrafında daha da yoğun duygulara ve çatışmalara neden olabilir. Yargılama, eleştiri ya da ihmal içeren ebeveyn tutumları da kişinin kendisine ilişkin olumsuz görüşlere ve başkalarına yönelik olumsuz beklentilere yol açabilir; bunlar yetişkinliğe kadar sürer ve ruh sağlığını olumsuz yönde etkiler. Kişinin kendisine ilişkin olumsuz görüşleri ve başkalarına yönelik beklentileri, erken yaşamdan günümüzdeki ilişkilere “aktarılır”.

    Psikanalitik tedavinin temel düşüncesi, insanların problemlerinin gizli kaynaklarının farkına varmalarına yardımcı olmanın, bu problemlerden rahatlama sağlamanın bir yolu olduğudur. Bireyler suçluluk taşıyan, bağımlılık arzularının ya da cinsel arzularının daha fazla bilincine vardıkça, bunlara daha etkili biçimde tahammül etmeyi ve bunları daha etkili biçimde ifade etmeyi öğrenirler; böylece utanç ve suçluluk azalır. Bu çatışmalar, aktarım olarak bilinen şey içinde, terapistle de ortaya çıkar ve bu nedenle terapötik ilişki içinde doğrudan gösterilebilir ve ele alınabilir. Örneğin hastalar, terapist kendilerine yardım etmek için orada bulunurken, terapistin kendilerine karşı yargılayıcı olacağını öngörebilirler. Çatışmalı düşünceler ve hisler, duyarlı, empatik ve yargılayıcı olmayan bir terapistle tartışıldığında suçluluk ve utanç hafifler.

    Problem Odaklı Psikodinamik Psikoterapi

    Psikodinamik psikoterapi mükemmel bir tedavidir; ancak kullanımıyla ilişkili bazı sorunlar olmuştur. Bunlardan biri, kavramların çoğu zaman son derece karmaşık biçimlerde betimlenmiş olmasıdır. Potansiyel hastalar ve hatta ruh sağlığı öğrencileri bile tedavinin ne sunduğuna ilişkin her zaman açık bir kavrayışa sahip değildir. Yazılarımın amaçlarından biri, bu kavramları ve klinik müdahaleleri daha anlaşılır ve kullanıcı dostu hâle getirmek olmuştur. İkinci bir problem, tedavinin oldukça odaksız hâle gelebilmesidir; hastalar ve terapistler ne üzerinde çalıştıklarının izini kaybedebilirler. Benim yaklaşımımda, yani problem odaklı psikodinamik psikoterapide (Busch, 2022), terapist ve hasta, hastanın özgül problemlerini tanımlamak ve bunlara odaklanmayı sürdürmek için birlikte çalışır. İnsanların terapiden, bu problemlerin ne olduğunu ve bunları kendi başlarına nasıl ele alabileceklerini anlayarak ayrılmaları önemlidir.

    Problem odaklı psikodinamik psikoterapide terapist ve hasta, bireyin tedaviye getirdiği özgül problemleri (belirtiler, davranışsal güçlükler, kişilikle ilgili meseleler ve ilişki çatışmaları) belirlemek için birlikte çalışır. Ardından terapist, hastanın problemleri çevreleyen bağlamları, duyguları ve tetikleyicileri araştırmasına yardımcı olur; böylece bunları neyin başlattığı ya da kötüleştirdiği daha iyi belirlenebilir ve ele alınabilir. Terapist ve hasta, her bir güçlük alanını anlamak için psikodinamik formülasyon ya da harita olarak adlandırılan şeyi ayrıntılandırır. Formülasyon; problemlere etki eden erken dönem yaşam deneyimlerini, kendilik değerlendirmelerini, başkalarına yönelik beklentileri, çatışmaları ve savunmaları içerir. Bu formülasyon, çeşitli problemleri hafifletmek ve gerekli davranışsal ve ilişkisel değişiklikleri yapmak için müdahaleleri hedeflemeye yönelik bir çerçeve olarak kullanılır.

    Örneğin, 40 yaşında bir kadın olan Jane, belirgin anksiyete ve depresyon tarif ederek terapiye geldi; terapisti bunları ele alınması gereken iki temel problem olarak belirledi. Bu belirtileri çevreleyen koşullar ve hisler araştırıldığında, bunların yargılayıcı ve baskı kuran patronu tarafından tetiklendiği açıklık kazandı. Bazı insanlar patronunun yaptığı yorumlardan ya da taleplerden yalnızca orta düzeyde etkilenmiş olabilecekken, Jane bunlardan derinden etkileniyor ve mesai saatleri dışında bile zihinsel olarak bunlarla meşgul oluyordu. Erken yaşamı araştırıldığında, zorbalık yapan, sert ve eleştirel bir babayla büyüdüğü ortaya çıktı; bu baba, Jane’e kendisini memnun etmek için asla yeterince şey yapamayacağını hissettiriyordu. Bu çocukluk yaşantılarının etkisini fark etmek, iş yerinde duygudurumunun neden bu kadar etkilendiğini anlamasına yardımcı oldu; oysa meslektaşı Susan, patronun yorumlarından kesinlikle hoşlanmamasına rağmen, bunların çoğunu “patronluk taslama” olarak geçiştiriyordu.

    Formülasyonunun bir parçası olarak belirlenen bir başka alan, anksiyetesine, depresyonuna ve patronuna verdiği tepkilere etki eden olumsuz kendilik görüşleri [self-view] ve ötekilere yönelik beklentileriydi. Nitekim Jane, bu işe girmeden önce de kendisini yetersiz biri olarak görmüş ve arkadaşları da dâhil olmak üzere başkalarının kendisine karşı yargılayıcı olmasını beklemişti. Jane’in bu görüşlere meydan okumasına yardımcı olmak önemliydi; örneğin mesleki ve sosyal açıdan oldukça başarılı olduğu belirtiliyordu. Ayrıca Jane’in, patronunun davranışına yönelik yoğun öfkesi konusunda çatışma yaşadığı ve bu öfkeyi tanımakta zorlandığı ortaya çıktı. Öfkeli hislerini bastırma ve bunları kendisine yöneltme eğilimindeydi. Öfkesinin farkına vardıktan sonra, bunu ifade edebileceğinden ve bunun da patronunun yanıt olarak daha eleştirel hâle gelmesine neden olabileceğinden korktu. Bu nedenle Jane, patronuna aşırı çalıştırıldığını hissettiğini söylemekten korkuyordu. Ancak Susan’dan, fazla çalışmaya ilişkin kaygılarını dile getirdiğinde patronun duyarlı olduğunu öğrendi.

    Bu meseleleri ele almanın önemli bir yeri, terapistiyle olan ilişkiydi; Jane, terapistinin sert ve eleştirel bir otorite figürü olacağını öngörüyordu. Nitekim bu durum, terapiste yönelik beklentilerini nasıl çarpıttığını göstermek için bir fırsat yarattı. Ancak aktarım yalnızca terapistlerle ortaya çıkmaz: Jane, genel olarak başkalarının kendisini sert biçimde yargılamasını beklediğini ve bunun da yakın ilişkilerden gereksiz yere kaçınmaya yol açtığını öğrendi. Terapide geçen üç ayın ardından anksiyetesi ve depresyonu belirgin ölçüde azalmıştı ve iş yerindeki gerilimler hakkında patronuyla iletişim kuruyordu.

    Psikodinamik Becerilerin Geliştirilmesi

    Bu terapide insanlar geri adım atmayı, problemleri üzerine düşünmeyi ve onları ele almayı öğrenirler. Güçlüklerini artırması muhtemel bağlamları ve duyguları belirleme ve bu tetikleyicileri ele almak için adımlar atma kapasitesi geliştirirler. Erken dönem öykülerinin problemleri üzerindeki etkisini tanımayı ve ele almayı öğrenirler. Kendilerine ve başkalarına ilişkin sahip oldukları olumsuz görüşleri ve beklentileri belirleme ve bunlarla yüzleşme kapasitesi geliştirirler. Çatışmaya neden olan ve problemleri artıran hisleri ve fantezileri tanıma ve yönetme becerisi kazanırlar. Son olarak, tedavi yeni davranış biçimlerini deneme ve kişilerarası çatışmayı daha iyi yönetme kapasitesinin gelişmesine yardımcı olur. Bu yetileri psikodinamik beceriler [psychodynamic skills] olarak adlandırıyorum.

    Referanslar

    Busch, F.N. Problem Focused Psychodynamic Psychotherapy. Arlington, VA, American Psychiatric Press, 2022.

    Norcross, J. C., Pfund, R. A., & Prochaska, J. O. (2023). Psychologists conducting psychotherapy in 2022: Current practices and historical trends. Professional Psychology: Research and Practice.


    Editoryal Notlar

    Yazar: Fredric N. Busch, MD
    Başlık: A Problem-Focused Approach to Psychodynamic Psychotherapy
    Yayın: Psychology Today – Skills Training in Psychodynamic Psychotherapy
    Tarih: 12 Mart 2026
    Link: https://www.psychologytoday.com/us/blog/skills-training-in-psychodynamic-psychotherapy/202603/a-problem-focused-approach-to

    Bu metin psikodinamikblog.com tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır.

    Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir.

    Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • Psikoterapide Sahte Empati

    Jonathan Shedler bu yazısında, psikoterapide “empati” [emphaty] olarak adlandırılan tutumun her zaman gerçek empati anlamına gelmediğini tartışıyor. Gerçek empati, hastanın yalnızca incinmiş, muhtaç ya da kırılgan yanlarına değil; öfke, haset, gücenmişlik, saldırganlık ve yıkıcılık gibi kabul edilmesi daha zor duygularına da açık olmayı gerektirir. (Editoryal)


    Birçok terapistin “empati” dediği şey, aslında empati değildir.

    Terapistler “empati” hakkında konuşmayı severler. Kim empati istemez ki? Sorun şu ki, birçok terapistin bu sözcükle kastettiği şey aslında empati değildir.

    Psikolojinin en derin içgörüsü, tek bir zihinden [mind] ibaret olmadığımızdır. Birçok zihinden ibaretizdir. Çoklu, çoğu zaman birbiriyle çelişen hislerimiz vardır. Bilinçli ve bilinçdışı deneyim katmanlarımız vardır. Yüzeyde olan şey hiçbir zaman hikâyenin tamamı değildir.

    O hâlde şunu sormamız gerekir: Deneyimin çoklu katmanları göz önüne alındığında, terapist hastanın hangi parçasıyla “empati kuruyor”?

    Uygulamada yanıt genellikle aynıdır: Terapist, hastanın incinmiş, muhtaç parçalarıyla “empati kurar”. Ardından terapist teselli eden, besleyen ve bakımveren tamamlayıcı rolü üstlenir.

    Sorun şu ki, bu durum hastanın aynı derecede gerçek olan diğer tüm parçalarını dışarıda bırakır: öfke, haset, gücenmişlik, nefret, garez, rekabet, yıkıcılık, saldırganlık.

    Terapist, hastanın deneyiminin bu parçalarını kabul etmediğinde, hasta da onları kabul edemez. Hisler yeraltına iner ve öz farkındalık fırsatları kaybedilir. Terapist ve hasta, birbirlerinin savunmalarıyla gizli bir işbirliği içine girer ve sahte bir kendilik [false self] sunarlar. Kabul edilen hisler kendiliğin kabul edilebilir versiyonu hâline gelir; geri kalanı ise reddedilir.

    Tanınmayan [varlığı kabul edilmeyen] şey üzerinde çalışılamaz.

    Bu yüzden yeniden sormamız gerekir: Terapist hastanın hangi parçasıyla empati kurmaktadır ve hangi parçalar yok sayılmaktadır [erasure]?

    “Empati” denen şey, terapist için rahat olan ya da terapistin kendisini şefkatli ve besleyici biri olarak görmesini destekleyen hislere seçici biçimde dikkat yöneltmenin bir gerekçesi hâline gelebilir.

    Gerçek empati, hastanın deneyiminin tüm yelpazesine açık olmaktır; yalnızca terapistlerin özdeşim kurmasının en kolay olduğu incinmiş parçalarına değil, aynı zamanda öfkesine, hasedine, garezine ve saldırganlığına da.

    Bundan daha azı yok saymadır, empati değil.


    Editoryal Notlar

    Yazar: Jonathan Shedler
    Başlık: What Is Therapy For?
    Yayın: Substack (https//:substack.com)
    Tarih: 20 Nisan 2026
    Link: https://jonathanshedler.substack.com/p/pseudo-empathy-in-psychotherapy

    Bu metin psikodinamikblog.com tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır.

    Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir.

    Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • Nancy McWilliams İle Kişilik Yapısının Psikodinamik Bir Anlayışı (Röportaj)

    Dr. Dave: Bugünkü programda tanınmış psikanalist ve yazar Dr. Nancy McWilliams ile konuşacağım. Kişilik yapısının [personality structure] anlaşılması ve bunun psikanalitik tanı [psychoanalytic diagnosis] ve terapideki rolü üzerine konuşacağız. New Jersey Eyalet Üniversitesi Rutgers’ta Uygulamalı ve Profesyonel Psikoloji Enstitüsü’nde öğretim üyesi olan Nancy McWilliams, ilk kez 1994’te yayımlanan ve 2011’de gözden geçirilen Psychoanalytic Diagnosis: Understanding Personality Structure in the Clinical Process [Psikanalitik Tanı: Klinik Süreç İçinde Kişilik Yapısını Anlamak] adlı kitabın yazarıdır. Ayrıca Psychoanalytic Case Formulation [Psikanalitik Vaka Formülasyonu] ve Psychoanalytic Psychotherapy: A Practitioner’s Guide [Psikanalitik Psikoterapi: Bir Uygulayıcı Rehberi] adlı eserlerin de yazarıdır ve aynı zamanda Psychodynamic Diagnostic Manual’ın [Psikodinamik Tanı Kılavuzu] yardımcı editörlerinden biridir.

    Amerikan Psikoloji Derneği’nin [American Psychological Association] Psikanaliz Bölümü’nün eski başkanıdır ve Psychoanalytic Psychology dergisinin editör kurulunda yer almaktadır. Pek çok ödülün sahibi olan Dr. McWilliams, psikanalitik psikoterapi ve süpervizyon, psikodinamik tanı ile tedavi arasındaki ilişki, DSM tanı sistemine alternatif yaklaşımlar, feminist kuram ile psikanalitik bilginin entegrasyonu, psikanalitik anlayışın çeşitli klinik popülasyonların sorunlarına uygulanması, özgecilik, narsisizm, travma ve dissosiyatif bozukluklar alanlarında uzmanlaşmıştır. Şimdi söyleşiye geçiyoruz.

    Dr. Dave: Dr. Nancy McWilliams, Shrink Rap Radio’ya hoş geldiniz.

    McWilliams: Çok teşekkür ederim. Burada olmaktan memnunum.

    Dr. Dave: Ben de sizi programda ağırlamaktan memnunum; bu, California Institute of Integral Studies’te ders veren ve aynı zamanda Shrink Rap Radio’nun büyük bir hayranı olan Philip Brooks’un ısrarı sonucunda gerçekleşti, kendisi sizi programa davet etmemi özellikle önerdi.

    McWilliams: Lütfen kendisine benim adıma teşekkür edin.

    Dr. Dave: Evet, edeceğim. Sizinle özel bir bağlantısı olup olmadığından emin değildim. California Institute’ta ders verdiniz mi?

    McWilliams: Evet, orada bulundum. İlginç bir programları var.

    Dr. Dave: Peki. Şu anda neredesiniz?

    McWilliams: Batı New Jersey’deyim, ancak Rutgers Üniversitesi’nde, Uygulamalı ve Profesyonel Psikoloji Enstitüsü’nde ders veriyorum; yani terapist yetiştiren bir doktora programında [Psy. D.] programında öğretim üyesiyim.

    Dr. Dave: Anladım. Özgeçmişinize baktığımda aynı zamanda kurul onaylı bir psikanalist olduğunuzu görüyorum, fakat lisans derecenizin siyaset bilimi alanında olduğunu da fark ettim; bu nedenle siyaset biliminden psikanalize nasıl geçtiğinizi merak ediyorum.

    McWilliams: Aslında bu biraz daha ters yönde oldu. Ben her zaman insanlarla, insanların neden oldukları gibi davrandıklarının daha derin anlamlarıyla ve bireysel farklılıklarla ilgileniyordum. 1960’ların başında Oberlin College’a psikoloji bölümü öğrencisi olmak üzere gittiğimde, giriş dersini ikinci sınıfa gelmeden alamıyordunuz ve bu ders iki dönemlik, haftada dört saatlik, katı biçimde hayvan deneylerine odaklanan bir dersti; dolayısıyla insanlar hakkında konuşmaya ancak üçüncü sınıfta başlayabiliyordunuz. Buna karşılık Siyaset Bilimi bölümünde en baştan itibaren insanlar hakkında konuşuluyordu, bu yüzden bunun daha uygun bir genel bölüm olacağını düşündüm.

    Dr. Dave: İlginç. Ben de lisans öğrencisiyken aynı durumla karşılaştım; psikoloji bölümünü seçmeyi düşünüyordum. Ama işin sonunda her şeyin fare deneyleri üzerine olduğu ortaya çıktı ve hoca dönemin başında sınıfa şunu söylemişti: eğer kendi kişisel özellikleriniz ya da arkadaşlarınızın özellikleri hakkında bir şeyler öğrenmek için buradaysanız, yanlış yerdesiniz; psikoloji, hayvan ve insan davranışının bilimidir. [Gülüşmeler.]

    McWilliams: Evet, o zamanlar genel kabul gören yaklaşım buydu.

    Dr. Dave: Evet, evet. Neyse ki biraz değişti.

    McWilliams: Bu nedenle siyasal teori okudum, çünkü orada insan motivasyonu siyasal teoriler üzerinden tartışılıyordu. Üçüncü sınıfta hocam bana Freud’un Civilization and Its Discontents kitabını verdi ve yüksek onur tezim [honors thesis] için Freud’un siyasal kuramını bir tür türetmeye çalışmanın ilgimi çekebileceğini söyledi; bu, psikanalitik bir metni ilk okuyuşumdu ve beni derinden etkiledi.

    Dr. Dave: Yani tabiri caizse “ağa takıldınız”.

    McWilliams: Evet, aynen öyle.

    Dr. Dave: Şimdi, sanırım sahada psikanalist olarak eğitim almamış olan, hatta kendilerini psikanalitik psikoterapi uygulayıcısı olarak bile görmeyen pek çok terapist var; buna rağmen bu kişiler kişilik yapısına ilişkin psikanalitik anlayışa değer veriyorlar. Bu sizin gözleminizle örtüşüyor mu?

    McWilliams: Kesinlikle. Bu, benim de açıkça deneyimlediğim bir durum.

    Dr. Dave: Psikodinamik kişilik anlayışının sürekliliğini nasıl açıklıyorsunuz?

    McWilliams: Şey, bence her şeyden önce bu, yalnızca özellikleri listelemekle yetinmeyen, şeylere anlam kazandırmaya çalışan bir kişilik anlayışıdır. Farklı insanların temel uğraşlarının ne olduğunu anlamaya çalışır. Ve insanlar anlam üreten ve anlam arayan varlıklardır. Bence [bu arayış] aynı zamanda sezgisel olarak da karşılık bulur.

    İnsanlar, kişilik farklılıklarının psikanalitik açıklamalarına yanıt verirler ve arkadaşlarını ve kendilerini daha iyi anlamalarını sağlayan ‘aha’ deneyimleri yaşarlar. Ve -ama bunun yanıtın büyük bir parçası olduğunu düşünmüyorum- psikanalitik bir perspektiften bireysel farklılıkları yakından gözlemleyen kişilerden ortaya çıkan kişilik farklılıklarına ilişkin son derece güçlü bir ampirik destek de vardır.

    Dr. Dave: Evet, bu bir bakıma bir sonraki soruma götürüyor. Orada tamamlamak istediğiniz devam niteliğinde bir düşünceniz var mıydı?

    McWilliams: Evet, sadece şunu ekleyecektim: Bunun yararlı olduğunu düşünüyorum; yöneliminiz bilişsel davranışçı olsa bile ya da madde kötüye kullanımı bozuklukları alanında çalışan biri olsanız bile, yardım etmeye çalıştığınız kişinin kişiliği hakkında bir şeyler bilmek işe yarar.

    Dr. Dave: Evet, buna kesinlikle katılıyorum ve yıllar içinde şunu da kesinlikle gözlemledim: Gestalt terapi ya da belki BDT gibi başka bir modalitede eğitim almış kişiler, pratiklerinde derinleştikçe daha fazla derinliğe, insanlara ilişkin bir tür daha karmaşık anlayışa yönelik bir açlık geliştirdiler ve böylece şu ya da bu türden psikodinamik eğitime yöneldiler.

    McWilliams: Evet, evet. Bu betimlemenin uyduğu birçok insan tanıyorum.

    Dr. Dave: Evet. Şimdi, psikodinamik tanılar üzerine yakın zamanda güncellenmiş kitabınızda, psikanalitik kavramların birçoğunun ampirik olarak kesin biçimde belirlenmesinin zor olduğunu not ediyorsunuz; bu yüzden bunun, APA’daki her şeyin kanıta dayalı olması gerektiğine ilişkin mevcut ilgiyle nasıl bir ilişki kurduğunu merak ediyorum.

    McWilliams: APA içinde kanıta dayalı [evidence-based] terimini inanılmaz derecede dar bir biçimde kullanan, çok etkili psikologlardan oluşan bir grup var. Bununla kastettikleri şey, belirli bir tekniğe ilişkin randomize kontrollü çalışmaların yapılıp yapılmadığıdır. Ve bunlar, psikanalitik geleneği sanki bütünüyle belirli bir teknikten ibaretmiş gibi tanımlama eğiliminde olan aynı kişilerdir. Oysa aslında hiç de öyle değildir. Hatta psikanalizi tanımlayan şeyin, insanları divana yatırıp onlardan serbest çağrışım yapmalarını istememiz ve bunun herkes için iyi olması gerektiği olduğunu söyleyecek tek bir psikanalist bile bilmiyorum. Bu, çok daha fazla bir duyarlılık ya da bir bilgi tabanıdır.

    Ve kanıtı bu şekilde çok dar tanımlarsanız, yani çalıştığınız teknik üzerine randomize kontrollü çalışmaların yapılmış olması gerektiğini söylerseniz, bu, daha çok dinleme; benzersizliği ve altta yatan anlamları dinleme üzerine kurulu olan psikanalitik geleneğe pek uygulanabilir değildir. Biz kendimizi bir teknik uyguluyor olarak görmeyiz. Dolayısıyla, daha dar biçimde tanımlanmış bazı psikanalitik yaklaşımlara -örneğin Kernberg’in aktarım odaklı terapisine- ilişkin randomize kontrollü çalışmalar olsa da, özgül psikanalitik tekniklere ilişkin çok fazla randomize kontrollü çalışma yoktur.

    Ama mevcut olan şey, kişilik farklılıkları, nörobilim, gelişim, bağlanma ve bir terapist olarak yaptığınız işle ilişkili olan her türden alan üzerine geniş bir literatürdür. Ben kendi çalışmamın her zaman kanıta dayalı olduğunu söylerdim. Ve hiçbir psikanalitik terapistin, çalışmamızı kanıta dayandırmamamız gerektiğini söyleyeceğini sanmıyorum. Biz ayrıca çalışmamızı süpervizör önerilerine, kendi terapimizde bize yardımcı olmuş olan şeylere, klinik anekdotlara ve benzeri unsurlara dayandırma eğilimindeyiz. Fakat bazı ampirik literatürü de son derece titiz bir biçimde okuruz.

    Dr. Dave: Evet. Nöropsikanaliz olarak adlandırılan şeyle ilgilenen bazı kişilerle görüşmeler yapıyorum; yani dışarıda bu alanda çalışan insanlar var.

    McWilliams: Jaak Panksepp ile yaptığınız görüşmenin bir bölümünü dinledim; psikoterapi açısından son derece büyük bir önem taşıyan bazı şeyler keşfettiğini düşünüyorum.

    Dr. Dave: Hı hı, evet.

    McWilliams: Yani, onun araştırmalarını çok seviyorum. Dolayısıyla, yine, bu da bir tür kanıta dayalılıktır. Fakat psikolojide tuhaf bir gelişme oldu: Araştırmacıların birçoğunun klinik pratiği yok ve klinik pratik yürütmenin nasıl bir şey olduğuna ilişkin fazla empatiye sahip değiller. Çok sınırlı fenomenlere ilişkin çok iyi araştırma denemeleri yürütmekte başarılılar; sonra da terapistlerin, araştırmalarının sonuçlarını çok daha karmaşık gerçek dünya fenomenlerine uygulamamasına üzülüyorlar. Ve kendileri terapist olma deneyimine sahip olmadıkları için, çoğu zaman çalışan terapistlere, sanki bilimle ilgilenmiyormuşuz gibi küçümseyici bir biçimde davranıyorlar.

    Dr. Dave: Bir şekilde bu, neredeyse, daha önce konuştuğumuz farelerle deney yürütme günlerini çağrıştırıyor.

    McWilliams: Evet, korkarım öyle.

    Dr. Dave: Evet, psikoloji alanında ve özellikle APA’da sürüp gidiyor gibi görünen, bilime ilişkin böyle dar bir anlayış var.

    McWilliams: Evet. Bunun APA’nın çoğunluğu olduğunu sanmıyorum; çünkü aslında APA, toplam bir örgüt olarak, bir yılı biraz aşkın bir süre önce, psikoterapide önemli olan şeyin belirli teknikten çok ilişki olduğunu söyleyen bir basın açıklaması yayımladı. Bu arada, bunu doğrulayan çok büyük bir araştırma birikimi var.

    Dr. Dave: Elbette.

    McWilliams: Sonuçtaki varyansın yaklaşık %85’i, tekniğin belirli marka adına değil; terapistin kişiliğinin niteliğine, insanları kendileri hakkında konuşmaya yöneltme becerisine ve ilişkiye bağlıdır. Dolayısıyla APA içinde küçük bir grup bu; ama çok gürültülü bir grup ve medyayla konuşup “Bu çağdaş terapistler önemli literatürü, yani bizim randomize kontrollü çalışmalarımızı okumuyorlar” diyorlar.

    Dr. Dave: Şey, ben aslında, sanırım en son American Psychologist sayısında, psikolojide eğitimi hem lisans hem de lisansüstü düzeyde ele almak ve bütün bu girişimi yeniden düzenlemeye çalışmak üzere kurulmuş olduğunu düşündüğüm bir komite tarafından hazırlanmış bir rapor okudum. Ve “bilim” ve “kanıta dayalı” sözcükleri baştan sona tekrar tekrar karşımıza çıkıyordu; üstelik bu bana sanki çok, çok dar anlamıyla kullanılıyormuş gibi geldi.

    McWilliams: Evet ve bu tür şeyleri yeterince duyduğumda, kendimi, bir sürü terapistin akademik laboratuvarların üzerine inip “Asıl onların ne yaptığını tanımlaması gerekenler biziz” demesi gerektiğine ilişkin bir fantezi kurarken buluyorum; çünkü araştırmacı bilim insanlarının klinik eğitim programlarına gelip bize onlarca yıldır yapmakta olduğumuz şeyin tümüyle yanlış olduğunu söylemeleri, en iyi ihtimalle, son derece kendini beğenmişçedir.

    Dr. Dave: Evet. Ve bu aynı zamanda çarpıcı da; çünkü en son duyduğumda, APA içinde klinik psikologların sayısı diğer uzmanlık alanlarındakilerden fazlaydı. Durum böyle değil mi; yani üyelerin %50’den fazlası terapist değil mi?

    McWilliams: Sanırım bu doğru. Ama kişilikten söz açılmışken, terapistlerin çoğu zaman kendilerinin de bir ölçüde depresif bir psikolojiye sahip olduklarını ve kendilerini, belki de onları eleştiren herhangi birinin haklı olduğu konusunda kaygılanırken bulduklarını düşünüyorum.

    Dr. Dave: Hı hı. [Güler.]

    McWilliams: Birçok terapist, bir bakıma aynı çanaktan su içmiş; yani, “Vay canına, belki de yanlış bir şey yapıyorum; akademisyenler bana bu karmaşık sorunu altı seansta düzeltebilmiş olmam gerektiğini söylüyorlar,” diye düşünmeye başlamış durumda.

    Dr. Dave: Hı hı. İlginç, evet. Bununla rezonansa girebiliyorum. Şimdi, sanırım DSM-5 yakın zamanda epeyce eleştirinin ortasında yayımlandı. DSM-5’e sizin kendi yanıtınız nedir?

    McWilliams: Aslında ben DSM-III’ün yayımlandığı 1980 yılında bile oldukça eleştireldim; DSM-5’in ise… bir bakıma… kategorik, çıkarımsal olmayan, bağlamsal olmayan, boyutsal olmayan tanıyı -ya da şeylerin var/yok, mevcut/değil biçiminde ele alındığı, “ölçütler işte bunlar” diyen sözde Neo-Kraepelinci tanıyı- mantıksal uç noktasına taşıdığını düşünüyorum; ve nihayet buna karşı bir tepki ortaya çıkıyor. Adil olmak gerekirse, DSM hiçbir zaman klinik uygulamaya rehberlik etmek üzere tasarlanmamıştı; araştırmacıların belirli bir tür araştırmayı yapmasını kolaylaştırmak üzere tasarlanmıştı. Dolayısıyla başlangıçta kendisini ruh sağlığının herhangi bir tür kutsal kitabı olarak tanımlamıyordu.

    Ama ilaç şirketleri kendi ilaçlarının bu kategorik bozuklukları hafiflettiğini iddia etmeye başladığında, bazı psikologlar deneyler yapmaya başladılar -ve bunun için onlara minnettarım-; bu deneyler sonunda psikoterapinin de bu bozukluklarda ilaçlar kadar hızlı biçimde yardımcı olduğunu gösterdi. Fakat bu süreçte, bir bakıma ilaç şirketlerinin problemi tanımlamak için tercih ettiği çerçeveyi benimsediler; başka bir deyişle, bunların ayrık bozukluklar olduğu, yani bilirsiniz, hepimizin her şeye sahip olmadığı, hepimizin kırılgan olmadığı ve benzeri bir anlayışı.

    Dr. Dave: Ve elbette, gidişatı yönlendirmeye yardımcı olan diğer büyük kurum ya da endüstri, sigorta endüstrisi ve geri ödeme meselesidir; bu da DSM’yi kesinlikle nihai otorite olarak somutlaştırmıştır.

    McWilliams: Evet, bunu yapmak kesinlikle onların çıkarınadır. Yani, şirketlere poliçelerini “kapsamlı ruh sağlığı hizmetleri” sunduklarını söyleyerek pazarladılar; şirketler onlarla anlaşır anlaşmaz da bir bakıma şöyle dediler: “Hay aksi, kişilik bozukluklarını kastetmemiştik; bu kapsamlı ruh sağlığı hizmeti değildir.”

    Fakat elimizde, psikoterapiye gelen insanların %50’den fazlasının, semptomatik sorunlarına eşlik eden bir tür kişilik meselesi olduğunu gösteren araştırmalar var. Dolayısıyla sigorta şirketleri, bilirsiniz, bunu isterler… Yani, onların kötü insanlar olduğunu düşünmüyorum. Mümkün olduğunca maliyeti düşürmeye çalıştıkları bir sistemin içinde olduklarını düşünüyorum.

    Dr. Dave: Doğru, doğru.

    McWilliams: Bu yüzden meseleyi belirli bir biçimde görmek onların çıkarınadır.

    Dr. Dave: Evet. Şimdi, bazı terapistler bütün tanısal girişime kuşkuyla yaklaşıyorlar ve sigorta geri ödemeleri için gerekli olmasa, bununla hiç ilgilenmeyeceklerini söylüyorlar. Bu yüzden size kitabınızın ilk bölümünde gündeme getirdiğiniz soruyu yönelteyim: Neden tanı?

    McWilliams: Aslında tanıdan nefret ettiklerini ya da tanı koymadıklarını söyleyen terapistlerin bile, eğer yeterince iyilerse, sezgisel bir biçimde tanı koyduklarını düşünüyorum. Hangi tür insanların, siz çok az şey söylediğinizde ve onlara geniş bir alan bıraktığınızda daha rahat olduklarına; buna karşılık hangi tür insanların sizin onlarla gerçekten ilgili/bağlantılı olmanızı istediğine ve konuşmada çok fazla boşluk bırakırsanız kendilerini terk edilmiş hissedeceklerine ilişkin bir his geliştirirler.

    Dolayısıyla, şu anda en yaygın olan tanı kategorilerinin, insanlar hakkında gerçekten bilinmesi önemli olan şeylere ilişkin bize pek fazla şey söylemediği fikrine aslında sempati duyuyorum. Fakat tanı [diagnosis] terimini, özgün Yunanca anlamıyla, yani anlamak ya da derinlemesine bilmek anlamında düşünürseniz, iyi olan her terapistin hastasına ilişkin bir his edinmeye çalıştığını düşünüyorum.

    Dr. Dave: Hı hı. Bu bağlamda dile getirdiğiniz ilginç bir nokta da, sanırım tanının hastaya empati iletilmesinde bir rol oynayabileceğidir. Bize bundan söz eder misiniz?

    McWilliams: Well, if you pick up that a patient has what, in the psychoanalytic