Yazar: Admin

  • Telkin Nedir? (13)

    Hipnotizmayı (hypnotism) yaygınlaştıran İngiliz hekim James Braid, hipnotizmacının bir jest ya da sözcük aracılığıyla öznenin otomatik itaatini tetiklediği deneyleri tanımlamak için “telkin (suggestion)” terimini kullanan ilk kişidir. Yaklaşık 1860 yılında Ambroise Liébeault, telkini terapötik amaçlarla kullanmaya karar verdi: otoriter ya da iyi niyetli bir biçimde formüle edilen emirler, hipnozu ve terapötik süreci tetiklemeye yardımcı olacaktı. Hippolyte Bernheim bu anlayışı genişleterek telkinin açıklayıcı bir gücü olduğunu öne sürdü. 1891’de telkini, “bir fikrin beyne yerleştirilmesi ve onun tarafından kabul edilmesi eylemi” olarak tanımladı. Bernheim’a göre, uygulayıcı tarafından sözel biçimde telkin edilen bir düşünce, “inanırlık (crédulité)” niteliğine sahip bir öznenin zihninde bir temsile-yapışma (representation-adherence) tepkisini tetiklerdi. Engellenmediği takdirde, bu düşünce eyleme dönüşme eğilimi göstermekteydi (“ideo-dinamizm (ideo-dynamism)”).

    Bernheim, bazı öznelere kıyasla bazılarının telkine daha yatkın olduğunu gözlemlemiş ve telkine yanıt verme yetisini tanımlamak için “telkine açıklık (suggestibility)” terimini kullanmıştır. Jean-Martin Charcot’nun aksine, Bernheim bunu patolojik bir durum olarak değil, herkeste farklı derecelerde bulunan genel bir psikolojik olgu olarak değerlendirmiştir. Böylece telkin, hem hipnozu hem de öğrenme sürecinin, bir inanca bağlanmanın ve benzeri süreçlerin mekanizmasını açıklamaya yardımcı olmaktadır.

    Gabriel de Tarde, Les Lois de l’imitation’da (1890) ve Gustav Le Bon, La Psychologie des foules’da (1895), telkini bir toplumun ya da kalabalığın temelini oluşturan, iki ya da daha fazla kişi arasındaki bağı tanımlamak için kullanmışlardır. Bernheim için ise hipnoz, yalnızca terapötik telkine açıklığı kolaylaştıran bir araçtı; telkin temelli psikoterapiler uyanık durumda da uygulanabilirdi. Hipnozun telkinle özdeşleştirilmesi ise Liébeault’nun, özellikle de Charcot ve onun takipçilerinin eleştirilerine yol açmıştır.

    Nancy Okulu’ndan doğan ve sözcülüğünü Bernheim’ın üstlendiği bu akım sayesinde, tüm Avrupa telkinle ilgili deneylere, tedavilere ve modellere ilgi göstermeye başlamıştır. “Telkin edilmiş (suggested)” suçlar üzerine deneyler yapılmış ve bu durum kuramsal, etik ve hukuksal tartışmalara yol açmıştır. Telkinle yapılan deneyler kaygıyla karşılanmış olsa da, telkinin terapötik kullanımı büyük bir umut yaratmıştır. Telkinin, organik hastalıklarla ilişkili ağrı gibi belirli semptomları ortadan kaldırabileceğine, ayrıca histeri, cinsel yönelim bozuklukları ve alkolizm gibi “sinirsel bozuklukları (nervous disorders)” iyileştirebileceğine inanılmıştır.

    Telkin, hem bir tedavi yöntemi hem de bir kavram olarak, birçok uygulayıcı tarafından çeşitli soru ve eleştirileri beraberinde getirmiştir. Bernheim, bazı öznelerin “doğrudan telkin”e (direct suggestion) karşı direnç gösterebildiklerini belirtmiştir. Bu gibi durumlarda doğrudan bir buyruk vermek yerine, hastaya hiçbir şey yapılamayacağını ve sorunun kendiliğinden iyileşeceğini söylemek daha uygun olur. Bu bağlamda Bernheim, “dolaylı telkin (indirect suggestion)” kavramından da söz etmiştir; bu ifade, Charcot ve onun okulunda da benzer bir anlamda kullanılmıştır.

    Belçikalı Joseph Delboeuf, ototelkin [otohipnoz] (auto-suggestion), direnme kapasitesini ve hastanın iradesini vurgulamıştır.

    Nancy Okulu’nun bir üyesi olan Hollandalı hekim Frederik Van Eeden de, telkin temelli psikoterapinin, hekim ile hasta arasında iş birliğini gerektirdiğini ve hastanın özerkliğine olabildiğince saygı gösterilmesi gerektiğini belirtmiştir.

    Pierre Janet, telkin kavramına verilen aşırı geniş anlamı eleştirmiş ve 1889’da yayımladığı L’Automatisme psychologique adlı eserinde daha sınırlı bir tanım önermiştir: “Bir kişinin, gönüllü rızanın aracı olmadığı durumlarda, bir başkası üzerindeki etkisi.” Aynı zamanda, hayvan manyetizması (animal magnetism) ile ilişkilendirilen eski bir kavram olan “bağ (rapport)” düşüncesini de yeniden gündeme getirmiştir.

    İsviçreli hekim Auguste Forel, telkin sözcüğünün taşıdığı belirsizliğe dikkat çekmiştir; çünkü bu terim hem uygulayıcının buyruğuna dayalı bir terapötik yöntemi hem de öznenin bir başkasının etkisine yanıt vermesine yol açan bir ruhsal süreci ifade etmektedir.

    Freud’un 1895 yılında hipnoz ve telkin üzerine yazdığı makaleler, onu yukarıda özetlenen eleştirel akımın içine yerleştirir. Freud daha sonra telkini hem terapötik bir uygulama hem de psikolojik bir açıklama biçimi olarak terk etmiştir. Bununla birlikte, Psikanalize Giriş Dersleri’nde (1916–17a) “tekniğimizde hipnozu terk ettik ama telkini aktarım biçiminde yeniden keşfettik” (s. 446) diyerek bu ilişkiyi açıkça dile getirmiştir. Her ne kadar telkinden vazgeçebilsek de, süreçle ilişkili sorunlar varlığını sürdürmüş ve aktarım olgusuna kaymıştır. Freud, 1921 yılında hipnoz ve telkin konusuna, ayrıca telkini toplumsal bağın bir modeli olarak ele alma meselesine geri dönmüştür.

    Günümüz hipnoz tekniklerine bakıldığında, Milton Erickson’dan esinlenen terapilerin, hipnozun telkinle özdeşleştirilmesini yeniden canlandırdığı görülür. Kullanılan yöntemler -metaforların önerilmesi, paradoksal buyruklar ya da yasaklamalar- 19. yüzyılın sonlarında uygulananlara kıyasla daha az otoriter görünse de, geçmişte kullanılan “dolaylı telkin” anlayışıyla karşılaştırılabilir niteliktedir. (JACQUELINE CARROY)

    Kaynak:

    Mijolla, A. de (Ed.). (2005). Suggestion. İçinde International dictionary of psychoanalysis (s. 1684). Detroit, MI: Macmillan Reference USA.

  • Katartik Yöntem Nedir? (12)

    “Katartik yöntem (cathartic method)”, Joseph Breuer tarafından 1881–1882 yılları arasında, “Anna O.” adlı hastasıyla çalışmaları sırasında geliştirilen bir psikiyatrik bozukluk tedavi yöntemiydi. Bu yöntemin amacı, hipnoz altındaki hastanın belirli bir semptomun kökeninde yer alan travmatik olayı yeniden hatırlamasını sağlamak ve böylece “katarsis (catharsis)” yoluyla bu olaya bağlı patolojik anıyı ortadan kaldırmaktı. “Katarsis” terimi, Aristoteles’in Antik Yunan trajedilerinin duygusal arınma etkisini tanımlamak için kullandığı kavramdan türetilmiştir.

    Anna O. vakasının öyküsü incelendiğinde, bu yöntemin aşamalı olarak geliştiği görülür. Başlangıçta Breuer, hastasının kendi kendine oluşturduğu hipnotik durumları kullanmakla yetinmişti; bu durumlarda Anna O., normal bilincindeyken konuşmaktan kaçındığı şeyleri ifade etmeye çalışıyordu. Daha sonra Anna O., duyduğu bir ya da birkaç sözcük etrafında hikâyeler uydurmaya başladı ve bu hikâyelerin sonunda dinginleşmiş ve iyileşmiş bir halde uyanıyordu. Ancak babasının ölümünden sonra, bu hikâyeler gündüz vakti korkularını ve halüsinasyonlarını uyandırmaya başladı. Bu korkulara eşlik eden duygusal durumla bağlantılı katartik etki, doktorun nedensel ipuçlarını aktif biçimde aramaksızın hastayı dinlemesini gerektiriyordu. Anna O., bu yöntemi ciddi bir şekilde “konuşma tedavisi (talking cure)” olarak adlandırmış, şakayla karışık biçimde ise “baca temizliği (chimney-sweeping)” diye nitelemişti (1895d, s. 30). Bu aşamada Breuer, Anna O. hipnotik bir trans halindeyken, onun kendi kendine “dalıp gitme (absence)” anlarında mırıldandığı birkaç kelimeyi tekrar ettiği daha sistematik bir teknik kullanmaya başladı.

    Muhtemelen 1881 yılının Ağustos ayında, bu yöntem kesin biçimini kazandı. O sıralarda Anna O., sıcak havalarda su içmeyi reddediyor ve neredeyse hidrofobi (hydrophobia) düzeyinde bir tiksinti yaşıyordu. Bir gün, İngiliz mürebbiyesinin köpeğini bir bardaktan su içerken gördüğünde hissettiği iğrenmeyi hatırladı. Olayı anlatır anlatmaz su istemiş ve “rahatsızlık bir daha geri dönmemek üzere ortadan kaybolmuştu” (s. 35). Diğer örnekler de Breuer’e, “bu hastada histerik belirtilerin, bunlara yol açan olay hipnoz sırasında yeniden yaşatıldığında ortadan kalktığını” (s. 35) ve Anna O.’nun “baca temizliği” adını verdiği yöntemin sistematik uygulanmasının bu tür hastalıklı belirtileri birer birer ortadan kaldırdığını gösterdi. Tedaviyi hızlandırmak isteyen Breuer, o zamana dek düzenli biçimde kullanmadığı hipnozu uygulamaya başladı.

    Freud ve Breuer, katarsis kavramını, “abreaksiyon (abreaction)” kavramıyla tamamladılar -yani, travmatik ve patojenik bir olaya ait anıyla bağlantılı belirli bir duygulanım miktarı, “sabitlik ilkesi (principle of constancy)” gereğince normal fiziksel ve organik süreçler yoluyla boşaltılamadığında, bu duygulanım tıkanır (blocked: eingeklemmt) ve bedensel kanallara yönlendirilerek patolojik semptomların kaynağında yer alan sürece dönüşür (1893a).

    Hipnotik telkinin tekdüzeliğinden ve yetersiz sonuçlardan bıkan Freud, 1889 yılına gelindiğinde, Emmy von N.’yi tedavi ederken “J. Breuer’un katartik yöntemi”ni kullanmaya karar vermiş görünmektedir. Ancak, hipnotik durumları düzenli olarak indüklemekteki başarısızlığı, ayrıca hastası Elisabeth von R.’nin hipnozdan hoşlanmaması nedeniyle, Freud’un 1892 yılına doğru hipnozdan tamamen vazgeçmesine yol açmıştır. Freud, hastasından uzanmasını ve gözlerini kapatmasını istemiş, ancak dilediğinde hareket etmesine ya da gözlerini açmasına izin vermiştir. Bununla birlikte, “basınç tekniği (pressure technique)” adını verdiği bir yöntemle de deneyler yapmıştır: “Elimi hastanın alnına koyar ya da başını iki elim arasına alır ve şöyle derdim: Elimin baskısı altında, [belirtiyi ya da onun kaynağını] düşüneceksiniz.” “Elimi gevşettiğim anda, karşında bir şey görecek ya da aklına bir şey gelecek. Onu yakala. Aradığımız şey o olacak. -Peki, ne gördün ya da aklına ne geldi?” (Freud, 1895d, s. 110). Freud, bu yöntemin “o zamandan beri kendisini hemen hemen hiç yarı yolda bırakmadığını” (s. 111) eklemiştir. Hatta, bu tekniğin başarısından öylesine emin olduğunu belirtmiştir ki, hastalarına bunun başarısız olamayacağını, çünkü “nihayet aradığı bilgiyi elde etmeyi” (s. 111) her defasında sağladığını söylemiştir.

    Breuer’un yöntemi, yavaş yavaş “ruh çözümlemesi”ne (analysis of the psyche) dönüşmüş ve bu, “psikanaliz (psychoanalysis)” terimini önceden haber vermiştir; bu terim ilk kez 1896 yılında basılı olarak kullanılmıştır. Bu teknik, yaklaşık on iki yıllık bir süreç boyunca kademeli olarak geliştirilmiştir. 1907 yılına gelindiğinde, Freud “Sıçan Adam”ın (Rat Man) analizine giriştiğinde artık hastalardan etkin biçimde malzeme üretmelerini talep etmiyor, bunun yerine yalnızca kendiliğinden akıllarına gelenleri sözelleştirmelerini istiyordu.

    Freud’un, bedene yönelmiş enerjinin (soma’ya yer değiştirmiş libidinal enerjinin) kökenindeki travmanın daima cinsel nitelikte olduğu yönündeki tezi, Breuer ile ilişkilerinde bir kopuşa yol açmış, ancak aynı zamanda psikanalizin gelecekteki yönünü belirlemiştir. Freud’un, hastaların tedavi sürecinde patojenik anılara karşı kendilerini savunmaya çalışırken yaşadıkları güçlükleri açıklaması daha sonra “direnç (resistance)” kavramı olarak adlandırılmıştır. Buna karşılık, “aktarım (transference)” kavramı ise Freud’un, Breuer’un Anna O. vakasını aniden sonlandırmasını ya da hipnozdan uyandıktan sonra hastalardan birinin kollarını boynuna doladığı o olayı anlamlandırma çabasından doğmuştur.

    Katarsis ve abreksiyon, psikanalitik tedavi sırasında hâlâ gözlemlenebilmekle birlikte, artık 1895’teki gibi birer terapötik amaç oluşturmamaktadır. Bununla birlikte, bu iki olgu “İlksel Çığlık (Primal Scream)” terapisi ve belirli psikodrama türleri gibi çeşitli psikoterapi tekniklerinde önemli bir yer tutmayı sürdürmektedir.

    Kaynak:

    Mijolla, A. de (Ed.). (2005). Cathartic method. İçinde International dictionary of psychoanalysis (s. 257). Detroit, MI: Macmillan Reference USA.

  • Psikanalitik Psikoterapi (11)

    Psikanalitik psikoterapi [psychoanalytic psychotherapy], aynı zamanda psikodinamik psikoterapi [psychodynamic psychotherapy], içgörü yönelimli psikoterapi [insight-oriented psychotherapy] ve dışavurumcu psikoterapi [expressive psychotherapy] olarak da adlandırılır. Bu yaklaşım, psikanaliz kuramı ve tekniğine dayanan bir psikoterapi türüdür.

    Psikanalitik psikoterapinin uygulama alanı, psikanalitik ilkelerin kullanıldığı tedavilerden fayda görebilecek hasta yelpazesini önemli ölçüde genişletmiştir.

    Psikanalitik psikoterapiye ilişkin, uygulanan tekniklerin, endikasyonların ve terapötik etkisinin nasıl işlediği konularında önemli tartışmalar yaşanmıştır. Ayrıca bu yaklaşımın, hem klasik psikanalizden hem de destekleyici psikoterapiden [supportive psychotherapy] ne ölçüde farklı olduğu da tartışmalı bir konudur.

    Psikanalitik psikoterapi, psikanaliz gibi, genellikle zihinsel işleyişe dair psikanalitik bir model benimser ve savunmaların, dirençlerin ve aktarımın yorumlanması tekniğini kullanır.

    Psikanalitik psikoterapi, psikanalizden bazı biçimsel yönlerden farklılık gösterir. Örneğin, hastalar genellikle analist ile yüz yüze oturur (divanda yatmazlar) ve haftalık seans sayısı psikanalize göre daha azdır. Ayrıca psikanalitik psikoterapinin terapötik hedefi, klasik psikanalize kıyasla daha odaklı olabilir. Aktarımın analizi, bu terapi biçiminde daha az merkezi bir rol oynayabilir ve hastanın günlük yaşamındaki gerçekliklere daha fazla önem verilebilir. Bir hasta psikanaliz yerine psikanalitik psikoterapiye şu gibi nedenlerle yönlendirilebilir:

    • Başvuru sorunu, tüm yaşamına yayılan, köklü ve uyumsuz örüntüleri yansıtmıyor olabilir ve bu nedenle psikanalizin yoğun zaman taahhüdünü gerektirmez.
    • Hasta belirli bir kriz yaşıyor olabilir ve bu durum daha kısa süreli ve odaklı bir tedavi gerektiriyor olabilir.
    • Hasta, psikanalitik tedavi çerçevesinin içerdiği yoğun mahremiyet ya da kişilerarası belirsizlikleri tolere edemiyor ve bu durum psikolojik bir bozulmaya yol açıyor olabilir.
    • Hastanın mevcut yaşam koşulları çalkantılı ya da istikrarsız olabilir ve bu da daha etkin, gerçekliğe yönelik müdahaleler gerektirebilir.
    • Haftada dört ila beş kez terapiye gelmek gibi bir zaman ya da maliyet yükümlülüğü, pratik nedenlerle mümkün olmayabilir.
    • Ve/veya hasta daha yoğun bir psikoterapi sürecine yönelik yeterli motivasyona sahip olmayabilir.

    Psikanalitik psikoterapi, destekleyici psikoterapiden şu açılardan ayrılır: Destekleyici psikoterapide, çeşitli yorumlayıcı olmayan teknikler kullanılarak savunmalar gibi uyum sağlayıcı işlevler güçlendirilir; ancak bu süreçte ne daha derin bir keşif yapılır ne de içgörü geliştirme amaçlanır. Ayrıca, destekleyici psikoterapide aktarım ilişkisi analiz edilmez; bunun yerine terapi, büyümeyi ve değişimi desteklemek amacıyla kullanılır.

    Psikanalitik psikoterapi, psikanalitik fikirlerin formel psikanaliz [formal psychoanalysis] dışındaki terapi biçimlerine uygulanmasını içerir ve böylece psikanalitik temelli tedavilerin daha geniş bir hasta grubuna ulaşmasını sağlar. Bu yönüyle ayrıca önemlidir; çünkü bir tedaviyi psikanalitik yapan unsurların neler olduğunu ve bu tür tedavilerin klasik psikanalizden nasıl farklılaştığını tanımlama çabalarına ilham kaynağı olmuştur.

    Freud, yazıları boyunca psikanaliz [psychoanalysis] ve analitik terapi [analytic therapy] terimlerini birbirinin yerine kullanmıştır. Ancak 1919 yılında (1919a) psikanalizi, yorumlamaya [interpretation] dayalı bir yöntem olarak, “psikoterapiler”den [psychotherapies] ayırmıştır. Freud’a göre psikoterapiler, daha geniş bir hasta grubunu tedavi etmek için kullanılan ve yorumlamayı “telkin [suggestion]” ile birleştiren yöntemlerdir.

    Yirminci yüzyılın ilk dönemleri boyunca çeşitli psikoterapiler -psikanalitik terapiler de dahil olmak üzere- psikanalitik ve psikiyatri literatüründe tartışılmış olsa da, bu yaklaşımlar psikanalitik psikoterapi olarak adlandırılmamıştır (Kitson, 1925). Psikiyatrik literatürde psikanalitik psikoterapi teriminin ilk kullanımı, Fromm-Reichmann’ın (1943) psikotik hastalara yönelik tedavisini tanımladığı çalışmada yer almıştır; Obendorf (1946) ise bu terimi psikanalitik literatürde ilk kullanan kişidir. Aynı yıl, F. Alexander ve French (1946), Psychoanalytic Therapy: Principles and Application adlı kitaplarında “düzeltici duygusal deneyim [corrective emotional experience]” tekniğini tanımlamışlar; Fromm-Reichmann (1950) ise Principles of Intensive Psychotherapy adlı eserlerinde, Sullivan’cı kişilerarası yaklaşımı temel alan psikotik hasta tedavisini psikanalitik psikoterapi olarak nitelendirmiştir. Bu yayınlar, psikanalizi psikanalitik psikoterapiden ayırma çabalarına ivme kazandırmıştır; çünkü her bir yazar, klasik psikanalizle çelişen teknikler kullanmasına rağmen, uyguladığı tedavilerin özünde psikanalitik olduğunu iddia etmiştir.

    Buna karşılık olarak Rangell (1954), E. Bibring (1954) ve Gill (1954), psikanalizin ayırt edici özelliğinin şunlar olduğunu belirtmişlerdir: Bir aktarım nevrozunun kurulması [establishment of a transference neurosis], ve içgörü [insight] yoluyla yapısal değişim [structural change] elde etmek ve ve aktarımı çözümlemek [resolve the transference] için yorumlamanın [interpretation] kullanılması. Her bir yazar, bu teknikleri ve amaçları; terapötik yararı, terapistin etkin müdahaleleriyle, deneyimsel öğrenmeyi teşvik eden yönlendirmeleriyle ve intrapsişik işleyişten çok kişilerarası işleyişe vurgu yaparak elde eden psikoterapi türleriyle karşılaştırmıştır. Bununla birlikte Gill, bazı yoğun [intensive] psikoterapi türlerinin, hem teknikleri hem de elde ettikleri sonuçlar bakımından psikanalitik tedavilere daha yakın olduğunu belirtmiştir.

    Alexander ve French’in düzeltici duygusal deneyim yaklaşımı hiçbir zaman geniş çapta benimsenmese de, psikanalitik tekniklere dayalı psikanalitik psikoterapi uygulamaları yaygınlık kazanmıştır. Psikanalitik psikoterapinin sınırlarının, bir yanda psikanaliz, diğer yanda destekleyici psikoterapi ile olan ayrımı üzerine tartışmalar, sonraki otuz yıl boyunca aktif şekilde devam etmiştir. Ancak bu üç yaklaşım arasında niteliksel ayrımları destekleyecek yeterli ampirik veri bulunmamaktadır.

    Bazı erken dönem yazarlar (örneğin, Tarachow, 1962), psikanaliz ile diğer tüm psikoterapiler arasındaki ayrımları vurgulamışken; diğer bazı yazarlar (örneğin, Dewald, 1964) ise benzerliklerin altını çizmiş ve hem psikanalizi hem de psikanalitik psikoterapiyi destekleyici psikoterapiden ayırarak tanımlamışlardır.

    Paradoksal bir şekilde, Wallerstein (1993), destekleyici tedavi olarak adlandırılan yaklaşımın bazı unsurlarının -özellikle hastanın analiz edilmemiş terapiste olumlu bağlılığının sağladığı terapötik yararın- hem psikanaliz hem de psikanalitik psikoterapi için faydalı bileşenler olduğunu ortaya koymuştur.

    Diğer araştırmacılar, depresyonun psikodinamik tedavisinde destekleyici ve keşfedici unsurların bir arada kullanılmasını incelemişlerdir (F. N. Busch, Rudden ve Shapiro, 2004). Buna karşılık, Kernberg (1999), destekleyici unsurların psikanalitik psikoterapide aktarım analizini [transference analysis] engellediğini savunmuştur.

    Bazı çağdaş yazarlar (örneğin, Zerbe, 2007), psikanaliz ile psikanalitik psikoterapi arasındaki benzerliklerin altını çizerken, her iki tedavi biçiminde daha önce açıkça kabul edilmeyen ikili ilişkinin [dyadic relationship] rolünü de vurgulamaktadır.

    Terapistin yönteme bağlılığının değerlendirilebildiği çeşitli kılavuzlandırılmış [manualized] psikanalitik psikoterapi modelleri geliştirilmiştir:

    1) Luborsky’nin (1984) Destekleyici-Dışavurumcu Psikoterapi [Supportive-Expressive Psychotherapy] modeli (adı, açıkça hem destekleyici hem de yorumlayıcı öğelerin rolünü kabul eder), psikanalitik kavramları işlevsel hâle getirir ve Temel Çatışmalı İlişki Teması [Core Conflictual Relationship Theme – CCRT] adını taşıyan, puanlanabilir ve güvenilir bir ölçüm aracı kullanır. Bu araç, öznel olarak deneyimlenen kişilerarası etkileşimlerin temel bileşenlerini yakalar.

    2) Clarkin, Yeomans ve Kernberg’in (1999) Sınır Kişilikler için Aktarım Odaklı Psikoterapi’si [TransferenceFocused Psychotherapy for Borderlines], burada-ve-şimdi tedavi ilişkisi içinde deneyimlenen aktarımı yorumlamak için nesne ilişkileri yaklaşımını kullanan yapılandırılmış bir tedavidir; geçmiş ve şimdiki deneyimler arasında bağlantı kuran yorumlardan kaçınır.

    3) B. Milrod ve arkadaşlarının (1997), yapılandırılmış, Panik Bozukluğu için Kısa Süreli Psikodinamik Tedavi’si [Brief Psychodynamic Treatment for Panic Disorder], panik ve agorafobinin psikanalitik yaklaşımlarla tedavisinin etkinliğini göstermiştir.

    4) Zihinselleştirme-Temelli Psikoterapi [Mentalization-Based Psychotherapy] (Bateman ve Fonagy, 2004, 2006), yazarların şu bulgusuna dayanır: Küçük bir çocuğun kendisinin ve başkalarının zihinsel durumlarını anlayabilme kapasitesini (zihinselleştirme yetisini) geliştirebilmesi için, duygusal olarak uyumlu [affectively attuned] bir ebeveynin sağladığı güvenli bağlanma gereklidir. Zihinselleştirme temelli tedavi, hastanın duygulanımlarına karşı terapistin koşula bağlı [contingent] ve uyumlu/tutarlı [congruent] bir şekilde yanıt verdiği, aktarım deneyimini yorumlamak yerine kabul ettiği güvenli bir terapist-hasta ilişkisinin kurulmasını içerir.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Psychoanalytic psychotherapy. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 253).

  • Psikanaliz Nedir? (10)

    Psikanaliz [psychoanalysis]

    Freud’a göre, bir zihin kuramı, araştırmacı bir yöntem, zihinsel bozukluklar için bir tedavi biçimi. Tedavi yöntemi olarak, birçok yıl boyunca haftada birden çok seansı içerir. Psikanalizde hastayı anlamanın ve tedavi edici şekilde etkilemenin başlıca araçları olarak serbest çağrışım, bilinçdışı zihinsel işleyişe dair gözlemler, aktarım ve karşı aktarımın incelenmesinden yararlanılır.

    TEMEL PSİKANALİZ SÖZLÜĞÜ

    Psikanaliz – I

    Psikanaliz [psychoanalysis], Sigmund Freud tarafından ortaya konmuş ve daha sonra başkaları tarafından geliştirilmiş bir disiplindir; odağı, insan ruhsal yaşamının doğasını anlamaktır. Psikanaliz, bir zihin kuramını, psikopatolojinin bazı yönlerine ilişkin bir kuramı, bir tedavi yöntemini ve zihni araştırmaya yönelik bir yöntemi içerir (Freud, 1923c). Psikanaliz ayrıca, psikanalitik klinik uygulamalarla ilgilenen ruh sağlığı uzmanlarından oluşan bir mesleki alanı da kapsar. Bu alanda aynı zamanda, psikanalitik kuramın gelişimine katkı sunan ya da psikanalitik kuramı başka disiplinlere uygulayan çeşitli disiplinlerden kuramcılar ve araştırmacılar da yer alır.

    Psikanalitik zihin kuramı, psikolojik yaşamın çeşitli yönlerinin etkileşimini vurgular:

    1. bilinçdışı ruhsal yaşamın, özellikle de bilinçdışı çatışmaların etkisi;
    2. güdülenmenin değişken seyri, ki buna arzular, ahlaki zorunluluklar, bağlanma gereksinimleri ve narsisistik çabalar dahildir;
    3. zihnin çok sayıda özgül örgütleyici yapısı ve/veya işleyişi; bunlar arasında kendilik ve nesne temsilleri, fanteziler, çatışmalar, karakter, ayrıca savunma, uzlaşım ve gerçeklik sınaması gibi, kendilik düzenlemesi ve uyum süreçlerine katkıda bulunan çok sayıda ego işlevi yer alır; tüm bunlar arasındaki dinamik ilişkiler de bu kapsamda değerlendirilir;
    4. gelişimsel bakış açısı: bu perspektif, önceki tüm ruhsal yaşam ögelerini anlamaya yönelik bir çerçeve sunar. Hem doğuştan gelen hem de çevresel etkenleri dikkate alır ve geçmiş yaşantıların şimdiki zamanda nasıl varlığını sürdürdüğü konusundaki karmaşıklıkları ele alır.

    Psikanalitik psikopatoloji kuramı, bu etkileşim halindeki psikolojik etmenlerin, başta nevroz ve karakter patolojileri olmak üzere, çeşitli türdeki ruhsal acılarda nasıl rol oynadığını ele alır. Psikanalitik tedavi, psikolojik yaşamın derinlemesine keşfine dayanır. Bu süreçte özellikle şu alanlara vurgu yapılır: danışanın ruhsal çatışmayı nasıl yönettiği; psikolojik yaşantısının tamamını fark etmekten nasıl kaçındığı (direnç); ve, bu ruhsal yaşantıyı tedavi süreci içinde nasıl dışavurduğu ya da sahnelediği (aktarım ve direnç). Psikanalitik tedavinin amacı, hastanın ruhsal yaşantısını derinleştirmek ve genişletmektir; bu sayede, hem ruhsal acının hafifletilmesi hem de adaptif işlevselliğin geliştirilmesi hedeflenir.

    Psikanalitik araştırma yöntemi, psikanalitik tedavi ortamıyla örtüşür. Her ikisi de, analist ile hasta arasında gerçekleşen, paylaşılan içe bakış [communicated introspection] sürecine dayanır. Geleneksel olarak, psikanalitik araştırma yöntemi, serbest çağrışım tekniğini ve tedavi deneyiminin bizzat kendisinin keşfini içerir; bu keşif sürecinde en çok üzerinde durulan ise, hastanın aktarımının ve direncinin değişken seyridir. Her ne kadar psikanalitik kuram büyük ölçüde klinik verilerden türetilmiş olsa da, aynı zamanda şu komşu disiplinlerin bulgularından da etkilenmiştir: gelişim psikolojisi, genel psikoloji (özellikle bilişsel sinirbilim ve sosyal psikoloji), psikiyatri, sosyal bilimler (örneğin antropoloji ve sosyoloji) ve beşeri bilimler (özellikle felsefe ve edebiyat). Aynı zamanda, psikanaliz, yalnızca bu komşu disiplinler üzerinde değil, eğitim, hukuk ve kültür çalışmaları üzerinde de etkili olmuştur. Son olarak, psikanaliz, ruh sağlığı alanında uygulanan birçok terapi türünden sadece biri olsa da, duygusal acıya yönelik neredeyse tüm psikolojik tedavi biçimlerine önemli katkılarda bulunmuştur.

    Freud, ilk çalışmalarında hastalarını tedavi etme yöntemine “ruhsal analiz [psychical analysis]”, Freud, 1894c) ya da “psikolojik analiz [psychological analysis]”, Freud, 1894e) adını vermiştir. Ancak, 1896 yılında, bu tedavi yöntemini tanımlamak üzere ilk kez psikanaliz [psychoanalysis] terimini ortaya koymuştur (Freud, 1896d). Aynı yıl içinde, Freud (1896b), Fliess’e yazdığı bir mektupta, “bilinçdışılığı” ile karakterize edilen zihinsel “kayıtlar” fikrine dayanan bir “yeni psikoloji” geliştirme yolunda da önemli bir ilerleme kaydettiğini belirtmiştir. Freud, yazı hayatı boyunca psikanalize dair birden çok tanım sunmuştur. Bu tanımlar arasında en ünlüsü ve en sık alıntılananı, Freud’un bir ansiklopedi makalesinde yer verdiği tanımdır. Freud (1923c) burada şöyle der: “Psikanaliz, şu üç şeyin ortak adıdır: 1) başka hiçbir yolla neredeyse erişilemeyen zihinsel süreçleri araştırmaya yönelik bir yöntem, 2) bu araştırmaya dayanan, nevrotik bozuklukların tedavisine yönelik bir yöntem, ve 3) bu yöntemle elde edilen psikolojik bilgilerin bir araya gelmesiyle giderek oluşan yeni bir bilimsel disiplin.” Freud, başka yerlerde bu bileşenleri daha ayrıntılı biçimde tanımlamaya yönelik çeşitli girişimlerde bulunmuştur. Zaman zaman, bu daha özgül bileşenlere “sloganlar/parolalar [shibboleths]” diyerek, analistleri analist olmayanlardan ayıran ayırt edici unsurlar olarak tanımlamıştır. Bu unsurlar arasında şunlar yer alır: Ödipal kompleksin merkezî rolü (1905b), düş kuramı (1914d, 1933a), ve “ruhsal aygıt”ın id, ego ve süperego olarak bölünmesi (1938a). Bununla birlikte, Freud (1898a, 1901, 1923a, 1925d) psikanalizi en sık şu şekilde tanımlamıştır: “Bilinçdışı ruhsal süreçlerin bilimi.” Daha özel olarak Freud, bastırma kuramının, psikanalitik kuramın yapısının dayandığı “köşe taşı” olduğunu savunmuştur; bu kuram, kaçınılmaz biçimde aktarım ve direnç fenomenlerine götürür. Freud (1914d), zihni araştıran ve aktarım ile direnç fenomenlerinden yola çıkan her yaklaşımın kendini psikanaliz olarak adlandırabileceğini ileri sürmüştür. Son olarak Freud (1898a), psikanalizi “metapsikoloji” kavramı çerçevesinde tanımlamaya çalışmıştır; bu bağlamda psikanaliz, “psikolojinin ötesine geçerek”, bilinçdışının psikolojisi haline gelir. Freud, metapsikoloji kavramını ayrıntılandırırken (1915g), zihinsel süreçlerin tam bir betimlemesi için şu üç bakış açısının birlikte ele alınmasının gerekli olduğunu savunmuştur: topografik bakış açısı, dinamik bakış açısı ve ekonomik bakış açısı. (Rapaport ve Gill (1959), psikanalizin özünü metapsikolojik temeller üzerinden tanımlama yaklaşımını daha da geliştirerek, bu bakış açılarına şu üç boyutu da eklemişlerdir: yapısal bakış açısı, genetik bakış açısı ve adaptif bakış açısı.) Jones (1946), Freud’un psikanaliz tanımını şu şekilde özetlemiştir: Psikanaliz, bilinçdışını inceleyen ve bu inceleme sırasında serbest çağrışım tekniğini kullanarak aktarım ve direnç fenomenlerini çözümleyen bir çalışmadır.

    Jones’un özetinin taşıdığı açıklığa rağmen, psikanalizin kuramı ve tekniğine dair tartışmalar, en başından bu yana var olmuştur. Zaman içinde, çeşitli psikanalitik düşünce ekolleri ortaya çıkmış ve böylece günümüz psikanalitik ortamı, kuramsal çeşitlilik ile karakterize edilir hale gelmiştir. Bu ekoller, birbirlerinden şu açılardan ayrılır: zihin modeli, psikopatolojiye ve gelişime dair bakış açıları, tedavi edici etkiye ilişkin kuramları ve klinik uygulama teknikleri. Bu düşünce ekollerine örnek olarak şunlar verilebilir: ego psikolojisi, Kleinci psikanaliz, çeşitli nesne ilişkileri kuramları, kendilik psikolojisi, kişilerarası psikanaliz, ilişkisel psikanaliz, Jungyen psikoloji ve Lakancı psikanaliz.

    Alan yazınında, bu farklı düşünce ekollerinin ortak bir zemini paylaşıp paylaşmadığı konusunda görüş birliği yoktur (A. M. Cooper, 1985; Wallerstein, 1992; Rangell, 2007). Bazılarına göre bu kuramlar uzlaştırılabilir, bazılarına göreyse temelden uzlaşmazdır. Bu kuramsal çeşitliliğin klinik uygulamalardaki yansımaları ise son derece geniş kapsamlıdır. Her ne kadar farklı kuramsal yönelimlere sahip birçok çağdaş psikanalist, hâlâ serbest çağrışımı ve aktarım ile direncin çözümlemesini merkezî teknikler olarak benimsemeye devam etse de, aynı analistler şu gibi konularda birbirleriyle görüş ayrılığına düşebilirler: Hastanın ruhsal yapılanmasında çatışma [conflict] mı yoksa eksiklik [deficit] mi daha belirleyicidir? Analistin empatisinin ve/veya karşıaktarımının yorumsal işlevdeki rolü nedir? Bazı analistler ise, aktarım ve direncin yorumlanmasını reddederek, bunun yerine analist ile hasta arasındaki burada-ve-şimdi ilişkisinin keşfine öncelik verirler. Bu yaklaşımda şu unsurlar öne çıkar: öznelerarasılık, analitik durumun birlikte inşası [co-construction], ve/veya analitik ilişkinin sözel olmayan yönlerinin terapötik yararı. Günümüz analistleri, uzun süredir evrensel klinik ilkeler olarak kabul edilen şu konularda da görüş ayrılığı içindedir: yoksunluk [abstinence], tarafsızlık [neutrality] ve anonimlik [anonymity]. Bazı analistler, analistin ölçülü kendini açmalarının [self-disclosures] analitik süreci kolaylaştırabileceğini savunurlar ve tarafsızlığın aslında engelleyici bir kurgu olduğunu, bu nedenle bir ideal olarak korunmaması gerektiğini ileri sürerler. Tartışmaya yol açan diğer konular arasında ise şunlar yer alır: psikanalitik tedavinin uygun sıklığı, divanın (kanepe) kullanımı, seansların süresi ve hatta tedavinin telefon aracılığıyla yürütülüp yürütülemeyeceği gibi meseleler. Bununla birlikte, alandaki yaygın tartışmalara karşın, tüm analistler arasında gözlemlenen bir ilişkisel eğilim [relational tilt] sıkça vurgulanmaktadır. Başka bir deyişle, kuramsal yönelimi ne olursa olsun, psikanalistler giderek artan biçimde analitik ilişkinin tedavi edici etkideki katkısını kabul etmeye başlamışlardır.

    Psikanalizin tanımına ilişkin tartışmalar, aynı zamanda psikanalitik epistemolojiye yöneltilen temel eleştirilerle de bağlantılı olarak ortaya çıkmıştır. Bu tartışmaların bir kısmı örtüşmekte olup, şu türden soruları içermektedir: 1) Psikanaliz, Hartmann’ın (1939a, 1939b, 1964) savunduğu gibi bir “genel psikoloji” olarak mı tanımlanmalıdır yoksa Kris’in (1947) ünlü biçimde öne sürdüğü gibi, daha dar bir biçimde, örneğin “çatışma açısından ele alınan insan davranışının incelenmesi” olarak mı tanımlanmalıdır? 2) Psikanalizin, klinik gözlemin ötesine geçen soyut bir kurama (metapsikolojiye) ihtiyacı var mıdır? Bu görüşü savunanlar arasında Rapaport ve Gill (1959), Hartmann (1964) ve daha yakın dönemde Shevrin (2003) yer alır. Yoksa psikanaliz, yalnızca bir klinik kuram olarak mı ele alınmalıdır? Bu ikinci görüşü savunanlar arasında ise Schafer (1976), Gill (1976) ve G. Klein (1976) bulunmaktadır. 3) Psikanaliz, Freud’un (1913c, 1925e, 1933c) sıklıkla savunduğu gibi, doğa bilimleri arasında mı yer almalıdır? Yoksa, yoruma dayalı bir disiplin olarak daha iyi anlaşılabileceği için, beşeri bilimler içinde mi sınıflandırılmalıdır? Bu ikinci görüşü savunanlar arasında Spence (1982), Schafer (1983) ve Edelson (1985) bulunmaktadır. Buna karşılık, bazı yazarlar psikanalizin hem bilimsel hem de beşerî yönler taşıyan melez bir disiplin olduğunu öne sürmüşlerdir (Ricoeur, 1970; Gill, 1976; L. Friedman, 2000). Bilişsel sinirbilim alanındaki gelişmeler, örneğin “bilinçdışının yeniden keşfi”, psikanaliz üzerinde, bilinçdışı süreçleri incelemeye yönelik kendine özgü yaklaşımını tanımlama konusunda ek bir baskı oluşturmaktadır (Kihlstrom, 1995). Postmodern felsefedeki gelişmeler ise, psikanalitik verinin ve bilgilenmenin doğasına ilişkin daha temel düzeyde sorgulamalar ortaya koymakta ve bu alana yönelik epistemolojik zorluklar getirmektedir.

    Son olarak, mesleki alanda şu konularda da yoğun tartışmalar bulunmaktadır: psikanalist unvanının nasıl tanımlanıp düzenlenmesi gerektiği ve psikanalitik eğitimin en iyi nasıl örgütlenip denetlenmesi gerektiği.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Psychoanalysis. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 207).

    Psikanaliz – II

    Sigmund Freud, kendi buluşu olan psikanalize ilişkin en kapsamlı ve bugün hala geçerli, klasikleşmiş tanımı bizzat kendisi yapmıştır: “Psikanaliz adı, (1) başka yollarla neredeyse erişilemeyen zihinsel süreçleri araştırmaya yönelik bir yöntem, (2) bu araştırmaya dayanan nevrotik bozuklukların tedavi yöntemi, ve (3) bu doğrultuda elde edilen psikolojik bilgilerin yeni bir bilimsel disiplin haline gelecek biçimde giderek birikmesi anlamına gelir.” (1923a [1922], s. 235) Bu tanım, Encyclopaedia Britannica için hazırlanmış olup, günümüzde de birçok psikanalitik eğitim enstitüsü tarafından kullanılmaya devam etmektedir.

    Freud ayrıca, psikanalizi anlamanın en iyi yolunun onun tarihini incelemek olduğunu yazmıştır. Psikanalizin kökenleri, genç bir Viyanalı doktor olan Freud’un tıbbi uygulamalarına kadar uzanır. Freud, sıklıkla “sinirsel (nervous)” olarak tanımlanan, çoğunlukla “histeri (hysteria)” hastalarından oluşan bir grubu tedavi ediyordu; bu alan, onun Paris’ten dönüşü ve Jean-Martin Charcot’ya asistanlık yapmasının ardından uzmanlaştığı bir alan haline gelmişti. Freud’un hem bu hastaları iyileştirmesi hem de büyüyen ailesini geçindirebilecek bir hasta kitlesi oluşturması gerekiyordu; oysa o dönemde etkili bir tedavi yöntemi neredeyse hiç yoktu. O dönemde mevcut olan tedavi teknikleri -elektrik şoku, kliniklerde izolasyon ve yatıştırıcı ilaçlar- kısa süre içinde terk edilmiştir. Hipnoz, başlangıçta Freud’a mucizevi sonuçlar veriyor gibi görünmüşse de, sonunda çıkmaz bir yol olduğu anlaşılmıştır. Bunun üzerine Freud, mentoru Joseph Breuer’in Anna O. olarak bilinen hastayı tedavi ederken geliştirdiği “katartik yöntem”i (cathartic method) uygulamaya karar vermiştir. Bu yöntem, semptomu (symptom) çıkış noktası olarak alır ve hastanın, semptomun ilk ortaya çıktığı koşulları anımsamasını sağlamayı amaçlardı. Konuşma yoluyla gerçekleşen bu anımsama başarılı olduğunda, semptomun ortadan kalkması beklenirdi.

    Freud, daha sonra, hastaların patojenik “ilksel sahneleri (primal scenes)” araştırma sürecinde ortaya koydukları “direnci (resistance)” keşfetti; sanki hastalar, hastalıklarının kökenini gizli tutmak istiyormuş gibiydiler. Bu şekilde “bastırılmış (repressed)” olan malzeme, daima çocukların en erken cinsel etkinlikleriyle ilişkili belirli olaylara ait eski anılarla bağlantılıydı. Freud’un böyle bir çocukluk cinselliğinin var olduğunu ileri sürmesi, çağdaşlarının çoğunu derinden sarsmıştı. Hastaları kısa süre içinde dikkatini rüyalarına çekmeye başladılar ve Freud, onların bu rüyaları anlatmalarını teşvik etti.
    Determinizme olan inancına uygun olarak, Freud, rüyaların bir işlevi olduğunu -bilinç tarafından göz ardı edilen arzuların gerçekleşmesi yoluyla uykunun korunmasını sağlamak- ileri sürdü ve dolayısıyla rüyaların çözümlenebilir “bilinçdışı (unconscious)” bir içeriğe ve anlama sahip olduğu sonucuna vardı. Direncin analizii, rüyaların yorumu ve “serbest çağrışım (free association)” yöntemi, Freud’un 1896 yılında “psikanaliz” adını verdiği psikoterapi yaklaşımının temel dayanaklarını oluşturdu. Bu terim ilk kez, Fransızca kaleme alınmış “Heredity and the Aetiology of the Neuroses (Kalıtım ve Nevrozların Etiyolojisi)” (1896a) başlıklı makalede yer almıştır.

  • Psişik Gerçeklik Nedir? (9)

    Freud tarafından bilinçdışı süreçlere özgü gerçeklik düzeyini belirtmek üzere geliştirilen bir kavram olan psişik gerçeklik [psychic reality], epistemolojik bir bakış açısından, psikanalizin karakterize etmeye, anlamaya ve keşfetmeye çalıştığı “nesne”ye [object] gönderme yapar.

    Rüyaların Yorumu’nda (1900a) kavram, öznenin içsel fantezi yaşamıyla ilişkili olan ve dış gerçekliğin algısına karşı çıkabilen, hatta ona egemen olabilen gerçeklik kuvvetine gönderme yapıyordu; başka bir deyişle, gerçekliğin kendisinden daha “gerçek” görünebiliyordu. Başından itibaren vurgu, öznelliğin nesnel doğası, psişik aygıt için öznelliğin gerçekliği üzerindeydi -hatta bunun dış gerçeklikle ilişkisi pahasına olsa bile.

    Freud’un içinde çalıştığı kültürel bağlam, öznel zihinsel etkinliğin ve özellikle de bilinçdışı zihinsel etkinliğin niteliğini değersizleştirme ya da küçümseme eğilimindeydi. Freud, bilinçdışı psişik varlıkların nesnel niteliğini, onları “imgesel” [imaginary] ve gerçek dışı olanın alanına havale etmeyi tercih eden bir muhalefet karşısında ileri sürmek zorundaydı.

    Histerik paraliziye [hysterical paralysis] ayrılmış bir makalede (1893c) Freud, histerik konversiyon [hysterical conversion] belirtilerinin “nesnel” doğası ve bunların anlamı sorununu ortaya koymuştu. Biyolojik gerçeklik ile -özellikle anatomi açısından- histerik belirtiler tarafından ifade edilen “psişik” gerçeklik arasındaki fark, Freud’un daha sonra anlayacağı biçimiyle bilinçdışının nesnel karakterinin habercisi olmuştu. Semptomatik dışavurumların doğası -anestezi, parestezi vb.- histerik hastaların “mütemarızlar” [malingerer: hasta rolü yapan] olamayacağını gösteriyordu. Psişik yaşamın özerk bir alanının ve bilinçdışı psişenin varlığı, fantezilerin gerçekliği de dahil olmak üzere, bundan böyle giderek artan bir güvenle ileri sürülebilirdi.

    Psişik gerçekliğin ortaya çıkışındaki bir başka önemli boyut, cinsel travmanın nevrozların etiyolojisindeki değeri ve bu bağlamda gerçek yaşam olaylarının mı yoksa fantezilerin mi belirleyici olduğu sorunu etrafında şekillendi. Freud’un geliştirdiği erken dönem neurotica [Freud’un erken dönem nevroz kuramı], histerinin ve daha genel olarak nevrozların etiyolojisinde, örneğin çocukluk çağı cinsel baştan çıkarılması gibi “gerçek” travmatik bir olaya belirleyici bir rol atfetme eğilimindeydi. Bununla birlikte, tedavi giderek, hatırlanan travmatik baştan çıkarılma sahnelerinin gerçekten meydana gelip gelmediğini ya da “uydurulmuş” olup olmadığını söylemenin imkânsız olduğunu ortaya koydu. Bu tür sahnelerin temsil ettiği infantil ve cinsel fanteziler, nevrozun travmatik etiyolojisinin yerini aldı. Psişik gerçekliğin önemli bir türü olan bu fanteziler, psişik aygıt üzerinde “gerçekliğin” bütün kuvvetiyle, hatta daha fazlasıyla, etki yaratıyordu.

    Böylece psişik gerçeklik kavramı, başlangıçta, fantezinin halüsinatuvar niteliğiyle birlikte buyurgan doğasına, yani dış gerçekliğe bir biçimde egemen olabilen niteliğine işaret etmek üzere ileri sürülmüştü. Kavramın günümüzde kullanıldığı biçimiyle dışsal ile içsel arasındaki herhangi bir karşıtlık izi, psişik gerçekliğin öznel olarak “gerçek” olan karakterinin kaynağının ya da temelinin nasıl belirleneceği sorusuyla daha da karmaşık hâle gelir.

    Bu bağlamda iki tür hipotez ileri sürülebilir. Bunlar zorunlu olarak birbirine karşıt değildir; psikanalitik düşüncede birlikte ele alınması gereken iki ana damarı temsil ederler. İlk tür, psişik gerçekliği dış gerçekliğin etkisiyle ilişkilendirir; bu etki, başlangıç düzeyinde Freudyen aforizmayla özetlenir: “Daha önce duyularda bulunmamış hiçbir şey düşüncede bulunmaz.” Bu anlamda psişik gerçeklik, gerçeklikle daha önceki bir karşılaşmaya işaret eder; etkinin izi aracılığıyla psişik hâle gelmiş bir gerçekliği temsil ederdi. Gerçekliğin bizzat karakteri, dış dünyayla karşılaşmaların psişik mirasına tanıklık ederdi. Bu görüşe göre fanteziler, bir gerçeklik çekirdeği içeren “melez” yapılardır; kaynağı zamanda uzak bir noktada yatan, bir tür dönüştürülmüş anımsamadır. Halüsinasyonun ötesinde, güncelleşen ve psişik aygıt üzerinde etkide bulunan şey, geçmiş bir gerçekliğe gönderme yapar -örneğin, suçluluk hislerinde muhafaza edilen çocukluğa ait zalimce edimler gibi.

    İkinci hipotez türü, psişik gerçekliği psişik etkinliğe içkin kısıtlamalarla, onun yasaları ve işleyiş ilkeleriyle ilişkilendirir. Böylece arzunun daha eski temsilleri, haz ilkesi aracılığıyla halüsinasyon yoluyla yeniden etkinleştirilebilir; bu da, gerçek dünyanın algısı için olası bir zarar pahasına bile olsa, bir dileğin gerçekleşmiş olduğu algısını yaratır.

    Psişik aygıt nasıl gelişirse gelişsin, yaşanmış deneyimin farkındalığı ve simgeleştirilmesi psişik gerçekliğe özgü ritme ve yasalara mı uyar? Onun kendine ait gereklilikleri göz ardı edilemez. Kısıtlamaların bir kısmı dış dünya tarafından dayatılırken, diğerleri psişik aygıtın kendisinden doğar. Psişik gerçeklik, dürtüler ve dış gerçeklik ile aynı sınırlamalar ve kategorik buyruklarla taleplerde bulunur. Bu durum, bazı çağdaş psikanalistleri, haz ilkesi [pleasure principle] ve gerçeklik ilkesinin [reality principle] yanında bir “psişik gerçeklik ilkesi”nin [principle of psychical reality] varlığını formüle etmeye yöneltmiştir.

    Epistemolojik bir bakış açısı üç gerçeklik türünü ayırt ederdi: genel olarak maddi gerçeklik, maddi gerçekliğin biyolojik gerçeklikle karakterize edilen yönü ve biyolojik gerçeklikten bağımsız olan, psişik gerçeklik olarak bilinecek başka bir yönü. Bu sonuncusu, psikolojinin özel alanıdır. Psikanaliz ise “bilinçdışı psişik gerçeklik”in [unconscious psychical reality] ve onun psişik gerçeklik üzerindeki etkisinin bir açıklamasını sunmasıyla karakterize edilirdi.

    Psişik gerçeklik kavramı böylece paradoksal bir biçimde açımlanır. Gerçekliği türlere ayırır ve öznelliği sınırlandırır; öznelliğin eyleminin psişik nesnelliğine ve psişik olguların anlaşılabilirliğine yönelik üstün ilgisine işaret eder. Bunlar yalnızca en erken öznel deneyimlerden, Freud’un “psişik ham madde” [psychic raw material] adını verdiği şeyden doğmaz; aynı zamanda bu malzemenin gelişim süreci içinde zorunlu dönüşümünden de doğar. Bu dönüşüm, daha yüksek bilinç düzeylerinde kabul için gerekli bütünleşmeyi hedefler ve orada hüküm süren yasalarla uyum içinde gerçekleşir.

    International Dictionary of Psychoanalysis, 1356

  • Abreaksiyon (Boşalım) Nedir? (8)

    Abreaksiyon [boşalımabreaction] ve katarsis [arınmacatharsis], Breuer tarafından ortaya atılmış ve Freud ile Breuer’in, psikanaliz öncesi dönemde histerik hastaları tedavi ederken kullandıkları terimlerdir. Bu terimler, travmatik bir anıya eşlik eden duygulanımın konuşma yoluyla boşaltılması sürecini tanımlamak için kullanılmıştır. Her ne kadar bu terimlerin önemi daha çok tarihsel bağlamda değerlendirilse de, duygulanımla yüklü anıların geri getirilmesi ve geçmişin duygusal olarak sahici biçimde yeniden ele alınması, psikanalitik sürecin hâlâ değerli yönlerindendir.

    Abreaksiyon – Boşalım

    Unutulmuş ya da bastırılmış anı ya da deneyimlerin bilinçdışından bilince getirilmesine, eşzamanlı olarak duyguların açığa çıkmasına (release), kaygı ve gerilimin boşalımına (discharge) ilişkin süreç. Psikanalizde, abreaksiyon, bastırılmış olanları bilince getirme, bu sırada duyguları açığa çıkarma ve bunları katartik bir şekilde ortadan kaldırmada kullanılır.

    Karakaş, S. (2017). Prof. Dr. Sirel Karakaş Psikoloji Sözlüğü:
    Bilgisayar Programı ve Veritabanı – www.psikolojisozlugu.com (sürüm: 5.2.0/2022)

    Bu terimlerin ilk kullanımı, “Histeri Üzerine Çalışmalar [Studies on
    Hysteria
    ]” (Breuer ve Freud, 1893/1895) adlı eserde yer almıştır. Psikanalizin bu erken döneminde Freud (Breuer’i takip ederek), histerinin -özellikle konversiyon histerisinin- travmatik ve duygulanımla yüklü anıların bastırılmasından kaynaklandığını öne sürmüştür. Bu bastırma, duygulanımın boşaltılmasını engellemekte ve bu duygulanımın fiziksel semptomlara dönüşerek konversiyon [conversion] yoluyla ifade bulmasına yol açmaktadır. Breuer ve Freud, histerik semptomların bu anıların hipnoz yoluyla ya da terapistin yönlendirmesiyle ortaya çıkarılması sayesinde ortadan kaldırılabildiğini gözlemlemişlerdir. Bu sayede anıya eşlik eden duygulanımlar konuşma yoluyla boşaltılabilir (abreksiyon) ve bu sürecin başarılı bir şekilde gerçekleşmesi sonucunda bir katarsis (Yunanca “arınma [purification]” ya da “temizlenme [purging]”) meydana gelir. Bu nedenle Breuer ve Freud, psikanalizin bu öncü terapötik yaklaşımını “katartik yöntem [cathartic method]” olarak adlandırmışlardır.

    Freud daha sonra bu tedavi yönteminin sınırlılıklarını kabul etmiş ve patogenez kuramı travmadan çatışmalı dürtülere kaydığında, tedavi yaklaşımı da hipnozdan serbest çağrışım ile aktarım ve direncin analizine evrilmiştir; böylece abreksiyon ve katarsis psikanalizin terapötik etkisinde merkezi bir rol oynamaktan çıkmıştır. 1930’lardan 1960’lara kadar olan dönemde abreksiyon terimi psikanalitik literatürde yer aldığında, genellikle Ferenczi’nin aktif terapisi [active therapy] (Fenichel, 1939b) ya da Alexander ve French’in dinamik psikoterapisi [dynamic psychotherapy] (E. Bibring, 1954) bağlamında yapılan eleştiriler içerisinde yer almıştır.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Abreaction. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 1).

  • Hipnoz Nedir? (7)

    Hipnoz [hypnosis], bir hipnozcunun [hypnotist] çeşitli teknikler kullanarak -bir nesneye bakma, sözel komutlar vb.- ortaya çıkardığı değişmiş bilinç durumudur. İngiliz hekim James Braid, Neurhypnology (1843) adlı eserinde “hipnotizm” [hypnotism] sözcüğünü yaygınlaştırmış, hatta belki de bu sözcüğü türetmiş olabilir. “Hipnoz” sözcüğü ise daha sonra kullanıma girmiş görünmektedir.

    Braid, bilimdışı fikir ve uygulamaları, “zihinsel ve görsel gözün sabit ve dalgınlaşmış dikkatiyle indüklenen sinir sisteminin özgül bir durumu”na ilişkin bilimsel bir kavrayışla değiştirmeye çalıştı. Ayrıca manyetizmacıların [magnetizers] “uyum” [rapport] adını verdikleri şeyi ortadan kaldırmayı da umuyordu. On dokuzuncu yüzyılın ortalarında İngiliz fizyolog William Carpenter, hipnozu, “bilinçdışı serebrasyon” [unconscious cerebration] adını verdiği refleksif ve otomatik etkinliğin paradigması hâline getirerek “Braidizm”e bilimsel destek sağladı. Genç fizyolog Charles Richet tarafından konuyla tanıştırılan Jean-Martin Charcot, 1878’den itibaren kendi kliniğinde histerik hastalar üzerinde hipnozla deneyler yaptı; bunu yaparken Braid’in ve özellikle de Carpenter’ın nörolojik yaklaşımını temel aldı. 1882’de, Académie des Sciences tarafından dikkate alınan bir makalede, histeriklere özgü bir patoloji tanımladı: üç özgül sinirsel durumla -katalepsi, letarji ve somnambulizm- karakterize olan “büyük hipnotizma” [grand hypnotism].

    1860’tan itibaren, Nancy’de kurduğu bir “klinik”te Ambroise Liébeault da hipnotizmden yararlandı; Fransa’daki Braidizm savunucularından biri olan J.-P. Durand de Gros tarafından yerleştirilen yöntemleri kullandı. Braid’in telkinle ilgili deneylerine özel bir dikkat göstererek, Charcot’nun neredeyse bütünüyle deneysel olan uygulamasından farklı olarak, hipnotik telkini terapötik amaçlarla kullandı. Hippolyte Bernheim daha da ileri giderek hipnozu özel bir telkin türü olarak ele aldı. Bernheim ayrıca Britanyalı Hack Tuke’dan ödünç aldığı “psikoterapi” [psychotherapy] terimini de yaygınlaştırdı ve hipnotizmli ve hipnotizmsiz telkin [suggestion] yoluyla psikoterapi uyguladı. 1884’ten sonra Charcot ve Bernheim çevresinde hipnoza ilişkin iki karşıt okul gelişti. Paris’te vurgu patolojik bir sinirsel durum fikri üzerindeydi; Nancy’de ise zorunlu olarak patolojik olmayan bir bağ ya da psikolojik etki fikri üzerindeydi.

    Bununla birlikte, çoğu zaman belirli bir okuldan hareket etmiş olsalar da, bazı uygulayıcılar ve araştırmacılar hâkim teorik ve terapötik dogmaların ötesine bakmaya çalıştılar. Böylece psikoterapist, yalnızca komutlar vermeyi reddedebilir ve hipnoz yoluyla, uyanıklık yaşamı sırasında unutulmuş olup nevrotik belirtilerin kökeninde yer alabilecek anıları keşfetmeye girişebilirdi (bkz. Pierre Janet’nin L’Automatisme psychologique adlı eserindeki Pierre Marie vakası, 1889). On dokuzuncu yüzyılın sonunda, unutulmuş anıların geri dönüşüyle ilişkili birkaç iyileşme öyküsü yayımlandı.

    Hipnotik telkine ilişkin tartışmalarda “uyum” sorunu yeniden gündeme getirildi. Joseph Delboeuf karşılıklı telkin [reciprocal suggestion] fikrini ortaya attı. Pierre Janet ve Alfred Binet “seçicilik”ten [electivity], “somnambulant tutku”dan [somnambulant passion] ve “deneysel aşk”tan [experimental love] söz ettiler. Ayrıca hipnotik bilinç durumlarının psikolojisine yönelik bir ilgi de vardı. Bunlar dissosiyasyon [dissociation] (Janet) ya da hipnoid durumlar [hypnoid states] (Sigmund Freud ve Josef Breuer) terimleriyle betimlendi. Son olarak, dönemin hâkim tıbbi görüşünün tersine, bilinçdışının yalnızca refleksolojik değil, aynı zamanda psikolojik olduğu fikri ortaya çıktı. Post-hipnotik telkin [post-hypnotic suggestion] deneyleri -bir öznenin, uyanıkken, hipnoz sırasında verilmiş ve görünüşe göre unutmuş olduğu bir buyruğa itaat ettiği deneyler- filozof Henri Bergson’a bilinçdışı fikirlerin ve psikolojik bir bilinçdışının varlığını kanıtlıyor gibi görünüyordu. Psikanalist Freud kuşkusuz bu araştırma ve tartışma bolluğunun içinden doğdu: 1885–1886 (Paris), 1889 (Nancy) ve 1895 (Histeri Üzerine Çalışmalar’ın yayımlanması).

    Hipnoz hem bir bilinç -ya da bilinçsizlik- durumuna hem de bir ilişkiye gönderme yapar. Charcot ve Bernheim’ın mirasına sadık biçimde, günümüz hipnoloji savunucuları hâlâ “durumcular” [statists] ve “ilişkiciler” [relationists] olarak ikiye ayrılmaktadır. Bazı bakış açıları, özellikle ilişkici okul içinde yer alanlar, psikanalizden yararlanırken; diğerleri, anti-psikanalitik bir eğilimin parçası olarak hipnotizmi yeniden tesis etmeye çalışır. Çünkü hipnoz, kendisinden önceki hayvansal manyetizma [animal magnetism] gibi, yalnızca bir duruma ya da bir ilişkiye gönderme yapmaz. On dokuzuncu yüzyıldan beri güçlü olumsuz ya da olumlu çağrışımları olan, ateşli savunucuları kadar militan karşıtları da bulunan büyülü bir sözcük hâline gelmiştir -büyülenmenin ve damgalanmanın yorulmak bilmeyen bir taşıyıcısı.

    Elbette hipnozun uygulaması, fenomenolojisi ve teorisi James Braid’in zamanından bu yana evrilmiştir ve hipnoz artık büyük ölçüde kültürel bir fenomen olarak görülebilir. Yine de, bir yüzyıldan fazla bir sürenin ardından, çelişkili ve muhtemelen yanıtlanamaz bazı sorular varlığını sürdürüyor gibi görünmektedir. Hipnotik durum uykuya ve düş görmeye mi, yoksa uyanıklığa ve berrak bilince mi yakındır? Bilinçdışı bir elden çıkarmayı/mahrum bırakılmayı mı ima eder, yoksa bir tür rol yapma mıdır? Ve “hipnoz”, belirli fenomenleri açıklayabilen işlevsel bir kavram mıdır, yoksa açıklaması beklenen durumun bizzat ortaya çıkmasını hızlandıran bir sözcük müdür?

  • Karşıaktarım Nedir? (6)

    Karşıaktarım [countertransference], ortak odak noktası analistin analitik durum içinde hastaya yönelik hisleri ve tutumları olan, birden çok anlam taşıyan bir terimdir. Tüm psikanalitik kuram ekolleri bu terimi kullanmakla birlikte, karşıaktarım tanımları arasında dikkate değer farklılıklar bulunmaktadır. Terimin çağdaş kullanımı şunları kapsar:

    1. analistin, hastanın aktarımına (transference) yönelik bilinçli ve bilinçdışı tepkileri;
    2. analistin bilinçdışı çatışmalarının, hastayı anlaması ve analist rolündeki işlevselliği üzerindeki etkisi;
    3. analistin, hastaya yönelik tüm duygusal tepkileri; bu, hastanın kendini sunuşuna ya da gerçeklik durumuna verilen ve genellikle beklenebilir olan tepkileri de kapsar; bu tepkiler analistin bilinçdışı zihinsel yaşantısından çok az etkilenmiş olabilir;
    4. analistin hastaya yönelik duygusal tepkileri; bu tepkiler, kısmen, hastanın bilinçdışı zihinsel yaşantısıyla bilinçdışı bir özdeşim kurmayı yansıtır ve analitik anlamanın başlıca biçimini oluşturur;
    5. hastanın, analistin kendisine, kendi aktarım fantezileriyle uyumlu bir şekilde tepki vermesini arzulayan bilinçdışı arzusunun sonucu; bu durum aynı zamanda rol duyarlılığı [role responsiveness] olarak da adlandırılır;
    6. hastanın yansıtmalı özdeşim [projective identification] sürecinin bir sonucu; bu süreçte hasta, kendi benliğinin ya da nesne temsillerinin bastırılmış yönlerini bilinçdışı olarak analiste yansıtır ve ardından analistle, analistin bu temsilleri öznel olarak deneyimlemesini teşvik eden biçimlerde etkileşime girer;
    7. analistin, hastaya yönelik sürekli ve kaçınılmaz bilinçdışı öznel tepkileri; bu tepkiler çoğunlukla ancak sonradan anlaşılır;
    8. hasta ve analist tarafından ortaklaşa inşa edilen, sürekli değişen bir aktarım/karşıaktarım matrisi.

    Böylece, karşıaktarımın psikopatolojik mi yoksa normal bir fenomen mi olduğuna ve karşıaktarım duygularının analistin zihninin, hastanın zihninin ya da ikisinin birleşiminin bir ifadesi mi olduğuna dair görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Aslında, çağdaş psikanalistler analistin öznel yaşantısının çoklu kaynaklara sahip olduğunu ve analitik tedaviye çok yönlü biçimlerde katıldığını kabul ettikleri için, karşıaktarım terimi artık kesinliğini yitirmiştir.

    Karşıaktarım kavramı, analistlerin kendi öznel yaşantılarının psikanalitik tedavideki yerini dikkate almalarını sağladığı için tüm psikanaliz ekolleri açısından önemlidir. Bu kavram, analistin psikanalitik ikili [psychoanalytic dyad] içindeki duygusal katılımına ilişkin farklı kavramsallaştırmaların, psikanalitik durumun temel doğasına ve psikanalizin terapötik etkisine dair sorular ortaya çıkarması nedeniyle uzun süredir süregelen bir tartışma kaynağı olmuştur:

    • Analist ve hasta, epistemolojik ve duygusal olarak benzer mi yoksa farklı konumlarda mı yer alırlar?
    • Bir analist tarafsızlık ve anonimliği sürdürebilir mi, sürdürmeli midir?
    • Analist hastayı hangi süreçler aracılığıyla anlar?
    • Hasta ve analist birbirlerini bilinçdışı düzeyde nasıl etkilerler?
    • Hastalar psikanalizden nasıl fayda sağlarlar?

    Terimi ilk kullanan Freud (1910c), karşıaktırımı, hastanın aktarımına yanıt olarak analistin ortaya çıkan “kendi kompleksleri ve içsel dirençleri” olarak tanımlamıştır (1915a). Freud, karşıaktırımı, analistin hastayı tam olarak anlamasına engel olan bir sorun olarak görmüş ve bunun hem öz-analiz [self analysis] yoluyla hem de duygusal öz-disiplin [emotional self restraint] (tarafsızlık [neutrality]) ile aşılması gerektiğini savunmuştur. Freud (1912b), karşıaktırımı, analistin kendi bilinçdışını, hastanın bilinçdışını anlamak için alıcı bir “araç [instrument]” olarak kullanma kapasitesinden ayırt etmiştir. Isakower (B. Lewin ve Ross, 1960), “analiz eden araç [analyzing instrument]” kavramını detaylandırarak, bunu hasta ve analistin iletişim kurma, dinleme ve düşünme biçimlerinde eşzamanlı bir gerilemenin [regression] oluşumu olarak tanımlamıştır.

    Freud’un yaşamı boyunca ve onu izleyen iki on yıl boyunca, psikanalistler karşıaktarıma ağırlıklı olarak olumsuz bir bakış açısıyla yaklaşmışlardır (Jacobs, 1999). Bunun sonucu olarak, birçok analist, Freud’un kendi tekniğinden farklı olarak (Lipton, 1977), aşırı ve kendiliğinden dayatılmış bir duygusal öz-disiplinle çalışmıştır. Bununla birlikte, bazı yazarlar analistin öznel yaşantısının önemine değinmişlerdir. Örneğin, Fliess (1942), karşıaktarımı, analistin geçici duygusal katılımını içeren empatiyle (“deneme özdeşimi [trial identification]”) ayırt etmiştir. Winnicott (1949), analistin hastadan nesnel nedenlerle nefret edebileceğini ve böyle güçlü duyguların farkında olması gerektiğini, böylece bu duygularla harekete geçmemesi gerektiğini eklemiştir. Gitelson (1952) ise, analistin insan oluşuna vurgu yaparak, kişisel, aktarım temelli ve savunma içeren duygusal tepkiler vermesinin beklenebilir olduğunu belirtmiş; bu yolla hem tarafsızlık kavramını hem de karşıaktarıma yönelik psikopatolojik yorumları eleştirmiştir. Bununla birlikte A. Reich’in etkili makalesi “Karşı-aktarım Üzerine [On Counter-Transference]” (1951), psikanalizin ana akım görüşünü özetlemiştir: Analistler, hastalarını geçici bilinçdışı bir özdeşim yoluyla anlarlar ve gerçekten de hastalarına karşı duygular beslerler; ancak yoğun duygular, analistin çözülmemiş bilinçdışı çatışmalarını temsil eder ve bu çatışmalar, hastaya yönelik aktarım biçiminde, hastanın aktarımına tahammülsüzlük şeklinde ya da analist rolünün temelinde yatan süblime edilmemiş bilinçdışı güdüler olarak dışa vurulur.

    1950’lerden itibaren, Klein’dan etkilenen analistler karşıaktarıma dair daha geniş ve daha olumlayıcı bir kavramsallaştırma ortaya koymuşlardır: Analistin duygusal yaşantısı, büyük ölçüde hastanın bilinçdışı zihinsel yaşantısı tarafından belirlenir. Heimann (1950), hastaların kendilerinin ya da nesnelerinin bazı yönlerini analiste yansıttıklarını ve bu nedenle karşıaktarımın, analistin hem kendi hem de hastanın henüz bilinçli olarak farkında olmadığı bir anda, hastanın bilinçdışı zihinsel yaşantısını sezmesini yansıttığını yazmıştır. Racker’a (1957) göre karşıaktarım, analistin ya hastayla ya da hastanın erken nesneleriyle kurduğu özdeşimleri [identification] ifade eder. Racker, “tamamlayıcı özdeşim”i [complementary identification] (H. Deutsch, 1926) -yani analistin hastanın içsel nesnesiyle kurduğu özdeşimle- “bağdaşan özdeşim”den [concordant identification], yani analistin hastanın kendiliğinin bir yönüyle kurduğu özdeşimden ayırt etmiştir. Racker, bağdaşan özdeşimi, analistin empatisinin bir bileşeni olarak görmüştür. Ayrıca analistin, hasta ile kurduğu bağdaşan ve tamamlayıcı özdeşimler arasında kaçınılmaz bir dalgalanma yaşadığını da tanımlamıştır. Hastanın psikolojik yaşantısının kabul edilemez yönleri, analistin kendi psikolojik yaşantısının kabul edilemez yönleriyle örtüştüğünde, analist bu bağdaşan özdeşime karşı tahammülsüzlük gösterir ve tamamlayıcı özdeşime geçme olasılığı artar. Eğer tamamlayıcı özdeşim bilinçdışı kalırsa, analist hastaya, hastanın özgün nesnelerinin “reddedici [rejecting]” modunda yanıt verebilir ve bu durumda hasta, daha hoşgörülü bir nesneyi içselleştirme fırsatını kaybedebilir. Hem Heimann hem de Racker, analistin kendi bilinçdışı çatışmalarının, hastanın zihinsel yaşantısının harekete geçirdiği duyguları sürdürme ve/veya anlama kapasitesine engel olabileceğini belirtmişler; ancak analistin duygusal yanıt verebilirliğinin merkezi rolünü vurgulamışlardır.

    O zamandan bu yana, karşıaktarım tartışmaları iki temel görüşü detaylandırarak sürmüştür. Birinci görüş, karşıaktarımı, hasta hakkında önemli bir bilgi kaynağı olarak ele alır. İkinci görüş, analistin kendi intrapsişik yaşantısına odaklanır. Birinci görüşü ifade eden çağdaş Klein’cılar Pick (1985) ve B. Joseph (1985), hastaların yansıtmalı özdeşim yoluyla, paranoid-şizoid konuma [paranoid- schizoid pozition] ait parça-kendilik [part-self] ve parça-nesneye [part-object] ilişkin duygulanımları ve tutumları analistin “içine [into]” yansıttıklarını [projection] ve analistin bunları bilinçdışı bir şekilde canlandırmaya ya da bunlara katlanmaya davet edildiğini ifade etmilerdir. Analistin karşılaştığı zorluk, bu yoğun duygulanım ve tutumların (ki bunların analistin kendi içinden kaynaklanan yönleri de vardır) farkındalığına tahammül etmek, onları kapsamak [contain] ve bunlara kaygı taşıyan bir konumdan yorumlar sunmaktır. J. Sandler’ın (1976a) analistin “rol duyarlılığı” [analyst’s “role responsiveness”] kavramı, aktarım/karşıaktarım etkileşimine ego-psikolojik/nesne ilişkileri kuramı perspektifinden bir yaklaşımı yansıtır. Sandler, hastanın aktarım ilişkisini gerçekleştirmek istediğini ve bu amaçla analisti, arzulanan ya da savunmaya yönelik tamamlayıcı bir rolü üstlenmeye bilinçdışı olarak “yönlendirdiğini [maneuvering]” belirtmiştir. Analist, bu şekilde ortaya çıkan tepkinin farkına varabilir; ancak bu farkındalık, bazen tepkiyi hayata geçirmeden önce, bazen de ancak onu hayata geçirdikten sonra oluşabilir. Analistin rol tepkisi [hastadan gelen uyarana analistin verdiği tepki], kendi eğilimleri ile hastanın “dürtüklemesi” arasında bir uzlaşımı temsil eder. Sandler, rol duyarlılığını, hastanın daha ilkel, parça-kendilik ve parça-nesne iç dünyasının analiste yansıtmalı özdeşim yoluyla aktarımının bir sonucu olarak gören Klein’cılardan farklı olarak, bunu, tüm insan ilişkilerinde var olan bilinçdışı bir kişilerarası baskının sonucu olarak görmüştür; bu baskı, gerçekleştirilen bir intrapsişik kendilik-nesne ilişkisine katılım yönündedir. Rol duyarlılığğı, daha sonra, aktarım fantezisinin hasta tarafından gerçekleştirilme çabası ile analistin bu duruma karşılık gelen karşıaktarım tepkisinin analitik sürecin sürekli, değişken ve içkin bir parçası olduğunu savunan saheneleme [canlandırma: enactment] kavramına dâhil edilmiştir (Chused, 1991). Karşıaktarıma ilişkin ikinci temel görüş, onun analistin intrapsişik yaşantısını ifade ettiğini ve analistin çalışmasına sürekli, dalgalı ve potansiyel olarak sorun yaratabilecek bir eşlikçi olarak eşlik ettiğini öne sürer. Bu nedenle, hasta ve analist karşılaştırılabilir, ancak simetrik olmayan konumlarda yer alırlar. Jacobs (1986), kendi karşıaktarım tepkilerinin, geçmişindeki kaynaklardan beslenerek, analitik tekniğini nasıl ince biçimlerde etkilediğini ve bu etkilerin, daha derin bir kendi üzerine düşünme [self-reflection] olmaksızın kolaylıkla akılcılaştırılabileceğini açıklamıştır. Jacobs, bu tepkilerini, karşıaktarıma daha sık atfedilen ve analitik teknikten açık biçimde sapmalar olarak tanımlanan tepkilerle karşılaştırmıştır. McLaughlin (1981), karşıaktarım teriminin, analistin iş egosuna [analyst’s work ego: analistin mesleki bağlamdaki ego işlevleri] yönelik çoklu müdahaleleri tanımlamak için yetersiz olduğunu belirtmiştir; bu müdahaleler arasında analistin kendi aktarım süreçleri, mevcut yaşam zorlukları ve belirli hastalar tarafından harekete geçirilen çözülmemiş çatışmalar yer alır. Bu nedenle McLaughlin ve diğerleri, analistin işlev gördüğü düzeyde beklenebilir bir dalgalanma olduğunu varsaymışlardır. Renik (1993), bu görüşü genişleterek karşıaktarım kavramının yanıltıcı olduğunu, analistin bilinçdışı tarafından belirlenen öznelliğinin teknikte her zaman var olan ve gerekli bir unsur olduğunu, ayrıca analistin kişisel güdülerini teknik ilkelerden ayırma çabasının yanılsamadan ibaret olduğunu ifade etmiştir.

    Başka bir bakış açısından Ogden (1994) ve bazı diğer yazarlar, analitik ikiliyi, hastanın aktarımı ile analistin karşıaktarımı biçimindeki ayrı öznelliklerin, Ogden’in “analitik üçüncü [analytic third]” adını verdiği, karşılıklı olarak yaratılmış yeni bir öznelerarası deneyim [intersubjective experience] ile diyalektik bir gerilim içinde var olduğu öznelerarası bir perspektiften ele almışlardır. Analistin bu ortak yaratım üzerine düşünmesi, hastanın öznel yaşantısını anlamasında merkezi bir rol oynar. Ogden’in “analitik üçüncü” kavramını da kullanan ilişkisel kuramcılar [relationalists], karşıaktarımı, hasta ve analistin birlikte inşa ettiği aktarım/karşıaktarım matrisinden bağımsız bir olgu olarak görmezler. Onların görüşüne göre, bu matris, hastanın nesne ilişkileri, savunmaları, kendilik durumları ve duygulanımları hakkında sürekli bir temel veri kaynağıdır. Onlar karşıaktarımı oldukça geniş bir şekilde ele alırlar; yalnızca analistin hastanın çatışmalarına verdiği tepkiyi değil, aynı zamanda hastanın bilinçli ya da bilinçdışı olarak tanıdığı ve sözleri ile etkileşimleri aracılığıyla ima ettiği, analistin kişiliğine ait tüm unsurları da kapsar. Başka bir deyişle, hasta, analiste kendisi hakkında veri sağlayan bir kaynaktır ve analist bu verileri, aralarındaki öznelerarası deneyimi anlamak için kullanır.

    Son olarak, bazı yazarlar, “dar anlamda” karşıaktarımı, analistin hasta ile kurduğu ve bağlanma, kayıp, direnç karşısında yaşanan kendinden şüphe duyma ve insan olma durumunun korkutucu yönleriyle yüzleşme gerekliliğini doğuran insani etkileşiminden ayırırlar (Poland, 2006); bu yaşantı analistin kendi psikolojisi tarafından renklendirilse de, aynı zamanda analitik durumun temel kişilerarası gerçekliklerinden de kaynaklanır.

    Karşıaktarıma ilişkin iki temel görüşün görünürdeki karşıtlığına rağmen, çoğu analist her iki görüşü de belli ölçüde benimseyerek çalışır; öznel yaşantılarını hem kendi psikolojileri hem de yukarıda belirtilen hastaların onlarla kurduğu çeşitli etkileşim biçimleri tarafından şekillenen bir olgu olarak değerlendirirler.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Countertransference. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 47).

  • Aktarım Nedir? (5)

    Aktarım [transference], psikanalitik süreçte hastanın analiste yönelik bilinçli ve bilinçdışı deneyimidir ve hastanın içselleştirilmiş erken yaşam deneyimleri tarafından şekillendirilir. Aktarım, hem içselleştirilmiş kendilik ve nesne temsillerinin içkin, algısal ve duygulanımsal örgütleyici işlevi olarak, hem de çoklu nedenlerle oluşmuş intrapsişik nesne ilişkileri fantezilerini [fantasy] yeniden canlandırma [revivify / iç dünyada yeniden yaşatmak] ya da eyleme geçirme [actualize / dış dünyada gerçekleştirmek] yönündeki etkin bir arzu olarak kavramsallaştırılabilir. Aktarım deneyimi evrensel bir eğilim olmakla birlikte, birçok analist, analitik ortamın özgül özelliklerinin -hasta/analist etkileşimindeki asimetriler, hastanın yatar pozisyonda olması ve hastanın yardıma duyduğu ihtiyaç gibi- daha regresif aktarım süreçlerinin, yani çocuklukta erken ebeveyn figürlerine yönelik duyguları ifade eden aktarım biçimlerinin etkinleşmesini kolaylaştırdığına inanır. Bir hastanın aktarımı genellikle birden fazla nesne ilişkisinin ve herhangi bir nesne ilişkisinin birden fazla versiyonunun yeniden etkinleşmesini içerir. Aktarım, yalnızca hastanın çağrışımlarında ve öznel deneyiminde değil, aynı zamanda analistle çatışmalı ve arzu edilen etkileşimleri sahnelemeye yönelik bilinçdışı çabalarında da kendini gösterir (J. Sandler, 1976a). Hastanın, içselleştirilmiş geçmiş ilişkilerin yeniden etkinleşmesine dair bilinçli deneyimi, duygularının ve düşüncelerinin şimdiki ilişkiyle ilgili olduğu yönündedir. Aktarım, tehdit edici ve acı verici duygulanımlarla bağlantılı yoğun ve çatışmalı fanteziler ile anıları içerdiğinden, hastalar bunların açıklığa kavuşturulmasına bilinçdışı biçimde direnç gösterirler. Hastanın aktarım hislerinin bazı yönleri bilinç düzeyinde erişilebilir olabilir ve hasta ile analist etkileşiminde ifade edilebilir; ancak bu aktarım hislerinin, başka aktarım hislerine karşı savunma işlevi gördüğü de anlaşılır. Ayrıca, aktarım hisleri savunmacı bir şekilde analist dışındaki kişilere kaydırılabilir ya da aktarım hislerine ilişkin farkındalık tamamen bastırılabilir ve bu hislerin varlığı ancak bilinçdışı tarafından belirlenen, örtük göndermeler yoluyla çıkarılabilir. Son olarak, hastalar analiste yönelik bilinçli aktarım hisleri yaşadıklarında, bu hislerin bazı yönlerinin kendi içsel yaşamları tarafından belirlendiğinin farkına varmaya direnç gösterebilirler (Gill, 1982). Yukarıda belirtilen aktarımın etkileşimsel yönü nedeniyle, analist de hastanın aktarımının ifadesinde ya da bu aktarımın farkındalığına karşı gösterilen dirençte bir ölçüde rol oynar. Hasta, savunmacı bir biçimde bir his setini vurgulamak ve böylece daha çatışmalı hisleri bastırmak amacıyla, analistin kişiliğinin bazı yönlerini bilinçdışı olarak devreye sokabilir. Ayrıca, analistin kendi karşıaktarımlarına yönelik farkındalığa gösterdiği direnç, hastanın belirli hiserin -analistin tutumuna yanıt olarak- daha da kabul edilemez veya daha da tehdit edici hale gelmesi nedeniyle, bu hislere yönelik farkındalığa gösterdiği direnci artırabilir.

    Aktarım yorumunun [transference interpretation] amacı, hastanın aktarımına katkıda bulunan tüm intrapsişik unsurların daha az savunmacı biçimde gizlenmiş versiyonlarını daha iyi anlaması ve kabullenmesidir. Aktarım yorumunun, hastanın erken ilişkileri sürekli olarak intrapsişik düzeyde etkinleştirmesine dair içgörü sağlamadaki kapasitesi, psikanalizin temel keşiflerinden biri ve psikanalitik tedavinin kilit bir özelliğidir. Aktarımın analizinden sağlanan terapötik yarar, hastanın analitik deneyime duygusal olarak katılabilme ve bu katılımın büyük ölçüde kendi psişik gerçekliği tarafından şekillendirildiğini anlayabilme kapasitesine bağlıdır. Paradoksal bir şekilde, terapötik yarar aynı zamanda hastanın analisti bir “yeni nesne [new object]” olarak deneyimleyebilme, yani eski meseleleri yeni bir şekilde ele alabileceği biri olarak görebilme kapasitesine de bağlıdır.

    Aktarım, psikanalizde merkezi öneme sahip bir kavramdır; çünkü geçmişin şimdiki zamanda yaşadığını ve üzerinde güçlü bir etkide bulunduğunu canlı biçimde gösterir. Aktarım, zihinsel yaşamın evrensel bir özelliği olmakla birlikte, analitik durum içindeki rolü, hastaya benzersiz bir deneyim sunar ve bu deneyim terapötik kazanç için en büyük imkânı sağlar. Tarihsel olarak, aktarımın yorumlanması psikanalizi diğer tüm tedavi yöntemlerinden ayıran unsur olmuştur. Çağdaş psikanalitik okullar aktarımı ele alış biçimleri bakımından farklılık gösterse de, hepsi analitik ilişkinin her hasta için taşıdığı intrapsişik önemi bir şekilde açıklamak zorundadır.

    Günümüz psikanalitik tartışmalarında aktarım kavramı etrafında üç temel tartışma bulunmaktadır. Bunlar, aktarımın nasıl kavramsallaştırıldığı, analistin kendi öznelliğinin hastanın aktarımını nasıl etkilediği ve aktarımın nasıl yorumlandığı konularıdır. İlk tartışma -aktarımın nasıl kavramsallaştırıldığı- şu soruları gündeme getirir:

    1. Aktarım, tüm insan ilişkilerinin kaçınılmaz bir yönü müdür ve sadece analitik ortam ile analitik teknik tarafından belirginleştirilen bir olgu mudur?
    2. Aktarım, bilinçdışı buyurgan isteklerin ve onlara karşı geliştirilen savunmaların bir dışavurumu mudur, yoksa hastanın geçmişinin travmatik yönlerini yineleyerek onları ustalıkla aşma ihtiyacının bir ifadesi midir?
    3. Aktarım, hastanın iyileşme ve kesintiye uğramış gelişimini sürdürme çabası mıdır? Dolayısıyla aktarım, eski bir deneyimin tekrarı bağlamında yeni bir deneyim yaşama arzusu mudur (Loewald, 1960)?
    4. Aktarım fantezileri hastanın zihninde tamamen oluşmuş halde mi vardır, yoksa belirli bir analistle etkileşim içinde mi özgül bir ifade bulur (D. B. Stern, 1997) ya da belki de analistin davranışına dair makul deneyimlerde mi şekillenir?
    5. Hastanın deneyiminin tüm yönleri aktarımın bir sonucu mudur? Yoksa hastanın deneyiminin bazı yönleri, erken ilişki deneyimlerinin bir parçası olmak zorunda olmayan karakter savunmalarının [character defense] ifadesi olarak mı daha iyi tanımlanır (J. Sandler, 1969)?
    6. Analiz sürecinde, gelişimsel olarak daha sonraki ve özgül aktarım biçimlerinin yeniden etkinleşmesinden önce, erken anne/çocuk etkileşimlerinin çağrışımını içeren temel bir “ilkel [primordial]” (Stone, 1967) ya da “temel [basic]” (Greenacre, 1954) aktarım mı ortaya çıkar?
    7. Ya da alternatif olarak, hasta bir “terapötik ittifak [therapeutic alliance]” mı kurar (E. Bibring, 1937); yani analistin analiz eden işleviyle bir özdeşim mi geliştirir?
    8. Hasta, analistle “çalışma ilişkisi [working relationship]” (Greenson, 1965a) içine girer mi; yani aktarım etkilerinden bağımsız, analistle birlikte çalışmaya yönelik olgun bir istek geliştirir mi?

    Aktarıma ilişkin bu farklı tanımlamalar birbirini dışlayan çelişkiler oluşturmaz ve analistler, klinik çalışmalarında birden fazla aktarım kavramsallaştırmasını bir arada kullanabilirler.

    İkinci tartışma -analistin kendi öznelliğinin hastanın aktarımını ya da aktarımın ifadesini nasıl etkilediği- şu soruları gündeme getirir:

    1. Analist, hastanın iç yaşamı [inner life] tarafından çarpıtılan tutumlarının yalnızca pasif bir alıcısı mıdır, yoksa analistin kişiliğinin, karşıaktarımlarının ve kuramsal yaklaşımının özgül özellikleri, hastanın aktarımının bir yönünün diğerine kıyasla daha fazla ifade edilmesini mi kolaylaştırır?
    2. Aktarım fantezileri tamamen hastanın zihninde oluşmuş halde mi vardır, yoksa yalnızca özgül bir analistle kurulan benzersiz bir etkileşim içinde mi özgül bir ifade bulur?
    3. Hasta özgül aktarım fantezilerine sahip olsa da, analistin öznelliği her iki tarafın katkısının da araştırılmasını gerektiren ortaklaşa yaratılmış bir aktarım deneyiminin ortaya çıkmasına yol açar mı?
    4. Hastanın aktarım fantezileri intrapsişik kökenlere sahip olmakla birlikte, bunlar en iyi, ikili içindeki sahnelenişlerinde mi yoksa analistin öznel deneyimi aracılığıyla -yansıtmalı özdeşim yoluyla- mı anlaşılır?

    Üçüncü tartışma -aktarımın nasıl yorumlandığı- şu soruları gündeme getirir:

    1. Aktarımın dışavurumları tedavinin erken dönemlerinde mi yorumlanmalıdır (Gill, 1982), yoksa böyle erken yorumlar aktarımın tam olarak ifade edilmesini engeller mi?
    2. Aktarım yalnızca bir direnç haline geldiğinde mi yorumlanmalıdır?
    3. Aktarım yorumları, aktarımın burada-ve-şimdi ifadesine mi odaklanmalıdır, yoksa hastanın şimdiki deneyimini geçmişle ilişkilendiren genetik [genetic / kökensel] yorumlar mı yapılmalıdır?
    4. Aktarımın yorumu, analistin, hastanın kendisinde neye tepki veriyor olabileceğine dair sorularıyla mı başlamalıdır?
    5. Analist, hastanın aktarım hislerinin hangi yönlerinin intrapsişik kökenli, hangilerinin ise analist ile hasta arasındaki burada-ve-şimdi etkileşimine bir yanıt olduğunu ayırt edebilecek bir konumda mıdır?
    6. Sembolize edilmiş ve bastırılmış düşünceler ile duygulanımları ele alan aktarım yorumlarının yanı sıra, analizde hastanın işlemsel “örtük ilişkisel bilgisi”nde [implicit relational knowing] (D. N. Stern ve diğerleri, 1998) yararlı değişimlere yol açan “karşılaşma anları [moments of meeting]” gibi dönüştürücü etkileşimler de var mıdır?

    Freud, psikanalitik teknik üzerine az sayıda makale yazmış ve teknikte aktarımın merkezi bir rol oynamasına rağmen, kuramda yaptığı diğer değişikliklere karşın aktarım kavramsallaştırmasını anlamlı bir şekilde gözden geçirmemiştir. Freud (Breuer ve Freud, 1893), aktarım [transference] terimini ilk kez 1893 yılında kullanmış ve onu bir “yanlış bağlantı [false connection]” olarak tanımlamıştır. 1893 ile 1917 yılları arasında Freud, aktarımı bir nesneden (temsilden) diğerine libidonun yer değiştirmesinin ifadesi olarak kavramsallaştırmıştır. 1900 yılında yayımlanan “Düşlerin Yorumu [The Interpretation of Dreams]” adlı eserinde Freud (1900), aktarımı bilinçdışı zihinsel yaşamın bir ilkesi olarak tanımlayarak bu noktayı daha ayrıntılı bir şekilde geliştirmiştir. Bastırılmış bilinçdışı dürtüler, yasaklanmamış bilinç öncesi düşüncelere tutunacak noktalar arar; tıpkı libidonun/yasaklı fantezilerin, analist kişiliğine yer değiştirerek doyum araması gibi. 1905 yılında Freud (1905a), aktarımı analiz sırasında bilinçli hale gelen fantezilerin “yeni basımları [new editions]” olarak tanımlamış ve bunların tedavi sürecinde engellere dönüşebileceğini belirtmiştir. “Teknik Üzerine Makaleler”inde [Papers on Technique] Freud (1914b), aktarımın hem direnç oluşturan hem de süreci kolaylaştıran işlevlerini tanımlamıştır. Pozitif aktarım [positive transference] ya da erotik aktarım [erotic transference] (analiste yönelik cinsel arzuların ifadesi), ve negatif aktarım [negative transference] (düşmanca ya da eleştirel hislerin ifadesi), direnç işlevi görür; çünkü bu duygular hakkında konuşmak rahatsızlık vericidir ve hastanın serbest çağrışımını eğilimli bir şekilde durduruyor gibi görünür (Freud, 1912a). Freud, erotik karşıtı, pozitif aktarımı, hastanın analiste karşı hissettiği ve ifade etmekte özgür olduğu cinsel olmayan olumlu hislerle karşılaştırmıştır; bu olumlu itiraz edilmeyen aktarım [positive unobjectionable transference] bir direnç işlevi görmez. Gerçekte, bu itiraz edilmeyen aktarım bir otorite figürüne yönelik olumlu bir saygı içerdiğinden, Freud bunu “telkin”in [suggestion] bir bileşeni olarak görmüştür -yani analistin etkisinin terapötik yararı. Bu etki sayesinde, hasta, analiste yönelik erotik ve olumsuz hislerinin, erken yaşamındaki önemli kişilerden analiste kaydırılmış olduğu yönündeki analist açıklamasını kabul etmeye daha yatkın olur. İtiraz edilmeyen aktarımın tehdit içermeyen olumlu yönü, hastayı analistle müttefik kılar ve hastanın, aktarım arzularına eşlik eden utanç ve hayal kırıklığına rağmen analizde kalma motivasyonunu destekler. Daha sonraki analistler, bu fikirleri geliştirerek terapötik ittifak [fterapötik] kavramını detaylandırmışlardır. 1914 yılında Freud (1914c), aktarımı geçmişi hatırlamaktan ziyade yineleme zorlantısına bağlamış ve aktarımın hem psikanalizde bir direnç biçimi hem de değişimin başlıca aracı olduğunu açıklığa kavuşturmuştur. 1914 yılında Freud (1914c), aktarımı geçmişi hatırlamaktan ziyade yinelemeye zorlanıma [compulsion to repeat] bağlamış ve aktarımın hem psikanalizde bir direnç biçimi hem de değişimin başlıca aracı olduğunu açıklığa kavuşturmuştur. Hasta, analistle birlikte aktarımı sahnelemekte (yinelemekte) ısrar ettiğinde aktarım bir direnç işlevi görür; hasta bu yinelemeye dair içgörü kazandığında ve böylece çatışmalarının tarihsel kökenlerini anlayıp (hatırlayıp) kavradığında ise, aktarım değişimin aracı olur. 1914 yılında Freud ayrıca, geçmiş nesnelere yönelik aktarım tekrarlarının bir aktarım nevrozunda [transference neurosis] birleştiğini açıklamıştır; bu süreçte geçmiş ilişkilerdeki tüm libidinal bağlar [libidinal attachment] analize kaydırılır ve böylece analistle kurulan ilişki, başlangıçta hastanın semptomlarına yol açan tüm çatışmaları içerir hale gelir. Freud, analiste olan bu bağlanmanın eninde sonunda aktarımın yorumlanması yoluyla “çözüldüğünü [dissolved]” yazmıştır.

    Freud’un aktarım kavramı, yalnızca arzuların aktarımı (ya da yer değiştirmesi) ile sınırlıydı. A. Freud (1936) ise, aktarımda yalnızca arzuların değil, aynı zamanda bu isteklere karşı geliştirilen özgün savunmaların da yeniden yaşandığını gözlemlemiştir. Bu savunma aktarım [transferences of defense] biçimlerinin yorumlanması daha güçtür; çünkü bunlar hastanın karakter tarzıyla bütünleşmiştir, bilinçli olarak gerekçelendirilmiştir ve hasta bunları güdülenmiş davranışlar olarak deneyimlemez. A. Freud, W. Reich’i (1933/1945) takip ederek, savunma aktarımının yorumlanmasına “karakter analizi [character analysis]” adını vermiştir. A. Freud’dan sonra ego psikolojisi [ego psychology] kuramcıları, aktarımı geçmişteki arzuların, savunmaların, suçluluk duygularının ve özdeğer ihtiyaçlarının savunmacı biçimde çarpıtılmış bir ifadesi, yani bir uzlaşma oluşumu [compromise formation] olarak görmüşlerdir.

    Freud’un aktarım konusundaki bazı görüşleri daha sonraki analistler tarafından değiştirilmiş veya tamamlanmıştır. Genel olarak, çağdaş analistler bir hastanın, tedavisinin bir parçası olarak mutlaka bir aktarım nevrozu yaşaması gerektiğine inanmazlar. Çağdaş analistler ayrıca, etkinin terapötik kullanımına [nüfuz / therapeutic use of influence] ] özellikle karşı çıkarlar; hastanın etkilenmeye yönelik aktarım arzusuna dikkat kesilirler ve bu arzunun anlamını analiz ederler.

    Bazı ek aktarım türleri tanımlanmıştır. Erotize edilmiş aktarım [erotized transference], hastanın analistin kendi erotik arzularına karşılık vermesini yoğun biçimde istemesi durumunu ifade eder; hasta bu arzuları iç yaşamının karmaşık ifadeleri olarak değil, mevcut gerçekliğe ilişkin acil talepler olarak ele alır (H. Blum, 1973). Aktarım psikozu [transference psychosis] ise, hastanın yalnızca aktarım bağlamında sınırlı kalan sanrısal düşünceler yaşamasını ifade eder (Kernberg, 1967).

    Freud’dan sonraki yıllarda, aktarım konusunda birbirinden farklı görüşler gelişmiştir. 1950’ler ve 1960’larda, kısmen daha ağır düzeyde bozulmuş hastaların tedavisine verilen yanıt olarak ve o dönemde uygulanan, gereksiz yere yoksunlaştırıcı analitik tekniğe bir tepki olarak, bazı analistler analist ile hasta arasındaki ilişkinin yararlı, aktarım dışı yönleri olduğunu kuramsallaştırmışlardır. Bunlar, ya analist ile hasta arasındaki “gerçek ilişki [real relationship]” (Greenson ve Wexler, 1969) olarak ya da iyileştirici bir figüre yönelik temel bir anne aktarımının [a basic maternal transference] ifadesi (Greenacre, 1954) olarak kavramsallaştırılmıştır; analitik ilişkinin bu yönü yorumlanmamış, bunun yerine analiz için gerekli bir arka plan olarak görülmüştür. Daha sonraki analistler (Bird, 1972; C. Brenner, 1979; M. Stein, 1981), aktarımın, hastanın analitik süreçteki temel karşılıklılık ve iş birliği duygusu gibi görünen yönler de dâhil olmak üzere, analitik ilişkinin tüm yönlerine nüfuz ettiğini savunmuşlardır. Loewald (1960) ise bu görüşe önemli bir istisna getirmiştir. Loewald, hastanın yoğun ve regresif bir aktarımı deneyimlemeye istekli olmasının, analiste potansiyel bir yeni nesne olarak duyduğu güvene dayandığını öne sürmüştür. Ayrıca Loewald, hastanın bilinçli ve bastırılmış yönlerini bütünleştirme kapasitesinin, analistin hastada onun kendi göremediği “bir şey daha”yı [something more] görebildiği bir ilişki bağlamında geliştiğini vurgulamıştır.

    Psikanalistler aktarımı, kendi kuramsal gelenekleri içinde kavramsallaştırırlar. Kleinci analistler, aktarımı hastanın analistle burada-ve-şimdi ilişkisinde sürekli değişen hisleri olarak görürler; bu hisler, hastanın söylediklerinin tümünde ve özellikle analisti yansıtmalı özdeşim yoluyla sürece dâhil eden sözel olmayan sahnelemelerde ifade bulur. Analist, hem kendi öznel deneyimine duyarlı olarak hem de hastanın kendi sözlerini nasıl dinlediğine ve nasıl kullandığına dikkat ederek, hastanın anksiyeteleri ve bu anksiyetelere karşı geliştirdiği savunmalar hakkında bilgi edinir. Genetik aktarım yorumları ancak analiz sürecinin ilerleyen safhalarında, şimdiki zaman hakkında çok şey anlaşıldıktan sonra sunulur (B. Joseph, 1985).

    Kendilik psikologları [self psychologists], aktarımı, hastanın içselleştirilmiş nesne ilişkilerine ilişkin arzu ve korkularından ziyade, bir kendiliknesnesine [selfobject] yönelik ihtiyaçları tarafından örgütlenen bir olgu olarak ele alırlar. Bir kendiliknesnesi, kendiliğin bir parçası olarak deneyimlenen ve kendilik için temel işlevleri yerine getiren başka bir kişidir. Çocuklukta kendilik nesnesi işlevlerine yönelik ihtiyaçlar karşılanmadığında, birey ya bu ihtiyaçların başkalarıyla giderilmesini arar ya da eksiklik ve özlem hislerine karşı savunma geliştirir. Kendiliknesnesi aktarımları [selfobject transferences]; aynalanma [mirroring], ikizlik [twinship] ve idealleştirme [idealizing] temalarını içerir. Kendilik psikologları, bu aktarımın ortaya çıkışına karşı geliştirilen savunmaları yorumlarlar ve aktarım harekete geçtiğinde, analist bu aktarımın ifade ettiği kendiliknesnesi özlemlerine empatik bir tutumla yaklaşır (Kohut, 1971, 1977).

    İlişkisel analistler [relational analysts], psikanalitik durumu, hastanın intrapsişik aktarım süreçleri ile analistin öznelliğinin her ikisinin de hasta/analist etkileşimine katkıda bulunduğu iki kişilik [two- person experience] bir deneyim olarak tanımlarlar. İlişkisel analistler, hastanın aktarım ifadelerini yorumlayabilirler, ancak bu aktarımın ortaklaşa yaratılmasında kendi katılımlarının olası etkisine karşı duyarlıdırlar. Ayrıca, kendi intrapsişik yaşamlarının bazı yönlerinin hasta tarafından fark edileceğini ve hastanın aktarımının kısmen analiste dair gözlemi ve bilgisi doğrultusunda oluştuğunu varsayarlar (S. Mitchell, 1997; I. Hoffman, 1994).

    Tüm kuramsal perspektiflerden çalışan çağdaş analistler, aktarımın hasta ile analist arasındaki etkileşimde nasıl ifade edildiğine karşı duyarlıdırlar. Bu nedenle, analistler yalnızca hastanın aktarımla ilgili sözel çağrışımlarını dinlemekle yetinmez; aynı zamanda aktarım fantezilerinin analitik ortamda nasıl sahnelendiğine de dikkat ederler. Sonuç olarak, analistler kendi öznel deneyimlerini, sahnelenmiş aktarım süreçlerine dair önemli bir bilgi kaynağı olarak görürler.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Transference. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 266).

  • Çatışma Nedir? (4)

    Çatışma [conflict],ya da intrapsişik çatışma [intrapsychic conflict], çoğunlukla bilinçdışı düzeyde işleyen; zihinde, karşıt yönelimlere sahip düşünceler, duygular ya da yapılar arasında yaşanan mücadeleyi ifade eder. Buna karşılık, genellikle bilinçli düzeyde deneyimlenen dışsal çatışma [external conflict], bireyle dış dünya arasında -ister kişilerarası ilişkilerde ister toplumun dayattığı talepler biçiminde olsun- ortaya çıkan gerilimleri ifade eder. İntrapsişik ve dışsal çatışma çoğu zaman bir arada görülür; örneğin, bilinçdışı intrapsişik bir çatışma, savunmacı bir biçimde dışsallaştırıldığında [externalized] bu iki çatışma türü birlikte ortaya çıkabilir. Çatışma kuramı [conflict theory], bilinçdışı çatışmayla tetiklenen bir dizi olgusal süreci varsayar: dürtüsel arzular, içsel yasaklarla çatışmaya girer; bu durum egoyu tehdit eder ve ego bir anksiyete sinyali [signal of anxiety] üretir; ardından savunma [defense] düzenekleri devreye girer ve nihayetinde, semptomlar, engellenmeler ve hem patolojik hem de uyum sağlayıcı nitelikteki çok çeşitli karakter özellikleri biçiminde ortaya çıkan uzlaşma oluşumları [compromise formations] meydana gelir. Kendilerine modern çatışma kuramcıları [modern conflict theorists] adını veren bazı çağdaş çatışma kuramcıları, Freud’un yapısal kuramını [structural theory] reddetmiş olsalar da, çatışma ve uzlaşma oluşumlarının merkezî rolünü sürdürmeye devam etmişlerdir (C. Brenner, 2002, 2003). Psikanalitik durumda [psychoanalytic situation], hastanın serbest çağrışımı [free association] kullanması, analistin bilinçdışı çatışmanın, hastanın yaşantıları ve davranışları üzerindeki etkisini çıkarsamasına olanak tanır.

    Psikanaliz, başlangıçta bir zihinsel çatışma kuramı [mental conflict theory] olarak doğmuştur. Gerçekten de Freud, çatışmayı, insan varoluşunun tanımlayıcı, sürekli ve evrensel bir yönü olarak görmüştür. Bununla birlikte,intrapsişik çatışmanın psikopatolojiyi belirlemedeki rolü ve psikanalitik tedavilerin odak noktası olup olmadığı konusundaki tartışmalar, günümüzdeki pek çok psikanalitik kuramsal ayrışmanın merkezinde yer almaktadır. İntrapsişik çatışma kavramı, ego psikolojisinde ve çağdaş çatışma kuramında merkezi önemini korurken; Klein’cı düşüncede ve diğer nesne ilişkileri kuramlarında değişime uğramış bir konuma sahiptir. Kendilik psikolojisi ve ilişkisel modellerde ise bu kavrama daha sınırlı bir yer verilmektedir.

    Freud’un çatışma kavramına yazılarında ilk kez değinmesi 1894 yılında Fliess’e yazdığı bir mektupta olmuştur. Bu mektupta Freud, nevrozun dört etiyolojik kategorisini sınıflandırmış ve bunlardan birini çatışma olarak belirtmiştir (1894a). Daha sonra Freud (1895a, 1896a), obsesif ve histerik semptomların oluşumunda çatışmanın rolünü ayrıntılı biçimde tanımlamıştır. Başlangıçta daha sınırlı anlamlarda kullanılan çatışma kavramı, kısa sürede Freud’un zihin modelinde merkezi bir konuma yerleşmiştir (1899a). Nihayetinde Freud, nevrozun çekirdek çatışmasını ödipus kompleksi [oedipus complex] olarak tanımlamıştır; bu çatışmada, karşı cinsten ebeveynle ensestüel arzuların tatmini ve aynı cinsten ebeveyne yönelik öldürücü istekler, aynı cinsten ebeveynden cezalandırılma korkusu ve sevgi kaybı endişesi ile bastırılır.

    Freud’un metapsikolojik kuramlarının gelişimi, onun çatışmanın kaynakları, türleri ve sonuçlarına ilişkin görüşlerinin giderek rafine hâle gelmesi olarak değerlendirilebilir. Topografik modelinde, çatışmayı, bilinçdışı arzular ile bilincin ahlaki buyrukları arasında gerçekleşen bir süreç olarak tanımlamıştır. “Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme” adlı eserinde (1905b), Freud, çocukluk dönemine ait cinsel arzular ile içselleştirilmiş yasaklar arasındaki çatışmanın bastırmayı zorunlu kıldığını belirtmiştir. Dürtü kuramı geliştikçe Freud, temel dürtülerin neler olduğu konusundaki görüşünü değiştirmiştir; ancak kuramı daima düalistik bir yapıyı korumuştur: birbirine karşıt ya da çatışma içinde olan dürtü çiftleri söz konusudur -cinsel dürtü ile ego dürtüleri ya da kendini koruma dürtüleri, ego libidosu ile nesne libidosu, ve nihayetinde yaşam dürtüsü ile ölüm dürtüsü. Benzer şekilde, Freud’un zihinsel işleyiş ilkeleri de temel karşıtlıklar üzerine kuruludur; örneğin haz ilkesi, gerçeklik ilkesine karşı konumlanır.

    Freud’un, çatışmanın bütünüyle bilinçdışı olabileceğini erken dönemde fark etmesi, onu zihnin yapısal modelini geliştirmeye yöneltmiştir. Bu modelde çatışma, zihnin üç yapısı -ego, süperego ve id- arasında ve bu yapılar içinde meydana gelir. Tehlikeli cinsel ve saldırgan id istekleri, ya dış gerçekliğin yasaklayıcı koşullarıyla ya da içselleştirilmiş süperego yasaklarıyla çatışma hâlindedir; bu çatışmalar, egonun bir anksiyete sinyali üretmesine neden olur, bu da savunma mekanizmalarını harekete geçirir ve sonucunda uzlaşma oluşumları ortaya çıkar (1923a, 1926a). Yapısal model içinde, id istekleri ile süperego yasakları arasındaki çatışmalar gibi, yapılar arası çatışmalara intersistemik çatışmalar [intersystemic conflicts] denir. Cinsel ve saldırgan dürtüler arasındaki çatışmalar ya da karşıt süperego değerleri arasındaki çatışmalar gibi, aynı yapı içinde meydana gelen çatışmalar, intrasistemik çatışmalar [intrasystemic conflicts] olarak adlandırılır (Hartmann, 1950). Bazı psikanalistler, çatışma kavramının daha ileri düzeyde sınıflandırılmasını önermiş ve bunu yakınlaşma çatışmaları [convergence conflicts] ile uzaklaşma çatışmaları [divergence conflicts] şeklinde ayırmışlardır. Yakınlaşma çatışmaları, arzu ile savunma arasındaki karşıtlığı içeren savunma temelli çatışmalardır. Uzaklaşma çatışmaları ise -ikilem çatışmaları [dilemma conflicts] ya da ambivalans çatışmaları [conflicts of ambivalence] olarak da adlandırılır- birbiriyle yarışan seçenekler arasında tercih yapmayı gerektirir; örneğin bağımlılık ile bağımsızlık arasında kalmak gibi (Rangell, 1963; A. Kris, 1984).

    Freud ve erken dönem ego psikologları, çatışmayı kaçınılmaz bir durum görmüşlerdir; ancak aynı zamanda psikanalizin amacını, çatışmanın “çözümlenmesi” [resolution] ya da en azından azaltılması [diminution] olarak değerlendirmişlerdir. Hartmann (1939a), bazı ego işlevlerinin dürtüsel çatışmalardan görece bağımsız olduğu bir alan fikrini ortaya atmış ve bu alana çatışmasız ego alanı [conflict-free ego sphere] adını vermiştir. Bu alanda yer alan işlevler (örneğin algı, devimsel yetiler, zekâ, dil gibi) doğrudan çatışmadan bağımsız birincil özerkliğe sahiptir; bazı diğer ego işlevleri ise, zamanla savunma temelli çatışmalardan arınarak ikincil bir özerklik [secondary autonomy] kazanır. Hartmann’ın adaptasyona [adaptation] yaptığı vurgu, çatışma ve uzlaşma oluşumlarının normal ya da patolojik sonuçlar doğurabileceği yönünde bir ayrım yapılmasını mümkün kılmıştır. C. Brenner (Arlow ve Brenner, 1964; C. Brenner, 1982), çatışmaya dair daha genişletilmiş bir bakış açısı ortaya koymuş ve çatışmanın yalnızca patolojik değil, aynı zamanda normal işleyişin de kaçınılmaz ve her yerde bulunabilen [ubiquitous] bir parçası olduğunu vurgulamıştır. Brenner’ın modelinde, uyumlu ego işleyişi bile “çatışmasız [conflict free]” olarak görülmez; psikanalizin amacı da çatışmayı ortadan kaldırmak değil, uzlaşma oluşumlarını daha uyumlu sonuçlara yönlendirmektir.

    Tüm çağdaş çatışma kuramcıları, çatışma ve uzlaşma oluşumlarını, psikolojik yaşantının anlaşılması açısından vazgeçilmez unsurlar olarak görürler. Modern çatışma kuramcıları olarak adlandırılan kuramcılar -örneğin Brenner (2002, 2003)- tüm zihinsel etkinliklerde çatışma ve uzlaşmanın merkezî rol oynadığını öne sürmüş, ancak aynı zamanda Freud’un yapısal kuramını reddetmişlerdir. Brenner’ın görüşünü kabul etmeyen çağdaş çatışma kuramcıları, yapısal kuramın kavramlarının şu alanların tanımlanması açısından vazgeçilmez olduğunu savunurlar: gelişim, bireyleri tanımlayan istikrarlı zihinsel örgütlenmelerin varlığı, yalnızca uzlaşma oluşumlarındaki değişimlerle açıklanamayacak türdeki psişik değişim, duygudurum bozukluklarını içeren psikopatolojiler ve diğer ego yetersizlikleri. Ayrıca, bu kuramcılar, yapısal terimlerin, benzer metapsikolojik işlevlere hizmet eden çatışmaların, uzlaşmaların ve süreçlerin istikrarlı kümelerini betimlemek açısından da yararlı olduğunu savunurlar; örneğin, gerçeklikle ilişkiler, vicdan işlevleri ve dürtüler gibi alanlarda.

    Çağdaş psikanalitik perspektifler, gelişimsel meselelerin çatışmayla ilişkisi konusunda artan bir şekilde farkındalık geliştirmiştir. Çatışmalar, gelişim süreci boyunca, tehlike durumları [danger situations] olarak bilinen, önceden kestirilebilir bir dizi tehdide yanıt olarak ortaya çıkar. Normal erken gelişim sürecinde, preödipal çatışmalar [preoedipal confl icts], çocuğun hem çevresiyle, hem karşıt istek ve duygularıyla, hem de süperego öncülleri ile dürtüler arasında ortaya çıkar. Preödipal çatışmalarda çocuğun karşılaştığı tehdit, sevginin ve sevilen nesnenin kaybına ilişkin fantezileştirilmiş bir tehlikedir. Daha karmaşık bir yapıya sahip olan ödipal çatışmalar [oedipal conflicts], çocuğun hem üçlü nesne ilişkileri kurabilme kapasitesini, hem de ego olgunlaşması ve gelişiminin diğer yönlerini ortaya koyar. Ödipal evrede, çocuğun karşılaştığı tehdit, yaralanma ve sakatlanmaya (yani kastrasyon karmaşası [castration complex]) ilişkin fantezileştirilmiş bir tehlikedir. Bu aşamadan sonra, içselleştirme ve özdeşim süreçleri aracılığıyla, başlangıçta ebeveyn denetimleriyle ilişkili olan yasaklayıcı güçler, çocuğun kendi zihni içinde yerleşik hâle gelir. Bunu izleyen süreçte, içselleştirme ve özdeşim yoluyla, başlangıçta ebeveyn denetimleriyle ilişkili olan yasaklayıcı güçler, çocuğun kendi zihni içinde yerleşik güçler hâline gelir. Bu süreç, süperego oluşumunda açıkça görülür ve ödipus kompleksinin çözümlenmesiyle ulaşılan önemli bir gelişimsel dönüm noktasıdır. Bu evrede çocuğun karşılaştığı tehdit, artık süperegonun kınamasıdır. Bazı çatışmalar, gelişim süreci ilerledikçe az çok çözümlenirken, diğerleri yaşam boyu devam eder ve bu durum, farklı derecelerde psikopatolojiye yol açabilir. Çatışmanın dışavurum biçimleri, bireyin gelişimsel düzeyine, psikopatolojinin niteliğine ve kültürel etkenlerin etkisine bağlı olarak değişkenlik gösterir. Çocuk psikanalistleri, aynı zamanda gelişimsel çatışmaları [developmental conflicts] da tanımlar; bu çatışmalar normal, ayırıcı özellik taşıyan, öngörülebilir ve genellikle geçici niteliktedir (Nagera, 1966; P. Tyson ve R. Tyson, 1990). Bu tür çatışmalar, çocuğun içinde işleyen olgunlaşma güçlerinin [maturational forces], onu çevresiyle çatışmaya sokması sonucunda ortaya çıkar. Dışsal talebin içselleştirilmesi az çok tamamlandığında, bu özgül gelişimsel çatışma ortadan kalkar ve böylece yapısallaşma [structuralization] ile karakter oluşumu [character formation] yönünde bir adım daha atılmış olur.

    Farklı psikanalitik kuramsal ekoller, çatışmanın hangi unsurları merkezde barındırdığı ya da çatışmanın patolojinin oluşumu ve/veya çözümündeki merkezi rolünün ne ölçüde önemli olduğu konusunda farklı kavramsallaştırmalara sahiptir. Örneğin, Klein’cı kuramda, erken gelişim dönemindeki çatışmaların büyük bir bölümü, nesneye yönelik saldırgan ve sevgi dolu duygular arasındaki çatışma olarak değerlendirilir. “Tamamen iyi [all good]” ve “tamamen kötü [all bad]” nesneleri birbirinden ayrı tutma gereksinimi, iyi olanı koruma amacıyla, bölme [splitting] ve ilkel yansıtma biçimleri -örneğin yansıtmalı özdeşim [projective identification]- gibi çeşitli savunma manevralarının gelişmesine yol açar. Nesneye yönelik sevgi ve nefret duyguları arasındaki çatışmaya tahammül edebilmeyi öğrenmek, bütün nesne ilişkileri [whole object relations] ve nesneye yönelik gerçek bir ilgi ile tanımlanan depresif konuma ulaşmanın merkezinde yer alır. Ambivalans töleransı [tolerance of ambivalence], ruh sağlığının en temel belirleyicisi olarak görülür.

    Tüm psikanalitik ekollere mensup pek çok kuramcı, bunlar arasında çağdaş çatışma kuramcılarının birçoğu da dâhil olmak üzere, bazı patolojik ego işlevlerinin oluşumunda, biyolojik yatkınlıklar, çevresel travmalar ya da yoksunluklar sonucunda ortaya çıkan eksikliklerin [deficits] katkısını kabul etmişlerdir. Bu kuramcılar, ya/ya da biçiminde kutuplaşmış bir bakış açısı yerine, psikopatolojinin hem çatışma hem de eksiklik [deficit] perspektiflerinden anlaşılması gerektiğini kabul ederler ve bu nedenle birleştirilmiş tedavi yaklaşımlarının gerekli olduğunu savunurlar. Bazı diğer kuramlar ise eksiklik modeline öncelik verir; örneğin, Kendilik Psikolojisi, yetersiz empatik ebeveynlik nedeniyle kendilikte oluşan bozulmalara odaklanır ve terapötik etkinin temel bileşenlerini hem çatışmanın yorumlanması hem de analistin empatik anlayışı olarak görür (Kohut, 1984). Bunun da ötesinde, bazı kuramcılar odaklarını hem çatışma hem de eksiklik kavramlarının dışına taşımışlardır. Örneğin, ilişkisel kuramcılar ve kişilerarası kuramcılar, içsel dünyanın başkalarıyla kurulan ilişkiler içinde biçimlendiğini vurgulayan bir modele yönelmiş ve bu doğrultuda intrapsişik çatışmanın rolünü ikinci plana itmişlerdir.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Conflict. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 39).