İlişkisel Psikanaliz [relational psychoanalysis], çağdaş psikanalitik söylem içinde geniş ölçüde temsil edilen bir psikanalitik perspektiftir; bu perspektifin merkezi teması, deneyimin intrapsişik [intrapsychic] ve kişilerarası [interpersonal] alanları arasında katı bir ayrımın sürdürülemeyeceği ve intrapsişik alanın büyük ölçüde başkalarıyla kurulan ilişkilerden türediğidir. İlişkisel yaklaşımlar, zihin ve gelişim modellerine odaklanmaktan ziyade, bu ortak temanın klinik durum içindeki sonuçlarına daha fazla odaklanmışlardır.
İlişkisel psikanaliz içindeki terminoloji, onun merkezi temasını vurgulayacak biçimde, klasik görüşün tek-kişi psikolojisine [one-person psychology] karşıt olarak iki-kişi psikolojisi [two-person psychology] şeklinde tanımlanmasını içerir; bu çerçevede analist [analyst] bir katılımcı gözlemci [participant observer] olarak konumlanır; hasta [patient] ve analist birlikte kişilerarası bir alan [interpersonal field] içinde işlev görerek bir aktarım/karşıaktarım matrisini [transference/countertransference matrix] ortaklaşa inşa ederler ya da analitik çalışmanın gerçekleştiği öznelerarası bir alanı [intersubjective space] birlikte yaratırlar. Bu tür tanımlamalar ayrıca, tedavinin yorumlayıcı [interpretive] ve derinlemesine çalışma [working-through] boyutlarının büyük ölçüde analitik durumun [analytic situation] şimdi ve burada’sına, analitik ikili [analytic dyad] içinde nasıl eyleme döküldüğüne ve deneyimlendiğine odaklandığını da vurgular.
İlişkisel teknik kuramının [relational theory of technique] bazı kapsayıcı ilkeleri şunları içerir:
1) Yorum ve klinik anlama [clinical understanding], çoğunlukla hasta–analist etkileşimindeki sahnelemeler [enactment] içinde kurulur; dolayısıyla ne hastanın ne de analistin bilinçdışı katılımından [unconscious participation] ayrıştırılabilir (S. Mitchell, 1997).
2) Analistin katılım biçimleri hem disiplini hem de spontanlığı içerir; bu doğrultuda analist, duygulanım [affect], savunma [defense], bilinçdışı çatışma [unconscious conflict] ve dissosiyasyon [dissociation] unsurlarını anlama yollarını disiplinli bir biçimde kullanır ancak analitik çalışma ilerledikçe, hem hastası hem de kendisi hakkında öğrenir [öğreniyor olur] (I. Hoffman, 1994).
3) Analistin hasta için hem eski hem de yeni bir nesne [object] olarak katılımı kaçınılmazdır; etkileşim [interaction] ile intrapsişik olgular birbirine karşıt değildir, aksine birbirleriyle kaçınılmaz olarak dinamik bir ilişki içindedir (S. Cooper ve Levit, 1998).”
4) Analistin hastanın duygulanımlarını ve bilinçdışı çatışmasını kapsaması [containment] analiz sürecinin temel akımını [primary current] oluşturmakla birlikte, hastalar da analisti deneyimler, kapsar ve ona yanıt verir; buna, analistin kendisi için bilinçli olarak bilinmeyen yönleri de dahildir (Aron, 1991; S. Cooper, 1998; Davies, 2004).
5) Karşıaktarımın şeffaflığı ve ifade edilebilirliği arzu edilir ve aynı zamanda içselleştirilmiş nesne ilişkilerinin [internalized object relations], kişilerarası düzeyde ifade edilen sahnelemelerin, savunmanın (deneyimin yadsınmış [disavowed] unsurları) ve çeşitli kendilik durumları [self state] ile duygulanımların yorumlanmasında kullanılabilecek kritik bir analitik veri kaynağı da olabilir.
6) Her analitik ikili kendine özgüdür; genel kılavuzlar ve teknik ilkeler yararlı olmakla birlikte, her hastanın özgünlüğünü anlamanın önünde potansiyel engeller de oluşturabilir.
İlişkisel [relational] sözcüğü, Greenberg ve Mitchell’ın (1983) son derece etkili Object Relations in Psychoanalytic Theory adlı eserinin yayımlanmasının ardından, 1983 yılında psikanalitik sözlüğe [psychoanalytic lexicon] girmiştir. Bu karşılaştırmalı psikanalitik kuram çalışması, yazarların gelişim, motivasyon, psikopatoloji ve klinik kuram açısından ortak, altta yatan perspektifleri paylaştığını öne sürdükleri çeşitli psikanalitik kuramların derin yapısal bir sorgulamasını oluşturmuştur. Greenberg ve Mitchell, Freud’un “dürtü yapısı modeli”nden [drive structure model] ayırt etmek üzere “ilişkisel yapı modeli” [relational structure model] terimini ortaya koymuşlardır; bu terim, ilişkilerin kendisini -bilinçli ve bilinçdışı, kişilerarası, etkileşimsel ve içselleştirilmiş (içsel nesneler dünyası ve onların ilişkileri)- gelişimsel, motivasyonel ve klinik kuramların merkezine yerleştiren yaklaşımları tanımlamak ve birbirine bağlamak için kullanılmıştır. Greenberg ve Mitchell tarafından önerilen ilişkisel yapı modeli, çatışmanın zihinsel yapının [mental structure] farklı failleri (dürtüler, ego, süperego) arasında değil, daha çok farklı içsel temsiller [internal representation] ya da ilişkisel konfigürasyonlar [relational configuration] arasında kurulduğunu ileri sürmüştür. Bu tür ilişkiler çatışma yüklü [conflict-laden] olabileceği gibi dissosiye olmuş/ayrışmış [dissociated] da olabilir. Böylece, nesne ilişkileri [object relations], kişilerarası [interpersonal], kendilik psikolojisi [self psychological] ve öznelerarasıcı [intersubjectivist] kuramlar gibi, bu ortak özellikleri paylaşan çeşitli analitik kuramlar, Greenberg ve Mitchell’ın “ilişkisel” şemsiyesi altında toplanmıştır. Greenberg ve Mitchell gerekçelerini ikna edici biçimde ortaya koymuş olsalar da, bu sentez içinde yer alan bazı kuramcılar -örneğin Kleinyen ve diğer nesne ilişkileri kuramcıları- genellikle kendilerini ilişkisel kuramcılar olarak tanımlamazlar.
İlişkisel klinik kuram ve tekniğin tanımlayıcı unsurları ilk kez Ferenczi (1932) tarafından, özellikle klinik günlüğünde [clinical diary] izini sürdüğü klinik deneylerde betimlenmiştir. Ferenczi’nin etkisi, hem yazıları aracılığıyla hem de nesne ilişkileri geleneği içindeki (örneğin Balint) ve kişilerarası gelenek içindeki (örneğin Thompson) önemli katkı sunan isimlere verdiği süpervizyon ve yaptığı analizler yoluyla doğrudan da olmak üzere, iyi belgelenmiştir (Harris ve Aron, 1997). Ferenczi, karşıaktarımın aktarımın karşılıklı biçimlendirici bir tamamlayıcısı olarak merkezî önemini vurgulamıştır. Analitik ilişkide karşılıklı etkiyi [reciprocal influence] ilk kez öne çıkarmış ve analistin kendi etkisini hasta üzerindeki etkisi olarak tanımasının kritik önemini belirtmiştir; Ferenczi, bunun yeniden travmatizasyonun [retraumatization] kaçınılmaz iyatrojenik [iatrogenic: hekim/terapist eliyle olan] risklerini azaltmada önemli ölçüde etkili olacağını öngörmüştür. Ayrıca Ferenczi, analistin gerçek bir kişi [real person] olarak tanınmasının analitik tedavi açısından taşıdığı sonuçları vurgulamış; bu fikirler Britanya ekollerinde Fairbairn, Guntrip ve M. Balint tarafından, kişilerarası ekolde ise Thompson, Singer ve Levenson gibi isimler tarafından geliştirilmiştir. Ferenczi’nin, ilişkisel psikanalizin önemli bir öncülü olan kişilerarası psikanaliz [interpersonal psychoanalysis] üzerindeki etkisi iyi belgelenmiştir. Psikanalitik durumun “iki-bedenli” durum [“two- body” situation] olarak ilk kez M. Balint (1950) tarafından tanımlandığı ve “iki-kişi psikolojisi” [two-person psychology] terminolojisinin nesne ilişkileri bağlamında onun tarafından kullanıldığı kabul edilmektedir
Çağdaş ilişkisel analistler, aktarım analizini analitik çalışmanın vazgeçilmez bir unsuru olarak görür; ancak aktarım, bazı diğer analitik yaklaşımlarla örtüşen ve onlardan ayrışan biçimlerde tanımlanır. İlişkisel analistler, aktarımı çoğunlukla bir aktarım–karşıaktarım alanı [transference-countertransference field] ya da deneyim matrisi [matrix of experience] içinde yer alan bir boyut olarak kavrarlar. Bu nedenle aktarım–karşıaktarım, karşılıklı etkiyi içeren bir bütünlük [unity] ve tamamlayıcılık [complementarity] olarak değerlendirilir. Her ne kadar hastanın aktarım tepkileri kısmen kalıcı çatışma örüntüleri, içselleştirilmiş nesne ilişkileri ve fanteziler tarafından biçimlendirilse de, aktarım özsel olarak güncel kişilerarası ilişki ögeleriyle bağlantılıdır ve bu ögeler aracılığıyla ifade edilir. İlişkisel analist sürekli olarak şu soruyu sorar: “Geçmişe dair son derece belirli bir öykü neden şimdi analiste anlatılıyor?” Karşıaktarım, daha dar anlamda, yalnızca analistin hastanın çatışmalarına verdiği bir yanıt değildir; bunun yerine karşıaktarım, hastanın sözleri ve etkileşimi aracılığıyla hem bilinçli hem de bilinçdışı düzeyde gönderme yaptığı ve zamanla tanımaya başladığı analistin tüm kişisel yönlerini kapsayan bir olgu olarak görülür.
Aktarım-karşıaktarım etkileşimi, hasta ile analistin hastanın çatışmalarının ve duygulanımsal durumlarının unsurlarını sahneledikleri araç hâline gelir. Psikanalizi, hastanın bir dizi serbest çağrışımı olarak tanımlamak yerine, I. Hoffman (1994), analizi hasta ile analistin birlikte incelemeye ve deneyimlemeye başlayacakları bir dizi sahneleme [enactment] olarak yeniden tanımlamamızı önermiştir. Analitik durum, hasta ve analist olarak üstlenilen farklı sorumluluklar bakımından son derece asimetrik olsa da karşılıklı etki ve karşılıklı kapsama, analistin dikkatinin merkezinde yer alır. Hoffman, tedavi durumuna ilişkin kavramsallaştırmasını, aktarım ve karşıaktarıma dair geleneksel görüşlere alternatif olarak ortaya koymuştur. Başlangıçta “sosyal paradigma” terminolojisini kullanan Hoffman’ın tanımlamaları daha sonra “toplumsal yapılandırmacılık”a, nihayetinde ise “diyalektik yapılandırmacılık”a evrilmiştir. Hoffman’ın tedavi durumunda betimlediği “diyalektikler” şunları içerir: “aktarım-karşıaktarım sahnelemeleri üzerine yorumlayıcı refleksiyon ile bu sahnelemelerin kendi başlarına birer olgu oluşu” arasındaki diyalektik; “analistin kişisel görünürlüğü ile göreli görünmezliği” arasındaki diyalektik; “yorumlayıcı olmayan kişilerarası etkileşimler ile yorumlayıcı etkileşimler” arasındaki diyalektik; ve “analistin, analitik durumdaki kendi kişisel deneyiminin bazı yönlerini açığa vurma eğilimi ile gizleme eğilimi” arasındaki diyalektik.
Analitik duruma ilişkin perspektifsel [perspectival] (Aron, 1996) ve yapılandırmacı [constructivist] (I. Hoffman, 1998) görüşler, ikilinin hastanın geçmişini, analitik ilişkinin şimdisinde olup bitenler üzerinden araştırması gerektiğini öne sürer. Bu araştırma yalnızca analistin yorumlayıcı çıkarımları aracılığıyla değil, hem hasta hem de analist tarafından gözlemlenen deneyimler aracılığıyla da yürütülür; bu deneyimler, analitik deneyim ve yorumlama için önemli bir hareket noktası hâline gelir. Analistin yorumları, hastanın duygulanımsal durumlarına, savunmalarına ve çatışmalarına odaklanır; ancak analist, hastanın içindeki bu çeşitli değişimleri kısmen kendi deneyiminin unsurları aracılığıyla öğrenir. Analistin özdüşünümsel katılımı, çatışma ve dissosiyasyon unsurlarının hasta ile analist arasında nasıl ve ne zaman sahnelendiğine yönelik merakı aracılığıyla kendini gösterir (S. Mitchell, 1997; Bass, 2003). Ogden (1994), ilişkisel bir psikanalist olarak tanımlanmamakla birlikte, hasta ile analistin birlikte yürüttükleri çalışma içinde her ikisinin kişisel öznellikleri tarafından yaratılan ve bilinçdışı olarak iletilen bir öznelerarasılık olan “analitik üçüncü” [analytic third] formülasyonu aracılığıyla ilişkisel perspektife önemli bir katkıda bulunmuş kabul edilir. Ogden, üçüncüyü, hem analistin ve hastanın onun oluşumuna yaptıkları katkı hem de onu deneyimleyişleri bakımından asimetrik bir yaratım olarak görmüştür; analistin, birlikte yaşadıkları deneyimi dile getirme kapasitesinin hasta açısından taşıdığı terapötik değere odaklanmıştır. Ogden’a göre analitik üçüncü, zaman zaman hem hasta hem de analist için güçlü bir direnç oluşturabilir; ancak analist tarafından anlaşılabilir ve hastaya etkili biçimde iletilebilirse, hastanın içsel deneyiminin analiz edilmesi için en verimli ve en kritik verileri sağlar.

Bir yanıt yazın