Yazar: Admin

  • Psikoterapi Ahlaki Eğitim Değildir

    Bir psikoterapist, yaşamınızı nasıl sürdürmeniz gerektiğini bilmez.

    Giderek şu görüşe yaklaşıyorum: “Psikoloji projesi” olarak adlandırabileceğimiz şeyin temel zorluğu, psikoloji ve psikoterapiyi “ahlak projeleri” olarak adlandırabileceğimiz alanlardan ayrı ve özgün disiplinler olarak koruyabilmektir.

    İnsanlık tarihinde ancak yakın zamanlarda, zihinsel ve duygusal acıyı ahlaki değil, psikolojik terimlerle düşünmeye başladık.

    Psikoloji projesinin özü, hiçbirimizin kendi kalbimizi ve zihnimizi tam olarak bilmediğimizi kabul etmek ve daha derin bir kendini anlama düzeyinin fayda sağladığını kavramaktır.

    Psikoterapi alanını, onu sürekli kuşatan ve ortadan kaldırma tehdidi taşıyan ahlakileştirme dalgalarından korumak ve yeniden sahiplenmek, bitmeyen bir mücadeledir.

    Bu müdahalenin dikkat çekici örnekleri arasında Hristiyan terapi (ve onun bir uzantısı olan dönüşüm terapisi) ile sosyal adalet terapisi yer alır. Bu yaklaşımlar, “terapi” sözcüğünü korurken, psikoterapiyi ahlaki eğitimin bir alanı olarak konumlandırma iddiasını sürdürürler.

    Bir Hristiyan olan bir terapist ile kendisini mesleki olarak “Hristiyan terapist” olarak tanımlayan bir terapist arasında kritik bir fark bulunduğunu dikkate alın. Benzer şekilde, ilerici siyasi görüşlere sahip bir terapist ile kendisini mesleki olarak “sosyal adalet terapisti” olarak tanımlayan bir terapist arasında da önemli bir fark vardır.

    Açık olmak gerekirse: Bu yazı, ahlaki eğitimin değeriyle ya da benim kişisel olarak Hristiyan değerleri, sosyal adalet değerleri veya başka herhangi bir değerle hemfikir olup olmadığımla ilgili değildir. Bu yazı, psikoloji projesinin bütünüyle başka bir şey olduğu gerçeğiyle ilgilidir.

    Bu, insanların kendi zihinlerini tanımalarına ve kendi yanıtlarını keşfetmelerine yardımcı olmak ile, onlar için zaten belli olan doğru yanıtları belirleyip onlardan bu yanıtları benimsemelerini beklemek arasındaki farktır.

    Psikoloji projesini, yükselip alçalan ahlakileştirme dalgaları arasında sürdürülen bir arazi geri kazanım çabası olarak düşünebiliriz. Son yıllarda bu dalgalar yükseldi. Setler aşıldı.

    Psikoloji projesine yönelik tehdit yalnızca dışarıdan gelmez; ruh sağlığı profesyonelleri de onu içeriden zayıflatmaktadır. Kendini anlama [self-understanding] ve bunun ardından gelen psikolojik özgürlük ve faillik [agency] vurgusuna sahip psikoterapiyi kendi seçtikleri bir ahlak projesine, tabi kılmak istemektedirler. Ahlaki seferberlikler pek çok biçim alır.

    Psikolojinin alanı geri kazanma projesi [land reclamation project], her zaman kırılgan olmakla birlikte, bir yüzyıldan uzun süredir varlığını sürdürmüştür. Mevcut dalgalara dayanıp dayanamayacağı ise açık bir sorudur.

    Bu metin, Jonathan Shedler tarafından kaleme alınan “Psychotherapy is Not Moral Education” başlıklı yazının Türkçe çevirisidir. Metnin orijinaline şuradan ulaşabilirsiniz.

  • Karakter Nedir?

    Karakter [character], bir bireyin kalıcı olan ve süreklilik gösteren davranışlarını, tutumlarını, bilişsel stillerini ve duygudurumlarını; ayrıca kendini düzenleme, uyum sağlama ve başkalarıyla ilişki kurma biçimlerini tanımlamak için kullanılan genel bir kavramdır. Karakter ve karakter özelliği [character trait], kişinin intrapsişik çatışmayı [intrapsychic conflict] yönetme konusundaki alışılmış tarzını yansıtır. Karakter örgütlenmesi [character organization] ise, karakter özelliğinden daha soyut bir kavram olup, bireyin genel karakterinin bireşimsel [synthetic] bir şekilde anlaşılmasını ifade eder. Karakter, psikiyatristlerin ve psikologların kabaca “kişilik” [personality] olarak adlandırdığı kavrama karşılık gelir; temel fark, karakterin psikanalitik bir kavram olarak bireyin işleyişinin dışsal tezahürlerini, altta yatan dinamik yapıya bağlamasıdır. Karakter, ego [ego] (homeostaz ve uyumdan sorumlu intrapsişik yapı), kendilik [self] (bireyin özne olma, fail olma ve bütünlük deneyiminin öznel yaşantısı), kimlik [identity] (bireyin kendisini özgün ve ayrı bir kişi olarak bilmeye ilişkin süreklilik gösteren duyumu) ve mizaç [temperament] (bireyin yapısal olarak belirlenen duygulanımsal-motor ve bilişsel eğilimleri) gibi diğer kapsayıcı kavramlardan ayırt edilmelidir. Karakter, en çok savunma tarzı [defensive style] kavramıyla ilişkilidir. Popüler kullanımın aksine, psikanalitik bağlamda karakter kavramı ahlaki değerlere özel bir vurgu yapmaz; bununla birlikte, ahlakla ilişkili özellikler her bireyin karakterinin bir yönünü oluşturur. Karakterin kendisi ne sağlıklılığı ne de patolojiyi zorunlu olarak ima eder; ancak bir kişinin karakteri katı ve uyumsuz hale geldiği ölçüde, bu kişi bir karakter bozukluğu [character disorder] tanısıyla değerlendirilebilir. Karakter bozuklukları, kabaca psikiyatride (ve bazen psikanalizde) “kişilik bozuklukları” [personality disorders] olarak adlandırılan kavrama karşılık gelir. Geleneksel olarak, patolojik karakter özellikleri ile semptomlar arasındaki ayrım, bu özelliklerin kendiliğin bir parçası olarak deneyimlenmesi (ego-sintonik) ile, semptomların kendiliğe yabancı olarak yaşanması (ego-distonik) arasındaki fark üzerinden yapılır.

    Karakter kavramı psikanalizde önemlidir; çünkü kişiyi bir bütün olarak düşünmeye imkân sağlar. Aynı zamanda, bireyin genel kişiliği ile psikanalitik zihin kuramı [psychoanalytic theory of mind] arasında bir köprü işlevi görür. Karakter bozukluğu kavramı da önemlidir; zira karakterle ilgili sorunlar, psikanalitik tedavi için en yaygın başvuru nedenini oluşturur. Günümüzde büyük ölçüde, psikanaliz ile karakter analizi [character analysis] eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.

    Freud, en erken çalışmalarında karaktere ilişkin gözlemler yapmış olmakla birlikte, bu konuyu ilk kez açık biçimde 1908’de ele almış ve düzenlilik, tutumluluk/cimrilik ve inatçılık gibi karakter özellikleri kümesinin, “anal bölgenin olağanüstü güçlü erotojenitesi”nin karşıt tepki oluşumu [reaction formation] yoluyla savunulmasının sonucu olduğunu ileri sürmüştür (1908b). Daha genel bir düzeyde ise karakterin, ya altta yatan içgüdüsel itkilerin [instinctual impulse] doğrudan ifadesinden, ya bu itkilere karşı geliştirilen tepki oluşumlarından, ya da bu itkilerin yüceltilmesinden [sublimation] kaynaklandığını öne sürmüştür. Karl Abraham (1921, 1924a, 1925a), libido kuramına dayalı bir karakter kuramı [theory of character] inşa etme girişimini, oral karakter tipleri, anal karakter tipleri, fallik karakter tipleri ve genital karakter tiplerine ilişkin betimlemeleriyle genişletmiş; bu tiplerin her birinin, belirli bir erotojen bölgeye saplanma [fixation] ya da o bölgeye gerileme [regression] ile türediğini ileri sürmüştür.

    Psikanalitik zihin kuramı daha karmaşık hale geldikçe, karakter kuramı da buna paralel olarak gelişmiştir. 1916’da Sigmund Freud (1916), psikanalizde gözlenen direnç [resistance] örüntülerinin, hastaların diğer yaşam durumlarında nasıl davrandıklarını yansıtan karakteristik tarzlar olduğunu ileri sürmüştür. Wilhelm Reich (1931), bu gözlemi “karakter direnci” [character resistance] ya da “karakter zırhı” [character armor] kavramlarıyla genişletmiş; bunu, içsel ya da dışsal tehlikeye karşı bir savunma olarak egonun kronik bir “sertleşme”si [hardening] şeklinde tanımlamıştır. 1933’te, Reich’a yanıt olarak Freud (1933a), karakterin bir dürtüyle başa çıkabilmek amacıyla egoda meydana gelen kalıcı bir değişikliği yansıttığı görüşüne katıldığını ifade etmiştir. Freud, son çalışmalarında (1937a), psikanalizin çoğu zaman semptom nevrozlarının analizinden ziyade, kendi ifadesiyle “karakter analizleri”nin odak noktası haline geldiğinin farkındaydı. Bununla birlikte, karakter analizi terimini yaygınlaştıran kişi Wilhelm Reich olmuştur (1933/1945). Yeni yapısal kuram [structural theory] çerçevesinde yazan Robert Waelder (1936) ve Otto Fenichel (1954), karakterin, id, süperego ve dış gerçeklik arasındaki çatışmaya karşı egonun “istikrarlı ve tercih edilen çözümleri”ni temsil ettiği konusunda hemfikirdir. Bu bağlamda karakter, ruhsal yaşamın tüm görünümleri gibi, çoklu işlevler [multiple functions] işlevi görür. [Çoklu işlevler, bir psikolojik yapının ya da sürecin tek bir amaca hizmet etmek yerine aynı anda birden fazla işlevi yerine getirmesi anlamına gelir.]

    Ego psikolojisine [ego psychology] duyulan ilgi derinleştikçe, analistler karakter kavramını, çatışmaya yönelik tercih edilen çözüm olarak incelemeyi sürdürmüş; erken dönem tartışmaların büyük bölümü savunma tarzının gelişimine odaklanmıştır. Ayrıca, karakter analizine ilişkin sorunlar üzerine yoğunlaşmaya devam etmişlerdir (Anna Freud, 1936; Otto Fenichel, 1954). Bunun yanı sıra, karakterin altında yatan çatışmaların kapsamı, oral, anal, ödipal ve kastrasyon temalarından öteye genişleyerek; bağlanma [attachment], ayrılma-bireyleşme [separation-individuation], cinsiyet kimliği [gender identity] ve narsisistik kaygılar [narcissistic concerns] etrafındaki çatışmaları da içerecek şekilde genişlemiştir. Nesne ilişkileri [object relations] kuramcıları karaktere ilişkin kuramlarını, Melanie Klein’ın (1935, 1946) (ve W. R. D. Fairbairn’ın [1952, 1954]) paranoid-şizoid konum [paranoid-schizoid position] ve depresif konum [depressive position] kavramlarına dayandırarak geliştirmişlerdir. 1960’lar ve 1970’lerde Otto Kernberg (1966, 1975), nesne ilişkileri yaklaşımı ile ego psikolojisi perspektiflerini sentezleyen bir model önermiş ve karakter ile karakter patolojisinin, içselleştirilmiş nesne ilişkilerinin [internalized object relations] yapılandırıcı etkisinin bir sonucu olduğunu ileri sürmüştür. Aynı dönemde Heinz Kohut (1971, 1977), kendilik psikolojisi [self psychology] temelinde bir karakter ve karakter patolojisi kuramı önermiş; bu çerçevede narsisistik patolojinin farklı türlerini, karşılık gelen “kendilik-nesne aktarımları” [self-object transferences] örüntülerine göre sınıflandırmıştır. İntrapsişik çatışmaya yanıt olarak tercih edilen çözümlerin düzenleyici etkisini vurgulayan kuramlardan farklı olarak, Kohut’un kuramı, bakımveren çevredeki [nurturing environment] empatik yetersizliklerden [empathic failures] kaynaklanan yapısal eksiklikleri [structural deficits] ön plana çıkarmıştır. Kişilerarası [interpersonal] psikanalistler ise karakterin belirli bir kültüre uyum süreci içinde şekillendiğini vurgulamışlardır (Harry Stack Sullivan, 1953a). Erich Fromm (1941), belirli bir kültürdeki çoğu insanın temel karakter tarzını tanımlamak üzere “toplumsal karakter” [social character] kavramını ortaya atmıştır. Karen Horney (1945) ve Erik Erikson (1950) da karakterin bireysel ve kültürel belirleyicileri arasındaki etkileşimle ilgilenmişlerdir. David Shapiro (1965) ise bilişsel stil [cognitive style] kavramına dayanan, oldukça etkili bir karakter sınıflandırması sunmuştur.

    Kuramsal bakış açıları ne olursa olsun, tüm kuramcılar karakterin ancak gelişimsel bağlamı içinde anlaşılabileceği konusunda hemfikirdir. Tanım gereği karakter görece istikrarlı ve kalıcı olmakla birlikte, çocuklukta başlayarak zaman içinde yavaş yavaş oluşur. Daha 1923’te Sigmund Freud (1923a), karakter gelişiminde erken nesnelerle [early object] özdeşim kurmanın [identification] rolüne dikkat çekmiş ve ünlü biçimde “egonun karakteri, terk edilmiş nesne yatırımlarının bir tortusudur” ifadesini kullanmıştır. Bu ifade, karakterin, çocuğun ebeveynlere dönük yoğun libidinal yönelimlerinin zamanla terk edilmesi ve bunların yerini özdeşimlerin alması süreciyle birikerek oluştuğunu anlatır. Freud sonrası [post-Freudian] gelişimsel psikanalistler, karakter oluşumuna [character formation] ilişkin anlayışımıza sürekli katkıda bulunmuş; bakımverenlerle etkileşimler, ebeveynlerin karakter özellikleri ve idealleri, aile tarzı, kültür ya da toplum, biyolojik donanım, mizaç, bilişsel stil, duygudurum, fantezi, yineleme zorlantısı ve erken kayıp ya da travma gibi çoklu etkenlerin etkisine dikkat çekmişlerdir. Çoğu kuramcı, karakterin yetişkinlikteki yapılanmasına ergenliğin sonunda ulaştığı ve karakter konsolidasyonunun [consolidation of character], ergenlik sürecinin merkezi görevlerinden biri olduğu konusunda hemfikirdir (Peter Blos, 1968; Samuel Ritvo, 1971; Moses Laufer, 1976; Gerald Blum, 1985). Özellikle Peter Blos, ergenliğin sonunda karakter oluşumunun gerçekleşebilmesi için aşılması gereken dört gelişimsel zorluğu [developmental challenge] ayrıntılı biçimde tanımlamıştır: (1) infantil nesne bağlarının [infantile object tie] gevşetilmesi; (2) travman etkilerinin [effect of trauma] bütünleştirilmesi; (3) tarihsel ego sürekliliğinin [historic ego continuity] kurulması; ve (4) cinsel kimliğin [sexual identity] oluşturulması.

    Psikanalistler için, insanların karakter özelliklerini [trait] ve karakter bozukluklarını [disorder] belirli tipler [type] halinde sınıflandırmak zor bir iş olmuştur. Sınıflandırma girişimleri kaçınılmaz olarak dayandıkları kuramları yansıtır; en bilinen örnekler, libidinal evreler [libidinal stages], savunma tarzları [defensive styles], nesne ilişkileri [object relations] ya da kendilik yapılanmaları [configurations of the self] temelinde geliştirilen sınıflandırmalardır. Sonuç olarak, psikanalitik literatürde tanımlanan farklı karakter tiplerinin adlandırılması, oldukça karmaşık [hodgepodge] bir kuramsal kavramlar karışımını yansıtır. Bu adlandırmalar; dürtü-savunma konstelasyonları [impulse-defense constellation] (örneğin pasif-agresif kişilik), ilişkili oldukları patolojik sendromlar [pathological syndrome] (örneğin histerik, obsesif, depresif ya da psikotik karakterler), benzedikleri cinsel sapkınlıklar [sexual perversion] (örneğin mazoşistik ve narsisistik karakterler), anlatısal temalar [narrative theme] (örneğin “istisnalar” ya da “başarıyla yıkıma uğrayanlar”), kendiliğin durumu [state of the self] (örneğin “mış gibi” [as-if] ya da narsisistik kişilikler) ya da belirli bir ruhsal yapının işleyişi [functioning of a particular psychic structur] (örneğin sosyopatik karakter ya da “bir suçluluk duygusundan hareket eden suçlular”) gibi farklı temellere dayanabilir. Carl Gustav Jung (1921/1957), kişilik tipolojisine [personality typology] ilişkin bir modeli, bireyin dünyaya yönelik temel tutumları [basic attitudes] ve zihinsel yaşamın temel özellikleri ya da işlevleri üzerine kurmuştur. Bazı bireyler iç dünyadan, bazıları ise dış dünyadan daha fazla uyarılır ya da enerji kazanır; bunlar sırasıyla içe dönük [introvert] ve dışa dönük [extrovert] bireylerdir. Jung ayrıca zihinsel yaşamın dört temel işlevini tanımlamıştır: düşünme [thinking] ve hissetme [feeling] gibi rasyonel bir ikili ile duyum [sensation] ve sezgi [intuition] gibi algısal bir ikili. Jung’un kavramsal şeması, toplamda on altı kategoriden oluşan bir kişilik tipolojisine olanak tanır ve bu tipoloji, klinik alanın yanı sıra eğitimsel ve endüstriyel ortamlarda kullanılan çeşitli psikolojik testlerin temelini oluşturur.

    Otto Kernberg (1970a), karakter patolojisini (character pathology), örgütlenme düzeylerine [levels of organization] dayalı olarak sınıflandıran yaygın biçimde kabul görmüş bir sistem önermiştir. Bu sistemde (örneğin borderline ve nevrotik düzeyler), sınıflandırma; baskın savunmaların niteliğine ve “iyi” ile “kötü” nesne ilişkilerinin ne ölçüde bütünleştirilebildiğine dayanır. Psikanalitik yönelimli araştırmacılar -aralarında Jonathan Shedler ve Drew Westen (1998, 2004), Mark Lenzenweger ve arkadaşları (2001) ile B. Stern ve arkadaşları (2010)-karmaşık kişilik örüntülerini ölçmeye yönelik çeşitli araçlar geliştirmişlerdir. Psikodinamik Tanı Kılavuzu (PDM Task Force, 2006), psikiyatrinin Tanısal ve İstatistiksel Ruhsal Bozukluklar El Kitabı’ndan (American Psychiatric Association, 1994) esinlenerek, karakter bozukluklarının (burada kişilik bozuklukları olarak adlandırılır) sınıflandırılmasına kavramsal bir düzen getirme girişiminde bu çalışmaların bir kısmından yararlanır. Bu çerçevede her bozukluk üç eksen [axis] üzerinden tanımlanır: (1) kişilik örüntüleri [personality patterns] (sağlıklılıktan ağır düzeyde bozulmaya uzanan bir süreklilik üzerinde konumlandırma dâhil), (2) zihinsel işlevsellik [mental functioning] (kendilik düzenlemesi, duygulanımın ifadesi ve başa çıkma stratejileri gibi özellikleri içerir) ve (3) açık semptomlar ve endişeler [manifest symptoms and concerns].

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Character. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 32).

  • Savunmalar ve Direnç (8. Bölüm)

    Tüm psikanalitik kuramların özünde, gelişimin belli bir ölçüde ruhsal acı [psychic pain] ya da anksiyete [anxiet] olmaksızın gerçekleşemeyeceği düşüncesini buluruz.¹ Psikanalizin farklı ekollerini kesen ortak bir izleksel çizgi, hastanın anksiyetesinin doğasını ve hastanın bununla nasıl başa çıktığını anlama yönündeki kalıcı ilgidir. Bu bölümde, anksiyeteye ve onu yönetmek üzere devreye sokulan savunma mekanizmalarına [defence mechanisms] ilişkin psikanalitik bakış açılarını inceleyeceğiz. Ayrıca, savunmaların psikoterapötik durum içindeki görünümünü, yani direnci [resistance] de ele alacağız.

    Anksiyeteye İlişkin Psikanalitik Perspektifler

    Freud, anksiyete deneyimini ruhsal işleyişimizin merkezine -insan olmanın tanımlayıcı ruhsal yükü olarak- yerleştirmiştir. Yaşam ve ölüm dürtülerinin varlığı ve bunların kaçınılmaz çatışması nedeniyle Freud, anksiyetenin kaçınılmazlığını vurgulamıştır. Anksiyeteye ilişkin iki kuram ileri sürmüştür. İlk kuramında anksiyeteyi, dürtüsel gerilimlerin birikimine verilen bir tepki olarak anlamıştır. Anksiyete, tehlikeli olarak hissedilen belirli fikir ya da düşüncelerle bağlantılı değildir; bunun yerine, cinsel perhiz [sexual abstinence] sonucunda ortaya çıkan cinsel enerjinin birikiminden kaynaklandığı ileri sürülmüştür. Bu durumun ise hazsızlığa [unpleasure] yol açtığı belirtilmiştir. Bu görüş, dürtüsel gerilimlerin boşaltımına yönelik içkin bir güdülenme varsayan dürtü modeliyle (bkz. 2. Bölüm) uyumludur.

    1926 yılında Freud ikinci anksiyete kuramını ortaya koymuştur. Bu kuramda anksiyeteyi, egoya yönelik bir tehlike sinyali olarak tanımlamış; anksiyetenin, egoyu bir travmanın ya da başka bir “tehlike” durumunun (örneğin sevilen bir nesneden ayrılma ya da onu kaybetme) meydana gelişi konusunda uyardığını ileri sürmüştür. Travmanın rolü Freud’un bu ikinci kuramında belirginleşir; buna göre anksiyete, egonun kendisini çaresiz hissettiği travmatik bir durumun sonucudur. Bu modelde anksiyete, gerçek ya da hayali tehlikelere karşı bir sinyal işlevi görerek egoyu bunaltıcı bir durum tarafından ezilmekten korur. Sinyal anksiyetesi [signal anxiety] -çünkü işlevi, egonun içinde bir tehlike durumuna işaret etmektir- otomatik anksiyeteye [automatic anxiety], yani topyekün parçalanma [total disintegration] korkusundan kaynaklanan ilkel bir anksiyeteye karşı savunma işlevi görür. Freud’un nesne ilişkisel bakış açısıyla [object‐relational perspective], sevilen nesnenin ya da sevginin kaybı korkusu, kastrasyon ve süperego kınaması ile kendiliğin kaybı ya da parçalanması gibi infantile tehlike durumlarını tartıştığı, bu ikinci kuram bağlamında karşılaşırız.

    Freudyenler, anksiyeteyi zihnin yapısal modeli [structural model of the mind] içinde formüle eder ve anksiyetenin, ya id’den ya da süperego’dan kaynaklanan belirli türlerini ayırt ederler. Süperego anksiyetesi [superego anxiety], kabul edilemez cinsel, saldırgan ya da bağımlı yönelimler nedeniyle cezalandırılma korkusunu içerir. İd anksiyetesi [id anxiety] ise saldırgan ya da cinsel dürtüler üzerindeki kontrolün kaybedileceği korkusunu içerir. Günümüzde çatışmaların -dolayısıyla anksiyetenin- yalnızca dürtüsel gerilimlerden değil, aynı zamanda karşılanmamış ihtiyaçlardan [need] ya da eksikliklerden [deficit] de kaynaklandığı kabul edilmektedir. Anksiyetenin, yalnızca ruhsal dengeyi tehdit eden dürtüler tarafından değil, aynı zamanda belirli bir duygu ya da dürtünün ifade edilmesinin beklenen sonucu tarafından (örneğin cezalandırılma korkusu) tetiklendiği ileri sürülmektedir.

    Klein, Freud’un düşüncesini ileriye taşıyarak yalnızca onun yaptığı gibi anksiyetenin kaçınılmaz olduğunu değil, aynı zamanda yaşamın en başından itibaren mevcut olduğunu da ileri sürmüştür. Ölüm dürtüsünü [death instinct] (yani doğuştan var olduğu varsayılan yıkıcılığın varlığını) doğumdan itibaren etkin kabul ederek Klein, yaşamın ilk yılının ilk yarısında savunma mekanizmalarını harekete geçiren özgün bir intrapsişik çatışmanın başlangıçtan itibaren var olduğunu öne sürer; bu çatışma, bebeği katlanılamaz anksiyete durumlarından korumaya yöneliktir.

    Freud ve Klein’ın her ikisi de, anksiyete deneyimini yönetmek üzere devreye giren mekanizmalar olarak savunmalara dikkat etmiş olsalar da, anksiyetenin içeriğini en ayrıntılı biçimde geliştiren Klein olmuştur (Rustin & Rustin, 2017). Klein, anksiyeteyi -belirli bir düzeyde olduğunda- gelişimin itici gücü olarak görmüştür. Freud’dan farklı olarak Klein, bebekte ilkel bir örgütleyici zihinsel failin [mental agency], yani bir egonun varlığını öne sürmüştür. Bu varsayım, onun anksiyetenin doğasına ilişkin görüşlerini geliştirmesine olanak tanımıştır; doğumdan itibaren bir egonun varlığı, egonun anksiyeteye yol açan tehlike durumlarını ayırt edebileceğini ve dolayısıyla kendisini korumak üzere ilkel savunmaları devreye sokabileceğini ileri sürmesini mümkün kılmıştır.

    Klein, ruhsal konumlar [psychic positions] kavramsallaştırmasıyla uyumlu olarak (bkz. 2. Bölüm), zulmedici [persecutory] ve depresif [depressive] anksiyete arasında ayrım yapmıştır. Bebeğin, yok olma korkusuyla -yani var olmamaya ilişkin bir dehşetle- doğduğunu ileri sürmüştür.² Yok olma anksiyetesi [annihilation anxiety], kendiliğin başka biri tarafından ezilip yutulacağı ya da bütünüyle varlığını yitireceği yönündeki bir dehşeti ifade eder. Bu tür ilkel anksiyetenin, paranoid-şizoid konuma [paranoid‐schizoid position] özgü olduğu belirtilmiştir. Bu konum ya da zihinsel durum, misilleme beklentisine dayanan korkuların, yani zulmedici anksiyetelerin baskınlığı ile karakterizedir. Bu tür anksiyetelerin etkisi altındayken, kendiliğin dışında yer alan ve bize zarar verme niyetinde olduğuna inanılan “kötü” bir faille ilişkilendirilen yoğun korku ve güvensizlik duyguları tarafından şekilleniriz; bu da bu anksiyete türünün paranoid niteliğini açıklar. Bu ilkel ve dehşet verici anksiyetelerin, Kleinyen kuram içinde büyük ölçüde korunmuş bir kavram olan ölüm dürtüsünün etkilerinden kaynaklandığı ileri sürülmüştür.

    Depresif konum [depressive position], zulmedici anksiyetelerin niteliksel olarak farklı bir türe, yani depresif anksiyetelere [depressive anxieties] dönüşümünü haber verir. Bebek, “iyi” ve “kötü” nesnenin aslında aynı nesne olduğunu fark ettikçe, suçluluk duygularının hâkim olduğu, rahatsız edici bir iç dünya yaratan ikircikli duyguların yeni deneyimiyle karşı karşıya kalır. Depresif anksiyeteler, iyi nesneye yönelik kaygıyı ve kişinin zulmedici anksiyetelerin etkisi altındayken gerçekleştirdiği gerçek ve/veya düşlemsel [phantasised] saldırılar sonucunda nesnenin kaybına ilişkin korkuyu yansıtır. Depresif anksiyeteler, nesnenin kaybına bağlı ben-merkezci bir kaygıdan ziyade, nesnenin durumuna yönelik bir kaygıyı ifade eder; bu da onarıcı dürtülere [reparative impulses] zemin hazırlar.

    Kleinyenlere göre depresif anksiyetelere katlanabilme kapasitesi, önemli bir gelişimsel kazanımı temsil eder ve onarım yönünde bizi harekete geçirdiği için yaratıcılık kapasitesiyle bağlantılıdır. Ancak katlanılamayan depresif anksiyeteler, düşlemsel ve/veya gerçek olarak nesneye verilen zararın onarılamaz olduğu hissi nedeniyle bizi suçluluk ve umutsuzluk duyguları altında ezilmiş bırakır. Bu durumda, adeta “affedilmemiş” bir durumda kalırız ve zulmedici bir suçluluk [persecutory guilt] deneyimleriz; bu da bizi yeniden zulmedici anksiyetelere geri sürükleyebilir.

    Savunmaların Kökenleri

    Anksiyete yaşamın kaçınılmaz bir parçasıdır ancak aşırı anksiyete işlev bozucu olabilir. Erken dönemde kazanmamız gereken en temel kapasitelerden biri, anksiyeteyi ve diğer yoğun duygulanımları düzenleme [affect regulation] becerisidir. Bakımverenlerle kurduğumuz erken deneyimler, duygulanımsal yaşantılarımızı düzenleme kapasitesinin gelişimi açısından belirleyicidir. Günümüzde duygulanım düzenlemesine, ilk olarak çocuğun erken yaşamda etkileşimde bulunduğu ebeveyn figürleri tarafından aracılık edildiği kabul edilmektedir (Fonagy ve ark., 2002). Bebeğin en ilkel anksiyetelerini işleyebilen ya da “sindirebilen” duygusal olarak duyarlı bir figürün varlığı, işlevsel bir duygulanım düzenleme sisteminin yapıtaşlarını oluşturur. Böyle bir figürün (ya da figürlerin) yokluğu ise, katlanılamaz duygulanımsal durumları yönetmek üzere kurulan ve zamanla katılaşabilen savunma sistemlerinin gelişimine katkıda bulunur.

    Erken dönem analitik literatürün büyük bir kısmı -Anna Freud’un çalışmaları dikkate değer bir istisna olmak üzere- savunmalara oldukça statik bir bakış sunmuştur. Freudiyen kuram içinde savunmalar, ağırlıklı olarak intrapsişik bir perspektiften ele alınır; bu çerçevede savunmaların, içsel bir çatışmayla başa çıkmak üzere var oldukları kabul edilir. Daha sonra gelişimsel yaklaşımlar ve bağlanma kuramcıları, gerekli olan gelişimsel boyutu literatüre kazandırmışlardır. Bu katkılar, savunmaların yalnızca içsel çatışmalara verilen tepkiler olarak anlaşılmasından uzaklaşıp, onların kökenlerini erken dönem kişilerarası etkileşimlerde arayan bir bakış açısına doğru bir kaymaya yol açmıştır. Böylece savunmalar, yineleyici kişilerarası çatışmalara verilen tepkiler ya da adaptasyonlar olarak kavramsallaştırılmaya başlanmıştır.

    Bazı savunmaların anlaşılmasında iki kişilik süreçler [two-person processes] merkezi bir öneme sahiptir. İlişkisel modeller, savunmaları -her ne kadar hatalı ya da patolojik olsalar da- çoğu zaman gerçek çevresel yetersizlikler karşısında intrapsişik ve kişilerarası çatışmaları yönetmeye yönelik girişimleri temsil eden koruyucu kalkanlar olarak görür. Örneğin Lyons-Ruth (1999), belirli bir karakter duruşunun ya da savunma stratejisinin, hastanın yaşamının önemli bir bölümü boyunca işlev görmüş daha geniş bir kişilerarası düzenlemenin bir yönünü oluşturabileceğini ileri sürer. Bu tür bir anlayışın önemli klinik sonuçları vardır; zira bizi savunmalara, belirli kişilerarası konfigürasyonlara uyum sağlayan düzenlemeler olarak yaklaşmaya teşvik eder ve bu düzenlemelerin başkalarıyla-olma [being-with-others] biçimleri olarak içselleştirilmiş olabileceğini düşündürür. Bu ‘adaptasyonlar’ hasta bizimle olan ilişkisini -yani aktarım içinde- yönetmek üzere çeşitli savunma konfigürasyonlarını devreye soktukça terapi içinde keşfedilebilir.

    Savunmalar, bilgiyi ya da duygulanımsal yaşantıları çarpıtan ya da dışlayan süreçlerdir. Örneğin, erken yaşamda çocuğun öfkesi ebeveynden düşmanca bir saldırıyı davet ediyorsa, öfke duyguları çocuğun duygusal repertuarının dışında bırakılabilir. Bu tür olumsuz duygulanımların etkileşimden dışlanması ise, söz konusu duygulanımların işlenmesi ve örneğin öfkeyle ilişkili davranışların, duygulanımların ve yaşantıların anlaşılması için gerekli fırsatların büyük olasılıkla ortadan kalkmasına yol açar.

    Paul, terapiye yönlendirildiğinde 24 yaşındaydı. İntihar girişimlerinin ardından iki kez hastaneye yatırılmıştı. Her iki girişimi de bir ilişkinin sona ermesinin ardından gerçekleşmişti.

    Paul, oldukça düzensiz bir erken yaşam öyküsü tanımlamıştır: annesi dört yaşındayken ölmüş ve kendisi babası ile üvey annesinin bakımına bırakılmıştır. Babası, özellikle alkolün etkisi altındayken şiddetli öfke patlamalarına yatkın, sert ve duygusal açıdan mesafeli bir adam olarak betimlenmiştir. Paul, çocukluğuna dair çok az şey hatırladığını; daha çok babasının öfke patlamalarını ve onun tarafından dayatılan çeşitli yasakları ve kısıtlamaları anımsadığını ifade etmiştir. Babası tarafından sık sık “kendini savunması” ve “daha erkek olması” gerektiği yönünde eleştirildiği için aşağılanmış hissetmiştir. Paul fiziksel olarak geç gelişmiş, küçük yapılı bir çocuk olmuş ve bu durum okulda akranlarının alay konusu olmasına yol açmıştır. Bu nedenle okul yılları da zorbalığa maruz kaldığı, yalnız ve acı verici bir deneyim olarak geçmiştir; ayrıca öğretmenlerinden yardım istemekte de güçlük yaşamıştır.

    Paul, 19 yaşında eroin enjekte etmeye başlamış ve kendisine bir uyuşturucu bağımlıları topluluğu içinde bir yer bulmuştur. Bu gruptan “tek aile”si olarak söz etmiştir. Kendi kullanımını ve çeşitli kız arkadaşlarınınkini karşılamak için çok sayıda küçük suça karışmıştır. Terapiye başladığı sırada bir rehabilitasyon programındaydı ve önceki bir yıl boyunca madde kullanmamıştı. Ancak madde olmadığında, Paul depresyona sürüklenmiştir.

    Paul, ilişkilerinde boyun eğici bir tutum sergiliyordu. Talepler nesnel olarak makul olmasa ya da kendisini riske atsa bile, karşısındaki kişiyi memnun etmek için her şeyi yapabiliyordu. Terapide de benzer biçimde uyumluydu. Söylediğim her şeye katılıyor, ancak verdiği yanıtlar o kadar belirsiz kalıyordu ki, söylediklerimle herhangi bir duygusal bağ kurmadığı açıktı. Bu duruma dikkat çekmeye çalıştığımda Paul daha da anksiyeteli hale geliyor ve konuşma fırsatını ne kadar değerli bulduğunu vurgulayarak beni yatıştırmaya yöneliyordu. Ona ulaşmak neredeyse imkânsız hissediliyordu. Cezalandırılma ya da terk edilme korkusu o denli yoğundu ki, herhangi bir ambivalansın, hayal kırıklığının ya da engellenmenin ifade edilmesi üzerinde tam bir yasak söz konusuydu. Bana, kendisine karşı çıkması durumunda onu cezalandıracak bir nesneyle ilişki kuruyormuş gibi görünüyordu.

    Paul, kendi zihnine dair neredeyse hiçbir fikre sahip değildi; çünkü büyük ölçüde, kendisine karşı öngörülemez ve şiddet eğilimli olarak deneyimlediği babasının/nesnenin zihniyle meşguldü. Böyle bir içsel nesneyi yönetebilmek için Paul, boyun eğen, uyumlanan ve kendi duygularını inkâr eden bir kendilik geliştirmişti; alternatif olarak ise duygularını madde kullanımı yoluyla düzenliyordu. Bu, onun temel kişilerarası savunmasıydı; onu duygularını deneyimleme olanağından yoksun bırakıyor ve böylece sömürüye, depresyona ve intihar girişimlerine karşı kırılgan hale getiriyordu.

    Bazı savunmalar, zor erken dönem yaşantılar karşısında hayatta kalabilmek için gelişimsel olarak gerekli olabilir. Alvarez (1992), çok örselenmiş [disturbed] çocuklarla yaptığı çalışmalar aracılığıyla bu görüşü etkileyici ve dokunaklı bir biçimde ayrıntılandırmıştır. Alvarez, klasik savunma kavramını tamamlamak üzere ‘üstesinden gelme’ [overcoming] kavramını önerir; bu kavram, hastanın nereden geldiğini (yani yoksunluk/eksiklik [deficit] boyutunu) ve ruhsal örgütlenmesi [psychic organisation] açısından henüz ulaşması gereken noktayı dikkate almanın önemini vurgular. Çeşitli savunmaları tartışırken Alvarez, çarpıcı bir biçimde şu soruyu sorar: ‘Can damarlarına yalnızca ölümden kaçmak için mi, yoksa yaşamı sürdürmek için de mi ihtiyaç duyarız?’ (1992: 112). Bu yaklaşım, savunmaların yalnızca neyi uzak tutmak üzere işlev gördüğünü değil, aynı zamanda hangi ruhsal yaşamı mümkün kıldığını da düşünmemizi teşvik eder. Bu bakış açısı, özellikle yoksunluk yaşamış ya da travmatize olmuş hastalarla çalışırken son derece yerindedir. Bu bağlamda savunma, gelişimin önünde duran bir yapıdan ziyade, daha fazla bütünleşmeye doğru atılmış bir adım, yani bir gelişimsel kazanım olarak kavramsallaştırılabilir. Obsesyonel savunmalar örneğini ele alan Alvarez, ayrı bir nesne olarak algılanan bir nesneyi kontrol etmek amacıyla kullanılan obsesyonel savunma ile, son derece öngörülemez bir dünyada bir düzen kurmak amacıyla kullanılan obsesyonel savunma arasında ayrım yapmamız gerektiğini ileri sürer. ‘Ruhsal örgütlenme’yi ifade etmek üzere bir ev metaforu kullanan Alvarez şöyle der:

    Evin henüz inşa edilmemiş olduğu durumlarda, birini evin dışına atmaya -yani acı çeken infantil parçasını başka birine yansıtmaya- yönelik bir girişim gibi görünen şey, aslında herhangi bir yerde bir ev bulmaya yönelik çaresiz bir çaba olabilir.

    (1992: 114)

    Her ne kadar yansıtma [projection] bir savunma olsa da, hastanın yansıtması bize hastada bir umut tohumunun bulunduğunu işaret eder; yani, bu yansıtmayı kabul etmeye istekli olabileceğimiz -başka bir deyişle ona alıcı [receptive] olabileceğimiz- yönündeki bir umudu. Alvarez’in görüşleri, Anna Freud’un ve bazı çağdaş Freudiyenlerin düşünceleriyle örtüşür. Örneğin Sandler, acı verici gerçekliklere karşı [against] savunmalar ile güvenlik ya da emniyet duygusunu kazanmak ya da sürdürmek amacıyla işleyen -e doğru savunmalar [defences towards] arasında ayrım yapar.

    Savunmaların İşlevleri

    Freud, kendimizden ve başkalarından, bizi sürekli baskı altında tutan dürtüleri, arzuları ve ihtiyaçları saklamak için nasıl rol yaptığımızı, nasıl aldattığımızı ve nasıl gizlediğimizi ortaya koymuştur. Freud’un tanımladığı tüm bu çatışan itkilerle nasıl yaşamaya çalıştığımızı ayrıntılı biçimde açıklayan ise kızı Anna Freud (1936) olmuştur; yani uyanık (vigilant) egonun ve süperegonun, id’in taleplerinin ifadesine hem izin verme hem de izin vermeme yönünde nasıl işlev gördüğünü. Savunma mekanizmaları, algılanan tehlikeye karşı verilen, yaşam boyu süren alışılmış tepki verme biçimleri olarak görülmüştür.

    Sayfa 229…

  • Müdahaleleri Değerlendirme: Danışanın Tepkisini İzleme (4. Bölüm)

    Okuyacağınız metin Psychodynamic Techniques: Working with Emotion in the Therapeutic Relationship kitabının 4. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakabilirsiniz.

    “Terapötik olarak yardımcı yorumlar oluşturmanın öğretilebilir bir beceri olduğuna deneyimlerimle ikna oldum.”

    —Paul Wachtel (1993, s. 2)

    İlk psikanalitik süpervizörüm tarafından, danışanlarımın müdahalelerime nasıl yanıt vereceklerini zihinsel olarak öngörmem öğretilmişti. Onun bakış açısına göre, bu öngörüde ne kadar iyi olursam, o kadar iyi bir terapist olurdum. Süpervizyon oturumlarımız sırasında, danışanın seans boyunca ne hissettiği ve düşündüğü hakkında gözlemlediklerimizi ayrıntılı bir şekilde tartışırdık. Müdahalelerimin danışan üzerindeki etkisini, yanıtlarını detaylıca inceleyerek değerlendirirdik. Ayrıca, bu tür durumlar tekrar ortaya çıktığında yanıtlarımı nasıl geliştirebileceğimi konuşurduk. Benim için en iyi haber, önemli meselelerin kaçınılmaz olarak yeniden gündeme geleceğiydi. İlk seferde doğru yanıtı vermek zorunda değildim. Tüm danışanlar, doğru yanıtı vermemiz için bize tekrar tekrar fırsatlar sunarlar. Ancak, danışan tepkilerini ne kadar doğru tahmin edebilirsek, terapi o kadar başarılı olur. Schlessinger (2003), terapistlerin “her hedefe yönelik müdahaleye bir yanıt beklemeleri gerektiğini” (s. 227) belirtir. Ayrıca, Wachtel’in (1993) vurguladığı gibi, etkili müdahaleler oluşturmak öğretilebilir bir beceridir.

    İnsanlar iki önemli şekilde öngörülebilirdir. Birincisi, hepimizin yerleşik tepki kalıpları vardır. İkincisi, danışana yönelik doğru zamanda, empatik ve yerinde bir anlayış gösterildiğinde, bunun olumlu bir yanıt üreteceğini; buna karşın, zamanlaması kötü, duyarsız veya hatalı bir müdahalenin ise ters etki yaratacağını varsaymak makuldür. Evet, zaman zaman beklenmedik şekilde hareket edip tepki verebiliriz; bu da her bireyin kendine özgü gizeminin bir parçasıdır ve değer verdiğimiz bir özelliktir. Ancak, bir terapistin danışanın nasıl tepki vereceğini sürekli olarak öngörememesi veya yapılan bir müdahalenin danışan üzerindeki etkisini doğru bir şekilde değerlendirememesi, bir şeylerin yolunda gitmediğini gösterir. Bu durum, terapistin yetersiz eğitim almış olmasından, karakter olarak bu işe uygun olmamasından ya da terapist ile danışan arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanıyor olabilir.

    Terapistler, bir müdahaleyi kendi doğruluğu ve zamanlaması açısından değerlendirebilecek konumda olduklarına inanmak isteyebilirler. Ancak, terapistin eylemlerinin yararlı olup olmadığı konusunda nihai otorite danışanın kendisidir. İçeriğin doğruluğu, eğer danışan terapistin söylediklerini duyamıyor, anlamlandıramıyor ve bunları üretken bir şekilde kullanamıyorsa, önemsiz hale gelir. Schlessinger’in (2003) de vurguladığı gibi, bu süreçte karar verici olan terapist değil, danışandır; yani, hakem rolünü üstlenen kişi danışanın kendisidir.

    Yeni terapistlerin belki de en çok öğrenmeleri gereken şey, bir müdahalenin terapötik mi yoksa terapötik olmayan bir etki mi yarattığını savunmacı bir tutum sergilemeden fark edebilmek ve kabul edebilmektir. Bu bölüm, bu tür değerlendirmeleri yapmaya yardımcı olmayı amaçlamaktadır. Bir terapistin ego ideali “her şeyi bilen” biri olmamalıdır; bunun yerine, en uygun şekilde yanıt verebilen (Bacal, 1998), esnek ve müdahalelerinin bazen hedefi ıskalamasının, karşılıklı anlayışa doğru bir adım olduğunu kavrayabilen biri olmalıdır. Deneyimli terapistler bile, kendi narsistik dengelerini koruma adına, bir müdahalenin etkisiz kaldığına dair danışanın verdiği sinyalleri savunmacı bir şekilde görmezden gelme eğilimiyle mücadele etmek zorunda kalabilirler.

    Eğer terapist, herhangi bir müdahaleye danışanın verdiği yanıtı makul bir şekilde değerlendiremezse, bir sonraki müdahalesini nasıl yapması gerektiğine dair sağlam bir temel oluşturamaz. Bir terapi seansını rayından çıkaran en önemli etkenlerden biri, terapistin hata yapmaktan [hata yaptığını kabul etmekten] savunmacı bir şekilde kaçınarak danışanın reddettiği bir konuyu ısrarla sürdürmesi ya da danışanın geri çekildiğini ve artık duygusal olarak erişilebilir olmadığını fark edememesidir.

    Genç terapistler, kapsamlı teorik bilgi ve klinik deneyime sahip olmasalar bile terapötik başarı elde edebilirler. Öncelikli olarak entelektüel işlemeye (proses) vurgu yapan teoriler, terapi sonuçlarına ilişkin araştırmalarla çelişiyor gibi görünmektedir. Hatta ünlü psikanalistler, Stephen Mitchell (1997) gibi, gerçekten terapötik olanın entelektüel anlayıştan çok terapist ile danışan arasındaki duygusal deneyimle ilgili olduğunu kabul etmişlerdir.

    Klinik deneyim, terapötik sonuçlar açısından önemli bir değişken gibi görünmektedir (Luborsky, Auerbach, Chandler, Cohen ve Bachrach, 1971). Ancak yeni terapistler, seanstayken danışanın tepkilerine daha fazla odaklanarak ve entelektüel formülasyonlara daha az takılarak başarılarını en üst düzeye çıkarabilirler. Danışanın durumu ve psikodinamikleri üzerine kapsamlı entelektüel analizler önemlidir, ancak bunlar genellikle seans aralarında daha verimli bir şekilde kullanılabilir. Seansın kendisinde ise, duygusal olarak erişilebilir olmak ve empatik yanıt verebilmek, terapötik sınırları korurken en yüksek öncelik olmalıdır. Sürekli akan bir duygusal bağlam içinde kendiliğinden ortaya çıkan entelektüel içgörüler, daha ilgili ve terapötik olma eğilimindedir.

    DANIŞANIN SEANSA NASIL BAŞLADIĞINA DİKKAT ETMEK

    İlk analitik süpervizörüm, danışanlarımın seansın başında söyledikleri ilk sözleri dikkatle dinlememi öğretti bana. Bu sözlerin çok önemli olduğunu ve danışanların konuşmaya ihtiyaç duyduğu konulara dair ipuçları vereceğini söyledi. Çoğu zaman, ilk kelimeler önceki seansın başarı ya da başarısızlığına, dolaylı da olsa, bir gönderme yapar. Langs’ın (1974) belirttiği gibi, doktorlar veya diğer otorite figürleri hakkında yapılan olumsuz yorumlar, büyük olasılıkla terapiste yönelik üstü kapalı eleştiriler olabilir. Benzer şekilde, olumlu referanslar da terapiste yönelik olabilir.

    Terapistin ofisi, bulunduğu bina, otopark, dekorasyon veya terapistin giyimi hakkındaki olumsuz yorumların da çoğu zaman terapiye dair bir memnuniyetsizliğin ifadesi olabileceğini eklemek istiyorum. Elbette bu her zaman doğru değildir. Örneğin, yaz aylarında binamın karşısındaki parkta her hafta bir müzik etkinliği düzenlenir. Öğleden sonra geç saatlerde sokaktaki otopark kapatılır ve bazen performans sergileyecek gruplar tarafından sinir bozucu “ses kontrolleri” yapılır. Danışanlarım bu koşullardan rahatsız olduklarını dile getirdiğinde, anlayış gösteririm ve bunu kişisel olarak algılamam. Ancak, rahatsızlıktan dolayı özür diledikten sonra danışanım bu konuya takılıp kalıyorsa, asıl rahatsızlığının başka bir şeyle ilgili olduğunu anlarım. Bu genellikle terapiyle bağlantılıdır, ancak kötü geçen bir iş günü gibi başka bir sebebe de dayanıyor olabilir. Her durumda, ısrarlı olumsuz yorumlar, danışanımın öfkesine dair bir gözlem yapmam ve onun bu konuda ne düşündüğünü sormam için bir işaret niteliği taşır.

    Bazı danışanlar terapiye başlamadan önce birkaç dakika küçük bir sohbet yapma ihtiyacı duyarlar. Bu ihtiyacın, toplumsal bir alışkanlığın ötesine geçen bir nedeni olduğu sıklıkla görülür. Gözlemlerime göre, bazı danışanlar en az beş dakika süren bu tür sohbetleri benimle bağlantı kurmanın ve ruh halimi değerlendirmek için bir araç olarak kullanmanın neredeyse bir gereklilik olduğunu düşünürler. Seansa başlamadan önce benim duygusal durumumu ölçmek, kendilerini korumaya yönelik bir stratejidir. Bana ne kadar güvenirlerse güvensinler, bu alışkanlıklarından vazgeçmeyen birçok danışanla çalıştım. Dolayısıyla, ilk analitik süpervizörümün danışanın ilk sözlerini dikkatle dinlemem gerektiği yönündeki tavsiyesine uymak için, bazen bu küçük sohbetin tamamlanmasını beklemek gerekebilir.

    Son olarak, aynı süpervizörüm bana, bir danışanın ofiste her zaman orada olan bir nesneye bakıp “Bu yeni mi?” diye sormasının, içsel bir değişimin gerçekleştiğini gösterdiğini öğretti. Genel fikir, danışanın bilinçdışı düzeyde terapiyle ilgili yeni bir bakış açısına, entegrasyon seviyesine veya içgörüye ulaştığının farkında olması ve bu değişimi spontan bir şekilde terapötik ortama yansıtmasıdır. Terapide ilerleme kaydeden danışanların sıklıkla “Bu sandalye yeni mi?” veya “Bu bitki güzelmiş, hep burada mıydı?” gibi şeyler söylediklerini gözlemledim. Bu tür yorumlar her zaman nötr ya da olumlu olur ve yalnızca ofiste gerçek bir değişiklik yapılmadığında anlam taşır.

    SPESİFİK MÜDAHALELERİN DEĞERLENDİRİLMESİ

    Terapistleri süpervize ettiğimde, her zaman danışanın ne istediğini düşünmelerini, yanıt verme fırsatlarını nasıl kaçırmış olabileceklerini ve bir sonraki sefer nasıl yanıt vereceklerini değerlendirmelerini isterim. Daha sonra, süpervizyonda üzerinde karar verdiğimiz müdahaleye danışanın nasıl tepki vereceğini düşünmelerini ve tahmin etmeye çalışmalarını isterim. Başlangıçta, bu kavramı onlara göstermek için seanslarını ses kaydına almalarını sağlarım (gerçekte neler olup bittiğini bilmenin tek yolu budur) ve özellikle iyi ya da zayıf olduğunu düşündüğüm bir müdahaleden sonra kaydı durdurup onlara bunun hakkında sorular sorarım. Daha sonra, müdahaleyi değerlendirmeme dayanarak danışanın nasıl tepki vereceğini tahmin ederim. Süpervizyon alanlar, tahminlerimin sıklıkla doğru çıktığını gördüklerinde genellikle şaşkınlığa uğrarlar. Bu durum başlangıçta biraz korkutucu ve göz korkutucu olabilir, ancak onlara bunun öğretilebilir bir beceri olduğunu vurgularım. Süreç, sandıkları kadar gizemli değildir.

    Danışanın bir müdahaleye verdiği yanıtın doğrudan okunmasını vurgulayan yaklaşımlara nadiren rastlanır, oysa bence çoğu deneyimli terapist Langs’ın (1973) kriterlerine teorik düzeyde itiraz etmeyecektir. Bununla birlikte, bazı terapistlerin vaka çalışmaları yayımladığını ve bu çalışmalarda danışanın bir müdahaleye yüksek düzeyde belirgin sıkıntı ile tepki verdiğini, terapistin profesyonelliğini veya insanlığını sorguladığını, ancak terapistin müdahalenin olumlu olduğuna inanmaya devam ettiğini görüyoruz. Bu durum hakkında söyleyebileceğim tek şey, pek çok danışanın, terapistinin kendisine incitici veya zarar verici şeyler söylediği bir terapi ilişkisini sürdürmeye devam edebileceğidir. Bunun iki olası nedeni vardır: ya danışan bunun bir istisna olduğunu düşünerek ilişkiyi sürdürmek için büyük bir istek duymaktadır ya da tüm terapötik ilişki, sadomazoşistik tekrarlar üzerine kurulmuştur.

    Kavramları pratik olarak uygulamaya çalışırken bazı sorunlar ortaya çıkabilir. Örneğin, Langs’ın (1973) “seans sırasında veya sonrasında eyleme dökme (acting out)”ye yaptığı atıf, bu bölümde daha ayrıntılı olarak ele alacağım bir konudur. Günümüzdeki eğilim, bu tür bir değerlendirmenin yapılmasından uzaklaşarak, terapistin böyle bir yargıda bulunmaya yetkili olmadığı yönünde bir yaklaşımı tercih etmektedir. Ben, mutlak yargılardan kaçınmamız gerektiğini düşünmekle birlikte, yine de beceri, eğitim ve deneyimle şekillenen gözlemler yapabileceğimizi ve bunları danışanla paylaşabileceğimizi savunuyorum. Şöyle diyebiliriz: “Az önce söylediklerimden sonra gerginleşmiş, öfkelenmiş ya da içine kapanmış gibi görünüyorsun.” Daha sonra danışanın yanıt vermesine fırsat tanıyabiliriz.

    Bu tür bir etkileşim, Langs’ın önerdiğinin ötesine geçmektedir. Langs, terapistin kendi özel değerlendirmelerini yapmasını ve bu süreçte danışanın açık ve örtük geri bildirimlerine duyarlı olmasını önermektedir. Ancak, benim benimsediğim yaklaşım, danışanla aktif ve sürekli bir etkileşim içinde olmayı içerir. Danışana ne düşündüğünüzü söylemek, benim süregelen iş birliği anlayışımın bir parçasıdır. Buna, gözlemleri kontrol etmek, hedefleri güncellemek ve ortaya çıkan çatışmalar ya da çıkmazlar hakkında danışanla birlikte düşünmek de dahildir. İş birliği ve bilgi paylaşımı, danışanı zayıf, hasta veya gerçeği kaldıramayacak kadar kırılgan biri olarak görmek yerine, ona saygı duyan ilişkisel bir tekniğin merkezinde yer alır. Bu yaklaşım, danışanın yalnızca kendi iç dünyasını keşfetmesini değil, aynı zamanda belirli bir anda terapist ve danışan arasındaki dinamikleri birlikte anlamlandırmasını da sağlar.

    Yakın zamanda potansiyel bir danışan beni arayarak nasıl çalıştığımı anlatmamı istedi. Web sitemi incelediğini ve orada etkileşimsel psikodinamik yaklaşımı (interactive psychodynamic approach) benimsediğimi gördüğünü söyledi. Bunun ne anlama geldiğini sordu. Kendisine karşılıklı etkileşim ve iş birliği konusundaki temel görüşlerimi aktardım. Ancak, bunun her bireysel danışanla nasıl uygulamaya döküleceğinin, danışanın ihtiyaç ve isteklerine bağlı olduğunu da belirttim. Benim terapideki etkileşim düzeyim önceden belirlenmiş değildir; aksine, danışanlarımın gereksinimlerine yanıt veren bir yaklaşımdır. Bir danışanla büyük ölçüde onu dinleyerek, ona doğru sorular sorarak ve empatik tepkiler vererek çalışabilirim. Bazı insanlar içgüdüsel olarak neye ihtiyaç duyduklarını bilirler ve esas olarak, temel becerilere sahip, süreci takip eden ve onların önüne engel koymayan bir terapiste gereksinim duyarlar.

    Diğer danışanlar zaman zaman geri bildirime, tavsiyeye ya da yüzleşmeye ihtiyaç duyarlar. Travma yaşamış, borderline kişilik bozukluğu ya da bipolar bozukluk gibi tanıları olan zorlayıcı danışanlar ise, sürekli olarak çeşitli müdahaleler arasında denge kurulmasını gerektirebilir. Danışanların davranışlarında belirli bir öngörülebilirlik olduğunu savunuyor olsam da, aynı zamanda çok çeşitli davranış biçimlerinin de söz konusu olduğunu ve bunların eşit derecede çeşitli terapötik yaklaşımlar gerektirdiğini kabul ediyorum. Özellikle, anlık olarak neşeden öfkeye geçebilen duygusal olarak değişken danışanlarla çalışan terapistin hem esnek hem de yaratıcı olması gerekir.

    Elbette terapistler bir danışanın seansa nasıl başlayacağını veya o an ne hissedeceğini önceden bilemezler. Ancak, terapistin niyeti doğrultusunda danışanın müdahaleye nasıl yanıt vereceği belirli bir öngörülebilirlik taşımalıdır. Eğer amacım, kontrolünü kaybetmiş bir danışanın seansta duygularını yönetmesine yardımcı olmaksa, o halde müdahalemin bu doğrultuda olması beklenir. Eğer danışan, kontrol sağlamasına yönelik çabama öfkeyle patlayarak yanıt verirse, müdahalemin açıkça başarısız olduğu söylenebilir.

    Eğer bir danışanın deneyiminin derinlerine inmesini istediğimde ona bir soru sorar ve o bunun yerine içine kapanıp bakışlarını benden kaçırırsa, müdahalem başarısız olmuş demektir. Ancak amacım bu tür başarısızlıkları tamamen ortadan kaldırmak değildir; çünkü bunlar kaçınılmazdır ve öğreticidir. Yeni terapistleri denetlerken her zaman onlara, hepimizin her gün küçük şekillerde başarısız olduğunu söylerim. Gerçek başarı, bu günlük başarısızlıkları fark etme ve bunlara uygun şekilde yanıt verme yeteneğimizde yatar. Psikanalist Edgar Levenson (1996), terapistin kusurlarının ve hatalarının terapötik işlevini zarif bir şekilde şu sözlerle açıklar: “Hasta, terapistten ve analizden adım adım hayal kırıklığına uğrayarak kendi iç sesini dinlemeyi öğrenir” (s. 696).

    DOĞRULAYICI TEPKİLER

    Doğrulayıcı tepkiler (confirmatory response), elbette, terapistin müdahalelerinin yardımcı olduğunu doğrulayan tepkilerdir. Langs (1974), en yaygın ve gerçek zamanlı doğrulama biçimlerini şu şekilde sıralar:

    “daha önce bastırılmış düşüncelerin, fantezilerin, deneyimlerin ve çocukluk anılarının hatırlanması; çeşitli türlerde yeni ve taze materyalin eklenmesi; daha önce açıklanamayan sorunların ve semptomların netleşmesi; semptomların hafiflemesi ve rahatsız edici davranışlarda değişiklikler; terapistin anlayışının/anlayışlılığının (perceptiveness) dolaylı olarak kabul edilmesi.

    (s. 81).

    Danışan bilinçli olarak olumlu bir müdahaleyi kabul edip içselleştirmese bile, terapistin doğru olduğunu önceki bir zamana atıfta bulunarak ifade edebilir. Langs (1974) bu durumu şöyle açıklar: “Bir başka varyasyon, zeki, parlak, uyumlu ya da bir şekilde bilgili birine yapılan bir referanstır” (s. 58).

    Bence, danışanın bir müdahaleye verdiği olumsuz tepkiyi (onaylayıcı olmayan) açıkça ele almak, olumlu tepkisini (onaylayıcı) ele almaktan genellikle daha önemlidir. Olumlu tepkiler terapinin ilerlemesini sağladığından neredeyse fark edilmezler. İdeal olarak, bunlar süregelen küçük olaylardır, dolayısıyla üzerinde durmak gereksiz olur. Danışanın Langs’ın örneğindeki gibi otorite figürüne üstü kapalı olumlu bir referans yapması durumunda, bu referansı danışanın dikkatine sunmada pek başarı elde edemedim.

    Danışanın muhtemelen terapiste yönelik olumlu bir referans yaptığını sözelleştirmek, ironik bir şekilde olumsuz bir müdahaleye dönüşebilir. Bu, danışanda utanç duygusu yaratabilir, terapistin ihtiyaçlı veya aşırı narsistik olduğu şeklinde yorumlanabilir ya da danışanın söylemek üzere olduğu şeyden dikkatinin dağılmasına neden olabilir. Bu tür durumlarda, olumlu referansı sessizce not eder ve bunun, sürecin doğru yönde ilerlediğine dair bir işaret olduğunu varsayarım.

    Eğer danışan, minnettarlık duygularını veya semptomlarında hafifleme yaşadığını doğrudan ifade etmeye eğilimliyse, bunu konuşmaktan memnuniyet duyarım. Danışan iyileşmesi için bana teşekkür ederse, onun terapime yönelik olumlu değerlendirmesini kabul ederim, ancak aynı zamanda elde edilen başarının bizim ortak çabamızın bir sonucu olduğunu vurgularım. Bu yaklaşım, danışanların yalnızca zayıflıkları ve başarısızlıkları için değil, aynı zamanda güçlü yönleri ve başarıları için de sorumluluk almasını ve bunlara sahip çıkmasını teşvik eder.

    Bir terapist için önemli bir diğer bilgi kaynağı da sözsüz iletişimdir. Langs’un yazdığı dönemde bu konu literatürde neredeyse hiç ele alınmamıştı. Ancak danışanın sessiz yüz ifadeleri, beden hareketleri ve hatta mide-bağırsak sistemine ait sesler, onun duygusal durumuna ilişkin zengin bilgiler sağlayabilir. Bu bölümün ilerleyen kısımlarında yer alan vaka örneği, danışanın hem sözel olmayan hem de sözel düzeyde sergilediği doğrulayıcı (confirmatory) ve doğrulamayıcı (nonconfirmatory) tepkilerin geniş bir yelpazesini ele almaktadır.

    DOĞRULAMAYICI TEPKİLER

    Doğrulamayıcı tepkiler (nonconfirmatory response), terapistin müdahalelerinin yararlı olmadığını gösteren olumsuz tepkilerdir. Robert Langs (1974), psikodinamik klinisyenlerin müdahalelerin değerlendirilmesini kabul etmeye hazır olmadığı bir dönemde, 30 yılı aşkın bir süre önce bu konuda temel bir rehberlik sağlamıştır. Schlessinger (2003) gibi, Langs da terapistin, herhangi bir müdahaleye danışanın tepkisini dikkatle izlemesini tavsiye etmektedir. Danışanın terapistin müdahalesini faydasız bulduğunu gösteren doğrulamayıcı tepkileri çeşitli kategorilere ayırmaktadır. Bunlar arasında; seans sırasında veya sonrasında akut semptomların, psikosomatik tepkilerin ortaya çıkması; seans sırasında ya da sonrasında eyleme dökme [acting out] davranışları; ego işlevlerinde bozulma; terapötik ittifakta belirgin aksaklıklar (örneğin, seansa geç kalma, seansı iptal etme, terapiden ayrılmala tehdit etme) gibi durumlar yer almaktadır.

    Seans sırasında veya sonrasında ortaya çıkan akut semptomlar anksiyeteden içe çekilmeye, fiziksel rahatsızlıktan diğerleriyle yaşanan alışılmadık çatışmalara kadar değişebilir. Okuyucu, bir terapistin danışanın sık yaşadığı semptomlar ile terapistin müdahalelerine yanıt olarak gelişen semptomlar arasındaki farkı nasıl ayırt edebileceğini sorabilir. Eğer kronik depresyon, anksiyete veya dissosiyasyon nedeniyle terapiye gelen bir danışanı tedavi ediyorsam, bu semptomların kötü bir müdahalenin sonucu olup olmadığını nasıl bilebilirim? Elbette, danışanın semptomları ne kadar kronik ve şiddetliyse, bu değerlendirme o kadar zorlaşır. Dahası, gerçeği her zaman bilmek mümkün değildir. Ancak, terapist önceki bölümde açıklanan karşılıklı işbirliği ve danışma atmosferini oluşturduysa, müdahaleleri değerlendirmek çok daha kolay hale gelir.

    Üçüncü Bölüm’de terapötik olarak olumlu bir regresyon örneği olarak ele alınan Sally vakasında, kötü müdahalelerimden kaynaklanan semptomlar ile regresyonun semptomlarını ayırt etmek nispeten kolaydı. Eğer bir danışanın neden semptomatik hale geldiğinden emin değilsem, basitçe ona bunun hakkında ne düşündüğünü sorarım. Sally, regresyon yaşadıktan sonra sürekli hareket halinde olmaktan, çocuklarını okula gönderdikten sonra hiçbir şey yapmak istememeye geçti. Sık sık uyukluyor ve kimseyle görüşmeye pek ilgi duymadığını bildiriyordu. Daha önce belirttiğim gibi, eşi bu belirgin davranış değişikliği karşısında oldukça endişelendi ve onun daha da kötüleştiğini düşündü.

    Sally bana bu semptomları bildirdiğinde, bunların terapötik bir regresyondan kaynaklandığını fark ettim. Onun farklı olduğunu hissedebiliyordum. Sadece evde daha az telaşlı olmakla kalmamış, aynı zamanda seanslarda da çok daha sakin ve duygusal olarak ulaşılabilir hale gelmişti. Kaçmaktan vazgeçmiş ve hissetmeye başlamıştı. Üzüntüsü elle tutulur derecede belirgindi, ancak savunmacı konuşmaları ve kendini küçümseyen mizahına kıyasla çok daha tercih edilir bir durumdaydı. İkimiz de önemli ve olumlu bir şeyin gerçekleşmekte olduğunu hissedebiliyorduk.

    Bir danışan, derin duyguların açığa çıkması nedeniyle ortaya çıkan semptomları terapistin hatasından kaynaklanan semptomlardan ayırt ederek bildirdiğinde, genellikle tereddüt etmez, seansında olmaktan memnuniyet duyar, özgürce konuşur ve aşırı kaygılı hissetmez. Sally, haftalar boyunca üzüntü ve halsizlik hissettiğini bildirdikten sonra, ona bu sürecin kendisini yük altında hissettirip hissettirmediğini sordum. Aksine, bu durumun ona özgürleştirici geldiğini söyledi. Daha huzurlu hissetmenin, daha içe dönük ve sakin olmanın ne kadar güzel olduğunu dile getirdi. Ancak, hemen ardından, eşi ve çocuklarının onun içe çekilmesinden -sebebi ne olursa olsun- pek memnun olmadıklarını ekledi.

    Sally’nin tepkisini, kendini yanlış anlaşılmış, ihlal edilmiş, görmezden gelinmiş veya reddedilmiş hisseden bir danışanın deneyimiyle karşılaştırın. Terapist bir hata yaptığında, danışan seansa daha kopuk, içine kapanmış, muhtemelen kontrol dışı veya terapiste ve sürece karşı eleştirel bir tutumla gelir. Odada bir gerginlik atmosferi oluşur ve terapist, önceki seansın iyi geçmediğine dair bilinçli ya da bilinçdışı bir farkındalık nedeniyle savunmacı veya suçlu hissedebilir. (İkinci Bölüm’de anlatılan, Noel hediyelerini kabul edişimdeki soğuk tavrım nedeniyle derinden reddedildiğini hisseden Laura vakasını düşünün.) Terapötik ittifaktaki bu kopmalar, seansların herhangi bir anında meydana gelebilir. Aşılabilir, ancak daha sonra tekrar ortaya çıkabilirler. Daha önce de söylediğim gibi, iyi bir terapistin özelliği mükemmel olması değil, kaçınılmaz hatalardan sonra çabuk toparlanabilme ve onlara karşı esneklik gösterebilme yeteneğidir. Tekrar doğru yola girildiğinde, her zaman yeni bir hata yapma ihtimali vardır. Eğer bu tür kopmalar seans içinde ele alınmazsa, seanslar arasında yüksek anksiyete, intihar düşünceleri, diğer insanlarla tartışmalar veya psikosomatik semptomlar ortaya çıkabilir.

    Şüphe duyduğumda, her zaman danışana yaşadığı deneyim hakkında ne düşündüğünü sorarım. Bazen emin olamadığım durumlar olur, bu yüzden doğrudan sormaktan çekinmem. Yakın zamanda, bir danışanım eşiyle günler süren bir tartışma yaşadı. Daha önce, duygularını kontrol etme becerisi kazandıkça eşinin buna uyum sağlamakta zorlandığını ve onun eskisi gibi eyleme dökmesini özlediğini söylemişti. Ancak haftası çok zor geçtiği ve evlilik çatışması son seansının hemen ardından başladığı için, sıkıntısının terapiyle ilgili olup olmadığını sormakta tereddüt etmedim. Danışan, bunun terapiyle ilgisi olmadığını hemen söyledi. Hızlı ve sakin bir şekilde yanıt verdi, göz teması normaldi; bu da bana sorunun bizim aramızda değil, onun ve eşinin arasında olduğunu gösterdi. Eğer seanslar ve benimle olan ilişkisi hakkında sorgulamaya devam etseydim (kariyerim boyunca birçok kez yaptığım bir hata), muhtemelen netlik kazandırmayan yanıtlar alacaktım.

    Bence bilinemez olana çok fazla vurgu yaptık ve bilinebilir olana yeterince odaklanmadık. Danışanların terapisti memnun etme eğilimine sıkça dikkat çeksek de, benim deneyimime göre, baştan itibaren işbirlikçi bir ilişki kurularak bu eğilim önemli ölçüde azaltılabilir. En korkmuş, onay arayışında olan danışanlar bile yanlış yorumlarımı kabul etmezler. Örneğin, bir danışanın duygularına odaklanmakta zorlandığı bir durumda “Bu seni kızdırdı mı?” diye sorabilirim. Eğer yanlışsam, genellikle başını sallayarak, göz teması keserek ya da “Hayır” diyerek yanıt verir -bunu çoğunlukla kendi düzeltmesi takip eder. Bazen, “Evet, sanırım öyle” gibi bir yanıt alırım (ki bu çoğu zaman “Sen öyle diyorsan” anlamına gelir). Ancak bu zayıf onaylar genellikle sadece göz temasının eksikliğiyle değil, aynı zamanda danışanın bedenini benden uzaklaştırması ya da “Belki, biraz” gibi belirsiz eklemeler yapmasıyla da kendini gösterir. Danışanlar, terapötik olmayan bir ifadeye coşkuyla yanıt vermezler.

    Zayıf, yatıştırıcı tepkiler -terapistle çatışmadan kaçınmak ya da yetersiz öz-farkındalık nedeniyle verilen yanıtlar- genellikle kararlılıktan yoksundur. Danışan, terapistin farkında olmadığı bir şeyi gözlemlediğini düşünebilir ve tam olarak doğru olmayan bir şeye ihtiyatlı bir şekilde katılabilir. Son derece zayıf ve belirsiz yanıtlar genellikle onaylayıcı olmayan beden diliyle birlikte görülür. Dikkatli bir terapist, bu tür durumları fark edebilir ve uygun şekilde müdahale edebilir. Olumlu bir müdahale örneği şu olabilir: “Sanırım burada biraz yanıldım. Bana yaşadığın deneyimi daha iyi anlamam konusunda yardımcı olabilir misin?”

    Terapistler, bu tür bir istişareden ne sıklıkla sadece kendilerini savunmasız hissettirdiği için kaçınıyorlar? Terapinin yolunda gitmesini sağlamak, sürekli izlemeyi, hataları hızla fark etmeyi ve yetersiz hissetmeden yön değiştirme becerisini gerektirir. Yeni terapistler, danışanlarla çalışırken bu tür spesifik yönlendirmeleri genellikle [dikkate] almadıklarını bana sıkça söylüyorlar.

    Sonuç olarak, bu durum onların kendilerini sahtekâr ya da aldatıcı biri gibi hissetmelerine yol açar. Yanlış yolda devam etmek, seansın sonunda hem terapist hem de danışan için bir boşluk ve huzursuzluk hissi bırakır. Danışan hatta şöyle diyebilir: “Biliyor musunuz, bugün gerçekten aklımda olan şeye ulaşamadığımı hissediyorum” veya “Bu seans, nedense son birkaç seans kadar iyi gelmedi.” Elbette, bu tür bir raydan çıkmanın başka nedenleri de vardır, ancak bunların tümü terapistin hatası veya duygusal olarak erişilemezliği kapsamında değerlendirilebilir.

    REBECCA VAKASI

    Birinci Bölüm’de tanıtılan Rebecca, iki yıl önce hukuk fakültesine devam etmek için buraya taşındığında terapiye başladı. Daha önce üç kez terapi görmüş olduğu için sadece bilinçli bir danışan değil, aynı zamanda şüpheci biriydi. Önceki terapilerinde sınırlı ilerleme kaydetmişti ve hala şiddetli depresyon, zaman zaman kendine zarar verme, orta düzeyde bir yeme bozukluğu, belirgin derealizasyon ve dissosiyasyon atakları ile derin bir başkalarına güvenmeme sorunu sergiliyordu. İradesi dışında bir kez hastaneye yatırılmıştı ve bu deneyim onun için travmatik olmuştu. Terapiye başladığı ilk yıl boyunca, onun için endişelendiğimi belirttiğimde veya semptomlarının şiddeti hakkında soru sorduğumda korkuya kapılır ve onu hastaneye yatırmayı düşünüp düşünmediğimi sorardı. Prognozu ve genel olarak terapi konusunda alaycı bir bakış açısına sahipti, ancak yine de yardım almak istiyordu

    Müdahaleleri değerlendirme amacıyla Rebecca’yı bir vaka örneği olarak kullanıyorum, yalnızca vakası son derece karmaşık ve semptomları hem seans içinde hem de dışında yaygın olduğu için. Rebecca, ne hissettiğini söylemekte isteksiz. Reddedilmekten ve terk edilmekten dehşetle korkuyor.
    Bu nedenle, hayatındaki önemli kişilerle her ne pahasına olursa olsun çatışmaktan kaçınıyor. Ayrıca, birine ihtiyaç duyma düşüncesi bile onu aşağılanmış gibi hissettiriyor. Bu yüzden, bana yönelik, müdahalelerim hakkında -olumlu ya da olumsuz- açık geri bildirim vermekte isteksizlik gösteriyor.

    Yine de onunla nasıl bir etkileşim içinde olduğumu takip edebildim ve bunu anlayabildim. Bunu yapmamı sağlayan şey, onun tepkilerinin kendine özgü biçimini biriken gözlemlerle fark edebilmemdir. Poker oyuncuları, herkesin bir “açık” verdiğinden söz eder -ne kadar ifadesiz ya da hareketsiz kalmaya çalışırlarsa çalışsınlar, yüz ifadesi ya da başka bir fiziksel işaret mutlaka vardır. İyi terapistler, danışanlarının tepki verme biçimlerindeki örüntüleri hızla fark eder ve hem bu “açık”ları hem de doğrudan tepkileri not ederler. (Elbette, zamanla danışan da terapisti okumada aynı derecede becerili hale gelebilir.)

    Daha da önemlisi, Rebecca oldukça iyi ilerleme kaydediyor; bu, kısmen benim günlük hatalarım ve bu hataları kabul etmeye gönüllü olmam sayesinde gerçekleşiyor. Levenson’ın (1994) “terapist hastayı başarısızlığa uğratarak başarılı olur” (s. 696) düşüncesi, Rebecca’nın benim hatalarımı çabucak fark edişimden duyduğu rahatlamada açıkça görülebilir. Rebecca’nın ebeveynleri otoritelerine mutlak itaat talep etmiş, hiçbir zaman özür dilememiş ya da hata yaptıklarını kabul etmemişlerdi. Bu nedenle, benim böyle yapmaya istekli olmam onun için özellikle terapötiktir. Onun gibi danışanlar için, terapistin kaçınılmaz günlük hatalarının sözel olarak kabul edilmesi, terapötik sürecin başarısı açısından kritiktir. Diğer danışanlar terapistin küçük hatalarını ya da yanlışlarını fark edebilir ama doğrulama talep etmeyebilirler. Her zaman olduğu gibi, terapist nasıl bir tepkinin gerektiğine dair ipucunu danışandan alır.

    Müdahalelere Verilen Sözel Olmayan Tepkiler

    Rebecca seansların büyük bir bölümünde sık sık sessiz kalır ve ben de onun beden dili, yüz ifadeleri ve sıkça meydana gelen gastrointestinal (GI) gurultularına karşı duyarlı hale gelerek ona uyum sağladım. Terapisinde dikkatimi çeken şey, kendi seanslarım arasında ilk kez bu süreçte bende de hafif GI gurultularının ortaya çıkmış olmasıdır. Onun, göstermeye korktuğu derin duygular yaşadığını biliyorum ve bu durumun GI gurultularına dönüştüğünü düşünüyorum; bu da beni, kendi vücutsal tepkilerimin sözsüz bir empati biçimi olduğuna inandırdı. Danışanlarım derin duygular ifade ettiğinde bende bu tür gurultuların meydana gelmesi sık görülen bir durumdur; ancak bunların bir bütün seansa yayılması oldukça nadirdir. Ne zaman ve ne sıklıkla gerçekleşirse gerçekleşsin, bu GI olayları sırasında bir tür derin duyguyu paylaştığımızı biliyorum. Bu nedenle, Rebecca ile gerçekleştirdiğim müdahalelerin başarısını ve bir seansın derinliğini değerlendirme yollarımdan biri, bu ortak sözsüz deneyimi yaşayıp yaşamadığımızdır.

    Bazı danışanlar, ama hepsi değil, yerinde bir müdahaleye karşılık olarak anında gastrointestinal (GI) gurultularla tepki verir. Danışan ne hissettiğini dile getirmezse, genellikle GI tepkisini not ederim ve ne hissettiğini sorarım. Danışanın, hissettiği şeyi kendisine bile itiraf etmeye hazır olmasa bile, bu sözsüz tepkilerin bilinçli denetimin dışında gerçekleştiğini ve bir tür gerçeklik göstergesi işlevi gördüğünü zamanla fark ettim. Ancak danışan fiziksel tepkisini “önemsiz” diye geçiştirirse, bu yanıtı kabul ederim ve devam ederim. Hissetmeye ya da bir şeyi bilmeye hazır olmayan bir danışana herhangi bir farkındalığı zorla yüklemeye çalışmak terapötik değildir. Danışanın ifadesini basitçe kabul ederim ve bir sonraki söyleyeceği şeyi beklerim. Eğer bir kişi GI gurultuları yaşıyorsa bunun nedeni öğünü kaçırmış olması ya da grip gibi bir rahatsızlıksa, danışan bunlardan söz edebilir ve bu tür tepkiler anlamlı bir etkileşim bağlamının dışında gerçekleşmiş olur. Ayrıca, duyulabilir GI gurultuların yokluğu, danışanın derin duygularının olmadığı anlamına gelmez. Bu tür fiziksel tepkiler yaygın olmakla birlikte evrensel değildir.

    Bu nedenle Rebecca’nın yaşantısını takip etme yollarımdan biri, onun bağımsız fiziksel tepkileriyle bizim paylaştığımız tepkileri gözlemlemektir. Bunun dışında, oldukça açıklayıcı ama nadiren dile getirilen başka basit sözsüz tepkiler de vardır. Danışanlarımın tamamına yakını bileklerinde saat takar ve ofisimde oturdukları yerden görebildikleri bir kilise kulesinde büyük bir saat bulunur. Yıllar içinde, yanlış bir yöne gittiğimde, çok uzun konuştuğumda ya da duymak istemedikleri bir şeyi paylaştığımda, danışanlarımın rutin biçimde ya bileklerindeki saate ya da kilise kulesindeki saate bakmalarını görmek beni hem şaşırtmış hem de biraz utandırmıştır. Ne söylüyor olursam olayım, danışanım saate baktığında söylediklerimin terapötik olmadığını anlarım.

    Bu genellemeye birkaç istisna hemen aklıma geliyor. Bazı danışanlar, seansın bitmesi konusunda kaygılıdır ve bu nedenle tam tersi bir sebeple saate bakarlar: seansın bitmesini istemedikleri için. Bazen henüz konuştukları şeyi tamamlamamış olurlar ya da yeni bir konuya başlamak isterler ancak bunun için zamanın yetip yetmeyeceğini görmek isterler. Bu tür nedenlerle saate bakma davranışı genellikle seansların sonlarına doğru gerçekleşir.

    Ayrıca, bir danışanın tamamen farklı bir nedenle -örneğin obsesif-kompulsif bir belirtinin ifadesi olarak- kişisel bir alışkanlıkla saate bakma olasılığı da her zaman vardır. Bir danışan saate baktığında benim tepkim, cümlemi tamamlayıp durmak olur. Ya da uzun süredir birlikte çalıştığım danışanlarla, cümlenin ortasında konuşmayı kesmek şeklinde olur. Bu davranışımın nadiren fark edilmesi ya da sorgulanması beni şaşırtmıştır. Danışan, neden cümlemi bitirmediğimi merak etmektense, minnetle benim dolaylı açıklamalarımdan vazgeçip aslında konuşmak istediği konuya geçer. Danışana doğrudan sıkılıp sıkılmadığını ya da söylediklerimden hoşnut olup olmadığını sormak ise genellikle daha az etkili olur; çünkü danışan duygularımı incitmek istemez. Toplumsal nezaket kurallarına sıkı sıkıya bağlı olmayan danışanlar ise bazen “Zamanımı harcıyorsunuz” ya da “Bunların hepsini bilmek istemiyorum” ya da “Önce konuşmakta olduğum konuya geri dönebilir miyim?” gibi ifadeler kullanabilirler.

    Yeni bir terapistken bu tür geri bildirimleri biraz utanç verici ve zaman zaman hafifçe incitici buluyordum. Ancak kısa sürede, danışanlarımın beni doğru yolda tutma çabalarını takdir etmeyi ve sert tepkileri bile olgunlukla karşılamayı öğrendim. Bence tüm yeni terapistler kendilerinden fazla şey beklerler ve narsisistik kırılganlıklarıyla yüzleşmek zorundadırlar. Yeni terapistler çoğu zaman bir miktar büyüklük fantezisine kapılmıştır ve bu büyüklük fantezisi yalnızca terapötik sürece dair gerçekdışı beklentilerle sınırlı kalmaz. Aynı zamanda, danışanların onaylamayan tepkilerine aşırı duygusal yanıt verme eğilimine de dönüşür; bu tepkiler incinme, gurur zedelenmesi ve hatta utanç şeklinde kendini gösterebilir. Çoğu terapist bu incinmişlik hissini dile getirmese de, danışan bunu bilinçdışı düzeyde algılar ve bu durum terapistin sonraki davranışlarını mutlaka etkiler. Danışanın terapistin söylediklerini reddetmesi çoğu zaman sessiz bir geri çekilmeyle birlikte görülür.

    Beden duruşundaki değişimler, bu bilgiyi almaya istekli olan terapistlere sürekli olarak anlamlı geri bildirimler sağlar. Danışanlarımı etkileyen bir şey söylediğimde, bacaklarını bana doğru çevirdiklerini fark etmemek elde değil. Yanlış, yersiz ya da fazla tehdit edici bir şey söylediğimde ise bedenlerini benden uzağa çevirir ya da bacaklarını aksi yöne doğru çaprazlarlar. Bu çok basit ve bariz gibi görünebilir, ancak bana kalırsa bu tür geri bildirimlere yeterince önem vermiyoruz.

    Rebecca’ya dönecek olursak, o diğer tüm danışanlarımdan daha uzakta oturur. Ben bir sandalyede otururum, danışanlar ise karşımdaki kanepeye yerleşir. Danışanlarımın çoğu, kol dayama yeri de olan bana en yakın köşeye oturur. Rebecca ise kanepenin yaklaşık üçte ikilik kısmına oturarak hem bana çok daha uzak bir mesafede bulunur hem de kol dayanağının olmadığı bu konumda bir miktar rahatsız oturur. Kanepe üzerindeki yastıklarla kendine bir tür bariyer oluşturur -bu yastıkları nadiren kenara iter. Seans boyunca bu duruşunu koruduğundan, beden pozisyonuna dair ipuçlarını almak daha zor olur. Neyse ki, sürekli değişen yüz ifadeleri ve gastrointestinal (GI) gurultular bu boşluğu doldurur.

    Geri çekilme ve Dissosiyasyon

    Daha önce de belirttiğim gibi, Rebecca’nın en sık kullandığı savunma manevrası geri çekilmedir [withdrawal]. Önemli ölçüde tehdit altında hissettiğinde ise dissosiyasyon [dissociation] yaşar. İlk seansta bana düzenli olarak dissosiyatif deneyimler yaşadığını söyledi ve bununla başa çıkıp çıkamayacağımı sordu. Ne beklemem gerektiğini anlayabilmem için bana tam olarak ne olduğunu tarif etmesini istedim. Dış dünyada yürürken zorlandığını, tuhaf bir aura hissettiğini ve bedeninin dışındaymış gibi bir duyum yaşadığını anlattı. Hareket etmeye devam edebilmek için kendine ayağını bir diğerinin önüne koymasını söylemek zorunda kaldığını belirtti. Terapi seanslarında ise gözleri dalar ve “kopar [leave]” Ben de, onun yalnızca geri çekilip çekilmediğini mi yoksa “kopup” kopmadığını anlamak için zaman zaman kontrol etmem koşuluyla bununla başa çıkabileceğimi söyledim. Ayrıca, bu dissosiyatif epizodlar gerçekleştiğinde onu şimdiki ana geri döndürmemi mi yoksa kendi kendine geri dönmesini beklememi mi tercih ettiğini sordum. Bazen geri dönmekte zorlandığını ve birkaç dakikadan uzun süre sessiz kaldığında müdahale etmemin kendisi için iyi olacağını söyledi.

    Okuyucuya Rebecca’yı şu anda hâlen tedavi etmekte olduğumu ve bunun yaklaşık iki yıldır sürdüğünü hatırlatmak isterim. Bu noktada, müdahalelerimin onun dissosiyatif yaşantılarını azaltmaya yardımcı olduğunu ve bu deneyimlerin artık nadiren meydana geldiğini söyleyebilirim. Söylediğim bir şeyin onun geri çekilmesine neden olduğunu fark ettiğimde hemen dururum. Eğer sorduğum bir soru onun için fazla tehdit ediciyse, bunu kelimenin tam anlamıyla elini birdenbire kaldırarak ve aramızdaki alana doğru savurarak ifade eder. Böyle yaptığında, o anda peşinden gittiğim her ne varsa ondan vazgeçmem gerektiğini anlarım. Bu hareketi çoğu zaman “Artık bunu konuşamayız” ya da “Hayır, daha fazla söyleme” gibi bir ifadeyle birlikte dile getirir. Elbette ben de “Peki” diye yanıt verir ya da sadece konuşmayı keserim. Zaman geçtikçe ve onun üzerinde, annesinin yaptığı gibi, zorlayıcı ve baskın bir tutum sergilemeyeceğimi gördükçe, artık bu uç düzey savunmaya -dissosiyasyona- başvurmamaktadır çünkü buna gerek duymamaktadır. Onun rahat etmediği bir konuda konuşmaya zorlanmayacağını bilmesi, kendisini daha fazla denetim sahibi ve daha iyi anlaşılmış hissetmesini sağlar. Böylece, hem duyguları üzerinde denetim kazanır hem de kendisini içsel ya da dışsal baskılardan korumak için dissosiyasyona başvurmak zorunda kalmaz.

    Olumsuz Duygu İfadeleri ve (versus) Doğrulamayıcı Tepkiler

    Bir müdahalenin işe yaramadığını belirten danışan tepkisi (ki bu öfkeyi de içerebilir) ile müdahale terapötik olduğu için ortaya çıkan öfke ifadesi arasında ayrım yapmak önemlidir. Rebecca’nın bana duyduğu güvenin bir göstergesi, terapinin yaklaşık altıncı ayından sonra, kısa süreli rahatsızlık ya da öfke patlamaları yaşamaya başlamasıydı. İç dünyasını büyük ölçüde bastırdığı için, herhangi bir anda neyin onu harekete geçireceğini kestirmek zordur.

    Başta, Rebecca’nın beklenmedik öfke patlamaları beni biraz şaşırtmıştı. Zamanla, onun öfke ifadelerinin aslında bana güvendiğinin ve bana bağlandığının bir göstergesi olduğunu anladım. Onun durumunda regresyon [regression], öfkesini her zamanki gibi bastıramaması anlamına geliyordu. Aslında, günlük hayatında neredeyse kusursuz bir soğukkanlılık sergilemesiyle gurur duyuyordu. Ben onun öfkesinden şaşkınlık duysam da, o kendi öfkesinden dehşete kapılmıştı. Öfkesine yenik düştüğü bir seanstan sonra beni arayıp sesli mesaj bırakarak, kendisini affetmemi ve yalvarırcasına onu “terapiden atmamamı” rica etti.

    Acılı bir konuyu gündeme getirdiğimde onun öfkelenmesi olağan dışı bir durum değildir. Bu durum bir seansın sonlarına denk geldiğinde ve Rebecca seansı hâlâ öfkeli bir şekilde terk ettiğinde, bazen çıkarken kapıyı sertçe çarpar. Geçmişte, bu davranışı her zaman yukarıda bahsedilen aşırı özür dilemeler ve terk edilme korkuları takip ederdi. Kapıyı çarptığına şaşkınlıkla tepki verir ve bunun bir daha asla olmayacağını söylerdi. Kapıyı binadaki kimseyi rahatsız edecek ya da kapıya zarar verecek kadar sert çarpmadığı için, bu konuda bu kadar kaygılanmasına gerek olmadığını söyledim. Her zaman neden öfkelendiğini konuşuruz ve öfkesini ifade etme becerisinin giderek artmasını ferahlatıcı buluyorum. Geçtiğimiz günlerde çıkarken yine kapıyı çarptı ve sadece “Üzgünüm”, diye seslendi. Ben de “Sorun değil” diye karşılık verdim. Hepsi bu kadardı. Ne kendini suçlayan telefon mesajları, ne de abartılı pişmanlıklar. Gerçekten sorun olmadığını biliyordu. Bu davranış her ne kadar “eyleme dökme [acting out]” olarak nitelendirilebilse de, ben bunun terapötik ilerlemesini engellediğini ya da müdahalemin bir sorunu olduğunu düşündürmediğini düşünüyorum. Bu, onun benden bağımsızlaşmasına katkı sağlayan küçük bir başkaldırı eylemidir. Onaylanmamak, onun benden ayrı kalmasına gerçekten “izin vermeyeceğim” korkusunu daha da artıracaktır.

    Daha önce de belirttiğim gibi, danışanın olumsuz bir duygusal tepkisinin -ki bu çoğu zaman terapötiktir- danışanı yabancılaştıran ve terapötik olmayan bir olumsuz tepkiden ayırt edilmesinin iyi bir yolu, danışanın genel tavrına bakmaktır. Rebecca, bana öfkelendiği için benim de ona öfkelenmediğimi anladığında her şey normale döner ve sürecimize devam ederiz. Sonraki seansa geri çekilmiş ya da düşmanca bir ruh haliyle başlamaz. Eğer onun öfkesinin benim işlevsiz bir şey yaptığım için mi olduğunu kestiremezsem, basitçe sorarım. İşte yakın tarihli bir örnek daha:

    Geçmişte Rebecca’nın nadiren söz ettiği travmatik çocukluğunu gündeme getirdiğimde, sık sık ebeveynlerini savunur, onların ellerinden gelenin en iyisini yaptığını söyler ve iyi muamele görmemesinin de daha iyisini hak etmemesinden kaynaklandığını belirtirdi. Levenson (1993), istismarcı ebeveynlere güçlü bir bağla bağlı olan bir danışanla çalışırken her terapistin üzerinde yürüdüğü ipten söz etmiştir (ayrıca bkz. Shengold, 1989). Ebeveynlere yönelik aşırı eleştiri, bu tür danışanların savunma amaçlı olarak ebeveynlerle özdeşleşmesine ve terapisti “dışarıdan biri” olarak konumlandırarak ona karşı cephe almalarına neden olur (Levenson, 1993). Bu nedenle, çocuklukta yaşanan psikolojik zararın boyutunu açığa çıkarma süreci ve sorumluluk/suçlama gibi oldukça hassas bir konu dikkatle ele alınmalıdır. Fazla empati, danışanın içsel dengesini tehdit edebilir; yoğun, baş edilmesi zor duyguları tetikleyebilir ve ebeveynleri savunma isteğini uyandırabilir.

    Birgün Rebecca, annesinin bitmek bilmeyen eleştirilerinden, bağırmalarından ve genel olarak sözel istismarından söz etti. Bunun her gün katlanılması çok zor bir şey olduğunu söyledim. Ağlamaya başladı ama sessiz kaldı. Ben biraz daha konuştum. Daha fazla ağladı. Birkaç dakika sonra, annesinin istismarcı olduğunu belirten bir yorum daha ekledim. Başını kaldırıp bana baktı ve “Bakın, yeter artık. Ne demek istediğinizi anladım. Daha fazla bir şey söylemek düpedüz sadistlik,” dedi. Zaten durmaksızın ağladığını, daha neyi amaçladığımı bilmediğini ekledi. (Aslında, sadece gözyaşı dökmesinin ötesinde bir çözülme yaşamasını, hıçkıra hıçkıra ağlamasını istiyordum. Benimle birlikte kontrolünü kaybetmeye hazır olduğunu umuyordum. Ama hazır değildi ve ben de onu fazla zorlayarak, sadistik bir biçimde kendi hayal kırıklığımı ifade ettim.)

    Elbette hemen durdum ve özür diledim. Hâlâ üzgündü ama seansı bitirip ayrıldığında durumu iyiydi. Bunu bir daha yapmamamı istediğini açıkça ifade etti. Ben de yapmayacağımı söyledim. Ancak onunla çalışmaya devam ettikçe zaman zaman ikilemde kaldım. Rebecca, acısına temas eden sorular sormamı bekliyor ve derin duygular hissettiği seansları “iyi” seanslar olarak tanımlama konusunda benimle hemfikir olduğunu açıkça belirtmişti. Ama bu çabamda fazla ileri gitmeyeceğime dair ona söz verdikten sonra, ne zaman durmam gerektiğini tam olarak nasıl bilebilirim?

    Geçtiğimiz günlerde Rebecca’nın ertesi sabah önemli bir sınavı olduğu için “duygusal olmayan” bir seans gerçekleştirdik. Biliyorum ki, bazen öğleden sonra geç saatlerdeki seanslardan sonra akşamı derin duygularla başa çıkmak için toparlanmaya ayırması gerekiyor. Ayrıca, zaman zaman ertesi günün ilk saatlerinde biraz dalgın ya da yönünü kaybetmiş gibi olabiliyor. Bu nedenle, bu büyük sınavdan önce çok derine inmemeye özen gösterdim. Rebecca, neden onunla daha derin konulara girmediğimi sordu. Ben de nedenini anlattım. Endişelenmesine gerek olmadığını, bir sonraki seansta olağan çalışmalarımıza devam edeceğimizi söyledim.

    Sonraki seansa sınavındaki başarısından büyük bir sevinçle geldi ve derin çalışmalara kaldığımız yerden devam etmeye hazırdı. Rebecca, yüksek sesle söylemeye hazır olmadığı şeyleri sık sık yazarak ifade eder. O seansta, hafta sonu boyunca beni özlediğini ama bu duygular karşısında utanç, iğrenme, korku ve öfke karışımı hissettiğini yazmıştı. Ben de, hem onun yüksek sesle söyleyebildiği hem de benim söyleyebileceğim şeyleri yazmasının bende bir miktar hayal kırıklığı yarattığını söyledim. Bu durumda ben bu ifadeyle nereye varabilirdim? Rebecca, bunun hakkında genel olarak konuşabileceğimi ama “M” kelimesini kullanmamam gerektiğini söyledi; burada “özlemek [missed]” kelimesini kastediyordu. Bu kelimeyi yüksek sesle söylerse, kendini adeta içi açılmış gibi hissedeceğini ve benim onu bir anda yok edebilecek güce sahipmişim gibi algılayacağını ifade etti. Her ikimiz de “sözcüklere dökmek yerine yazma” anlarını ortadan kaldırmayı hedeflediğimiz konusunda hemfikirdik; ancak Rebecca zaman zaman bu yönteme hâlâ ihtiyaç duyduğunu söyledi. Bana duyduğu bağlılığı kabul etmek onun için çok büyük bir adımdı, bu yüzden ben de bu sürece katıldım.

    Bu noktada Rebecca ve ben karşılıklı oturuyor, birbirimize bakıyoruz. O, artık onun bana çok bağlı olduğunu bildiğimi biliyor ve bu bilgiyi ona zarar vermek için kullanmamdan korkuyor. Derinleşmek istiyor ama korkuyor. Ben de onunla birlikte derinleşmek istiyorum, fakat geçmişte benim kendimi fazla önemli sandığımı düşündüğü için beni azarlamış olması, şu anda açıkça çok kırılgan hissetmesi ve acısı hakkında fazla konuşmanın ona müdahaleci ve sadistçe geldiğini söylemiş olması nedeniyle tereddütlüyüm. Peki ben ne yapmalıyım? Onu bir danışman gibi kullanmaya ve kendi ikilemimi ona doğrudan sunmaya karar verdim. Rebecca da kendi açıklığıyla yanıt verdi. “Senin benim için zor olan şeylerin peşinden gitmeni seviyorum” dedi. “Sadece gerçekten ağlamaya başladıktan sonra durman gerekiyor. Yarayı açman sorun değil ama devam edersen, içine tuz basıyormuşsun gibi geliyor. Tamam mı?” Ben de, “Kesinlikle. Bu çok net. Ve bunu yapabilirim” dedim.

    Danışanlarımla kendi davranışlarıma verdikleri tepkiler üzerine ne kadar çok istişare edersem, onlar için neyin terapötik olup neyin olmadığını o kadar iyi anlıyorum. Artık Rebecca’nın öfkeli bir şekilde seansı terk etmesinin büyük bir mesele olmadığını biliyorum -bunu ya geçmişten gelen bir öfkeyi hissettiğinde ya da belki de gerçekten ofisimden ayrılmak istemediği için yapıyor. (Bu durum açıkça dile getirilmiyor ve Rebecca’nın bana ihtiyaç duymaktan ve bu ihtiyaç nedeniyle benim tarafımdan yok edilmekten duyduğu korku nedeniyle bunun doğru olup olmadığını ona sormam söz konusu olamaz. Bu, ancak onun dile getirebileceği bir şeydir.) Ancak Rebecca bana öfkeyle bakar, beni eleştirir ya da içe kapanıp somurtursa, o zaman davranışlarımın terapötik olmadığına inanmak için bir nedenim olur ve bunun hakkında soru sorarım. Ferenczi’nin (1976) söylediği gibi, “Analiz sürecinde, reddin ya da inançsızlığın bilinçdışı ifadelerini sürekli olarak tetikte bir gözle izlemek ve bunları tavizsiz bir biçimde açığa çıkarmak yerinde olur” (s. 221).

    EYLEME DÖKME

    Langs (1973), “eyleme dökme”nin [acting out] bir müdahalenin terapötik olmadığının işareti olduğunu belirtir. Eyleme dökme psikanalitik bir terim olup, terapötik ortamda deneyimlenen duygu ve çatışmaların söze dökülüp tartışılmak yerine bir tür davranışa dönüştürülmesi anlamına gelir. Bu kavram geleneksel olarak olumsuz bir olay olarak görülmüştür, ancak çoğu zaman terapiyi sekteye uğratmaktan ziyade onu kolaylaştırmak amacıyla gerçekleştirilir. Burada özellikle, terapistin hatasına yanıt olarak ortaya çıkan kendine zarar verici eyleme dökme [self-destructive acting out] davranışlarıyla ilgileniyorum.

    Kendine zarar verici eyleme dökme davranışları, terapistle güç mücadelesine ya da çatışmaya girmeyi; seans sonrası bir yöneticiyle ya da romantik partnerle tartışmayı; terapiste öfkeyle seansı terk etmeyi; gereksiz yere seansları kaçırmayı; korunmasız cinsel ilişkide bulunmayı; alkol ya da uyuşturucu kullanmayı; trafik cezası almayı ya da kompülsif şekilde yemek yeme ya da kumar oynama davranışlarını içerebilir. Bu tür danışan davranışlarının her zaman ya da çoğu zaman kötü bir terapist müdahalesinin sonucu olduğunu kesinlikle söylemiyorum. Ancak danışan aşırı düzeyde anksiyete ya da depresyon belirtileri bildiriyorsa ya da eyleme dökme davranışları gösteriyorsa, bunun terapist ile danışan arasında yaşanan bir şeyin sonucu olup olmadığını düşünmeye değer olduğunu söylüyorum.

    Bu tür davranışları alışkanlık haline getirmiş danışanlarla çalışırken durum elbette daha zor hale gelir. Zaten bu davranışlardan bir ya da birkaçını sergileyen danışanlar söz konusu olduğunda, bir seansın başarısını eyleme dökme yoluyla değerlendirmek imkânsız görünebilir. Ancak benim deneyimime göre, bu yine de faydalıdır çünkü mesele derecelerle ilgilidir. Örneğin, normalde fazla alkol tüketmeyen bir danışan, bir sonraki seansa baş ağrısıyla gelir ve alışılmadık bir şekilde çok içtiğini, bunun karşısında hem şaşırdığını hem de utanıp sıkıldığını bildirir. Oysa genellikle fazla içki içen bir danışan, bir önceki seansın ardından ayakta duramayacak kadar sarhoş olduğunu söyleyerek durumu daha da ileriye taşır. Bu noktada, danışanın başlangıç düzeyini [baseline] bilmek önemlidir ve bu düzeyden sapmalar, merak edip üzerine düşünmemiz gereken anlamlı göstergelerdir.

    Son olarak, daha önce de belirttiğim gibi, danışanın genel tavrından ve hissettiklerinden ya da yaptıklarından bağımsız olarak terapistle ilişkiye girme istekliliği, terapötik ilişkinin durumu açısından temel bir göstergedir. Kendine zarar verici bir davranışta bulunmuş olsa bile bunu açıkça konuşmaya istekli olan bir danışan ile, içine kapanmış, somurtkan ya da genel olarak iş birliğine kapalı olan bir danışan arasında önemli bir fark vardır. İkinci durumda olan danışanın bu hali, yaşadığı sıkıntının terapistin söylediği ya da yaptığı bir şeyle gerçekten ilişkili olabileceğini gösterebilir.

    Ben aynı zamanda Langs’ın (1974) ego işlevlerinde yaşanan çöküşlere ve özellikle terapiyi sonlandırma tehditlerine ilişkin yorumlarına da katılıyorum; bunlar, terapist ile danışan arasında bir şeylerin ters gittiğinin işaretleridir. İletişimde ya da ilişkinin bütününde yaşanan kopukluk terapist tarafından fark edilmiyorsa, bence artık danışanla doğrudan istişare etmenin zamanı gelmiştir. Danışanın zorluk yaşadığını, alışılmadık şekilde umutsuz hissettiğini ya da terapiye daha az katılım gösterdiğini fark etmek ve bunu dengeli, yargılayıcı olmayan bir biçimde dile getirmek, yepyeni bir konuşmanın kapısını aralayabilir ve terapötik ittifakı yeniden kurabilir.

    Langs ayrıca, psikosomatik yakınmaları da onaylayıcı olmayan tepkiler [nonconfirmatory responses] arasında değerlendirir. Bu yakınmalar baş ağrıları, vücut ağrıları, kanser ya da başka bir hastalığa yakalanma korkuları, mide ağrıları, kabızlık ya da ishal, ya da ciltte iltihaplanmalar gibi belirtileri içerebilir. Bu noktada, narsisistik kişilik bozukluğu olan danışanlarda sıklıkla gözlemlediğim bazı durumlar hakkında birkaç yorumda bulunmak istiyorum. Bu tür bir danışan, terapist ya da önemli bir başkası tarafından yaralandığını hissettiğinde, neredeyse anında hastalanabilir. Genç bir terapistken bunu ilk kez gözlemlediğimde, yanılıyor olabileceğimi düşündüm. Belki de danışan bana öfkelendiği için hasta olduğunu söyleyip randevusunu iptal ediyordu. Ancak bunun doğru olmadığı ortaya çıktı. Sonrasında bunun bir tesadüf olduğunu düşündüm. Bir kişi seansı tamamen sağlıklı bir şekilde terk edip nasıl olur da sadece birkaç saat içinde yüksek ateş ve genel bir kırgınlıkla uyanabilir? Gerçekten de narsistik bir incinme, aksi halde, sağlıklı olan birini bu kadar hızlı ve bütünüyle yere serebilir mi? Bu olguyu defalarca gözlemledikten sonra, bunun mümkün olduğuna inanıyorum. Özellikle yüksek ateşin, bu ani başlayan hastalık nöbetlerinde ortak bir unsur olarak sıkça ortaya çıkması dikkatimi çekti. Hasta olan danışanım terapiye geri döndüğünde, genellikle -ama her zaman değil- ona çok incitici bir şey söylediğim ya da yaptığım açık hale gelir. Freud’un dediği gibi, “Bazen bir puro sadece bir purodur” ve narsistik açıdan kırılgan bir danışan sadece grip olmuş olabilir. Ancak terapist, bir önceki seansın iyi geçmediğine dair zaten bir hisse sahipse, bu olasılığı dikkate almak yerinde olur. Bu durum, seans sırasında sarf edilen incitici bir yorum için özür dilemeyi geciktirmemek adına da iyi bir nedendir. Gecikme, kişinin hastalanmasına yol açabilirken, zamanında edilen bir özür ya da meseleye açıklık getirmek bunu önleyebilirdi.

    BİRAZ RAYDAN ÇIKMAK

    Şu ana kadar, terapistlerin bir müdahalenin ya da belirli bir seansın birikimli etkisinin danışan tarafından olumlu mu olumsuz mu karşılandığını nasıl fark edebileceklerini tartıştım. Peki ya danışan seansa açıkça bir sıkıntıyla başlayıp, tüm seans boyunca bu konudan söz ettiği hâlde hiçbir rahatlama belirtisi göstermiyorsa? Eğitim programları genellikle danışanlara anlık sorunlarında yardımcı olmaya odaklanır. Ancak bu, gerçek mesele olmayabilir.

    Herkesin, bir şeyden dolayı üzülüp bunu bir arkadaşıyla, partneriyle ya da terapistiyle konuşarak bir nebze rahatladığı ama yine de huzursuzluk hissetmeye devam ettiği bir deneyimi olmuştur diye düşünüyorum. Bu durum bir terapi seansında gerçekleştiğinde, terapist bir şeylerin rayından çıktığını fark etmelidir. Terapist empatik davrandığı hâlde danışan anlaşıldığını belirtip olumlu tepkiler verse de, seans ilerledikçe sakinleşip kendini daha iyi hissetmiyorsa, o zaman bir şey gözden kaçıyor demektir. Danışan büyük olasılıkla gerçekten hissettiği şeyi savunmacı bir biçimde ajitasyon ya da öfke yoluyla bastırmakta ya da yanlış kişiden söz etmektedir. (Danışan, terapiste yönelik olumlu ya da olumsuz duygular yaşıyor ancak tüm seansı başka biri hakkında konuşarak geçiriyorsa, bu ona pek bir rahatlama sağlamayacaktır.) Bir seansın tamamı bu şekilde geçerse, her iki taraf da seansın sonunda tuhaf bir tatminsizlik hissi yaşar; ortada “yanlış” giden somut bir şey olmasa bile. Hedefe tam olarak ulaşılamamış gibi bir duygu oluşur. Terapistin, danışanla istişare ettiğinde bile, gerçekte neler olup bittiğini her zaman anlayabilmesi mümkün değildir. Ancak danışan, belirli bir mesele hakkında sürekli olarak aynı düzeyde duygusal ifade sergiliyorsa, başka neyin olup bitiyor olabileceğini düşünmek yerinde olur. (Bu bölümün geri kalanında söyleyeceğim şeylerin çoğu, yıllar önce öğrendiğim eski psikodinamik klinik bilgeliğe dayanmaktadır. Bu bilgilerden bazıları öğretilir, ancak birçok terapist için bunlar hâlâ yeni bilgiler niteliğindedir.) Eğer terapist meseleyi çözemiyorsa, danışanı durdurup, onu rahatsız eden şey hakkında konuşmanın ona bir rahatlama getirmediğine dikkat çekmesini öneririm. Bu durumu kendisi nasıl yorumluyor?

    Sally seansa çocukları hakkında konuşması gerektiğini söyleyerek başladı. Bu danışan, terapi süreci boyunca benimle ebeveynlikle ilgili meseleleri sıkça konuşmuştur. Çocuklarının ergenlik dönemindeki zorlukları ve bu durumlara karşı aşırı tepkileri, daha önce de Bölüm Üç’te belirttiğim gibi, başvuru nedenlerinden biriydi. Çocukları hakkında konuştuğumuzda, ben onun içinde bulunulan senaryodaki kendi rolüne odaklanmasına yardımcı oldum ve genellikle bu süreçte kendi katkısının farkında olurdu.

    Bu nedenle Sally seansa çocuklarıyla ilgili sorunlar hakkında konuşması gerektiğini söyleyerek başladığında, ben de güncel bir çatışmayı ele alacağımızı ve onun bu durumdaki rolünü irdeleyeceğimizi varsaydım. Bunun yerine, çocuklarının ne kadar tembel olduklarına inanamadığını söyledi. Bu kadar tembel, hırssız çocukları nasıl yetiştirmişti? Hafta sonu boyunca iki çocuğuna, daha çok çalışmamalarının onu ne kadar rahatsız ettiğini söylemişti. Ayrıca, yaşamlarında hiçbir şeye tutku duymamalarından da şikâyet etti. Hiçbir şeyin onlar için gerçekten önemli görünmediğini ifade etti. Nerede hata yaptığını merak ediyordu. Sally’nin kendini kötü hissettiği açıktı, ancak çocuklarının geçmişte birçok sorun yaşamış olmaları nedeniyle, onun bu olumsuz duygularının yine çocukları başarısız olduğunda kendini suçlama eğilimiyle ilişkili olduğunu varsaydım.

    Sally başarısızlık ve hayal kırıklığı duygularından rahatlıkla söz etti. Onun ne hissettiğini anlıyordum. Her şey yolunda gidiyor gibi görünüyordu. Ancak seansın ortalarına doğru, aslında hiçbir “ilerleme” kaydetmediğimizi fark ettim. Sally yalnızca hislerini yeniden dile getiriyor ya da onu rahatsız eden çocuklarına dair bir başka örnek daha ekliyordu. Ama canlanmamıştı. Ne bir içgörü vardı ne de belli bir duygu ya da olayın önemine dair ani bir fark ediş. Ayrıca herhangi bir rahatlama da yaşamıyordu. Sally, konuşmaya başladığı andaki kadar umutsuz ve olumsuz hissediyordu. Bunu fark ettiğimde, çoğu zaman çocuklarından söz etse de, bugün aslında kendisinden söz ettiğini anladım. Bu yüzden, “Bugün kendinizle ilgili özellikle kötü mü hissediyorsunuz?” diye sordum.

    Sally konuşmayı kesti. Biraz sonra, “Evet, öyleyim,” dedi. Bunun üzerine, “Yani aslında, tembel olduğunu, tutkudan yoksun olduğunu ve hayatında yeterince şey başaramadığını düşündüğün kişi siz misiniz?” diye sordum. “Evet,” diye yanıtladı. “Tüm suçu çocuklarıma yüklediğime inanamıyorum. Şimdi siz böyle söyleyince, haklı olduğunuzu biliyorum. Tanrım, bununla ilgili kendimi çok kötü hissediyorum. Sanırım onlardan özür dilemem gerekiyor.” Ardından, kendisiyle ilgili neden bu kadar kötü hissettiği üzerine konuşmaya başladı ve seans, ikimizin de bir şey başardığımızı hissettiği bir noktada sona erdi. Sally’nin seans içeriği okuyucuya oldukça bariz gelebilir. Nitekim bir danışan seansın büyük kısmını başka birinin kusurları hakkında konuşarak geçiriyorsa, ben de her zaman aslında kendisinden mi söz ettiğini merak ederim. Ancak şunu unutmamak gerekir ki, çocuklarının gerçekten düşük başarı gösterme eğilimleri vardı ve hiçbir şeye özel bir tutkuyla bağlı değillerdi; ayrıca Sally terapiye, kısmen de olsa, onlara daha fazla disiplin kazandırmakta yardım almak amacıyla başvurmuştu. Daha önce de çocukları hakkında, kendisinin duruma katkısının farkında olduğu bir farkındalıkla konuşmuştuk; duygularını kendisinden uzaklaştırarak başkalarına yansıttığı bir durum söz konusu değildi. Dolayısıyla, bu seansta gerçekte ne olup bittiğini fark etmem biraz zaman aldı.

    Sharon vakası, daha karmaşık ve ne olup bittiğini anlamak için biraz dedektiflik gerektiren başka bir örnek sunar. Orta yaşlı bir dul olan Sharon, uzun süren evliliği boyunca kendisini aldatmış olan eşinin kaybının yasını tutmak ve ona duyduğu öfkeyi ifade edebilmek amacıyla terapiye başladı. Yalnızdı ve yeni bir ilişkiye girmek istiyordu, ancak yeniden incinmekten de korkuyordu. Terapinin birkaç ay sonrasında, çeşitli iş ilişkileri aracılığıyla tanıdığı daha genç bir erkekle çıkmaya başladı. Aralarındaki yaş farkı nedeniyle ilişkinin ne kadar süreceğini merak ediyordu. Ancak hemen ardından, evlenmeye pek istekli olmadığını da belirtti. Bir sevgili edinip bağımsızlığını korumayı tercih ettiğini söyledi.

    İlişkileri ilerledikçe, sevgilisi Sharon’a âşık olduğunu ve onunla evlenmek istediğini söyledi. Ancak aynı zamanda, kendisinden hoşlandığını açıkça kabul ettiği bir iş arkadaşıyla düzenli olarak öğle yemeği yemeye devam ediyordu. Sharon, birkaç haftalığına ara vermeye ve tatil evine tek başına gitmeye karar verdi.

    Dönüşünden sonraki ilk seansta Sharon depresif ve biraz içine kapanmış görünüyordu. Bu farklılığı fark ettim ve bir şeyin canını sıkıp sıkmadığını sordum. “İyiyim,” dedi, ancak bu hiç de inandırıcı değildi. Onu tanımama ve içgüdüsel tepkime dayanarak, nasıl hissettiğini anlatmasını istedim. Seansın büyük bölümü, tatili ve dönüşü üzerine yapılan sıradan sohbetle geçti. Sevgilisini neden görmediğini sorduğumda, ikisinin de oldukça meşgul olduğunu söyledi. Konuştukça onun sevgilisinden kaçındığı giderek daha belirgin hale geldi. Onu özleyip özlemediğini sordum. Özlemediğini söyledi. Oysa seyahate çıkmadan hemen önce bana onu sevdiğini söylemişti; bu yanıtı karşısında şaşırdım. Hemen, onun inkâr halinde olduğunu düşündüm -muhtemelen sevgilisinin onu özlememiş olmasından ya da zamanını diğer kadınla geçiriyor olmasından korktuğu için. Bu olasılıkları sorduğumda, gözümün içine bakarak ve son derece sakin bir şekilde yanıldığımı söyledi.

    Artık gerçekten kafam karışmıştı. Yaptığım yorumları bu kadar rahat ve savunmasız bir şekilde reddetmesi, yanıldığımı açıkça gösteriyordu. Ama onun biraz depresif olduğunu ve normalde olduğu kadar açık olmadığını da kesin olarak biliyordum. Hayal kırıklığı içinde, seans bitmeden önce onunla istişare etmeye karar verdim. İçinde bulunduğum ikilemi ona açıkladım. Bir şeylerin olup bittiğinden emin olduğumu, ancak doğrudan sorularımın ve yaptığım yorumların hiçbirinin anlamlı bir sonuç vermediğini söyledim. Bana yardımcı olabilir miydi? Bu noktada Sharon başını eğdi ve suçluluk dolu bir ifadeyle yere baktı. Bir dakikalık sessizlikten sonra, “Evet, haklısınız. Gerçekten bir şey oluyor,” dedi. “Ama bunu size söylemek istemedim. Çok utanıyorum, hatta biraz da suçluluk hissediyorum. Bu seansı bunu konuşmadan atlatmayı umuyordum.” Ben de sezgilerimin doğru çıkmasından ötürü bir rahatlama hissettiğimi söyledim. Konuşup konuşmamanın tamamen onun kararına bağlı olduğunu, ancak belki konuşursa kendini daha iyi hissedebileceğini ifade ettim. Bunun üzerine Sharon, tatildeyken sevgilisini aldattığını anlattı. Bu durumdan dolayı kendini çok kötü hissediyordu ve bunu öğrenmem durumunda onun gözümde değersizleşeceğinden korkuyordu. Seans boyunca suçluluğu, utancı ve yaptığı şeyle ilgili düşünceleri üzerine konuşmaya devam ettik. Elbette onu yargılamadım; aksine, düşüncelerini ve duygularını ifade etmesi için onu teşvik ettim.

    Sharon örneğini vermemin nedeni, danışanın ya bilinçli olarak utanç verici bir şeyi gizlemesinin ya da onu bilinçdışına iterek farkındalığının hemen dışında tutmasının nadir rastlanan bir durum olmamasıdır. Danışan kendisinden, terapistinden ya da her ikisinden önemli bir şeyi saklıyorsa, bunun kaçınılmaz sonucu sönük, verimsiz bir seans olur. Gizlenen şey, odadaki fil haline gelir ve anlamlı bir ilerleme sağlanamaz. Eğer danışan gerçekten olup bitenden habersizse, dikkatle yöneltilmiş sorular ya da rüya içeriklerine yönelik sorular, saklı içeriği yüzeye çıkaracak yeterli uyarımı sağlayabilir. Müdahaleleri değerlendirmek, seansın genel duygusal tonunu ve derinliğini anlamayı da içerir. Eğer bir şeyler yolunda gitmiyor gibi hissediliyorsa ve terapist danışanla gerçekten bir yere varamadığını düşünüyorsa, suçlayıcı olmayan bir soru ya da istişare biçimi etkili olabilir.

    “BU İYİ BİR SORU”

    Zaman zaman bir danışan, yarı onaylayıcı bir yanıtla karşılık verir; bu genellikle “Bu iyi bir soru” ya da “İlginç bir soru” şeklinde olur. Bu tür bir ifadeyi ilk duyduğumda, bunu tamamen onaylayıcı bir tepki olarak yorumlamış ve soruma doğrudan bir yanıt geleceğini varsaymıştım. Ancak yıllar boyunca bu yanıtı gözlemledikten ve sonrasında neler olduğunu izledikten sonra, bunun hem onaylayıcı hem de savunmacı bir nitelik taşıdığı sonucuna vardım.

    Paul, uzun süredir terapi görmekte olan, oldukça açık sözlü ve dürüst bir danışandır; ancak narsisistik açıdan kırılgandır ve yakın ilişkilerde çatışmadan kaçınma eğilimindedir. İş dünyasında son derece kararlı biçimde müzakere edebilirken, eşi tarafından çocuklarının önünde küçümsenmesine ve hakarete uğramasına sessiz kalır. Annesi oldukça eleştireldi ve babasına her gün hakaret ederdi. Paul, eşine karşı ambivalan duygular besler; eşinin annesinin en kötü özelliklerinden bazılarını taşıdığını sık sık dile getirir. Terapi süresince yıllar boyunca Paul’e, eşiyle daha kendine güvenli bir şekilde iletişim kurmasının her ikisi için de daha iyi olacağını anlatmaya çalıştım, fakat başarılı olamadım. O hâlâ çatışma anlarında sakin ve entelektüel kalmanın daha etkili olduğuna ve bunun duygusal anlamda “üst düzey” bir tutum olduğuna inanıyor. (Paul, terapistin danışanın tam onayı olmadan hedeflediği herhangi bir değişimin büyük olasılıkla işe yaramayacağını bir kez daha göstermektedir.) Paul terapi sürecinde genel olarak önemli ilerlemeler kaydetmiş olsa da, inkâr [denial] hâlâ birincil savunma mekanizması olarak işlev görmektedir. Ona içgörüye yönelik derinlemesine bir soru sorduğumda sıkça, “Bu iyi bir soru,” yanıtını verir. Sonrasında susar. Ben de yanıtını beklerim. Genç bir terapistken, bir danışandan “Bu iyi bir soru,” ya da “Bu harika bir soru,” yanıtını duyduğumda, bunun hemen ardından bir “aha” anı geleceğini varsayardım.

    Ancak Paul ve belirli alanlarda son derece katı savunmaları olan birçok danışan, bana bu ifadeyi duyduğumda büyük beklentilere kapılmamam gerektiğini öğretti. Bu yanıtın ne anlama geldiğine dair yerleşik bir görüş birliği yoktur. Hatta bu konu üzerine yıllar önce bir psikanalitik dergiye kısa bir yazı gönderdim; her hakem farklı bir görüş belirtti ve yazı hiçbir zaman yayımlanmadı. Dolayısıyla “Bu iyi bir soru” yanıtıyla ilgili söyleyeceklerim tamamen kendi klinik deneyimlerime dayanmaktadır.

    Sonuç olarak, “Bu iyi bir soru” ifadesinin, danışanın doğruluğunu fark ettiği ama inkâr ettiği bir şeye karşı anında savunmaya geçtiğini gösterdiği kanaatine vardım. Bu ifade, danışanın geri çekilip terapistin müdahalesini dışarıdan gözlemleyip değerlendirmeye başladığını, yani soruya duygusal olarak doğrudan yanıt vermeyi reddettiğini gösterir. Benim deneyimime göre, “Bu iyi bir soru” ifadesini genellikle bir sessizlik anı izler; yeni bir içgörü ya da derin bir duygu ifadesi değil. Sessizliğin ardından danışan genellikle konuyu değiştirir. O noktada, “Az önce konuştuğumuz konuya geri dönebilir miyiz? ‘Bu iyi bir soru’ demiştiniz. Ben o soruyu sorduktan sonra ne düşündünüz ya da ne hissettiniz?” dediğimde, danışan genellikle şu türden yanıtlar verir: “Ah, hatırlamıyorum. (Ya da, pek bir şey hissetmedim.) Sorunun iyi bir soru olduğunu düşündüm ama sonrasında pek bir şey gelmedi aklıma.” Bu yüzden danışandan bu yanıtı aldığımda, önemli ama danışanın savunduğu ve konuşmak istemediği bir alana dokunduğumu anlıyorum. Tüm bunlar elbette bilinçdışı düzeyde gerçekleşmektedir; bu nedenle ne kadar daha fazla soru sorulsa da anlamlı bir içerik elde etmek genellikle mümkün olmaz.

    ÖZET

    Müdahaleleri değerlendirmek, yeni terapistler için göz korkutucu bir görev gibi görünebilir. Ancak bu genellikle mümkündür. Danışanlarının dünyayı nasıl algıladıklarını ve çevrelerine nasıl tepki verdiklerini iyi derecede anlayan bir terapist, kendi terapötik müdahalelerine onların nasıl yanıt verdiğini değerlendirme konumundadır. Müdahalelerin çoğu kendiliğinden ortaya çıkmaz; ama kendiliğinden olduklarında bile, danışan üzerindeki etkileri gözlemlenebilir. Ayrıca, danışanda güçlü bir olumsuz tepkiye neden olan bir müdahalenin, iyi bir müdahale olabileceğini savunan görüşe katılmıyorum.

    Terapistlerin ne kadar sık yoldan saptıklarını fark etmeleri onlar için alçakgönüllülük gerektiren bir durum olabilir; ancak bu, gerçek anlamda başarılı olmanın tek yoludur. Günlük hataları terapötik etkileşimin normal ve gerekli bir parçası olarak kabul etmek, terapistlerin hem daha dikkatli olmalarını hem de kendilerine karşı daha az eleştirel yaklaşmalarını sağlar. Bu bölümde alıntı yapılan birçok terapistin de belirttiği gibi, uyumsuzluklar, ortak bir iletişim ve anlayış fırsatı sunar. Aynı zamanda terapistin idealleştirilmesini azaltır ve danışanın gelişen bağımsız sesinin zeminini hazırlar.

    Hiçbir kitap bölümü ya da kitap, bir danışanın verebileceği tüm olası tepkileri tam anlamıyla kapsayamaz. Ayrıca, her zaman yaratıcı istisnalar olacaktır. Ancak terapist ile danışan arasında, hem o anda hem de zaman içinde neler olup bittiğini genel olarak okumak mümkündür diye düşünüyorum. İki kişinin gerçekten birbirleriyle iletişim kurduğunu bilmek, eski acıların yüzeye çıkmasına rağmen ortamdaki huzurlu kabulleniş havasını sezmek, özellikle danışanla sürdürülen istişare içinde çok da zor değildir. Terapistin yanlış iletişimi, dikkatsizliği, reddedici ya da müdahaleci tutumu sonucu oluşan acı ise, bu atmosferden çok farklıdır.

    Terapötik ilişkiye yanlış anlaşılacakları ya da hatta zarar görecekleri beklentisiyle yaklaşan zorlayıcı danışanlar, hem terapistin empati kapasitesini hem de değerlendirme becerilerini ciddi biçimde sınayabilir. Ancak terapistlerin bu noktada en sık karşılaştığı ikilem şudur: “Bu kişiye beni ve diğerlerini, olmakta oldukları gibi görmesine -kendi beklenti ve korkularının merceğinden değil- nasıl yardımcı olabilirim?”

  • Regresyonu Yeniden Tanımlama: Terapötik Kırılganlığı Kolaylaştırma (3. Bölüm)

    Okuyacağınız metin Psychodynamic Techniques: Working with Emotion in the Therapeutic Relationship kitabının 3. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakabilirsiniz.

    Terapist, danışanın duygularından aşırı derecede etkilenip korktuğunda ve bunları engellediğinde ya da danışanı gereksiz yere hastaneye yatırdığında, danışan sadece duygularına katlanmayı başaramamakla kalmaz, aynı zamanda onlara karşı duyduğu korkuyu daha da pekiştirir.

    Henry Krystal (1988, s. 29)

    Terapist ve danışan bir uyum yakalayıp birbirleriyle iyi bir iletişim kurmaya başladığında, ilişki doğal bir evrim sürecine girer. Bu evrimi etkileyen faktörler arasında danışanın ve terapistin duygusal olarak ne kadar erişilebilir olduğu, terapinin süresine dair beklentiler ve danışanın ele alınması gereken derin meselelerinin olup olmadığı yer alır. Bazı danışanlar daha yüzeysel deneyim seviyelerinde kalırlarken, diğerleri derin ve acı verici duygulara yönelirler. Bu süreç geleneksel olarak “regresyon (regression)” olarak adlandırılmıştır. Regresyon, herhangi bir derin değişimin gerçekleşmesi için gereklidir; çünkü bu süreç sayesinde savunmalar zayıflar ve danışan, terapist ile birlikte yeni deneyimler oluşturabilir.

    Terapist, danışanın derin acılara yöneldiği bir durumda, özellikle de danışan başlangıçta daha belirgin bir durumsal problemle -örneğin işini kaybetme ya da bir ilişkiyi bitirme- gelmişse, doğal olarak hem heyecan hem de bir miktar korku hisseder. Hem terapist hem de danışan atmosferde bir değişim olduğunu fark eder. Önceki baskılı konuşmaların yerini daha uzun sessizlikler alabilir, danışan daha önce kimseyle paylaşmadığı şeylere değinebilir ve önemli bir şeylerin yaşanmakta olduğu hissi belirginleşir.

    Örneğin, 40’lı yaşlarının ortasında bir iş insanı olan Robert, ailesine ait işletmenin kamuoyunda başarısızlıkla anılmasının yarattığı duygusal yükle başa çıkmak için terapiye geldi. Özellikle de babasının kurduğu bu işletmenin başarısızlığının haber medyasında yer alması nedeniyle büyük bir utanç duyuyordu. Robert, işletmeyi genişletmiş ve çok daha başarılı hale getirmiş olsa da, kendi kontrolü dışında gerçekleşen ani piyasa değişimleri nedeniyle iflas kaçınılmaz olmuştu. Terapiye yalnızca depresyonuyla başa çıkmak ve yeni iş girişimi konusunda daha olumlu hissetmek için kısa vadeli bir destek almayı amaçladığını belirtti. Ona inanan yeni iş ortakları edinmişti ve hayatını yeniden inşa etmek istiyordu. Ancak, iflas sürecine dair öfkesini ve yaşadığı kamuoyu önündeki küçük düşmeyi yeterince işlemediğini hissettiğini söyledi. Eşi, iflas sürecinde fazlasıyla yıprandığı için, Robert onun bu duygusal yükü taşımak zorunda kalmasını istemediğinden, kendi sıkıntılarını kimseyle, hatta eşiyle bile paylaşmaktan kaçınıyordu.

    Robert, ilk iki seansı işinin batma sürecini ve bunun kendisi üzerindeki etkisini anlatmaya ayırdı. Hayal kırıklığı, öfke ve utanç duygularının farkındaydı. Duyguları oldukça belirgindi ve durmaksızın, baskılı bir şekilde konuşuyordu. Üçüncü seansta, on yıl önce vefat eden babasından bahsetti. Babasının insanlar tarafından büyük bir saygıyla anıldığını vurguladı. Babasından söz ederken yüzünde yoğun bir acı ifadesi belirdi ve o anda önemli bir karar vermem gerektiğini hissettim. Acısıyla daha derinlemesine çalışmaya mı yönelmeliydim, yoksa yüzeyde kalıp yalnızca Robert’in babasına duyduğu yaşam boyu hayranlığı ifade ettiğini mi not etmeliydim?

    Seans sayısı konusunda herhangi bir kısıtlama olmaması, bir terapistin danışanıyla ne kadar derine inebileceğini belirleyen önemli bir faktördür. Bu durum göz önünde bulundurulduğunda, Robert’in derin acısını ele almaya karar verdim. Ona üzgün göründüğünü fark ettiğimi ve babasını çok özlediğini düşündüğümü söyledim. Belki de işini kaybederek babasını hayal kırıklığına uğrattığını hissediyordu. Robert, yüzünü utanarak elleriyle kapatarak ağlamaya başladı. Seansın geri kalanı, Robert’in babasına dair duygularını keşfetmeye ayrıldı ve seanstan hem sarsılmış hem de bu beklenmedik duygu dalgasıyla bir ölçüde rahatlamış olarak ayrıldı.

    Bridges (2005), yoğun duyguların deneyimlenmesinin sıklıkla derin ve çoğu zaman açıklanamaz bir özlem hissiyle birlikte geldiğini belirtir. Daha derin duygular ortaya çıktıkça, bir tür duygusal dengesizlik hali oluşabilir ve bunun yoğunluğuna bağlı olarak danışan kendisini kaygılı hatta panik içinde hissedebilir. Daha önce böyle bir deneyimi yaşamamış olan danışan, delirdiğini ya da terapinin kendisini daha iyi değil, daha kötü hale getirdiğini düşünebilir. (Danışan bu şekilde hissetmese bile, ailesi ve arkadaşları onun daha kötüye gittiğini düşünebilir ve neden böyle göründüğünü sorgulayabilirler.)

    Bu savunmaların zayıflaması ve çoğu zaman daha önce keşfedilmemiş derin üzüntü ve özlem duygularına doğru ilerleyiş, geleneksel olarak “regresyon” olarak adlandırılmıştır. Ne yazık ki, bu terim çoğunlukla yalnızca deneyimli klinisyenler için anlamlıdır; onlar, regresyonu gördüklerinde tanıyabilir ve bununla nasıl başa çıkacaklarını deneme yanılma yoluyla öğrenmişlerdir. Regresyon, literatürde açık bir şekilde tanımlanmamıştır; herkesin ne anlama geldiğini bildiği varsayılmıştır. Analitik dünyada regresyonun kendiliğinden mi yoksa indüklenmiş mi olduğu, terapötik mi yoksa terapötik olmayan bir süreç mi olduğu, karşılıklı mı yoksa tek taraflı mı olduğu, evrensel mi yoksa daha çok travmatize olmuş danışanlara mı özgü olduğu konusunda birçok tartışma olmuştur. (Bu konuda kapsamlı bir inceleme ve tartışma için bkz. Aron & Bushra, 1998.) Bu bölümün amaçlarından biri, regresyon kavramını anlamlı bir klinik bağlamda ele almaktır.

    Regresyon, özellikle psikanaliz dışındaki alanlarda, artık modası geçmiş bir terim haline gelmiştir; ancak danışanın ve bir dereceye kadar terapistin, daha temel bir duygusal düzeyde iletişim kurmak amacıyla savunmalarını bırakmasını tanımlayan yeni bir terim de oluşturulmamıştır. (Karşılıklı regresyon üzerine tartışmalar için bkz. Aron & Bushra, 1998; Maroda, 1991, 1998a; ve Coen, 2000.) Regresyonu genellikle tetikleyen deneyimler arasında âşık olmak, uzun süreli terapi almak, bir bebek sahibi olmak (kadınlar genellikle bunun da bir tür âşık olma hali olduğunu söyler) ve hastalanmak yer alır. Tüm bu durumlarda bireyin savunmaları bilinçli bir seçim yoluyla değil, bir kişi ya da olayın onun savunma zırhını delmesi sonucunda zayıflar. Bu olduğunda, birey beklenmedik ve kontrol edilmesi zor duygularla kuşatılır. Bazen bu duygular tamamen yeni gibi görünür. İlk kez âşık olan biri, daha önce hiç böyle bir şey hissetmediğini ve varlığından haberdar olmadığı bir yönünü keşfettiğini söyleyebilir. Yeni bir anne de benzer şekilde doğumun kendisini geri dönülmez bir şekilde nasıl değiştirdiğine dair ifadeler kullanabilir. Ciddi bir yaralanma ya da hastalık geçiren kişiler ise daha az hoş, ancak aynı derecede güçlü bir savunmasızlık ve yeni duygusal deneyimlere açıklık hissi tarif edebilirler.

    Regresyon, erken dönem psikoterapistler tarafından danışanın savunmacı bir hamlesi, gelişimin daha önceki bir aşamasına geri çekilme olarak tanımlanmıştır. Zamanla, bunun esasen savunmacı bir süreç olmaktan çok, derin ve ilkel duyguların yüzeye çıkmasını engelleyen duvarların yıkılması veya bir tür “açılma (opening up)” olarak görülmesi gerektiği anlaşılmıştır. Başlangıçta regresyonun olumsuz bir fenomen olarak değerlendirilmesinin kısmen, klinik olarak yönetilmesinin zorluğundan kaynaklandığını düşünüyorum. Ancak zamanla klinisyenler, kişinin duygusal olarak kaybolmuş hissetmesinin sıklıkla önemli değişimlerin öncesinde geldiğini fark etmeye başlamışlardır.

    Peki, “regresyon” terimi neden gözden düştü ve kullanım dışı kaldı? Bunun başlıca nedeninin, hipnozla ve hipnotik durumda “geçmiş yaşamları (past lives)” hatırlama pratiğiyle ilişkilendirilmesi olduğunu düşünüyorum. Bu sürece haklı olarak şüpheyle yaklaşan birçok kişi, regresyona olumsuz bir bakış açısıyla yaklaşmaktadır. Ayrıca, danışanlarını bebek biberonundan beslenmek gibi infantil durumlara dönmeye teşvik eden, 24/7 yoğun müdahaleler uygulayan terapistler de regresyon teriminin itibarını zedelemiştir. Bu kitapta kullanılan “regresyon” kavramı, savunmaların empatiye ve terapiste bağlanmaya yanıt olarak gevşemesi anlamında ele alınmaktadır. Bu şekilde tanımlanan regresyon, derinlemesine ve başarılı bir terapi süreci için kritik bir unsurdur.

    Yine de regresyonun karanlık bir yönü olduğunun ve terapistin onu yönlendirme becerisine sahip olmaması durumunda kontrolden çıkabileceğinin farkındayım. Derin değişim için belli bir düzeyde regresyon, yani savunmaların gevşemesi gereklidir. Ancak erken dönem travma yaşamış ya da psikoz çekirdeğine sahip olan birçok danışan, savunmaları zayıfladığında yalnızca savunmasız hale gelmekle kalmaz; kolayca dekompanse olabilirler, hatta geçici olarak bile olsa ciddi bir bozulma yaşayabilirler. Dekompansasyon (decompensate) yaşayan bir danışanı görmek, özellikle yeni başlayan bir terapist ya da bu tür durumları yönetme konusunda eğitim almamış herhangi bir terapist için ürkütücü olabilir. Kaygılı bağlanma öyküsü olan danışanlar veya derinlerde gömülü bir psikoz çekirdeğine sahip olanlar, regresyon sürecinde hızla terapi açısından artık faydalı olmayan seviyelere gerileyebilirler.

    Örneğin, bir konferansta dinleyici olarak bulunduğum bir vaka sunumunda, borderline kişilik bozukluğu olan 50’li yaşlarda bir kadın danışan ele alındı. Bu danışan hızla terapistine bağımlı bir bağlanma geliştirdi, terapötik olmayan bir şekilde regresyona uğradı (terapistin ofisinde cenin pozisyonunda yere yatmak gibi) ve giderek daha fazla seans talep etmeye başladı. Maddi olarak bağımsızdı ve daha fazla seans talepleri kabul edildi. Ardından, terapistin tatilde olduğu zamanları da kapsayan, giderek artan sayıda telefon görüşmesi talep etmeye başladı. Bu vakayı sunan terapist iyi niyetli görünüyordu ve gerçekten danışanına yardım ettiğine inanıyordu. Ancak bana göre, danışanın infantil bağımlılık ihtiyaçlarını ve kurtarılma fantezilerini besliyordu. Bu tür aşırı bağımlılığın oluştuğu ve infantil davranışların pekiştirildiği bir noktada, terapistin artık “Hayır” demesi kaçınılmaz hale gelir.

    Terapide regresif deneyimler hakkında eğitim almamış ve/veya kendi terapilerinde benzer deneyimler yaşamamış terapistler, danışanlarının duygusal olarak çözülmesini gördüklerinde korkuya kapılabilir ve şaşkına dönebilirler. Sürecin olumlu bir şey içerdiğini sezebilenler bile bunu nasıl açıklayacaklarını ve en iyi şekilde nasıl yöneteceklerini bilemeyebilirler. Buna ek olarak, terapistin de danışanına tepki olarak belli bir derecede regresyon yaşaması olasılığı eklenirse, her iki taraf da kontrolü kaybettikleri hissine kapılabilir. Robert Langs (1974) bu durumu şöyle açıklar:

    Çoğu zaman terapist, psikosomatik tepkiler, fobiler, anksiyete atakları ve diğer regresif fenomenler -ani dissosiyatif durumlar, gerçeklik testinde akut başarısızlıklar, paranoid tepkiler, psikoz benzeri dekompansasyonlar- gibi semptomların aniden ortaya çıkmasından korkar ve kendini belirsiz “destekleyici” müdahalelere başvurarak rahatlatmaya çalışır. İçgörü veya anlayış olmadan yapılan bu tür boş sözler veya ilaç teklifleri, danışanın anksiyetesini daha da artırır. Çünkü danışan genellikle bilinçdışı ve hatta bilinçli olarak terapistin korkmuş ve kafası karışmış olduğunu, hatta bir anlamda kendisinin de regresyona uğradığını fark eder. (s. 387)

    İlaç tedavisi, özellikle çocukluk travması yaşamış ve derin regresyon dönemlerinde gerçekliği algılamakta zorlanan danışanlar için gerekli olabilir. Langs, duygusal açıdan ciddi sıkıntı içinde olan danışanlara ilaç verilmesini reddetmemiz gerektiğini söylemiyor. Aksine, terapistlerin danışanlarının veya kendi regresyonlarını nasıl yöneteceklerini bilmediklerinde, panik içinde ve gereksiz yere hızla ilaç tedavisine veya hastaneye yatışa başvurabileceklerini vurguluyor. Oysa bazı durumlarda danışanın tek ihtiyacı, terapistin ona neler olduğunu açıklaması ve duygularını yönetmesine yardımcı olması olabilir.

    REGRESYONUN İŞARET VE BELİRTİLERİ

    Terapötik düzeyde bir regresyonu nasıl kolaylaştıracağını öğrenmenin ilk adımı, terapistin hangi davranışlarının savunmaların düşmesine neden olabileceğini bilmek, danışanın ne zaman regrese olduğunu tanımlayabilmek ve bunun terapötik olup olmadığını ayırt edebilmektir. Bazı danışanlar oldukça hızlı bir şekilde (2-3 ay içinde) regrese olabilirler. Regresyona girecek olanlar genellikle ilk 6-12 ay içinde bunu yaşarlar. Regresyon belirtileri daha geç ortaya çıkabilir, ancak bu genellikle danışanın bu süreçle birlikte gelen duyguları kabul etmekte zorlanmasından kaynaklanır. Utanç duyma korkusu veya incinme endişesi, bu duyguların hem danışan hem de terapist tarafından bastırılmasına neden olabilir.

    Görüşme yaptığım bir danışan, ilk seansın ardından beni bir daha hiç görmezse ölecekmiş gibi hissettiğini hatırladığını söyledi. Doğal olarak, terapi sürecinin başlarında regrese oldu ve bağımlı hale geldi, bu da onunla çalışmayı zorlaştırdı. Ancak, birçok danışan önemli ölçüde regresyona girmez, özellikle de terapiye haftada yalnızca bir kez geliyorlarsa ya da orta yaşlı veya daha ileri yaşlardalarsa.

    Psikanalize yönelik eleştirilerden biri, regresyonun yalnızca haftada birden fazla görülmenin bir yan ürünü olduğu ve gerçek bir terapötik değeri olmadığı yönündedir; çünkü yönetilmesi zor olabilir ve sıklıkla olumsuz sonuçlanabilir. Ancak, semptom giderme odaklı ve kısa vadeli olarak tanımlanan bir terapi uygulayan herhangi bir terapist, danışanlarının haftada yalnızca bir kez terapiye gelmelerine rağmen regresyona girdiklerini ve bunun terapist tarafından teşvik edilmeksizin gerçekleştiğini mutlaka gözlemlemişlerdir. Burada vurgulamak istediğim nokta şu: Bir terapist uzun vadeli çalışmaya veya psikodinamik yaklaşımlara ilgi duymasa bile, hatta danışanlarını haftada yalnızca bir kez görse bile, zaman zaman regresyon yaşayan bir danışanla karşılaşacaktır. Bu nedenle, özellikle yeni terapistlerin bu fenomen hakkında bilgi sahibi olmaları büyük önem taşımaktadır. İşte regresyonu işaret edebilecek bazı danışan davranışları:

    1. Danışan, yaşadığı deneyimler hakkında kafasının karıştığını, bunun kendisi için yeni ve biraz korkutucu olduğunu ifade edebilir.
    2. Danışan “dissosiyasyon” belirtileri gösterebilir -seansın başında derin ve kolayca ağlamaya başlayabilir. Ayrıca, seanstan bağımsız olarak farklı zamanlarda kontrolsüz şekilde ağladığını bildirebilir.
    3. Danışan, aktarım üzerine yoğunlaşabilir ve terapisti bir birey (person) olarak değerlendiren ifadelerde bulunabilir; örneğin, terapistine karşı sevgi, cinsel çekim ve/veya hayranlık duyduğunu söyleyebilir. (Bunun yanı sıra, reddedilme korkuları veya terapistine karşı bir aşağılık duygusu da ortaya çıkabilir.)
    4. Danışan hasta olabilir ancak ciddi bir hastalık yaşamaz. Bir dizi soğuk algınlığı veya grip durumu yaygın görülebilir ve bınlar genellikle terapistin yokluğuyla tetiklenebilir.
    5. Danışan yoğun rüyalar ve kâbuslar görebilir, bir rüyadan ağlayarak uyanabilir veya yoğun anksiyete, hatta bir anksiyete atağı ile uyanabilir.
    6. Danışan daha fazla seans talep edebilir veya terapistine sık sık sesli mesajlar ya da e-postalar göndermeye başlayabilir. Geri dönüş talep edebilir ya da sadece bir mesaj bırakabilir. Bu, bir bağlantı kurma arzusundan kaynaklanır. Nesne sürekliliği (object constancy) ile ilgili daha fazla problemi olan danışanlar, bu ihtiyacı daha yoğun hissedebilirler.
    7. Danışan tedavinin çok acı verici olduğunu söyleyebilir, iyileşemediğinden korkabilir ve terapisti eleştirebilir. Bu durum, terapisti idealize etme ve sevgi gösterme döngüleriyle dönüşümlü olarak yaşanabilir.
    8. Danışan başkalarıyla olan temasını azaltabilir, kendi içsel sürecine ve terapi ilişkisine odaklanmayı tercih edebilir. Aile ve arkadaşlarıyla normal etkileşimleri reddedebilir, bu da çevresindekilerin terapinin onu daha kötü hale getirdiğini düşünmesine yol açabilir.
    9. Danışan terapisti gördüğünde heyecanlanmış görünebilir, bekleme alanında terapistine özlem dolu bakışlar atabilir.

    Bu liste elbette kapsamlı değildir ve terapi yapmanın keyifli yönlerinden biri de her danışanın daha önce hiç deneyimlemediğiniz bir şeyle sizi şaşırtabilmesidir. Ancak bu liste, regresyonu tanımlamak için makul bir başlangıç noktası sunar. Danışan regresyona girdiğinde asıl mesele, kontrolü kaybetme korkusuyla bu süreci tamamen durdurmak ya da danışanın hem terapi içinde hem de dışında işlevsellik göstermekte zorlanacağı bir noktaya kadar teşvik etmek değildir.

    REGRESYONU ANLAMAK

    Regresyonun hangi düzeyinin terapötik olduğunu ve hangisinin olmadığını nasıl anlayabiliriz? Bu zor bir değerlendirme sürecidir, çünkü regresyon statik bir durum değildir; yalnızca seanstan seansa değil, bazen an be an dalgalanabilir. Belki de regresyonun bu akışkan ve yakalanması zor doğası, onu belirli ölçütlerle tanımlama girişimlerinin az olmasına yol açmıştır. Michael Balint (1968), regresyonu klinik açıdan ayrıntılı bir şekilde tanımlamaya cesaret etmiş ve terapötik olanla olmayan regresyon türlerini ayırt etmeye çalışmıştır. Bu amaçla “iyi huylu (benign) regresyon” ve “kötü huylu (malign) regresyon” terimlerini ortaya atmıştır. Her ne kadar bu tür bir “hastalık” kategorilendirmesi günümüzde eskimiş ve birçok kişi için rahatsız edici olsa da, terapötik ve terapötik olmayan regresyonun anlaşılması son derece değerlidir. Aynı zamanda danışanların bu şekilde keskin kategorilere ayrılmasının kolay olmadığını ve bireyin anlık kırılganlığı ile terapistin ona yardımcı olma becerisine bağlı olarak iki tür regresyon arasında gidip gelebileceğini unutmamak gerekir.

    TERAPÖTİK REGRESYON

    Terapötik regresyon, danışanın savunmalarının kırıldığı ve terapiste açıldığı durumlarda meydana gelir. Bu süreç, bağlanma temelli olup bilinçdışıdır. Balint’e göre, terapötik süreci destekleyen bu olumlu regresyon aşağıdaki özelliklerle karakterize edilir:

    1. Danışanın terapistle güvene dayalı bir ilişki kurabilme yetisi.
    2. Danışanın çatışmalarını çözme, içgörü kazanma ve bütünleşme kapasitesi.
    3. Danışanın derin ve ilkel duygularını ifade etme, işleme ve bütünleştirme yeteneği.
    4. Danışanın makul düzeyde yoğun talepler, beklentiler veya ihtiyaçlar göstermesi.
    5. Danışanın ağır histeri belirtileri sergilememesi veya yoğun eyleme dökme davranışlarında bulunmaması.

    Terapötik regresyon yaşayan danışanlar zaman zaman bir telefon görüşmesi talep edebilir, bu sürecin normal olduğuna dair bir güvence arayabilir veya seans sonunda kendiliğinden terapiste sarılabilirler. Bu tür küçük doyumlar, özellikle talep edilme biçimi talepkâr olmadığında, genellikle bir sorun teşkil etmez. Terapötik bir düzeyde doyum sağlamanın anahtarı, danışanın talep etmediği bir şeyi vermemek ve terapistin kendini rahat hissetmediği bir şeyi sunmaktan kaçınmaktır. Ayrıca, bir noktada rahat hissettiğiniz bir davranışın başka bir zamanda sizi rahatsız edebileceğini unutmamak önemlidir.

    Örneğin, Dr. W. bir sunumuma katıldı ve danışanların kendiliğinden sarılma girişimlerinin fiziksel olarak geri çekilme veya kasılma ile karşılanmasının ne kadar küçük düşürücü olabileceğini dile getirdiğimi duydu. Soru-cevap bölümünde, son bir yıl içinde duygusal açıdan yoğun birkaç seansın sonunda kendisine birkaç kez sarılan bir danışanını gündeme getirdi. Dr. W., bu sarılmaların kısa sürdüğünü ve kendisi için bir sorun teşkil etmediğini belirtti. Ancak, son zamanlarda danışanının neredeyse her seans sonunda kendisine sarılmaya başlaması onu hem şaşırtmış hem de rahatsız etmişti. Buna rağmen, danışanını utandırmaktan kaçınarak ona sarılmayı bırakmasını söylemek istemiyordu.

    Bunun hakkında ne düşündüğümü sordu. Dr. W.’ye sarılmaların ne zaman başladığını sordum. Bir süre düşündü ve “Yaklaşık 3 ay önce” dedi. “O dönemde terapide ne değişti?” diye sordum. Bir an duraksadı, sonra o dönemde ailesinde bir kriz yaşandığını ve bu durumun danışanlarına karşı duygusal olarak daha az erişilebilir hale gelmesine neden olduğunu fark etti. Ona, bu konuyu danışanıyla nazikçe açmasını önerdim. Kendi zihninin bir süredir meşgul olduğunu ve bunun farkında olduğunu dile getirebilir, ayrıca danışanının bu dönemde seansların sonunda sarılma ihtiyacı hissetmesinin dikkatini çektiğini söyleyebilirdi. Ardından, danışanına terapi süreci hakkında neler hissettiğini ve neden her seansın sonunda bir sarılma ihtiyacı duyduğunu konuşmak isteyip istemediğini sorabilirdi.

    Ülkenin başka bir bölgesinde konuşma yaptığım için bu durumun nasıl çözüldüğünü bilmiyorum. Ancak kendi deneyimlerime dayanarak, danışanla yapılan bu tür bir danışmanın genellikle karşılıklı bir anlayışa ve durumu açıklığa kavuşturmaya yol açtığını söyleyebilirim. Dr. W.’ye, danışanına sarılmaların kendisine, seanslarda ihtiyaç duyduğu şeyi alamadığını düşündürdüğünü söylemesinin önemli olduğunu belirttim. Bu şekilde, danışan sarılma meselesini gereksiz bir utanç duymadan tartışma fırsatı bulabilirdi. Konunun, birinin yanlış bir şey yapması üzerine değil, terapötik ilişkide neler olup bittiğini anlamaya odaklanması daha uygun olurdu.

    SALLY VAKASI

    Otuzlu yaşlarında bir kadın olan Sally, yıllardır psikanalizden fayda gören bir kardeşinin ısrarı üzerine isteksizce beni arayarak randevu aldı. Sally, çocukluğunda annesinden günlük olarak maruz kaldığı sözlü ve fiziksel istismarla geçen zorlu bir dönem yaşamıştı. Buna rağmen güçlü bir şekilde ayakta kalmayı başarmış ve bununla haklı olarak gurur duyuyordu. Genç yaşta, çalışkan, başarılı ve oldukça içine kapanık bir adamla evlenmişti. Eşi, Sally’nin çocukluk yıllarında eksikliğini hissettiği istikrarı ve güveni ona sağlıyordu. Birlikte iki çocukları olmuş ve maddi durumlarının sağlam olması sayesinde Sally, çocuklarını büyütmek için evde kalabilmişti.

    Sally çocuklarını çok seviyor ve onlara fazlasıyla düşkünlük gösteriyordu, bazen gereğinden fazla. Kendi annesinin ona vermediği sevgiyi ve ilgiyi çocuklarına sunmak isteyen Sally, zaman zaman onları fazlaca şımartıyor, ancak bu durum onların talepkâr ve saygısız tavırlarıyla karşılık bulduğunda hem inciniyor hem de öfkeleniyordu. Evliliğinde ve aile hayatında olgunlaşmış ve istikrar bulmuş olsa da, başlangıçta evlilikten ve küçük çocuk sahibi olmaktan aldığı tatmin duygusu giderek depresyon ve öfkeye dönüşüyordu. Çocuklarının ergenlik çağına girip bağımsızlaşmaya başlamasıyla birlikte kendini yalnız ve mutsuz hissetmeye başlamıştı.

    Kocası, Sally’nin sık sık yaşadığı öfke patlamalarından yorulmuş ve duygusal ve fiziksel yakınlığın eksikliğinden şikâyet etmeye başlamıştı. Sally, evliliğinden kaçmayı sıkça düşündüğünü, ancak kocasının iyi bir adam olduğunu, onu sevdiğini ve ayrılmanın büyük olasılıkla kendisi için yıkıcı olacağını bildiğini söylüyordu. Kendini bir uçurumun kenarında hissediyordu. Bana sordu: “Bana yardım edebilir misiniz?”

    Birkaç seans sonra, Sally’nin yıllarca süren ihmal ve istismarın etkilerini telafi etmek için aşırı çaba gösterdiği anlaşıldı. Yaklaşık 15 yıl boyunca mükemmel eş ve anne olmaya çalışmak onu yıpratmıştı. Çocukları daha bağımsız hale geldikçe, kendini duygusal olarak onlara adama yöntemi artık işe yaramıyordu ve kocasının bir zamanlar cazip gelen istikrarlı ve titiz kişiliği artık onu tatmin etmekten çok rahatsız ediyordu. Çocuklarının notları düştüğünde veya kötü davrandıklarında, kocası onu suçluyor ve durumu düzeltmesini istiyordu. Sally sıkkın, depresif, öfkeli ve suçlu hissediyordu. Kısa sürede evliliğe ve aile hayatına uyum sağlama biçiminin artık işe yaramadığı ortaya çıktı. Çocukluk yıllarındaki boşluk, yetersizlik duyguları ve yalnızlık yüzeye çıkıyordu. Artık kendini görevlerine ve çocuklarının hayatına kaptırarak bu eksiklikleri bastıramıyordu.

    Bana, terapinin ona nasıl yardımcı olabileceğini sorduğunda, artan depresyonunun ve öfkesinin aslında üzüntü ve yalnızlığa karşı bir savunma olduğunu söyledim. Konuşacak ve birbirimizi tanıyacaktık. Eğer süreç iyi giderse, savunmalarını gevşetmeye başlayacak, bu duygular yüzeye çıkacak ve kaçırdığı şeyler için yas tutarak daha fazla farkındalık kazanacak ve duygularını daha iyi kontrol edebilecekti. Sally, bunu yapabileceğinden emin olmadığını söyledi ama denemeye istekliydi.

    İlk birkaç ay, çocuklarla ilgili sorunları çözmekle geçti. Sally’nin ergenlik çağındaki kızının bağımsızlık ihtiyacını anlamasına yardımcı oldum. Ona, kızına fazla şey yaptığında bunun minnettarlıkla karşılanmadığını, aksine, kızının kendi hayatı üzerinde özerklik kazanma ve ustalaşma ihtiyacını engellediğini açıkladım. Zorlanarak da olsa, aşırı kontrol etme ve aşırı koruyucu tutumlarını azaltmaya başladı. Sally ile terapi yapmaktan keyif alıyordum, ancak zamanla bu aşamanın ötesine geçerek daha derin konulara ulaşabileceğimizi umuyordum. Bana ihtiyacı olan testleri geçmemi sağladı; yargılayıcı olmamam ve onun davranışlarının çocukları ve eşi üzerindeki etkisini anlamasına yardımcı olmam, güven oluşturdu. Ebeveynlik hatalarını görmeye ve düzeltmeye açıktı; ev hayatındaki iyileşmelere dair haberleriyle beni memnun ederek seanslar arasında büyük bir çaba sarf etti. İçgörülüydü ve davranışlarının altında yatan motivasyonları yalnızca benim önerilerime dayanarak değil, kendi farkındalığıyla kavrama konusunda hızlıydı. Ona, yalnızca kendisi talep ettiğinde ve önce onu, durumu kendi başına düşünmesi için teşvik ettikten sonra tavsiyelerde bulunuyordum. Eğer anlattığı bir durumda önemli bir noktayı gözden kaçırdığını fark edersek, bunu ona açıklıyordum.

    Örneğin, Sally kızının sabahları zamanında kalkmamasından büyük bir şikâyetle bahsetti. Kızının uyanmasını sağlamak için sabahları odasına altı defaya kadar çıkmak zorunda kaldığını ve bundan bıktığını söyledi. Ona bu stratejinin asla başarılı olamayacağını nazikçe belirttim. Aslında kızını, kalkmamak konusunda teşvik ettiğini ona açıkladım. “Neden ona bir çalar saat alıp kendi kendine uyanma ve okula hazırlanma sorumluluğunu ona bırakmıyorsun?” diye sordum. Sally, bu basit çözümün işe yaramasına hayret etti. Bunun sonucunda, diğer bazı aşırı destekleyici davranışlarını da sorgulamaya başladı.

    Yaklaşık altı ay sonra, Sally’nin seanslarına daha erken geldiğini ve bekleme odasında biraz vakit geçirmenin keyfini çıkardığını fark ettim. Kapıyı açıp onu içeri aldığımda, bana gülümsedi ve seansa başlamanın ona rahatlık ve huzur verdiğini hissettim. Daha büyük bir şey yaşanıyordu. Evdeki “yangınlar” artık kontrol altına alındıkça, yavaş yavaş çocukluğundan bahsetmeye başladı. Kendine acımaması, onu sevmemi ve acısını hissetmemi kolaylaştırıyordu, ancak aynı zamanda, acı verici duygular üzerinde durmasını engelleyen “hadi devam edelim” tavrını da körüklüyordu. Geçmişe takılıp kalmak yerine, kendini toparlamaya inanıyordu. Onun azmine hayran kaldım, özellikle de hâlâ annesini sevme becerisine. Onu görmeye devam ediyordu ama mesafeyi koruyordu. Annesinin zihinsel olarak hasta olduğunu ve daha fazlasını yapacak kapasitede olmadığını bildiğini söyledi. Ona kızabilirdi, ama bu kadar zarar görmüş birine nasıl nefret besleyebilirdi ki? İçten içe, kendisi için daha fazla şefkat duymaya ve annesine karşı biraz daha az hoşgörülü olmaya ihtiyacı olduğunu hissediyordum. Ancak bu tutumların onu bir şekilde ayakta tuttuğunu da biliyordum.

    Onun daha derin duygulara ulaşmasını neyin kolaylaştırabileceğini merak ederken, kader devreye girdi. Terapinin ilk yılının sonlarına doğru, yakın bir arkadaşına terminal kanser teşhisi kondu. Bu durum onun için çok üzücüydü, ancak aynı zamanda kendini bırakmasının da tetikleyicisi oldu. Kendisi için hissetmeye cesaret edemediği, çünkü çok korkutucu ve kendine acıma gibi görünen üzüntüyü, arkadaşını kaybetme ihtimali karşısında hissedebildi.

    Bana haberi ilk verdiğinde sadece, “Bu gerçekten berbat,” dedi. Ancak yüzündeki derin üzüntüyü gördüm ve ona bunu söyledim. Aslında, Sally ne zaman alaycı mizahını kullansa -bazen gerçekten komik olup beni güldürse bile- her zaman duygusal dili kullanmaya çalıştım ve yüzündeki ifadeyi fark ederek dile getirdim.

    Arkadaşının hastalığıyla yüzleşen Sally, yas tutmaya başladı ve ilk kez hem seanslarda hem de seans dışında ağladı. Aynı zamanda daha düşünceli ve içine kapanık hale geldi, sürekli hareket halinde olma alışkanlığını bıraktı. Aslında, eş ve ebeveyn olarak yapması gerekenlerin asgarisini yerine getiriyordu. Bunun korkutucu olduğunu, ancak garip bir şekilde iyi hissettirdiğini söyledi. Ona ne oluyordu? Bu normal miydi, yoksa giderek içine kapanarak kimseyi görmek ya da yataktan çıkmak istemeyecek hale mi gelecekti? Çocukları okula gittikten sonra evde boş boş oturmak ya da kestirmek gerçekten kabul edilebilir miydi? Neden kimseyle görüşmek istemiyordu? Yoksa giderek kötüleşiyor muydu?

    Ona sezgilerinin ne söylediğini sordum ve bunun garip ama iyi hissettirdiğini, ayrıca sonsuza kadar sürmeyeceğini düşündüğünü söyledi. Ona haklı olduğunu belirttim ve regresyonun terapötik faydasını açıkladım. Sally, hem gerçekten ilerleme kaydediyor olmaktan hem de deneyimlediği şeyi anladığımı ve kabul ettiğimi bilmekten dolayı rahatladı. Oldukça zeki, sözel becerileri güçlü, içgörülü ve iyi bir mizah anlayışına sahip biri olarak seansları her zaman hızla geçiyordu. Ancak kısa bir süre sonra, seanslarının adeta uçup gittiğini fark etti ve bunu dile getirdi. Ben de aynı şekilde deneyimliyordum. Sally’nin mizahı, krizleri ve stratejileri olmadan, tamamen savunmasız bir halde olması, onunla birlikte olmayı keyifli hale getiriyordu. Sessizce yaptığı konuşmalarda ve hüznünde ikimiz de bir tür huzur hissediyorduk. Diğer bazı terapilerde olduğu gibi dramatik anlar ya da büyük aydınlanmalar yaşanmadı. Sally, konuşmalarının sanki önemli bir şey hakkında olmadığını ama yine de her seans sonrası kendini daha iyi hissettiğini söyledi. Gerçekten verimli bir süreç geçirip geçirmediğini sordu. Onu anladığımı söyledim ve şakayla karışık, seanslarının bana Seinfeld dizisini hatırlattığını söyledim -dışarıdan bakıldığında hiçbir şey hakkında gibi görünse de aslında her şey hakkında olduğunu belirttim. Sally güldü ve benimle aynı fikirde olduğunu söyledi.

    Sally’nin benimle yaşadığı regresyon, Balint’in tanımladığı benign ya da terapötik regresyon tanımına kolayca uyar. Özetlemek gerekirse, başlangıçta olmasa da zamanla güven duydu, çok az talepte bulundu, derin acıyı deneyimlemeye istekli oldu ve bunun değerini fark etti. Sonunda, acısını ifade edebildi ve bu acıyı daha fazla içgörü ve bütünleşme için kullandı. Duygularıyla daha fazla temas kurdukça, dışavurumcu tepkileri de azaldı.

    Sally, regresyonunu yönetebilme konusunda birkaç önemli faktöre sahipti. İlk olarak, sağlıklı bir hak ediş duygusundan yoksundu. Başkalarından beklentileri genellikle çok düşük olup, yüksek taleplerde bulunmaktan ziyade, acı çekmeye alışkındı ve bunu olgunlukla karşılıyordu. İkinci olarak, çocukları ve bir evi yönetme sorumluluğu vardı; bu da belirli bir ego işlevselliğini ve gerçeklikle temasını korumasını sağlıyordu. (Zaten toplumsal olarak izole, işsiz ya da günlük yaşama anlamlı bir katılım beklentisi olmayan birinin regresyonunu kolaylaştırırken dikkatli olunmalıdır.) Üçüncü olarak, terapötik sınırları korudum, bu da onun terapötik regresyonunu güvenli bir şekilde deneyimlemesine yardımcı oldu.

    Örneğin, bir noktada Sally’nin bir arkadaşı benden terapi almak isteyip istemediğini sormuş ve Sally de bunu bana aktarmıştı. Ona, danışanlarımın arkadaşlarını, aile üyelerini veya yakın tanıdıklarını görmediğimi, ancak arkadaşını başka bir terapiste yönlendirmekten memnuniyet duyacağımı söyledim. Sally bu yanıtı büyük bir rahatlama ile karşıladı ve bunun mantıklı olduğunu belirtti. Ayrıca, bazı seansları hızla geçiyor ve o anki duygusal çekim nedeniyle, eğer bir sonraki saatim boşsa, seansı uzatma isteği duyuyordum. Ancak kariyerimin başlarında, bunu ne kadar istesem de iyi sonuç vermediğini öğrenmiştim. Seansları uzatmak, danışanın anlık tatmin yaşamasına ve kendisini özel hissetmesine neden olduğu için insancıl ve cömert bir davranış gibi görünebilir, ancak genellikle kötü bir fikirdir. Genç bir terapistken bunu birkaç kez yaptığımda, danışanlarımın bu ekstra sürenin her zaman sunulmamasından dolayı haklı olarak kafalarının karıştığını, incindiklerini ve öfkelendiklerini fark ettim. Ayrıca, seans uzatmaları, aşk ve bağımlılık içinde olan bir danışan için aşırı uyarıcı olabilir. Eğer terapist seans süresini esnetmeye razı oluyorsa, başka hangi sınırları esnetmeye istekli olabilir?

    Ayrıca, seansları uzatmak, danışanın bilinçdışı olarak seansın sonunda duygusal olarak çözülmesine ve bu ekstra süreyi “hak etmek” için çaba göstermesine yol açabilir. Bence terapistin, regrese olmuş danışanına zorlayıcı bir seansın sonunda kendini toparlaması için yardımcı olması gerekir; hatta bunun için seans bitmeden 5 dakika önce danışanı bilgilendirmek gerekebilir. Nitekim, birçok danışanım benden bunu yapmamı istedi, çünkü yoğun duygular içinde zamanın nasıl geçtiğini takip etmenin onlar için zor olduğunu ifade ettiler. Bu, bana mantıklı gelen bir talep ve seansların sonunda toparlanmayı kolaylaştırarak, seans süresinin yalnızca birkaç dakika aşılmasını sağlamak açısından da oldukça etkili oldu.1

    (1Danışanlarımı art arda seanslara almıyorum, böylece gerekirse bir düşüncelerini tamamlamaları veya duygularını toparlamaları için fazladan bir-iki dakika ayırabiliyorum. Seanslara zamanında başlamaya ve bitirmeye özen gösteriyorum, ancak yalnızca gerçekten gerekliyse bu ek dakikaları kullanıyorum. Seans sürem 50 dakikadır, geriye kalan 10 dakikayı notlarımı yazmak ve telefonlara geri dönüş yapmak için ayırıyorum.)

    Sally oldukça çekingen olduğu ve talepkâr olmadığı için seanslar dışında beni aramadı, ancak regrese olan danışanların çoğu bunu yapar [ararlar]. Ben bunu izin verilen bir alan olarak görsem de teşvik etmem. Telefon görüşmelerini yaklaşık 10 dakika ile sınırlandırıyorum ve danışanlarıma bunun benim politikam olduğunu, çünkü plansız bir telefon seansının yüz yüze bir seansla aynı olmadığını ve kontrolden çıkma potansiyeline sahip olduğunu açıklıyorum. Eğer danışan büyük bir sıkıntı içindeyse, onu ek bir seansa gelmeye teşvik ederim ve gerçekten gerekli olduğunda bu ek seansı ayarlamak için elimden geleni yaparım. İlginç bir şekilde, bu teklif genellikle bir turnusol kâğıdı görevi görür: Telefonda az önce hıçkırarak ağlayan danışan bir dakika içinde, “Ah, hayır, yarın gelemem. İşte çok meşgulüm,” diyebilir. Bunu manipülasyon olarak değil, insan doğasının bir parçası olarak görüyorum. Hepimiz acı çektiğimizde bir miktar rahatlama isteriz. Ancak danışan gerçekten sürekli bir sıkıntı içindeyse, genellikle bir seansa gelmek için zaman yaratabilir.

    TERAPÖTİK OLMAYAN REGRESYON

    Terapi açısından yararlı olmayan regresyon (nontherapeutic regression), genellikle güvensiz bağlanma örüntülerine sahip ve duygulanım düzenleme becerileri yetersiz olan danışanlarda görülür. Bu tür regresyon, danışanın istikrarsız egosu (unstable ego) nedeniyle kendiliğinden ortaya çıkabilse de, sıklıkla terapistin sınır koymada yaşadığı zorluklar ve/veya danışanın yoğun duygusal deneyimine karşı terapistin hissettiği korku ve kafa karışıklığı dolayısıyla daha da kötüleşir. Danışana aşırı güvence vermek ve onu yatıştırmaya çalışmak da bu tür regresyonun sürmesine neden olur. İşlevsiz terapist-danışan bağlanmasının temel özellikleri şunlardır:

    1. Tekrar tekrar kopan bir terapötik ilişki ve aşırı bağımlı bir danışan: Danışan, terapiste güvenmekte zorlanır ve seanslar arasında bağlantıyı sürdüremez.
    2. Keşif için kullanılmayan, düzensiz duygusal deneyimler: Danışan, ortaya çıkan duyguları yeni içgörüler geliştirmek için kullanamaz; bunun yerine, yoğun acıya karşı fobik bir tepki gösterebilir ve huzursuz hale gelebilir.
    3. Terapist ile çatışmaları çözmede zorluk yaşayan, içgörüden çok rahatlatılmaya odaklanan bir danışan: Danışan, içgörü kazanmaktan ziyade yatıştırılmaya yönelik taleplerini artırabilir ve terapistten daha fazla duygusal destek istemeye başlayabilir.
    4. Duygusal krizler ve terapistin desteğiyle bile duygularını düzenleyememe: Danışan, yoğun duygusal patlamalar yaşar ve kendi duygu durumunu düzenleme konusunda ciddi zorluklar çeker.
    5. Terapistin onu yatıştırma veya kurtarma beklentisini karşılamaması durumunda kendine zarar verme tehditleri: Danışan, kaygılı bağlanma biçimi dayanılmaz hale geldiğinde bu tehditleri gerçekleştirebilir.

    Birçok terapist, acı çeken danışanlarına yönelik yatıştırıcı jestlerle farkında olmadan terapötik olmayan bir regresyon biçimini teşvik eder. Danışan, ek seanslar, sık veya uzun telefon görüşmeleri, terapiste dair kişisel bilgiler, ücret indirimi veya fiziksel temas talep edebilir. Terapistler, genellikle küçük taleplerle (örneğin, bir telefon görüşmesi istemek) başlayan bu süreci farkında olmadan destekleyebilirler. Ancak, giderek artan talepler çoğu zaman ne yapacağını bilememekten veya danışanın kendine zarar verme tehditlerini gerçekleştirme ihtimalinden korkulduğu için karşılanmaya devam edilir.

    Danışanın derin bir umutsuzluk içinde olduğu ve genellikle terapistin yeterince çaba göstermediğine dair sert şikayetlerle bu durumu dile getirdiği anlarda, terapist, çocukluk kökenli bir kurtarılma veya sevgiyle iyileşme talebine boyun eğme eğiliminde olabilir. Gabbard (1996b) ve Celenza (2007), bu tür senaryoların en sık rastlanan cinsel sınır ihlallerine yol açan durumlar olduğunu belirtmişlerdir. Balint (1968), regrese olmuş danışanı tedavi ederken, terapistin danışanın bitmek bilmeyen ıstırabına kapılıp, sonunda ona gereksiz acılar yaşatılmayacak bir ortam yaratma sorumluluğunu üstlenme tuzağına düşebileceğini ifade eder. Ancak, Balint’e göre bu yaklaşım ne kadar övgüye değer görünse de, deneyimler bunun nadiren işe yaradığını göstermektedir (s. 111).

    Sandor Ferenczi’nin (1932/1988) kötü huylu (malignant) regresyonla ilgili klasik vaka örneği, Amerikalı psikoterapist Elizabeth Severn (kod adıyla “RN”) ile yaptığı çalışmada görülebilir. Ferenczi, artık ünlü hale gelen deneylerini bu vakada uygulamış ve danışanın taleplerine büyük ölçüde boyun eğmiştir. Bu talepler arasında, kendisini “çok zayıf” hissettiği günlerde seansların onun evinde yapılması ve her seans dönüşümlü olarak divanda yer değiştirilmesini içeren, Ferenczi’nin “karşılıklı analiz” (mutual analysis) olarak adlandırdığı uygulama da bulunuyordu. (Daha fazla tartışma için bkz. Ragen & Aron, 1993; Fortune, 1993). Ancak, bu tür ayrıcalıklar ve sınır ihlalleri devam ettikçe, RN iyileşmek yerine daha da kötüleşti. Seans ilerledikçe dekompanse olmaya devam etti ve Ferenczi’den taleplerini artırdı. Ferenczi, başlangıçtaki duygusal erişilebilirliği ve derin empatisinin terapötik olduğuna inanıyordu; bu, danışanın geçmişte hiç hissetmediği kadar derin duygular hissetmesini sağlamıştı. Ancak terapi ilerledikçe neden kötüleştiğini açıklamakta zorlanıyordu.

    Bu vakayı başka bir yerde (Maroda, 1998a) ayrıntılı olarak ele alıyorum, ancak Ferenczi’nin RN ile yaptığı deneylerden ortaya çıkan en önemli gerçek muhtemelen, danışana karşı giderek artan bir öfke duyduğu bir dönemde onu yatıştırdığını kabul etmesidir.

    MESAİ DIŞI TELEFON GÖRÜŞMELERİ

    Meslek hayatımın başlarında, danışanlardan gelen telefon aramalarına aşırı empatik bir şekilde yanıt veriyordum ve bu yaklaşım genellikle onların daha derin bir acıya sürüklenmesine neden oluyordu. Seanslar sırasında yüksek düzeyde empati göstermenin oldukça etkili olduğunu gözlemlemiştim ve aynı yöntemi, telefonla bana ulaşan sıkıntılı danışanlara da uygulamak gerektiğini düşünüyordum. Bu telefon görüşmeleri genellikle uzun sürüyordu (bazen bir saate kadar uzayabiliyordu) ve danışanlar için hem doğal olarak tatmin edici hem de ücretsiz bir destek kaynağı haline geliyordu. Ancak, zaman içinde bu yöntemin sürdürülebilir olmadığını fark ettim. Özellikle, yoğun telefon görüşmeleri nedeniyle bana ulaşamayan ya da müsait olmadığım zamanlarda yalnızca birkaç dakika konuşabildiğim danışanlar, sıklıkla kendilerini üzgün, hayal kırıklığına uğramış ve öfkeli hissediyorlardı. Terapötik süreçte sınırların net bir şekilde çizilmesi gerektiğini kavramam zaman aldı. Bu süreçte herhangi bir eğitim ya da süpervizyon almamıştım ve telefon görüşmelerini nasıl yönetmem gerektiğini deneme-yanılma yoluyla öğrenmek zorunda kaldım. Sonuç olarak, yalnızca seanslar içinde etkili olan bir yöntemin, seans dışındaki iletişimde aynı şekilde etkili olmayabileceğini anlamış oldum. Bu farkındalık, telefonla danışanlarla yapılan görüşmelerin süresini ve sıklığını sınırlandırmam gerektiğini öğretti. Telefon görüşmelerinin terapötik bir çerçevede ele alınması gerektiğini fark ettiğimde, bu durumu danışanlarla açıkça konuşmaya başladım. Ancak, danışanlarımın bana ulaşamadıklarında ya da başka sorumluluklarım nedeniyle yalnızca birkaç dakika konuşabildiğimizde kafalarının karıştığını, incindiklerini ve öfkelendiklerini tekrar tekrar deneyimledikten sonra, bu yaklaşımın uzun vadede işe yaramadığını fark ettim. Danışanların bağımsızlıklarını desteklemek ve terapi sürecini sağlıklı sınırlar içinde sürdürmek adına, telefon görüşmelerini kısa ve yapılandırılmış hale getirmeyi tercih ettim.

    Telefon görüşmelerinin en aza indirilmesi ve teşvik edilmemesi gerektiğini fark ettikten sonra, regresyona giren danışanlarla yürüttüğüm terapiler çok daha sorunsuz ilerledi. Onlara sıkıntı verici duygularını yönetmelerine yardımcı olmayı amaçlayan on dakikalık kısa görüşmeler yapabilirdim ve bunu tutarlı bir şekilde sağlayabilirdim, ancak bu görüşmelerin seanslarda elde ettikleri deneyimle aynı olmadığını açıkça belirttim. Seanslara kıyasla daha az tatmin edici hale gelen telefon görüşmeleri, hem benim hem de danışanlarım için (ve tabii ki ailem ve arkadaşlarım için de) daha seyrek ve yönetilebilir oldu.

    Telefon görüşmeleriyle ilgili davranışımı değiştirmeye karar verdiğimde, bunu bana sıkça telefon eden danışanlarıma açıkça söyledim ve neden böyle bir değişiklik yaptığımı açıkladım. Bazıları bu durumdan pek memnun olmadı, ancak bunun asıl nedeni, kendileri için tatmin edici olan bir şeyden vazgeçmek zorunda kalmalarıydı. Neredeyse hepsi, telefon görüşmelerinin tutarsız olduğu için sürekli faydalı olmadığını kabul etti ve bu değişikliği kabullendi. Ayrıca, önceki politikamın kendilerine verdiği olası zararların sorumluluğunu tamamen üstlendim. Bazı danışanlar için, yanlış bir şey yapmadıklarını ve bu değişikliğin bir ceza değil, daha tutarlı ve etkili bir terapi sunma çabamın bir parçası olduğunu özellikle vurgulamam gerekti.

    Yeni danışanlar sıkıntılı hissettiklerinde beni arayıp arayamayacaklarını sorduklarında, en baştan itibaren telefon görüşmelerini minimumda tuttuğumu ve hafta içi ile hafta sonları hangi saatlerde mesajları kontrol ettiğimi açıkça belirtirim. Bunun dışında, acil bir durum olması halinde 24 saat hizmet veren bir yardım hattını kullanmaları veya acil servise gitmeleri gerektiğini söylerim. Genç bir terapist olarak danışanlarımın gerçekten bana ihtiyaç duyduğuna kendimi inandırmışken, zamanla, en çok regresyon gösteren ve en zor durumdaki danışanların bile minimum telefon iletişimiyle idare edebildiğini görmek beni şaşırttı. (Şimdi e-posta konusu da gündeme geldiği için, danışanlarıma bana e-posta gönderebileceklerini, ancak e-postalara yanıt vermediğimi, yalnızca aldığımı bildiriyorum. Daha acil bir durum varsa beni aramaları gerektiğini belirtiyorum. Bana gönderilen tüm e-postaları okuyorum, yazdırıyorum, bir sonraki seansta yanıtlıyorum ve dosyaya ekliyorum.) Danışanlarımızın bize duyduğu ihtiyacın, bizim onlara duyduğumuz ihtiyaçla orantılı olduğuna inanıyorum. Bu nedenle, kendi kişisel meseleleriyle (örneğin, ihtiyaç duyulma arzusu) hâlâ uğraşan yeni bir terapistin bu tür katı sınırları koyması zor olabilir. Ancak bunu, yeni terapistlerin ulaşmaya çalışabileceği bir hedef olarak ve kişisel zamanlarında uzun, tatmin edici telefon görüşmeleri yapmanın doğurabileceği risklere dikkat çekmek amacıyla dile getiriyorum. Bu tür bir ilgiyi sürekli sunmak hem pratikte mümkün değildir hem de birçok danışan için bu, derinlemesine kişisel, hatta romantik bir deneyim haline gelebilir. Üstelik, eğer bu görüşmeler için ücret alınmazsa, tıpkı bir yüz yüze seanstan ücret alınmaması gibi, danışanın zihninde şu sorular belirir: “Terapist suçluluk mu hissediyor?”, “Terapist bu ilişkiye kişisel olarak fazla mı yatırım yapıyor?”, “Terapist kendini yetersiz mi hissediyor?”, “Benim için özel bir durum mu var?”

    Tüm bu faktörler, danışan regresyon göstermese bile telefon iletişimi sırasında devreye girer. Ancak, daha önce tanımlandığı gibi, sık sık arama yapan danışanların çoğu regresyon halindedir ve bu sebeple seans dışındaki bu temaslara daha fazla anlam yükleme eğilimindedirler. Buna bir de yorgun bir terapisti eklediğinizde, akşam saatlerinde yapılan telefon görüşmelerinin sınırları bulanıklaştırma olasılığı artar. Telefon görüşmelerinde sınırları korumak, terapi seansları sırasında olduğu kadar hayati öneme sahiptir ve başlangıçta terapistin ekstra farkındalık ve dikkat göstermesini gerektirebilir.

    TERAPÖTİK OLMAYAN REGRESYONUN BİR ÖRNEĞİ

    Terapötik olmayan regresyon vakasını tanımlamak, daha önce bahsedilen terapötik regresyon vakasını (Sally) anlatmaktan daha zordur. Bunun birkaç nedeni vardır; en önemlisi, dürüst bir terapistin, terapötik olmayan bir ortamın oluşmasına ve/veya sürdürülmesine büyük ölçüde katkıda bulunduğunu kabul etmesi gerektiğidir. Bu durumla karşılaşan herhangi bir terapistin ilk adımı kendine şu soruyu sormak olmalıdır: “Şu anda ne yapıyorum ya da geçmişte ne yaptım ki bu tür bir regresyonu teşvik ettim?” Hepimiz zaman zaman regresyon gösteren danışanlarımızın terapötik olmayan bir şekilde bu duruma girip çıktığına tanık olmuşuzdur. Ancak yalnızca bu konumda sıkışıp kalan danışanların tedavileri nihayetinde olumsuz sonuçlanır. Bu tür bir sonucu konuşmak her terapist için, benim için de, zordur.

    Daha önce (1999) uzun uzun yazdığım bir danışanımı burada sunmak istiyorum. Bugün bile onun tedavi edilebilir olup olmadığını bilmiyorum. Ancak bildiğim şey, benimle olan terapinin hem onun hem de benim için tatmin edici olmayan bir şekilde sona erdiğidir. Önceki kitabımda ona Susan adını vermiştim, bu yüzden burada da aynı takma adla devam edeceğim. Kısaca, Susan son derece zor bir danışandı -belki de şimdiye kadar çalıştığım en zorlu vakaydı. Önceki terapistiyle cinsel ilişkiye girmiş ve daha sonra terapiste karşı açık bir küçümseme ifadesiyle ilişkiyi sonlandırmıştı. Kendini mağdur olarak sunmak yerine tam tersini yapıyordu. Ona göre terapisti kendisine layık değildi ve bunu fark ettiğinde ilişkiyi bitirdi. Susan’ın çocukluk dönemi duygusal ve fiziksel istismar ile geçmişti ve aleksitimikti (öfke dışında herhangi bir güçlü duyguyu ifade edemiyor ve çok az içgörüye sahipti). Dışarıdan bakıldığında oldukça kontrollü ve “düzenli” bir görüntü sergiliyordu -öyle ki en son görüştüğü terapist, sadece birkaç seansın ardından ona terapiye ihtiyacı olmadığını söyleyerek süreci sonlandırmıştı.

    Susan’ın bana gelmesine neden olan etken, onu çalışamaz ve sürdürülebilir bir ilişki kuramaz hale getiren ağır bir depresyondu. Birkaç arkadaşı vardı, ancak bana geldiğinde ne bir partneri ne de bir işi vardı. Bu yönlendirmeyi kabul ettim çünkü bir terapist arkadaşım tarafından önerilmişti ve o sırada iki danışanımla süreci yeni tamamlamıştım, dolayısıyla boş saatlerim vardı. Ancak en başından beri Susan’ı tedavi etme konusunda karışık duygularım vardı ve bunlara daha fazla dikkat etmeliydim. Susan’ın yalnızca bir travma geçmişine sahip olması değil, aynı zamanda güç odaklı olması, içgörüden yoksun olması ve bilinçli olarak derin duygular hissedememesi, onu tedaviye kabul ederken daha temkinli olmam gerektiğini gösteriyordu. Ve kesinlikle, onu haftada ikiden fazla görmemem gerektiğine dair bir işaret olmalıydı.

    Başlangıçta onu haftada iki kez görüyordum, ancak bana bir mirasla geçindiğini ve çalışmaya ara verdiği bu zamanı en iyi şekilde değerlendirmek istediğini söyledi. Psikanaliz hakkında okumalar yaptığını ve “gerçek olanı” deneyimlemek istediğini belirtti. Danışanlarımdan sıkça duymadığım bu sözler beni heyecanlandırdı ve Susan’ı analiz etme olasılığı beni cezbetti. Psikanalizde eski bir kural, danışanın kaç seans istediği ve üretken bir şekilde kaç seansa dayanabileceği konusunda söylediklerini takip etmektir. Geçmişte bu yönerge benim için her zaman işe yaramıştı (ki sanırım bu, burada sunduğum yönergeler de dahil olmak üzere, her kuralın istisnaları olabileceğinin bir göstergesidir). Çoğu danışanımın haftada iki veya üç kez gelmesi nedeniyle, bir danışanı haftada dört kez görmek fikri beni ayrıca heyecanlandırmıştı.

    Kısa bir süre içinde Susan’ın analizinde işler ters gitmeye başladı. Divanı kullanmak istedi, ancak hızla dekompansasyon belirtileri göstermeye başladı. Seansları bittiğinde ayrılmak istemiyor, genellikle öfkeyle kapıyı çarparak çıkıyordu. Onu rahatlatmaya ve acısını deneyimlemesine yardımcı olmaya çalıştığımda, bazen gerçeklikten kopuyordu; ona göre ben sadece acısını anlamasına yardımcı olmuyordum, doğrudan ona acı çektiriyordum. Susan için önemli olan, benim sadece çocukluk deneyimlerini sormam değildi; eğer birinin yanında acı hissediyorsa, o kişi doğrudan ona acı veriyor demekti. Daha sakin anlarımızda bu konuyu konuşuyorduk ve ben ona, eğer bu çıkmazdan kurtulamazsak, bu terapinin işe yaramayacağını söylüyordum. Bana, entelektüel düzeyde bunun farkında olduğunu, aslında benim ona zarar vermediğimi bildiğini, ancak o an içinde bunu kaybettiğini söylüyordu. Sabırlı olmamı, zamanla bu durumun düzeleceğini söylüyordu. Ben de sabırlı olmaya çalıştım.

    Bu arada, Susan sık sık beni aramaya başladı; hatta yalnızca acil durumlar için ve belirli saatler içinde kullanabileceğini açıkça belirttiğim ev telefonumu bile kullanıyordu. Belirlediğim saat sınırına uyuyordu, ancak bir keresinde sağlık sigortasıyla ilgili bir konuyu konuşmak için ev telefonumu aradı. O sırada mutfaktaydım ve yanımda misafirlerim vardı. Susan’a kısa bir şekilde konuşamayacağımı ve bu konuyu pazartesi günkü seansında ele alacağımızı söyledim. Pazartesi geldiğinde ona ev telefonumu bu amaçla kullanmaması gerektiğini söyledim. Ancak Susan buna katılmadı ve bana ulaşamamasından dolayı öfkeli olduğunu belirtti. Onunla mantıklı bir şekilde konuşmaya çalıştım, ancak bir noktada fark ettim ki, Susan aslında regresif bir durumda ve bana ihtiyacı olan bir çocuk zihniyetiyle konuşuyordu.

    Bu durumun farkına vardığımda, onu eğitmeye çalışmayı bıraktım ve doğrudan, evimde ne zaman ve hangi koşullarda telefon kabul edip etmeyeceğimi belirlemenin benim hakkım olduğunu söyledim. Sigorta şirketiyle ilgili meselelerin kesinlikle bu kapsamda olmadığını açıkça belirttim. Susan kurala uydu, ancak bana bunun yanlış ve mantıksız olduğunu düşündüğünü bildirdi. Çatışmalarımızın çoğu, ister açık ister örtük olsun, bir güç mücadelesi şeklinde gelişti ve bunu farklı bir dinamiğe dönüştürmenin bir yolunu asla bulamadım. İkimiz de bir güç mücadelesine girdiğimizi kabul ettiğimizde bile, bu farkındalık pek bir değişiklik yaratmadı. Sonunda her şey, onun istediği ve ihtiyacı olduğunu hissettiği şeyler ile benim vermeye istekli ya da yetenekli olduğum şeyler arasındaki dengeye dayanıyordu.

    Susan ayrıca başka zamanlarda da beni arıyordu, özellikle de klinik çalışma saatlerimin bittiği ve bir sonraki pazartesiye kadar seanslarımın olmadığı perşembe akşamları. Başlangıçta, hafta sonlarının genellikle uzun ve yalnız geçtiği bu döneme geçiş yapmasına yardımcı olmam için kısa bir süre konuşmaya razı oluyordu. Ancak zamanla daha talepkâr hale geldi; telefondan ayrılmak istemiyor ve bana, “Eğer intihar etmeyi düşündüğümü söylersem, benimle konuşmak zorunda değil misin?” gibi sorular yöneltiyordu. Elbette, bu tür bir davranışı hoş karşılamadım.

    Ayrıca, Susan’ın mirasından geriye ne kadar parası kaldığı konusunda beni yanılttığını fark ettim. Bir gün bana, ücreti önemli ölçüde düşürmezsem artık terapiye devam edemeyeceğini söyledi. Şaşkına döndüm ve başlangıçta bana çok farklı bir şey söylediğini hatırlattım. Ancak o, benim yanıldığımı ileri sürdü. En başından beri bu tedaviyi uzun bir süre karşılayamayacağını bildiğini ve bunu bana mutlaka söylemiş olması gerektiğini iddia etti. Oysa böyle bir şey söylememişti ve gerçekten bu konuşmayı unutup unutmadığını ya da bana yalan söyleyip söylemediğini hiçbir zaman kesin olarak bilemedim. Ona, düşürebileceğim en düşük ücretle ancak haftada iki kez görüşebileceğimizi söyledim. Bu durum onu bir süre oldukça öfkelendirdi.

    Ancak, mali durumu onu bir iş bulmaya zorladığı için, çalışma programı terapiye bu sıklıkta bile gelmesini zorlaştırdı. Susan, sık sık işten zamanında çıkmakta zorlanıyor ve erken akşam saatlerindeki seanslarına yetişemiyordu. Bunun üzerine, çoğu terapist gibi daha uzun saatler çalışmadığım için bana öfkelendi. Sonunda, bencil olduğuma ve ona ihtiyacı olanı vermeye istekli olmadığıma karar verdi.

    Bu vakada çok daha fazla detay vardı, ancak Susan’ın klinik durumu o kadar karmaşıktı ki, başlı başına bir kitap konusu olabilirdi. Burada vurgulamak istediğim nokta, Susan’ın regresyonunun hızla terapötik olmaktan çıkıp kalıcı olarak terapötik olmayan bir hale gelmesi ve sonunda karşılıklı olarak kararlaştırılan ancak tatmin edici olmayan bir sonlandırmaya yol açmasıdır. Baştan beri Susan, benim sevgilisi olmamı istiyordu; daha uzun seanslar, daha düşük ücretler, daha sık telefon görüşmeleri ve daha uygun seans saatleri talep ediyordu. Ancak en çok istediği şey, onu kollarıma alıp sallamam, yani fiziksel bir bakım ve şefkat sunmamdı. Bu taleplerinin hiçbirine karşılık vermemem, onu öfkelendirdi ve benim hatalı, onun ise haklı olduğuna dair inancını pekiştirdi.

    Benim açımdan, Susan’la çalışırken çoğu zaman kendimi fedakârlık yapıyormuş gibi hissediyordum. Ona yardımcı olmak için çok çaba harcadım. Yorgun ve tükenmiş olduğum zamanlarda bile onun telefonlarını yanıtladım. Onun adına üzülüyordum, ancak çoğu zaman kendisini sevmiyordum. Sürekli olarak bana karşı baştan çıkarıcı bir tavır içindeydi ve bu, gerçek bir duygusal alışverişin önünde bir engel oluşturuyordu. Seans içinde ya da dışında benimle fiziksel temas kurma takıntısı -ister annesel bir dokunuş, ister cinsel bir temas olsun- beni giderek rahatsız etmeye başladı. Başlangıçta, onu bu fikrinden vazgeçirmeyi başaramadığım için hayal kırıklığına uğradım. Ancak zamanla, bu durum beni öfkelendirmeye, moralimi bozmaya ve hatta depresif hissettirmeye başladı.

    Bir noktada, yanına oturup ağlarken elini tutmayı kabul ettim. Ancak o, bu durumu bir adım ileri taşıyarak başını omzuma koydu. O an büyük bir hata yaptığımı fark ettim ve nazikçe kendimi geri çektim. Bir sonraki seansta neşeliydi ve bunun ne kadar harika bir deneyim olduğunu anlattı. Ancak bana, bu süreci daha rahat yönetmem gerektiğini söyledi. Bir dahaki sefere daha fazla gevşemem gerektiğini belirtti. Benden gelen gerginliği ve çekingenliği hissettiğini, eğer bu süreç işe yarayacaksa benim de kendimi daha fazla bırakmam gerektiğini ifade etti. (O anda, bu sözlerin daha deneyimli bir sevgilinin daha az deneyimli birine verdiği talimatlara ne kadar benzediğini düşündüm.)

    Ona bir hata yaptığımı ve bunun için özür dilediğimi söyledim. Bir sonraki seferin olmayacağını, istediği düzeyde fiziksel teması sağlayamayacağımı belirttim. Beklendiği gibi, bu onu öfkelendirdi.

    Susan hakkında yazarken, onu tedavi ederken hissettiğim tüm duygular beni adeta yeniden sarıyor. Kendimi savunmaya geçerken buluyorum -her şeyin ne kadar zor olduğu ve nasıl sona erdiği konusunda onu suçlamak istiyorum. Ancak aynı zamanda, zorlayıcı ilişkimize benim de katkıda bulunduğumu biliyorum. Susan’a karşı kendimi savunmasız bırakmak benim için zordu, çünkü onun yanında kendimi güvende hissetmiyordum. Terapide genellikle göz ardı edilen konulardan biri de, tıpkı danışan gibi, terapistin de belirli bir güvenlik hissine ihtiyaç duyduğudur.

    Diğer danışanlarla çalışırken, davranışlarıma yönelik bir eleştiri veya yüzleşme geldiğinde ilk tepkim savunmaya geçmek olabilir. Bunun insan doğasının bir parçası olduğunu düşünüyorum. Ancak, içimde bir tür rahatsızlık hissedip hissetmediğime dikkat ederim -eğer içten içe bir sıkıntı duyuyorsam, muhtemelen danışanımın söylediği şeyde doğruluk payı vardır. Kendime gevşememi, dinlememi ve eğer gerçekten hata yaptıysam bunu kabul etmem gerektiğini hatırlatırım. Mükemmel olmaya çalışmayı bırakıp, danışanın bana nasıl hata yaptığımı veya onu nasıl incittiğimi anlatmasını, terapötik olarak son derece değerli bir an olarak görmeye çalışırım. Bu, çoğu ebeveynin yapmadığı bir şeyi yapma fırsatıdır -narsistik bir yaralanmayı kabul etmek, hatayı kabullenmek ve affedilmeyi istemek.

    Susan ile bu süreci yaşamak benim için zor oldu, çünkü onun talepleri son derece mantıksızdı. Bu durum, zaman zaman bazı danışanlarıma söylediğim bir şeyi hatırlatıyor: Eğer biri, davranışları aşırı uçlarda ve mantıksız olan bir insanla ilişkiye girerse, ilişkinin sonucundan her iki taraf da sorumludur. Ancak, açıkça ve utanmadan mantıksız davranan biriyle ilişki yaşamak, kişinin kendi katkısını değerlendirmesini olağanüstü derecede zorlaştırır. Kendi hatalarını ve zayıf yönlerini anlamak neredeyse imkânsız hale gelir, çünkü karşıdaki kişinin aşırı tepkileri ve cezalandırıcı tutumu, iç gözlem yapmayı engeller. Aşırı cezalandırılma, kişinin kendine dönüp hatalarını sorgulamasını teşvik etmez; tam tersine, savunmacı bir tepki geliştirmesine neden olabilir.

    Ve Susan ile olan sürecim de böyleydi. Terapisini sonlandırdıktan kısa bir süre sonra onu bir çalıştayda sundum. Şehirde beden odaklı terapi yapan bir başka psikologla çalışmaya başlamıştı. Çalıştaydaki terapistlerden biri, Susan’a karşı geliştirdiğim karşı aktarımın onun ilerlemesini engellediğinden emin olduğunu söyledi. Buna ne düşündüğümü sordu. Tek söyleyebildiğim, bunun kesinlikle doğru olması gerektiğiydi ama nasıl olduğunu tam olarak belirleyemediğimdi. Bu durumu terapi sürecinde anlamaya çalıştım ama başarılı olamadım. Onun bana, çocukken hoşlanmadığım bir akrabamı hatırlattığını biliyordum. Onu çekici bulmadığımı da biliyordum ve bunun başından itibaren onun için incitici olduğunu hissediyordum. (Bu, onu tedavi etmemem için bir sebep olabilirdi. Susan’ın, hem benim onu sevdiğimi hem de çekici bulduğumu hissetmeye ihtiyacı vardı, böylece ilişkide kendini daha az savunmasız ve daha güçlü hissedebilirdi. Sanırım onun için en iyi terapist, onu benden daha fazla seven ve onu yeterince çekici bulan ama onun fiziksel temas taleplerini teşvik etmeyecek kadar mesafesini koruyabilen biri olurdu.)

    Ayrıca bazen ona karşı fazla öfkeli olduğumu da biliyordum. Ona zaman zaman sadistik bir şekilde geri bildirimde bulunuyordum -örneğin, bana çekici gelip gelmediğini sorduğunda ilgilenmediğimi açıkça söylemek gibi. Onun derin duygularını ifade edememesinden gereğinden fazla hayal kırıklığı duyuyordum. Sürekli eleştirilmekten ve kötü bir terapist, kötü bir insan olduğumun söylenmesinden nefret ediyordum. Dahası, o dönemde kendimi savunmasız hissediyordum çünkü babam hastaydı ve yakında öleceğini biliyordum.

    Belki de bu kadar çok eleştiriyi kaldıramayacak kadar narsisistik biriyim. Çoğu danışanım beni takdir etmiştir, zaman zaman eleştirseler bile. Oysa Susan, beni sevdiğini söylüyordu ama benim hakkımda ya da terapi sürecimiz hakkında olumlu bir şey söylemesi neredeyse hiç olmuyordu. Belki de bu kadar yoğun olumsuz geri bildirimi kaldırabilecek biri değildim.

    Geriye dönüp baktığımda, muhtemelen Susan’ı tedavi etmemeliydim çünkü daha iyi bir sonuç elde etmek için farklı ne yapabileceğimi hâlâ bilmiyorum. Karşı aktarımımın farkındaydım, bunu meslektaşlarımla tartıştım ve danışanın kendisiyle istişare etme konusundaki kendi tavsiyeme uydum. Yine de, kör noktalarımız ve zayıflıklarımız için her zaman uygun bir çözüm bulamayabiliriz. Bazen, yapabileceklerimiz ve yapamayacaklarımız, tedavi edebileceklerimiz ve edemeyeceklerimiz konusunda kendi sınırlılıklarımızı kabul etmek zorunda kalırız. Bu terapi süreci Susan için bazı önemli olumlu sonuçlar doğurdu -örneğin, fantezi kurma kapasitesini geliştirdi, duygularını daha iyi tanımlayabildi ve tekrar ilişkilere girebilip çalışabilir hale geldi- ancak deneyim, hem onun hem de benim için stresliydi. Muhtemelen başka bir terapist ile daha iyi bir süreç yaşayabilirdi. Ancak, önceki bir terapistiyle cinsel ilişkiye girmiş olması ve iki başka terapist tarafından “artık terapiye ihtiyacı yok” diyerek hızla reddedilmesi göz önüne alındığında, bu konuda kesin bir şey söylemek zor.

    TERAPİST GERİLEME YARATABİLİR Mİ?

    Analitik literatürde regresyonun arzu edilirliği ve kaçınılmazlığı konusunda çok fazla tartışma vardır, ancak bu konuda gerçek bir fikir birliği yoktur. Bazı terapistler regresyonu, özellikle de terapötik regresyonu, yaratabileceklerine inanırlar. Ancak ben her zaman regresyon kapasitesini ve isteğini terapistten çok danışanın bir işlevi olarak gördüm. Kuşkusuz, terapist ve danışan arasında iyi bir ilişki kurulması -örneğin, temel güvenin ve olumlu bir ilişkinin oluşturulması- terapötik regresyon için gerekli bir önkoşuldur. Ancak, yıllar içinde en iyi terapötik ilişkinin bile regresyon için gerekli, ancak yeterli olmadığını gözlemledim. Zihinsel sağlık hizmetlerinin yetersizliği nedeniyle giderek daha fazla varlıklı insanla çalıştıkça, gerçekten derin çalışmalar yapma sıklığımın azaldığını fark ettim. Birçok varlıklı ve başarılı insanın dünyada kendilerini savunmasız hale getirmeyerek varlıklarını sürdürdüğünü gözlemledim. Regrese olmaktan fayda sağlayacak olsalar bile, bunu yapmazlar. Dünyaya uyum sağlama biçimleri bu değildir ve bunu arzu edilebilir bulmazlar. Gerekirse, kendilerini savunmasız ve kontrol dışı hissetmekten kaçınmak için daha az sıklıkla gelirler. Kendi kendini yetiştirmiş bir multimilyoner, bir gün seans sırasında yoğun bir şekilde ağlamaya ve titremeye başladığında şaşkına döndü. Utanmış, belki de aşağılanmıştı. Bir sonraki seansta, “Buraya sadece depresyonum için biraz yardım almaya geldim, sonra da gideceğim. Ağlamak zayıflar içindir,” dedi ve güldü. Ancak, şakasının içinde büyük bir gerçek payı olduğunu biliyordum ve semptomatik rahatlama sağladığında gerçekten de terapiden ayrıldı.

    Terapistler olarak, bir regresyonu yaratmaktan çok, onu önleme konusunda daha fazla güce sahibiz. Aşırı entelektüelleşmek, bir danışan derin duygular ifade ettiğinde fark edilir şekilde geri çekilmek veya gerginleşmek, danışanın gözünden kaçmayacaktır. Bana gelen bir danışan, önceki terapistini on seanstan daha kısa sürede terk ettiğini söyledi. Nedeni, derin bir şekilde ağlamaya başladığında terapistinin ona bir nane şekeri uzatmasıydı. Bu yanlış yönlendirilmiş teselli girişimi onu hem incitmiş hem de öfkelendirmişti ve bu terapistin kendisine yardımcı olamayacağını anlamıştı.

    Son olarak, 1940’lı ve 50’li yıllarda, Amerikan tıbbi psikanaliz modelinin hâkim olduğu döneme ait eski analitik literatür, danışanların terapistlerinin sessizliğine tepki olarak ilkel öfke seviyelerine kadar gerilediği birçok örnek sunmaktadır. Daha önce de belirttiğim gibi, günümüzde çalışan terapistlerin çoğu, kendi kaygılarıyla başa çıkmanın bir yolu olarak fazla konuşma eğiliminde olduğundan, bu tür bir “yoksunluk” öfkesini danışanlarında indüklediklerini sanmıyorum. Ancak, erken dönemde yoksunluk ve ihmal yaşamış danışanların terapistlerinden bekledikleri yanıtı alamadıklarında, bu tür bir öfkenin mikro düzeyde ortaya çıkabileceğini düşünüyorum. O anlarda, çocukluktan gelen bastırılmış öfke oldukça yoğun bir şekilde harekete geçebilir. Bu gibi durumlarda en iyi yanıt, terapistin aktif sözlü katılım göstermesi ve danışanın ihtiyaçlarına odaklanması olacaktır.

    TRAVMATİZE OLMUŞ DANIŞANLARLA REGRESYONDAKİ RİSKLER

    Son yıllarda literatürde, travma mağdurlarının terapi sırasında travmatik olaylarını yeniden yaşamalarının klinik etkinliği konusunda birçok tartışma yaşanmıştır. Bu tartışma, bu kitabın kapsamını aşmakla birlikte, regresyon ve travmatizasyon arasındaki ilişkiye dair önemli bir noktaya değinmek istiyorum. Erken dönemde istismara maruz kalmış danışanların daha kolay gerilediğini ve terapötik olmayan bir şekilde regresyona girme olasılıklarının daha yüksek olduğunu biliyoruz. Nörobilim literatürü de bu sonucu desteklemektedir. Wilkinson (2006), travma mağdurlarının “kindling (tutuşma, yanma)” olarak adlandırılan bir nöronal tepkiye yatkın olduklarını belirtmektedir. Bu durum, içsel uyaranlar tarafından kolayca tetiklenebilen yoğun duygusal tepkiler anlamına gelir ve sonuç olarak, geri dönüşler (flashbacks), epileptik nöbetler ve kâbuslar ortaya çıkabilir.

    Öte yandan, danışanların bilinçdışı olarak terapi ortamında yeniden travmatizasyon arayışına girmelerinden kaçınılmalıdır. Bu tür bir durum, [danışanların] erken dönemde yaşanan ve tekrar eden travmatik deneyimlere bağlı olarak alışkın oldukları endorfin “yükselmesini” yeniden yaşamak amacıyla ortaya çıkabilir.

    (s. 79).

    Bu fenomenden ancak yakın zamanda haberdar oldum ve Susan’ın tedavisinde farkında olmadan bu bağımlılık yaratan ortamı ne ölçüde yeniden yarattığımı merak ediyorum. Buradaki amaç, danışanın geçmişteki duygusal acıyı yeniden deneyimlemesini önlemek değil, aksine bu yeniden travmatizasyon potansiyelinin var olduğunu bilmek ve bunu engellemek için çalışmaktır. Böyle bir yeniden yaşantılama gerçekleştiğinde, danışanı bu olasılık hakkında bilgilendirmek de faydalı olabilir.

    REGRESYON YÖNETİLEBİLİR SEVİYELERDE NASIL TUTULUR?

    Deneyim, terapistlerin kimin terapötik olmayan bir şekilde regresyona girme olasılığı taşıdığını belirlemelerine yardımcı olsa da, bu yargıyı tedavinin erken aşamalarında yapmak zor olabilir. Travma ve erken kayıp geçmişi olan danışanların terapötik olmayan bir şekilde regresyona girme olasılığı daha yüksek olduğundan, ihtiyatlı bir terapist, sınırları iyi belirleyerek bunu önlemeye çalışır. Bu, telefon görüşmelerini kısa ve seyrek tutmayı, seansları zamanında başlatıp bitirmeyi, özel muameleden kaçınmayı ve danışanı haftada iki kereden fazla görmemeyi içerir. Açıkçası, bu son öneri, danışanların genellikle ayda iki kez görüldüğü günümüz dünyasında daha az geçerli olabilir. Ancak yine de vurgulamaya değer olduğunu düşünüyorum.

    Terapötik olmayan regresyonu tetikleyebilecek diğer faktörler arasında aşırı sorgulayıcı sorular sormak (bu, danışan tarafından müdahaleci veya hatta istilacı olarak algılanabilir); danışanın terapiste yönelik duygularına gereğinden fazla odaklanmak (özellikle danışanın bu konuyu kendiliğinden gündeme getirmediği durumlarda); danışanın cinsel yaşamına aşırı ilgi göstermek (bu, danışan tarafından baştan çıkarıcı olarak deneyimlenebilir) ve terapistin kendisiyle ilgili fazla kişisel bilgi paylaşması (bu, tüm danışanlarla sınırlı tutulmalıdır) yer almaktadır. Bu kitabın geri kalanında, terapötik seviyede regresyonu sürdürebilmek için dikkate alınması gereken birçok konuyu ve danışanın bir müdahalenin faydalı olmadığını belirttiğinde terapötik ilişkiyi yeniden nasıl yoluna koyabileceğimizi ele alacağım. Bununla birlikte, genel olarak, terapötik olmayan regresyonu önlemenin en etkili yolu Gabbard’ın (1994) klinik önerisini takip etmektir ki bunu şu şekilde özetlemeyi seviyorum: “Sınır koymak, sınır koymak ve daha fazla sınır koymak.”

    Danışan gerçekten acı çektiğinde “hayır” demek zor olabilir. Bu tür durumlarda, özel muamele taleplerine boyun eğme eğilimi hissetmemek neredeyse imkansızdır ve bu talepleri reddettiğimizde suçluluk duygusu yaşamamak da pek mümkün değildir. Terapistler için esas zorluk, hem danışanın acısını hem de kendi suçluluk duygularını hissederken, aynı zamanda empatik bir şekilde sınır koymayı sürdürebilmektir. Bu, seansları uzatmamak, geçiş nesneleri sağlamamak veya içten olmayan sevgi ve güvence ifadelerinde bulunmamak anlamına gelir. Bu zor anlar, rahatsız edici semptomları olan danışanlarla yapılan terapötik çalışmanın belirleyici anlarıdır. Bu anlarda taleplere boyun eğmek, anlık olarak kolay ve rahatlatıcı görünse de uzun vadede terapinin bütünlüğünü zedeleyecektir.

    Terapistler genellikle suçluluk ve başkalarının acısından sorumluluk hissetmeye yatkın olduklarından, danışanın acısını kendilerinin yaratmadığını ve onu ortadan kaldıramayacaklarını hatırlamaları faydalı olabilir. Bu, danışanın kendi başına üzerinde çalışması ve yönetmeyi öğrenmesi gereken bir şeydir. İkinci olarak, acı çeken bir danışana yardımcı olmak için kullanılabilecek yaratıcı (productive) müdahaleler vardır. Danışana, genellikle birkaç saat içinde kendini daha iyi hissedeceği konusunda güvence verilebilir. Danışan, terapi odasından çıkıp dünyaya döndüğünde, savunmalarını otomatik olarak yeniden inşa etmeye başlar. Bazı durumlarda, bu sürecin bir günü bulabileceği, ancak yoğun acı ve kırılganlık duygularının o zaman diliminde azalacağı söylenebilir. Üçüncü olarak, korkan bir danışan “Ya daha kötü hissedersem?” diye sorarsa, danışana terapistin normalde mesajlarını kontrol ettiği saatlerde arayabileceği ve terapistin geri döneceği söylenebilir.

    Yine de, bu telefon görüşmeleri sınırlı olmalı ve danışana hissettiği acının çocukluktan kaynaklandığını ve bu kadar ezici gelmesinin, çocuklukta gerçekten de öyle olmasından kaynaklandığını anlamasına yardımcı olmaya odaklanmalıdır. Bir yetişkin olarak, bu acıyı yönetmeyi ve anlamayı öğrenme kapasitesine sahiptir ve terapist ona bu süreçte yardımcı olacaktır; ancak bu, terapistin bu işlevi bizzat üstlenmesiyle aynı şey değildir. Danışanın içsel deneyimini anlamaya ve ona uyum sağlamaya dair kapasitesine güven duymak, bunun zaman içinde kademeli olarak gerçekleştiğini kabul ederken, hem acısının gerçekliğini hem de onu yönetme ve hatta aşma potansiyelini kabul etmek anlamına gelir.

    ÖZET

    Regresyon, savunmaların gevşetilme sürecini içeren basit ve doğal bir olgudur. Herhangi bir değişimin gerçekleşmesi için gereklidir. Bir danışanın ne kadar regrese olacağı, hem erken dönem deneyimlerine hem de savunmasız olma isteğine bağlıdır. Aynı zamanda, terapistin duygusal olarak ne kadar erişilebilir olduğu ve regresif deneyimleri yönetme becerileri de bu süreci belirler. Bu bölümde, regresyonun belirtilerini ana hatlarıyla açıkladım, bir regresyonun terapötik olup olmadığının nasıl anlaşılacağını belirttim ve danışanın derin acısını kabul ederken sınırları korumanın ve sakin, dingin bir tutum sergilemenin önemini vurguladım.

    Terapötik bir regresyon ve terapötik olmayan bir regresyon örneği sundum. Birçok regrese olmuş danışan, belirli bir düzeyde bu iki durum arasında gidip gelir. Travma yaşamış danışanlar, terapötik regresyondan geçmiş travmatik olayların bağımlılık yaratan bir “kindling” sürecine kayabilirler. Diğer bazı danışanlar ise hem terapötik hem de terapötik olmayan regresif deneyimler arasında dalgalanabilirler. Uzun süreli terapiler, belirgin bir regresyon derecesinin ortaya çıkma olasılığını artırır. Ayrıca, borderline kişilik bozukluğu olan danışanlar, tedavinin erken dönemlerinde regresyona daha yatkın olabilirler.

    Sınırlar koymayı ve onları koymanın önemini, en uç durumlarda bile vurguluyorum, çünkü bu yaklaşım danışanın kendi duygulanımını kontrol etmeyi öğrenmesine yardımcı olur ve bu işlevi başkalarına devretmesini engeller. Aynı zamanda, terapistin danışanın acısından sorumlu hissetmediğini ve danışanın bu acıyı yönetmeyi öğrenme kapasitesine inandığını da iletir.

  • Karşılıklılık ve İş Birliği: Birbirini Etkileme (2. Bölüm)

    Okuyacağınız metin Psychodynamic Techniques: Working with Emotion in the Therapeutic Relationship kitabının 2. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakabilirsiniz.

    Terapistler genellikle hastanın bilinçdışını anlamaya çalışan kişiler olarak kendilerini görürler. Ancak her zaman kabul edilmeyen bir gerçek, hastanın da bilinçli ya da bilinçdışı düzeyde terapistin bilinçdışını okuduğudur.

    — Patrick Casement (1985, s. 3)

    Çoğu danışan ilk birkaç seanstan sonra terapiye devam etmediği için, birçok yeni terapist düzenli olarak seanslara gelen, savunmalarını gevşeten ve değişim sürecini keşfetmeye istekli olan bir danışanla karşılaştığında hem rahatlar hem de kendini doğrulanmış hisseder. Peki, bundan sonra ne olur? Birinci Bölümde, karşılıklı olarak üzerinde anlaşılan hedefler belirlemenin öneminden ve bu hedeflerin zaman içinde nasıl değişip şekilleneceğinden bahsetmiştim. Bazı hedefler, gerçekçi olmadığı ya da artık istenmediği için terk edilecektir. Eğer terapi süreci devam eder ve daha derinleşirse, listeye yeni hedeflerin eklenmesi de muhtemeldir.

    Peki, ya sürecin kendisi? Psikoterapi sürecinde, terapist ve danışan birlikte çalışırken gerçekte neler olur? Yeni terapistler, bir danışanı terapiye kazandıktan ve onun düzenli olarak gelmeye devam ettiğini gördüklerinde genellikle yeniden bir kaygı hissederler. Hem terapist hem de danışan bir heyecan duygusu yaşar, ancak aynı zamanda “Şimdi ne olması gerekiyor?” diye merak ederler. Bu konuda doğrudan verilen bir eğitim neredeyse yoktur. Eğitim süreci tamamlandığında bile birçok yeni terapist, bir danışanı 10–20 seanstan fazla görme deneyimine sahip olmamıştır. Ayrıca, eğitim sırasında görülen danışanlarla yapılan seanslar da gerçeği tam olarak yansıtmaz, çünkü danışan, terapistin değerlendirildiğinin fazlasıyla farkında olabilir. Bu nedenle, özellikle düşük ücretli bir terapi alıyorsa, danışan genellikle terapistin iyi bir performans sergilemesini sağlamak için bilinçli ya da bilinçdışı bir çaba gösterebilir.

    Eğitimlerini tamamladıktan sonra, yeni terapistler bazen süpervizyon desteğiyle, bazen ise tamamen kendi başlarına, gerçek dünyada danışanlarla çalışmanın getirdiği zorluklarla yüzleşirler. Bir noktada, yalnızca danışanlarından gelen değil, aynı zamanda kendi içlerinde de ortaya çıkan güçlü duygusal tepkilerle baş etmek zorunda kalırlar. Hem terapistler hem de danışanlar, bu yoğun duygu akışı karşısında kendilerini kaygı ve kafa karışıklığı içinde bulabilirler. Bu noktada, “Tüm bu hisler neden ortaya çıkıyor?” ve “İlişkinin duygusal akışını belirleyen kim?” gibi sorular gündeme gelir.

    Regrese olmuş danışanlar, özellikle travma geçmişi olanlar, terapiste karşı idealize edilmiş bir sevgi ile yetersizlik ve duyarsızlık suçlamaları arasında keskin geçişler yapabilirler. Terapist, genellikle bir seanstan diğerine danışana karşı hislerinde belirgin bir değişim yaşamaz ve danışanın tutumundaki bu radikal değişimin neyin tetiklediğini anlamakta zorlanabilir. Çoğu zaman, önceki seansta öfkeyle tepki veren aynı danışan, bir sonraki seansa geldiğinde sanki önceki öfke patlaması hiç yaşanmamış gibi davranabilir.

    Danışan, terapistin duygudurumuna ve hatta yaşam koşullarına dair şaşırtıcı bir farkındalık sergileyebilir. Günümüzde terapistler, danışanlarının semptomlarını ele alacak şekilde eğitilmektedir ve çoğu zaman, danışanın geçmiş ilişki kalıplarını terapötik ilişki içinde tekrar etmesinin ne anlama geldiğine dair yalnızca temel bir anlayışa sahiptirler. Ancak, terapistin de kendi geçmişini terapötik ilişki içinde kaçınılmaz olarak yeniden üretmesi meselesi üzerine, hatta psikanalitik eğitimlerde bile derinlemesine bir tartışma nadiren yapılır. Bunun yerine, eğitimlerde daha çok tahmin edilebilir ve belirli karşı aktarım tepkilerine -örneğin iritasyon, sıkıntı, anksiyete veya ilgi duyma gibi- odaklanılır.

    HEM DANIŞAN HEM DE TERAPİST GEÇMİŞİ TEKRARLAR

    Geleneksel yaklaşımdan ayrılarak, her bireyin terapi sürecinde kendi geçmişini bir ölçüde yeniden canlandırdığını vurgulamak istiyorum -hatta kısa süreli terapilerde bile. Tedavi süresi uzadıkça ve derinleştikçe, hem terapistin hem de danışanın geçmişlerindeki dinamikleri yeniden yarattıkları uzun bir dönemden geçmeleri daha olası hale gelir. Bu noktada, terapinin özü, bu iç içe geçmiş dinamikleri çalışmak ve çözümlemektir. Bu sürecin sağlıklı bir şekilde ilerleyebilmesi için, terapi boyunca danışanla sürekli olarak iş birliği içinde olmak, terapistin kendini sorgulaması ve gerekirse terapi dışındaki süpervizyon ya da danışmalara başvurması gerekir. Bu bölümün başındaki Casement alıntısı, karşılıklılığın özünü açıklar: Danışan ve terapist, bilinçdışı düzeyde birbirlerini tanır ve bu bilinçdışı bilgiyle birbirlerine tepki verirler. Bu gerçek, nöropsikoloji literatürü tarafından da doğrulanmaktadır (örneğin, Dimberg, Thunberg & Elmehed, 2000). Bu bilinçdışı bilgi aracılığıyla, karşılıklı olarak birbirlerini etkiler ve terapötik ilişkiyi şekillendirirler.

    Terapistin temel sorumluluklarından biri, danışanın geçmiş deneyimlerinden hareketle nasıl davrandığını ve bunun mevcut durum algısını nasıl şekillendirdiğini fark etmesine ve anlamasına yardımcı olmaktır. Ancak, danışan da aynı süreci terapist üzerinde gerçekleştirir. Terapistin davranışlarını gözlemler ve bunların anlamlarını çıkarır. Bu farkındalığını sözlü olarak ifade edip etmemesi, birçok faktöre bağlıdır; bunlar arasında bu gözlemin bilinçli mi yoksa bilinçdışı mı olduğu da yer alır. Terapistini düzenli olarak gözlemleyen ve bu gözlemlerini açıkça dile getiren danışanlar, genellikle en zorlayıcı danışanlar arasında yer alır. Danışanın bu tür gözlemler yapma motivasyonu ne olursa olsun, özellikle yeni terapistler, danışanın kendilerini bu kadar net bir şekilde okuyabilmesi karşısında şaşkınlık, huzursuzluk ve savunmacı bir tepki gösterebilirler.

    Farklı ekollerdeki eğitim programları, terapi yapmanın duygusal gerçekliklerini ele almakta genellikle yetersiz kalmaktadır. Davranışçı yaklaşımlar, çoğunlukla danışana ödev verme ve onu davranış değişikliği için çalışmaya “ikna etme” üzerine yoğunlaşır. Bu yaklaşım bazı durumlarda işe yarayabilir. Ancak çoğu zaman, danışan ödevlerini yapmadan veya herhangi bir davranış değişikliği gerçekleştirmeden bir sonraki seansa geri döner. Bunun nedeni, danışanın depresyonunun değişim için çok ağır olması olabilir. Ya da danışan, terapistin başarısızlık karşısında nasıl tepki vereceğini görmek istiyor olabilir.

    İlişkisel psikanalitik yaklaşımlar, karşılıklılığı ve her terapist-danışan ilişkisinin benzersizliğini vurgular. Teorik olarak, bu yaklaşımlar terapist ve danışanın birlikte yeni, özgün bir ilişki inşa ettiğini öne sürer. Bu nedenle, danışanın eski ilişki kurma biçimlerine odaklanmak, verimsiz ve olumsuz bir yaklaşım olarak değerlendirilir. Ancak, hem temel davranışçı hem de temel ilişkisel yaklaşımlar, hem terapistin hem de danışanın kaçınılmaz olarak geçmişlerindeki duygu ve davranış kalıplarını tekrar edeceğini yeterince kabul etmemektedir. Ne terapist ne de danışan, kişisel geçmişlerinden ve kimliklerinden bağımsız bir şekilde terapiye gelir. Çoğu zaman danışan, terapiye başlarken değiştirmek istediği eski ve uyumsuz kalıpları olduğunu açıkça belirtir. Danışan, “Ne yapmam gerektiğini biliyorum ama ne kadar uğraşsam da başaramıyorum.” diyebilir. Sonuç olarak, eski alışkanlıklarına geri döner ve kendini başarısız hisseder.

    Bu noktada, her terapist-danışan ilişkisinin benzersizliğini reddetmiyorum; aksine, iyi bir terapötik ilişkinin başarılı olmasının, eski duygu ve davranış kalıplarına dokunabilmesi sayesinde gerçekleştiğini vurguluyorum. Duygular üzerine yapılan araştırmalardan biliyoruz ki, duygulanım kalıpları erken yaşta beyinde oluşur ve genellikle sabit kalır (Schore, 1994). Seduction, Surrender, and Transformation (Maroda, 1999) adlı kitabımda, bu duygulanım kalıplarının nasıl oluştuğuna, mevcut uyaranlarla nasıl hızla hatırlandığına ve duyguların uyarılmasının terapötik sürecin temel bir unsuru olduğuna dair uzun bir bölüm ayırıyorum. Ayrıca, orijinal sinir yollarının hiçbir zaman tamamen silinmediğini; bunun yerine, tekrarlayan yeni düşünme, hissetme ve davranma biçimleriyle paralel yeni yolların oluşturulduğunu belirtiyorum. Bu süreç sayesinde, danışan hem aynı kalır hem de değişir.

    Bence, her terapist için en iyi çalışma hipotezi, güçlü ve tekrarlayan her düşünce veya his kalıbının geçmişte kök salmış olduğudur. Ancak, bu yerleşik duygu ve düşünce biçimlerinin ortaya çıkmasını tetikleyen uyarıcı, danışan ile terapist arasındaki mevcut etkileşim içinde gerçekleşir. Bu tetikleyici unsurun, belirli bir an içinde fark edilmesi zor, hatta imkânsız olabilir. Ancak, oradadır. İlişkisel bakış açısı, terapistleri bu yeniden canlandırmalarda kendi rollerini düşünmeye teşvik eder. Ancak, birçok ilişkisel kuramcının, geçmiş kalıpların ne ölçüde tanımlanıp terapötik olarak ele alınabileceğini tam anlamıyla kavramakta yetersiz kaldığını düşünüyorum. Bu kalıplar, danışanı belli bir kategoriye sıkıştırmak yerine, üretken bir şekilde çalışılabilecek önemli veriler olarak ele alınmalıdır.

    Terapötik ilişkiyi, danışanın yerleşik varoluş biçimleri, terapistin yerleşik varoluş biçimleri ve ikisi arasındaki duygusal etkileşimlerin değişimi tetiklediği dinamik, sürekli değişen organik bir yapı olarak görüyorum. Her ne kadar sözel olarak vurgulanan öncelikli unsur danışanın deneyimi olsa da, ideal olarak terapist de odada olup bitenlere kendi katkıları konusunda açık ve dürüst olmaya istekli olmalıdır.

    İLİŞKİ KALIPLARINI TANIMLAMA

    Hirsch ve Roth (1995), Sullivan’ın (1953) tedavinin amacının, danışanın kendisini başkalarının gördüğü gibi tanımasına ve görmesine yardımcı olmak olduğunu öne süren görüşünü yineler. Wachtel (2007), danışanla içeriden dışarıya ve dışarıdan içeriye çalışmaktan bahseder; bu, danışanın kendisini nasıl gördüğü, dünyanın onu nasıl gördüğü ve ayrıca kendi geçmiş deneyimlerine ve gelecekteki beklentilerine uygun bir dış dünya nasıl inşa ettiği ile ilgilidir. Terapistin sorumluluğu, danışanın başkalarıyla nasıl ilişki kurduğunu anlamak olduğu kadar, kendisinin de danışanlarla ve kişisel hayatında nasıl davrandığını ve hissettiğini fark etmektir. Elbette, terapinin öncelikli hedeflerinden biri, danışanın kendisini net ve gerçekçi bir şekilde görebilmesini sağlamaktır. Ancak, kendi kişisel terapisine katılmamış bir terapistin bu rolü yerine getirmesi son derece zor, hatta imkânsız olabilir.

    Geçmiş ilişkilerinin terk edilme ile sona erdiğini anlatan danışanlar, terapistin de sonunda kendilerini terk edeceğini bekler ve bu yönde onu eğitirler. Bu tür danışanlar, hayal kırıklığı yaratır, eleştirir, umutsuzluk ifade eder ve bazen nankör davranırlar. Sonunda, terapistin ilişkiden çıkmak isteyeceği ve bağlı kalmak için mücadele edeceği bir durum yaratırlar. Eğer terapist de kendi hayatında terk edilme ile ilgili mücadele etmişse, bu tür danışanları hızla reddetme ve onlardan uzaklaşma eğiliminde olabilir ya da suçluluk duygusuyla aşırı telafi etmeye çalışarak, sürekli olarak eleştiriyi ve duygusal darbeleri sessizce göğüsleyebilir. Bu kitapta ilerleyen bölümlerde, bu ikinci tepkinin -yani terapistin kendini tamamen savunmasız hale getirmesinin- aslında danışanı daha da fazla reddedilme ve onaylanmama arayışına ittiğini ve danışanın terapisti daha sert bir şekilde test etmeye yöneldiğini ele alacağım.

    TERAPİSTİN GEÇMİŞİNİN TEKRARI

    Bu süreci daha da karmaşık hale getiren unsur, her terapistin kendi duygusal temalarının olması ve derin terapötik etkileşim sırasında bu temaların danışanlarla birlikte yeniden yaşanmasıdır. Karşı aktarım kalıplarının farkında olmak, iyi bir terapi yapabilmek için kritik öneme sahiptir. Meslek hayatımın başlarında, danışanlarımla derin ilişkiler kurduğumda, sadece onların değil, benim de ilkel korkularımın ve arzularımın yüzeye çıktığını fark etmeye başladım. Gün sonunda ofisten ayrılırken kendimi üzgün, kaygılı, iyimser ya da heyecanlı hissettiğimi fark ediyor, ancak bunun nedenini tam olarak anlayamıyordum. Bazı danışanlara karşı yoğun bir şefkat hissederken, bazılarına karşı öfke duyuyordum. Genel olarak, tüm gün boyunca danışan görmek beni duygusal olarak aşırı uyarılmış hissettiriyordu. Bu yüzden, kendi psikanalizime başlamaya karar verdim. Zamanla, tepkilerimin nedenlerini temel düzeyde, ancak kaçınılmaz olarak eksik bir şekilde anlamaya başladım.

    Bir danışan, benimle eğlenceli ve mizahi bir şekilde etkileşime girerek, beni annem ya da oldukça konuşkan ve esprili olan kız kardeşimle yaşadığım en güzel anlara götürüyordu. Başka bir danışan, yetersizliğim nedeniyle beni sert bir şekilde eleştirerek, gençlik yıllarımdaki güvensizliklerimi tetikliyordu. Bir diğeri ise bana karşı baştan çıkarıcı bir tavır sergileyerek, beni övüyor ve çekici bulunma ihtiyacımı onaylıyordu. Bazen ise duygularımın kaynağını bulmak daha zor oluyordu. Özellikle, görünüşte sıradan geçen bir seanstan sonra, açıklanamaz bir şekilde derin bir üzüntü hissettiğimde, bilinçdışı düzeyde gerçekleşen iletişimin gerçekliğini daha fazla takdir etmeye başladım.

    Yıllarca terapi yaptıktan ve uygulamalarım hakkında yazmaya başladıktan sonra, vaka örneklerimde tekrar eden temalar olduğunu fark ettim. Aynı şeyi, literatürü okurken de gözlemledim. Özellikle, birden fazla vaka örneği içeren kitaplarda, diğer terapistlerin de kendi tekrarlayan temalarına sahip olduğunu kolayca görebiliyordum. Bunu siz de deneyin; bahsettiğim noktayı fark edeceğinize inanıyorum. Bu fenomenin farkına varmamı sağlayan terapist-yazarlardan biri, kitabındaki baskın ve tek bir odak noktasına sahip yoğun tema nedeniyle dikkatimi çekti. Her ne kadar kitabı erotizm üzerine olmasa da, neredeyse tüm danışanlarını -kadın ya da erkek fark etmeksizin- ona baştan çıkarıcı bir şekilde yaklaşıyor ve onu cinsel olarak çekici buluyormuş gibi tanımlıyordu.

    Bu kitabın yazarını şahsen tanıdığımdan, çarpıcı bir güzelliğe sahip olmadığını biliyordum. Görünümüne özen gösteren biri olsa da, doğal olarak cinsel çekiciliği olan, karşı konulmaz bir aura yayan biri değildi. Bu nedenle, bu kadar çok danışanın, kendi terapötik problemlerinden bağımsız olarak, orta yaşlı bir kadının fiziksel özelliklerine odaklanmasının son derece olasılık dışı olduğunu düşündüm. Ancak o zaman fark ettim ki, bu danışanları bilinçdışı düzeyde kendisi baştan çıkarıyordu. Bu, onun ilişki kurma kalıbıydı. Cinsel olarak çekici bulunarak doğrulanıyor ve bir anlamda, birlikte çalıştığı danışanlardan bunu talep ediyordu. Ne yazık ki, bu durumu danışanların erotik aktarımı olarak yorumladı ve bunu direnç olarak etiketledi. Bana göre, bu durum bir terapistin kendi inkâr ettiği tatmin ve onaylanma ihtiyacını danışanlarla eyleme dökerek onları bilinçdışı bir şekilde manipüle etmesinin bir örneğiydi (Langs, 1973).

    Benzer şekilde, zor danışanlarla çalışma konusundaki ünüyle tanınan bir terapistin yazdığı bir kitapta, farklı ama aynı derecede etkileyici bir kişisel tepki kalıbı gözlemledim. Bu terapistin, danışanlarını öfkelendirme konusunda o kadar şaşırtıcı bir yeteneğe sahip olduğunu fark ettim ki, birkaç danışanı, ona fiziksel zarar vermekle tehdit etmişti onu. Kendi itirafına göre, danışanlarının herhangi bir duygusal tepki alma girişimlerini sürekli olarak engelliyor, ta ki sonunda kendini kaybedip onlara patlayana kadar. İşte o anda, hem danışanlar hem de kendisi rahatlama yaşıyorlardı. Bu durumda, onları gereğinden fazla sıkıntıya soktuğunu düşünüyorum, ancak nihayetinde onların ihtiyacı olan duygusal geri bildirimi sağladı ve danışanlar iyileşme gösterdi.

    Daha yakın zamanda, zengin ve başarılı erkek danışanlarıyla yaşadığı rekabet duygularını açıkça ele alan bir meslektaşımın kitabını okudum. Bu terapist, bu alandaki kendi hassasiyetinin fazlasıyla farkındaydı ve bu farkındalığını gizli güç dinamiklerini inkâr etmek yerine, mümkün olduğunca verimli bir şekilde çalışmak için kullandı. Danışanlarının başarılarını baltalamak yerine, kendi kıskançlığını ve güvensizliklerini hissetmesine izin verdi ve kendini savunmaya geçerek ya aşağılık ya da üstünlük duygusuna kapıldığı anları bilinçli bir şekilde gözlemlemeye çalıştı.

    Kendi vaka kayıtlarımı incelediğimde, tekrarlayan duygu ve davranış kalıplarımın bazılarını keşfettim. Meslek hayatımın ilk dönemlerinde, terapötik ilişkiyi genellikle, danışanlarımdan daha fazla çaba harcadığım bir yönde eğilimli hale getirdiğimi fark ettim. Seanslarda olup bitenlerden aşırı derecede sorumluluk alıyor, ardından kendimi fedakâr ama değersiz hissediyordum. Kendimi takdir edilmemiş hissettiğimde, kaçınılmaz olarak danışanlarımı suçluluk duygusuna ve kendilerini kötü hissetmeye iten bir yol buluyordum. Bu senaryoyu tekrar tekrar yaşadıktan ve danışanlarımdan, onlara yönelik ince onaylamama ifadelerimin veya daha çok çaba göstermeleri yönündeki teşviklerimin kendilerini incittiğine dair geri bildirim aldıktan sonra, değişmem gerektiğini fark etmeye başladım. Ne kadar ilerleme kaydedilmiş olursa olsun, danışanımla aramızda bir tür başarısızlık hissi paylaşılıyordu. Ve bu sonucu ben yaratıyordum.

    Ayrıca, bana hemen üstünlük kurmaya çalışan danışanlarla çalışmakta zorlandığımı fark ettim. Çocukluk yıllarımda sürekli olarak benden büyük bir kardeşim tarafından domine edildiğim için, bana başlangıçta bu şekilde yaklaşılmasına karşı güçlü bir tepki geliştirmiştim. (Bu kitap boyunca sunacağım vaka örneklerinde, kendi hassasiyetlerimin daha da belirgin hale geleceğini göreceksiniz.)

    Burada anlattıklarım kısa ve genel gözlemler olsa da, ana fikrimi yeterince ortaya koyduğumu umuyorum. Her terapist, kendi geçmişini ve beklentilerini terapi sürecine taşır ve belirli bir ölçüde, terapi boyunca kendi duygu, davranış ve beklenti kalıplarını yeniden canlandırır. Sadece danışanlarımız bizi kendi bakımverenlerinin tepki verdiği şekilde yanıt vermeye yönlendirmez, aynı zamanda biz de danışanlarımızı, farkında olmadan, bize tanıdık gelen biçimlerde yanıt vermeye teşvik ederiz (Wachtel, 1993, 2007). Bu tekrarlayan senaryoları tamamen ortadan kaldırmanın imkânsız olduğunu düşünsem de, onları tanımlamak ve onlarla çalışmak mümkündür. Bu süreci başlatan taraf hem terapist hem de danışan olabilir. Ayrıca, biz terapistler olarak kendi tekrarlayan ilişki kalıplarımızın farkında olduğumuzda, danışanlarımızı dünyaya dair kendi bakış açımıza yanlış bir şekilde yerleştirmeye çalıştığımızda onların reddine daha sağlıklı bir şekilde yanıt verme pozisyonunda oluruz.

    Bence, iyi bir terapist-danışan eşleşmesini sağlayan en önemli unsurlardan biri, karşılıklı etkileşimin tamamlayıcı ve istenen bir matris oluşturmasıdır. Geniş bir çerçevede, danışan ve terapistin ilişki kurma ve bağlanma biçimlerinin uyumlu olması gerekir. Bazı kritik alanlarda birbirlerine uyum sağlamalı, bazı alanlarda birbirlerini tamamlamalı ve optimum düzeyde birbirlerini zorlamalıdırlar. Örneğin, yakınlığa tahammül edemeyen bir danışan, bu mesleği kendi samimiyet ihtiyacını karşılamak için seçmiş bir terapistle muhtemelen iyi bir eşleşme oluşturamaz. Tıpkı dostluklar ve romantik ilişkilerde olduğu gibi, en başarılı terapist-danışan ilişkilerinde taraflar genellikle aynı temel değerleri paylaşır, benzer bir duygusal yapıya sahiptir, ancak kendilerini farklı şekillerde ifade ederler. Biri içe dönük, diğeri dışa dönük olabilir. Biri sabah insanı, diğeri gece insanı olabilir. Biri çok sosyal, diğeri yalnız kalmayı daha çok seven biri olabilir. Ancak, başarılı bir terapötik ilişkide, taraflar arasında güçlü bir bağ kurulmasını sağlayacak kadar ortak erken deneyim (early experience) bulunur. Eğer bu temel insani bağlantı noktasında taraflardan biri diğerini gereğinden fazla zorlarsa, ilişki başarısız olur.

    Kendi adıma, her yeni terapi sürecinin başında kendime, danışanımla ilgili olarak ne düşündüğümü ve hissettiğimi sorarım. Bu kişiyi neden tedavi etmek istiyorum? Bu süreci potansiyel olarak tatmin edici görmeliyim ki, onunla çalışmayı kabul etmiş olayım. Bu kişinin hisleri veya ihtiyaçları, benim kendi hislerim veya ihtiyaçlarımla, keyif aldığım ya da hoşlanmadığım şeylerle nasıl örtüşüyor? Bu kişiye ne sunabilirim ya da sunamam? Benzer acılar veya korkular yaşamış olabilir miyiz? Aynı hayalleri ve arzuları hangi ölçüde paylaşıyoruz? Bu danışanla birlikteyken kendimi hangi açılardan rahat hissediyorum? Eğer varsa, kaygım nerede? Dışa vurum biçimlerimiz çok farklı olsa bile, ortak bir dil konuşuyor gibi miyiz? Bu kişinin hayatında gerçek bir duygusal fark yaratabileceğimi düşünmemi sağlayan şey nedir ve bunu nasıl yapmayı planlıyorum? (Buechler, 2008). Bir danışanla ilk kez görüşürken, düşünce ve hislerimin serbestçe akmasına izin vermek, onunla iyi bir eşleşme sağlayıp sağlamayacağım konusunda en iyi kararı vermeme yardımcı olur.

    İŞ BİRLİKÇİ İLİŞKİYİ TESİS ETME

    Bir danışan ve ben birlikte çalışmaya karar verdikten sonra, danışana terapi süreci hakkında bilgi vermeye başlarım. Bazen, danışan pratik bir yaklaşıma sahiptir ve hemen kendi tarafından terapinin ilerlemesine nasıl katkıda bulunabileceğini bilmek ister; bu durumda, bu bilgilendirme süreci tek seferde gerçekleşebilir. Diğer durumlarda, danışanın mevcut semptomlarını ve endişelerini ifade etmek için birkaç seansa ihtiyacı olabilir; bu durumda, terapi sürecine dair bilgilendirme daha sonra devreye girer. Bu tür bir konuşmanın zamanlaması kesin değildir ve birkaç seans boyunca küçük parçalar halinde gerçekleşebilir. Ancak, bu bilgilendirmenin terapi sürecinin erken döneminde mutlaka yapılması gerekir.

    Danışanlarıma, terapideki rollerinin pasif olmadığını, aksine terapötik sürecin aktif katılımcıları olduklarını anlatırım. Eğer seansları benim başlatmamı isterlerse, neden bunu kendilerinin yapmalarının önemli olduğunu açıklarım ve özellikle duygu meselesine odaklanırım. Hangi konunun o an için onlar açısından en yüksek duygusal değere sahip olduğunu benim belirlemem mümkün değildir. Geçmişte önemli olan belirli meseleleri gündeme getirebilirim, ancak o an için duygusal olarak neyin en önemli olduğunu bilmek danışanın sorumluluğundadır. Ayrıca, seans içeriklerinin sorumluluğunu üstlenmelerinin önemini vurgularım. Benim rolüm rehberlik etmek ve süreci kolaylaştırmaktır, neyin önemli olduğunu belirlemek değil.

    Eğer danışan kaygılı hissediyor ve hiçbir konu aklına gelmiyorsa, zaman zaman “durgunluk (the lull)” olarak adlandırdığım bu anlarda düşünebileceği bazı olası konular öneririm. Ancak, önerilerim her zaman doğrudan danışanın deneyimine dayalı konulara odaklanır. Bunlar arasında bir önceki seans hakkında herhangi bir düşünce veya his, son seanstan bu yana yaşadığı düşünceler, hisler veya olaylar ve o gün seansa gelme konusundaki hisleri yer alır. Ayrıca, danışanları terapi süreci hakkında bilgilendiririm ve değişimin duygunun deneyimlenmesi yoluyla gerçekleştiğini açıklarım. Bu nedenle, herhangi bir seansta ne hakkında konuşacaklarına karar verirken, hangi konunun kendilerinde en güçlü hisleri uyandıracağını kendilerine sormalarının önemli olduğunu belirtirim.

    Danışanlarımı, terapi süreci hakkında hem genel hem de özel olarak nasıl hissettiklerini benimle paylaşmaları için cesaretlendiririm. Söylediklerimle ilgili geri bildirimde bulunmalarını, terapinin herhangi bir şekilde raydan çıktığını düşünüyorlarsa bunu bana bildirmelerini isterim. Onlara, terapiyi yönlendirmek ve sınırları korumaktan benim sorumlu olduğumu, ancak bunu en iyi şekilde yapabilmem için birlikte çalışarak en derin hislerini ve kaygılarını ele almamız gerektiğini söylerim. Onların terapi sürecinin doğasını anlamalarına yardımcı olmak için rehberlik etmeye ihtiyacı olduğu gibi, benim de onlardan hangi şeylerin yararlı, hangi şeylerin yararsız olduğu konusunda geri bildirim almaya ihtiyacım var. Ayrıca, onlar üzerindeki etkimi bilmem gerekir, özellikle de bu etki terapötik ilişkiyi herhangi bir şekilde sekteye uğratıyorsa.

    Çoğu danışan, işbirlikçi bir terapötik ilişki fikrini beğenir ve bu yaklaşımın kendilerine güç kattığını hisseder. Terapötik ilişkiye işbirlikçi bir süreç olarak yaklaşmanın, danışanlarda sorumluluk duygusunu pekiştirdiğine ve önemli ölçüde gerileme (regresyon) yaşadıkları durumlarda bile çocukça bağımlılığı en aza indirdiğine inanıyorum. (Bu konuyu bir sonraki bölümde ele alacağım.) Eğitici süreç (educative process), danışanları terapi sürecinde karşılaşacakları deneyimlere hazırlar ve bilinmeyenle karşılaştıklarında yaşadıkları kaygıyı azaltır. Kendilerinde gerçekleşen değişimleri anlamaları, onlara daha büyük bir kontrol ve istikrar duygusu kazandırır.

    Örneğin, hafta sonu anksiyete atağı ve depresyon yaşayan bir danışan, pazartesi günkü seansına gelip şöyle diyebilir: “Geçtiğimiz hafta sonu gerçekten çok kötü hissettim ve korktum. Seni aramayı düşündüm ama sonra neden böyle hissettiğimi fark ettim ve telefonla bana fazla bir şey sağlayamayacağını anladım. Bu yüzden seni rahatsız etmek yerine, seansıma kadar beklemeye karar verdim.” Mesleğe ilk başladığımda, danışanlarımda belirgin regresyon (gerileme) belirtileri gözlemlediğimde bunu onlara açıklamazdım. Sonuç olarak, seans aralarında panikle beni ararlar ve “Neler oluyor? Deliriyor muyum?” diye sorarlardı. Ancak, terapi süreci hakkında içgörü kazanan danışanlar, zor zamanları kendi başlarına daha iyi atlatır. Bu da onların çaresizlik hissini azaltır ve terapiste derin bağımlılık geliştirmelerinin önüne geçer.

    Bazı danışanlar terapi süreci hakkında daha fazla şey bilmek isterler ve buna daha fazla ihtiyaç duyarlar. Genellikle, ilk birkaç seansta hedef belirleme, ücretlerin ödenmesi, seansların sıklığı, duygusal dürüstlüğün gerekliliği gibi temel bilgileri veririm. Ancak, danışanın duygusal durumu ve mevcut ihtiyaçları her zaman önceliklidir. Bu yüzden, bazı durumlarda bu konular ilk seansta ele alınabilirken, bazı durumlarda birkaç seans beklemek gerekebilir. Terapi ilerledikçe, gerekli gördükçe ek bilgiler vermeye devam ederim. Genellikle danışanların sorularına yanıt olarak açıklamalar yaparım, ancak bazen de ortaya çıkan bir durumu ele almak gerektiğini düşünerek eğitici süreci ben başlatırım.

    Örneğin, bir danışan aniden seanslarına geç gelmeye başlarsa, bu durumu onunla konuşurum. Genellikle, ilk tepkisi şu yönde olur: “Bilmiyorum.” “Son zamanlarda işten çıkmakta zorlanıyorum.” Ancak, gecikmenin gerçek nedeni bilinçdışıdır ve keşfedilmesi gerekir. Bu nedenle, sadece danışanı daha fazla düşünmeye zorlamak yerine, bu konuyu birlikte ele almamız gereken bir mesele olarak görürüm. Eğer danışan bir açıklama getirmekte zorlanıyorsa, şöyle bir şey söyleyebilirim: “Bakalım… Son üç seansta geç kaldın. Tahminimce, yaklaşık bir ay önce, ya seans içinde ya da dışında bir şey oldu ve buraya gelmekle ilgili bir iç çatışma yaşamaya başladın. Bunun ne olabileceğini merak ediyorum.”

    Bu noktada, danışanın ne söyleyebileceği hakkında bir fikrim olabilir ya da olmayabilir. Ancak, hangi durumda olursa olsun, öncelikle danışanın meseleyi kendi başına fark etmesine fırsat vermek isterim. Örneğin, basitçe “Bir ay önce ne oldu?” diye sormak bile bir tepkiyi tetikleyebilir. Danışan şunları söyleyebilir: “Aman Tanrım, tamamen unutmuşum! Bir seansta söylediğin bir şeye gerçekten sinirlenmiştim, ama bu tamamen aklımdan çıkmış.” “Anne babama ne kadar öfkeli olduğumdan bahsettiğimi hatırlıyorum. Seansı bitirdiğimde kendimi çok suçlu ve nankör hissettim. Onlara ihanet etmişim gibi geldi ve bir daha bunu yapmak istemedim.” Eğer danışan hiçbir şey hatırlamıyorsa ve benim aklımda birkaç olasılık varsa, bunları ifade eder ve danışanın ne düşündüğünü sorarım. Bazen bu, danışanda bir “Aha!” deneyimi yaratır, bazen ise pek bir fark yaratmaz. Eğer hiçbir sonuca ulaşamazsak, şöyle derim: “Muhtemelen henüz fark edemediğimiz bir şey var, ancak bunun zamanla açığa çıkmasını umuyoruz.”

    ANDREA VAKASI

    Andrea, terapiye yeni başladığı hukuk firmasında işini kaybetmemek için gelen bir avukattı. Terapiye başladığında 30’lu yaşlarının başındaydı ve daha önce iki hukuk firmasından kovulmuştu. Bunun nedeni, meslektaşlarına ve destek personeline karşı sergilediği saldırgan ve kaba davranışlardı. Müvekkilleriyle çoğunlukla iyi çalışıyor ve başarılı bir dava avukatı olarak görülüyordu. Ancak, zamanla yöneticileri, diğer avukatlara ve idari personele karşı sergilediği kavgacı ve kırıcı tavırdan bıktıkları için onunla yollarını ayırıyorlardı.

    Andrea, hem önceki meslektaşlarıyla yaşadığı sorunlu ilişkiler hem de kalıcı bir romantik ilişki sürdürememesi nedeniyle bir şeyleri yanlış yaptığını kabul etti. Çok yalnız olduğunu itiraf etti ve hayatının geri kalanını bu şekilde sürdüremeyeceğini fark etti.

    Andrea’nın birkaç arkadaşı vardı, ancak sıklıkla onların kendisini ihmal ettiklerini ve görmezden geldiklerini hissediyordu. Hayatından umutsuzdu -pek çok yeteneği ve hayata olan tutkusu olmasına rağmen sonunda yalnız ve işsiz kalmaktan korkuyordu. Etrafındaki insanlara öfkeliydi ve onları “aşırı hassas” ve “zayıf” olarak tanımlıyordu. Kimsenin onu doğrudan davranışlarıyla ilgili yüzleştirmediğini, bunun yerine çocuk gibi amirlere/büyük ortaklara (senior partner) şikayet ettiklerini söyledi. “İnsanlar neden bu kadar korkak?” diye sordu ve neden şikayetlerini doğrudan kendisine iletip meseleyi birlikte çözemeyeceklerini merak etti.

    Andrea’nın sorunları için başkalarını suçlamaya olan belirgin eğilimine rağmen, insanların genellikle sağlıklı öfke ifadelerine ve çatışma çözme fırsatlarına dirençli olduğu yönündeki gözlemini anlayabiliyordum ve buna empati duymaktan kendimi alamıyordum. Her ne kadar aşırı saldırgan olduğunu ve bazı iş arkadaşları için korkutucu olabileceğini bilsem de, sorunun tamamen ona ait olmadığını da fark ediyordum. Onun hayal kırıklıklarına karşı içten bir anlayış sergilemem, aramızda bir bağ oluşmasını sağladı ve terapi ilerledikçe Andrea’nın kendi durumundaki sorumluluğunu vurgulamama olanak tanıdı. Andrea, “Eğer sürekli kovuluyorsam ve kimse benimle çıkmak ya da evlenmek istemiyorsa, bir şeyleri yanlış yapıyor olmalıyım.” diyerek durumu yineledi. Bu artan öz farkındalık ışığında, hayatının kontrolünü ele alma ve davranışlarını değiştirme potansiyeli olduğunu hissediyordum. Eğer yalnızca başkalarını suçlamaya devam etseydi, onunla çalışmayı kabul etmezdim.

    Andrea’nın semptom profili borderline kişilik bozukluğunun karakteristik özellikleriydi. Kötü huylu narsisist annesi tarafından duygusal ihmal ve istismara maruz kalmıştı. Babası o daha altı yaşındayken evi terk edip başka bir eyalete taşınmıştı. Annesi bir daha hiç evlenmemişti. Bu durum, Andrea 13 yaşına geldiğinde anne-kız arasında hiçbir engel bırakmadı ve bu iki dediğim dedik kadın alabildiğine çatışmaya başladılar. Kısa süre sonra Andrea sokaklarda e…rar içiyor ve onu isteyen herkesle s…ks yapıyordu. Ancak sonunda bu seçimlerin felakete yol açabileceğini fark etti. Bunun olmasına izin vermeyeceğine karar verdi. Lisede daha çok çalıştı, mükemmel bir üniversiteye girdi ve mezun oldu, ardından hukuk fakültesinde de aynısını yaptı.

    Ona hayatını nasıl tersine çevirdiğini sorduğumda, bunu, okuldan sonra garip bir işte çalışırken tanıştığı yaşça büyük bir adama borçlu olduğunu söyledi. Bu adam onunla birlikte olmuştu, ancak aynı zamanda ona karşı oldukça şefkatli ve nazik davranmıştı. Andrea’ya, yüksek zekasını boşa harcadığını ve hayatını mahvetmek üzere olduğunu söylemişti. Ona, kendi hayatı gibi bir sona sürüklenmemesi gerektiğini öğütlemişti: orta yaşlı, hiçbir şey kazanmayan ve bir yere varamayan biri olmaması gerektiğini söylemişti. Andrea onu dinlemişti. Bu, bana onun hakkında iki önemli şey söyledi: Birincisi, birine bağlanabiliyor ve birinin onun için önemli olmasına izin verebiliyordu. İkincisi, eğer kendisi de isterse, dinleyip değişebiliyordu. Bu yüzden ona muhtemelen yardımcı olabileceğime karar verdim.

    Terapinin ilk yılı büyük ölçüde Andrea’nın çocukluk ve yetişkinlik dönemine dair sıkıntılı hikâyelerini dinlememle geçti. Onun hayal kırıklığını, korkusunu, öfkesini ve yalnızlığını anlayışla dinledim. Yavaş yavaş, tolere edebildiği ölçüde, ona dair gözlemlerimi paylaşmaya başladım. Örneğin birgün, stajyer avukatının kendisine yönelik sözlü tacizden şikâyet etmesi üzerine sinirli bir şekilde seansa geldiğinde, bana aralarındaki etkileşimi ayrıntılı şekilde anlatmasını istedim.Terapide belirlediğimiz hedeflerden biri, onun bu işte kalmasına ve hukuk camiasında dışlanmamasına yardımcı olmaktı, bu yüzden iş yerindeki davranışlarını değiştirmesi konusunda ona yardımcı olma sorumluluğunu fazlasıyla hissettim.

    Öfkesini kontrol edemeyen kişilerde sıklıkla görüldüğü gibi, Andrea’nın öfkelenmesine yol açan somut bir olay vardı. Stajyer avukat, Andrea’nın o gün mahkemeye sunması gereken önemli bir dilekçeyi kötü bir şekilde hazırlamıştı. Üstelik bu, ilk hatası da değildi. Ancak, Andrea onu bir kenara çekip yaptığı işten duyduğu memnuniyetsizliği ifade etmek yerine, diğer çalışanların önünde ona bağırarak hakaret etti. Bunun üzerine stajyer avukat gözyaşlarına boğulup oradan uzaklaştı.

    Andrea, diğer çalışanların davranışına ne kadar şaşırdığını fark etti ve bana, “Anlamıyorum. Bu kadın ofiste aylak aylak dolaşıyor, işini kötü yapıyor, ben de bunu dile getiriyorum ve kötü adam ben oluyorum, öyle mi?” dedi. Bu, ona sosyal olarak kabul edilebilir davranışlar hakkında eğitim verme fırsatı sundu. Andrea’ya, onun kontrolsüz tepkisinin aslında baştaki haklı şikayetini geçersiz hale getirdiğini anlattım. Kim olursa olsun, eğer birini sözlü olarak aşağılar ya da hakaret edersen, karşı tarafın hatası ne olursa olsun otomatik olarak haksız duruma düşersin, diye açıkladım. Andrea’nın cezalandırıcı tepkileri, başkalarının yaptığı hatalardan çok daha ağırdı. Zamanla, çoğu insanın aşırı düzeyde çatışmadan kaçındığını, ancak onun ise tam tersine çatışmayı fazlasıyla körüklediğini görmesine yardımcı oldum. Üretken bir iletişim ve sağlıklı bir çatışma çözümü açısından her iki uç yaklaşımın da işe yaramaz olduğunu tartıştık.

    Andrea’ya duygusal sorunları hakkında da eğitim verdim ve bunun kısmen genetik, kısmen çevresel faktörlerden kaynaklandığını ancak tamamen ortadan kalkmayacağını söyledim. Yoğun duygularını yönetmeyi öğrenmesi, daha az saldırgan ve daha fazla kendini ifade edebilen [girişken] biri haline gelmesi gerektiğini vurguladım. Kendini daha az hayal kırıklığına uğramış hissetmedikçe dürtü kontrolünü geliştiremeyeceğini düşündüğümü belirttim. Eğer davranışları önemli ölçüde düzelecekse, kronik yalnızlık ve reddedilme hislerini azaltması gerektiğini anlattım. Yakın ilişkilerinin olmaması ve diğer insanlarla sık sık çatışma yaşaması, onu günlük yaşamında neredeyse hiçbir duygusal tatmin kaynağı olmadan bırakıyordu. Aşırı duygusal mahrumiyet içindeyken değişim sağlamanın herkes için zor olduğunu açıkladım. Andrea, bu sözlerimi anlaşıldığını hissederek kabul etti. Önceden tahmin ettiğimiz gibi, biriyle çıkmaya başladığında ve bu ilişki birkaç randevudan uzun sürdüğünde, iş yerinde insanlarla daha rahat iletişim kurmaya ve daha az çatışma yaşamaya başladı.

    Birgün seansına oldukça üzgün ve şaşkın bir şekilde geldi. Önceki akşam iş çıkışı bir video mağazasına uğradığını ve kasiyerle olumsuz bir karşılaşma yaşadığını söyledi. Uzun bir kuyrukta beklemişti ve bu durum onu fazlasıyla sinirlendirmişti. Nihayet sırası geldiğinde, kasaya videosunu koyduğunda kasiyer ona bağırarak, “Bana videoyu fırlatma! Kendini ne sanıyorsun? Başka bir yerden kirala!” demişti. Yoğun mağazadan utanç içinde ve öfkeyle ayrıldığını anlattı. Daha sonra ATM sıralarında ve marketlerde de benzer olaylar yaşadığını hatırladı. Hatta bir keresinde bir adamın kendisini dövmekle tehdit ettiğini söyledi.

    Andrea itiraf etti ki durumu bir türlü anlayamıyordu. Önceki gece video mağazasında yaşananları baştan anlatmasını istedim. “Bu adama gerçekten videoyu fırlattın mı?” diye sordum. “Hayır, fırlatmadım,” diye yanıtladı. “Peki, o halde sence neden bu kadar emin bir şekilde sana bağırdı?” Andrea bir an duraksadı, ardından “Aslında gerçekten fırlatmadım. Ama belki biraz sertçe bırakmış olabilirim. Belki de yapmamam gerekiyordu. Uzun süre beklediğim için hayal kırıklığımı gösteriyordum. Ama kesinlikle ona doğru atmadım,” dedi. Ardından, kendi davranışları nispeten kontrol altında olsa bile, başkalarında öfkeyi tetiklemenin kendisi için olağan olduğunu söyledi. Bu kalıbı anlamasına yardımcı olup olamayacağımı sordu.

    Bunu hemen anlayabildim çünkü ben de Andrea ile benzer duyguları deneyimlemiştim. Ofiste kötü bir gün geçirdiğinde, seansa öfkeyle dolu bir yüz ifadesi ve beden diliyle gelirdi: duruşu, yüz ifadesi ve hatta hareketleri ilkel bir öfke taşıyordu. İyi bir gününde bile yüksek bir gerginlik seviyesi hissediliyordu ve öfkesi her an alevlenebilir gibi görünüyordu. Bu yüzden ona, onun sürekli durumu ya da homeostazisinin, savunmacı bir hayal kırıklığı ve öfke düzeyinin yükselmiş bir hali olduğunu açıkladım. Kendini “iyi” hissettiğinde bile, başkalarına öfkeli görünüyordu ve bu durum onların korkmasına ve onun varlığında savunmaya geçmesine neden oluyordu. Bu da duyguların bilinçdışı “bulaşıcılık” faktörünü gözler önüne seriyordu.

    Andrea’nın üstü örtülü öfkesiyle başa çıkmakta sık sık zorlanıyordum çünkü ben de benzer sorunları olan bir kardeşle büyümüştüm. Kardeşim Andrea kadar şiddetli olmasa da, bazı ortak özellikler taşıyordu. Küçüklüğümde onun dünyaya duyduğu öfkenin hedefi gibi hissettiğim zamanlar olmuştu ve bu deneyim, Andrea gibi danışanlarla çalışırken bana hem içgörü hem de bir tür rahatlık sağlıyordu. Ancak bu durum bazen onun eleştirilerine ve sözel saldırılarına karşı aşırı duyarlı olmama da yol açıyordu. Kimi zaman, ona açıklamaya çalıştığım savunmacı tepkiyi bizzat kendimde de gördüğüm oluyordu ve bu anları fark ettiğimizde, açık bir şekilde tartışarak ele alıyorduk.

    Yine de, Andrea’nın bastırılmış öfkesine dair yaptığım açıklamalara ilk tepkisi hayal kırıklığıydı. Farkında bile olmadığı bir şeyi nasıl değiştirebilirdi? Kendi kişiliğinin temel bir yönünü nasıl dönüştürebilirdi? Ona, savaşmaya hazır olma halinin tamamen bilinçdışı olduğundan şüpheli olduğumu söyledim. Evet, bu duruma alışmıştı ve genellikle ne kadar savunmacı ve öfkeli olduğunun farkında değildi. Ama gerçekten tamamen habersiz miydi? Bu fikri onunla daha fazla sorguladığımda, ona kendi gerginliğini hissedip hissetmediğini ve başkalarının tepkilerini sezip sezmediğini sorduğumda, bunu kabul etmek zorunda kaldı. Ama yine de ne yapacağını bilmiyordu. Onunla, kim olduğunu kabul etmesi, hislerinin daha fazla farkına varması ve öfkesini patlama noktasına gelmeden önce uygun şekilde ifade etmesi üzerine çalıştık. Borderline kişilik bozukluğu olan birçok danışan son derece pasif ve bastırılmış olup, yalnızca dayanamayacak duruma geldiklerinde öfkelerini açığa çıkarırlar. Andrea, borderline kişilik bozukluğu olan pek çok danışandan daha az pasifti, ancak yine de çoğu zaman öfkesini ve hayal kırıklığını ifade etmek için çok uzun süre bekliyordu. Ayrıca, kendini yatıştırmayı ve rahatlatmayı öğrenmesinin ne kadar önemli olduğunu da konuştuk.

    Bazen oldukça yoğun duygusal etkileşimlerimizi dışarıda bıraktım çünkü en zor danışanlarla bile terapinin eğitici ve iş birliğine dayalı yönlerini vurgulamak istedim. Andrea’yı, borderline kişilik bozukluğu olan bireylerin tedavisinde karşılaşılan özel sorunlara ayrılmış olan Yedinci Bölüm’de daha ayrıntılı olarak ele alacağım.

    LAURA VAKASI

    Yaklaşık bir buçuk yıldır Laura’yı tedavi ediyordum. O, fizik muayenesi sırasında ağlamaya başlamasının ardından doktoru tarafından yönlendirilmiş, düşük ücretli (low-fee) bir hastaydı. Doktoru, tansiyonunun çok yüksek olduğunu ve kilo vermesi gerektiğini söylemişti. Laura, 50 yaşında, çocuksuz, boşanmış ve yalnız yaşayan bir kadındı. Bir ofis yöneticisi olarak çalışıyordu ve işkolikti. İş dışında yaptığı başlıca aktiviteler yemek yemek ve televizyon izlemekti. Hafta sonları, birkaç mil ötede yaşayan yaşlı ebeveynlerini ziyaret ediyordu. Haftada bir kez, bir kardeşiyle, iş arkadaşıyla veya arkadaşıyla sosyal bir etkinliğe katılıyordu. Boşanmasından beri, yani on yıldır depresyonda olduğunu söylüyordu, ancak belirtileri son birkaç yıl içinde daha da kötüleşmişti. Daha önce hiç terapi almamıştı ama doktorunun terapiyi önermesi ve ona benim adımı vermesi onu rahatlatmıştı.

    Tedavinin yaklaşık altıncı ayında, Laura’nın haftada iki kez gelebilmesi için ücretini düşürmeyi teklif ettim. Bu teklifi kabul etmekte isteksizdi, kendini suçlu ve değersiz hissediyordu, ancak sonunda kabul etti. O zamana kadar bana güçlü bir bağ kurmuş ve belirgin bir semptom iyileşmesi göstermişti. Bu teklifi yapmamın nedeni, beklediğimin aksine gerileme göstermeye başlamasıydı; iyileşmeye devam etmek yerine, gerilemeyle ilişkili aşırı acı çekme ve özlem belirtileri sergilemeye başlamıştı.

    Seanslarını artırdıktan sonra tekrar iyileşmeye başladı. Bana olan bağlılığı giderek güçlendi ve bir gün bana, beni sevdiğini söyledi. Laura’nın terapisi yoğun geçti ve canlı bir diyalog sürecini içeriyordu. Aşağıda, terapisi sırasında aramızda gerçekleşen iki önemli duygusal etkileşimi paylaşıyorum.

    Laura ile ilişkim olumlu olsa da, başlangıçta onu bir danışan olarak kabul ettiğim için büyük bir heyecan duymamıştım. İlk randevuyu almak için aradığında yaşından daha genç bir ses tonuna sahipti, canlı ve samimi bir şekilde konuşuyordu. Bana, psikanalitik bir yaklaşım benimsediğimi duyduğunu ve depresyonunun özüne inmek istediğini söyledi.

    Doğal olarak, bu sözler kulağıma müzik gibi gelmişti ve onunla tanışmayı dört gözle bekliyordum. Bekleme odasının kapısını açtığımda ise karşıma iyi bakımlı olmasına rağmen hiç de şık olmayan, yaşlı ve obez bir kadın çıktı. Terapistler genellikle sofistike, iyi giyimli, varlıklı danışanlarını fark etmeye eğilimlidirler. Ancak işin diğer tarafı pek konuşulmaz -bu durumda, benim için hayal kırıklığı yaratan şey, büyük olasılıkla değişmek için fazla yaşlı olduğunu düşündüğüm, hayal kırıklıklarıyla başa çıkmak için yiyeceklere yönelen, fiziksel olarak hareketsiz ve sağlık sorunları olan, zeki ama herhangi bir akademik eğitimi bulunmayan birini tedavi edecek olmamdı. Daha da kötüsü, maddi durumu hiç iyi değildi. Sağlık sigortası oldukça kısıtlıydı, takvim yılı başına haftada bir seans bile karşılamıyordu ve kredi kartı borçlarıyla boğuşuyordu. Laura, beklediğim harika yeni danışan değildi.

    Onu görmeye devam ettim, büyük ölçüde ilk seansta hıçkıra hıçkıra ağlaması ve büyük bir acı içinde olması nedeniyle. Depresyonunu hafifletmek için çaresiz olduğunu, ancak ilaç kullanmadan psikoterapiyi denemek istediğini söyledi. Ona, yiyeceklerin onun için bir tür ilaç işlevi gördüğünü söyledim ve bunu kabul etti. Özellikle yüksek tansiyonunun bir sorun olması nedeniyle, (doktorunun onayıyla) egzersiz yapmasını önerdim. Yürüyüş yapmaya başlamayı kabul etti. İlk seansın sonunda, onu tedavi etme konusunda kendimi oldukça iyi hissettim. Analitik terapi için uygun bir aday olmasa da, kesinlikle terapiye ihtiyacı olan, makul ve sempatik bir kadındı. Ve hayatını değiştirmek istiyordu.

    Laura’nın terapisine başladıktan birkaç ay sonra, onu görmeyi dört gözle beklediğimi fark ettim. Oyunbaz bir yapıya sahipti ve harika bir mizah anlayışı vardı, ancak bu mizah anlayışını çoğu zaman kendi aleyhine kullanıyordu. Her seansta hem bir yaşam sevinci hem de yoğun bir umutsuzluk hissi sergilemeyi başarıyordu. Son derece konuşkandı ve seansları kolayca doldurabiliyordu. Ayrıca, yaptığım yorumları dinleyip içselleştirebiliyor ve hayatına dair hızla içgörü kazanabiliyordu. Geri bildirim almayı çok seviyordu ve bir memnun edici olarak, bu geri bildirimlerle neler yapabileceğini bana göstermeye bayılıyordu. Onu bekleme odasında karşıladığımda, bana gülümseyerek selam verirdi. Beni görmekten ve seansına katılmaktan büyük bir mutluluk duyuyordu. Kısa süre sonra, ona ne kadar bağlandığımı fark ettim.

    Biz yakınlaştıkça, Laura bana daha fazla acısını gösterdi. Hayatındaki en büyük acının, kimse için önemli olmadığını hissetmek olduğunu sürekli dile getiriyordu. Başka bir insana sunabileceği hiçbir şeyin olmadığını bilmenin katlanılmaz olduğunu söylüyordu. Başka birinin hayatını zenginleştiremeyeceğine inanmayı nefret ettiği bir şey olarak tanımlıyordu. Onun yanıldığını anında biliyordum, çünkü benim hayatımı zenginleştiriyordu. Ayrıca, bu kaygısının doğası beni derinden etkiliyordu. Tedavi ettiğim çok az kişi, başkalarına ve dünyaya olan katkıları konusunda bu kadar endişe duyuyordu. Laura, çaresizce bir fark yaratmak istiyordu ve şimdiye kadar bunu başaramadığına ve asla başaramayacağına emindi.

    Bu beni onunla yaşadığım ilk zor ana getirdi. Bu senaryoyu defalarca bana anlatmıştı ve benden bir tür yanıt beklediğini biliyordum. Ama ne? Ailesinin ve arkadaşlarının sürekli onu teselli etmeye ve kurtarmaya çalıştığını söylüyordu. Kendisinin bu acıma tepkisini tetikleyen bir şey yaptığını bildiğini ama çaresiz ve muhtaç biri olarak görülmekten nefret ettiğini dile getiriyordu. Bu yüzden ona aşırı sempati gösteren ya da boş bir teselli sunan herhangi bir şey söylememem gerektiğini biliyordum. Acısını hafifletmemi istemiyordu ama benden bir şey bekliyordu. Ne? Aklımdan onu kurtarmaya yönelik kısa süreli fanteziler geçti; ona derinden önem verdiğimi söylemek istedim ama bunu yapmamam gerektiğini de biliyordum.

    Bir sonraki seansta, yine kimse için önemli olamayacağını ve başkalarına gerçekten anlamlı bir şey sunamayacağını söylediğinde, “O zaman neden seni görmek için sabırsızlanıyorum?” dedim. Bana baktı, sözlerimi duyduğunu belli etti, sonra gözlerini kaçırıp mırıldandı: “Bilmiyorum.” Söylemeye devam etti ama benim yorumumu doğrudan ele almadı. Yine de yüz ifadesi ve beden dili, sözlerimin onda bir etki yarattığını gösteriyordu. Bir sonraki seansta, benim onu görmek için sabırsızlandığımı söylememin zihnine takıldığını ve onun için çok anlamlı olduğunu söyledi. Ancak hemen ardından, bunun inanılmaz göründüğünü ekledi. Ona, söylediğimi samimiyetsiz bulup bulmadığını sordum. “Hayır, bunu uydurduğunu düşünmedim,” dedi. Sadece kendisiyle ilgili duygu ve düşüncelerini değiştirmenin çok zor olduğunu belirtti. Benim sözlerimi, kendisi hakkındaki yerleşik algısıyla bağdaştıramıyordu: “Sadece senin söylediklerinle değişemem, biliyorsun.” Ona gülümsedim ve bunu tamamen anladığımı söyledim. Kendisini nasıl gördüğünü değiştirmesinin uzun zaman alacağını biliyordum. Hâlâ kendine yönelik nefretini hissetmeye ve ifade etmeye ihtiyacı vardı. Onun da anlaşıldığını bilmekten memnun olduğunu gördüm. Benim sözlerimin ona bir umut verdiğini söyledi. İşte benden ihtiyacı olan şey buydu -ona yeterince önem verdiğimi ve birgün benim için gerçekten önemli olabileceği umudunu hissettirmek.

    Ve elbette, benim için gerçekten önemli olduğuna dair bilinçdışı bilgisini onaylamama da ihtiyacı vardı. Daha önce de belirttiğim gibi, ona saygı duyuyordum ve zamanla ona ve yaşadıklarına gerçekten önem vermeye başladım. Duygulanım literatüründe okuduğum her şey, klinik deneyimlerimle örtüşüyordu: İnsanlar, bilinçdışı düzeyde de olsa, birbirlerinin ne hissettiğini bilirler. Benim için terapi, onu, her iki tarafın da daima birbirlerinin hislerini bildiği bir süreç olarak gördüğümden beri çok farklı bir boyut kazandı.

    Erken dönem deneyimler, mevcut gerçekleri kabullenmede bir engel oluşturabilir. Wachtel’in (2007) belirttiği gibi, Laura’nın kendine dair algısının, benim ve diğerlerinin ona karşı gerçekten nasıl hissettiği yönünde değişmesi gerekiyordu. Ancak bu değişim yalnızca içgörü yoluyla gerçekleşemezdi. Gerekli olan, duygularında gözle görülür bir değişime yol açacak, bir dizi kademeli duygusal deneyimdi.

    Bir sonraki örneğim, aynı hastaya yaptığım başka bir müdahaleyi içeriyor. Daha önce bahsetmediğim bir konu, onun sık sık arkadaşlarına ve ailesine hediyeler alarak kendini sevdirmeye çalışmasıydı. Terapinin başlarında, sevgiyi satın alma ihtiyacını ve bunun, kendisini sevilmeye değer görmemesinden kaynaklandığını konuştuk. Noel yaklaşırken bana bir hediye vermeyi düşündüğünü söyledi. Büyük ihtimalle el işi yapacağını, çünkü sık sık el sanatlarıyla uğraştığını belirtti. Ben de, “Bana bir şey vermek yerine, bunu konuşmamız daha doğru olmaz mı?” diye sordum. Cevabı netti: Evet, bir şey vermesi gerekiyordu. Bu fikir ona o kadar yabancıydı ki, hediye vermemenin nasıl mümkün olabileceğini hayal bile edemiyordu. Bunun üzerine, hediyenin ucuz olması şartıyla kabul ettim. Laura bunun sorun olmadığını söyledi ve bana kendi yaptığı bir şey vereceğini belirtti.

    Noel’den önceki son seansında, içinde birkaç farklı eşyanın bulunduğu bir hediye çantası getirdi. İçinde paketlenmiş birkaç hediye olduğunu görünce, “Bunları sen mi yaptın?” diye sordum. “Hayır,” dedi. “Satın aldım. Ama çok para harcamadım.”

    “Ne oldu, bana bir şey yapacaktın?”

    “Zamanım olmadı, o yüzden sana bir şeyler satın almaya karar verdim.”

    “Maddi sıkıntılar yaşadığını ve kendini yoksun hissettiğini söylemene rağmen benim için para mı harcadın?”

    “Evet, almak zorundaydım. Sana hiçbir şey vermemek bana çok kötü hissettirirdi.”

    Onun bu zorunluluk hissiyle hareket ettiğini görmek beni üzdü. Paketi elime aldım ama açmadım; hediyelerini açarak bu davranışı pekiştirmek istemedim. Zoraki bir gülümsemeyle teşekkür ettim, fakat memnun görünmediğimi hissettirmeden edemedim. Bir sonraki seansta, tatil arası nedeniyle on gün sonra buluştuk. Seansın başında gözyaşlarına boğuldu ve hediyeleri verirken yüzümde beliren hayal kırıklığı ve onaylamama ifadesinin onu ne kadar incittiğini anlattı. O günden beri kendini berbat hissettiğini söyledi. Sonra kendisini küçümseyerek, ne kadar aptal olduğunu ve benim ne istediğimi bildiği halde neden tersini yaptığını sorguladı. Ona, bu kadar incinmesine üzüldüğümü ve hediye verme isteğinden onu caydırmak istediğimi, ancak bunu bu kadar ağır bir bedelle yapmak istemediğimi söyledim. O ise bunun tamamen kendi hatası olduğunu yineledi. Kendini bile bile incittiğini ve benim suçum olmadığını vurguladı. O anda konuyu daha fazla ilerletemedik ve başka meseleleri konuşmaya devam etti. Ancak ben, bu konunun henüz tamamlanmadığını biliyordum.

    Laura, şehir dışından gelen kız kardeşinin, başka bir kardeşiyle birlikte zaman geçirirken kendisini bilinçli olarak dışladığını düşündüğü için duyduğu öfkeyi dile getirdi. Son ziyaretinde, kız kardeşi kimseye haber vermeden diğer kardeşinin evinde kalmıştı. Laura bunu öğrendiğinde hem incinmiş hem de öfkelenmişti. Kız kardeşlerinin bu davranışı, onun kendini sevilmez ve önemsiz hissetmesine yol açıyordu. Kardeşinin dışlayıcı davranışına karşı çıkması gerektiğini düşündüğünü söyledi, daha önce de bunu benimle konuşmuştu. Ancak çatışmadan ne kadar nefret ettiğini yineledi.

    Ertesi hafta bir rüya gördüğünü anlattı. Rüyasında, büyük bir çeki banka hesabına yatırmayı unuttuğunu fark ediyordu. Çeki bir çekmecede bulduğunda panikliyordu. Bu kadar önemli bir şeyi ertelediğine inanamıyordu. Ona rüyanın ne anlama geldiğini sordum.1 Açıkça halledilmesi gereken bir şeyi gömdüğünü söyledi. Bunun ne olabileceğini sorduğumda, kız kardeşiyle kendisini reddetmesi hakkında konuşmadığını dile getirdi. Konuşmak istediğini ama korktuğunu söyledi.

    (1Bu rüyanın, burada ele aldığım konudan daha derin anlamlar içeren bir içeriği olduğu açık. Ancak, tartışmamı Laura ile terapinin belirli bir aşamasında yaşadıklarımızla sınırlamak istiyorum.)

    Laura’nın benimle her zamanki kadar açık olmadığını fark ettim ve ona yılbaşında aramızda geçen olay hakkında daha fazla düşünüp düşünmediğini sordum. Çok düşündüğünü söyledi. İçimden geldiği gibi, “Beni affettin mi?” diye sordum. O da aynı hızla, “Hayır,” diye yanıtladı. Bu hızlı yanıtı kendisini bile şaşırttı ve hemen geri adım attı, kendisinin gereksiz yere aşırı hassas davrandığını söyledi. Sonuçta, en başından beri hatalı olanın kendisi olduğunu düşündüğünü ekledi. Resmen reddedilmeye davetiye çıkardığını, başka ne beklediğini sorguladı.

    Ona ilginç bir soru sorduğunu söyledim: Ne bekliyordu? Laura, benim için hediye alışverişi yapmaktan ve beğeneceğimi bildiği şeyleri almaktan gerçekten keyif aldığını söyledi. Bu hediyeleri alırken kendini harika hissettiğini, bana çok bağlı hissettiğini ve bunun onu mutlu ettiğini anlattı. “Sana bir şey almam gerekiyordu,” dedi.

    “Bana bir şey alman gerekiyordu çünkü beni seviyorsun ve bu duygularını benim hissetmemi ve kabul etmemi istedin,” dedim.

    “Evet,” diye yanıtladı. “Ama tek aldığım senin onaylamadığındı.”

    “O halde bunu pek de iyi idare edemedim, değil mi?”

    “Hayır, aslında öyle değil. İnsanlara hediye alma ve harcama konularında sorunlarım olduğu konusunda haklıydın.”

    “Peki, eğer haklı olduğuma eminsen, neden beni henüz affetmedin?”

    Bu soru karşısında hoş bir şekilde şaşırmış görünüyordu. Ona belki de ondan çok erken değişmesini beklediğimi söyledim. Onun için beni sevip de bu sevgisini ona göre anlamlı bir hediye vererek ifade etmemesi imkânsızdı. “Sonuçta, senin bakış açına göre bu hediye aslında bana olan sevginin bir ifadesiydi. Ben de bunu nazikçe kabul etmeli ve sana kendi hızında değişmen için zaman tanımalıydım.”

    “Ama bunu yapamadın.”

    “Hayır, yapmadım. Yapabilirdim. Sadece susup teşekkür etmeliydim.”

    Laura kahkaha attı. “Eh, bu benim de hatam,” dedi.

    Laura ile çalışırken, onun için aşırı uyarıcı veya çocuklaştırıcı olabilecek güçlü duygularımı dengelememin ne kadar önemli olduğunu anladım. Aynı zamanda, onun bende uyandırdığı duygulara tepki olarak ona geri bildirim vermem gerektiğini de gördüm. Laura’nın ilişki kurma kalıbı, kendisini çaresiz, muhtaç, sevilmez ve bağımlı biri olarak konumlandırarak tekrar ediyordu. Hayatındaki herkes ona tavsiyeler veriyor ve hayatını kötü yönetmesi ve yanlış kararları nedeniyle onu azarlıyordu. Kardeşlerinin hepsi ona tepeden bakıyor, iki küçük kardeşi de dahil. Laura, insanlarla sınırlı bir etkileşim biçimine sahipti ve bu, alabileceklerini büyük ölçüde kısıtlıyordu. İnsanları kendisini küçümsemeye ve ona yukarıdan konuşmaya yönlendirdiğini biliyor, ancak bunu nasıl değiştireceğini bilmiyordu.

    Benim rolüm, onun uyandırdığı acıma duygusuna ve kurtarma fantezilerine kapılmaktan kaçınmak (geleneksel bilgelik) ve ona, hakkındaki gerçek hislerimle ilgili dürüst geri bildirim vermekti. Laura’nın ihtiyaç duyduğu olumlu geri bildirimi vermek zordu çünkü sürekli olarak acıma ve güvence talep ediyordu. Ancak, onun hakkında ne hissettiğim ve onu nasıl deneyimlediğim konusunda hiçbir şey söylememiş olsaydım, terapi aniden durma noktasına gelirdi.

    Laura reddedilmekten o kadar korkuyordu ki, asla insanların kendi zayıflıklarını veya kötü davranışlarını eleştirmiyordu. Ona, yalnızca terapötik olmayan değil, aynı zamanda bencil ve narsistik bir şekilde davrandığımı bildirmemin özellikle terapötik olduğunu düşünüyorum. Onun değişmesini istememin asıl sebebi, kendimi iyi hissetmekti. Onun ihtiyaçlarına karşı duyarsızdım çünkü Noel’de bana hiçbir şey almak zorunda kalmamasından duyacağım tatmini istiyordum. Sabırsızdım ve onun en iyi çıkarına olacak şekilde hareket etmedim, oysa davranışımı kolayca rasyonelleştirebilirdim. Kendisi de ifade ettiği gibi, hediye verme davranışı “yeterli olmadığı” hissine dayanıyordu ve bu davranışı benim tarafımdan herhangi bir şekilde pekiştirmek de ona faydalı olmayacaktı.

    Tekrarlayan kalıplarıma dönecek olursak, Laura’yı gereksiz yere incittiğim ve reddettiğim, onun kendini kötü hissetmesine neden olduğum açıktı; üstelik bunu, tüm çabalarına ve kaydettiği önemli ilerlemeye rağmen yaptım. Bunu fark ettim, ancak tüm bu içgörülerimi onunla paylaşmadım. Bunun yerine, ona acı veren hatalarım ve olumsuz davranışlarım üzerinde durarak, sorumluluğumu kabul etmeye odaklandım.

    Bu örnekte, hem Laura’nın hem de benim geçmişte hayatımızdaki önemli kişilerin davrandığı şekilde birbirimizi eğittiğimizin açık olduğunu düşünüyorum. Ancak aynı zamanda, ikimiz de yeni bir şey yaratmak için çabalıyorduk. Noel’deki karşılaşmamızdan sonra Laura’nın haftalarca alışılmadık şekilde içine kapanık kaldığını fark ettiğimde bir hata yaptığımı anladım. Kendini her şey için suçlama eğiliminde olan biri olarak, onun benden bu kadar uzaklaşmasının tek nedeninin, hem onu hem de terapötik süreci inciten bir şey yapmış olmam olabileceğini biliyordum.

    KARŞILIKLI ETKİLENİM VE KIRILGAN DANIŞAN MİTİ

    Schlessinger (2003), danışanlarımızı etkileme konusundaki yanılsamalarımıza dair keskin bir gözlemde bulunmuştur. Şöyle der:

    “Eminim tüm analistlere, eğitimlerinin daha aktif anlarında, transferansı bozmamaları konusunda uyarıda bulunulmuştur. Çoğu zaman, eğer transferansı bozmanın kolay bir yolunu bilseydim, bunu şişeleyip satardım ve zengin olurdum diye düşünmüşümdür.” (s. 226).

    Schlessinger’a ek olarak, Lomas (1987) ve birçok diğer yazar, transferansın kaçınılmaz doğasına dair benzer noktalar dile getirmiştir. Buna karşı aktarımı da ekleyebiliriz. Danışanlarımızla etkileşime girdikçe, her iki taraf da kaçınılmaz olarak birbirini etkilemeye çalışır ve bilinçli ya da bilinçdışı yollarla birbirini tanıdık veya tatmin edici olan bir yöne doğru yönlendirir.

    Psikanalistlerin danışanlarına doğrudan ne yapmaları gerektiğini söylememeleri gerektiği düşünülse de, ben bunu sıkça yaptığımı itiraf etmekte bir sakınca görmüyorum -özellikle de danışanımın açıkça felakete yol açabilecek bir karar almak üzere olduğu durumlarda. Örneğin, maddi sıkıntıları çözmek için kumar oynamaya başlamak, stresli bir olaya tepki olarak kendine zarar vermeyi planlamak veya sınırda diyabet teşhisi almasına rağmen sağlıksız beslenmeye devam etmek gibi. Ehliyeti olmayan bir danışanımla, bağımsızlığın bir parçası olarak ehliyet almanın önemini defalarca konuştum. Yıllar içinde danışanlarımı bilinçli ve açık bir şekilde etkilemeye çalışırken fark ettiğim şey, aslında baştan beri bildiğim ama sınamam gereken bir gerçekti: Danışanlarım yalnızca benim müdahalemden önce de gitmek istedikleri yöne doğru ilerlememe izin verdiler.

    Tıpkı davranışsal planların çoğu zaman işe yaramaması gibi, bir terapistin danışanını gerçekten istemediği bir şeyi yapmaya ikna etme girişimleri de büyük olasılıkla başarısız olacaktır. (Örneğin, önemli ilerlemeler kaydetmiş ve hayatında birçok büyük değişiklik yapmış olmasına rağmen, bahsi geçen danışanım ehliyetini hiçbir zaman almadı. Araba kullanmaktan korkuyordu ve aslında bunu istemiyordu.) Ancak danışanlar genellikle ima yoluyla bazı ipuçları verirler ve hatta doğrudan tavsiye isterler, özellikle de istedikleri bir değişim için destek arıyorlarsa. Bu konuyla ilgili yapılan sınırlı araştırmalar (Curtis, 2004), danışanların talep ettikleri tavsiyeleri genellikle değerli bulduklarını, ancak kendilerine sorulmadan verilen tavsiyeleri faydasız ve terapötik açıdan etkisiz olarak değerlendirdiklerini göstermektedir.

    Bu etki kavramına karşı öne sürülen karşı argüman büyük ölçüde, terapistlerin yıllarca danışanları üzerinde etkili olduğu ancak bunun terapötik bir kazanç sağlamadığı veya hatta zarar verdiğine dair anekdotlardan kaynaklanmaktadır. Yıllar önce psikanalizden geçmiş kişiler, gizemli ve sessiz analistleri hakkında, onları etkilemeye veya memnun etmeye çalıştıkları hikâyeleri gönüllü olarak anlatırlar. Analistleri tarafsız kalma çabaları içinde nadiren duygu veya coşku gösterdiğinden, bu danışanlar en ufak bir yüz ifadesi değişikliğini veya diğer bedensel ipuçlarını gözlemlemeye odaklanmışlardır. “Analistlerini okumak” neredeyse yarı zamanlı bir iş ya da bir takıntı hâline gelmiştir. Bu danışanların, analistlerinin onaylayacağını düşündükleri yönde bazı davranışlarını değiştirmiş olmaları muhtemeldir. Peki, bu durum danışanların terapistlerini memnun etmek için davranışlarını değiştireceğini ve aşırı etkinin gerçekten bir endişe kaynağı olduğunu kanıtlar mı? Hem evet hem hayır.

    Öncelikle, sfenks gibi sessiz kalan terapistlerin danışanlarına çok az geri bildirim sağladıkları, hem sözel hem de sözel olmayan düzeyde iletişimde bir boşluk yarattıkları açıktır. Duygusal olarak mesafeli ve sessiz bir terapist, gerekli duygulanımsal iletişimi kolaylaştırmak yerine, danışanın büyük çaba harcayarak doldurmaya çalıştığı bir boşluk yaratır. Bu tür bir duygusal boşlukta çalışan danışanlar, kendi ihtiyaçlarına odaklanmak yerine, terapistlerinden belirgin bir duygusal tepki almak için fazla çaba sarf edebilirler. Duygularını yüzlerinde göstermeye ve danışanlarının talep ettiği durumlarda geri bildirim vermeye istekli olan terapistlerin (Maroda, 1991, 1999), danışanlarının onları memnun etmeye çalışmak için fazladan çaba harcamasına yol açma olasılığı önemli ölçüde daha düşüktür. Kendi klinik deneyimime göre, seanslarda ne kadar doğrudan ve açık olursam ve danışanlarımı kendilerini ifade etmeye teşvik edersem, zamanla sürekli bir şekilde hürmet görmektense daha fazla eleştiri alıyorum.

    Elbette, terapistin davranışından bağımsız olarak, aşırı derecede memnun etmeye çalışan, itaatkâr danışanlar da vardır. Önceki Laura vakası, etkileme meselesinin her iki yönünü de açıkça göstermektedir. Laura, her zaman beni memnun etmeye aşırı derecede önem veriyor ve en ufak bir reddedilme veya coşku eksikliği algısı karşısında derin bir üzüntü hissediyordu. Ancak terapi ilerledikçe, duygusal olarak evli bir eski sevgilisine hâlâ bağlı olan bir adamla bir ilişkiye girdi. Başlangıçta bu adam, hem Laura hem de eski sevgilisiyle vakit geçiriyor ve cinsel ilişkisinin yalnızca Laura ile olduğunu iddia ediyordu. Ancak eski sevgilisiyle ilişkisini sonlandıracağını söylemesine rağmen, bu durum uzun süre devam etti ve Laura haklı olarak hayal kırıklığına uğramış, incinmiş ve öfkelenmişti.

    Laura kısa süre içinde fark etti ki, eğer bir akşam ondan uzak kalırsa -örneğin arkadaşlarıyla dışarı çıkarsa, ailesini ziyaret ederse ya da spora giderse- sevgilisi o geceyi eski sevgilisiyle geçiriyordu. Adam, herhangi bir cinsel ilişki içinde olduklarını kesin bir dille reddediyor ve sadece “iyi arkadaş” olduklarını söylüyordu. Bir yıldan uzun bir süre birlikte olduktan sonra, Laura bu adamla birlikte yaşamaya başladı. Ne yazık ki, eski sevgili hâlâ sık sık hayatlarında yer alıyordu. Laura, terapi sürecinde üzerinde çalışmak istediği konuyu bana açıkça ifade etti. Bu durumu kabullenmesi, sadece arkadaş olduklarını kabul etmesi ve kıskançlık ve öfkesini kontrol altına alması gerektiğini söyledi. Başta şaka yaptığını sandım. Ancak ciddi olduğunu fark ettiğimde, bu hedefin gerçekçi olmadığını düşündüğümü ona söyledim. Bu kadının hayatında yer almasından rahatsızlık duymasının ve kıskanmasının son derece doğal olduğunu belirttim -özellikle de sevgilisi, bu kadının hayatının aşkı olduğunu, ancak onun kocasını terk edip kendisiyle evlenmeyi reddettiğini söylediği için.

    Laura, ona öfkelenme ve daha fazlasını bekleme hakkı olduğunu söylediğimde gözle görülür şekilde rahatsız oldu. Peki, sevgilisinin bir yıl önce bu ilişkiyi bitirme sözü vermesine ne olmuştu? Laura, onu durumla yüzleştirmemden nefret ettiğini açıkça dile getirdi ve hayatında ilk kez aşık olduğunu, 50 yaşında bunu kaybetmeye niyeti olmadığını söyledi. Eğer başka bir seçeneği yoksa, sevgilisinin eski sevgilisiyle olan ilişkisini kabullenebileceğini ifade etti. Ayrıca, aralarında cinsel bir ilişki olmadığını söylediğinde ona inandığını belirtti.

    Laura’yı daha kararlı olmaya, sevgilisinden daha fazlasını beklemeye ve kendi duygularını kabul etmeye teşvik etme çabalarım tamamen başarısız oldu. Onu etkileme girişimlerim hiçbir işe yaramadı -üstelik bu, benim yönlendirmemle egzersiz yapmaya başlayıp önemli ölçüde kilo veren, kararsız olduğunu fark ettiğimde arkadaşları ve ailesiyle daha kararlı bir duruş sergileyen ve benimle ilgili hoşnutsuzluğunu dile getirmekten çekinmeyen biriyle yaşandı. Laura, başlangıçta etkilenmekten ve desteklenmekten hoşlanıyordu, çünkü yıllardır yapmak istediği şeyleri gerçekleştirmesine yardımcı oluyordum.

    Sevgilisiyle yaşadığı mesele çok daha derin ve önemliydi. Bu durum, onun tüm ilişkilerinde görülen sadomazoşistik eğilimlerinin bir tekrarıydı (bu, Noel hediyeleriyle ilgili etkileşimimizde de görülebilir), hızla kurduğu simbiyotik ilişkilerin, aşırı bağımlılığının ve en makul taleplerinin bile terk edilme ile sonuçlanacağına dair derin korkularının bir yansımasıydı.

    Laura, terapisi boyunca büyük ilerleme kaydetti; kendiliğinden ağlama nöbetlerini, kompulsif yeme davranışını ve diğer depresif semptomlarını ortadan kaldırdı. Ayrıca daha zengin bir sosyal hayat kurdu, iş saatlerini azalttı ve normal bir çalışma düzenine geçti. Ancak, sağlıksız olduğunu düşündüğüm romantik ilişkisi nedeniyle daha fazla ilerleme kaydedemedi. Açık bir şekilde konuştuğumuzda, sevgilisiyle olan ilişkisini “sarsabilecek” herhangi bir değişiklik yapmaya ilgi duymadığını net bir şekilde belirtti. Bunun üzerine, tedavisini bu noktada sonlandırmaya karar verdik. Laura, terapinin sonuçlarından memnun ve minnettar olduğunu söyledi ancak yine de benim için bir hayal kırıklığı olduğunu düşünmeden edemediğini dile getirdi.

    Karşı aktarım kalıplarımı düşündüğümde, Laura’nın sevgilisiyle olan ilişkisi konusunda takılıp kaldığı açık hale geldikten sonra terapinin sonlandırılmasını daha iyi yönetebileceğimi düşünüyorum. Başlangıçta, süreci devam ettirip neler olacağını görmemiz gerektiğini düşündüm. Ancak bir yıl sonra, hala aynı noktadaydı ve herhangi bir değişiklik yapmaya niyetli değildi. Bir süre boyunca, sevgilisinin diğer kadınla ilişkisini bitirme sözünü tutacağı umuduyla bekledi. Ancak bu sınır sürekli yeniden çizildi ve sonunda Laura, sevgilisinin sözünü tutmasını talep etmek yerine, bunu istemekten tamamen vazgeçti.

    Geriye dönüp baktığımda, terapinin büyük ölçüde oldukça iyi geçtiğini düşünüyorum. Ancak sonlandırma sürecini hem onun hem de benim için daha az acı verici ve hayal kırıklığı yaratacak şekilde yönetebilirdim. Bununla birlikte, onay arayan, düşük benlik saygısına sahip ve korkulu biri olan Laura’nın bile beni ancak bir noktaya kadar etkilemesine izin verdiğini belirtmek istiyorum. Daha atılgan olması ve sevgilisiyle ilişkisini riske atması gerektiğini düşündüğümde, buna direndi. Üstelik bunu, ilişkide sürekli aşağıda olma ve incinme ihtiyacını analiz edip anlamaya çalıştığımız tekrar eden çabalarımıza rağmen yaptı. Bana göre bu, geçmişin belirli tekrarlarının ne kadar inatçı olabileceğine dair bir örnekti ve aynı zamanda insanların hem değişip hem de aynı kalabilmesinin bir göstergesiydi.

    Genç terapistler genellikle danışanlarının hayatlarını tamamen dönüştürebilecekleri konusunda umutludurlar. Ancak tedavi sonuçlarının gerçekliği, Laura ile yaşananlara daha yakındır. Belki onu 20’li veya 30’lu yaşlarında tedavi etmiş olsaydım, farklı bir sonuç ortaya çıkabilirdi. Ancak onun için algılanan son şans olan bu ilişki ve dünyada yalnız kalma korkusu, hem onun hem de benim onun duygusal özgürlüğüne dair taşıdığımız tüm arzularımızdan daha güçlüydü. Tüm danışanların, terapistlerinin değişimin faydalı olacağına ne kadar ikna olursa olsun, aynı kalmayı tercih ettikleri alanlar vardır.

    Bu bölümde sunduğum ilk vaka olan, Andrea adını verdiğim avukat örneğinde de etkinin sonuçlarını gözlemleyebiliriz. Andrea ve ben birkaç aydır birlikte çalıştıktan sonra, süreci hızlandırmak için yapabileceği bir şey olup olmadığını sordu. Tanısını biliyordu; öfkeli bir doktor arkadaşının ona bağırarak söylediği bir teşhis olmuştu. Ben de borderline kişilik bozukluğunun tedavisine dair araştırmaların haftada iki kez psikoterapi önerdiğini açıkladım. Bunun gereğinden fazla olduğunu, çok pahalıya mal olacağını (ki bunu rahatlıkla karşılayabilirdi) ve fazla zaman alıp zahmetli olacağını düşündüğünü söyledi. Konuyu, elbette, o anda bıraktım. Ancak birkaç ay sonra gerileme belirtileri gösterdiğinde ve doktoru semptomlarının stres kaynaklı olduğunu söylediğinde konuyu yeniden gündeme getirdim.

    Bana fikrimi sorduğunda, gerilemeyi (regresyon) açıkladım ve bir süreliğine haftada iki kez terapiyi denemeye istekli olup olmadığını sordum. Eğer bir faydası olmazsa, bu uygulamayı bırakabileceğimizi belirttim. Bunun üzerine, benden para koparmak istediğimi iddia etti ve fiziksel semptomlarıyla yaşamayı tercih edeceğini söyledi. Bu tür yorumları Andrea’nın başkalarına da sıkça yaptığını bildiğim için bu beni özellikle rahatsız etmedi. Doğal olarak, seans sıklığını artırma önerisinde bulunmayı tamamen bıraktım.

    Andrea, başkaları tarafından kontrol edilmekten kaçınıyor ve herhangi birinin ona bir şey yapmasını önermesine ya da talep etmesine karşı direnç gösteriyordu. Ancak, ona sorunları hakkında bilgi verdiğimde ve gevşemesini artıracak, kendini sakinleştirecek yollar bulmasına yardımcı olacak ve daha atılgan olmasını sağlayacak stratejiler sunduğumda, bunlara büyük bir hevesle katıldı. Danışanlara neyin kendilerini daha iyi hissettirdiğini soruyor ve mevcut kendini sakinleştirme davranışlarından yola çıkarak çalışıyorum. Bir kişi kitap okurken rahatlar, bir diğeri egzersiz yaparken, bir başkası ise yakın bir arkadaşıyla konuştuğunda iyi hisseder. Bir diğer kişi sıcak bir banyo almanın rahatlatıcı olduğunu düşünebilir. Ne kadar geniş ve yapıcı bir kendini sakinleştirme repertuarı olursa, o kadar iyi olduğunu vurguluyorum. (Bu liste, tabii ki, uyuşturucu kullanımı, aşırı alkol tüketimi ve aşırı yemek yemeyi içermez.) Ayrıca danışanlarıma, geçmişte işe yaramış olsa bile, tek bir kendini sakinleştirme yönteminin başarısız olmasının onları cesaretini kırmaması gerektiğini söylüyorum. Tüm aktivitelerin zamanla uyarıcı değerini kaybedebileceğini ve kullanılan yöntemleri çeşitlendirmenin iyi olduğunu belirtiyorum. Bir şey işe yaramazsa, başka bir yönteme geçmelerini ve o an için en etkili olanı bulmalarını öneriyorum.

    Andrea çok çalıştı ve büyük ilerleme kaydetti. Öfkelendiğinde davranışlarını daha iyi kontrol etmeyi öğrendi, daha atılgan hale geldi ve kendini sakinleştirme becerilerini geliştirdi. Hukuk firmasına ortak oldu, birkaç ilişki yaşadı ve sonunda aşık olup evlendi. Terapinin sonunda, terapiye başlarken hedeflediği her şeye ulaştığını söyledi ve karşılıklı olarak minnettarlık ve hüzünle dolu bir veda gerçekleştirdik.

    Andrea bazı konularda etkilenmeye son derece istekliyken, bazılarına karşı dirençliydi. Mahremiyetten korkuyordu ve haftada iki kez terapiye gelme fikri, rahatlatıcı olmaktan çok ürkütücüydü. Ancak kendisini pratik ve gerçekçi biri olarak görüyordu ve sorunları çözme konusunda kararlıydı. Ciddi ruh sağlığı sorunları olduğunu fark etmekten nefret etse de, bunları elinden geldiğince ele almaya istekliydi. Benimle iş birliği içinde çalıştı, tıpkı bir davayı hazırlamak için başka bir avukatla çalışır gibi. Duygusal olarak ona fazla yaklaşmadığım sürece, tutumu “Ne gerekiyorsa yapalım. Hayatımın değişmesini istiyorum.” şeklindeydi.

    Öyleyse, danışanların ya terapiden ayrılacağını ya da terapistin aşırı etkisine direnç göstereceğini mi öne sürüyorum? Eğer böyleyse, onlara zarar vermekten endişe etmemize gerek yok demektir. Elbette, bir danışana zarar vermenin imkânsız olduğunu söylemiyorum. Terapistler tarafından zarar verilmesi mümkündür ve bu, düzenli olarak meydana gelmektedir. Bu zararların büyük bir kısmı etik dışı davranışlardan veya yetersizlikten kaynaklanmaktadır. Ayrıca, gerçeklik algısı zayıf olan bazı danışanlar, bu kitapta tanımladığım tipik ayakta tedavi gören danışana kıyasla yıkıcı etkilere daha duyarlı olacaktır. Mazohist eğilimleri veya takıntılı bağlanma geçmişi olan danışanlar da, kendileri için yararlı olmayan ya da hatta zararlı olabilecek terapi ilişkilerinde kalmaya daha yatkındırlar.

    Deneyimlerime göre, terapi sürecinde en çok zarar gören danışanlar, uzun süreli terapistlerinin “sevgi nesnesi” haline gelenlerdir. Yıllarca danışanlarını, hayranlık duyulmak, sevilmek ve hatta anlaşılmak gibi kendi ihtiyaçlarını karşılamak için terapiye bağlı tutan terapistler, onlara büyük bir kötülük yapmaktadırlar. Daha önce birçok danışan, farklı terapistlerle birden fazla kez terapiye başlamış, ancak sonuçlardan memnun kalmayarak bana gelmiştir. Çoğu birkaç seans ya da birkaç ay sonra terapiden ayrılmıştır. Bu danışanların büyük bir kısmı yalnızca hayal kırıklığı ya da hoşnutsuzluk dile getirmiştir. Ancak terapi sürecinde gerçekten sömürüldüğünü ya da zarar gördüğünü hisseden danışanların, yıllarca narsistik terapistlerle çalışmış ve onların kırılgan benlik saygılarını desteklemek için kullanılmış kişiler olduğunu fark ettim. Bu tür bir durumun cinsel temasla ilişkilendirildiğini düşünsek de, terapistlerin yaptığı hata ya da ihlal her zaman doğrudan cinsel nitelikte olmak zorunda değildir (Celenza, 2007). Etik olmaya niyetli bir terapist bile, kişisel sorunlarıyla mücadele ederken, sevdiği bir danışandan, doğrudan cinsel sınırı aşmadan büyük ölçüde faydalanabilir.

    Karşı çıktığım şey, danışanlarımızın kırılganlığını ya da onlara karşı olan güvene dayalı sorumluluklarımızı hafife almamız gerektiği düşüncesi değildir. Aksine, tedavi ettiğimiz insanların büyük çoğunluğunun inanılmaz derecede kırılgan olduğu ve ne kendileriyle ne de bizimle ilgili gerçekleri kaldırabilecekleri yönündeki yanlış anlayışa karşı çıkıyorum. Elbette, bu tür gerçekleri danışanlarımıza, iyi bir çalışma ilişkisi kurmadan önce doğrudan sunmayacağız. Ancak, birçok terapi ilişkisinde danışanın ilerlemek istediğini, geri bildirim talep ettiğini, daha derine inmek istediğini, fakat geri adım atan, çatışmadan kaçınan, korkulu terapistin onu geri tuttuğunu gördüm. Danışanlara karşı aşırı temkinli davranmak, onları fazlasıyla koruyucu ve hatta küçümseyici bir tavırla ele almak, faydalı bir tutum değildir. Bu tür bir yaklaşım, güven vermediği gibi, değişimi de teşvik etmez.

    ÖZET

    Terapötik sürecin her iki katılımcısı da, kendilerine ait temel bir kimlik ve yerleşik bir varoluş biçimiyle terapi ilişkisine girer. Ana odak noktası danışan olsa da, gerçek ilerleme genellikle terapistin kendi geçmişini tekrar etme ihtiyacının da farkında olmasını gerektirir. Kaçınılmaz olarak, hem terapist hem de danışan birbirlerini duygusal olarak etkiler ve geçmişten gelen korku, suçluluk, üzüntü, utanç, öfke ve arzu gibi duyguları tetikler. Hiçbir duygu durumunun doğası gereği yıkıcı olmadığını anlamak, hem terapistin hem de danışanın kendilerini oldukları gibi kabul etmelerine yardımcı olabilir. Terapistin, kendine özgü çıkarlarını ve karşılıklı etkileşimi kabul etmesi, sürecin bir parçası olarak kendi rolünü sakin bir şekilde benimsemesine olanak tanır. Dünyada yol almakta zorlanan danışanlar, genellikle kendi gerçekliklerinin ve başkalarına dair gözlemlerinin yeterince tanınmadığı bir geçmişe sahiptir. Terapistin sunduğu en önemli şey, kusursuz bir figür olmak değil; hatalarını ve kendi çıkarlarını kabul etmeye istekli, gerçek bir insan olmaktır. Bunu yapmak, yeni duygu ve ilişki kalıplarını teşvik eder, gelişimi destekler ve kalıcı değişimi mümkün kılar.

  • Terapötik Süreçte Duygusal Katılım (1. Bölüm)

    Okuyacağınız metin Psikodinamik Teknikler: Terapötik İlişkide Duyguyla Çalışmak [Psychodynamic Techniques: Working with Emotion in the Therapeutic Relationship] kitabının 1. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakabilirsiniz.

    Danışanlarımızın [client] acısına temas etmeyi ve onların acısını hissetmeyi ne kadar istesek de, aynı deneyimden doğal olarak korkarız da. Danışanlarımızın rahatsız edici duygularını almaya yönelik direncimizin bir nedeni, psikoterapi eğitiminin geleneksel olarak terapistin duygularına ve göstermemiz muhtemel doğal insani tepkilere ilişkin bir tartışmayı içermemiş olmasıdır. Bunun yerine, sanki insanlığımızı bir şekilde aşabilirmişiz fikrine tutunuyor gibiyiz.

    Gündelik uygulamada bu da çoğu zaman danışanlarımıza yönelik olumsuz duygularımızı inkâr etmeye dönüşür. Klinik çalışmamızı yürütürken çok kişisel bir düzeyde elde ettiğimiz derin doyumu inkâr etmeyi de içerebilir. Terapist olmanın gündelik deneyimlerinden kaynaklanan meşru doyum, utanç damgası taşımamalıdır. Sıkılmak, rahatsız olmak, öfkelenmek, çökkün hissetmek, kedere boğulmuş hissetmek ya da cinsel çekim duymak da utanç damgası taşımamalıdır. Danışanlarımıza, hissettikleri şeylerde utanılacak bir şey olmadığını söyleriz. Yaşamlarının niteliğini belirleyen şey, bu duyguları nasıl yönettikleri ve ifade ettikleridir. Aynı şey bizim için de geçerlidir.

    Danışanlarımızın duygusal deneyimlerine karşı çeşitli nedenlerle kendimizi savunabiliriz. Bu nedenlerin çoğu kendi çocukluğumuzla bağlantılıdır. Terapistler, köken ailelerinde üstlendikleri rolleri yineleme eğilimindedirler; aile içinde barışı sağlayan ve duygusal bakım veren kişi olma konusunda aşırı sorumluluk üstlenen ebeveynleştirilmiş çocuk rolünü sürdürürler. Bu rolü yerine getirme becerimizle olduğu kadar, ona eşlik eden kendini feda etmişlik hâliyle de gurur duyabiliriz (Maroda, 2022). Ne yazık ki, uzun süre acıya katlanan bir yatıştırıcı ve düzeltici olma beklentisi, süregiden herhangi bir ilişkide ortaya çıkan normal olumsuz duyguların sağlıklı biçimde fark edilmesini engeller. (Burada olumsuz duygulara odaklanıyorum; çünkü bunlar göz ardı edilmeye, reddedilmeye ya da inkâr edilmeye en yatkın duygulardır. Aynı zamanda, çoğu çıkmazın ve erken sonlandırmanın da kaynağıdırlar [bkz. 8. Bölüm]. Yoğun aşırı özdeşim ya da yoğun erotik karşıaktarım dışında [bkz. 11. Bölüm], olumlu duygular nadiren aynı güçlükleri yaratır.)

    .

    .

    .

    .

    DEĞİŞİMİN UNSURLARI

    Değişim için gerekli olan eksik unsurları belirlemek hâlâ güçtür. Gevşeme, olumsuz düşünceleri kontrol etme, duygulanım düzenleme ve zihinselleştirme gibi konulara odaklanan onlarca yıllık davranışsal araştırmadan sonra bile, varılan sonuç büyük ölçüde ilişkinin en önemli değişken olduğu yönündedir. Giderek artan biçimde, danışanın duygusal deneyiminin dönüştürücü bir deneyim açısından hayati önemde olduğu kabul edilmektedir. Daha da önemlisi, terapistlerin danışanlarının yaşamlarına nasıl başarılı biçimde müdahale edebileceğine ilişkin çok daha az şey belgelenmiştir. Bizim görevimiz danışanın ebeveynlerinin sağlayamadığı şeyi sağlamak mıdır? Eğer öyleyse, bu gündelik uygulamada nasıl görünür? Eğer değilse, o hâlde terapötik ilişkinin iyileştirici olarak sunabileceği şey nedir? Miller ve arkadaşları (2013), psikoterapinin etkililiğinin sağlam biçimde ortaya konmuş olduğunu, ancak nasıl işlediğini hâlâ bilmediğimizi belirtir.

    Norcross ve Lambert’in (2018), psikoterapi sonuçlarına ilişkin sürmekte olan Amerikan Psikoloji Derneği çalışma biriminde belirttikleri bir araştırma bulgusu, sonuçlardaki değişkenliğin %0’ının özgül tedavi yöntemlerine atfedilebildiğiydi. Buna rağmen, sonuç araştırmaları, önemlerine ilişkin zayıf kanıtlara karşın yöntemlere odaklanmayı sürdürmektedir. Ayrıca, iki kişilik ya da ilişkisel yaklaşım olarak adlandırılan yaklaşımın popülerliğine rağmen, neredeyse hiçbir çalışma terapist ile danışan arasındaki karşılıklı etkileşime gerçekten odaklanmamaktadır.

    Terapötik süreç üzerine yapılan yeni araştırmalar, uzun süredir göz ardı edilen etkenleri belirlemeye başlamıştır. Bunlar arasında hem terapistin hem de danışanın bağlanma stili (Wiseman & Tishby, 2014), danışanın tedaviye yönelik motivasyonu (Wolpert, 2016), terapistin cinsiyeti (kadın terapistler, erkek meslektaşlarına göre biraz daha iyi sonuçlar elde etmektedir), terapistin yaşı (Berghout & Zevalkink, 2011; Tracey et al., 2014), terapistin öz-farkındalık düzeyi ve hatalarını kabul etmeye istekliliği (“hatalara karşı kabul edici bir tutum”; Miller et al., 2013, s. 94), genel karşıaktarım farkındalığı (Farber et al., 2004; Abargil & Tishby, 2022), ittifakın niteliği, psikodinamik tedavinin bilişsel-davranışçı terapiye ve diğer tedavi biçimlerine göre hafif üstünlüğü (Abbass et al., 2012; Shedler, 2010; Levy et al., 2014; Steinert et al., 2017; Gelso & Kline, 2024), terapistin “hoş olmayan duyguları ve sorunlu bilişsel tepkileri yaşayabilme” kapasitesi (Hayes et al., 2015, akt. MacMahon, 2020, s. 42) ve “duygusal deneyimi/ifadeyi kolaylaştırma” becerisi (Diener et al., 2007, s. 939) yer alır.

    Bu etkenleri daha da genişleterek söylemek gerekirse, psikodinamik tedavinin diğer tedavi biçimleri kadar, hatta onlardan daha etkili olduğu kanıtlanmıştır; çalışmalar, kazanımların sonlandırmadan sonra da sürdüğünü, hatta güçlenebildiğini göstermektedir (Driessen et al., 2015; Shedler, 2010; Steinert et al., 2017). Levy ve arkadaşları (2014), psikodinamik tedavinin daha uzun süresi ve derinliğinin, diğer tedavi biçimlerinde görülen anksiyete ve depresyon nüksünü önlediğini ileri sürer; çünkü bu diğer yaklaşımlarda tedavi sona erdikten sonra kazanımlar zayıflamaktadır. Onlara göre bu sonuçlar, “daha uzun ve daha yoğun tedavilere duyulan ihtiyac”ı göstermektedir (s. 402). Bu gözlemler, söz konusu uzun soluklu yararın yalnızca psikodinamik tedaviden kaynaklanıp kaynaklanmadığını sorgulayanların görüşleriyle de örtüşür; zira diğer tedavi biçimleri için eşdeğer uzun dönemli çalışmaların yapılmadığına dikkat çekerler.

    Biz analistler, psikodinamik tedavide elde edilen daha kalıcı sonuçların kullandığımız yöntemden kaynaklandığına inanmak isteyebiliriz; ancak ben, tedavinin daha uzun sürmesinin de önemli bir etken olabileceği fikrine açığım. Beyindeki sinirsel yolların değişmesi gerekliliğine ilişkin nörobilim araştırmalarını düşündüğünüzde, bunun kısa süreli tedaviden fazlasını gerektirmesi anlamlı görünür.

    Araştırmalar, terapistin kaçınılmaz olarak ortaya çıkacak çatışmaları kolaylaştırabilecek ölçüde öz-farkındalığa sahip olması koşuluyla, duyguların derinine inmeyi de desteklemektedir. Diener ve arkadaşları (2007), duygunun terapötik değişim açısından yaşamsal önemde olduğuna ve tedavide duygusal deneyimleri kolaylaştıran terapistlerin daha iyi sonuçlar elde ettiğine dikkat çeker. Bir kez daha, duygunun hayati rolüne yapılan vurgu inkâr edilemez.

    Daha önce de belirtildiği gibi, terapistin hem kendi duygularını hem de danışanın duygularını yönetememesi, karşıaktarımın baskın hâle gelmesine (Maroda, 1991), yıkıcı sahnelemelere ve hatta danışanın terk edilmesine yol açabilir. Miller ve arkadaşları (2013), en başarılı terapistlerin örüntülerini daha ileri düzeyde incelemenin verimli olacağını ileri sürer. Najavits ve Strupp’a (1994) atıfla, “etkili terapistlerin, daha az etkili meslektaşlarına kıyasla daha fazla hata yaptıklarını bildirdiklerini ve kendilerine karşı daha eleştirel olduklarını” belirtirler (s. 94). Uygulayıcıların hatalara karşı açık, hatta kabul edici bir tutum geliştirmelerine yardımcı olacak yöntemleri araştıran çalışmalar yürütmenin arzu edilir olduğuna dikkat çekerler (s. 94). Başka bir deyişle, başarılı terapistler iyi ya da mükemmel anne olma fikrinden uzak durur; bunun yerine, öz-farkındalığı olan kusurlu bir insan olmayı benimserler.

    Literatürde, gündelik hataların gerçekliğine çok az vurgu yapılır. Terapötik hata [therapeutic error] teriminin kullanıldığını neredeyse hiç duymam. Bunun yerine terapistler, danışandan zayıf bir tepki aldıklarını bildirdiklerinde ve kendi müdahalelerinin etkililiğini sorguladıklarında bile, çoğu zaman meslektaşları ve süpervizörleri tarafından doğru şeyi yaptıklarına inanmaya teşvik edilirler. Belki de suçluluk ve utanca bu kadar yatkın olduğumuz için, meslektaşlarımızı yanlış bir şey yaptıkları düşüncesinden kurtarmaya refleksif biçimde koşarız. Sanki hatalarımızı kabul etmek bizi rahatlatacak ve danışanla birlikte düzeltici bir eyleme yönelmemizi sağlayacakmış gibi değil de, onları kabul edersek altında ezilecekmişiz gibi davranırız.

    Oldukça fazla sayıda terapiste süpervizyon veriyorum; bu terapistler, çalışmalarına saygılı ama dürüst bir eleştiri sunabileceğime inandıkları için bana başvurmuş kişiler. Bu, önceki süpervizyon deneyimlerinde çoğu zaman eksik kalan bir şey. Bir hata yaptıklarını düşündüğümde, müdahalelerinin danışan üzerindeki etkisine de dikkat çekerek bunu onlara söylemekten çekinmem. Ardından, neden o şekilde müdahale etmeyi seçtikleri üzerine düşünmelerini isterim; bu da karşıaktarımın araştırılmasını içerir. Sonra neyin daha etkili olabileceğini birlikte araştırırız.

    Bu kitabın temel önermesi, terapistlerin danışanlarının duygularına aktif biçimde yanıt verebilmek için daha fazla içgörüye ve daha etkili stratejilere ihtiyaç duyduklarıdır. Terapinin seyri içinde danışanların güçlü duyguları nasıl ve neden ifade ettiklerini, kendi duygularının da buna eşzamanlı olarak nasıl ve neden ortaya çıktığını daha iyi anlamaları gerekir. Çoğu zaman göz ardı edilen gerçek şudur: İlişki zaman içinde gelişir ve tedavinin başlangıcında son derece terapötik olabilecek bir şey, sonraki aşamalarda aynı terapötik niteliği korumayabilir. Terapötik ilişki canlı, organik ve sürekli değişen bir ilişkidir; terapötik müdahalelerimizin de bu gerçekliği gözetmesi gerekir. Bu karmaşıklığa ek olarak, farklı danışanların farklı yanıtlara ihtiyaç duymasından da bahsedebiliriz. Herkese uyan tek bir kalıp yoktur.

  • Psikodinamik Teknikler (Kitap)

    Okuyacağınız metin Psikodinamik teknikler: Terapötik İlişkide Duyguyla Çalışmak [Psychodynamic Techniques: Working with Emotion in the Therapeutic Relationship] kitabının çevirisidir.

    İçindekiler

    Giriş (Aşağıda)

    1 Terapötik Süreçte Duygusal Katılım

    2 Karşılıklılık ve İş Birliği: Birbirini Etkileme

    3 Regresyonu Yeniden Tanımlama: Terapötik Kırılganlığı Kolaylaştırma

    4 Müdahaleleri Değerlendirme: Danışanın Tepkisini İzleme

    5 Kendini Açma ve Tavsiye: Terapistin Açıklamalarının Ne Zaman ve Nasıl Terapötik Olduğunu Anlama

    6 Duyguyu Yönetme: Duygulanımsal İletişim ve Etkileşimin Rolü

    7 Borderline Kişilik Bozukluklarının Tedavisinde Duygulanım Yönetiminin Özel Sorunu

    8 Yüzleştirme ve Karşıaktarım Öfkesi: Terapistin Çatışmaya İsteksizliğini Aşma

    9 Erotik Hisler: Terapötik Sürece Nasıl Yardım Ederler ya da Engel Olurlar?

    10 Danışanı Güçlendirme: Bağımsızlığa Giden Yol

    GİRİŞ

    Gerçek dünyada gerçek danışanlarla [client] çalışmaya başlayan yeni terapistler, ne kadar iyi eğitim almış olurlarsa olsunlar, bir noktada başka bir insanın acısına yanıt verme gerçeğine karşı tek başlarına hazırlıksız olduklarını fark ederler. Elbette, güven zamanla bilgi ve deneyimle gelişir. Ancak burada sunulan temel fikir, terapistlerin terapötik süreci daha yakından incelemekten fayda sağlayabileceğidir; özellikle de terapinin, bilinçli ve bilinçdışı iletişimin sürekli devam ettiği bir ilişki olduğunu akılda tutarak. Bu iletişimin temel bileşeni, duygulanım [affect] ve bağlanma [attachment] süreçleridir. Duygulanımsal iletişimi kolaylaştıran tekniklerin öğretilebileceğine kesinlikle inanıyorum.

    Bu kitap öncelikle yeni terapistler için yazılmıştır, ancak deneyimli terapistlere de önemli katkılar sağlayacağına inanıyorum. Bu kitabı yazmaktaki amacım, danışanlarının ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan terapistlere rehberlik etmek ve onlara destek olmaktır. Danışanlar, karşılarında bilgili ve yardımcı bir terapist bulmayı beklerler; ancak bu beklentiyi karşılamak zaman zaman zorlayıcı olabilir. Ayrıca, psikodinamik terapinin hâlâ önemli ve geçerli bir tedavi yöntemi olduğunu ve bu yaklaşımın öğretilebilir beceriler gerektirdiğini göstermek istiyorum. Yeni bir terapist, genellikle belirli teknikleri net bir şekilde tanımlanmış olduğu için davranışçı yaklaşımlara yönelir. Ancak ben sizi, uygulama kılavuzlarının ötesine geçmeye, psikodinamik teori ve pratiğin insan doğasının derinliğini ve karmaşıklığını nasıl ele aldığını keşfetmeye davet ediyorum.

    Bu kitapta sunulan bakış açısı, terapist ve danışanın iş birliğine dayalı bir çalışma ilişkisi kurduklarında en iyi sonuçları elde ettikleri yönündedir. Alan yazını incelediğimde, çoğu çalışmanın terapistin danışan hakkında nasıl düşündüğüne odaklandığını, ancak terapistin ilişki hakkında nasıl düşündüğüne yeterince dikkat edilmediğini görüyorum. Terapistler genellikle kendilerine “Ne yapmalıyım?” diye sorarlar, ancak asıl önemli soru “Şu anda bu terapötik ilişkide ne olması gerekiyor ve bunu nasıl en iyi şekilde kolaylaştırabilirim?” olmalıdır. Bu kitap, terapinin asimetrik bir ilişki olduğu gerçeğini kabul ederek, söz konusu ilişkinin profesyonel sınırlar içinde var olan bir ilişki olarak ele alınmasını savunur. Terapist ve danışanın bu ilişkide nasıl düşündüğünü ve hissettiğini inceler. Daha da önemlisi, terapötik süreçte duygunun rolünü anlamaya dayalı olarak danışanlara nasıl yanıt verilmesi gerektiğine dair spesifik yöntemler sunar.

    Duygulanım ve bağlanma üzerine yapılan araştırmalar, hepimizin sürekli olarak duygularımızı ifade ettiğini, ancak bazen bunun bilinçli farkındalığımızın dışında gerçekleştiğini göstermektedir. Terapötik ilişki içinde bu duygusal akışı yönetmek, terapist için büyük bir zorluk oluşturur ve hem bilgi hem de beceri gerektirir. Ben de danışanlarla çalışmaya başladığımda, bu bilgi ve becerilere sahip değildim. Yeni bir terapist olarak karşılaştığım en çarpıcı gerçek, ne kadar kırılgan olduğumdu. İyimser ama hazırlıksız bir şekilde, seans sırasında oldukça sevimli fakat aynı zamanda fazla uyarıcı bir danışanla oturduğumu ve içimden “Ne yaptığımı hiç bilmiyorum” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Aldığım eğitimler, bu duygusal iniş çıkışlara hazır olmamı sağlayamamıştı.

    Aldığım eğitimler bana iyi bir başlangıç yapmamı sağladı. Empatik, iyi bir dinleyici, samimi bir şekilde ilgili, dikkatli ve profesyoneldim. Danışanlarım, kendi deneyimlerine gittikçe daha derinlemesine dalmaya başladı. Bu kaçınılmaz olarak benim de kendi duygularımın derinliklerine inmemi sağladı. Ancak, duygulanım yönetimi [affect management] konusunda pratik bir bilgim yoktu. Seans sırasında odadaki tüm bu yoğun duygulara hem içsel olarak hem de dışsal olarak nasıl yanıt vermem gerektiğini merak ediyordum.

    Mesleğe başladıktan kısa bir süre sonra kendi analizime başlamam, danışanlarımın aslında ne aradığını daha iyi anlamama yardımcı oldu. Ancak, analistim fazla mesafeli duruyor ve benimle gerçek bir diyalog kurmayı reddediyordu. Kısa sürede, danışanlarımın yaşadığı hayal kırıklığını bizzat deneyimledim. Fakat hâlâ benim ne yapmam gerektiğini ya da analistimin ne yapması gerektiğini bilmiyordum. Ondan beklediğim her şeyin mümkün olmadığını veya terapötik açıdan uygun olmadığını biliyordum. Peki, ondan gerçekten neye ihtiyacım vardı? Bana gerçekten faydalı olacak şey neydi? Ve ben kendi danışanlarıma ne sağlamalıydım? Bilmiyordum, ama bunu keşfetmek istiyordum. Bu yüzden deneyler yapmaya başladım.

    Bu erken dönem deneyimlerimi ilk kitabım olan The Power of Countertransference (1991)’de anlattım. Bu kitap, danışanlarımın bana onlara karşı ne hissettiğimi açıklamam için baskı yaptığı anlara odaklanıyordu. Bu deneyleri ter içinde kalan avuçlarım ve midemdeki rahatsız edici bir hisle gerçekleştirdim, ancak sonunda terapötik çıkmazların aşıldığını gördüğümde, bu çabanın karşılığını aldığımı fark ettim. Peki, her yeni terapist bu tür bir ateşle sınanmadan geçmeli mi? Yoksa paylaşılan klinik bilgeliğin ve deneyimin sağladığı bir rehberlik, bu süreci daha akıcı ve yapıcı hâle getirebilir mi?

    Birçok meslektaşım, klinik örnekler ve öneriler sunmanın, kaçınılmaz olarak yanlış uygulanabileceği ve katı kurallar gibi algılanabileceği konusunda endişelerini dile getirdi. Bunun tamamen önüne geçemeyeceğimi kabul etsem de, bu kitapta sunduğum rehberliğin kesinlikle böyle bir ruhla yazılmadığını belirtmek isterim. Şüphesiz, terapist ile danışan arasındaki etkileşim her zaman benzersiz ve organiktir. Aynı sorunları veya geçmiş deneyimleri paylaşsalar bile, tüm danışanları etkili bir şekilde tedavi etmek için tek tip, her duruma uyan bir reçete yoktur. Bu nedenle, adım adım ilerleyen bir psikoterapi kılavuzu oluşturma fikrinin gerçekçi olmadığını kabul ediyorum. Ancak, yeni terapistlere hiçbir pratik öneri veya rehberlik sunmamak da aynı derecede gerçek dışıdır.

    Terapistler, danışanlarını dönüşüm [transformation] yolculuklarında nasıl destekleyeceklerine dair bir fikre sahip olmalıdırlar. İlk seanslar tamamlandıktan sonra ne olması beklenir? Müşterilerimiz bizim onları anladığımıza ve yanımızda güvende olduklarına güvendiklerinde ne olur? Evet, bazı danışanlar sadece konuşmaya ve uzun bir süre boyunca dinlenmeye ihtiyaç duyarlar. Ancak diğerleri, erken aşamalarda geri bildirim talep ederler ve terapistte duygusal tepkiler uyandırırlar. Sonuç olarak, her danışan, zamanla yalnızca empatiyi ve davranışsal önerileri aşan bir terapötik yanıt gerektirir. Onların ihtiyaç duyduğu yanıt, terapistle paylaştıkları duygusal [emotional] bağdan doğal olarak doğan bir tepki olmalıdır.

    Özellikle daha genç danışanlar, sık sık terapistten tavsiye isteme eğiliminde olurlar ve terapistin kendilerini nasıl gördüğünü bilmek isterler. Geleneksel olarak, bu tür sorulara verilen yanıt genellikle “Sizce ben sizi nasıl görüyorum?” şeklinde olurdu. Ancak, somut bir yanıt bekleyen danışanlar, bu tür kaçamak yanıtlarla hayal kırıklığı, öfke veya geri çekilme ile karşılık verme eğilimindedirler. Bu kitapta, çeşitli duygusal karşılaşmalar sırasında danışanlarıma nasıl yanıt verdiğime dair birçok klinik örnek sunuyorum. Ayrıca, belirli bir müdahaleye nasıl ulaştığıma dair içsel sürecimin ayrıntılı açıklamalarını, aynı zamanda o an danışanlarımın ne söylediklerini de ekledim. Biliyorum ki, bu kadar detay vermek beni eleştirilere ve geriye dönük değerlendirmelere açık hale getiriyor. Ancak, aynı zamanda okuyucuya terapötik süreci doğrudan gözlemleyebileceği değerli bir bakış açısı sunuyor.

    Bu kitap spesifik klinik teknikler sunsa da, terapistlerin bireysel olarak kendilerini ifade etmeleri için geniş bir alan bırakıyorum. Bu tekniklerin kendi kişisel tarzlarına uygun şekilde uyarlanmasını teşvik ediyorum. Ben dışa dönük ve sosyal bir yapıya sahibim, ancak terapistler için ideal bir kişilik tarzı olduğuna inanmıyorum. Bu kitapta önerdiğim tüm müdahaleler, hem içe dönük hem de dışa dönük terapistler tarafından eşit derecede etkili bir şekilde uygulanabilir. Benim müdahale seçimlerimdeki temel ilke duygusal dürüstlüktür. Terapistlerin, kendilerini rahat hissetmedikleri bir şekilde ifade etmelerini asla önermem, çünkü bu durumda terapötik bir etki yaratmaları mümkün olmayacaktır.

    Bu kitap, öncelikle terapist ve danışanın paylaştığı ortak kaygılar, umutlar ve beklentilere dair temel bir inceleme ile başlamaktadır. Takip eden bölümler, terapötik sürecin ilerlemesiyle ortaya çıkan daha karmaşık duygusal dinamikleri ele almaktadır -özellikle uzun süreli tedavilerde karşılaşılan zorluklara odaklanmaktadır. Kitapta ayrıca, daha az tartışılan ancak terapötik sürecin önemli yönlerini oluşturan şu konular da ele alınmaktadır: Temel empatinin zamanla nasıl daha derin ve karmaşık bir hâl aldığı, regresyonun nasıl tanımlanıp yönetilebileceği, terapist ve danışanın katkılarını göz önünde bulundurarak iş birliğine dayalı bir terapötik ilişkinin nasıl kurulacağı, kendini açmanın[self-disclosure] ve tavsiye vermenin en etkili şekilde nasıl uygulanacağı, duygulanımın nasıl yönetileceği, duygunun eksik olduğu durumlarda seansa nasıl dahil edilebileceği, cinsel ve sevgi dolu ifadelerin ne zaman terapötik olduğu ve ne zaman olmadığı, yüzleştirmenin [confrontation] nasıl yapıcı bir şekilde kullanılabileceği, müdahalelerin nasıl değerlendirileceği. Bu konular, terapötik sürecin daha derinlemesine anlaşılmasına ve etkili şekilde yönetilmesine yardımcı olacak kapsamlı bir perspektif sunmaktadır.

    Bu kitap, terapist ve danışanın paylaştığı ortak kaygılar, umutlar ve beklentilere dair temel bir inceleme ile başlamaktadır. Bunu takip eden bölümler, süreç ilerledikçe -özellikle daha uzun süreli bir tedavide- ortaya çıkan daha büyük duygusal karmaşıklıkların tartışılmasına ayrılmıştır. Daha az sıklıkla ele alınan konular da dahil edilmiştir. Bunlar arasında, temel empatinin zamanla nasıl daha derin ve karmaşık hale geldiği, regresyonun nasıl tanımlanıp yönetileceği, terapist ve danışanın katkılarını dikkate alarak iş birliğine dayalı bir terapötik ilişkinin nasıl kurulacağı, kendini açma ve tavsiyenin en iyi şekilde nasıl uygulanacağı, duygulanımın nasıl yönetileceği -özellikle duygunun eksik olduğu durumlarda seansa nasıl dahil edileceği-, cinsel ve sevgi dolu ifadelerin ne zaman terapötik olduğu ve ne zaman olmadığı, yüzleştirmenin nasıl verimli bir şekilde kullanılabileceği ve müdahalelerin nasıl değerlendirileceği yer almaktadır.

    Umarım okuyucular bu materyale kendilerini tamamen kaptırır ve terapötik sürece dair daha derin içgörüler edinirken, aynı zamanda terapötik başarı için pratik araçlar kazanırlar. Belki de biraz rehberlikle, daha fazla terapist terapötik ilişki içinde duyguların derinliklerine inmeye yetecek kadar kendine güven duyacak -ve böylece danışanlarının sağlık, kişisel özgürlük ve diğerleriyle tatmin edici ilişki arayışlarına destek olacaklardır.

    https://psikodinamikatolye.com/duygusal-baglanma-ve-karsilikli-etkilesim
  • Dinamik Psikiyatrinin Kuramsal Temeli (2. Bölüm)

    Bu metin Psychodynamic Psychiatry in Clinical Practice‘in [Klinik Uygulamada Psikodinamik Psikiyatri] 3. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.

    İyi bir kuram kadar pratik olan hiçbir şey yoktur.

    Kurt Lewin

    Bir denizcinin sekstantı olmadan yol almaya çalışması gibi, bilinçdışının karanlık sularında kuramsız olarak yön bulmaya çalışan bir psikiyatrist de kısa sürede denizde yolunu kaybeder. Psikanalitik kuram [psychoanalytic theory], dinamik psikiyatrinin temelini oluşturur. Bu kuram, hastanın görünüşte kaotik olan iç dünyasına bir düzen getirir. Psikiyatriste, belirtileri kataloglama ve tanı etiketleri kullanma gibi betimleyici düzeyin ötesine geçme ve onu aşma imkânı sağlar. Zihnin mağaramsı iç yapısına girmenin ve onu anlamanın bir yolunu sunar. Kuram yalnızca klinisyenleri tanısal bir anlayışa yönlendirmekle kalmaz, aynı zamanda her hasta için hangi tedavinin seçileceğini de işaret eder. Kuramsal anlayış, dinamik psikiyatriste ne söyleyeceğini, ne zaman söyleyeceğini, nasıl söyleyeceğini ve hangi şeylerin söylenmeden bırakılmasının daha uygun olacağını belirlemede yardımcı olur.

    Çağdaş dinamik psikiyatri [contemporary dynamic psychiatry], en az dört geniş psikanalitik kuramsal çerçeveyi kapsar: 1) Freud’un klasik psikanalitik kuramından türeyen ego psikolojisi [ego psychology]; 2) Melanie Klein ile “İngiliz Okulu”nun üyeleri olan Fairbairn ve Winnicott’un çalışmalarından türeyen ve ayrıca Amerikan ilişkisel/öznelerarası [relational/intersubjectivist] kuramları da içeren nesne ilişkileri kuramı [object relations theory]; 3) Heinz Kohut tarafından ortaya konulan ve daha sonra birçok yazar tarafından geliştirilmiş olan kendilik psikolojisi [self psychology]; ve 4) bağlanma kuramı [attachment theory].

    Her bir düşünce okulu üzerine çok sayıda kitap yazılmış olsa da, burada yalnızca bu dört kuramsal çerçevenin temel özelliklerini ele alıyoruz. İzleyen bölümlerde ise bu kuramlar, klinik durumlara nasıl uygulandıklarını göstermek amacıyla daha ayrıntılı biçimde geliştirilip “ayrıntılandırılacaktır”.

    Ego Psikolojisi

    Freud’un bir psikanalitik araştırmacı olarak ilk yılları, büyük ölçüde topografik modelinden etkilenmiştir (Bkz. 1. Bölüm). Histerik belirtiler, olaylara ya da düşüncelere ilişkin bastırılmış anıların sonucu olarak görülüyordu. Freud, psikoterapötik müdahalenin bastırmayı kaldırabileceğini ve bunun da anıların yeniden hatırlanmasına yol açacağını varsaymıştır. Buna göre hatırlanan patojenik düşünce ya da olayın, yoğun duygulanım eşliğinde ayrıntılı biçimde sözel olarak ifade edilmesi, belirtinin ortadan kalkmasına yol açacaktır. Örneğin genç bir adamın felç olmuş kolu, babasına vurma yönündeki bastırılmış bir arzunun sonucu olabilir. Bu modele göre genç adam, söz konusu isteği bilinçdışından geri getirip dile getirerek ve babasına yönelik öfkesini ifade ederek kolunu yeniden kullanma yetisini kazanabilir. Katartik yöntem [cathartic method] olarak da bilinen bu süreç, boşalım/abreaksiyon [abreaction] adıyla anılır ve bilinçdışı patojenik anının bilinçli hâle gelmesini sağlar.

    Bununla birlikte, topografik model kısa süre içinde Freud için yetersiz kalmaya başladı. Freud, hastalarında kendi terapötik müdahalelerine karşı tekrar tekrar dirençlerle karşılaştı. Bazı anılar bilinç düzeyine geri getirilemiyordu. Bu dirence yol açan savunma mekanizmaları ise kendileri de bilinçdışı olduklarından doğrudan erişilebilir değildi. Bu gözlemler Freud’u, egonun hem bilinçli hem de bilinçdışı bileşenlere sahip olduğu sonucuna götürdü.

    Freud, ““Ben ve İd””Ego ve İd” [The Ego and the Id] adlı eserinin yayımlanmasıyla birlikte (Freud, 1923/1961), ego [ego], id [id] ve süperegodan [superego] oluşan üç parçalı yapısal kuramını ortaya koymuştur. Yapısal model topografik modelin yerini almıştır. Bu modelde ego, içgüdüsel dürtülerden [instinctual drive] ayrı bir yapı olarak görülmüştür. Egonun bilinçli yönü, ruhsallığın yürütücü organı [executive organ] olarak kabul edilir ve karar verme ile algısal verilerin bütünleştirilmesinden sorumludur. Egonun bilinçdışı yönü ise, id içinde barınan güçlü içgüdüsel dürtülere -özellikle cinsellik (libido) ve agresyon- karşı koymak için gerekli olan bastırma gibi savunma mekanizmalarını çerir.

    İd, bütünüyle bilinçdışı olan ve yalnızca gerilimi boşaltmakla ilgilenen bir intrapsişik faildir. İd, hem egonun bilinçdışı yönleri hem de yapısal modelin üçüncü faili olan süperego tarafından denetlenir. Süperegonun büyük bölümü bilinçdışıdır, ancak bazı yönleri kuşkusuz bilinçlidir. Bu fail, ahlaki vicdanı [moral conscience] ve ego idealini [ego ideal] içerir. Bunların ilki yasaklar (yani, ebeveyn değerlerinin ve toplumsal değerlerin içselleştirilmesine dayanarak kişinin ne yapmaması gerektiğini belirler), ikincisi ise emreder (yani, kişinin ne yapması ya da ne olması gerektiğini belirler). Süperego, idin çabalarına karşı daha duyarlı olma eğilimindedir ve bu nedenle egoya kıyasla bilinçdışı alana daha fazla gömülüdür (Şekil 2–1).

    Ego psikolojisi, intrapsişik dünyayı failler arası çatışma [interagency conflict] alanı olarak kavramsallaştırır. Süperego, ego ve id, cinsellik ve saldırganlık dürtüleri ifade bulmaya ve boşalmaya çalışırken kendi aralarında mücadele ederler. Bu failler arasındaki çatışma anksiyete üretir. Bu sinyal anksiyetesi (Freud, 1926/1959), egoyu bir savunma mekanizmasının gerekli olduğu konusunda uyarır. Nevrotik semptom oluşum mekanizması bu şekilde anlaşılabilir. Çatışma anksiyete üretir; anksiyete savunmaya yol açar; savunma ise id ile ego arasında bir uzlaşma oluşturur. Bu nedenle bir semptom, id’den kaynaklanan isteğe karşı savunma oluşturan ve aynı zamanda bu isteği örtük ya da maskelenmiş bir biçimde doyuran bir uzlaşma oluşumudur [compromise formation].

    Örneğin obsesif-kompulsif kişilik bozukluğu olan bir muhasebeci, patronunun kendisine kızgın olabileceği konusunda sürekli anksiyete yaşıyordu. Aslında patronuna karşı gizli bir öfke ve kırgınlık besliyordu; patronunun öfkeli olabileceğine ilişkin anksiyetesi, patronuna patlayıp ona gerçekten ne düşündüğünü söyleme arzusunun bir yansıtması/projeksiyonu idi. Bilinçdışı bir savunma olarak patronuna karşı aşırı derecede boyun eğici ve göze girmeye çalışan bir tutum sergiliyordu; böylece patronuna kızgın olmakla suçlanmasının mümkün olmadığından emin olmak istiyordu. Ancak patronu bu davranışı rahatsız edici buluyordu ve bunun sonucunda ikisi arasında sürekli bir gerilim oluşuyordu. Başka bir deyişle, muhasebecinin bu aşırı boyun eğici tarzı kendi öfkesinin patlamasını engelliyordu; fakat aynı zamanda patronunda yarattığı tepki nedeniyle, saldırgan arzularının zayıf[latılmış] bir ifadesini de içinde barındırıyordu.

    Bu tür uzlaşma oluşumları, normal bir zihinsel süreçtir (Charles Brenner, 1982). Nevrotik belirtiler, bu sürecin yalnızca patolojik bir türünü temsil eder. Karakter özellikleri [character trait] de uzlaşma oluşumları olabilir ve intrapsişik çatışmalara adaptif ve yaratıcı çözümleri temsil edebilir.

    Savunma Mekanizmaları

    Sigmund Freud, başka savunma mekanizmalarının varlığını kabul etmiş olsa da, dikkatinin büyük bölümünü bastırma [repression] üzerine yoğunlaştırmıştır. Freud’un kızı Anna Freud ise dönüm noktası niteliğindeki eseri The Ego and the Mechanisms of Defense (Freud, 1936/1966) ile bu çalışmayı genişletmiş ve dokuz ayrı savunma mekanizmasını ayrıntılı biçimde tanımlamıştır: gerileme / regresyon [regression], zıt tepki kurma / ters tepki oluşturma [reaction formation], yapıp bozma / etkisiz kılma / bozma / iptal etme / feshetme / geri alma [undoing], içeatım / içe atma [introjection], özdeşleşim / özdeşim kurma [identification], yansıtma [projection], kendine yöneltme / kendine karşı dönme [turning against the self], tersine çevirme [reversal] ve yüceltme [sublimation]. Daha da önemlisi, Anna Freud egonun savunmacı işleyişine yönelik bu artan incelemenin tedavi açısından taşıdığı sonuçları açıkça ortaya koymuştur. Artık psikanalist yalnızca id’den kaynaklanan kabul edilemez arzuların ortaya çıkarılmasına odaklanamazdı. Bunun yanında egonun ortaya koyduğu savunma çabalarının çeşitli dönüşümlerine [egonun savunma faaliyetlerinin zaman içinde aldığı farklı biçimler ve değişen savunma örgütlenmeleri] de eşit ölçüde dikkat edilmesi gerekiyordu. Çünkü bu savunma çabaları tedavi sürecinde dirençler olarak kendilerini gösterecekti.

    Psikanalizde vurguyu dürtülerden ego savunmalarına kaydırarak Anna Freud, psikanalizin ve dinamik psikiyatrinin odağının nevrotik belirti oluşumundan uzaklaşıp karakter patolojisine [character pathology] yönelmesini önceden haber vermiştir. Günümüzde birçok kişilik bozukluğu [personality disorder] biçimini kısmen onların tipik savunmacı işlemlerine [defensive operation] göre tanımlıyoruz. Bu nedenle dinamik psikiyatristin, hem nevrotik sorunları hem de kişilik bozukluklarını anlamada sağladıkları yarar nedeniyle geniş bir savunma mekanizmaları yelpazesine ayrıntılı biçimde aşina olması gerekir.

    Tüm savunmaların ortak özelliği, egoyu id’den gelen içgüdüsel taleplere karşı korumaktır (Sigmund Freud, 1926/1959). Hiçbirimiz savunma mekanizmalarından yoksun değilizdir ve hangi savunmaları kullandığımız, hakkımızda oldukça fazla şey ortaya koyar. Savunmalar çoğu zaman en ilkel ya da patolojik olandan en olgun ya da sağlıklı olana doğru uzanan bir hiyerarşi içinde sınıflandırılır (George E. Vaillant, 1977). Bir kişinin savunma mekanizmaları profili, psikolojik sağlığın iyi bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. En yaygın savunma mekanizmaları, bu hiyerarşiye göre Tablo 2–1’de listelenmiştir.

    Bu hiyerarşi hem klinik uygulamada hem de araştırmalarda yaygın olarak kullanılıyor olsa da, yanıltıcı bir katılık izlenimi yaratabilir. “İlkel” [primitive] gibi terimler küçümseyici bir çağrışım taşıyabilir. Aslında daha doğru olan, hepimizin çeşitli savunmalar kullanmaya yatkın olduğumuzu kabul etmektir; bunların bazıları stres altında ya da büyük gruplar içinde bulunulduğunda ilkel savunmalar kategorisine giren savunmalar olabilir. Buna karşılık, ciddi psikiyatrik bozuklukları olan bazı hastalar da belirli durumlarda daha olgun savunmaların bazılarını kullanabilirler.

    TABLO 2-1. Bir Savunma Mekanizmaları Hiyerarşisi

    Savunma mekanizmasıAçıklama
    İlkel savunmalar
    Bölme
    [Splitting]
    Kendilik ve öteki deneyimlerini, bütünleştirmesi mümkün olmayacak şekilde ayrı bölmelere ayırmak. Kişi davranış, düşünce ya da duygulanım alanındaki çelişkilerle karşılaştığında, bu farklılıkları sıradan bir inkâr ya da kayıtsızlıkla karşılar. Bu savunma, kendiliğin ya da ötekinin iki kutuplaşmış yönü arasındaki bağdaşmazlıktan kaynaklanan çatışmayı engeller.
    Yansıtmacı / yansıtmalı özdeşim
    [Projective identification]
    Hem intrapsişik bir savunma mekanizması hem de kişilerarası bir iletişim biçimi olan bu olgu, kişinin başka bir birey üzerinde ince kişilerarası bir baskı oluşturarak, kendiliğin ya da içsel bir nesnenin o kişiye yansıtılmış bir yönünün özelliklerini üstlenmesini sağlamayı içeren bir davranış tarzını ifade eder. Yansıtmanın hedefi olan kişi ise, kendisine yansıtılmış olan şeye uygun biçimde davranmaya, düşünmeye ve hissetmeye başlar.
    Yansıtma [Projection]Kabul edilemez içsel dürtüleri ve bunların türevlerini, sanki kendiliğin dışında bulunuyorlarmış gibi algılamak ve onlara bu şekilde tepki vermek. Bu savunma, yansıtmalı özdeşimden (projective identification) şu açıdan farklıdır: yansıtmanın hedefi olan kişi değişmez.
    İnkar [Denial]Karşılaşılması zor olan dış gerçekliğin bazı yönlerinin farkına varmaktan kaçınmak için duyusal verileri göz ardı etmek.
    Dissosiyasyon [Dissociation]Kimlik, bellek, bilinç ya da algı alanlarında süreklilik duygusunu bozmak; böylece çaresizlik ve kontrol kaybı karşısında psikolojik denetim yanılsamasını sürdürmek. Bölmeye benzer olmakla birlikte, dissosiyasyon aşırı durumlarda kendiliğin olaydan kopması nedeniyle olayların bellekteki temsilinde değişikliğe yol açabilir.
    İdealizasyon [Idealization]Anksiyete ya da küçümseme, haset veya öfke gibi olumsuz duygulardan kaçınmanın bir yolu olarak başkalarına mükemmel ya da mükemmele yakın nitelikler atfetmek.
    Dışa vurma / eyleme dökme [Acting out]Acı verici duygulanımdan kaçınmanın bir yolu olarak, bilinçdışı bir isteği ya da fantaziyi itkisel biçimde eyleme dökmek.
    Bedenselleştirme [Somatization]Duygusal acıyı ya da diğer duygulanım durumlarını fiziksel belirtilere dönüştürmek ve dikkatini intrapsişik sorunlar yerine bedensel (somatik) yakınmalara yöneltmek.
    Gerileme / regresyon [Regression]Kişinin mevcut gelişim düzeyiyle ilişkili çatışma ve gerilimlerden kaçınmak için gelişimin daha erken bir evresine ya da daha önceki bir işlevsellik düzeyine geri dönmesi.
    Şizoid fantezi [Schizoid fantasy]Kişilerarası durumlara ilişkin anksiyeteden kaçınmak için kişinin kendi içsel dünyasına çekilmesi.
    Daha yüksek düzeyli nevrotik savunmalar
    İçeatım / içe atma [Introjection] Önemli bir kişinin kaybıyla başa çıkmanın bir yolu olarak o kişinin bazı yönlerini içselleştirmek. Kişi ayrıca, nesne üzerinde bir denetim yanılsaması elde etmek amacıyla düşmanca ya da kötü bir nesneyi de içe atabilir. İçe atma, savunma niteliği taşımayan biçimlerde de gelişimin normal bir parçası olarak ortaya çıkar.
    Özdeşim kurma / özdeşleşim [Identification]Başka bir kişinin özelliklerini, o kişiye benzer hâle gelerek içselleştirmek. İçeatım, içselleştirilmiş temsili “öteki” olarak deneyimlemeye yol açarken, özdeşim kendiliğin bir parçası olarak deneyimlenir. Bu süreç de normal gelişimde savunma dışı işlevlere hizmet edebilir.
    Yer değiştirme [Displacement]Bir düşünceyle ya da nesneyle ilişkili duyguları, bir şekilde özgün olana benzeyen başka bir düşünceye ya da nesneye kaydırmak.
    Enetelektüelleştirme [Intellectualization]Zorlayıcı duygulardan kaçınmak için aşırı ve soyut düşünce üretimini kullanmak.
    Duygulanımın yalıtılması [Isolation of affect]Duygusal karmaşadan kaçınmak için bir düşünceyi ona eşlik eden duygulanım durumundan ayırmak.
    Mantığa bürüme / mantığa uydurma / aklileştirme [Rationalization]Kabul edilemez tutumları, inançları ya da davranışları kişinin kendisi için katlanılabilir hâle getirmek amacıyla gerekçelendirmek.
    Cinselleştirme [Sexualization]Olumsuz bir deneyimi heyecan verici ve uyarıcı bir deneyime dönüştürmek ya da nesneyle ilişkili anksiyeteleri uzaklaştırmak amacıyla bir nesneye ya da davranışa cinsel bir anlam yüklemek.
    Zıt tepki kurma / ters tepki oluşturma [Reaction formation]Kabul edilemez bir isteği ya da dürtüyü onun karşıtına dönüştürmek.
    Batırma / itme [Repression]Kabul edilemez düşünceleri ya da dürtüleri bilinçten uzaklaştırmak ya da onların bilince girmesini engellemek. Bu savunma, inkârdan şu açıdan farklıdır: inkâr dışsal duyusal verilerle ilişkilidir, oysa bastırma içsel durumlarla ilişkilidir.
    Yapıp bozma / etkisiz kılma / bozma / iptal etme / feshetme / geri alma [Undoing]Önceki bir sözün ya da davranışın cinsel, saldırgan ya da utanç verici anlamlarını ortadan kaldırmaya çalışmak; bunu ayrıntılandırma, açıklama yapma ya da tam tersini yapma yoluyla gerçekleştirmek.
    Olgun savunmalar
    Mizah [Humor]Zor durumlarda hoş olmayan duygulanımı ve kişisel rahatsızlığı azaltmak için komik ve/veya ironik ögeler bulmak. Bu mekanizma aynı zamanda olaylara karşı belirli bir mesafe ve nesnellik kazanılmasına da olanak tanır; böylece kişi olup bitenler üzerine düşünebilir.
    Baskılama / bilinçli olarak bastırma / supresyon [Suppression]Belirli bir duyguya, duruma ya da dürtüye bilinçli olarak dikkat etmemeye karar vermek. Bu savunma, bilinçdışı olmaları bakımından bastırma ve inkârdan farklıdır; çünkü bilinçli bir süreçtir.
    Çilecilik / kişisel zevklerden arınma [Asceticism]Hazdan kaynaklanan içsel çatışmalar nedeniyle deneyimin haz verici yönlerini ortadan kaldırmaya çalışmak. Bu mekanizma, bekârlıkta olduğu gibi, aşkın amaçların ya da ruhsal amaçların hizmetinde de kullanılabilir.
    Özgecilik / diğerkamlık [Altruism] Kişinin kendi gereksinimlerinin ötesinde başkalarının ihtiyaçlarına kendini adaması. Özgeci davranış, narsisistik sorunların hizmetinde kullanılabileceği gibi, aynı zamanda büyük başarıların ve topluma yapıcı katkıların da kaynağı olabilir.
    Geleceği öngörme [Anticipation]Gelecekteki başarıları ve kazanımları planlayıp düşünerek, anında haz elde etmeyi ertelemek.
    Yüceltme [Sublimation]Toplumsal olarak kabul edilemez ya da içsel olarak kabul edilemez amaçları, toplumsal açıdan kabul edilebilir amaçlara dönüştürmek.

    Egonun Adaptif Yönleri

    Egonun ruhsallık içindeki önemi yalnızca savunmacı işlevlerle [defensive operation] sınırlı değildir. Heinz Hartmann, egonun savunma dışı yönlerine odaklanarak çağdaş ego psikolojisinin en önemli yazarlarından biri olmuştur. Hartmann, egonun odağını id’den uzaklaştırarak dış dünyaya yöneltmiştir. Hartmann’a göre (1939/1958), id güçlerinden ve çatışmalarından bağımsız olarak gelişen “egonun çatışmasız alanı” [conflict-free sphere of the ego] vardır. “Ortalama beklenebilir bir çevre” [average expectable environment] mevcut olduğunda, doğumda var olan bazı özerk ego işlevleri [autonomous ego functions] çatışma tarafından engellenmeden gelişme ve serpilme imkânı bulur. Ortalama beklenebilir bir çevrenin varlığında, doğumda var olan bazı özerk ego işlevlerinin çatışma tarafından engellenmeden gelişip serpilmesine izin verilir. Bunlar arasında düşünme, öğrenme, algı, motor kontrol ve dil gibi işlevler sayılabilir. Dolayısıyla Hartmann’ın adaptif bakış açısı [adaptive point of view], egonun özerk ve çatışmasız bir alanının var olduğu düşüncesinin bir uzantısıdır. Hartmann’a göre cinsel ve saldırgan enerjilerin nötralizasyonu yoluyla, bazı savunmalar bile id’in içgüdüsel güçleriyle olan bağlantılarını kaybedebilir ve ikincil olarak özerk ya da uyumsal hâle gelebilirler.

    David Rapaport (1951) ve Edith Jacobson (1964), Heinz Hartmann’ın bıraktığı yerden devam etmiş ve onun ego psikolojisine yaptığı öncü katkıları daha da geliştirmişlerdir. Leopold Bellak ve arkadaşları (1973) ise ego işlevlerini [ego functions] hem araştırmalarda hem de klinik değerlendirmelerde kullanılan ölçekler hâline getirerek sistemleştirmiştir. Bu ego işlevleri arasında en önemlileri şunlardır: gerçeklik sınaması [reality testing], itki denetimi [impulse control], düşünce süreçleri [thought processes], muhakeme [judgment], sentetik–bütünleştirici işlevsellik [synthetic–integrative functioning], ustalık–yeterlik [mastery–competence] ve birincil ile ikincil özerklik [primary and secondary autonomy] (Hartmann’dan sonra).

    Nesne İlişkileri Kuramı

    Ego psikolojisinin görüşüne göre dürtüler (yani cinsellik ve saldırganlık) birincildir; nesne ilişkileri ise ikincildir. (Psikanalitik yazında nesne [object] teriminin kişi [person] anlamında kullanılması yerleşmiş bir gelenektir; her ne kadar nesne kelimesi biraz küçültücü çağrışımlar taşıyabilse de, tutarlılık ve açıklık sağlamak amacıyla burada bu kullanım korunacaktır.) Başka bir deyişle, bebeğin en güçlü yönelimi dürtülerin baskısı altında gerilimi boşaltmaktır [tension discharge]. Buna karşılık nesne ilişkileri kuramı, dürtülerin bir ilişki bağlamı içinde ortaya çıktığını (örneğin bebek–anne ikilisi) ve bu nedenle birbirlerinden asla ayrıştırılamayacaklarını ileri sürer. Hatta bazı nesne ilişkileri kuramcıları -özellikle W. R. D. Fairbairn (1952)-dürtülerin temel yöneliminin gerilim azaltma değil, nesne arama olduğunu öne sürerler.

    En sade haliyle ifade edildiğinde nesne ilişkileri kuramı, kişilerarası ilişkilerin ilişkilerin içselleştirilmiş temsillerine [internalized representations of relationships] dönüşümünü kapsar. Çocuklar geliştikçe yalnızca bir nesneyi ya da kişiyi içselleştirmezler; bunun yerine bütün bir ilişkiyi içselleştirirler (W. R. D. Fairbairn 1940/1952, 1944/1952). Sevgi dolu ve olumlu deneyimin bir prototipi, bebeğin emzirildiği dönemlerde oluşur (Sigmund Freud 1905/1953). Bu prototip üç bileşen içerir: kendiliğin olumlu bir deneyimi (emzirilen bebek), nesnenin olumlu bir deneyimi (dikkatli ve bakım veren anne) ve olumlu bir duygulanımsal deneyim (haz ve doyum). Açlık yeniden ortaya çıktığında ve bebeğin annesi hemen ulaşılabilir olmadığında ise olumsuz deneyimin bir prototipi oluşur. Bu prototip de üç unsur içerir: kendiliğin olumsuz bir deneyimi (engellenmiş ve talepkâr bebek), dikkatsiz ve hayal kırıklığı yaratan bir nesne (ulaşılamayan anne) ve öfke ile belki de dehşet içeren olumsuz bir duygulanımsal deneyim. Sonunda bu iki deneyim, iki karşıt nesne ilişkileri kümesi olarak içselleştirilir. Her küme bir kendilik temsili [self representation], bir nesne temsili [object representation] ve bu ikisini birbirine bağlayan bir duygulanım [affect] içerir (Thomas H. Ogden, 1983).

    Bebeğin annesinin içselleştirilmesi, genellikle içeatım [introjection] olarak adlandırılır (Roy Schafer, 1968). Bu süreç, emzirme sırasında annenin varlığıyla ilişkili bedensel duyumlarla başlar; ancak iç ile dış arasındaki bir sınır gelişmeden önce anlamlı hâle gelmez. Yaşamın yaklaşık on altıncı ayı civarında, anneye ilişkin dağınık imgeler giderek kalıcı bir zihinsel temsil hâlinde birleşir (Joseph Sandler ve Anne-Marie Sandler Rosenblatt, 1962). Aynı dönemde kalıcı bir kendilik temsili de oluşur; başlangıçta bu temsil bir beden temsili olarak ortaya çıkar ve daha sonra bebeğe ait olarak deneyimlenen duyumlar ve yaşantıların bir bileşimi hâline gelir.

    İçe atılmış nesne her zaman dış dünyadaki gerçek nesneyle birebir örtüşmeyebilir. Örneğin bebeğini talep ettiği anda emziremeyen bir anne, gerçekte yalnızca daha büyük bir kardeşle meşgul olabilir; ancak bebek tarafından düşmanca, reddedici ve ulaşılamaz olarak deneyimlenir ve bu şekilde içe atılır. Nesne ilişkileri kuramı, gerçek nesne ile içselleştirilmiş nesne temsili arasında birebir bir örtüşme bulunmadığını kabul eder.

    Nesne ilişkilerinin içselleştirilmesi her zaman egonun bilinçdışı alt-örgütlenmelere [unconscious suborganizations] bölünmesini içerir (Ogden, 1983). Bunlar iki gruba ayrılır:

    (1) egonun kendilik alt-örgütlenmeleri, yani egonun, kişinin düşüncelerini ve duygularını daha tam olarak kendi deneyimi olarak yaşadığı yönleri; ve (2) egonun nesne alt-örgütlenmeleri; bunlar aracılığıyla anlamlar, egonun bir yönünün nesne ile özdeşimi temelinde işleyen bir kipte üretilir. Nesneyle kurulan bu özdeşim öylesine kapsamlıdır ki kişinin özgün kendilik duygusu [original sense of self] neredeyse bütünüyle kaybolur. (Ogden, 1983, s. 227)

    Bu model, Freud’un süperego kavrayışının etkisini açık biçimde gösterir; süperego çoğu zaman “yabancı bir madde” [foreign body] gibi deneyimlenir (yani, egonun bir kendilik alt-örgütlenmesinin ne yaptığını izleyen egonun bir nesne alt-örgütlenmesi. Ogden’ın modeli ayrıca intrapsişik [intrapsychic] olandan kişilerarası [interpersonal] olana geri dönüş için bir yol da sunar. Bu çerçevede aktarım iki biçimden birini alıyor olarak görülebilir -ya egonun kendilik alt-bölümünün rolü ya da egonun nesne alt-bölümünün rolü tedaviyi yürüten kişiye [treater] dışsallaştırılabilir; bu süreç bu bölümde daha sonra ayrıntılı biçimde ele alınacaktır.

    Tarihsel Bir Perspektif

    Melanie Klein genellikle nesne ilişkileri hareketinin kurucusu olarak görülür. 1926 yılında önce Budapeşte’den, daha sonra Berlin’den İngiltere’ye göç etmiş ve burada erken bebeklik gelişimine ilişkin kuramı oldukça tartışmalı hâle gelmiştir. Freud’dan etkilenmiş olmakla birlikte, içsel nesneler [internal objects] üzerine yaptığı vurgu ile yeni bir kuramsal zemin açmıştır. Çocuklarla yürüttüğü psikanalitik çalışmalar aracılığıyla, büyük ölçüde bilinçdışı intrapsişik fanteziye [unconscious intrapsychic fantasy] dayanan ve klasik kuramın gelişimsel zaman çizelgesini yaşamın ilk yılına sıkıştıran bir kuram geliştirmiştir. Örneğin Oidipus kompleksi [Oedipus complex], Klein tarafından yaşamın ilk yılının ikinci yarısında, yaklaşık olarak sütten kesme dönemine denk gelen bir süreç olarak değerlendirilmiştir.

    Yaşamın ilk birkaç ayında, Klein’a göre bebek, Freud’un ölüm içgüdüsüyle [death instinct] bağlantılı olan ilksel bir yok edilme dehşeti yaşar. Bu dehşete karşı savunmanın bir yolu olarak ego bölünme [splitting] geçirir; bu süreçte ölüm içgüdüsünden kaynaklanan tüm “kötülük” ya da saldırganlık inkâr edilir ve anneye yansıtılır. Bebek daha sonra annenin zulmünden korku içinde yaşar -bu korku, annenin bebeğin içine girip libido’dan kaynaklanan ve yine bölünerek bebeğin içinde korunmakta olan her türlü iyiliği yok edeceği korkusu olarak somutlaşabilir. Bu ikinci korku, Klein’ın (1946/1975) paranoid-şizoid konum [paranoid-schizoid position] olarak adlandırdığı yapının birincil anksiyetesidir. Deneyimin bu erken örgütlenme biçimi adını, egonun bölünmesi (“şizoid”) ve yansıtma (“paranoid”) gibi belirgin savunma mekanizmalarından alır. Nitekim paranoid-şizoid konumu anlamak için yansıtma ve içeatım mekanizmaları merkezi önemdedir. Bu mekanizmalar “iyi” ile “kötü”yü mümkün olduğunca birbirinden ayırmak için kullanılır (Segal 1964). Zulmeden ya da kötü nesneler, iyi ya da idealleştirilmiş nesnelerden ayrılmaları için anneye yansıtıldıktan sonra, onlar üzerinde denetim ve hâkimiyet kazanmak amacıyla yenideniçeatma ile [reintrojected] (yani tekrar içe alınarak) içselleştirilebilir. Buna eşzamanlı olarak iyi nesneler, artık içeride bulunan “kötü”den korunmaları için dışarıya yansıtılabilir.

    Bu yansıtma ve içeatım döngülerinin salınımlı biçimde yinelenmesi, bebek “kötü” annenin ve “iyi” annenin gerçekte farklı kişiler olmadığını, aynı kişi olduğunu fark etmeye başlayıncaya kadar sürer. Çocuklar iki kısmi nesneyi [part object] tek bir bütün nesne [whole object] olarak entegre etmeye başladıklarında, anneye yönelik sadistik ve yıkıcı fantezilerinin onu yok etmiş olabileceği düşüncesi onları rahatsız etmeye başlar. Annenin bir bütün nesne olarak fark edilmesine eşlik eden bu yeni anksiyete, Klein tarafından depresif anksiyete [depressive anxiety] olarak adlandırılır ve depresif konumun [depressive position] ortaya çıkışını müjdeler. Bu deneyim örgütlenmesi, kişinin başkalarına zarar verebileceği yönünde bir kaygı içerir; bu durum, temel kaygının başkaları tarafından zarar görme olduğu paranoid-şizoid konumdan farklıdır. Suçluluk [guilt] bebeğin duygulanımsal yaşamının belirgin bir parçası hâline gelir ve bebek bu suçluluğu onarım [reparation] yoluyla çözmeye çalışır. Bu süreç, gerçekte ya da fantezide anneye verilmiş olduğu düşünülen “zarar”ı onarmayı amaçlayan eylemleri içerebilir. Klein, Oidipus kompleksini depresif anksiyeteleri ve suçluluğu onarım yoluyla çözme çabası olarak yeniden kavramsallaştırmıştır.

    Klein’ın formülasyonları, yalnızca fanteziye dayanması ve böylece çevredeki gerçek kişilerin etkisini küçümsemesi nedeniyle, çağdaş psikanalitik kuramcılar tarafından büyük ölçüde göz ardı edilen bir kavram olan ölüm içgüdüsünü aşırı vurgulaması nedeniyle ve yaşamın ilk yılı içindeki bebeklere yetişkinlere özgü karmaşık bilişsel biçimleri atfetmesi nedeniyle eleştirilmiştir. Bununla birlikte, onun paranoid-şizoid konum ve depresif konum kavramlarını parlak biçimde geliştirmesi son derece yüksek bir klinik değere sahiptir -özellikle de bu konumları, gelişimsel olarak içinden geçilen ya da geride bırakılan evreler olarak görmek yerine, zihinde diyalektik bir karşılıklı etkileşim yaratan ve yaşam boyu süren iki deneyim üretme biçimi olarak ele aldığımızda (Ogden 1986). Bu konumları gelişimsel evreler olarak değil de yaşam boyu süren deneyim örgütlenme biçimleri olarak düşünmek, Klein’ın bu konumlara atfettiği gelişimsel zamanlamanın önemini azaltır.

    Klein için dürtüler [drive], belirli nesne ilişkileri [object relations] ile yakından bağlantılı olan son derece karmaşık psikolojik fenomenlerdi. Dürtülerin bedenden kaynaklandığı düşünülmek yerine, onların yalnızca kendilerini ifade etmek için bedeni bir araç olarak kullandıkları kabul edilmiştir (Greenberg ve Mitchell 1983). Benzer biçimde dürtüler, yalnızca gerilimi azaltmaya yönelen süreçler olarak değil, belirli nedenlerle belirli nesnelere yönelen süreçler olarak görülmüştür. 1940’lı yıllarda Klein’ın bu yaklaşımı ve onun savunduğu diğer görüşler, Britanya Psikanaliz Derneği [British Psychoanalytic Society] içinde sert ve kırıcı tartışmalara yol açmıştır. Anna Freud Klein’ın başlıca rakibiydi; sonunda toplulukta bir bölünme gerçekleştiğinde, B Grubu [B Group] olarak bilinen bir kesim Anna Freud’un liderliğini izlerken, A Grubu [A Group] Klein’a bağlı kalmıştır. Üçüncü bir kesim olan Orta Grup [Middle Group] ise taraf tutmayı reddetmiştir. Orta Grup, Klein’ın düşüncesinden belli ölçüde etkilenmiş olmakla birlikte, bugün bildiğimiz biçimiyle nesne ilişkileri kuramını geliştirmiştir (Kohon 1986). Bu üçüncü kesimle ilişkilendirilen kişiler, 1962 yılına kadar kendilerini resmî olarak bir grup olarak adlandırmamış; o tarihten sonra “Bağımsızlar” [Independents] olarak anılmaya başlanmışlardır. Nesne ilişkileri kuramının kimi zaman “Britanya Okulu” [British School] olarak da adlandırılan bu Bağımsızlar grubunun (Sutherland 1980) önde gelen isimleri arasında D. W. Winnicott, Michael Balint, W. R. D. Fairbairn, Margaret Little ve Harry Guntrip yer alıyordu. Bu grup, 1943 ve 1944 yıllarında gerçekleştirilen Tartışmalı Görüşmeler /İhtilaflı Müzakereler [Controversial Discussions] sonrasında sayısal açıdan Britanya Psikanaliz Cemiyeti içinde baskın hâle gelmiştir (bkz. King ve Steiner 1992); ancak yayımlanmış, bütünlüklü bir kuram ortaya koymuş merkezi bir lider figürü bulunmamaktaydı (Tuckett 1996). Bu düşünürlerin yazılarında önemli farklılıklar bulunmakla birlikte çalışmalarında ortak temalar da mevcuttur. Hepsi, Oidipus kompleksinden önceki erken gelişim dönemleri ile ilgilenmiş ve dürtü kuramından ziyade içsel nesne ilişkilerinin değişken yazgılarına odaklanmıştır. Ayrıca, Klein gibi ve B Grubu’nun aksine, psikanalitik yöntemlerle daha ağır hastaları tedavi etme eğiliminde olmuşlar; bu sayede muhtemelen ilkel zihinsel durumlara daha yakından bakma imkânı elde etmişlerdir.

    Bağımsızlar, bebeğin erken dönemdeki çevresinin etkisini vurgulayarak Klein’ın fanteziye yaptığı aşırı vurguyu dengelemeye çalışmışlardır. Örneğin D. W. Winnicott (1965), bebeğin normal gelişimini sürdürebilmesi için gerekli olan asgari çevresel koşulları tanımlamak amacıyla “yeterince iyi anne” [good-enough mother] terimini ortaya koymuştur. Michael Balint (1979) ise birçok hastada bir şeyin eksik olduğu yönünde hissedilen duyguyu tanımlamış ve bunu temel kusur / hata [basic fault] olarak adlandırmıştır. Balint, bu eksikliğin annenin çocuğun temel ihtiyaçlarına yeterince yanıt verememesi nedeniyle ortaya çıktığını ileri sürmüştür. W. R. D. Fairbairn (1963), belki de dürtü kuramından en fazla uzaklaşmış kuramcı olarak, şizoid hastalarının güçlüklerinin etiyolojisini dürtü engellenmesinde değil, annelerinin onlara kendileri oldukları için gerçekten sevildiklerine dair güven veren deneyimler sunamamasında görmüştür. Fairbairn’e göre içgüdüler ya da dürtüler haz arayıcı [pleasure-seeking] değil, aksine nesne arayıcıdır [object-seeking]. Ayrıca Fairbairn, erken dönem travmasının [early trauma] önemli bir patojenik etken olduğu ve hastayı 3 yaşından önceki bir gelişimsel kavşakta “dondurma” [freeze] eğiliminde bulunduğu düşüncesini psikanalitik literatüre kazandırmada belirleyici bir rol oynamıştır (Fonagy ve Target 2003).

    Bu düşünürlerin tümü, insanın psikanalitik açıdan tam olarak anlaşılabilmesi için yalnızca bir çatışma kuramının [theory of conflict] değil, aynı zamanda bir eksiklik kuramının [theory of deficit] da gerekli olduğu gerçeğinden etkilenmişlerdir. Analistlerin görevi yalnızca çatışmanın analiz edilmesi değildir; bunun yanı sıra analistler, hastaları tarafından içselleştirilecek yeni bir nesne olarak da işlev görürler ve böylece eksik ya da yetersiz intrapsişik yapıları güçlendirmeye katkıda bulunurlar. Bu nokta, nesne ilişkileri kuramının klinik anlayışı açısından kritik öneme sahiptir: hastanın içsel nesne ilişkileri taşa kazınmış değildir; yeni deneyimler aracılığıyla değişime ve dönüşüme açıktır.

    Britanya Okulu’ndan doğan diğer bir temel kavram, bebeğin kendini gerçekleştirmeye [self-realization] doğru büyümeye yönelik doğuştan gelen bir eğilime sahip olduğudur (Summers 1999). Özellikle D. W. Winnicott, annenin ve çevredeki diğer figürlerin tepkileri tarafından kolaylaştırılabilen ya da engellenebilen bir gerçek kendilik [true self] bulunduğunu düşünmüştür. Christopher Bollas (1989) bu görüşü genişleterek, çocuğun içindeki temel güdüleyici etmenin kişinin kendisi olma gereksinimi olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre bu süreç, annenin çocukla etkileşim içinde onun gerçek kendiliğini ifade etmesine izin verme kapasitesi tarafından kolaylaştırılır. Bu kolaylaştırıcı işlevi yerine getiremeyen bir anne ise, çocuğun annenin ihtiyaç ve isteklerine uyum sağlama hizmetinde bir sahte kendilik [false self] geliştirmesine katkıda bulunabilir.

    Kendilik ve Ego

    Ego psikologları egoyu kapsamlı biçimde anlamaya çalışırken kendiliğin [self] önemini görece azaltma eğiliminde olsalar da, nesne ilişkileri kuramcıları kendiliğin nesnelerle ilişkisi üzerine odaklandıkları için kendiliğin ruhsal aygıt içindeki yerini daha da açıklığa kavuşturmaya çalışmışlardır. 1. Bölüm’de tartışıldığı gibi, kendilik “kişi”nin [person] bir yönüdür ve tam olarak kavranması zor bir kavramdır. Kendilik; özne ve nesne yönlerini, kişisel anıların bir toplamını, bilinçdışı düzeyde var olan sıkıntı verici ve reddedilmiş yönleri, farklı zamanlarda ortaya çıkan bağlama bağlı boyutları ve kültürel temelli olguları içeren çeşitli bileşenlerden oluşur. Psikanalitik yazındaki tartışmaların büyük bir bölümü, kendiliğin statüsünün intrapsişik bir temsil [intrapsychic representation] mi yoksa düşünceyi, duyguyu ve eylemi başlatan bir fail [agency] mi olduğu sorusu etrafında dönmüştür (Harry Guntrip 1968, 1971; Otto Kernberg 1982; William W. Meissner 1986; Roy Schafer 1976; John D. Sutherland 1983).

    Hem temsil-olarak-kendilik [self-as-representation] hem de fail-olarak-kendilik [self-as-agency] anlayışına yer vardır. Nitekim kendilik, egonun içine yerleşmiş olarak düşünülebilir ve çok sayıdaki kendilik temsillerinin bütünleşmesinin nihai ürünü olarak tanımlanabilir (Otto Kernberg, 1982). Bununla birlikte bu bütünleşmiş son ürün, sürekli ve değişmez bir varlık olarak görülmemelidir (Christopher Bollas, 1987; Stephen A. Mitchell, 1991; Thomas H. Ogden, 1989; Roy Schafer, 1989). Her ne kadar çoğu zaman sürekli bir kendilik yanılsamasını sürdürmek istesek de, gerçekte hepimiz birbirinden kopuk çok sayıda süreksiz kendilikten oluşuruz; bu kendilikler başkalarıyla kurulan gerçek ya da fantazmatik ilişkiler tarafından sürekli olarak şekillendirilir ve tanımlanır. Schafer (1989) bu olguyu, yaşamımıza duygusal açıdan tutarlı bir açıklama kazandırmak için geliştirdiğimiz anlatısal kendilikler [narrative selves] ya da öykü çizgileri [story lines] bütünü olarak anlamıştır. Mitchell (1991) ise psikanalitik çalışmanın paradokslarından birinin şu olduğunu belirtir: hastalar kendilerinin bu çoklu yönlerini tolere etmeyi öğrendikçe, kendilerini daha dayanıklı ve daha tutarlı olarak deneyimlemeye başlarlar.

    Savunma Mekanizmaları

    Nesne ilişkileri kuramı ile ağır düzeyde rahatsız hastalar arasındaki tarihsel ilişki nedeniyle, kişilik bozuklukları ve psikozlarda karakteristik olan ilkel savunmalara önemli bir vurgu yapılır: bölme, yansıtmalı özdeşim, içeatım ve inkâr.

    Bölme

    Bölme, birbiriyle çelişen duyguları, kendilik temsillerini ya da nesne temsillerini birbirinden etkin biçimde ayıran bilinçdışı bir süreçtir. Freud (1927/1961, 1940/1964) bölmeye dağınık biçimde bazı göndermelerde bulunmuş olsa da, onu yaşamın ilk birkaç ayı boyunca duygusal hayatta kalmanın temel taşı konumuna yükselten kişi Klein’dır (1946/1975). Bölme, bebeğin iyiyi kötüden, hazzı hoşnutsuzluktan ve sevgiyi nefretten ayırmasına olanak tanır; böylece olumlu renge sahip deneyimler, duygulanımlar, kendilik temsilleri ve nesne temsilleri, olumsuz karşıtlarının kirletici etkisinden korunmuş biçimde güvenli ve yalıtılmış zihinsel bölümler içinde muhafaza edilir. Bölme, tehdit eden ile tehdit altında olanın birbirinden ayrıldığı deneyimi düzenlemenin temel biyolojik bir yolu olarak görülebilir; daha sonra bu süreç psikolojik bir savunma olarak ikincil biçimde geliştirilir (Ogden, 1986). Aynı zamanda ego zayıflığının [ego weakness] temel nedenlerinden biridir (Kernberg, 1967, 1975). “İyi” ve “kötü” içeatımlar ile ilişkili libidinal ve saldırgan dürtü türevlerinin bütünleştirilmesi saldırganlığın nötralizasyonuna hizmet eder. Bölme bu nötralizasyonu engeller ve böylece egoyu büyüme için gerekli temel bir enerji kaynağından yoksun bırakır.

    Kernberg’e göre bölme belirli klinik görünümlerle karakterizedir:

    1. hastanın kaygı duymaksızın ve sıradan bir inkârla karşıladığı, birbiriyle çelişen davranış ve tutumların dönüşümlü olarak ifade edilmesi;
    2. çevredeki herkesin “tamamen iyi” ve “tamamen kötü” kamplara ayrılması biçimindeki bölmelendirme; bu durum sıklıkla idealleştirme [idealization] ve değersizleştirme [devaluation] olarak adlandırılır;
    3. birbiriyle dönüşümlü biçimde ortaya çıkan çelişkili kendilik temsillerinin bir arada bulunması.

    Kernberg, bölmeyi borderline kişilik bozukluğu [borderline personality disorder] olan hastalarda temel savunma işlemi olarak görmüş olsa da, bölme zaman zaman tüm hastalarda gözlenebilir (Rangell, 1982) ve borderline hastaları diğer kişilik bozukluklarına sahip olanlardan açık biçimde ayırt etmez (Allen ve ark., 1988). Kernberg, nevrotik ve borderline karakterleri kısmen borderline hastaların bastırma yerine bölmeyi tercih etmeleri temelinde ayırt etmiştir; ancak ampirik araştırmalar bu iki savunmanın birbirinden bağımsız biçimde işlediğini ve aynı bireyde birlikte bulunabileceğini göstermektedir (Perry ve Cooper, 1986).

    Yansıtmalı Özdeşim

    İkinci bir savunma mekanizması olan yansıtmalı özdeşim, kişinin kendiliğine ait bazı yönleri kabul etmeyerek [disavowal] bunları başka birine atfettiği bilinçdışı, üç aşamalı bir süreçtir (bkz. Şekil 2–2, 2–3 ve 2–4). Bu üç aşama (Ogden, 1979) şu şekildedir:

    1. Hasta, bir kendilik temsilini ya da bir nesne temsilini terapiste yansıtır.
    2. Terapist, yansıtılan şeyle bilinçdışı olarak özdeşim kurar ve hastanın uyguladığı kişilerarası baskıya yanıt olarak, yansıtılan kendilik ya da nesne temsili gibi hissetmeye veya davranmaya başlar (olgunun bu yönü bazen yansıtmalı karşıözdeşim [projective counteridentification] olarak adlandırılır [Grinberg, 1979]).
    3. Yansıtılan materyal terapist tarafından “psikolojik olarak işlenir” ve değiştirilir; terapist daha sonra bunu yeniden içeatım [reintrojection] yoluyla hastaya geri verir. Yansıtılan materyalde yapılan bu değişiklik, buna karşılık gelen kendilik ya da nesne temsilini ve kişilerarası ilişki örüntüsünü de değiştirir.

    Bu üç aşama netleştirme amacıyla yapay biçimde doğrusal bir şekilde sunulmuştur. Ancak Ogden (1992), bu yönlerin gerçekte doğrusal olmadığını; bunun yerine, hasta ile analistin aynı anda hem birbirlerinden ayrı oldukları hem de birbirleriyle “bir” oldukları bir ilişkiye girdikleri bir diyalektik oluşturacak biçimde kavramsallaştırılması gerektiğini vurgulamıştır. Öznelliklerin karşılıklı olarak birbirine nüfuz etmesi [interpenetration of subjectivities] yoluyla bu diyalektik içinde benzersiz bir öznellik ortaya çıkar. Bununla birlikte, aktarım ve karşıaktarım sırasıyla birinci ve ikinci adımlarla ilişkilendirilebilir. Bu bakımdan yansıtmalı özdeşim, intrapsişik bir savunma mekanizması olmasının yanı sıra kişilerarası bir boyuta da sahiptir. Bölme ve yansıtmalı özdeşim, “iyi” ile “kötü”nün birbirinden ayrı tutulmasını sağlamak üzere birlikte işleyen, birbiriyle yakından ilişkili mekanizmalardır (Grotstein, 1981). Ogden’in yansıtmalı özdeşim tanımında bulunan kişilerarası unsur ise, Bion’un (1962) terapisti hastanın yansıtımları için bir kapsayan [container] olarak kavramsallaştırmasından türemektedir; tıpkı annenin bebeğinin yansıtımlarını kapsaması gibi.

    Londra’daki çağdaş Kleinyen analistler, yansıtmalı özdeşimi biraz farklı biçimde ele alırlar. Onlar, bu savunmayı hastanın bir parçasının yansıtılması olarak değil, daha çok bir nesne ilişki fantezisinin [fantasy of an object relationship] yansıtılması olarak kavramsallaştırmaya eğilimlidirler (Feldman, 1997). Bu bakımdan, yansıtmanın hedefi olan kişinin dönüşüme uğraması mutlak olarak gerekli değildir. Bununla birlikte, Kleinyenler arasında giderek artan bir görüş birliği oluşmaktadır: analist ya da terapist, hastanın yansıttığı şeylerden her zaman bir ölçüde etkilenir ve hastanın kendi yansıtımlarıyla uyumlu biçimde davranmaya yönelik “dürtmeler”ine [nudges] belirli ölçüde yanıt vermek, analistin neyin yansıtılmakta olduğunun bilinçli olarak farkına varmasına yardımcı olabilir (Joseph, 1989; Spillius, 1992).

    1. Bölümde’de belirtildiği gibi, karşıaktarım hem hastanın hem de klinisyenin katkılarını içeren ortak bir oluşumdur (Gabbard, 1995). Hasta terapistte belirli tepkiler uyandırır; ancak karşıaktarım tepkisinin nihai biçimini belirleyen şey terapistin kendi çatışmaları ile içsel kendilik ve nesne temsilleridir. Başka bir deyişle, bu sürecin işleyebilmesi için yansıtmanın alıcısında onun tutunmasını sağlayacak bir “kanca” bulunması gerekir. Bazı yansıtımlar alıcıyla diğerlerine kıyasla daha iyi bir uyum gösterir (Gabbard, 1995).

    Yansıtmalı özdeşim kavramını yalnızca bir savunma mekanizması olarak sınırlamak gereksiz ölçüde dar bir yaklaşım olur. Kişilerarası bileşeni nedeniyle bu süreç aynı zamanda şu şekillerde de değerlendirilebilir:

    1. bir iletişim aracı olarak; bu durumda hastalar terapisti kendi duygularına benzer bir duygulanım kümesini deneyimlemeye zorlarlar,
    2. bir nesne ilişki biçimi [mode of object relatedness] olarak,
    3. ve psikolojik değişimin bir yolu olarak; çünkü terapist tarafından değişime uğratıldıktan sonra yansıtılan içeriklerin yenideniçeatımı [reintrojection] hastada bir değişime yol açar.

    Her ne kadar yansıtmalı özdeşimin bu modeli klinik ortamda gerçekleşen süreci vurgulasa da, yansıtmalı özdeşim terapi dışı durumlarda da düzenli olarak ortaya çıkar. Bu klinik olmayan bağlamlarda yansıtımlar, terapide olduğu gibi dönüştürülüp kapsanmak yerine çoğu zaman tamamen çarpıtılmış biçimlerde geri döndürülür ya da mecazi olarak ifade edildiği üzere “hastanın boğazından aşağı itilerek” geri verilir.

    İçeatım

    Üçüncü savunma olan içeatım, dışsal bir nesnenin sembolik olarak içe alınarak kendiliğin bir parçası olarak özümlendiği bilinçdışı bir süreçtir. Bu mekanizma, alınan şeyin başlangıçta yansıtılmış olduğu yansıtmalı özdeşim sürecinin bir parçası olarak var olabilir ya da yansıtmanın karşıtı olarak ondan bağımsız biçimde de ortaya çıkabilir. Klasik olarak Freud (1917/1963), depresyonu, ambivalansla değerlendirilen bir nesnenin içe atılması sonucu ortaya çıkan bir durum olarak formüle etmiştir. Depresif hastada bu içe atılmış nesneye [introject] yönelen öfke, kendini değersizleştirme ve depresyonun diğer belirtileriyle sonuçlanır. Çağdaş nesne ilişkileri kuramı terminolojisinde içeatım, içselleştirmenin [internalization] iki temel biçiminden biri olarak özdeşimden [identification] ayırt edilir. Örneğin bir ebeveyn içe atıldığında, ebeveyn egonun nesne alt-bölümünün bir parçası olarak içselleştirilir ve kendilik temsilini önemli ölçüde değiştirmeyen içsel bir varlık olarak deneyimlenir. Buna karşılık özdeşimde, ebeveyn egonun kendilik alt-bölümünün bir parçası olarak içselleştirilir ve kendilik temsilini önemli ölçüde değiştirir (Sandler, 1990).

    İnkâr

    Dördüncü savunma mekanizması olan inkâr, travmatik duyusal verilerin doğrudan reddedilmesidir. Bastırma genellikle içsel istek ya da dürtülere karşı kullanılan bir savunma iken, inkâr çoğunlukla aşırı derecede sarsıcı olan dış gerçekliğe karşı kullanılan bir savunmadır. Her ne kadar esas olarak psikozlar ve ağır kişilik bozuklukları ile ilişkilendirilse de, bu mekanizma özellikle felaket niteliğindeki olaylar karşısında sağlıklı bireyler tarafından da kullanılabilir.

    Amerikan İlişkisel Kuramı

    Nesne ilişkileri kuramının Britanya Okulu, Amerikan ilişkisel kuramını [American relational theory] büyük ölçüde etkilemiştir. Bu “iki kişilik” kuram [two-person theory] ve onun yakın akrabaları olan öznelerarasılık [intersubjectivity], yapılandırmacılık [constructivism] ve kişilerarası kuram [interpersonal theory], terapistin hastayı algılayışının kaçınılmaz olarak terapistin kendi öznelliği [subjectivity] tarafından renklendirildiği görüşünü paylaşırlar (Aron, 1996; Gill, 1994; Greenberg, 1991; Hoffman, 1992, 1998; Levine, 1994; Mitchell, 1993, 1997; Natterson, 1991; Renik, 1993, 1998; Stolorow ve ark., 1987). Bu yaklaşımın temel bir özelliği, terapi odasında iki kişinin bulunduğu ve bu iki kişinin her an karşılıklı olarak birbirlerini etkiledikleri düşüncesidir. Bu nedenle terapist, hastanın sorunlarını formüle ederken kendi öznelliğinin ötesine geçemez. Dahası, terapistin gerçek davranışı, hastanın aktarımını önemli ölçüde etkiler. Bazıları bu öznelerarası perspektifin [intersubjective perspective] belirli bir kuramsal ekolle sınırlı olmadığını, aksine tüm psikoterapi durumları için geçerli olduğunu ileri sürmektedir (Aron, 1996; Dunn, 1995; Gabbard, 1997; Levine, 1996).

    Geçtiğimiz on yıl içinde Amerikan ilişkisel kuramı ile nesne ilişkileri kuramının Britanya Okulu arasındaki farklar giderek daha önemsiz hâle gelmiştir. Harris’in (2011) belirttiği gibi, “Tarihsel olarak büyük farklar olarak görülen şeyler artık daha çok ince ayrımlar olarak görünmektedir” (s. 702). Bu nedenle bir kuramın coğrafi kökeni görece daha az önem kazanmıştır; çünkü Britanya geleneği ile günümüz Amerikan yazarları arasında önemli ölçüde örtüşme bulunmaktadır. Karşıaktarım ve iki kişilik psikoloji [two-person psychology] kuşkusuz ilişkisel hareketin merkezinde yer alır. Ayrıca belirsizliğin kabulü ve teknik uygulamada doğaçlama yapma gereksinimi, ilişkisel/öznelerarası bakış açısından kritik öneme sahiptir (Ringstrom, 2007). Kendilik kavramı da kişilerarası ve ilişkisel gelenekten gelen yazarların çalışmalarında belirgin bir yer tutar. Bromberg (2006), utanç temelli kendilik durumlarının [shame-based self states] tolere edilmesinin zor olduğunu ve bunların bölme ya da dissosiyasyon yoluyla ayrıştırılabileceğini; bunun sonucunda psikoterapi sürecinde sahte sürekliliklerin [false continuities] ve tutarsızlıkların [incoherences] belirgin bir özellik hâline gelebileceğini vurgular. Son olarak, süreçteki belirsizliğin kabulü, terapist ile hasta arasında anlamın ve terapinin en uygun biçiminin müzakere edilmesi gereğine önemli bir vurgu yapılmasına yol açar (Bass, 2007; Pizer, 2004). Bu bakış açısından, analistin ya da terapistin görüşü, klasik psikanaliz tarihinde sıklıkla olduğu gibi hastanın öznel perspektifine üstün bir konumda kabul edilmez.

    Kendilik Psikolojisi

    Kohut

    Nesne ilişkileri kuramı, kendilik ve nesne temsilleri arasındaki içselleştirilmiş ilişkileri vurgularken, kendilik psikolojisi [self psychology] dışsal ilişkilerin kendilik değeri/özdeğer [self-esteem] ve kendilik bütünlüğünü [self-cohesion] sürdürmeye nasıl yardımcı olduğunu vurgular. Heinz Kohut’un (1971, 1977, 1984) öncü çalışmalarından türetilen bu kuramsal yaklaşım, hastayı iyi oluş duygusunu sürdürebilmek için diğer kişilerden belirli türde tepkilere aşırı [olmazsa olmaz biçimde] ihtiyaç duyan biri olarak görür.

    Kendilik psikolojisi, Kohut’un psikanaliz içinde tedavi ettiği narsisistik olarak zarar görmüş ayaktan hastalar üzerine yaptığı çalışmalardan gelişmiştir. Kohut, bu hastaların tedavi için histerik ya da obsesif-kompulsif belirtilerle başvuran klasik nevrotik hastalardan farklı göründüklerini fark etmiştir. Bunun yerine, bu hastalar belirsiz nitelikte depresyon duygularından ya da ilişkilerde doyumsuzluk hislerinden yakınmaktaydılar (Kohut, 1971). Ayrıca, arkadaşlardan, aile üyelerinden, sevgililerden, meslektaşlardan ve diğer kişilerden gelen küçük incinmelere karşı son derece duyarlı olan kırılgan bir kendilik değeri ile karakterizeydiler. Kohut, ego psikolojisinin yapısal modelinin bu hastaların sorunlarının patogenezini ve iyileşmesini açıklamak için yeterli görünmediğini gözlemlemiştir.

    Kohut, bu hastaların iki tür aktarım oluşturduğunu belirtmiştir: ayna aktarımı [mirror transference] ve idealize edici aktarım [idealizing transference]. Ayna aktarımında, hasta doğrulayıcı ve onaylayıcı bir tepki için analiste yönelir; Kohut bu durumu, küçük bir çocuğun gelişim evresine uygun sergilediği teşhirci davranışlara karşı “annenin gözlerinde beliren ışıltı” ile ilişkilendirmiştir -Kohut’un büyüklenmeci-teşhirci kendilik [grandiose-exhibitionistic self] olarak adlandırdığı durum. Kohut’a göre bu tür onaylayıcı tepkiler, çocuğa kendilik değeri duygusu kazandırdıkları için normal gelişim açısından zorunludur. Bir anne çocuğunun bu tür bir aynalama tepkisine [mirroring response] olan ihtiyacına empatik biçimde karşılık vermezse, çocuk bütünlük duygusunu ve kendine saygısını sürdürmekte büyük güçlük yaşar. Bu empati eksikliğine yanıt olarak, çocuğun kendilik algısı [sense of self] parçalanır, ve çocuk açlık derecesinde arzuladığı onayı elde edebilmek için umutsuzca mükemmel olmaya ve ebeveyn için “performans sergilemeye” çalışır. Bu tür “gösteriş yapma” davranışı, büyüklenmeci-teşhirci kendiliğin başka bir görünümüdür (Baker ve Baker, 1987). Aynı olgular, tedavi arayan yetişkinlerde de ayna aktarımını oluşturur. Terapistinin onayını ve hayranlığını kazanmak için çaresiz bir çaba içinde “performans sergileyen” yetişkin hasta, ayna aktarımı geliştirmekte olabilir.

    İdealize edici aktarım, adından da anlaşılacağı üzere, hastanın terapisti varlığı yatıştıran ve iyileştirici olan her şeye kadir bir ebeveyn olarak algıladığı bir durumu ifade eder. İdealize edilen terapistin yansıyan görkeminin içinde yer alma arzusu, bu aktarımın bir görünümüdür. Nasıl ki çocuk, büyüklenmeci-teşhirci kendiliğine yönelik aynalayaıcı tepkiler sağlamayan bir annenin empatik başarısızlıkları tarafından travmatize edilebilirse, aynı çocuk kendisinin onu idealize etme ihtiyacına empatik biçimde karşılık vermeyen ya da idealize edilmeye layık bir model sunmayan bir anne tarafından da travmatize edilebilir.

    51. sayafadan devam edecek. In either case…

  • Klinik Uygulamada Psikodinamik Psikiyatri (Kitap)

    Bu sayfada Psychodynamic Psychiatry in Clinical Practice‘in [Klinik Uygulamada Psikodinamik Psikiyatri] bölümlerinin çevirilerinin linkleri yer almaktadır.

    İçindekiler

    Beşinci Baskıya Ön Söz

    Seksiyon 1

    DİNAMİK PSİKİYATRİDE TEMEL İLKELER VE TEDAVİ YAKLAŞIMLARI

    1 Dinamik Psikiyatrinin Temel Prensipleri

    2 Dinamik Psikiyatrinin Kuramsal temeli

    3 Hastanın Psikodinamik Değerlendirilmesi

    4 Dinamik Psikiyatride Tedaviler: Bireysel Psikoterapi

    5 Dinamik Psikiyatride Tedaviler: Grup Terapisi, Aile/Evlilik Terapisi ve Farmakoterapi

    6 Dinamik Psikiyatride Tedaviler: Çoklu Terapist Ortamları

    Seksiyon II

    DSM-5 BOZUKLUKLARINA DİNAMİK YAKLAŞIMLAR

    7 Şizofreni

    8 Duygudurum Bozuklukları

    9 Anksiyete Bozuklukları

    10 Travma ve Stresörle İlişkili Bozukluklar ile Dissosiyatif Bozukluklar

    11 Parafililer ve Cinsel İşlev Bozuklukları

    12 Maddeyle İlişkili Bozukluklar ve Bağımlılık Bozuklukları ile Yeme Bozuklukları

    13 Nörogelişimsel ve Nörobilişsel Bozukluklar

    14 A Kümesi Kişilik Bozuklukları: Paranoid, Şizoid ve Şizotipal

    15 B Kümesi Kişilik Bozuklukları: Borderline

    16 B Kümesi Kişilik Bozuklukları: Narsisistik

    17 B Kümesi Kişilik Bozuklukları: Antisosyal

    18 Histerik ve Histriyonik Kişilik Bozuklukları

    19 C Kümesi Kişilik Bozuklukları: Obsesif-Kompulsif, Kaçıngan ve Bağımlı