Terapötik Süreçte Duygusal Katılım (1. Bölüm)

Psikodinamik Okuma Grubu

Kuram – Uygulama – Süpervizyon

☎️ 0505 495 4727

Okuyacağınız metin Psikodinamik Teknikler: Terapötik İlişkide Duyguyla Çalışmak [Psychodynamic Techniques: Working with Emotion in the Therapeutic Relationship] kitabının 1. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakabilirsiniz.

Danışanlarımızın [client] acısına temas etmeyi ve onların acısını hissetmeyi ne kadar istesek de, aynı deneyimden doğal olarak korkarız da. Danışanlarımızın rahatsız edici duygularını almaya yönelik direncimizin bir nedeni, psikoterapi eğitiminin geleneksel olarak terapistin duygularına ve göstermemiz muhtemel doğal insani tepkilere ilişkin bir tartışmayı içermemiş olmasıdır. Bunun yerine, sanki insanlığımızı bir şekilde aşabilirmişiz fikrine tutunuyor gibiyiz.

Gündelik uygulamada bu da çoğu zaman danışanlarımıza yönelik olumsuz duygularımızı inkâr etmeye dönüşür. Klinik çalışmamızı yürütürken çok kişisel bir düzeyde elde ettiğimiz derin doyumu inkâr etmeyi de içerebilir. Terapist olmanın gündelik deneyimlerinden kaynaklanan meşru doyum, utanç damgası taşımamalıdır. Sıkılmak, rahatsız olmak, öfkelenmek, çökkün hissetmek, kedere boğulmuş hissetmek ya da cinsel çekim duymak da utanç damgası taşımamalıdır. Danışanlarımıza, hissettikleri şeylerde utanılacak bir şey olmadığını söyleriz. Yaşamlarının niteliğini belirleyen şey, bu duyguları nasıl yönettikleri ve ifade ettikleridir. Aynı şey bizim için de geçerlidir.

Danışanlarımızın duygusal deneyimlerine karşı çeşitli nedenlerle kendimizi savunabiliriz. Bu nedenlerin çoğu kendi çocukluğumuzla bağlantılıdır. Terapistler, köken ailelerinde üstlendikleri rolleri yineleme eğilimindedirler; aile içinde barışı sağlayan ve duygusal bakım veren kişi olma konusunda aşırı sorumluluk üstlenen ebeveynleştirilmiş çocuk rolünü sürdürürler. Bu rolü yerine getirme becerimizle olduğu kadar, ona eşlik eden kendini feda etmişlik hâliyle de gurur duyabiliriz (Maroda, 2022). Ne yazık ki, uzun süre acıya katlanan bir yatıştırıcı ve düzeltici olma beklentisi, süregiden herhangi bir ilişkide ortaya çıkan normal olumsuz duyguların sağlıklı biçimde fark edilmesini engeller. (Burada olumsuz duygulara odaklanıyorum; çünkü bunlar göz ardı edilmeye, reddedilmeye ya da inkâr edilmeye en yatkın duygulardır. Aynı zamanda, çoğu çıkmazın ve erken sonlandırmanın da kaynağıdırlar [bkz. 8. Bölüm]. Yoğun aşırı özdeşim ya da yoğun erotik karşıaktarım dışında [bkz. 11. Bölüm], olumlu duygular nadiren aynı güçlükleri yaratır.)

.

.

.

.

DEĞİŞİMİN UNSURLARI

Değişim için gerekli olan eksik unsurları belirlemek hâlâ güçtür. Gevşeme, olumsuz düşünceleri kontrol etme, duygulanım düzenleme ve zihinselleştirme gibi konulara odaklanan onlarca yıllık davranışsal araştırmadan sonra bile, varılan sonuç büyük ölçüde ilişkinin en önemli değişken olduğu yönündedir. Giderek artan biçimde, danışanın duygusal deneyiminin dönüştürücü bir deneyim açısından hayati önemde olduğu kabul edilmektedir. Daha da önemlisi, terapistlerin danışanlarının yaşamlarına nasıl başarılı biçimde müdahale edebileceğine ilişkin çok daha az şey belgelenmiştir. Bizim görevimiz danışanın ebeveynlerinin sağlayamadığı şeyi sağlamak mıdır? Eğer öyleyse, bu gündelik uygulamada nasıl görünür? Eğer değilse, o hâlde terapötik ilişkinin iyileştirici olarak sunabileceği şey nedir? Miller ve arkadaşları (2013), psikoterapinin etkililiğinin sağlam biçimde ortaya konmuş olduğunu, ancak nasıl işlediğini hâlâ bilmediğimizi belirtir.

Norcross ve Lambert’in (2018), psikoterapi sonuçlarına ilişkin sürmekte olan Amerikan Psikoloji Derneği çalışma biriminde belirttikleri bir araştırma bulgusu, sonuçlardaki değişkenliğin %0’ının özgül tedavi yöntemlerine atfedilebildiğiydi. Buna rağmen, sonuç araştırmaları, önemlerine ilişkin zayıf kanıtlara karşın yöntemlere odaklanmayı sürdürmektedir. Ayrıca, iki kişilik ya da ilişkisel yaklaşım olarak adlandırılan yaklaşımın popülerliğine rağmen, neredeyse hiçbir çalışma terapist ile danışan arasındaki karşılıklı etkileşime gerçekten odaklanmamaktadır.

Terapötik süreç üzerine yapılan yeni araştırmalar, uzun süredir göz ardı edilen etkenleri belirlemeye başlamıştır. Bunlar arasında hem terapistin hem de danışanın bağlanma stili (Wiseman & Tishby, 2014), danışanın tedaviye yönelik motivasyonu (Wolpert, 2016), terapistin cinsiyeti (kadın terapistler, erkek meslektaşlarına göre biraz daha iyi sonuçlar elde etmektedir), terapistin yaşı (Berghout & Zevalkink, 2011; Tracey et al., 2014), terapistin öz-farkındalık düzeyi ve hatalarını kabul etmeye istekliliği (“hatalara karşı kabul edici bir tutum”; Miller et al., 2013, s. 94), genel karşıaktarım farkındalığı (Farber et al., 2004; Abargil & Tishby, 2022), ittifakın niteliği, psikodinamik tedavinin bilişsel-davranışçı terapiye ve diğer tedavi biçimlerine göre hafif üstünlüğü (Abbass et al., 2012; Shedler, 2010; Levy et al., 2014; Steinert et al., 2017; Gelso & Kline, 2024), terapistin “hoş olmayan duyguları ve sorunlu bilişsel tepkileri yaşayabilme” kapasitesi (Hayes et al., 2015, akt. MacMahon, 2020, s. 42) ve “duygusal deneyimi/ifadeyi kolaylaştırma” becerisi (Diener et al., 2007, s. 939) yer alır.

Bu etkenleri daha da genişleterek söylemek gerekirse, psikodinamik tedavinin diğer tedavi biçimleri kadar, hatta onlardan daha etkili olduğu kanıtlanmıştır; çalışmalar, kazanımların sonlandırmadan sonra da sürdüğünü, hatta güçlenebildiğini göstermektedir (Driessen et al., 2015; Shedler, 2010; Steinert et al., 2017). Levy ve arkadaşları (2014), psikodinamik tedavinin daha uzun süresi ve derinliğinin, diğer tedavi biçimlerinde görülen anksiyete ve depresyon nüksünü önlediğini ileri sürer; çünkü bu diğer yaklaşımlarda tedavi sona erdikten sonra kazanımlar zayıflamaktadır. Onlara göre bu sonuçlar, “daha uzun ve daha yoğun tedavilere duyulan ihtiyac”ı göstermektedir (s. 402). Bu gözlemler, söz konusu uzun soluklu yararın yalnızca psikodinamik tedaviden kaynaklanıp kaynaklanmadığını sorgulayanların görüşleriyle de örtüşür; zira diğer tedavi biçimleri için eşdeğer uzun dönemli çalışmaların yapılmadığına dikkat çekerler.

Biz analistler, psikodinamik tedavide elde edilen daha kalıcı sonuçların kullandığımız yöntemden kaynaklandığına inanmak isteyebiliriz; ancak ben, tedavinin daha uzun sürmesinin de önemli bir etken olabileceği fikrine açığım. Beyindeki sinirsel yolların değişmesi gerekliliğine ilişkin nörobilim araştırmalarını düşündüğünüzde, bunun kısa süreli tedaviden fazlasını gerektirmesi anlamlı görünür.

Araştırmalar, terapistin kaçınılmaz olarak ortaya çıkacak çatışmaları kolaylaştırabilecek ölçüde öz-farkındalığa sahip olması koşuluyla, duyguların derinine inmeyi de desteklemektedir. Diener ve arkadaşları (2007), duygunun terapötik değişim açısından yaşamsal önemde olduğuna ve tedavide duygusal deneyimleri kolaylaştıran terapistlerin daha iyi sonuçlar elde ettiğine dikkat çeker. Bir kez daha, duygunun hayati rolüne yapılan vurgu inkâr edilemez.

Daha önce de belirtildiği gibi, terapistin hem kendi duygularını hem de danışanın duygularını yönetememesi, karşıaktarımın baskın hâle gelmesine (Maroda, 1991), yıkıcı sahnelemelere ve hatta danışanın terk edilmesine yol açabilir. Miller ve arkadaşları (2013), en başarılı terapistlerin örüntülerini daha ileri düzeyde incelemenin verimli olacağını ileri sürer. Najavits ve Strupp’a (1994) atıfla, “etkili terapistlerin, daha az etkili meslektaşlarına kıyasla daha fazla hata yaptıklarını bildirdiklerini ve kendilerine karşı daha eleştirel olduklarını” belirtirler (s. 94). Uygulayıcıların hatalara karşı açık, hatta kabul edici bir tutum geliştirmelerine yardımcı olacak yöntemleri araştıran çalışmalar yürütmenin arzu edilir olduğuna dikkat çekerler (s. 94). Başka bir deyişle, başarılı terapistler iyi ya da mükemmel anne olma fikrinden uzak durur; bunun yerine, öz-farkındalığı olan kusurlu bir insan olmayı benimserler.

Literatürde, gündelik hataların gerçekliğine çok az vurgu yapılır. Terapötik hata [therapeutic error] teriminin kullanıldığını neredeyse hiç duymam. Bunun yerine terapistler, danışandan zayıf bir tepki aldıklarını bildirdiklerinde ve kendi müdahalelerinin etkililiğini sorguladıklarında bile, çoğu zaman meslektaşları ve süpervizörleri tarafından doğru şeyi yaptıklarına inanmaya teşvik edilirler. Belki de suçluluk ve utanca bu kadar yatkın olduğumuz için, meslektaşlarımızı yanlış bir şey yaptıkları düşüncesinden kurtarmaya refleksif biçimde koşarız. Sanki hatalarımızı kabul etmek bizi rahatlatacak ve danışanla birlikte düzeltici bir eyleme yönelmemizi sağlayacakmış gibi değil de, onları kabul edersek altında ezilecekmişiz gibi davranırız.

Oldukça fazla sayıda terapiste süpervizyon veriyorum; bu terapistler, çalışmalarına saygılı ama dürüst bir eleştiri sunabileceğime inandıkları için bana başvurmuş kişiler. Bu, önceki süpervizyon deneyimlerinde çoğu zaman eksik kalan bir şey. Bir hata yaptıklarını düşündüğümde, müdahalelerinin danışan üzerindeki etkisine de dikkat çekerek bunu onlara söylemekten çekinmem. Ardından, neden o şekilde müdahale etmeyi seçtikleri üzerine düşünmelerini isterim; bu da karşıaktarımın araştırılmasını içerir. Sonra neyin daha etkili olabileceğini birlikte araştırırız.

Bu kitabın temel önermesi, terapistlerin danışanlarının duygularına aktif biçimde yanıt verebilmek için daha fazla içgörüye ve daha etkili stratejilere ihtiyaç duyduklarıdır. Terapinin seyri içinde danışanların güçlü duyguları nasıl ve neden ifade ettiklerini, kendi duygularının da buna eşzamanlı olarak nasıl ve neden ortaya çıktığını daha iyi anlamaları gerekir. Çoğu zaman göz ardı edilen gerçek şudur: İlişki zaman içinde gelişir ve tedavinin başlangıcında son derece terapötik olabilecek bir şey, sonraki aşamalarda aynı terapötik niteliği korumayabilir. Terapötik ilişki canlı, organik ve sürekli değişen bir ilişkidir; terapötik müdahalelerimizin de bu gerçekliği gözetmesi gerekir. Bu karmaşıklığa ek olarak, farklı danışanların farklı yanıtlara ihtiyaç duymasından da bahsedebiliriz. Herkese uyan tek bir kalıp yoktur.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir