Okuyacağınız metin A Clinical Guide to Psychodynamic Psychotherapy‘nin [Psikodinamik Psikoterapi İçin Klinik Bir Rehber] 2. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.
Psikanalize ve onun temel kuramsal metinlerine aşina olmayan pek çok kişi için psikanalitik kuram Sigmund Freud ile başlar ve biter. Psikolojiye giriş ders kitapları çoğu zaman Freud’un birkaç temel kuramına yalnızca onu eleştirmek amacıyla değinir; böylece Freud’un, dolayısıyla da psikanalizin öldüğünü ilan eden koroya katılır. Psikanalizi ve psikodinamik psikoterapiyi ele alan her kitabın, psikanalizin kurucusu Freud ile başlaması gerekir. Ancak Freud’un kuramlarını ilk kez ortaya koymasının üzerinden yüz yılı aşkın bir süre geçmiş ve psikanalitik kuram bir bütün olarak o zamandan bu yana önemli ölçüde gelişmiştir. Birleşik Krallık, Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika ile diğer yerlerdeki tüm bu gelişmeleri ele almak, bu bölümün kapsamını aşmaktadır. Burada, Birleşik Krallık’taki psikodinamik psikoterapi uygulamaları üzerinde özellikle etkili olmuş bazı psikanalitik düşünce ekollerine genel bir bakış sunacağız. Psikodinamik psikoterapinin kuramsal çerçevesini ve modelini anlamak, analitik yaklaşımın temel yeterliklerinden biridir. Nitekim kuramsal bir çerçeveye sahip olmak, her terapi için ortak bir yeterliktir. Bu kitaptaki bölümlerin çoğu, kuramsal çalışmalara atıfta bulunarak psikodinamik psikoterapinin klinik yönlerini ana hatlarıyla ele almaktadır. Bu bölüm ise psikodinamik model için kuramsal bir temel sunmakta ve ilerleyen bölümlerde yeniden ele alacağımız kuramcılar ile kavramlara ilişkin tartışmalar içermektedir.
Bölünmelerin tarihi
Psikanaliz mesleğinin ironilerinden biri, önemli çatışmalarla ve birbirinden farklı, kimi zaman birbiriyle savaşan düşünce ekollerine bölünmelerle karakterize olmasıdır. İnsanların duygusal yaşamını anlamaya özel bir ilgi gösteren bir mesleğin, çatışmaları ve görüş ayrılıklarını yönetebilmesi beklenir; ancak psikanalizin tarihi, durumun böyle olmadığını göstermektedir! Önemli çatışmalara rağmen, ortak temalar ve eğilimler belirgindir. Kuramsal birikim, insan zihnini ve davranışını biyolojik ve intrapsişik açıdan anlamaya yönelik bir yaklaşımdan gelişimsel bir odağa, daha yakın dönemde ise kişilerarası/ilişkisel ve öznelerarası bir odağa kaymıştır.
Freud, meslek yaşamına 1880’lerde Avusturya’nın Viyana kentinde nörolog ve nöroanatomist olarak başladı. “Histerik belirtiler” [hysterical symptoms] olarak adlandırılan yakınmalarla başvuran belirli bir hasta grubuna ilgi duydu. Açıklanamayan felç ve zihinsel karışıklık biçimindeki histerik belirtilerle başvuran bir hastayı hipnozla tedavi eden pratisyen hekim Josef Breuer ile yakın çalışmaya başladı. Bu, ünlü “Anna O” vakasıydı (Breuer ve Freud, 1895). Freud, bu vakada ve diğer vakalarda Breuer ile iş birliği yaparak histerik belirtilerin tedavisinde hipnozu ve konuşmayı kullandı. Ancak zamanla hipnozun etkililiğinden kuşku duymaya başladı; hipnozun telkine açık olması onu kaygılandırıyordu. Bu nedenle, histeri için konuşmaya dayalı bir tedavi geliştirmek üzere Breuer’den uzaklaşmaya başladı. Psikanaliz, hem bir teknik hem de ruhsal gelişime ilişkin bir kuram olarak böyle doğdu.
Freud, düşüncelerini ve klinik gözlemlerini duyurmaya başladıkça diğer hekimler de onun düşüncelerine ilgi gösterdi ve psikanalizi uygulayan ilk grup oluştu: Freud, Jung, Adler, Stekel, Abraham, Ferenczi, Jones ve Rank (Bateman ve Holmes, 1995). Freud’un gelişim kuramları, ruhsallığı [psyche] ve onun gelişimini anlamada cinsel içgüdüyü [sexual instinct] merkeze alıyordu. Çocuksu cinselliğin merkezi rolü konusundaki ısrarı, takipçilerini rahatsız etti ve bazıları Freud’dan ayrışmaya başladı. En dikkat çekici ayrılık, Freud ile Jung arasında yaşandı. Jung, Freud’un himayesinde yetişmiş ve yeni kurulan Uluslararası Psikanaliz Birliği’nin [International Psychoanalytic Association] ilk başkanı olarak atanmıştı. Jung ile Freud, Freud’un kuramının temel ilkeleri konusunda görüş ayrılıkları yaşamaya başladı. Jung, cinsel içgüdünün gelişimdeki önemine yaptığı vurguyu azaltarak dinin ve maneviyatın etkisine öncelik verdi. Bilinçdışının doğasına ilişkin anlayışları da farklılaştı; Jung, kolektif bilinçdışı [collective unconscious] düşüncesini ortaya koydu. Freud ile Jung arasında bir ayrılık oluştu ve sonunda, ilişkileri 1912’de koptu. Jung ve takipçilerinin kuramları Analitik Psikoloji [Analytic Psychology] adıyla anılmaya başlarken, Freud’un kuramı ve Freud sonrası kuram, bu kitapta ana hatlarıyla ele aldığımız psikanalitik ve psikodinamik psikoterapinin temelini oluşturmaktadır. Jung’un kuramlarını ayrıntılı olarak ele almak kapsamımızın dışındadır; onun çalışmalarını daha fazla okumak isteyenler için Kutu 2.1’de bazı giriş metinleri önerdik.
Freud ve ailesi, Avrupa’daki ilk kuşak psikanaliz uygulayıcılarının birçoğuyla birlikte, Yahudi oldukları için 1930’larda Nazi zulmünden kaçmak zorunda kaldı. Freud, 1938’de Londra’ya yerleşti ve ne yazık ki bir yıl sonra hayatını kaybetti. Freud ailesinin Londra’ya gelişiyle Britanya, psikanaliz için önemli bir merkez hâline geldi. Psikanalist olarak eğitim almış olan kızı Anna Freud, çocukların psikanalitik tedavisine öncülük ederek babasının çalışmalarını hem sürdürdü hem de genişletti.
Meslek içindeki ilk gerilimlerden biri, kimlerin psikanalistlik eğitimi alabileceğiyle ilgiliydi. Başlangıçta meslek yalnızca hekimlere açıktı; ancak Britanya’da, o dönemde Britanya Psikanaliz Cemiyeti’nin başkanı olan Ernest Jones, hekim olmayan uygulayıcıların, diğer bir deyişle “tıp dışı”ndan kişilerin de psikanalistlik eğitimi alabilmesini savunuyordu. Bu analistlerden biri, kısa sürede Britanya psikanalizinin önemli isimlerinden biri hâline gelen Melanie Klein’dı. Klein, çocukların analizinde kullanılan bir yönteme, oyun terapisine [play therapy] de öncülük etti. Anne-bebek ilişkisine odaklanmaya başladı ve ruhsal yaşamın erken kökenlerine daha fazla vurgu yaptı. Ödipal çatışmaların, Freud’un öne sürdüğünden çok daha erken bir dönemde, yaşamın ilk yılında var olduğunu ileri sürdü (aşağıya bakınız). Ayrıca saldırganlığın [aggression] bebek gelişimindeki rolüne daha fazla önem verdi.
Klein’ın kuramları, Freud’un kuramlarının ve Anna Freud’un çalışmalarının temel yönleriyle çelişiyordu. Bu durum, bir yanda Anna Freud ve takipçileri, diğer yanda Klein ve takipçileri arasında giderek artan gerilimlere ve görüş ayrılıklarına yol açtı. Bunun sonucunda Britanya’daki psikanalitik hareket içinde büyük bir bölünme yaşandı. Britanya Psikanaliz Cemiyetinde, sonradan “çekişmeli görüşmeler” [controversial discussions] olarak anılan bir dizi toplantı düzenlendi. Bu toplantılarda, ortak bir zemin bulmak amacıyla görüş ayrılıkları enine boyuna tartışılarak giderilmeye çalışıldı. Ancak bu başarılamadı ve cemiyet, Freud’un takipçileri ile Klein’ın takipçileri olarak ikiye bölündü. Klein ve takipçilerinin kuramları, daha sonra İngiliz Nesne İlişkileri Ekolü [British Object Relations School] olarak anılacak ekolün temellerini oluşturdu. Daha sonra bu bölünmeden, her iki tarafla da özdeşleşmeyi reddeden üçüncü bir grup ortaya çıktı; bu grup Bağımsızlar [Independents] ya da “orta grup” [middle group] olarak anılmaya başladı. Donald Winnicott, Harry Guntrip, Ronald Fairbairn ve diğerlerinin öncülük ettiği bu grup, ruhsal gelişimde annesel çevrenin [maternal environment] rolünü vurguladı. Bu üç grup, günümüzde de Britanya psikanalizinin temel özelliklerinden biri olmaya devam etmektedir. Ancak iş birliğinin ve bütünleşmenin artmasıyla, aralarındaki farklılıklar artık daha az keskindir.
ABD’de psikanaliz, psikiyatri alanında önemli bir güç hâline geldi. İngiliz Psikanaliz Cemiyeti’nden farklı olarak, o dönemde yalnızca tıp mesleği mensupları psikanalistlik eğitimi alabiliyordu. ABD’de psikanaliz üzerindeki ilk etki, Freud’un 1909’da ülkeyi ziyaret etmesiyle ortaya çıktı. 1952’ye gelindiğinde, Uluslararası Psikanaliz Birliği’nin (o dönemde merkezi ABD’deydi) üyelerinin %64’ü Kuzey Amerika’dandı. Psikanaliz uygulayıcılarının ABD’deki sayısal ağırlığı, farklı bakış açılarının da etkisiyle psikanalitik kuramda yeni gelişmelere yol açtı. ABD’de erken dönemde, Heinz Hartmann’ın ego psikolojisinin [ego psychology] etkisiyle ego gelişimine vurgu yapılıyordu. Bu vurgu, sonraki kuramcılar psikanalitik kuramları ABD’ye özgü farklı yönlerde geliştirene kadar Freudcu niteliğini korudu. Bu yeni Freudcular, ruhsal gelişimde toplumsal ve kültürel etkenlerin önemini vurgulayarak Freudcu ortodoksiden ayrıldılar. Bu yöndeki gelişmelerden biri, 1920’lerde ve 1930’larda Harry Stack Sullivan ve onun kişilerarası psikanaliz [interpersonal psychoanalysis] ekolüyle ortaya çıktı. Sullivan, dürtü kuramını reddederek kültür ve toplum gibi dışsal etkenlerin yanı sıra insanlar arasındaki karşılıklı bağlılığın [interconnectedness] rolünü vurguladı. Çalışmaları ve yazıları, dönemin psikiyatri ve sosyal bilim düşüncelerini sentezleyerek sosyal psikiyatrinin ve toplum ruh sağlığı hareketinin temelini oluşturdu. Bir başka gelişme, 1970’lerde Heinz Kohut’un Kendilik Psikolojisi [Self Psychology] kuramlarıyla ortaya çıktı. Daha sonraki feminist düşünürlerden Horney, Chodorow ve Benjamin, psikodinamik gelişimin ve psikanalitik tekniğin kişilerarası [interpersonal] ve öznelliklerarası [intersubjective] doğasına giderek daha fazla vurgu yapılmasında etkili oldular.
20. yüzyılın ilk yarısındaki dünya savaşları nedeniyle Almanya, Avusturya ve komşu ülkelerdeki birçok psikanalist, Nazi zulmünden kaçarak Britanya’ya ya da Amerika kıtasına göç etti. Almanya ve Avusturya’da psikanalitik düşünce, Freud’un defalarca reddettiği bir nitelemeyle, “Yahudi bilimi” olarak tasvir ediliyordu. Avrupa’da Fransa, zamanla psikanalitik düşüncenin merkezlerinden biri hâline geldi ve günümüzde de bu konumunu korumaktadır. Fransız filozoflardan etkilenen Fransız psikanalistler, Freud’un kuramlarındaki determinizmi [determinism] eleştirdiler. Freud’un yapısal model [structural model] öncesindeki modeline dönüş çağrısında bulunan ve bilinçdışını bir dil biçimi olarak gören Lacan, Fransız psikanalizinde baskın bir figür hâline geldi. Lacancı psikanalizin kendine özgü bir niteliği ve eğitim yöntemi vardır. Daha çok “ana akım” içinde yer alan diğer Fransız psikanalistler arasında André Green de bulunur. Green, Winnicott’ın çalışmalarını genişleterek analitik ‘alan’ [analytic ‘space’] kavramını geliştirmiştir. Bu kavram, analist ile hasta arasında gelişimin gerçekleşebildiği, aynı zamanda umutsuzluğun da tutulabildiği yaratıcı alanı ifade eder. Freud sonrası Fransız psikanalizinin etkili düşünürlerinden Laplanche ve Pontalis, en çok kapsamlı psikanaliz sözlükleriyle tanınırlar. İtalya’da da psikanaliz belirli bir öneme sahiptir ve genellikle Kleincı geleneği izler. İskandinav ülkelerinin yanı sıra Hollanda ve Belçika’da da güçlü bir psikanaliz geleneği bulunmaktadır. Almanya’da çeşitli psikanaliz ekolleri vardır ve kamu sağlık hizmetleri kapsamında yoğun analitik tedaviye erişilebilmektedir.
Bu bölümün geri kalanında Freud’un ve Freud sonrası kuramcıların psikanalitik kuramlarına, Kleincı Ekol’e, İngiliz Bağımsız Ekolü’ne ve son olarak Kuzey Amerika’daki etkili ekollere odaklanacağız. Özellikle bu grupları ele almamızın nedeni, kitabın dayandığı kuramsal çerçeveyi oluşturmalarıdır. Bunu yaparken zorunlu olarak birçok önemli psikanalitik kuramcıyı dışarıda bıraktığımızı kabul ediyoruz. Yukarıdaki çok kısa genel bakışta hemen göze çarpan, psikanalizde Küresel Kuzey’in ne denli baskın olduğudur. Bununla birlikte, Küresel Güney’de, özellikle de Avrupa’dan ayrılan birçok analistin yerleştiği Güney Amerika’da, gelişip serpilmekte olan psikanaliz merkezleri bulunmaktadır.
Freud’un yapısal ve gelişimsel kuramları
Freud, psikanaliz uygulamasını bir ‘konuşma tedavisi‘ [talking cure] olarak kurmakla kalmamış, insan gelişimine ve davranışına ilişkin bir metapsikoloji [metapsychology] de ortaya koymuştur. Bilinçdışını “keşfeden” Freud değildir; ancak bilinçdışının insan gelişiminde ve ruhsal yaşamda oynadığı merkezi rolü ilk araştıran ve kavrayan kişi odur. Bilinçdışı, Freud’un iki önemli kuramsal evreden geçen zihin modelinin merkezinde yer almıştır: önce zihnin topgrafik modeli [topographical model of
the mind], ardından zihnin yapısal modeli [structural model of the mind].
Zihnin topografik modeli
Freud başlangıçta zihni, farklı yerlerde ya da topografyalarda konumlanan farklı işlevlere sahip bir yapı [structure] olarak kavramıştır. Topografik model, zihni üç farklı sisteme ayrılmış olarak tasvir eder: bilinçdışı [unconscious], önbilinç [pre-conscious] ve bilinç [conscious] sistemleri (Freud, 1900). Bu model genellikle buzdağı benzetmesiyle temsil edilir: Buzdağının su yüzeyinin üzerinde kalan görünür kısmı Bilinç Sistemini [System Conscious]; suyun altında kalan ve gözle görülmeyen daha büyük kısmı Bilinçdışı Sistemini [System Unconscious]; su seviyesinde yükselip alçalarak kimi zaman yüzeyin üzerine çıkan, kimi zaman da suyun altında kalan kısımları ise Önbilinç Sistemini [System Pre-conscious] temsil eder. Bilinç, zihnin, deneyimlerimizin bütünüyle farkında olduğumuz yönlerini içeren bölümüdür. Bilinçdışı ise deneyimlerimizin bastırılmış ve farkındalığımızın dışında kalan yönlerini içerir. Önbilinç, zihnin, belirli bir anda farkında olmadığımız ancak gerektiğinde farkına varabileceğimiz içerikleri barındıran bölümüdür (örneğin, araba kullanmaya aşinalığımız sayesinde bu işi görünüşte otomatik olarak, bilinçli bir farkındalık olmaksızın yaparız; ancak ne yaptığımıza odaklanırsak bunu söze dökebiliriz. Buna karşılık, araba kullanmayı öğrenen biri, attığı her adımın ve verdiği her kararın belirgin biçimde farkındadır).
Freud, zihnin topografik modeli içinde ruhsal işleyişin iki ilkesini tanımlamıştır (Freud, 1911). Birincil ve ikincil süreç düşüncesi olarak adlandırdığı bu ilkeler, sırasıyla bilinçdışı ve bilinç sistemlerine aittir. Birincil süreç düşüncesi [Primary process thinking] akıldışıdır ve herhangi bir mantığa uymaz; ikincil süreç düşüncesi [secondary process thinking] ise akılcı, mantıklı ve düzenlidir. Birincil süreç düşüncesi, tipik olarak rüyaların akıldışı ve mantık dışı doğasında kendini gösterir. Birincil süreç düşüncesinde doğrusal bir zaman algısı yoktur; rüyalarda sıklıkla olduğu gibi, geçmişe ve şimdiye ait olaylar eşzamanlı olarak ya da ters sırayla gerçekleşir. Bilinçdışı, birincil süreç düşüncesiyle işler; bu da onun içerdiği şeylerin farkında olmadığımız anlamına gelir. Bununla birlikte Freud, bilinçdışının rüyalar, dil sürçmeleri ya da sakar eylemler [parapraxes], sözel olmayan jestler ve başka yollar aracılığıyla sıklıkla kendini açığa vurduğunu gözlemlemiştir.
Zihnin yapısal modeli
Daha sonra Freud (1923a), kişiliğin üç ayrı yapısından ya da bileşeninden oluşan yapısal bir zihin modeli önermiştir: id, süperego ve ego. Freud, daha önce geliştirdiği zihnin topografik modelini hiçbir zaman güncellememiştir; bu nedenle, bu iki kuramsal modeli yan yana ele almak ve birbirlerini nasıl şekillendirdiklerini değerlendirmek bize kalmaktadır.
İd [id], zihnin büyük ölçüde bilinçdışında bulunan ve içgüdüsel dürtüleri içeren temel, ilkel bölümüdür. Freud’un kuramları, insan davranışına ilişkin biyolojik bir anlayışa dayanıyordu ve Freud başlangıçta psikolojik süreçleri, içgüdüsel dürtülerin egemen olduğu süreçler olarak kavramsallaştırmıştı. Dürtüler [drive], bizi bu itkileri doyurmak amacıyla belirli davranışlara yönelten doğuştan gelen içgüdülerdir [innate instinct]. Freud, çoğu hayvan türü gibi bizim de cinsel [sexual] ve saldırgan [aggressive] içgüdülere ya da dürtülere sahip olduğumuzu düşünüyordu. Daha sonra içgüdülere ilişkin anlayışını genişleterek yaşam içgüdüsünden [life instinct] (ya da Eros’tan [Eros]) ve ölüm içgüdüsünden [death instinct] (ya da Tanatos’tan [Thanatos]) söz etmeye başladı. Yaşam içgüdüsü, cinsel dürtüleri ve doğurgan dürtüleri [procreative drives: üreme dütrüleri] de kapsayan kendini koruma dürtülerini [self-preservative drives] içerir. Ölüm içgüdüsü ise saldırgan ve yıkıcı itkileri [destructive urges] içerir. Freud, bu içgüdülerin, birikerek fiziksel (davranışsal) bir boşalıma yol açan kimyasal bir enerjiye ya da itkiye [impulse] sahip olduğunu düşünüyordu. Bu boşalımın amacına ulaşabilmesi için dünyadaki bir nesneyle [object] bağlantı kurması gerekir. Freud, insan gelişiminin ardındaki temel güç olarak cinsel içgüdüyü vurgulamıştır (aşağıda Freud’un psikoseksüel gelişim evrelerini ele alırken bunu ayrıntılandıracağız). Freud, içgüdüsel itkilerin doyum talep ettiğini ve bu nedenle haz ilkesi [pleasure principle] olarak adlandırdığı ilkeye göre işlediğini düşünüyordu (Freud, 1911; 1920). İd bütünüyle haz ilkesine tabidir; bu ilke uyarınca zihin, acıdan ya da ‘hazsızlıktan’ kaçınır ve ‘haz’ arar. Bu bağlamda ‘hazsızlığın’ içgüdüsel gerilimin birikmesinden, hazzın ise bu gerilimin boşalmasından kaynaklandığı kabul edilir.
Süperego [superego], vicdanımızı ve ideallerimizi ifade eder. Bunlar, öncelikle ebeveynlerimizin ve yaşamımızdaki diğer önemli yetişkinlerin bize sunduğu rol modellerinden kaynaklanan, içselleştirdiğimiz toplumsal ve kültürel ahlaki değerleri, normları ve idealleri içerir. Bunlar, ebeveynlerimizle ve diğer otorite figürleriyle ilişkilerimizin içselleştirilmiş biçimleridir. Bu figürlerin ve ilişkilerin içsel temsilleri oldukları için hem gerçekliğe dayanırlar hem de fantezi tarafından çarpıtılırlar ve değiştirilirler. Freud, benzer biçimde, süperegoyu da birey üzerinde içsel bir baskı oluşturan enerjiler içeren bir yapı olarak kavramsallaştırmıştır. Örneğin, çarpıtılmış içselleştirilmiş temsiller, çok katı bir süperegoya yol açabilir ve birey yoğun suçluluk duyguları ve ahlaki çatışmalarla mücadele edebilir. Süperegonun bazı yönleri zihnimizin bilinçli bölümünde yer alırken diğer bölümleri bilinçdışında olabilir.
Ego [ego], kişiliğimizin akılcı ve yönetici bölümüdür. Büyük ölçüde bilinçli olmakla birlikte bilinçdışı bölümleri de vardır. Ego, Freud’un gerçeklik ilkesi [reality principle] olarak adlandırdığı ilkeye göre işler (Freud, 1911) ve idin, süperegonun ve dış gerçekliğin talepleri arasında aracılık eder. Bu kapasite, ego işlevleri güçlendikçe zaman içinde gelişir. Ego, doyumu yalnızca varsanısal dilek gerçekleşmesi yoluyla değil, dış gerçeklikte arar; bu nedenle doyum sağlayan nesnelerin ulaşılabilirliğini, boşalımın güvenliğini ve içgüdüsel doyumu ertelemenin olası yararlarını hesaba katmak zorundadır. Marşmelov testi, küçük çocuklarda gelişmekte olan gerçeklik ilkesi ile haz ilkesi arasındaki bu karşıtlığı birçok açıdan örnekler: Ego doyumu erteleyebilecek midir, yoksa çocuk marşmelovu yemeye karşı koyamazsa id mi galip gelecektir? Bu inrtapsişik [ruhsallık içi: intrapsychic] ve dışsal talepler birbiriyle çatışabilir ve bireyde önemli ölçüde anksiyeteye ya da ‘hazsızlığa’ yol açabilir. Bireyin de savunma mekanizmaları aracılığıyla bu anksiyeteyle ya da hazsızlıkla baş etmesi veya bunlara uyum sağlaması gerekir. Anna Freud, egoyu daha iyi anlamaya özel bir ilgi duymuş ve önemli kitabı Ego ve Savunma Mekanizmaları’nda Freud’un anksiyeteye ve savunma mekanizmalarına ilişkin anlayışını genişletmiştir (Freud, 1954; ilk basım 1936) (bkz. Bölüm 6).
Zihnin yapısal modeli, topografik modelin yerini almaz; bu iki model birbiriyle doğrudan örtüşmez de. Yukarıda belirtildiği gibi, id bilinçdışı düzeyde işler; ancak ego ve süperegonun hem bilinçli hem de bilinçdışı (hatta önbilinçli) yönleri vardır. Freud’un bunu nasıl temsil ettiği Şekil 2.1’de gösterilmektedir.
Psikoseksüel gelişim evreleri
Daha önce belirtildiği gibi Freud (1905a), insan gelişimine ilişkin anlayışının merkezine cinsel içgüdüyü yerleştirmiş ve gelişimi, birbirini izleyen beş evreden [stage] geçerek ilerleyen bir süreç olarak kavramsallaştırmıştır: psikoseksüel gelişimin oral [oral], anal [anal], fallik [phallic], gizil [latency] ve genital [genital] evreleri. Bu evreler, doğumdan başlayarak çocukluktan ve ergenlikten yetişkinliğe uzanan dönemi kapsamaktadır. Daha önce tartışıldığı gibi Freud, içgüdüleri ve özellikle cinsel içgüdüyü, organizma üzerinde baskı oluşturan ve boşalım talep eden biyolojik bir itki [urge] ya da impuls [impulse] olarak anlamıştır. Freud, birey geliştikçe bu cinsel içgüdünün ağırlıklı olarak bedenin farklı bölgelerinde yer aldığını gözlemlemiştir; dolayısıyla psikoseksüel gelişim evreleri, içgüdüsel itkilerin bedendeki konumuna göre birbirinden ayrılır. Freud’a göre bebek, ilkel cinsel ve saldırgan içgüdülerin egemen olduğu sadece bir idle dünyaya gelir. Çocuk, çevresindeki nesnelerle (insanlarla) giderek daha fazla ilişki kurdukça, yaşamın ilk yıllarında ego ve ardından süperego gelişir. Freud bunu şu sözlerle özlü biçimde ifade etmiştir: “İdin olduğu yerde ego olacaktır” (1933, s. 80) ve “ego, her şeyden önce bedensel bir egodur” (1923a, s. 26). Böylece kendiliğin [self] gelişimini bedene ve bedenin işlevlerine yerleştirmiştir.
Gelişimin oral evresi [oral stage], bebeğin libidinal (cinsel içgüdü) enerjisinin ağızda yoğunlaştığı yaşamın ilk yılında gerçekleşir. Bebek, annesinin meme ucunu, biberon emziğini, elini, başparmağını ya da ağzına aldığı diğer nesneleri emerek çevresini keşfeder ve hazzı öncelikle emme yoluyla elde eder. Bu ilk yıl boyunca bebek, giderek, bütünüyle öznel bir durumdan (ya da Freud’un birincil narsisizm [primary narcissism] olarak adlandırdığı durumdan), birincil bakımvereni kendisinden ayrı bir nesne olarak tanımaya doğru ilerler. Anal evre [anal stage], anal bölgenin libidinal enerjinin odağı hâline geldiği yaşamın ikinci ve üçüncü yıllarında gerçekleşir. Küçük çocuklar, bağırsak hareketlerinin yarattığı duyumlar ve tuvalet eğitimi sırasında dışkılarını bırakarak ya da tutarak bu süreç üzerinde denetim kazanmaları yoluyla haz duyarlar. Üç-dört yaş dolaylarında, psikoseksüel gelişimin fallik evresinde [phallic stage], net bir şekilde çocuklar cinsel organlarını keşfederler. Çocuk cinsel organlarıyla oynadıkça, benzerlik ve farklılıkların farkına vardıkça, cinsiyet farklılıklarını tanıdıkça ve kendi cinsel kimliğine ilişkin güvenli bir algı geliştirdikçe, cinsel organlar libidinal enerjinin yoğunlaştığı bölgeler hâline gelir.
Freud’un (1905a), dört ila altı yaş arasındaki genital [genital] fallik evre ya da Ödipal evredeki [Oedipal stage] çocuğun cinselliğine ilişkin kuramı, erkek çocuk için Öidipus Karmaşasının [Oedipus Complex], kız çocuk için ise Elektra Karmaşasının [Electra Complex] çözümlenmesinin önemini ortaya koymuştur. Freud’a göre bu evrede çocuğun libidinal arzuları karşı cinsten ebeveyne yönelir. Erkek çocuklar tipik olarak bilinçdışında annelerine çekim duyar, annelerinin sevgisini kazanma konusunda babalarını rakip olarak görür ve bunun sonucunda babalarına karşı düşmanlık hissederler. Babasının kendisini iğdiş ederek [castration] ederek cezalandıracağından korkan erkek çocuk, annesine yönelik arzusundan vazgeçer ve babasıyla özdeşleşmeye başlar; annesine benzeyen bir nesneyi kendine çekebilmek için tıpkı babası gibi olmak ister.
Çeviri devam ediyor…
Yorum Yazın