Saldırganlık Nedir?

Saldırganlık [aggression], başkalarını boyun eğdirmeye, onlara üstün gelmeye, zarar vermeye ya da onları yok etmeye yönelik arzu ve bu arzuların herhangi birinin eylem, söz ya da fantezi içinde ifade edilmesidir. Saldırganlık, sözel ve fiziksel çatışmada açık biçimde ortaya çıkabileceği gibi, görünüşte kasıtsız olarak zarar verme sonucunu doğuran bir şaka ya da bir eylemde -ya da eylemsizlikte- örtük biçimde de ortaya çıkabilir. Saldırganlık, suçluluğun ve kendinden nefretin bir ifadesi olarak kendiliğe de yöneltilebilir; bu da kendini yok etmeye kadar uzanabilen kendine zarar verici eylemlerle sonuçlanabilir. Saldırganlık, hafif irritasyon ve içerlemeden yoğun hasede, oradan da öldürücü öfkeye uzanan duygulanımsal bir süreklilik üzerinde yer alır. Terim öncelikle düşmanca düşünce, duygu ve eylemleri ifade etmek için kullanılsa da, bazı psikanalistler tanımı; girişim, hırs ya da adalet talebinden kaynaklanıyor gibi görünen, hâkimiyet kurmaya yönelik atılgan ve olumlu davranışları da kapsayacak biçimde genişletirler. Şimdiye kadar tanımlanan anlamlar gündelik dilde kullanılan anlamlarla örtüşmekle birlikte, terimin özgül olarak psikanalitik anlamı saldırgan dürtü [aggressive drive] kavramını içerir. Freudcu dürtü kuramının temel bileşenleri olarak saldırganlık ve libido, iki birincil içgüdüsel dürtü [primary instinctual drive] olarak kabul edilir ve insan davranışının başlıca güdüleyicileri olarak görülür.

Saldırganlığın klinik önemi, borderline durumlar, sadomazoşizm, perversiyonlar, kendine zarar vericilik ve şiddet gibi ağır psikopatolojilerin psikanalitik açıdan ele alınmasında belirgin bir yer tutar. Bu tür patolojiler; yapısal, yaşantısal ve dinamik değişkenler de dâhil olmak üzere çok sayıda etkenin net sonucu olarak değerlendirilir. Açık saldırganlığın yoğunluğunun artmasına etki eden gelişimsel etkenler arasında erken dönemde aşırı acı, yoksunluk, kayıp, istismar, mecburi edilgen bırakılma, aşırı uyarılma ve baştan çıkarılma deneyimleri yer alır (Furst, 1998). Psikanalistler arasında saldırganlığın klinik görünümleri konusunda önemli ölçüde görüş birliği bulunmakla birlikte, kavramın daha kuramsal yönleri etrafında ciddi tartışmalar vardır. Nitekim bazı psikanalitik kuramları birbirinden ayıran özelliklerden biri, saldırganlığın birincil bir güç olarak mı, yoksa yalnızca engellenmeye ve çevredeki başarısızlıklara tepki olarak ortaya çıkan ikincil bir güç olarak mı görülmesi gerektiği sorusudur. Buna ek olarak, dürtü kavramı bazı kuramsal yönelimlerde korunmuş olmakla birlikte, ilişkisel ya da kendilik psikolojisi kuramlarında herhangi bir rol oynamaz. Biyolojik, intrapsişik ve toplumsal alanların kesişiminde yer alan bir konu olarak saldırganlığın tam olarak anlaşılması; psikanaliz, sinirbilim, evrimsel biyoloji ve toplumsal ve siyasal bilimler arasında geniş kapsamlı disiplinlerarası bir diyaloğu gerektirir.

Freud saldırganlığa 1920’ye kadar bir dürtü statüsü vermemiş olsa da, klinik öneminin uzun zamandır farkındaydı ve direnç, cinsellik, mizah, obsesyonel nevrozlar, paranoya ve Oidipus kompleksinin çatışmaları üzerine olan erken dönem yazılarında ondan söz etmişti. Başlangıçta Freud (1905b), saldırgan davranışı cinsel dürtünün bir bileşeni olarak açıklamış; bunun amacının nesnedeki direnci aşmak olduğunu ve abartılı biçiminde sadizme dönüştüğünü ileri sürmüştür. Daha sonra ise saldırganlık, cinselliğe karşıt olan kendini koruyucu benlik içgüdülerinin [ego instinct] bir yönü olarak açıklanmıştır (Freud, 1915b). A. Adler (1908), daha 1908’de saldırgan bir içgüdünün varlığını öne sürmüş, ancak Freud (1909c, 1909d) o dönemde saldırganlığın cinsel dürtüden ayrılması fikrine karşı çıkmıştır.

Bununla birlikte, 1920’de Freud (1920a), dürtü kuramında saldırganlığa zihinsel yaşamda güdüleyici bir güç olarak cinsellikle eşit statü veren bir revizyon önermiştir. Bu son ve en spekülatif dürtü sınıflandırmasında, amacı organik karmaşıklık oluşturmak, sentezlemek ve yaşamı korumak olan yaşam dürtüsü [life drive] ya da Eros üst kavramı; amacı organik karmaşıklığı parçalayarak yaşamı yok etmek ve onu inorganik bir duruma geri döndürmek olan ölüm dürtüsünün [death drive] karşısına yerleştirilir. Dikkat çekici olarak, Freud’u ölüm dürtüsü formülasyonuna götüren şey; melankoli, mazoşizm ve olumsuz terapötik tepkiler gibi klinik olgularda kendine yöneltilmiş saldırganlığın ve kendini cezalandırıcı eğilimlerin rolüne ilişkin gözlemlerinin yanı sıra yineleme zorlantısı olmuştur. Bu modelde saldırgan dürtü, ölüm dürtüsünün yalnızca, bireyin kendisini koruma girişimleri sırasında dış dünyaya doğru yöneltilen bölümüdür. Ölüm dürtüsünün tehlikeleri, yaşam dürtüsüyle kaynaşma yoluyla ele alınır; böylece cinsel ve saldırgan enerjiler birleşir. Freud’un (1923a) yapısal kuramını geliştirmesiyle birlikte saldırganlık, ruhsal yapılar arasındaki ilişkilerin merkezi bir yönü hâline gelmiş; yalnızca idden değil, aynı zamanda süperegonun ego ile kurduğu yasaklayıcı ve cezalandırıcı ilişkilerden de kaynaklanmıştır.

Klein ve takipçilerinin birçoğu, Freud’un ölüm dürtüsü kuramını benimsemiş; onu doğumdan itibaren ruhsal yaşamda etkin olan ve erken dönem anksiyetelerde, savunmalarda ve nesne ilişkilerinde merkezi bir rol oynayan bir güç olarak görmüşlerdir. Diğer kuramcıların çoğu ise Freud’un ölüm dürtüsü hipotezini ya görmezden gelmiş ya da reddetmiş; bunun fazlasıyla spekülatif olduğunu, klinik verilerin ötesine geçtiğini ve temel evrimsel ilkelerle kolayca bağdaştırılamadığını ileri sürmüşlerdir. Cinselliği ve saldırganlığı iki temel dürtü olarak kabul eden kuramcılar, yaşam ve ölüm dürtülerinden çok, bu dürtülerin klinik olarak daha yakın kavramsallaştırmalarına odaklanma eğilimindedirler. Ego psikolojisi içinde saldırganlık kavramı, oral, anal ve fallik evrelerin etkisi altında kendine özgü gelişimsel biçimler gösteren ayrı bir dürtü olarak daha da ayrıntılandırılmıştır. Cinsel dürtülerle kaynaşma yoluyla saldırgan enerji nötralize edilebilir ve yalnızca yıkıma değil, gerçekliğe hâkim olma ve onu denetleme, savunma ve ruhsal yapı oluşturma amaçlarına da yöneltilebilir hâle gelir (Hartmann, 1939a; Hartmann, Kris ve Loewenstein, 1949). C. Brenner (1971), saldırgan dürtünün haz ilkesinin ötesinde değil, haz ilkesine göre işlediğini ve ruhsal çatışmadaki rolünün libidonunkine benzer olduğunu ileri sürmüştür. Hem çağdaş ego psikologları hem de modern Kleincılar -ölüm dürtüsünü kabul edenler de dâhil olmak üzere- saldırgan davranışı doyum, cezalandırma, savunma ve uyum sağlama gibi çoklu işlevlere hizmet eden bir davranış olarak görürler. Daha özgül olarak, saldırganlık cinsel uyarılmayı savuşturmaya, edilgen arzulara karşı savunmaya, özsaygıya yönelik narsisistik tehditlere karşı savunmaya ya da anksiyete karşısında güç ve güvenlik duygularını artırmaya hizmet edebilir. Saldırganlık ayrıca çevreden dışsal denetim talebini -özellikle çocuklarda ve ergenlerde-, saldırgan bir ebeveynle özdeşleşmeyi ya da suçluluğun ve cezalandırılma ihtiyacının bir ifadesini temsil edebilir.

Diğer kuramcılar, özellikle İngiliz Bağımsız Okulu ve kendilik psikologları, saldırganlığın doğuştan gelen bir dürtünün ürünü olduğu fikrini reddetmiş; onu çevreden, özellikle de erken dönem bakımverenlerden kaynaklanan engellenme ve yoksunluklara verilen tepkisel bir yanıt olarak görmüşlerdir (Fairbairn, 1954; Guntrip, 1969; Kohut, 1977). “Thoughts on Narcissism and Narcissistic Rage”te Kohut (1972), saldırganlığa ilişkin görüşünü, bir dürtünün ifadesi olarak değil, kendiliğe yönelik algılanan bir tehdidin sonucu olarak kavramsallaştırmıştır. İntikam ve adalet ihtiyacıyla karakterize olan narsisistik öfke, yıkıcı saldırganlığın prototipidir. Önemsiz bir irritasyondan fanatik bir öfkeye uzanan bir spektrum boyunca değişir; utanç, aşağılanma ve hayal kırıklığı tarafından tetiklenir ve bunlara eşlik eder. Büyüklenmeci kendiliğin tümgüçlülüğünde ve idealize edilmiş kendiliknesnesinin kusursuzluğunda ısrar edilmesi, yıkıcı saldırganlığın temelinde yatar. Kohut, narsisistik öfkenin rekabet ve kendini ortaya koyma gibi diğer saldırganlık biçimleriyle aynı süreklilik üzerinde yer almadığını ileri sürmüştür. Rekabet ve kendini ortaya koyma birincildir; kendiliğin normal hırslı çabalarına ve tanınma ihtiyacına aittir.

Diğerleri, saldırganlığın gerçek bir dürtünün karakteristiği olan ritmiklik ve yeniden ortaya çıkan boşalım ihtiyacını göstermediğini ileri sürmüşlerdir. Bununla ilişkili bir tartışma, saldırganlığın birincil biçiminde ne ölçüde düşmanca ve yıkıcı olarak görülmesi gerektiği ve düşmanca olmayan kendini ortaya koymanın gelişimsel değişimin bir sonucu olup olmadığı; ya da saldırganlığın başlangıçta düşmanca olmayan, etkinlik ve girişimle neredeyse eşanlamlı, hâkimiyet ve uyum amaçlarına hizmet eden ve yalnızca çevresel başarısızlığa tepki olarak düşmanca ve yıkıcı nitelikler kazanan bir güç olarak görülmesi gerekip gerekmediğiyle ilgilidir. Winnicott (1950), saldırganlığın çok erken kendilik-nesne farklılaşmasını ve gerçeklik sınamasını, ayrıca sonraki bireyleşme süreçlerini geliştirmedeki rolünü vurgulamıştır.

Bebek ve çocukların psikanalitik anlayışla yapılan gözlemlerine dayanarak, Parens (1973, 1979) saldırgan dürtü davranışının üç ana eğilimini tanımlamıştır: 1) yıkıcı olmayan saldırganlık (kendiliği ve çevreyi keşfetmeye, hâkim olmaya ve denetlemeye yönelik motorik çabalarda görülür); 2) duygulanımsal olmayan yıkıcılık (ısırma ve çiğneme gibi beslenme davranışlarında, kendini koruma hizmetinde görülür; muhtemelen evrimsel olarak hayvanlardaki av saldırganlığıyla ilişkilidir); ve 3) düşmanca yıkıcılık (hoş olmayan durumlara yönelik neonatal öfke tepkilerinde; daha sonra, doğrudan engelleyici nesnelere yöneltilen ya da başka nesnelere yer değiştiren ısırma, vurma ve diğer yıkıcı davranışlarda; ve ikinci yıldan başlayarak, alay etme ve eziyet etme davranışından haz alınan sadistik bir biçimde görülür).

Kernberg (1982), yalnızca düşmanca yıkıcılığı saldırgan dürtünün bir dışavurumu olarak görmüş; yıkıcı olmayan saldırganlık ile duygulanımsal olmayan yıkıcılığı ise özerk ego işleyişinin yönleri olarak sınıflandırmıştır. İngiliz nesne ilişkileri görüşleri ile ego psikolojisinin bir sentezinde, saldırgan dürtüyü, içselleştirilmiş nesne ilişkileri şemalarıyla bağlantı kuran erken, doğuştan gelen hazsızlık duygulanım durumlarının giderek bütünleşmesinden evrilen ve sonunda üst düzey bir güdüleyici sistem olarak işlev gören bir yapı olarak değerlendirmiştir. Lichtenberg (1989), kendini ortaya koyma ile saldırganlığın sırasıyla keşfedici-kendini ortaya koyucu ve itici-güdüleyici sistemlerin bir yönü olarak görüldüğü bir güdüleyici sistemler modeli [motivational systems model] geliştirmiştir.

Kaynak:

American Psychoanalytic Association. (2012). Aggression. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 11).

Yorum Yazın