Psikodinamik Atölye

Kaynak / Yazılar

Psikanalitik Kurama Genel Bir Bakış (2. Bölüm)

Okuyacağınız metin  A Clinical Guide to Psychodynamic Psychotherapy‘nin [Psikodinamik Psikoterapi İçin Klinik Bir Rehber] 2. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.

Psikanalize ve onun temel kuramsal metinlerine aşina olmayan pek çok kişi için psikanalitik kuram Sigmund Freud ile başlar ve biter. Psikolojiye giriş ders kitapları çoğu zaman Freud’un birkaç temel kuramına yalnızca onu eleştirmek amacıyla değinir; böylece Freud’un, dolayısıyla da psikanalizin öldüğünü ilan eden koroya katılır. Psikanalizi ve psikodinamik psikoterapiyi ele alan her kitabın, psikanalizin kurucusu Freud ile başlaması gerekir. Ancak Freud’un kuramlarını ilk kez ortaya koymasının üzerinden yüz yılı aşkın bir süre geçmiş ve psikanalitik kuram bir bütün olarak o zamandan bu yana önemli ölçüde gelişmiştir. Birleşik Krallık, Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika ile diğer yerlerdeki tüm bu gelişmeleri ele almak, bu bölümün kapsamını aşmaktadır. Burada, Birleşik Krallık’taki psikodinamik psikoterapi uygulamaları üzerinde özellikle etkili olmuş bazı psikanalitik düşünce ekollerine genel bir bakış sunacağız. Psikodinamik psikoterapinin kuramsal çerçevesini ve modelini anlamak, analitik yaklaşımın temel yeterliklerinden biridir. Nitekim kuramsal bir çerçeveye sahip olmak, her terapi için ortak bir yeterliktir. Bu kitaptaki bölümlerin çoğu, kuramsal çalışmalara atıfta bulunarak psikodinamik psikoterapinin klinik yönlerini ana hatlarıyla ele almaktadır. Bu bölüm ise psikodinamik model için kuramsal bir temel sunmakta ve ilerleyen bölümlerde yeniden ele alacağımız kuramcılar ile kavramlara ilişkin tartışmalar içermektedir.

Bölünmelerin tarihi

Psikanaliz mesleğinin ironilerinden biri, önemli çatışmalarla ve birbirinden farklı, kimi zaman birbiriyle savaşan düşünce ekollerine bölünmelerle karakterize olmasıdır. İnsanların duygusal yaşamını anlamaya özel bir ilgi gösteren bir mesleğin, çatışmaları ve görüş ayrılıklarını yönetebilmesi beklenir; ancak psikanalizin tarihi, durumun böyle olmadığını göstermektedir! Önemli çatışmalara rağmen, ortak temalar ve eğilimler belirgindir. Kuramsal birikim, insan zihnini ve davranışını biyolojik ve intrapsişik açıdan anlamaya yönelik bir yaklaşımdan gelişimsel bir odağa, daha yakın dönemde ise kişilerarası/ilişkisel ve öznelerarası bir odağa kaymıştır.

Freud, meslek yaşamına 1880’lerde Avusturya’nın Viyana kentinde nörolog ve nöroanatomist olarak başladı. “Histerik belirtiler” [hysterical symptoms] olarak adlandırılan yakınmalarla başvuran belirli bir hasta grubuna ilgi duydu. Açıklanamayan felç ve zihinsel karışıklık biçimindeki histerik belirtilerle başvuran bir hastayı hipnozla tedavi eden pratisyen hekim Josef Breuer ile yakın çalışmaya başladı. Bu, ünlü “Anna O” vakasıydı (Breuer ve Freud, 1895). Freud, bu vakada ve diğer vakalarda Breuer ile iş birliği yaparak histerik belirtilerin tedavisinde hipnozu ve konuşmayı kullandı. Ancak zamanla hipnozun etkililiğinden kuşku duymaya başladı; hipnozun telkine açık olması onu kaygılandırıyordu. Bu nedenle, histeri için konuşmaya dayalı bir tedavi geliştirmek üzere Breuer’den uzaklaşmaya başladı. Psikanaliz, hem bir teknik hem de ruhsal gelişime ilişkin bir kuram olarak böyle doğdu.

Freud, düşüncelerini ve klinik gözlemlerini duyurmaya başladıkça diğer hekimler de onun düşüncelerine ilgi gösterdi ve psikanalizi uygulayan ilk grup oluştu: Freud, Jung, Adler, Stekel, Abraham, Ferenczi, Jones ve Rank (Bateman ve Holmes, 1995). Freud’un gelişim kuramları, ruhsallığı [psyche] ve onun gelişimini anlamada cinsel içgüdüyü [sexual instinct] merkeze alıyordu. Çocuksu cinselliğin merkezi rolü konusundaki ısrarı, takipçilerini rahatsız etti ve bazıları Freud’dan ayrışmaya başladı. En dikkat çekici ayrılık, Freud ile Jung arasında yaşandı. Jung, Freud’un himayesinde yetişmiş ve yeni kurulan Uluslararası Psikanaliz Birliği’nin [International Psychoanalytic Association] ilk başkanı olarak atanmıştı. Jung ile Freud, Freud’un kuramının temel ilkeleri konusunda görüş ayrılıkları yaşamaya başladı. Jung, cinsel içgüdünün gelişimdeki önemine yaptığı vurguyu azaltarak dinin ve maneviyatın etkisine öncelik verdi. Bilinçdışının doğasına ilişkin anlayışları da farklılaştı; Jung, kolektif bilinçdışı [collective unconscious] düşüncesini ortaya koydu. Freud ile Jung arasında bir ayrılık oluştu ve sonunda, ilişkileri 1912’de koptu. Jung ve takipçilerinin kuramları Analitik Psikoloji [Analytic Psychology] adıyla anılmaya başlarken, Freud’un kuramı ve Freud sonrası kuram, bu kitapta ana hatlarıyla ele aldığımız psikanalitik ve psikodinamik psikoterapinin temelini oluşturmaktadır. Jung’un kuramlarını ayrıntılı olarak ele almak kapsamımızın dışındadır; onun çalışmalarını daha fazla okumak isteyenler için Kutu 2.1’de bazı giriş metinleri önerdik.

Freud ve ailesi, Avrupa’daki ilk kuşak psikanaliz uygulayıcılarının birçoğuyla birlikte, Yahudi oldukları için 1930’larda Nazi zulmünden kaçmak zorunda kaldı. Freud, 1938’de Londra’ya yerleşti ve ne yazık ki bir yıl sonra hayatını kaybetti. Freud ailesinin Londra’ya gelişiyle Britanya, psikanaliz için önemli bir merkez hâline geldi. Psikanalist olarak eğitim almış olan kızı Anna Freud, çocukların psikanalitik tedavisine öncülük ederek babasının çalışmalarını hem sürdürdü hem de genişletti.

Meslek içindeki ilk gerilimlerden biri, kimlerin psikanalistlik eğitimi alabileceğiyle ilgiliydi. Başlangıçta meslek yalnızca hekimlere açıktı; ancak Britanya’da, o dönemde Britanya Psikanaliz Cemiyeti’nin başkanı olan Ernest Jones, hekim olmayan uygulayıcıların, diğer bir deyişle “tıp dışı”ndan kişilerin de psikanalistlik eğitimi alabilmesini savunuyordu. Bu analistlerden biri, kısa sürede Britanya psikanalizinin önemli isimlerinden biri hâline gelen Melanie Klein’dı. Klein, çocukların analizinde kullanılan bir yönteme, oyun terapisine [play therapy] de öncülük etti. Anne-bebek ilişkisine odaklanmaya başladı ve ruhsal yaşamın erken kökenlerine daha fazla vurgu yaptı. Ödipal çatışmaların, Freud’un öne sürdüğünden çok daha erken bir dönemde, yaşamın ilk yılında var olduğunu ileri sürdü (aşağıya bakınız). Ayrıca saldırganlığın [aggression] bebek gelişimindeki rolüne daha fazla önem verdi.

Klein’ın kuramları, Freud’un kuramlarının ve Anna Freud’un çalışmalarının temel yönleriyle çelişiyordu. Bu durum, bir yanda Anna Freud ve takipçileri, diğer yanda Klein ve takipçileri arasında giderek artan gerilimlere ve görüş ayrılıklarına yol açtı. Bunun sonucunda Britanya’daki psikanalitik hareket içinde büyük bir bölünme yaşandı. Britanya Psikanaliz Cemiyetinde, sonradan “çekişmeli görüşmeler” [controversial discussions] olarak anılan bir dizi toplantı düzenlendi. Bu toplantılarda, ortak bir zemin bulmak amacıyla görüş ayrılıkları enine boyuna tartışılarak giderilmeye çalışıldı. Ancak bu başarılamadı ve cemiyet, Freud’un takipçileri ile Klein’ın takipçileri olarak ikiye bölündü. Klein ve takipçilerinin kuramları, daha sonra İngiliz Nesne İlişkileri Ekolü [British Object Relations School] olarak anılacak ekolün temellerini oluşturdu. Daha sonra bu bölünmeden, her iki tarafla da özdeşleşmeyi reddeden üçüncü bir grup ortaya çıktı; bu grup Bağımsızlar [Independents] ya da “orta grup” [middle group] olarak anılmaya başladı. Donald Winnicott, Harry Guntrip, Ronald Fairbairn ve diğerlerinin öncülük ettiği bu grup, ruhsal gelişimde annesel çevrenin [maternal environment] rolünü vurguladı. Bu üç grup, günümüzde de Britanya psikanalizinin temel özelliklerinden biri olmaya devam etmektedir. Ancak iş birliğinin ve bütünleşmenin artmasıyla, aralarındaki farklılıklar artık daha az keskindir.

ABD’de psikanaliz, psikiyatri alanında önemli bir güç hâline geldi. İngiliz Psikanaliz Cemiyeti’nden farklı olarak, o dönemde yalnızca tıp mesleği mensupları psikanalistlik eğitimi alabiliyordu. ABD’de psikanaliz üzerindeki ilk etki, Freud’un 1909’da ülkeyi ziyaret etmesiyle ortaya çıktı. 1952’ye gelindiğinde, Uluslararası Psikanaliz Birliği’nin (o dönemde merkezi ABD’deydi) üyelerinin %64’ü Kuzey Amerika’dandı. Psikanaliz uygulayıcılarının ABD’deki sayısal ağırlığı, farklı bakış açılarının da etkisiyle psikanalitik kuramda yeni gelişmelere yol açtı. ABD’de erken dönemde, Heinz Hartmann’ın ego psikolojisinin [ego psychology] etkisiyle ego gelişimine vurgu yapılıyordu. Bu vurgu, sonraki kuramcılar psikanalitik kuramları ABD’ye özgü farklı yönlerde geliştirene kadar Freudcu niteliğini korudu. Bu yeni Freudcular, ruhsal gelişimde toplumsal ve kültürel etkenlerin önemini vurgulayarak Freudcu ortodoksiden ayrıldılar. Bu yöndeki gelişmelerden biri, 1920’lerde ve 1930’larda Harry Stack Sullivan ve onun kişilerarası psikanaliz [interpersonal psychoanalysis] ekolüyle ortaya çıktı. Sullivan, dürtü kuramını reddederek kültür ve toplum gibi dışsal etkenlerin yanı sıra insanlar arasındaki karşılıklı bağlılığın [interconnectedness] rolünü vurguladı. Çalışmaları ve yazıları, dönemin psikiyatri ve sosyal bilim düşüncelerini sentezleyerek sosyal psikiyatrinin ve toplum ruh sağlığı hareketinin temelini oluşturdu. Bir başka gelişme, 1970’lerde Heinz Kohut’un Kendilik Psikolojisi [Self Psychology] kuramlarıyla ortaya çıktı. Daha sonraki feminist düşünürlerden Horney, Chodorow ve Benjamin, psikodinamik gelişimin ve psikanalitik tekniğin kişilerarası [interpersonal] ve öznelliklerarası [intersubjective] doğasına giderek daha fazla vurgu yapılmasında etkili oldular.

20. yüzyılın ilk yarısındaki dünya savaşları nedeniyle Almanya, Avusturya ve komşu ülkelerdeki birçok psikanalist, Nazi zulmünden kaçarak Britanya’ya ya da Amerika kıtasına göç etti. Almanya ve Avusturya’da psikanalitik düşünce, Freud’un defalarca reddettiği bir nitelemeyle, “Yahudi bilimi” olarak tasvir ediliyordu. Avrupa’da Fransa, zamanla psikanalitik düşüncenin merkezlerinden biri hâline geldi ve günümüzde de bu konumunu korumaktadır. Fransız filozoflardan etkilenen Fransız psikanalistler, Freud’un kuramlarındaki determinizmi [determinism] eleştirdiler. Freud’un yapısal model [structural model] öncesindeki modeline dönüş çağrısında bulunan ve bilinçdışını bir dil biçimi olarak gören Lacan, Fransız psikanalizinde baskın bir figür hâline geldi. Lacancı psikanalizin kendine özgü bir niteliği ve eğitim yöntemi vardır. Daha çok “ana akım” içinde yer alan diğer Fransız psikanalistler arasında André Green de bulunur. Green, Winnicott’ın çalışmalarını genişleterek analitik ‘alan’ [analytic ‘space’] kavramını geliştirmiştir. Bu kavram, analist ile hasta arasında gelişimin gerçekleşebildiği, aynı zamanda umutsuzluğun da tutulabildiği yaratıcı alanı ifade eder. Freud sonrası Fransız psikanalizinin etkili düşünürlerinden Laplanche ve Pontalis, en çok kapsamlı psikanaliz sözlükleriyle tanınırlar. İtalya’da da psikanaliz belirli bir öneme sahiptir ve genellikle Kleincı geleneği izler. İskandinav ülkelerinin yanı sıra Hollanda ve Belçika’da da güçlü bir psikanaliz geleneği bulunmaktadır. Almanya’da çeşitli psikanaliz ekolleri vardır ve kamu sağlık hizmetleri kapsamında yoğun analitik tedaviye erişilebilmektedir.

Bu bölümün geri kalanında Freud’un ve Freud sonrası kuramcıların psikanalitik kuramlarına, Kleincı Ekol’e, İngiliz Bağımsız Ekolü’ne ve son olarak Kuzey Amerika’daki etkili ekollere odaklanacağız. Özellikle bu grupları ele almamızın nedeni, kitabın dayandığı kuramsal çerçeveyi oluşturmalarıdır. Bunu yaparken zorunlu olarak birçok önemli psikanalitik kuramcıyı dışarıda bıraktığımızı kabul ediyoruz. Yukarıdaki çok kısa genel bakışta hemen göze çarpan, psikanalizde Küresel Kuzey’in ne denli baskın olduğudur. Bununla birlikte, Küresel Güney’de, özellikle de Avrupa’dan ayrılan birçok analistin yerleştiği Güney Amerika’da, gelişip serpilmekte olan psikanaliz merkezleri bulunmaktadır.

Freud’un yapısal ve gelişimsel kuramları

Freud, psikanaliz uygulamasını bir ‘konuşma tedavisi‘ [talking cure] olarak kurmakla kalmamış, insan gelişimine ve davranışına ilişkin bir metapsikoloji [metapsychology] de ortaya koymuştur. Bilinçdışını “keşfeden” Freud değildir; ancak bilinçdışının insan gelişiminde ve ruhsal yaşamda oynadığı merkezi rolü ilk araştıran ve kavrayan kişi odur. Bilinçdışı, Freud’un iki önemli kuramsal evreden geçen zihin modelinin merkezinde yer almıştır: önce zihnin topgrafik modeli [topographical model of
the mind
], ardından zihnin yapısal modeli [structural model of the mind].

Zihnin topografik modeli

Freud başlangıçta zihni, farklı yerlerde ya da topografyalarda konumlanan farklı işlevlere sahip bir yapı [structure] olarak kavramıştır. Topografik model, zihni üç farklı sisteme ayrılmış olarak tasvir eder: bilinçdışı [unconscious], önbilinç [pre-conscious] ve bilinç [conscious] sistemleri (Freud, 1900). Bu model genellikle buzdağı benzetmesiyle temsil edilir: Buzdağının su yüzeyinin üzerinde kalan görünür kısmı Bilinç Sistemini [System Conscious]; suyun altında kalan ve gözle görülmeyen daha büyük kısmı Bilinçdışı Sistemini [System Unconscious]; su seviyesinde yükselip alçalarak kimi zaman yüzeyin üzerine çıkan, kimi zaman da suyun altında kalan kısımları ise Önbilinç Sistemini [System Pre-conscious] temsil eder. Bilinç, zihnin, deneyimlerimizin bütünüyle farkında olduğumuz yönlerini içeren bölümüdür. Bilinçdışı ise deneyimlerimizin bastırılmış ve farkındalığımızın dışında kalan yönlerini içerir. Önbilinç, zihnin, belirli bir anda farkında olmadığımız ancak gerektiğinde farkına varabileceğimiz içerikleri barındıran bölümüdür (örneğin, araba kullanmaya aşinalığımız sayesinde bu işi görünüşte otomatik olarak, bilinçli bir farkındalık olmaksızın yaparız; ancak ne yaptığımıza odaklanırsak bunu söze dökebiliriz. Buna karşılık, araba kullanmayı öğrenen biri, attığı her adımın ve verdiği her kararın belirgin biçimde farkındadır).

Freud, zihnin topografik modeli içinde ruhsal işleyişin iki ilkesini tanımlamıştır (Freud, 1911). Birincil ve ikincil süreç düşüncesi olarak adlandırdığı bu ilkeler, sırasıyla bilinçdışı ve bilinç sistemlerine aittir. Birincil süreç düşüncesi [Primary process thinking] akıldışıdır ve herhangi bir mantığa uymaz; ikincil süreç düşüncesi [secondary process thinking] ise akılcı, mantıklı ve düzenlidir. Birincil süreç düşüncesi, tipik olarak rüyaların akıldışı ve mantık dışı doğasında kendini gösterir. Birincil süreç düşüncesinde doğrusal bir zaman algısı yoktur; rüyalarda sıklıkla olduğu gibi, geçmişe ve şimdiye ait olaylar eşzamanlı olarak ya da ters sırayla gerçekleşir. Bilinçdışı, birincil süreç düşüncesiyle işler; bu da onun içerdiği şeylerin farkında olmadığımız anlamına gelir. Bununla birlikte Freud, bilinçdışının rüyalar, dil sürçmeleri ya da sakar eylemler [parapraxes], sözel olmayan jestler ve başka yollar aracılığıyla sıklıkla kendini açığa vurduğunu gözlemlemiştir.

Zihnin yapısal modeli

Daha sonra Freud (1923a), kişiliğin üç ayrı yapısından ya da bileşeninden oluşan yapısal bir zihin modeli önermiştir: id, süperego ve ego. Freud, daha önce geliştirdiği zihnin topografik modelini hiçbir zaman güncellememiştir; bu nedenle, bu iki kuramsal modeli yan yana ele almak ve birbirlerini nasıl şekillendirdiklerini değerlendirmek bize kalmaktadır.

İd [id], zihnin büyük ölçüde bilinçdışında bulunan ve içgüdüsel dürtüleri içeren temel, ilkel bölümüdür. Freud’un kuramları, insan davranışına ilişkin biyolojik bir anlayışa dayanıyordu ve Freud başlangıçta psikolojik süreçleri, içgüdüsel dürtülerin egemen olduğu süreçler olarak kavramsallaştırmıştı. Dürtüler [drive], bizi bu itkileri doyurmak amacıyla belirli davranışlara yönelten doğuştan gelen içgüdülerdir [innate instinct]. Freud, çoğu hayvan türü gibi bizim de cinsel [sexual] ve saldırgan [aggressive] içgüdülere ya da dürtülere sahip olduğumuzu düşünüyordu. Daha sonra içgüdülere ilişkin anlayışını genişleterek yaşam içgüdüsünden [life instinct] (ya da Eros’tan [Eros]) ve ölüm içgüdüsünden [death instinct] (ya da Tanatos’tan [Thanatos]) söz etmeye başladı. Yaşam içgüdüsü, cinsel dürtüleri ve doğurgan dürtüleri [procreative drives: üreme dütrüleri] de kapsayan kendini koruma dürtülerini [self-preservative drives] içerir. Ölüm içgüdüsü ise saldırgan ve yıkıcı itkileri [destructive urges] içerir. Freud, bu içgüdülerin, birikerek fiziksel (davranışsal) bir boşalıma yol açan kimyasal bir enerjiye ya da itkiye [impulse] sahip olduğunu düşünüyordu. Bu boşalımın amacına ulaşabilmesi için dünyadaki bir nesneyle [object] bağlantı kurması gerekir. Freud, insan gelişiminin ardındaki temel güç olarak cinsel içgüdüyü vurgulamıştır (aşağıda Freud’un psikoseksüel gelişim evrelerini ele alırken bunu ayrıntılandıracağız). Freud, içgüdüsel itkilerin doyum talep ettiğini ve bu nedenle haz ilkesi [pleasure principle] olarak adlandırdığı ilkeye göre işlediğini düşünüyordu (Freud, 1911; 1920). İd bütünüyle haz ilkesine tabidir; bu ilke uyarınca zihin, acıdan ya da ‘hazsızlıktan’ kaçınır ve ‘haz’ arar. Bu bağlamda ‘hazsızlığın’ içgüdüsel gerilimin birikmesinden, hazzın ise bu gerilimin boşalmasından kaynaklandığı kabul edilir.

Süperego [superego], vicdanımızı ve ideallerimizi ifade eder. Bunlar, öncelikle ebeveynlerimizin ve yaşamımızdaki diğer önemli yetişkinlerin bize sunduğu rol modellerinden kaynaklanan, içselleştirdiğimiz toplumsal ve kültürel ahlaki değerleri, normları ve idealleri içerir. Bunlar, ebeveynlerimizle ve diğer otorite figürleriyle ilişkilerimizin içselleştirilmiş biçimleridir. Bu figürlerin ve ilişkilerin içsel temsilleri oldukları için hem gerçekliğe dayanırlar hem de fantezi tarafından çarpıtılırlar ve değiştirilirler. Freud, benzer biçimde, süperegoyu da birey üzerinde içsel bir baskı oluşturan enerjiler içeren bir yapı olarak kavramsallaştırmıştır. Örneğin, çarpıtılmış içselleştirilmiş temsiller, çok katı bir süperegoya yol açabilir ve birey yoğun suçluluk duyguları ve ahlaki çatışmalarla mücadele edebilir. Süperegonun bazı yönleri zihnimizin bilinçli bölümünde yer alırken diğer bölümleri bilinçdışında olabilir.

Ego [ego], kişiliğimizin akılcı ve yönetici bölümüdür. Büyük ölçüde bilinçli olmakla birlikte bilinçdışı bölümleri de vardır. Ego, Freud’un gerçeklik ilkesi [reality principle] olarak adlandırdığı ilkeye göre işler (Freud, 1911) ve idin, süperegonun ve dış gerçekliğin talepleri arasında aracılık eder. Bu kapasite, ego işlevleri güçlendikçe zaman içinde gelişir. Ego, doyumu yalnızca varsanısal dilek gerçekleşmesi yoluyla değil, dış gerçeklikte arar; bu nedenle doyum sağlayan nesnelerin ulaşılabilirliğini, boşalımın güvenliğini ve içgüdüsel doyumu ertelemenin olası yararlarını hesaba katmak zorundadır. Marşmelov testi, küçük çocuklarda gelişmekte olan gerçeklik ilkesi ile haz ilkesi arasındaki bu karşıtlığı birçok açıdan örnekler: Ego doyumu erteleyebilecek midir, yoksa çocuk marşmelovu yemeye karşı koyamazsa id mi galip gelecektir? Bu inrtapsişik [ruhsallık içi: intrapsychic] ve dışsal talepler birbiriyle çatışabilir ve bireyde önemli ölçüde anksiyeteye ya da ‘hazsızlığa’ yol açabilir. Bireyin de savunma mekanizmaları aracılığıyla bu anksiyeteyle ya da hazsızlıkla baş etmesi veya bunlara uyum sağlaması gerekir. Anna Freud, egoyu daha iyi anlamaya özel bir ilgi duymuş ve önemli kitabı Ego ve Savunma Mekanizmaları’nda Freud’un anksiyeteye ve savunma mekanizmalarına ilişkin anlayışını genişletmiştir (Freud, 1954; ilk basım 1936) (bkz. Bölüm 6).

Zihnin yapısal modeli, topografik modelin yerini almaz; bu iki model birbiriyle doğrudan örtüşmez de. Yukarıda belirtildiği gibi, id bilinçdışı düzeyde işler; ancak ego ve süperegonun hem bilinçli hem de bilinçdışı (hatta önbilinçli) yönleri vardır. Freud’un bunu nasıl temsil ettiği Şekil 2.1’de gösterilmektedir.

Şekil 2.1 Freud’un zihin modeli
Kaynak: Freud, 1933, s. 78

Psikoseksüel gelişim evreleri

Daha önce belirtildiği gibi Freud (1905a), insan gelişimine ilişkin anlayışının merkezine cinsel içgüdüyü yerleştirmiş ve gelişimi, birbirini izleyen beş evreden [stage] geçerek ilerleyen bir süreç olarak kavramsallaştırmıştır: psikoseksüel gelişimin oral [oral], anal [anal], fallik [phallic], gizil [latency] ve genital [genital] evreleri. Bu evreler, doğumdan başlayarak çocukluktan ve ergenlikten yetişkinliğe uzanan dönemi kapsamaktadır. Daha önce tartışıldığı gibi Freud, içgüdüleri ve özellikle cinsel içgüdüyü, organizma üzerinde baskı oluşturan ve boşalım talep eden biyolojik bir itki [urge] ya da impuls [impulse] olarak anlamıştır. Freud, birey geliştikçe bu cinsel içgüdünün ağırlıklı olarak bedenin farklı bölgelerinde yer aldığını gözlemlemiştir; dolayısıyla psikoseksüel gelişim evreleri, içgüdüsel itkilerin bedendeki konumuna göre birbirinden ayrılır. Freud’a göre bebek, ilkel cinsel ve saldırgan içgüdülerin egemen olduğu sadece bir idle dünyaya gelir. Çocuk, çevresindeki nesnelerle (insanlarla) giderek daha fazla ilişki kurdukça, yaşamın ilk yıllarında ego ve ardından süperego gelişir. Freud bunu şu sözlerle özlü biçimde ifade etmiştir: “İdin olduğu yerde ego olacaktır” (1933, s. 80) ve “ego, her şeyden önce bedensel bir egodur” (1923a, s. 26). Böylece kendiliğin [self] gelişimini bedene ve bedenin işlevlerine yerleştirmiştir.

Gelişimin oral evresi [oral stage], bebeğin libidinal (cinsel içgüdü) enerjisinin ağızda yoğunlaştığı yaşamın ilk yılında gerçekleşir. Bebek, annesinin meme ucunu, biberon emziğini, elini, başparmağını ya da ağzına aldığı diğer nesneleri emerek çevresini keşfeder ve hazzı öncelikle emme yoluyla elde eder. Bu ilk yıl boyunca bebek, giderek, bütünüyle öznel bir durumdan (ya da Freud’un birincil narsisizm [primary narcissism] olarak adlandırdığı durumdan), birincil bakımvereni kendisinden ayrı bir nesne olarak tanımaya doğru ilerler. Anal evre [anal stage], anal bölgenin libidinal enerjinin odağı hâline geldiği yaşamın ikinci ve üçüncü yıllarında gerçekleşir. Küçük çocuklar, bağırsak hareketlerinin yarattığı duyumlar ve tuvalet eğitimi sırasında dışkılarını bırakarak ya da tutarak bu süreç üzerinde denetim kazanmaları yoluyla haz duyarlar. Üç-dört yaş dolaylarında, psikoseksüel gelişimin fallik evresinde [phallic stage], net bir şekilde çocuklar cinsel organlarını keşfederler. Çocuk cinsel organlarıyla oynadıkça, benzerlik ve farklılıkların farkına vardıkça, cinsiyet farklılıklarını tanıdıkça ve kendi cinsel kimliğine ilişkin güvenli bir algı geliştirdikçe, cinsel organlar libidinal enerjinin yoğunlaştığı bölgeler hâline gelir.

Freud’un (1905a), dört ila altı yaş arasındaki genital [genital] fallik evre ya da Ödipal evredeki [Oedipal stage] çocuğun cinselliğine ilişkin kuramı, erkek çocuk için Öidipus Karmaşasının [Oedipus Complex], kız çocuk için ise Elektra Karmaşasının [Electra Complex] çözümlenmesinin önemini ortaya koymuştur. Freud’a göre bu evrede çocuğun libidinal arzuları karşı cinsten ebeveyne yönelir. Erkek çocuklar tipik olarak bilinçdışında annelerine çekim duyar, annelerinin sevgisini kazanma konusunda babalarını rakip olarak görür ve bunun sonucunda babalarına karşı düşmanlık hissederler. Babasının kendisini iğdiş ederek [castration] ederek cezalandıracağından korkan erkek çocuk, annesine yönelik arzusundan vazgeçer ve babasıyla özdeşleşmeye başlar; annesine benzeyen bir nesneyi kendine çekebilmek için tıpkı babası gibi olmak ister. Freud’un kadın cinselliğine ilişkin kuramı, kız çocuğunun bir penis ‘yokluğu’ [‘lack’ of a penis] etrafında şekillenmiştir. Kız çocuk, penisinin olmadığının farkına varır. Babasının penisine haset duyarak [envy], kendi penis yokluğundan sorumlu tuttuğu annesine yönelik başlangıçtaki arzularından vazgeçer ve sevgisini babasına yöneltir. Burada Öidipus ve Elektra karmaşalarının çok kısa bir özetini sunduk. Elektra karmaşası psikanalizde öğretilmemekte ve benimsenmemektedir; Öidipus karmaşasına yönelik yaklaşım ise üçgenlemeyi [triangulation] ele alacak biçimde genişlemiştir. Ron Britton (1989) bu anlayışı daha da geliştirmiştir: Öidipus karmaşası, çocuğun anne ve babası arasındaki ilişkinin dışında kaldığı ve ebeveynin bir tarafının çocukla kurduğu ilişkinin diğer tarafın çocukla kurduğu ilişkiden farklı olduğu üçgenleşmiş ilişkilerin bir modelidir. Freud’un bu karmaşalara ilişkin kuramlarını eleştiren ve sorgulayan pek çok çalışma yazılmıştır; bunları ele almak buradaki tartışmamızın kapsamını aşmaktadır. Bununla birlikte, bu kuramsal yaklaşımın heteronormatif [heteronormative] odağına dikkat çekmek gerekir. Çeşitliliği ve farklılığı ele alırken, 13. Bölüm’de bu konuyu inceleyeceğiz. Freud’a göre süperegonun, çocuğun ebeveyninin kurallarını ve onlar aracılığıyla toplumun cinselliğe ve cinsiyet rollerine ilişkin ahlaki yasalarını içselleştirmesiyle, Ödipus karmaşasının çözümlenmesinden doğduğunu vurgulamak istiyoruz. Ödipal evrenin çözümlenmesi, kuşaklar arası farklılıkları kabul etme, hayal kırıklığına tahammül etme ve üçüncü bir kişinin bakış açısıyla özdeşleşme kapasitesinin artmasını sağlar.

Freud, çocukların altı ila on bir yaş arasında gizil evreden [latency stage] geçtiğini belirtmiştir. Fallik evrede, süperegonun gelişmesiyle birlikte, çocuğun cinsel ve saldırgan enerjileri artık yüceltilir [sublimat]. Çocuk, içgüdüleri üzerinde daha fazla denetim kazanır ve enerjisini arkadaşlık, oyun, öğrenme ve gerçekliğe uyum sağlama gibi toplumsal uğraşlara yöneltir. Ancak günümüzde ergenlik öncesi çocuklarla çalışanlar, cinselleştirilmiş giysilerin, imgelerin, internetin ve televizyonun bulunduğu dünyamızda bu gizil dönemin giderek daha az yaşandığını fark etmişlerdir. Bu durum, Alessandra Lemma’yı bu dönemi ‘alenilik’ evresi [‘blatancy’ stage] olarak yeniden adlandırmaya yöneltmiştir (Lemma, 2017, s. 44). Cinsel libidinal enerjiler, psikoseksüel gelişimin son evresi olan ergenlikte [puberty] tüm gücüyle yeniden ortaya çıkar. Cinsel enerjideki bu artış, yerleşmiş ego savunmalarını tehdit eder. Bu dönem, tipik olarak duygusal çalkantıların yaşandığı bir zamandır. Çocuk, karşı cinsten akranlarının sevgisini kazanmak için aynı cinsten akranlarıyla rekabete girdiğinde (heteroseksüel ergenlerde), arzu, kabul edilme ve dışlanma etrafındaki Öidipal çatışmalar yeniden yaşanır. Çocuk, romantik ilişkileri keşfetmeye başlar; bu da zamanla ebeveynlerinden bağımsızlaşmasına olanak tanır. Bu, olgunluğun ve bağımsızlığın arttığı bir dönemdir.

Alessandra Lemma’nın bir kitabının çevirisine şuradan bakabilirsiniz:

Anksiyete ve psikopatoloji

Freud, kuramlarını biyolojik bir psikoloji modeline dayandırmış, insan bedenini ve ruhsal yaşamı enerjiler [energy] ve güçler [force] açısından anlamıştır. Biyolojik organizma, sürekli olarak bir homeostaz durumuna ulaşmaya çalışır. Freud, anksiyeteyi, homeostazın [homeostasis] bozulmasıyla organizmada ortaya çıkan bir ‘hazsızlık’ durumu olarak kavramıştır. Anksiyete, libidinal güçlerin organizma üzerinde baskı oluşturmasından kaynaklanır; bu baskı id, ego ve süperego arasında intrapsişik bir çatışmaya yol açar. Bu çatışma, bilince çıkma ve egonun kaynaklarını tehlikeye atma tehdidi taşır. Birey, bastırma [repression] ya da inkâr [denial] gibi çeşitli savunma mekanizmalarını devreye sokarak bu anksiyetelerle baş eder. Ancak bastırma söz konusu olduğunda, bastırılan şey mutlaka silinmiş olmaz; geri dönme ‘tehdid’i taşıyarak anksiyete yaratır. Freud (1896) bunu ‘bastırılanın geri dönüşü’ [return of the repressed] olarak adlandırmıştır (s. 169). Bastırılan şey çoğu zaman açıklanamayan bir semptom ya da bilinçdışı bir iletişim biçiminde ‘geri döner’ (bu konuyu 8. Bölüm’de ayrıntılandıracağız). Psikopatoloji, savunma mekanizmalarının yarar sağlamayan ve işlevsiz biçimlerde kullanılmasıyla ve bu mekanizmaların işlemez hâle gelmesiyle ortaya çıkar. Anksiyeteyi ve savunma mekanizmalarını 6. Bölüm’de daha ayrıntılı tartışacağız. Freud (1914a), bastırmaya çalıştığımız erken dönem travmatik deneyimlerimizi güncel ilişkilerimizde yinelemeye eğilimli olduğumuzu ileri sürmüştür. Freud şöyle belirtir:

Hasta, unuttuğu ve bastırdığı şeylerin hiçbirini hatırlamaz; bunları eyleme döker. Bunları bir anı olarak değil, bir eylem olarak tekrarlar [repeat]; elbette tekrarladığını bilmeden tekrarlar. (s. 150)

Ardından, hastanın geçmişte ebeveynin otoritesiyle yaşadığı ancak hatırlamadığı güçlüğün, bugün otorite figürlerine yönelik davranışlarında tekrarlanmasını ya da erken dönemdeki utandırılma deneyimlerinin, güncel ilişkilerindeki utanç duygularında tekrarlanmasını örnek verir. Bu, 9. Bölüm’de ayrıntılı olarak tartışacağımız aktarımın [transference] temelini oluşturur.

Psikopatoloji, psikoseksüel gelişimin beş evresinden herhangi birine saplanmadan [fixation] ya da -gerilemeden [regression] de- kaynaklanabilir. Her psikoseksüel evrede yeni çatışmalar ortaya çıkar. Belirli bir evreye saplanma, aşırı doyum [excessive gratification] ya da yoksunluk [frustration, yoksun bırakılma, yoksunluk, engellenme, hüsran] sonucunda oluşabilir. Çocuk ya da yetişkin, stres dönemlerinde daha önceki bir psikoseksüel evredeki saplanma noktasına da gerileyebilir. Belirli bir evreye saplandığında, çocuk ya da yetişkinin zihni o evreye özgü libidinal hazlarla meşgul olmaya devam eder. Örneğin, anal evreye saplanma; denetim, temizlik ve düzen konularıyla aşırı meşguliyet biçiminde ifade bulabilir ve bu durum patolojik düzeyde obsesif-kompulsif güçlükler olarak kendini gösterebilir. Oral evreye saplanmalar ise sigara içme, parmak emme, içki içme ve yemek yeme gibi oral hazlarla aşırı meşguliyet biçiminde ifade bulur; daha sorunlu biçimleriyle yeme bozuklukları ve madde kötüye kullanımı olarak ortaya çıkabilir.

Freud, yetişkinlikte sağlıklı bir ruhsal yaşam için psikoseksüel gelişimin çeşitli evrelerinden başarıyla geçmenin önemini vurgulamıştır. Çocukluk deneyimlerinin yetişkinlikteki işlevsellik açısından önemi, Freud’un aktarım kavramında da örtük olarak yer alır; yani birincil nesnelerimizle yaşadığımız, geçmişte kalmış, çözümlenmemiş ve bilinçdışı deneyimleri, terapist de dâhil olmak üzere günümüzdeki diğer kişilere aktarırız. Aktarımı, hastayla birlikte olma deneyiminin terapistte uyandırdığı duygu ve tepkileri ifade eden karşıaktarımla birlikte, 9. Bölüm’de daha ayrıntılı olarak tartışacağız.

Anna Freud’un gelişimsel çizgiler kavramı

Anna Freud, Freud’un çalışmalarının gelişimsel yönlerini, özellikle de psikopatolojinin gelişimine ilişkin görüşlerini ilerletmiştir. Sigmund Freud ağırlıklı olarak yetişkinlerle çalışmış ve geçmişe bakarak onların psikopatolojilerinin izini sürmeye çalışmıştır. Anna Freud ise çoğunlukla çocuklarla çalışmış ve yetişkinliğe uzanan sürece bakarak çocukluk gelişimi ve sağlıklı gelişimle ilgilenmiştir.

Anna Freud, sağlıklı yetişkinliğe giden yolun tutarlı bir “gelişimsel çizgi” [developmental line] izlediğini ileri sürmüştür (Freud, 1963, s. 130). Onun modelinde çatışmalar yalnızca intrapsişik değildir; dürtülerin (idin) olgunlaşması, ego işlevleri, süperegonun talepleri ve çevresel etkiler arasındaki etkileşimi içeren olgunlaşma adımlarının atıldığı farklı gelişim evrelerinde de ortaya çıkar. Çocuk, yetişkinliğe doğru olgunlaşırken genellikle belirli gelişimsel çizgiler boyunca ilerler; ancak stres ya da güçlük dönemlerinde bu çizgiler boyunca gerileyebilir de. Bu ileri ve geri hareket, çocukların güçlüklerin üstesinden gelme ve olgunluğa ulaşma kapasitesine ilişkin belirli bir iyimserlik içerir. Anna Freud, birbirinden farklı çeşitli gelişimsel çizgiler tanımlamıştır. Örneğin, yetişkinin çalışma becerisi ve kapasitesi, çocuğun oyun oynama kapasitesinden gelişir: önce annesinin bedeniyle ve kendi başına oynamaktan oyuncaklarla oynamaya, ardından akranlarıyla rol yapmaya dayalı oyunlar ve kurallı oyunlar oynamaya, daha sonra hobiler geliştirmeye ve nihayet çalışma becerisine uzanır.

Önemli gelişimsel çizgilerden biri, bebeğin bağımlılığından yetişkinin duygusal açıdan kendine yaslanabilmesine ve olgun ilişkiler kurabilmesine doğru ilerleyiştir. Anna Freud (1965), bu sürecin sekiz evre içerdiğini ileri sürmüştür. İlk olarak, bebek ile annesi arasında bir birlik vardır; bebek henüz annesini kendisinden ayrı olarak algılama kapasitesine sahip değildir. Çocuk, başlangıçtaki kademeli ayrışma süreciyle ikinci evreye geçer; bu evrede anneyle ilişkisi esas olarak biyolojik ihtiyaçlarının karşılanmasına dayanır. Nesneye duyulan ihtiyaç, bedensel dürtülerin (örneğin açlığın) uyarılmasıyla artar, ancak ihtiyaçlar doyurulduğunda azalır. Üçüncü evrede çocuk, annesini kendisinden bütünüyle ayrı olarak algılayabilir ve zihninde annesine ilişkin bir temsil [representation] oluşturur. Bu evre, karşılıklı ilişkilerin temelini oluşturur. Dördüncü evrede çocuk, annesine karşı daha fazla ikircikli duygu yaşar, onunla ilişkisinde engellenmeye ve hayal kırıklığına tahammül edebilir ve böylece annesinden bir ölçüde bağımsız davranmaya başlar. Beşinci evre, çocuğun kendisi, annesi ve babası arasında üçlü bir ilişki olduğunu anladığı, karşı cinsten ebeveyne yönelik sahiplenici duygular ve aynı cinsten ebeveyne yönelik rekabet duyguları geliştirdiği fallik-ödipal evreye karşılık gelir. Altıncı evrede çocuk, libidinal dürtüsünü ebeveynlerinden akranlarına, öğretmenlerine ve diğer önemli yetişkinlere yöneltir. Anna Freud, ergenlik öncesine denk gelen yedinci evrede, gizil dönemin görece makul davranışlarından ergenliğin benmerkezci ve talepkâr davranışlarına doğru bir gerileme tanımlamıştır. Son olarak, olgunluğu temsil eden sekizinci evrede birey, cinsel ve saldırgan dürtüleri üzerinde hâkimiyet kurabilir, ebeveynlerine yaptığı libidinal yatırımı geri çekebilir ve başkalarıyla libidinal bağlar kurabilir. Anna Freud, bu evrelerin, nesneye yönelik değişen saldırgan ve libidinal dürtülerle ilişkili çatışmaların çözümlenmesini ve birincil nesnelerden giderek daha fazla ayrılmaya ve bağımsızlaşmaya tahammül edilmesini içerdiğini ileri sürmüştür.

Nesne İlişkileri kuramının başlangıcı: Melanie Klein ve Wilfred Bion

Melanie Klein, psikanalitik çalışmalarını ve kuramlarını Freud’un kuramları üzerine inşa etmiştir. Anna Freud gibi o da çocuklarla çalışmaya yönelik bir psikanalitik tekniğin geliştirilmesinde öncü olmuştur. Klein, psikanalizde etkili bir düşünür olmuş; çalışmaları Paula Heimann, Hanna Segal, Betty Joseph, Donald Meltzer, John Steiner ve Ron Britton gibi çağdaş Kleincılar ve özellikle Wilfred Bion’un yetişkinlerle ve gruplarla çalışmaya ilişkin yazılarıyla daha ileriye taşınmıştır. Klein ve Bion’un kuramları, İngiliz Nesne İlişkileri Ekolü [British Object Relations School] olarak bilinen ekolün başlangıcını oluşturmuştur.

Klein, düşüncesini Freud’a dayandırmasına ve görünüşte Freud’un içgüdü kuramlarını kabul etmesine rağmen, içgüdüsel ve libidinal [libidinal] kuramlara daha az vurgu yapmış; bunun yerine bebeğin birincil nesneleriyle (bakımverenleriyle) ilişkisi içinde kendiliğinin [self] gelişimine odaklanmıştır. Klein, dış çevreye ve kişilerarası nesnelere daha fazla önem veren sonraki nesne ilişkileri kuramcılarından farklı olarak, çoğunlukla fantezinin [phantasy] biçimlendirdiği içsel nesnelerle ilgilenmiş olsa da bu yaklaşım, dürtü kuramından nesne ilişkileri kuramına yönelişte bir çıkış noktası olmuştur. Klein ayrıca, bebeğin ilkel düzeyde, gelişmekte olan bir ego yapısıyla doğduğunu ve yaşamın daha ilk yılından itibaren Ödipal nesne ilişkilerinin var olduğunu düşünmesi bakımından da Freud’dan ayrılmıştır. Daha önce belirtildiği gibi, Freudcu modelle arasındaki bu temel farklılıklar, İngiliz Psikanalitik Cemiyeti’nde [British Psychoanalytic Society] bir bölünmeye yol açmıştır.

Klein’ın yazıları, okurların itici bulabileceği jargonla dolu olma eğilimindedir; bu nedenle düşüncelerini kavramak kolay değildir. Klein’ın geliştirdiği daha etkili düşüncelerden biri, ağırlıklı olarak yaşamın ilk yılına odaklanan, kendiliğe ve onun nesnelerine ilişkin gelişimsel anlayışıdır. Klein en çok, bireyin yaşamının ilk yıllarında ortaya çıkan ve sonraki yaşamında refleksif biçimde yeniden beliren iki gelişimsel konumu, yani paranoid-şizoid konumu [paranoidschizoid position] ve depresif konumu [depressive position] formüle etmesiyle tanınır. Klein’ın kuramlarına aşina olmayan okurlar, bu terminolojiyi (‘paranoid’ ya da ‘depresif’ gibi ifadeleri) psikiyatrik bozukluklara gönderme yapıyor gibi yorumlayabilirler. Ancak Klein, bu terimleri bebeğin çevresine verdiği bilinçdışı duygusal tepkiyi ifade etmek için kullanmıştır. Bu iki konumu tartışmadan önce, Klein’ın öznel zihin anlayışını ele almak önemlidir.

Bilinçdışı fantezi ve içselleştirilmiş nesneler

Klein (1932), öznel deneyimlerimizi etkileyen dış dünya (çevre) [outer world (environment)] ile iç dünya (ruhsal gerçeklik) [inner world (psychic reality)] arasında ayrım yapmıştır. Bireyin, öznel deneyimlerine ilişkin zihninde bilinçdışı zihinsel temsiller [unconscious mental representation] oluşturduğunu kuramsallaştırmış ve bunları bilinçdışı fanteziler [unconscious phantasies] olarak adlandırmıştır. Sözcüğü bir anlatı türünü ifade eden fantasy teriminden ayırmak için sözcüğü ph ile, phantasy biçiminde yazmıştır. Klein, doğumdan itibaren bedensel duyumlarımızın ve duygusal deneyimlerimizin bilinçdışı zihinsel temsillerinin fanteziler olarak var olduğunu; hem dış dünyayı hem de iç dünyamızı bu fanteziler aracılığıyla deneyimlediğimizi ileri sürmüştür. Klein, doğuştan gelen bazı prototipik bilgilerle dünyaya geldiğimiz düşüncesinden hareketle, fantezi kapasitemizi doğuştan gelen bir kapasite olarak görmüştür. Örneğin, bebeğin cinsellik ve anne memesinin (besinin) varlığı hakkında, yeterince biçimlenmemiş olsa da doğuştan gelen bir bilgiyle dünyaya geldiğini ileri sürmüştür. Fanteziler, iç dünyalarımızda ilişki kurduğumuz içsel nesneler [internal objects] olarak deneyimlenir; nesne ilişkileri [object relations] terimi de buradan gelir. Örneğin, açlık yaşayan bir bebek, midesinde bedensel acı duyumları deneyimler ve bu acının kendisinden kaynaklandığını değil, içindeki bir nesnenin acıya neden olduğunu hisseder. Bebek olgunlaştıkça ve daha tutarlı bir kendilik algısı geliştirdikçe, neyin ‘ben’ ve neyin ‘ben olmayan’ olduğuna ilişkin daha net ve bütünleşmiş bir algı şekillenebilir.

İç dünya, yinelenen içeatım [introjection] ve yansıtma [projection] süreçleriyle oluşur ve yapılanır. İçeatım, dışarıdaki şeylerin içeri alınmasını ve zihinsel temsiller biçiminde iç dünyaya dâhil edilmesini içerir. Yansıtma ise dış dünyaya atılarak uzaklaştırılan şeyi ifade eder. İç dünya, yinelenen içeatım (içealım [incorporation: enkorkorasyon, içe/içine katma, bedene katma]) süreçleriyle oluşan nesne temsillerinden [object representation] meydana gelir. Bu içeatımlar, yansıtılmaları sırasında onlara eşlik eden duygular ve zihinsel durumlar tarafından çarpıtılır. Dolayısıyla iç dünyamızda var olanlar -içselleştirilmiş nesnelerimiz-s dış dünyada var olan nesnelerin doğru bir temsili değil, çarpıtılmış bir biçimidir. Yalnızca dış dünyadaki nesneyle değil, daha çok iç dünyamızdaki içselleştirilmiş nesne temsillerimizle ilişki kurarız. Örneğin, eleştirel bir ebeveyne ilişkin içselleştirilmiş bir nesnemiz olabilir ve bu, gerçek ebeveynimizle ilişki kurma deneyimimizi etkiler. Başlangıçta bir nesnenin bazı yönlerini içe atarız; bunlar kısmi nesne temsilleri [part-object representations] olarak içselleştirilir. Zamanla, bir nesnenin daha fazla yönünü, tüm karmaşıklığı ve nüanslarıyla içe attıkça, çarpıtılmış olsa da bütün bir içselleştirilmiş nesneye sahip oluruz.

Klein’ın (1946; 1957), iç dünyada nesne temsillerinin oluşumuyla ilişkili olarak ele aldığı bir diğer önemli kavram, yansıtmalı özdeşleşmedir [projective identification]. Yansıtma, daha önce belirtildiği gibi, duyguların ve zihinsel durumların dışarı atılmasını ve dışsallaştırılmasını içerir; bunlar daha sonra dış dünyaya atfedilir. Özdeşleşme, nesnenin bazı yönlerinin içe atılarak kendilik temsillerine dönüştüğü süreci ifade eder. Yansıtmalı özdeşleşme, terimin de düşündürdüğü gibi, yansıtma ve içeatımı tek bir karmaşık mekanizma ya da süreçte birleştirir. Yansıtmalı özdeşleşmede, bebeğin kendiliğinin ‘kötü’ bir parçası olarak deneyimlediği bir şeye (örneğin saldırganlığına) ilişkin fantezi, bölünerek ayrılır ve nesnenin içine [into] (bebek söz konusu olduğunda annenin içine) yansıtılır. Böylece nesne, bebeğin kendiliğinin bölünerek ayrılmış kötü bir parçası hâline gelir. Aradaki fark şudur: Duygular ya da deneyimler bir nesnenin üzerine [onto] yansıtılabilir ve böylece bu yansıtmanın yarattığı çarpıtma aracılığıyla deneyimlenebilir. Yansıtmalı özdeşimde ise kendiliğin bir parçası (yalnızca bir duygu değil), daha güçlü bir biçimde nesnenin içine [into] yansıtılır; öyle ki bu parça yansıtan kişinin kendisine ait olarak kabul edilmez ve nesne, “gerçekte” o kısmi nesneymiş gibi görülür. Yansıtmalı özdeşimde temel amaç iletişimdir; bu mekanizma, bebeklerin yoğun sıkıntı durumlarını iletmek için kullandıkları ilkel bir iletişim biçimini temsil eder. Ancak kendiliği yoksullaştırdığı ve çoğu zaman bireyi bir tür misillemenin geleceğine ilişkin aşırı paranoid bir durumda bıraktığı için, yaşamın ilerleyen dönemlerinde sorunlu hâle gelen bir iletişim biçimidir.

Farklı savunma mekanizmalarını ele alırken, 6. Bölüm’de yansıtma ve yansıtmalı özdeşleşmeyi daha ayrıntılı olarak tartışacağız. Burada bu kavramlara değinmek önemlidir; çünkü Klein’a göre bu mekanizmalar ve süreçler, yaşamın ilk yılında, paranoid-şizoid ve depresif konumlar sırasında ruhsal gelişimin temellerini oluşturur.

Paranoid-Şizoid Konum

Klein (1932; 1959), bebeğin erken deneyiminin, birincil bakımveren olarak anneye bağımlılığından kaynaklanan anksiyeteyi içerdiğini ileri sürmüştür. Bebek, içsel duyusal deneyimleri ve birincil bakım vereniyle karşılıklı etkileşimleri tarafından yönlendirilir. Klein, bebeğin anneyle ilişkisinde, özellikle de beslenme sırasında memeyle ilişkisinde kendiliğin öznel durumuna odaklanır. Bebek henüz bir mekân ve zaman anlayışı edinmediği için açlığın duyusal deneyimine tahammül edemez ve kısa süre içinde besleneceğine ilişkin beklentiyi ya da bilgiyi henüz koruyamaz. Bebek, anneyi henüz ayrı ve bütün bir kişi olarak deneyimleyemez; onu yalnızca birbirinden kopuk parçalar olarak deneyimler. Bebek açken, öznel deneyimi diğer duyguların yanı sıra acı, sıkıntı, yok olma korkusu ve öfkeli bir engellenmişlik hissini içerir. Anne bebeği beslediğinde, açlık hisleri giderek doyurulur. Bebek, annenin iyiliğine ve bakımına ilişkin duyguları kendisine aitmiş gibi içine alır (ya da bünyesine katar); bebek kendiliğini iyi olarak deneyimlerken, anne de buna karşılık ‘iyi’ olarak deneyimlenir. Örneğin, bebek aç ve engellenmiş olduğunda, açlık duyumu dışarıya, annenin esirgeyen memesine atfedilir. ‘Kötü’ içsel duygular (bu durumda açlık acıları ve engellenmişlik), yoksun bırakan memeye/anneye yansıtılır ve böylece anne ‘kötü’ (yoksun bırakan ve inciten) olarak algılanır. Benzer biçimde, diğer duyumlarda da bebek rahatlatılmaya ihtiyaç duyduğunda, ‘kötü’ rahatsızlık duyguları bu rahatlığı esirgeyen anneye yansıtılır. Bu, anneye (memeye) ilişkin kutuplaşmış bir deneyim yaratır; bebeğin deneyimine bağlı olarak anne, engelleyen ve nefret edilen bir nesne (‘kötü meme’) ve bundan ayrı, bakım veren ve sevilen bir nesne (‘iyi meme’) olarak deneyimlenir. Anneye ilişkin bu bölünmüş deneyim, savunmacı bir işlev görür: İyiyi korumak amacıyla anneye ilişkin ‘kötü’ deneyim bölünerek ayrılır ve ‘iyi’ anneden ayrı tutulur. ‘Şizoid’ terimi, çevrenin kısmi nesneler olarak deneyimlendiği parçalanmış zihinsel durumu ifade etmek için kullanılırken, ‘paranoid’ terimi engelleyen ‘kötü’ nesneyle ilişkili zulmedilme duygularını betimlemek için kullanılır (Hinshelwood, 1989).

Depresif konum

Bebek olgunlaştıkça annesini bütün bir nesne olarak deneyimlemeye başlar ve annenin hem ‘iyi’, bakım veren anne hem de ‘kötü’, yoksun bırakan anne olduğunu fark eder. Bebek artık bu ikircikli duygulara daha iyi tahammül edebilir ve böylece anneye (ve buna bağlı olarak kendiliğe) ilişkin bölünmüş bir deneyim yaşamaz. Örneğin, bebek açken annenin kısa süre içinde kendisini beslemek üzere geleceğini bilerek engellenmişliğine daha fazla tahammül edebilir. Klein (1935; 1937) bunu depresif konum olarak adlandırmıştır; çünkü artık annenin hem ‘iyi’ hem de ‘kötü’ olduğunun farkında olan bebeğin, daha önce engellendiğinde anneye duyduğu nefretten dolayı bilinçdışında suçluluk (ve pişmanlık) hissettiğini kuramsallaştırmıştır. Bunun sonucunda, paranoid-şizoid konumdaki ‘kötü’ anneye yönelik saldırganlığın neden olduğu ‘hasar’ı [damage] onarmaya ilişkin bilinçdışı bir arzu ortaya çıkabilir.

Bu konumların gelişimsel bir sıra izlediği düşünülse de gelişimsel evreler oldukları kabul edilmez; çünkü birey, yaşamı boyunca, özellikle stres dönemlerinde, bu konumlar arasında gidip gelmeye devam eder (Segal, 1992). Gerilim anlarında sıklıkla paranoid-şizoid konuma geçer, ‘iyi’ bir kendilik deneyimimizi ‘kötü’ olarak algılanan deneyimlerden ya da nesnelerden koruruz. Bu durumda egoda bir bölünme meydana gelir; kendiliğin ‘kötü’ parçaları bölünerek ayrılır ve yansıtmalı özdeşleşme yoluyla bir nesneye (ya da kişiye) yansıtılarak bir başkasına ait olarak görülür. Diğer zamanlarda ise depresif konumdan hareket eder ve hem kendimizdeki hem de başkalarındaki iyi ve kötü yönleri kabul edebiliriz.

Daha önce belirtildiği gibi, Kleincı kuramlar, Freudçu dürtü kuramından ve intrapsişik çatışmaya odaklanmaktan dış dünyanın etkisini ele almaya doğru bir yönelişe işaret etmiştir. Ancak Klein, dış dünyanın etkisinin içsel fantezilerimizden nasıl etkilendiğini vurguladığı için, onun vurgusu esas olarak intrapsişik olmuştur. Dolayısıyla ilişki kurduğumuz ve davranışlarımızı etkileyen, dış çevredeki gerçek nesnelerden çok, içselleştirilmiş nesne temsillerimizdir. Gerçek dışsal deneyimin etkisi, Winnicott ve Fairbairn gibi İngiliz Bağımsız grubunun üyeleri tarafından daha ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Çağdaş Kleincı kuramcılar ve psikoterapistler, nesne ilişkilerini yalnızca fantezilerin iç dünyası açısından, özellikle de bu dünyanın hastanın terapiste aktarımında ortaya çıkan biçimiyle ele almaktan uzaklaşmış; bireyin ruhsal gelişiminde çevresel travmanın ve yetersizliklerin rolünü kabul etmeye yönelmişlerdir. Dolayısıyla post Kleincı analizin odağı, çevresel travma ile içsel fantezi arasındaki karşılıklı etkileşimdir.

Wilfred Bion: kapsama ve düşünme üzerine

Bion (1962a), Klein’ın, anne-bebek ilişkisinin önemini ve çevrenin birey üzerindeki etkisini vurgulayarak özellikle yansıtmalı özdeşleşme anlayışını genişleten, önemli bir destekçisiydi. Annenin, bebeğin/çocuğun yansıtmaları için bir kapsayan [container, kapsayıcı alan] işlevi gördüğü düşüncesini ortaya koymuş ve bu yansıtmalar anne tarafından metabolize edilip deneyim bebeğe bakım verici bir biçimde geri sunulduğunda, annenin nasıl duygusal kapsama sağladığını ve bebeğin kendisini kapsanmış [contained] hissetmesine yardımcı olduğunu açıklamıştır. Örneğin, bebek anksiyete ve korku hisseder ve paranoid-şizoid konumda bunları ‘kötü’ olarak deneyimlenen annenin içine yansıtır. Bebeğin deneyimi çoğu zaman sözcüklerin ötesindedir ve annenin, bebeğin anksiyete ve korku deneyimine ilişkin bu yansıtmalarını almasını ve anlamlandırmasını gerektirir. Anne bu duyguları kapsar, metabolize eder ve ardından bebeğin anksiyetsine ve korkusuna yatıştırıcı, bakımverici bir biçimde yanıt verebilir. Böylece bebek, kucaklanmanın, anlaşılmanın ve bakım görmenin ‘iyi’ duygularını içe atabilir. Anne ile bebek arasındaki en erken ilişkide ortaya çıkan bu ‘kapsayan-kapsanan’ [container-contained] kavramı, terapist-hasta ikilisinde de uygulama alanı bulur; burada terapist, hastanın yansıttığı anksiyeteler, korkular ve yıkıcı nefret duyguları için kapsayan işlevi görür. Bu yansıtmaları alabilmek ve bunlara misilleme ya da inkârla değil, empatik bir biçimde yanıt verebilmek, hastanın anlaşıldığını ve yardım gördüğünü hissetmesini sağlar. Kapsama işlevi bozulduğunda, örneğin anne depresif ve ulaşılmaz olduğunda ya da bebeğe öfke veya engellenmişlikle yanıt verdiğinde, psikopatoloji ortaya çıkar. Bebeğin duygusal deneyimleri, değiştirilmeden ya da metabolize edilmeden bebeğe geri verilir; hatta artık annenin sıkıntısı ya da engellenmişliğiyle daha da yoğunlaşmış olabilir. Anne, kapsayan olabilmek için annesel düşlemleme [maternal reverie] durumuna geçer; bu, bebeğinin yansıtmalarını içine alabildiği, hissedebildiği ve anlamlandırabildiği, bebeğe verdiği yanıtta bunları işleyebildiği, serbest dalgalanan bir dikkat [free-floating attention] durumudur.

Bion’un kapsayıcılık [containment] kavramı, Klein’ın formülasyonuna kıyasla çok daha etkileşimsel bir nesne ilişkileri modelini vurgular. Bu, bebeğin nesne temsillerini yansıtması ve içe atmasından daha fazlasıdır; nesneler, bebeğin içe attıklarının niteliğini etkilemede ve bunlar üzerinde etki yaratmada asli bir rol oynar. Nesne, bebeğin zihinsel durumları metabolize etmesinde etkin bir bileşendir.

Bion (1962b), düşünme süreci üzerine de yazmış ve ham bedensel/içgüdüsel duyumların zihinsel temsillere nasıl dönüştürüldüğünün anlaşılmasına önemli bir kuramsal katkıda bulunmuştur (bu, Klein’ın bilinçdışı fantezi kavramının temelini oluşturan önemli bir yöndür). Bion, bu dönüşüm sürecini ‘alfa işlevi’ [alpha function] olarak adlandırmıştır. Alfa işlevinde, ham bedensel duyu verileri (sesler, kokular, dokunma vb.), anlam taşıyan zihinsel içeriklere, yani alfa öğelerine [alpha elements] dönüştürülür. Hinshelwood (1989), bunları ‘rüyalar için ve düşünme için malzeme’ olarak adlandırır (s. 229). Bion, bu dönüşüm sürecini aşamalar [stages] hâlinde gerçekleşen bir süreç olarak anlamıştır: Başlangıçta bir şeye ilişkin önceden var olan bir geleceği ön görme [anticipation] ya da ön-kavramlaştırma [pre-conception] bulunur; ardından, gerçeklikteki bir olay bu ön-kavramlaştırma ile örtüştüğünde, onun gerçekleşmesi gelir. Bu da üzerinde düşünülebilecek bir kavrayış [conception] ya da zihinsel temsil oluşturur (Hinshelwood, 1989). Dolayısıyla, örneğin bir bebek acıktığında açlık acıları (bedensel duyumlar) deneyimler ve bebeğin ‘besin’e (anne memesinin varlığına) ilişkin bir tür içgüdüsel ön-kavramlaştırmaya sahip olduğunu varsayabiliriz. Bebeğin ‘besin/meme’ ön-kavramlaştırması, anne onu beslediğinde gerçekleşmiş olur. İçsel olarak fantezileştirilen deneyimin dış gerçeklikle bu şekilde örtüşmesi, bebeğin ‘besin/meme’ kavramlaştırmasını, üzerinde düşünülebilecek bir zihinsel temsil [mental representation] olarak geliştirmesine olanak tanır. Bu alfa işleyiş süreci gerçekleşmediğinde -yani bedensel duyu verileri zihinsel içeriğe dönüştürülmediğinde- duyu verileri özümsenmeden kalır. Bion bunları, genellikle yansıtmalı özdeşleşme yoluyla boşaltılan beta öğeleri olarak adlandırmıştır. Başka bir deyişle, beta öğeleri [beta elements], üzerinde düşünülemeyen duyu verilerinden oluşur. Bu, yansıtmanın ve yansıtmalı özdeşleşmenin temelidir.

Nesne İlişkileri Kuramı: İngiliz Bağımsızları

Daha önce belirtildiği gibi, İngiliz Psikanalitik Cemiyeti içinde, ne Freudcu ne de Kleincı geleneklerle özdeşleşmeyi seçen bağımsız bir İngiliz psikanalistler grubu vardır. Bu grup, bunun yerine, çok çeşitli kuramsal yaklaşımlardan etkilenebilecekleri ve esinlenebilecekleri bir orta konum [middle ground] benimsemiştir. Genel olarak bağımsız grup, çevrenin etkisine çok daha fazla vurgu yapmıştır; dolayısıyla bu grubun üyeleri, genel hatlarıyla dürtü kuramcılarından ziyade nesne ilişkileri kuramcıları olarak değerlendirilebilir. Bu grubun erken dönemindeki en önemli isimlerinden ikisi, burada ele alacağımız Fairbairn ve Winnicott’tır.

Fairbairn ve nesne arama motivasyonu

İskoç bir psikanalist olan William Fairbairn, başlangıçta libidinal dürtü kuramına [libidinal drive theory] odaklanmıştır. Ancak Fairbairn (1952), libidonun temelde haz arayışında olduğu konusunda Freud’a katılmak yerine, libidinal dürtünün nesne arayışında olduğunu ve bu nesne arayışının yaşamdaki temel motivasyon olduğunu ileri sürmüştür. Nesne arayışına yapılan bu vurgu, nesne ilişkileri düşünce ekolünün temellerini atmıştır. Onun modelinde haz, libidinal enerjinin doyurulmasının ve boşaltılmasının sonucu değildir; hem içsel olarak temsil edilen hem de dışsal olarak var olan iyi nitelikteki kendilik-nesne ilişkilerinin sonucu olarak hissedilir. Fairbairn, yineleme zorlantısını [repetition compulsion] nesne arayışı açısından anlamıştır: Libido nesnelere bağlanmaya güdülendiği için çocuk, ebeveyniyle bir bağlanma ilişkisi [attachment bond] kurar; bu bağ, bakım verici, yetersiz olsun ya da en kötü durumda istenmeden gerçekleşsin [iatrogenic], hangi biçimi alırsa alsın kurulur.

Fairbairn, içsel nesneleri kavramsallaştırma biçimi bakımından Klein’dan ayrılmıştır. Klein, içsel nesneleri ruhsal yaşamın her zaman bir özelliği olan bilinçdışı fanteziler olarak anlarken, Fairbairn (1952), içsel nesnelerin dışsal engellenmeler sonucunda geliştiğini savunmuştur. Fairbairn’e göre, iyi ebeveynlik gören çocuk dışa, dış çevresindeki gerçek ilişkilere yönelecektir. Çocuk, ebeveyn nesnesi tarafından hayal kırıklığına uğratıldığında, ihmal edildiğinde ya da engellendiğinde ise dış çevreden uzaklaşacak ve fantezileştirilmiş ilişkiler sürdürdüğü içsel nesneler oluşturacaktır.

Fairbairn (1952), yazılarında şizoid kişilik işleyişine ve bununla ilişkili ego bölünmesine odaklanmıştır. Çocuk, depresif, zorbalık yapan ya da narsisistik bir ebeveyn nedeniyle ihmalkâr bir ebeveynlik deneyimi yaşadığında, ebeveynin bu yönlerini, kendiliğin özdeşleştiği ve ilişki sürdürdüğü içsel nesneler olarak içselleştirecektir. Ancak egonun bir bölümü dışa dönük kalır; gerçek dışsal ebeveynle ilişkisini sürdürür ve ondan gerçek yanıtlar arar. Bu, nesnede bir yanda heyecan verici nesne (ilişkide hâlâ umut edilen yanıtların arandığı nesne), diğer yanda ise içselleştirilmiş reddedici nesne arasında ek bir bölünme yaratır.

Winnicott: kucaklayan çevre ve ‘yeterince iyi anne‘

Donald Winnicott, Klein, Bion ve diğerlerinin erken nesne ilişkileri kuramlarını genişletmiş ve ruhsal gelişime ilişkin daha ilişkisel, toplumsal bir modelin geliştirilmesinde önemli ve etkili bir kuramcı olmuştur. Winnicott, içgüdü kuramından uzaklaşarak psikolojik gelişimde erken çevresel (annesel) deneyimin önceliğini vurgulamıştır. Psikanalistlik eğitimi almadan önce bir çocuk hekimi olan Winnicott’ın bu tıbbi uzmanlık geçmişi, anne-bebek ilişkilerinin niteliğinin sağlıklı gelişimin anahtarı olduğu yönündeki anlayışını büyük ölçüde etkilemiştir. Winnicott en çok, gerçek [true], otantik [authentic] ya da sahte bir kendiliğin [false self] gelişimiyle ilişkili olan yeterince iyi anne [good enough mother] ve kucaklayan çevre [holding environment] kavramlarıyla tanınır.

Winnicott (1960), ‘bebek diye bir şey yoktur’ (s. 586) diyerek bebeği anneden ayrı düşünemeyeceğimizi vurgulamıştır. Anne ile bebeği, bebeğin yalnızca annesel bakım ortamı içinde var olduğu, kaynaşmış bir birlik durumunda görmüştür. Anne, bebeğin ihtiyaçlarına uyumlanır ve böylece bebeğin gelişip serpilmesi için gerekli ortamı sağlar. Winnicott’ın (1965) kucaklayan çevre olarak adlandırdığı şey budur: bebeğin kucaklandığı fiziksel ve duygusal çevre. Anne bunu, kendi öznel durumunun bebeğin zihinsel durumuyla kısmen kaynaştığı bir ‘birincil annesel tasa’ [primary maternal preoccupation] durumuna girerek yapabilir. Winnicott, annenin kaçınılmaz olarak kendine özgü ihtiyaçları ve kusurları olan ayrı bir kişi olması nedeniyle kusursuz olamayacağını kabul ederek yararlı bir noktaya dikkat çekmiştir. Anneler kaçınılmaz olarak yorulur, engellenmişlik yaşar ve başka meselelerle meşgul olmak zorunda kalırlar; anne, bebek için hiçbir zaman kusursuz biçimde ulaşılabilir olamaz. Winnicott, önemli olanın annenin ‘yeterince iyi’ annelik sunması olduğunu vurgulamıştır. Engellenmeler, ihtiyaçlarının ve çevrenin sağlayabileceklerinin sınırları olduğunu öğrenen bebeğin sağlıklı gelişimini de kolaylaştırır. Bebek bu tür sınırları ve engellenmeleri deneyimledikçe, annenin kendi öznelliğine sahip ayrı bir kişi olduğunun farkına varır. Bebeğin karşılaştığı engellenme düzeyi optimal olmalı ve bebeği umutsuzluğa boğmamalıdır. Ebeveynlik sürekliliğinin diğer ucunda, yeterince iyi olmayan; bebeğin ihtiyaçlarına yeterli biçimde yanıt veremeyen ya da vermeyi önemsemeyen anne yer alır. Bu, müdahaleci, korkutucu, hatta tehditkâr ve düşmanca bir nesne olarak bebeğin öznel deneyimine müdahale eden bir anneyi ya da ihtiyaçları bebeğin ihtiyaçlarını gölgede bırakan bir anneyi içerebilir.

Winnicott’ın yeterince iyi anne kavramı, annelerin karşılaştığı güçlüklerin bir ölçüde anlayışla karşılanmasını sağlasa da yazıları, sağlıklı gelişimi anlamak ve tersine, psikopatolojinin gelişimini açıklamak için annesel niteliklerin önemine büyük vurgu yapar. Ancak Winnicott, annenin bu sorumlulukla tek başına olmadığını kabul etmiştir. Anneye destekleyici bir çevre sağlanmasında babanın -ve daha geniş anlamda toplumsal çevrenin- önemi üzerine yazmıştır. Toplumun da sorumlulukları vardır. Çağdaş kuramcılar, Winnicott’ın annesel bakıma ve ‘yeterince iyi anne’ye yaptığı vurgunun, babanın önemli bir rol oynamasını engellememesi gerektiğine dikkat çekerler; nitekim babalar da Winnicott’ın tanımladığı türden ‘annesel’ işlevi [‘maternal’ function] ve yeterince iyi ebeveynliği sağlayabilirler.

Anneyle bu kaynaşmış birlik durumunda bebek bütünüyle bağımlıdır. Ayrı bir öznelliğin gelişebilmesi için bebeğin, nesneye çocuksu bağımlılık durumundan, nesneyle ilişki kurduğu ancak onun yokluğunda da varlığını sürdürebildiği olgun bağımlılık durumuna geçmesi gerekir. Winnicott (1953), bebeğin çocuksu bağımlılıktan olgun bağımlılığa geçmesine yardımcı olmak için ‘geçiş nesneleri’ [transitional objects] olarak adlandırdığı nesnelerin önemini vurgulamıştır. Geçiş nesnesi, annenin yerine geçerek onun yokluğunda varlığının fantezileştirilmesine olanak tanır; böylece bebeğin, annenin dönemsel yokluklarının yarattığı yanılsama kaybına giderek tahammül edebilmesini sağlar. Örneğin, küçük bir çocuğun, onsuz yapamadığı ve annesi yanında olmadığında kendisini rahatlatan, çok sevdiği bir oyuncak ayısı ya da battaniyesi olabilir. Geçiş nesneleri yalnızca bebeklik yaşamına özgü bir olgu değildir; yetişkinliğin de bir özelliği olabilir. Örneğin kişi, vefat etmiş bir sevdiğinin en sevdiği kazağını giyerek ya da parfümünü kullanarak onun varlığını hisseder. Geçiş nesneleri, nesneden acılı ve kademeli ayrılmaya olanak tanır ve simgesel düşünmenin ve yaratıcı süreçlerin başlangıcını temsil eder.

Winnicott: gerçek kendiliğin ya da sahte kendiliğin gelişimi

Winnicott (1965), öncelikle öznel deneyimin niteliğiyle ve kişisel anlamın ve kendilik hissinin gelişimiyle ilgilenmiştir. Winnicott, makul ölçüde yeterli işlevsellik gösterebilmelerine rağmen kendilerini kendilerine ait bir kişi olarak hissetmeyen hastaları anlamaya ilgi duymuştur. Doğuştan getirdiğimiz, gelişmesine ve serpilmesine izin verildiğinde ‘gerçek bir kendilik‘ [true self] hissinin gelişimini kolaylaştıran, içkin bir benzersizlik ve potansiyel olduğunu düşünmüştür. Oidipus karmaşasının çözümlenmesinden ve üçgenleşmiş ilişkilerden önce, bebeğin kendi öznelliğini anlamlandırmayı giderek öğrendiği bebekliğin ilk yıllarıyla ilgilenmiştir. Winnicott, gerçek kendiliğin gelişimini yeterince iyi annelikle ilişkilendirmiştir.

Winnicott, müdahaleci ya da ihmalkâr, yetersiz bir kucaklayan çevre olduğunda sahte kendiliğin [false self] gelişimini betimlemiştir. İhlal [impingement], Winnicott’ın (1965), bebeğin ve daha sonra çocuğun otantik ‘var olmayı sürdürmesi’ni kesintiye uğratan çevresel eylem ve olaylar için kullandığı terimdir. Her müdahale kötü değildir. Az miktarda ihlal özümsenebilir ve egonun büyümesine yol açabilir; ancak erken ve yoğun ihlal, bebeğin tepkisel hâle gelmesine neden olur ve sahte kendiliğin oluşumuna yol açar. Bebek, annesel çevrenin kendi içsel deneyimiyle uyumlu hissettiren bir biçimde yanıt vermediğini öğrendiğinde, davranışlarını ve duygularını bu çevreye yanıt olarak uyarlar. Örneğin, canı yandığında ağlaması öfkeli ve düşmanca bir yanıtla karşılanan bebek, nesneden bu öfkeli ve düşmanca yanıtı almamak için sonunda ağlamayı bırakabilir ve incinme hissini ve ifadesini köreltebilir. Sahte kendilik, psikososyal işleyişin içsel kendiliğindenlikten kaynaklanan bölümünü değil, çevresel taleplere uyum sağlama ve yanıt verme sonucunda oluşan bölümünü ifade eder. Sahte kendilik, bir tür koruyucu kalkan olarak savunmacı bir işlev görür. Bunu, örneğin palyaçoluk yapan, şakacı bir persona benimseyen yetişkin hastalarda ya da çok çalışan, başkalarını hoşnut eden veya aşırı derecede kendine yeten kişilerde görebiliriz. Bir ölçüde sahte kendilik kaçınılmazdır ve hatta gerekli olabilir. Ancak fazlası, yalnızca başkaları için yaşanan bir hayata yol açar. Sahte kendiliğin amacı ‘gerçek kendiliğin kendini gerçekleştirebileceği koşulları aramaktır’ (Winnicott, 1960, s. 138).

Kuzey Amerika’daki gelişmeler: Kendiliğe daha fazla odaklanma

Amerika’da psikanalizin ilk yıllarına, Anna Freud’un çalışmaları ve egoya ve savunmaya odaklanması hâkim olmuştur. Bu odak, başta egonun gelişimi ve işleyişiyle ve sağlıklı gelişim sürecini anlamakla ilgilenen Heinz Hartmann (1939) olmak üzere, diğer Freud sonrası kuramcıların çalışmalarına da uzanmıştır. Bu durum, kimlik [identity] meselelerine daha fazla odaklanılmasına yol açmıştır.

← Tüm yazılara dön

Okur yorumları

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir