Kaynak / Yazılar

Psikodinamik Çift Terapisi: Pratik Bir Sentez

Bu makale, psikodinamik düşüncenin çift terapisi [couple therapy] alanına yaptığı en önemli katkıları gözden geçirmektedir. Farklı perspektiflerden yazmış olsalar da temel varsayımları ve kaygıları paylaşan çok sayıda klinisyen ve araştırmacının çalışmalarını özlü bir biçimde bir araya getirmektedir. Makale, düşünce ekolleri arasındaki farklılıkları vurgulamak yerine, onların en güçlü katkılarını beş temel terapötik hedef üzerinden ele almaktadır: altta yatan sorunlar, farklılaşan öznel yaşantılar, aktarımlar, yansıtmalı özdeşim ve kabul. İki ayrıntılı olgu, bu beş terapötik alana odaklanmanın yararlarını ve tekniklerini örneklemektedir.

Video Özeti, makalenin çevrimiçi sürümünde yer almaktadır.

Bu makale, psikodinamik düşüncenin çift terapisi alanına yaptığı en önemli katkıları gözden geçirmektedir. Terapötik olarak hedeflenebilecek beş temel psikanalitik alanı -altta yatan sorunlar, farklılaşan öznel yaşantılar, aktarımlar, yansıtmalı özdeşim ve kabul- ele alacak ve bunları çift sorunları ile çift terapisine uygulayacağım. Psikanalizin belirli ekolleri -modern ego psikolojisi, nesne ilişkileri kuramı, kendilik psikolojisi, ilişkisel psikanaliz, zihinselleştirme ya da bağlanma temelli tedavi- bazı ayrıntılarda görüş ayrılığına düşmekte ve farklı konuları vurgulamaktadır; ancak bu makale bir karşılaştırma çalışması olmayacak, bunun yerine her analitik ekolün en iyi unsurlarını belirlemeye ve ardından bunları, uygulayıcı klinisyenlerde zihinsel bir tıkanmaya yol açmayacak, işlevsel bir bütün içinde bütünleştirmeye çalışacaktır. Bu yaklaşım, çift terapisinin üç temel yaklaşımını -sistemik, psikodinamik ve davranışsal/eğitsel- terapi yürütmek için pratik bir harita içinde bütünleştirmeye yönelik daha geniş projemle uyumludur (Nielsen, 2016, 2017).

Psikodinamik çift terapisi alanındaki en önemli yazarlar arasında (alfabetik sırayla) Bergler (1949), Berkowitz (1999), Dicks (1967), Donovan (2003), Gerson (2010), Hazlett (2010), Leone (2008), Livingston (1995), Ringstrom (1994, 2014), Sager (1994), Scharff ve Scharff (2008), Shaddock (1998, 2000), Siegel (1992, 2010), Slipp (1988), D. Stern (2006), E. Wachtel (2017), Willi (1984), Zeitner (2012), Zinner (1989) ve ileride atıfta bulunulacak diğer yazarlar yer almaktadır. Buna ek olarak, psikanalist olmayan bazı isimler de çift terapisine ilişkin derinlik psikolojisi perspektifine önemli katkılarda bulunmuştur: Bowen (1978), Catherall (1992), Framo (1982), Greenberg (Greenberg & Goldman, 2008; Greenberg & Johnson, 1988), Goldman (Greenberg & Goldman, 2008), Johnson (Greenberg & Johnson, 1988; Johnson, 1996, 2008), Middelberg (2001), Real (2007), Scarf (1987), Scheinkman (2008), Scheinkman ve Fishbane (2004) ve Wile (1981, 1993, 2002, 2013).

Bu yazarların tümü, benim de inandığım gibi, çiftler arasındaki olumsuz etkileşimleri anlamak ve düzeltmek için, yalnızca sistemik ya da davranışsal kavramlardan türemeyen bireysel psikolojik sorunların ortaya çıkarılmasının genellikle gerekli olduğuna inanır. Tümü, etkileşim içindeki kendilik ve ötekine ilişkin bilinçdışı şemaları varsayan modern psikanalitik düşünce ve araştırmaları benimser (Westen, 1999). Tümü, anormal ve uyumsuz davranışların; önemli ve çoğu zaman bilinçdışı insani güdüler, korkular ve savunmalar merceğinden incelendiğinde anlam kazandığını vurgular. Değişen ölçülerde, güven, bağımlılık, özerklik, utanç, suçluluk, dürüstlük, yakınlık, kimlik ve özsaygıya ilişkin ortak insani kaygı ve çatışmalara odaklanırlar. Cinsellik ve saldırganlık, sevgi ve nefret -insan etkileşiminin yoğun duygusal yük taşıyan biçimleri olarak- özel bir ilgi görür. Tümü, beklentilerin, güdülerin ve uyum sağlama biçimlerinin şekillenmesi de dâhil olmak üzere, kişilik yapısının oluşumunda çocuklukta ve daha sonra yakın ilişkilerde yaşanan deneyimlerin biçimlendirici etkisini kabul eder. Tümü, altta yatan sorun ve kaygıların savunmacı biçimde gizlenebileceğine ve bunların kendilerini dolaylı olarak -görünüşte rastlantısal düşüncelerde ya da gelişigüzel söylenmiş sözlerde (çağrışımlar), rüyalarda, semptomatik davranışlarda ve başkalarıyla etkileşim örüntülerinde (aktarımlar)- açığa vurabileceğine inanır. Tümü, terapistlerin danışanlara yönelik duygusal tepkilerini (karşıaktarımlar) hem bu ilişkisel örüntülerin değerlendirilmesinde değerli bir araç hem de terapinin önündeki potansiyel engeller olarak görür. Tümü, terapide iyileştirici olanın, öz-farkındalığın (içgörünün) artışı ile başkalarıyla daha olumlu ilişki kurma biçimlerine ilişkin yeni deneyimlerin bir bileşimini içerdiği görüşünü benimser. Tümü, terapistle kurulan gerçek ilişkinin, kendini keşfetme ve dönüştürücü deneyimler için güvenli bir ortam yaratmada yaşamsal bir rol oynadığına inanır; bu deneyimlerin bazıları terapist-danışan ilişkisinin kendisini içerir.

Tıpkı Model T‘nin artık modern bir otomobili hakkıyla temsil etmemesi gibi, psikanalitik psikoloji de Freud’un attığı temel üzerine, geliştirmeler ekleyerek ve zamanın sınavından geçemeyen fikirleri terk ederek ilerlemiştir. Psikanalizi bilimdışı ya da modası geçmiş olarak sunan bazı yanlış anlamaların aksine (bkz. Park & Auchincloss, 2006), az önce sunulanlar gibi çağdaş psikanalitik fikirlerin çoğu çift terapistine makul ve yararlı görünecektir.

ALTTA YATAN SORUNLAR

Çiftlerin patolojik danslarından -“olumsuz etkileşim döngüleri”nden ya da “incinebilirlik döngüleri”nden (Scheinkman & Fishbane, 2004)- kurtulmalarına yardımcı olmak için yalnızca sistemik sürecin kendisine (örneğin, bir kişi dırdır ettiğinde diğerinin geri çekilmesi, bunun daha fazla dırdıra ve ardından daha fazla uzaklaşmaya yol açması) değil, bu uyumsuz süreci neyin harekete geçirdiğine, yani partnerlerin altta yatan hassasiyetlerine, umutlarına ve korkularına da odaklanmalıyız. Çoğu durumda, bu döngülerin temel insani ihtiyaçların engellenmesi ve çoğu zaman yok sayılması ile şekillendiğini görürüz. Bu perspektiften bakıldığında, o ana özgü somut şikâyetlere -yanmış ekmek, dengesiz bütçe- daha az, danışanların temel insani kaygılarına ise daha fazla odaklanırız: sevgi, ilgi, takdir, yakınlık ve anlaşılma umutlarına; ayrıca onaylanmama, terk edilme, tahakküm altına alınma, yetersizlik ve diğer duygusal sıkıntı biçimlerine ilişkin korku ve yaşantılarına.

Bu altta yatan korku ve arzulara odaklandığımızda, “duygu”yu çift terapisinin merkezi odağı hâline getiren kişilerle -özellikle Leslie Greenberg, Susan Johnson ve çalışma arkadaşlarıyla- aynı çizgide yer alırız (Greenberg & Goldman, 2008; Greenberg & Johnson, 1988; Johnson, 1996, 2008). Bununla birlikte, kendi çalışmalarımda, çift etkileşimlerinin yüzeyinin altına baktığımızda terapistlerin gönderme yaptığı kişisel anlamlar, güdüler, duygular ve kendilik-ve-öteki şemalarının bu bileşimini kapsamak için “duygular” yerine “umutlar”, “korkular”, “anlamlar” ve “aktarımlar”dan söz etmenin daha uygun olduğunu gördüm.

Yakın ilişkiler, en temel korkularımızdan bazılarını harekete geçirebilir. Bunların en önemlileri terk edilme/reddedilme/sevgiyi kaybetme korkuları; utanç ve aşağılanma; kıskançlık; suçluluk; ne yapmamız ya da nasıl düşünmemiz gerektiğinin söylenmesi yoluyla “kontrol edilme”; partnerimizin ihtiyaçları tarafından bunaltılma ya da aşırı yük altında kalma; ve geçmiş travmaların yeniden yaşanmasıdır. Terapide ortaya çıkan birçok korku, en iyi biçimde, korkulan zihinsel durumların kombinasyonları olarak görülebilir. Örneğin, eşlerden birinin kredi kartı borcu konusunda aşırı kaygılanmasının, babasının işini kaybetmesinin ardından çocuklukta yaşadığı birkaç travmanın geri dönmesine ilişkin bir korkudan beslendiğini keşfedebiliriz: yalnızca yoksulluğun kendisine duyulan korku değil, aynı zamanda ebeveynler arasındaki anlaşmazlığa ilişkin kaygı, babanın alkolizmi, ebeveynler arasındaki çatışma için aşırı ölçüde kendini suçlama ve modaya uygun giysileri karşılayamamanın okulda yarattığı utanç.

Olumsuz etkileşim döngüleri, karşılanmamış ya da yeterince açık ifade edilmemiş umutlar, ihtiyaçlar ve arzular tarafından da beslenir (Leone, 2008). Altta yatan sorunları araştırırken temel amaçlardan biri, çiftlerin gerçekte ne hakkında kavga ettiklerini -birbirlerinden neye ihtiyaç duydukları da dâhil olmak üzere- açıkça ifade etmelerine yardımcı olmaktır. Bir ölçüde korkular ve arzular, birbirlerinin ayna görüntüleridir. Bağlanma ve empati arzulayan insanlar, bunlar olmadığında sıkıntı yaşarlar; korktukları “tehlike durumu”, bunların eksik olduğu bir durumdur. Hepimiz utanç ve suçluluk yerine onaylanmayı arar ve aşırı kontrol edilme hissine kıyasla belli bir ölçüde özerkliği tercih ederiz. Daha genel olarak, hepimiz “güvende” ve “emniyette” hissetmek isteriz; yani az önce ele alınan korkulan tehlike durumlarına maruz kalmamak isteriz.

Bununla birlikte, bazı umutlar ve arzular, istekler ile korkular arasındaki bu tamamlayıcılıktan farklıdır. Bu durum özellikle ortak, eşgüdümlü ya da birlikte inşa edilen etkinliklere yönelik arzular için geçerlidir: yaşamı paylaşmak ve birlikte kurmak, sevilen bir partnerle cinsel ilişki yaşamak, çocukları birlikte büyütmek, gün batımını izlemek ve düşünceleri paylaşmak. Bu tür arzular, duygulanım paylaşımı ve “birlikte inşa edilen anlam”ın temel bileşenlerini içerir (Weingarten, 1991). Bu haz kaynaklarının tümü bir partnerin -çoğu zaman belirli bir partnerin- varlığını gerektirir; ancak bunların niteliği, o partnerin yalnızca var ya da yok olmasıyla tam olarak açıklanamaz. Partner fiziksel olarak orada olabilir, ancak ortak çabaya katılmıyor ya da ona yatırım yapmıyorsa bu arzular karşılanmadan kalacaktır. İnsanların bu paylaşılan, birlikte inşa edilen amaçlara ulaşmada yaşadıkları engellenmeyi anlamak, yalnızca bazı yakınmaların içeriğiyle -birlikte geçirilen keyifli zamanın eksikliği; boşanma yoluyla ortak bir yaşamı kaybetme korkuları- değil, aynı zamanda acı verici tartışmalar sırasında birbirine ayak uyduramamanın ve birbirinin ayağına basmanın ne kadar incitici olduğuyla da empati kurmamıza yardımcı olacaktır.

Çoğumuz ayrıca başkalarının nasıl hissettiğimizi, nelerden hoşlandığımızı, ne umduğumuzu ve nasıl olduğumuzu bilmesini isteriz. Paylaşılan bir başarı daha da büyür; paylaşılan bir yenilginin etkisi ise azalır. Bu arzular, empati ve yakınlık ihtiyaçlarımızda rol oynar. Bu ihtiyaçların başarılı biçimde karşılanması, olumsuz yansıtmaları da azaltır ve partnerimizin ihtiyaçlarını daha doğru biçimde karşılamamıza olanak tanır.

Empati arzusu, partnerlerimizin ihtiyaçlarımızı karşılayamadıkları durumlarda bile yaşadığımız sıkıntıyı anlamalarını ummayı da kapsar; bu arzu, partnerin savunmacılığı nedeniyle sık sık zedelenir. Olumsuz etkileşim döngüleri sırasında danışanların yaşadığı sıkıntının yoğunluğunun büyük bir bölümü, bu tür ikincil empatik kapsamanın başarısızlığıyla açıklanabilir. “Yumuşama”nın (Johnson, 2008) onarıcı gücünün önemli bir bölümü de partnerin bu kapsayıcı tutumu sağlamasından kaynaklanır. Terapistler olarak ayrıca, yükümlülüklerden arınmış biçimde yalnız kalınacak zamana, incinildiğinde intikam almaya ve kusursuz, her şeyi veren bir partnerden koşulsuz sevgi görmeye yönelik arzuları da ortaya çıkarırız.

Karşılanmamış ihtiyaçların, korkulan durumların ya da olumsuz kendilik imgelerinin farkına varılması duygusal sıkıntı uyandırdığı için, insanlar çeşitli savunma mekanizmaları kullanarak bu durumlardan kaçınma ya da onları küçümseme eğilimindedir. Gizli kalmış sorunları açığa çıkarmaya çalışırken, danışanları daha derindeki kaygılarını ortaya koymanın yeterince güvenli ve buna değer olacağına ikna etmemiz gerekecektir.

FARKLI ÖZNEL DENEYİMLER

Çift sorunlarının kaynağı olarak altta yatan meseleleri araştırdığımızda, sıklıkla partnerler arasında çatışma uyandıran olayların özgün ya da kişiye özgü anlamlarını keşfederiz. Bu tür anlamlar çoğu zaman kişilerin kendileri tarafından da tam olarak bilinmediği için -bilinçdışı olduklarından- ya da evrensel oldukları varsayıldığı için -çocuklukta öğrenildiklerinden veya kültürel olarak verili kabul edilen unsurlara içkin olduklarından- partnerler arasında sık sık şaşırtıcı bir uyumsuzluğa yol açarlar.

Rob Reiner’ın İkimizin Hikayesi [The Story of Us] (2000) adlı filmi, evliliklerini bitirmenin eşiğinde olan bir çiftin, çocuklarını kampa götürecek otobüse yetiştirmeye çalışırken telaşla koşturmasını gösterir. Aile arabası, yolda çekilerek taşınan bir evin beklenmedik biçimde önlerini kesmesiyle yavaşlar. Anne kaygılı biçimde tepki verir; evi bir engel, görevlerinden sapmalarına izin vermemeleri gereken bir şey olarak görür. Baba ise onu olası bir eğlence ve ailece yakınlaşma kaynağı olarak görür; evin posta kodunun sürekli değiştiğine dikkat çeker ve biri tuvaleti çekse ne olacağını merak eder. Her ikisi de haklıdır. Ve partnerleri diğer bakış açısının değerini kabul etmediğinde, her ikisi de incinir ve hevesleri kırılarak sessizliğe gömülür. Bu özel kutuplaşma -eşin bütünüyle işe, kocanın ise bütünüyle eğlenceye yönelmesi- başka durumlarda da onları rahatsız eder ve evlilik sorunlarının merkezinde yer alır.

Farklı öznel deneyimler konusunda çatışma yaşayan çiftlerle edindiğim deneyimler, “İkiniz de Haklısınız Müdahalesi” adını verdiğim yaklaşım için bana ilham verdi: Terapist, her iki kişinin de bir durumu görmenin yalnızca tek bir doğru yolu olabileceğini varsayıyor gibi görünmesine karşın, aslında her ikisinin de aynı anda haklı olabileceğine dikkat çeker. Bu postmodern noktayı açıklarken, herkesin aşina olduğu bir durumdan, aynı filme çok farklı tepkiler veren iki kişiden söz ederim. Bu noktayı daha akılda kalıcı biçimde anlatmanın bir yolu da çiftlere Şekil 1’de gösterilen Rubin vazosunu göstermektir; bu şekil aynı anda bir vazo ve profilden görülen iki yüz olarak algılanabilir.

Bazen bu güçlüğü “Hayat Adlandırmalarla Gelmez Sorunu” olarak adlandırırım. Çoğu insanın fark ettiğinden çok daha fazla ölçüde, gündelik yaşamımız kesintisiz bir Rorschach mürekkep lekesi testi gibidir; algılarımız ve değerlendirmelerimiz ise en iyi, içsel kaygılarımızdan, değerlerimizden ve şablonlarımızdan etkilenen zihinsel olaylar olarak anlaşılabilir. Partnerler arasındaki birçok tartışma, nesnel olarak asla çözülemeyecek anlamsal çekişmeler yüzünden gereksiz yere uzar. Bir erkeğin geç saatlere kadar çalışmasının onu “iyi bir geçim finansör” mü [ailenin geçimini sağlayan kişi] yoksa “ihmalkâr bir koca” mı yaptığı, eve geldiği nesnel saate bakılarak belirlenemez. Koca ile eşi, farklı tercihlerini mutlak ölçütlere başvurmadan kendi aralarında uzlaştırmak zorunda kalacaktır.

AKTARIMLAR

Bir çiftin sorunlu etkileşimlerinin psikolojisini daha derinlemesine incelemenin bir başka yolu da aktarımlarını ele almaktır. Psikanalitik kuramda aktarımın temel kavrayışı, kişinin başkalarına ilişkin deneyiminin, varsayımsal olarak aktarımdan arınmış bir kişinin algısını biçimlendirecek nesnel ölçütlerden çok, o kişinin mevcut -çoğu zaman bilinçdışı- arzu ve korkularının bir işlevi olabileceğidir. Bu arzu ve korkular ise doğuştan gelen güdülenmelerin, geçmiş deneyimlerin ve mevcut duygusal ihtiyaçların bir bileşiminden kaynaklanır. Önemli geçmiş deneyimler arasında çocukluktaki bakımverenlerle, kardeşlerle, akran grubuyla -özellikle ergenlik döneminde- ve önceki yakın partnerlerle yaşanan deneyimler yer alır.

Aktarım Umutları ve Korkuları

Aktarımları, aktarım umutları [transference hope] ve aktarım korkuları [transference fear] olarak ikiye ayırmak yararlıdır. Bunlar, yukarıda sözünü ettiğim ilişkiye ilişkin umutlar ve korkulara karşılık gelir. Burada eklediğim oldukça açık nokta şudur: Herkesin ilişkilere ilişkin güçlü umutları ve korkuları olmakla birlikte, her birimiz bazı umutları daha acil, bazı korkuları ise daha kaygı verici olarak deneyimleriz. Birçok durumda, bu farklılığın kaynakları kişinin geçmişinde bulunabilir.

Yakın ilişkilerdeki bazı aktarım arzuları evrenseldir; bazıları karşılanmadıklarında yoğunlaşır; bazıları ise çocukluk travmalarına hâkim olma ya da kişisel eksiklikleri telafi etme girişimleridir. Bu tür arzuların birçoğu karşılanmamış ihtiyaçlardan kaynaklandığı ve dolayısıyla engellendikleri anılara bağlı olduğu için, aktarım arzularına çoğu zaman aktarım korkuları eşlik eder (Stolorow, Brandshaft, & Atwood, 1987; S. Stern, 1994). Bazı aktarım arzuları içsel çatışmaları çözmeyi ya da kişilikteki içsel eksiklikleri telafi etmeyi amaçlar ve böylece birbirinin kutupsal karşıtı gibi görünen çiftlerin bilinçdışı “evlilik sözleşmeleri”ni [marriage contracts] açıklar (Sager, 1994; Nielsen, 2016). Her durumda terapistin başlangıçtaki rolü, danışanların bu arzuları ve onlara eşlik eden korkuları daha açık hâle getirmelerine yardımcı olmak ve bunlara daha anlayışlı, daha açık biçimde ifade edilebilen bir ses kazandırmaktır.

Aktarım çarpıtmalarının çeşitleri. Projektif testlerde olduğu gibi, bazı aktarımlar olguların basitçe çarpıtılmasından çok seçici bir odaklanmaya dayanır; bu da genel tabloyu çarpıtır ya da daraltır (“Partnerimin kusurlarına odaklanıyorum, çünkü aksi hâlde kendimi ne kadar bağımlı hissedebileceğimin farkına varmaktan korkuyorum.”). Bazı aktarımlar, geçmiş deneyimlere ilişkin genellemelerden (“Annemden yardım istediğimde hayal kırıklığına uğradım; bu nedenle eşimden yardım istersem de hayal kırıklığına uğrayacağımdan neredeyse eminim.”) çok, mevcut olayları çarpıtmaya yönelik şimdiki bir ihtiyaçtan kaynaklanır (“Kendimi suçlu hissetmeye tahammül edemediğim için eşimi suçlanması gereken kişi olarak görüyorum.”). Birçok aktarım, kendini korumaya yönelik savunmalar olarak işlev görür. Son olarak, aktarımlar her zaman kişinin kendisini ötekiyle ilişkisi içinde nasıl gördüğüne ilişkin bir bakış açısını da içerir ve bu kendilik görüşü de olası çarpıtmalara açıktır (“Anne babamın boşanmasından [yanlış biçimde, bilinçdışı olarak] kendimi sorumlu gördüğüm için, şimdi bir ev satın almama yardımcı olmaları amacıyla onlardan borç istemeyi kendime yakıştıramıyorum.”).

Aktarım alerjileri, temel olumsuz imgeler ve varsayılan ayarlar. Danışanlarla aktarım korkuları hakkında konuşurken, bunları “psikolojik alerjiler” [psychological allergy] ya da “aktarım alerjileri” [transference allergy] olarak tanımlamayı yararlı buluyorum. Daha önce arı sokmasına maruz kalmış bir kişinin sonraki bir arı sokmasına şiddetli tepki verebilmesi gibi, erken dönemde ebeveyni tarafından terk edilmiş bir kişi de eşinin iş seyahatine aşırı bir duygusal tepki gösterebilir. Aktarım alerjilerinde insanlar psikolojik dumanın kokusunu alır ve duygusal bir orman yangını bekler. Terapistler olarak görevimiz, danışanların erken uyarı sistemleri ile gerçek felaketlerin yaklaşması arasındaki farkı ayırt etmelerine yardımcı olmak olacaktır.

Terrence Real’ın “temel olumsuz imge”si [core negative image] olumsuz aktarım kavramını gündelik dile aktarmanın bir başka iyi yoludur. Real’ın (2007, s. 83) tanımladığı biçimiyle temel olumsuz imge,

partnerinize ilişkin sizi en umutsuz ve en korkmuş hissettiren tasavvurdur. Öfkeli, yılgın ya da dehşete kapılmış olduğunuz o anlarda kendi kendinize şöyle dersiniz: “Aman Tanrım! Ya gerçekten acımasız biriyse? Ya gerçekten taş kalpli bir cadıysa? Bir hain? Beceriksiz biri? Kapasitesiz? Bencil?” Temel olumsuz imgeniz, en kötü kâbusunuzdur. Temel olumsuz imge partnerinizin en zor, en akıldışı ve sevginin en az hissedildiği anlarda dönüştüğü kişidir.

Aktarım korkuları ve eğilimlerinin bilinçdışı olarak arka planda işlediği fikrini anlatmak için, bunları bir bilgisayarın varsayılan ayarlarıyla, yani fabrikada önceden yüklenmiş seçenekler ya da tercihlerle karşılaştırırım. Çoğu zaman, uygulamalarımızın nasıl çalışacağı konusunda seçeneklerimiz bulunduğunu bile bilmeyebiliriz. Benzer biçimde, biz yetişkinler de arka planda işleyen, bilinçli olarak seçmediğimiz ve çoğu zaman seçenekler olarak deneyimlemediğimiz, aksine dünyayı işlemenin tek yoluymuş gibi görünen “varsayılan ayarlar” [default setting] ya da tercihlerle geliriz. Bu tür “ayarlar”, yalnızca travmatik senaryolar içinde etkileşim hâlindeki kendilik ve ötekine ilişkin görüşleri değil, bunlar hakkında herhangi bir şey yapılıp yapılamayacağına ve başka birinin bize yardım edip etmeyeceğine ilişkin inançları da içerir. Aktarımın bu son bileşeni, temel olumsuz imgelerimizin neden bu kadar korkutucu olduğunu açıklamaya yardımcı olur: çünkü bunlara, onlar hakkında pek bir şey yapamayacak kadar çaresiz olduğumuza ilişkin eşlik eden bir inanç (“ayar”) da vardır.

İç İçe Geçen Eş Zamanlı Aktarımlar

İnsanlar çift terapisine başvurduklarında, neredeyse her zaman her iki partner de eşzamanlı olarak aktarım alerjileri yaşamaktadır; bu nedenle duygusal sıkıntı anlarında hiçbiri diğerini yatıştıramaz ya da onunla empati kuramaz. Üstelik iki partner yalnızca kendi temel olumsuz imgelerini eşzamanlı olarak deneyimlemekle kalmaz; birbirlerine verdikleri işlevsiz savunmacı tepkiler de korkularının geçerliliğini daha da doğrular (Wachtel, 2014). Bu doğrulanma, ardından gelen döngünün neden bu kadar inatçı biçimde sürdüğünü ve giderek tırmandığını açıklamaya yardımcı olur. Her bir partnerin (nevrotik) aktarım korkularının, diğerinin bu korkuları doğrulayan davranışlarıyla birbirine uymasını betimlemek için “iç içe geçen aktarımlar” [interlocking transferences] terimini kullanıyorum.

ALTTA YATAN SORUNLARLA, FARKLI ÖZNEL DENEYİMLERLE VE AKTARIMLARLA ÇALIŞMA

Altta yatan sorunlarla, farklı öznelliklerle ve danışanların aktarımlarıyla çalışırken amaçlarımız, eşzamanlı olarak içgörüyü geliştirmek ve çift bağını onarmak ve güçlendirmektir. İçgörü açısından, partnerlerin hem kendi gizli korku ve arzularını hem de partnerlerinin korku ve arzularını daha erken ve daha açık biçimde fark etmelerine yardımcı olmayı amaçlarız. Bu, onların bu ihtiyaçları daha etkili biçimde karşılamalarına, gerçekçi olmayan arzuların yasını tutmalarına ve bu ihtiyaçlar kaçınılmaz olarak bütünüyle karşılanmadığında ilişkiyi onarmalarına yardımcı olacaktır. Danışanlar böylece ilişkilerine dair, önceki zarar verici derecede basitleştirilmiş tasarımların yerini alan daha iyi bir harita geliştirirler. Bu gelişmiş harita, artık daha anlaşılır hâle gelmiş olan patolojik danslarını kesintiye uğratmalarına ve bunlar üzerine konuşmalarına yardımcı olacaktır.

İçgörüyü geliştirmeye yönelik yararlı yöntemler, bireysel psikanalitik psikoterapi eğitimi almış terapistler tarafından iyi bilinmektedir. Bunlar arasında empatik olarak kişinin deneyimine nüfuz etme, direnci azaltma, ambivalansı kabul etme, davranışları yorumlama (yeniden çerçeveleme) ve geçmişi araştırma yer alır. Birlikte yürütülen terapi formatının mümkün kıldığı biçimde, partnerin davranışının olumsuz aktarım beklentilerini doğrulamadığı anların ardından da içgörü gelişebilir.

Çift bağını güçlendirmeye yönelik yararlı yöntemler arasında şunlar yer alır: (a) danışanların umutlarını ve korkularını birbirlerine daha etkili biçimde dile getirmelerine yardımcı olmak, (b) partnerlerin “yumuşama”ya ve tepkilerini değiştirmeye yönelik isteksizliklerini araştırmak ve buna karşı çalışmak ve (c) çiftlerin yeni içgörülerini ve güçlenmiş bağlarını, gelecekteki olumsuz döngüleri önlemek ve denetim altına almak için bir plan geliştirmede kullanmalarına yardımcı olmak. Bu alanlardan herhangi birindeki davranışsal değişiklikler, olumsuz aktarım çarpıtmalarını azaltır ve dile getirilen arzuların daha fazla karşılanmasını destekler.

Bu amaçlara ulaşmaya yönelik müdahalelerin ayrıntılı bir tartışması Nielsen’da (2016) bulunabilir. Aşağıdaki olgu, altta yatan sorunlara, öznel anlamlara ve aktarımlara odaklanan çalışmayı örneklemektedir.

FRED VE BETH: BİR ÖRNEKLEME

Fred ve Beth adlarını vereceğim bir çift, kronik evlilik mutsuzluğu nedeniyle bana başvurdu. Fred bir endüstri mühendisi, Beth ise bir mimardı. Otuzlu yaşlarının ortalarındaydılar ve iyi durumda olduklarını söyledikleri üç çocukları vardı. On yıllık evliliklerinin büyük bölümünde mutsuz olmuşlardı; çocukları doğduktan sonra bu mutsuzluk daha da artmıştı. Aralıklı olarak yaşadıkları sözlü çatışmalar, her ikisinin de birbirleri, kendileri ve evlilikleri hakkında daha kötü hissetmesiyle sonuçlanıyordu. Birlikte geçirdikleri güzel zamanlar çok azdı ve cinsel yaşamları neredeyse hiç yoktu. Beth boşanmayı düşünmeye başlamıştı. Her ikisi de durumları karşısında suçluluk, umutsuzluk, kafa karışıklığı ve hayal kırıklığı yaşıyordu.

İlk seanslarında Beth, Fred için ne kadar önemsiz hissettiğini anlatırken öfke ile gözyaşları arasında gidip gelerek yaşadığı sıkıntıyı dile getirdi. Şikâyetlerini dile getirme konusunda çatışma yaşıyordu: “Bunları söylemem gerekiyor, beni rahatsız ediyor… ama çok önemsiz şeylermiş gibi geliyor. Sürekli dırdır eden biri olmak istemiyorum. Belki de kaderimi kabullenip şikâyet etmemeliyim.” Fred mahcup, korkmuş, metanetli ve masum görünüyordu; beden dili adeta, “Bunu ortaya çıkaracak ne yapmış olabilirim?” diyordu. Sorunlarını tanımlama işini Beth’e bırakıyordu (“Sen kendini daha iyi ifade ediyorsun.”), ancak onun kaygılarını hiçbir zaman tam olarak ele almıyordu. Duygusal açıdan sağduyulu ve sakin görünmeye çalışsa da, kendi derin sıkıntısını ve güvensizliğini açığa vurdu; Beth onu eleştirdiğinde sık sık Beth’in onu sevmediğini ve onunla evlendiğine pişman olduğunu düşündüğünü belirtti.

Evde, gerçekten köşeye sıkıştığında Fred, Beth’in şikâyetlerine ona “orospu” diyerek karşılık veriyor ya da onun aşırı güvensiz ve muhtaç olduğunu söylüyordu. Bu da Beth’in güvensizlik ve kendinden kuşku duyma duygusunu daha da artırıyordu. Fred ona aşırı tepki verdiğini söylediğinde Beth bazen adeta donup kalıyor ve geri çekiliyordu. Fred’in çatışmadan kaçınma eğilimiyle birleştiğinde, Beth’in bu tepkisel geri çekilişi, paralarını nasıl harcayacakları, ev işlerini nasıl adil biçimde paylaşacakları ve çocuklarını nasıl yetiştirecekleri gibi yaşamlarındaki önemli dışsal sorunları ve seçimleri ele almalarını engelliyordu.

Bir Takip Eden-Uzaklaşan Dansında Aktarım Alerjileri

Fred ve Beth’in patolojik döngüsel sürecini gözlemleyip terapinin ilk birkaç ayında bunu onlarla birlikte araştırdıkça, belirli örüntüler ve altta yatan sorunlar belirginleşmeye başladı. Beth bir şikâyetini dile getirirdi -örneğin, yakın zamanda birlikte çıktıkları bir seyahatin ilk gününde Fred’in pek konuşmamış olması ya da evde yeterince yardımcı olmaması gibi. İkisi de göz teması kurmazdı. Ardından Fred, kendine özgü alerjik tepkisini göstermeye başlardı: Beth’i çocukluğundaki annesi gibi, depresif ve gereğinden fazla olumsuz biri olarak görürdü. Bu durumda suçluluk (“Onu dinlemeli ve ona yardım etmeliyim.”), umutsuzluk (“Hiçbir şey işe yaramayacak. Ondan sürekli aynı boktan şeyleri duyuyorum. Hiçbir zaman tatmin olmuyor!”) ve öfkeli bir hayal kırıklığı (“Zaten ondan hiç seks göremiyorum. Ne anlamı var?!”) karışımı duygular yaşardı. Fred, Beth’e gönülsüzce katılarak -onun geri adım atmasını umarak- ve bedenini ondan daha da uzağa çevirerek -Beth’i huzursuzluk yaratan bir alerjen olarak hissetmenin yoğunluğunu azaltacağını umarak- bu duyguları yatıştırmaya çalışırdı.

Fred, Beth’in şikâyetlerinin ayrıntılarını nadiren ele alıyordu; çünkü söylenecek değerli bir şey olmadığına inanıyor ve çatışmaya girmekten nefret ediyordu. Fred’in Beth’in şikâyetlerine verdiği göstermelik ya da gönülsüz tepkiler -onun uzaklaşması- daha sonra Beth’in, Fred’in “başka bir şey düşündüğü” yönündeki başlangıçtaki ve artık giderek güçlenen deneyimini doğruluyor; Beth de onunla konuşurken Fred’in gazeteyi okumaya devam ettiği zamanları hatırlıyordu. Fred’in duygusal olarak orada olmayışına ilişkin bu doğru -ancak eksik- algı, Beth kendisini terk edilmiş ve destekten yoksun hissettikçe aktarım alerjisini daha da harekete geçiriyordu (daha sonra, çocukken de böyle hissetmiş olduğunu öğrendik). (Bu aynı zamanda, her ikisinin de Beth’in yaşadığı sıkıntının boyutu için yetersiz bir neden olduğunu bildiği bir şey hakkında onun şikâyet etmeye başlamasına yol açan şeydi.)

Beth’in aktarım alerjisi ve ilişkisel paniği giderek artıyordu: Kimsenin onu önemsemediğini, çekici olmadığını ve yardım ya da anlayışı hak etmediğini düşünmeye başlıyordu. Ardından Beth’in öfkesi ve üzüntüsü ona annesini hatırlatıyor, bu da öz-eleştirisini yoğunlaştırıyordu: Dırdır eden annesine benzemek istemiyordu ve ayrıca annesinin -Fred’inkilere çok benzeyen- Beth’in “fazla ihtiyaçlı” olduğuna ilişkin eleştirilerinin doğru olup olmadığını da sorguluyordu. Bütün bunlar, Beth’in kendi umutsuzluk ve öfke karışımını ve onu teselli edecek ve anlayacak birine yakın olma arzusunu artırıyordu.

İç İçe Geçen Aktarımlar

Ne yazık ki Beth, Fred hem fiziksel olarak orada bulunduğunu hem de öfkesini ya da anlaşmazlığını ifade etme dürtüsüne erdemli bir biçimde direndiğini -bunun yalnızca işleri daha da kötüleştireceğinden, belli ölçüde haklı olarak, emin olduğunu- doğru biçimde ileri sürdüğünde bile olumsuz tutumunu sürdürüyordu. Bu durum yalnızca Fred’in “Hiçbir şey yapılamaz” ve “Her şey onun suçu” şeklindeki kökleşmiş inançlarını doğruluyordu. Eşzamanlı olarak, Fred’in süregiden duygusal yokluğu da Beth’in onun kendisini önemsemediği yönündeki görüşünü doğruluyordu. Takip eden–uzaklaşan dansının onların ilişkisindeki versiyonu -iç içe geçen ve birbirini doğrulayan olumsuz aktarımlarıyla birlikte- daha sonra kontrolden çıkacak kadar tırmanıyor ve sonunda her ikisi de kendileri, birbirleri ve evlilikleri hakkında daha kötü hissederek pes ediyordu.

Olumsuz döngülerinin bir başka biçiminde, Fred’in hayal kırıklığı, öfkesi ve kendisini mağdur edilmiş hissetmesi, Beth’in söylediklerinin bir kısmına itiraz etmesine yol açıyor ve kısa süreliğine karşı karşıya gelen bir çift hâline geliyorlardı. Böyle bir karşı saldırı Beth’in umduğu şey olmadığı ve Fred’in karşı saldırısı onun kusurluluk ve yoksunluk duygusunu daha da artırdığı için, Beth onu dinlemekte zorlanıyor ve onun sözünü keserek eleştirisini susturmaya çalışıyordu. Kısa süre içinde Beth’in savunmacı karşı saldırısı Fred’i tamamen susturuyordu.

Karşıaktarım

Her zaman yaptığım gibi, partnerlerin her birinin yerinde olmanın nasıl bir şey olacağını hayal etmeye çalıştım. Her birinin nasıl acı çektiğini hissetmekte gerçek anlamda bir güçlük yaşamadım: Beth, Fred’in uzaklaşmasından, Fred ise Beth’in, onu hayal kırıklığına uğrattığı için kendisine yönelttiği saldırılardan dolayı acı çekiyordu. Daha genç bir terapistken Beth’in -takip edenin- tarafını tutardım; o da, benim mesleğim gibi, bir “konuşma tedavisi“ni savunuyordu. Ancak bu işle geçen yıllar bana, uzaklaşanların da hakikatin bir bölümüne sahip olduğunu ve konuşmanın -dışarıdan yardım olmaksızın- çoğu zaman yalnızca işleri daha da kötüleştirdiğini öğretti. Onların sıkıntılarıyla temas hâlinde ve her birinin süreç üzerindeki etkileri karşısında tarafsız olarak, yardım etmeye çalışmak için duygusal açıdan iyi bir konumdaydım.

Sistemik Sorunu Adlandırma

İlk müdahalem, onların kısır döngülerinin bileşenlerini belirlemek oldu. Kendini gerçekleştiren unsurlara dikkat çektim ve olumsuz kanaatlerinin yerini alabilecek alternatifler önerdim. Esas itibarıyla, yukarıda az önce yaptığım gibi, etkileşimlerini onlar için yeniden hikayeledim. Bu yeniden hikayeleme, olumsuz bütünün parçaların toplamından daha büyük olduğunu, partnerlerden hiçbirinin tek başına suçlanamayacağını, “noktalama” [punctuation] (döngülerin nerede başladığı) üzerine tartışmanın anlamsız olduğunu ve ortak düşmanımız olarak gördüğümüz bu döngüsel sürece karşı hep birlikte hareket edebileceğimizi umduğumu vurguluyordu

Köken Aile Paylaşımının Ardından Yumuşama

Terapötik ittifakımız güçlenip daha işbirlikçi hâle geldikçe, her birinin kendi özgül temel olumsuz imgelerini belirlemesine ve bunları partneriyle paylaşmasına yardımcı olmaya çalıştım; böylece partner yalnızca rahatsız olmuş ya da umutsuz hissetmek yerine daha anlayışlı olabilirdi. Bir dönüm noktası olduğu ortaya çıkan bir seansta Fred, kendini yeterli hissetme ihtiyacının ve başkalarıyla ilişkiye girme ya da onlara yardım etme konusundaki umutsuzluğunun kökenlerini anlattı. Kısa süre önce mesleki olarak onurlandırılmıştı ve bu, ona mesafeli ve sert babasının önemli mezuniyet törenlerinin hiçbirine -lisede ve üniversitede sınıf birincisiydi- ya da spor etkinliklerine -başarılı bir güreşçiydi- hiç katılmadığını hatırlattı; ardından annesinin bunlardan bazılarına gelmiş olduğunu anımsadı. Fred, annesinin derin depresyonlarına rağmen kendisini zorlayarak bu etkinliklere katıldığını anlatırken ağladı. Bu, ona ilkokul yıllarında, annesinin yatağında depresif hâlde yattığı, onu neşelendirme çabalarına annesinin karşılık vermediği ve sık sık işte olan babasına zaman zaman öfkeyle çıkıştığı o karanlık eve girmemek için eve dönmekten kaçındığını hatırlattı. Fred’in bu olayları anlattığını duymak, Beth’in özündeki iyiliği ortaya çıkardı ve Fred onun sıkıntısından uzaklaştığında bunu bu kadar kişisel algılamamasına yardımcı oldu. Fred hıçkırarak ağlarken Beth ona sarıldı; Fred de ona, kendisine dokunmaya ya da onun tarafından dokunulmaya çalışma çabasından nasıl vazgeçtiğini anlattı.

Sonraki seanslarda Fred, Beth de kendisine çok az ilgi göstermiş ve yardıma ihtiyaç duyduğunda pek karşılık vermemiş olan ebeveynleriyle yaşadığı benzer deneyimlerden söz ederken onu empatik biçimde dinledi. Duygusal incinmenin daha derin düzeylerine ulaşan terapinin böylesine tipik bir özelliği olan bu tür yumuşama, birbirlerine ve kendilerine ilişkin (aktarımsal ve davranışa dökülmüş) görüşlerini dönüştürdü ve zaman içinde evlilik bağları büyük ölçüde güçlendi. Kaydettikleri ilerleme, Fred’in işi nedeniyle şehir dışına çıkması gerektiğinde ve Beth ayrılığın yarattığı sıkıntıyı kapsayabildiğinde açıkça görülüyordu. Kendilerine ve birbirlerine ilişkin içgörü kazandıkça, takip eden–uzaklaşan döngüleri azaldı. Ancak bundan sonra -ve ancak bundan sonra- ebeveynlik, mali konular ve cinsellikle ilgili süregiden bazı anlaşmazlıklarını ele alabildik. Terapiye başvuran çoğu çiftte olduğu gibi, bu tür sorunlara ilişkin anlaşmazlıkları çözmeye yönelik çalışma, daha derindeki gizli sorunlara gösterilen dikkat olumsuz etkileşim döngülerini daha işbirlikçi döngülere dönüştürene kadar beklemek zorundadır.

YANSITMALI ÖZDEŞİM

Yansıtmalı özdeşim, kronik evlilik çatışmasını ve mutsuzluğunu psikanalitik bir perspektiften ele almak için bir başka güçlü bakış açısı sunar. Yansıtmalı özdeşim daha önce yalnızca ağır kişilik bozukluklarının bir özelliği olarak görülürken, artık daha sağlıklı kişilerde ve sıkıntı yaşayan çiftlerde de ortaya çıktığı kabul edilmektedir.

Kişilerarası Savunma Olarak Yansıtmalı Özdeşim

Yansıtmalı özdeşim, insanların kendi acı verici intrapsişik zihinsel durumlarına tahammül etmelerine yardımcı olmaları için başkalarını devreye soktukları bir kişilerarası savunma biçimidir. Bu, başkalarının bu şekilde kötüye kullanılmadığı bastırma gibi bütünüyle intrapsişik savunmalardan farklıdır. Yansıtmalı özdeşimin yaygın biçimlerinden birinde, içsel bir çatışma partnerler arasındaki bir tartışma olarak kişilerarası hâle gelir: “Yeni bir araba almak istiyorum ama paramı biriktirmem gerektiğini düşünüyorum” ifadesi, “Yeni bir araba istiyorum ama eşim paramızı biriktirmemiz gerektiğini düşünüyor” biçimini alır. Yansıtmalı özdeşimin başka bir biçiminde ise danışanlar rahatsız edici bir kendilik değerlendirmesini dışsallaştırırlar: “Fazla ihtiyaçlı olduğumdan endişeleniyorum” ifadesi, “O bana hak ettiğimi vermiyor!” biçimini alır. Yansıtmalı özdeşimin her iki türünde de yansıtan kişi, kendiliğe ve dünyaya ilişkin karmaşık, çatışmalı ya da “yeterince iyi” bir görüşü bilinçli olarak sürdüremez ve bu nedenle karmaşık olguları ya da duyguları siyah-beyaz, ya hep ya hiç terimleriyle böler. Bu bakış açısından, karşı karşıya gelen birçok çiftin, birbirlerini “kusurlu kişi””tanımını kabul etmeye zorlamak için mücadele ettikleri görülebilir; bu, her ikisinin de dışsallaştırmak için yoğun çaba gösterdiği utanç verici bir roldür ve onu sıcak patates gibi birbirlerine atıp dururlar.

Bilinçdışı Olarak Eyleme Dökülen Senaryolar Olarak Yansıtmalı Özdeşim

Derinlik psikolojilerinin çoğu, insanların yalnızca geçmiş deneyimleri ve mevcut ihtiyaçları temelinde başkalarını bilinçdışı olarak yanlış algılamakla kalmadıklarını, aynı zamanda bu deneyim ve ihtiyaçlara dayalı belirli rol ilişkilerini gerçekleştirmeye ya da eyleme dökmeye de bilinçdışı olarak çalıştıklarını öne sürer (Sandler, 1987; S. Stern, 1994). Bunu gerçekleştirmek için, yansıtmalı özdeşimin üçüncü bir biçiminde, insanlar başkalarını gerçek yaşamlarındaki dramatik kurgular içinde belirli roller oynamaya davet eder ya da buna sevk ederler. Çocukların içsel kaygılarını oyun içinde eyleme döktükleri ve yetişkinlerin de bunu sıklıkla cinsel yaşamlarında yaptıkları iyi bilinirken, yetişkinlerin gündelik etkileşimlerinde de bunu daha örtük bir biçimde yaptıkları daha az bilinmektedir.

Bu yansıtmalı özdeşim biçimi, kendiliğin kabul edilemez parçalarından yalnızca kurtulma girişimlerinden bir ölçüde farklıdır; çünkü belirsiz başlangıçlardan umulan olumlu sonuçlara doğru ilerleyen dramatik senaryolarda rol alan kişileri içerir. Anksiyete ve umut, belirli zihinsel durumların reddedildiği ama yine de “yakında tutulduğu” senaryolardan farklı biçimlerde enerji verici ve sürükleyici olabilen bir bileşim içinde kaynaşır. “Normal” yaşam heyecanının önemli bir bölümü, bir dağcının ya da daha sıradan bir örnekle hafta sonu sporcusunun, zorlu bir girişimde kendi yeterliliğini kanıtlamaya çalışmasında olduğu gibi, bu tür maceralardan kaynaklanır. Bununla birlikte, daha uyumsuz eyleme dökmelerde, heyecan verici senaryo uzaklaşan bir partnere kişinin sevilebilirliğini kanıtlama ya da kuşkucu bir patrona yeterliliğini kanıtlama arzusunu içerdiğinde, terapistlerin danışanların bu tür senaryoların güçlü çekiciliğinden vazgeçmelerine ve daha doyurucu etkileşimlere ya da partnerlere yönelmelerine yardımcı olmaları güç olacaktır. Yansıtmalı özdeşimin bu biçimi, danışanların “bitirilmemiş işleri” [unfinished business] çözümlemek ya da mevcut psikolojik eksiklikleri yönetmek için partner aradıkları bazı bilinçdışı “evlilik sözleşmeleri”ni açıklamaya yardımcı olur (Dicks, 1967; Sager, 1994).

Yansıtmalı özdeşim, hangi biçimde olursa olsun, partnerleri önceden belirlenmiş rollere zorlayarak çiftin yakınlığına, sorun çözme kapasitesine ve iyi oluşuna müdahale eder.

Yansıtmalı Özdeşimin Bileşen Adımları

Yansıtmalı özdeşim, kuramsal olarak birbirinden ayrılabilir iki adımla başlar: (a) yansıtma (aktarım) ve (b) başka bir kişide -burada evlilik partnerinde- bu yansıtmayla tutarlı bir davranışı ortaya çıkarması muhtemel davranış. Sonraki adımlarda, partnerlerden biri ya da her ikisi yansıtılan şeyle “özdeşleşebilir” ve ardından buna uygun biçimde davranabilir.

Yansıtmalı özdeşim sürecinin, partner -“alıcı”- yalnızca kendiliğin kabul edilemez bir parçası olarak yanlış algılanmakla kalmayıp, bunu yapması yönünde onu teşvik eden partnerden gelen baskı nedeniyle gerçekten buna uygun biçimde hissetmeye ve davranmaya başladığında (yani onunla özdeşleştiğinde) aktarımın -çarpıtılmış algının- ötesine geçtiğine dikkat edin (Sandler, 1987). Örneğin, daha önce rahat olan bir eşe tekrar tekrar sosyal açıdan kaygılı olanın kendisi olduğu söylendiğinde, kişi kendinden kuşku duymaya başlayabilir ve bu belirsizlik kaygılı, sosyal açıdan beceriksiz davranışlara yol açabilir.

Terapistler sıklıkla, partnerlerin yalnızca belirli sonuçlardan gerçekçi olmayan biçimde korkmadıklarını; aynı zamanda bu sonuçları ortaya çıkarma eğiliminde olduklarını gözlemler. İç içe geçen aktarımlar kavramını tartışırken bununla karşılaşmış ve her bir kişinin korku ve savunmalarının, giderek tırmanan uyumsuz bir dans içinde diğer kişinin korku ve savunmalarının alevlerini nasıl körüklediğini görmüştük. Yansıtmalı özdeşim, danışanların açıkça şikâyet ettikleri sonuçları açıklayan ek, alternatif bir mekanizmadır. İç içe geçen aktarımlarda olduğu gibi, danışanların savunmaları görünüşte hoşlanılmayan sonuçları ortaya çıkarır; ancak bu durumda süreci harekete geçiren ek bir psikolojik kazanç vardır.

Alıcı kapsaması. Yansıtmalı özdeşim, bir kişi kendisi ve dünyası hakkında belirli bir hissetme ya da düşünme biçimini kabul edemediğinde veya “kapsayamadığında” [contain] başlar. Sonraki olayları, alıcıların yansıtılan/uyandırılan duyguları ya da kişisel tanımlamaları (“Hayır, sen duyarsız birisin!”) nasıl yönettiklerine bakarak sınıflandırabiliriz. Bion’dan (1962) bu yana psikanalistler, eğer alıcı konumundaki terapist yansıtmayı “kapsayabilir”, onu “metabolize edebilir” [metabolize] ve ardından daha yönetilebilir bir biçimde yansıtan danışana geri verebilirse, danışanın yansıtılan zihinsel duruma tahammül etme kapasitesinin gelişebileceğini vurgulamışlardır (Ogden, 1982; Tansey & Burke, 1989). Aynı şekilde, duygusal kapasitelerini ve empatik tutumlarını koruyabilen eşler, partnerleri içsel sıkıntı durumları tarafından bunaltıldığında onlara yardımcı olabilirler (Catherall, 1992).

Eylemsizlik yoluyla gerçekleşen tetiklemeler [indüksiyonlar]. Yansıtmalı özdeşim kavramına yöneltilen yaygın eleştirilerden biri, kavramın bütünüyle doğaüstü olmasa bile gizemli görünebilmesidir. İnsanlar, kendilerinin bir parçasını başkalarının içine tam olarak nasıl “yerleştirir” ya da “konumlandırır” veya onları kendi kendiliklerinin reddedilmiş bir parçasıyla özdeşleşmeye nasıl sevk eder? Tetiklemeler [induction] gerçekte nasıl gerçekleştirilir? Telepati yoluyla mı? Hayır. Yansıtmalı özdeşimde etkileyici gücün büyük bölümü sözel değildir -“satır aralarına yazılmıştır”- ve eylemsizlik yoluyla gerçekleştirilir. Bu durum, süreci yalnızca görmeyi zorlaştırmakla kalmaz, aynı zamanda tetikleyicilerin bunu inkâr etmesini de kolaylaştırır. Duygusal desteğin yokluğu, güvensizliği, yalnızlığı ya da narsisistik öfkeyi kötüleştirme eğilimindedir. Tehlikeli bir durumda görece az endişe duyulması, orada bulunan diğer kişilerde anksiyeteyi artırma eğilimindedir.(Bu fikri danışanlara, karanlık ve virajlı bir yolda hız yapan ve tehlikenin farkında değilmiş gibi davranan bir sürücünün kullandığı arabada yolculuk eden bir yolcunun neler hissedebileceğini hayal etmelerini isteyerek aktarırım.)

Tepkisizlik, eylemsizlik ve psikolojik körlük çoğu zaman tetikleme mekanizmaları olduğundan, tetikleyiciler tipik olarak alıcılar tarafından haksız yere suçlandıklarını hissederler -doğru olarak, yanlış bir şey yapmadıklarını belirtirler- ve partnerlerinin tepkilerinden sorumlu tutulmamaları gerektiğini düşünürler. Bu da onların kendilerini, partnerlerinin psikopatolojisinin suçsuz kurbanları olarak görmelerine olanak tanır. Ayrıca, partnerlerinin sıkıntısına neden olmak için yaptıkları hiçbir şey göremedikleri için, partnerlerinin korktukları şeyin “gerçekten” cisimleşmiş hâli olduğuna daha da fazla ikna olurlar. Bununla birlikte, yine de ihmal yoluyla işlenen günahlar -tetiklemeler- işlemektedirler.

Tetiklemeler: Güdülenmiş ve Güdülenmemiş

Klinik tartışmalarda sık sorulan bir soru, danışanların terapistlerinin ya da eşlerinin yaşadığı sıkıntı verici sonuçları -depresyon, anksiyete, düşük performans- ortaya çıkarmaya yönelik bilinçdışı bir güdüye ya da niyete sahip olup olmadıklarıdır. Yansıtmalı özdeşim kavramına yöneltilen yaygın eleştirilerden biri, Dicks (1967) ve Willi (1984) gibi bu kavramın savunucularının, danışanları fazlasıyla kolay ve eleştirel olmayan bir biçimde, bu sonuçları amaçlayan ve bilinçdışı olarak “işbirliği içinde” olan kişiler olarak görmeleridir (ör. Bacal & Newman, 1990; Brandchaft & Stolorow, 1988). Bu eleştirilerin hakkını vermek ve kendi konumumu açıklığa kavuşturmak için, “güdülenmemiş” tetiklemeler ile “güdülenmiş” tetiklemeler arasında ayrım yapıyorum; yalnızca ikinciler gerçek anlamda yansıtmalı özdeşim olarak nitelendirilebilir. Güdülenmemiş tetiklemelerde, danışanın davranışı partnerinde sıkıntı verici davranışların ortaya çıkmasına gerçekten etki etse bile, bu sonuç danışana herhangi bir duygusal kazanç sağlamaz. Tam tersine, bunlar danışanların tam da arzuladıklarının tersini ortaya çıkardıkları “ironik süreçler”i içerir (Rohrbaugh, 2014; Wachtel, 2014). Işıkları açık bırakması konusunda eşini sürekli sıkıştıran bir koca, öylesine büyük bir öfke ve kırgınlık yaratabilir ki eşi onları kapatmayı daha sık “unutabilir”; terk edilmekten korkan ve sürekli yakınlık arayan bir eş ise kocasının daha da uzaklaşmasına yol açabilir. Bu tür durumlarda, korkulan senaryolar ters bir biçimde ya da ironik olarak gerçekleştiğinde, sonucun yansıtmalı özdeşimden değil, geri tepmiş uyumsuz davranıştan kaynaklandığını varsaymak en iyisidir.

Buna karşılık, ortaya çıkarılan bazı sonuçlar, aynı zamanda şikâyet konusu olsalar bile, bilinçdışı olarak amaçlanmış ve bilinçdışı olarak ödüllendirici görünür. “Güdülenmemiş tetiklemeler”, insanların hatalı varsayımlar ve uyumsuz davranışlar yoluyla ortaya çıkardıkları istenmeyen senaryoları tanımlarken, “yansıtmalı özdeşim” adlandırması bilinçdışı bir amacı ya da yararı olan senaryolar için kullanılmalıdır.

Güdülenmiş ve güdülenmemiş tetiklemeler arasındaki bu ayrım yalnızca anlamsal değildir. Danışanlar istemeden kendilerini tekrar tekrar acı verici durumların içine soktuklarında, yapmamız gereken bir çalışma vardır; buna alıcıların refleksif tepkilerine direnmelerine yardımcı olmak da dahildir. Paul Wachtel (2014), uzun yıllardır, danışanın patolojik (aktarımsal) inançlarının sürdürülmesi için gerekli “işbirlikçileri” [accomplice] hâline gelen alıcılarda olumsuz davranışların bu tür kasıtsız tetiklemelerin yaşamsal rolünü ikna edici biçimde vurgulamaktadır. Bununla birlikte, danışanların bu durumların sürdürülmesinde duygusal bir çıkarı olduğunda, terapistlerin önünde daha da büyük bir güçlük olacaktır: iyileşmeyi engelleyen güdülenmeleri [motivasyonları] açığa çıkarmak ve değiştirmek.

O anın harareti içinde gerçek dinamikleri ayırt etmek güç olabilse de, bu çabayı göstermek; düşünmeden, danışanlarının ya her zaman yalnızca beceriksizce kendilerini durumların içine soktuklarını (“ellerinden gelenin en iyisini yaptıklarını”) ya da her zaman bilinçdışı olarak kendilerini bu durumlara düşürmeyi amaçladıklarını (“kötü niyetli olduklarını”) varsayan terapistlerin aşırı basitleştirilmiş dünyalarında yaşamaktan daha iyidir.

Yumuşamanın Gerçekleşmemesinin Açıklanması

Yansıtmalı özdeşim, bazı danışanların partnerleri incinebilirliklerini açığa vurduktan sonra “yumuşamayı” başaramamalarına ilişkin bize başka bir açıklama sunar. Empati kurmadaki başarısızlıklar, tam da daha önceki bir yansıtmalı özdeşime yol açmış olan aynı güçlerden kaynaklanabilir. Yansıtan kişilerin başlangıçta bir duyguyu kapsayamamaları, o duyguyu partnerlerinde konumlandırmalarına yol açtığı için, partnerleri bu duyguyu kendilerine geri ilettiğinde bunu kabul etmekte başarısız olmalarına şaşırmamalıyız.

Aşağıdaki olgu, yansıtmalı özdeşimle -ve daha genel olarak psikanalitik oarak- nasıl çalışılabileceğini; burada ise utanca karşı savunma olarak yansıtmalı özdeşim kullanan bir partnerle yapılan çalışmayı örneklemektedir.

RACHEL VE MATT: YANSITMALI ÖZDEŞİMLE ÇALIŞMA

Kırk yaşındaki Rachel, iş girişiminin başarısızlığa uğramasından kısa bir süre sonra evlilik terapisine başvurdu ve “Kocam bende mide bulandırıcı bir his yaratıyor!” diye yakındı. Rachel, hayal kırıklığı yaratan bir geçim sağlayıcı [provider] ve yatakta yetersiz olarak gördüğü Matt’ten ayrılmaya hazırdı. En önemli şikâyeti, Matt’in kazanma kapasitesinin -altı haneli rakamların oldukça üzerinde olmasına rağmen- hiçbir zaman umduğu düzeyde olmaması ve birçok arkadaşının kocasınınkinden daha düşük olmasıydı. Matt’in kendisini gerçekten sevdiğini, uyuşturucu bağımlısı olduğu dönemde ona çok destek olduğunu ve ailesiyle yaşadığı çekişmelerde büyük yardımı dokunduğunu bilmesine rağmen, Rachel artık onunla hiç evlenmemiş olması gerektiğinden emindi.

Rachel’ın kocasına yönelik küçümsemesinin, kendi kariyer başarısızlığından sonra hissettiği utancın bir yansıtması olduğunu görmek kolaydı. Nitekim bunu görmek o kadar kolaydı ki, ona duyarsız, kendini hak sahibi gören ve sürekli sızlanan biri olarak ona dönük ilk olumsuz karşıaktarımımı kapsayabilmek için çok çaba göstermem gerekti. Şimdi kapsamak için büyük çaba harcadığım küçümseme, kısmen Rachel’ın vardığı sonuçların açıkça adaletsiz olduğunu kabul etmemesinin yol açtığı bir tetiklemeydi [indüksiyon] -eylemsizlik yoluyla bir tetikleme.

Ancak Rachel’ın küçümsemesi savunmacı bir yansıtmadan ibaret değildi. Onun yüksek sesli saldırıları, Matt’in performansına ilişkin kaygısını yoğunlaştırarak işteki ve yataktaki gerçek performansını da baltalıyordu. Özellikle, giderek artan güvensizliği, evde her gün yaşadığına benzer bir reddedilmeden korktuğu için yeni iş talep etme riskinden kaçınmasına yol açıyordu. Ayrıca ereksiyonları başarısız olmaya başladığı için eşine cinsel ilişki için yaklaşmaktan da kaçınıyordu. Rachel’ın utancına ve başarısız performansına karşı geliştirdiği savunma, tam da bu nitelikleri Matt’te ortaya çıkarmayı başarmıştı.

Terapi başladığında Matt seanslarımızda neredeyse hiç hareket etmiyor ya da konuşmuyordu ve kamburlaşmış beden dili adeta “kaybeden!” diye haykırıyordu. Matt utanç hissediyordu ve Rachel onu ilgisini çekmiş olan, kendine güvenen bir subayla olumsuz biçimde karşılaştırdığında kendini savunamıyordu. Onu izlerken, iş talep ettiğini gözümde canlandırmaya çalıştım; gerekli telefonları açacak cesareti kendinde toplayabildiğini de, herhangi bir müşterinin işini ona emanet ettiğini de hayal edebiliyordum. Bütün bunlarda Matt, eşinin onun “erkek denmeye değmez biri” olduğuna ilişkin (yansıtılmış ve tetiklenmiş) inancını doğruluyor görünüyordu.

Bu yansıtmalı özdeşim sürecini tersine çevirmeye yardımcı olan müdahaleler, Rachel’ın yaşamını dönüştüreceğini ve gelirlerini artıracağını büyük ölçüde umduğu iş girişiminin başarısızlığına ilişkin utancını kabul etmesine -yani onu sahiplenmesine ve kapsamasına- yardımcı olmayı içeriyordu. Benimle birlikte kendisini daha güvende hissettikçe, reçeteli ilaçları gizlice kötüye kullanmayı sürdürmekten de korkunç bir utanç duyduğunu öğrendik -yansıtmalı özdeşimi kullanmasından ayrı olan, savunmacı bir “ev yapımı çare”; ancak geri tepmiş ve gizlemeyi amaçladığı utanç verici anksiyeteyi yoğunlaştırmıştı.

Rachel, iş girişiminin başarısızlığı ve uyuşturucu kullanımıyla ilgili hayal kırıklığını ve utancını açığa vurdukça, Matt’in empatisi, cesaretlendirmesi ve somut desteği bu duyguları kapsamasına yardımcı oldu ve böylece yansıtmalı özdeşim yoluyla kendini savunma ihtiyacını azalttı. Ücretli terapisti olarak benim bireysel terapide sağlayabileceğimden daha güçlü biçimde, kocası aynı zamanda düzeltici bir duygusal deneyim sundu; çocukluğunda babasının yaptığı gibi utandırılacağına ilişkin aktarım beklentisine karşı koydu. Rachel’ın özsaygısı arttıkça daha umutlu hâle geldi ve sonunda kendisine arkadaşlık, özsaygı ve gelir sağlayan yeni bir iş alanına yöneldi. Matt’le yeniden kazandığı yakınlıkla birleşen bu gerçek yararlar, başarısız olan iş girişiminin statüsüne ve cazibesine sahip olmasa da yeni işindeki olumlu yönleri görmesine yardımcı oldu.

Ayrıca Rachel’ın Matt’in gerçek sınırlılıkları nedeniyle daha az utanç duymasına yardımcı olmaya çalıştım; bunların çoğu, onun dikkate değer güçlü yanlarının öteki yüzüydü: Matt, Rachel’ın tercih edeceğini düşündüğü rekabetçi alfa erkek değildi, ancak bir koca ve baba olarak son derece sevgi dolu ve sabırlıydı. Rachel’ın küçümsemesi azalıp içten minnettarlığı ortaya çıktıkça, Matt’in ruh hâli düzeldi ve duruşu dikleşti. Kendine daha fazla güvenerek kariyer danışmanlığı aldı; bu da mesleki açıdan daha büyük başarıya yol açtı. Başarısız olması yönündeki uyarıcı baskı azaldıkça, daha başarılı hâle geldi.

Olumlu döngü sürdükçe, Matt’in giderek artan özgüveni onu daha da iyi bir ruh hâline soktu. Bu da Rachel yalnızca kariyeriyle değil, fiziksel görünümüyle ve bir kız evlat ve anne olarak işlev görmesiyle ilgili kuşkular geliştirdiğinde, Matt’in ona gerçek bir duygusal destek sunabilmesini sağladı. Matt tarafından daha fazla desteklendiğini hisseden Rachel’ın olumsuz kendilik imgesini dışsallaştırma ihtiyacı azaldı. Cinsel yaşamları da iyileşti; ancak Rachel, çoğu kez girişimi başlatan kişi olma rolünü kabul etmek zorunda kaldı. Onları terapiye getiren küçümseyici ve utanç tetikleyici döngü yalnızca sona ermekle kalmadı; her birinin diğerine karşı daha fazla mutluluk ve gurur göstermesi ve bu güvenlik, destek ve iyi oluş duygusundan doğan yakın temas içinde giderek artan bir güven geliştirmesiyle, yerini olumlu ve karşılıklı destekleyici bir döngüye bıraktı.

On beş yıl sonra Rachel, yaşlanan ebeveynleriyle başa çıkma konusunda yardım almak için bana başvurduğunda, bu kazanımların hem zamanın sınavına hem de bazı önemli dışsal güçlüklere dayanmış olduğunu öğrendim. Yansıtmalı özdeşime odaklanmak, bu çifti küçümseme ve boşanmanın eşiğinden yüksek düzeyde karşılıklı saygıya, yakın bir bağa ve sevgi dolu takdire taşıyan temel iyileştirici unsur gibi görünüyordu.

KABUL

Jacobson ve Christensen’ın (1998) yazıları ve araştırmalarından hareketle, çift terapistleri kabulü sağlamaya yönelik çalışmayı önemli bir terapötik hedef olarak görmeye başlamışlardır; öyle ki Sprenkle, Davis ve Lebow (2009), “partnerinin farklılıklarını takdir etme”yi günümüzdeki çift terapisi ekollerinin çoğu için “ortak bir bitiş çizgisi” olarak tanımlamıştır.

Çözümsüz Sorunlar İçin Bir Araç

Kabule yönelik müdahaleler, çiftlerin ihtiyaçlarını daha açık ve daha az incitici biçimde ifade etmelerine yardımcı olarak farklılıklarını müzakere etmeyi öğreten müdahalelerden farklı bir yönde ilerler. Bunun yerine terapistler, partnerlerin Gottman ve Gottman’ın (2010) “çözümsüz” ya da “süregiden sorunlar”, Jacobson ve Christensen’ın (1998) ise “uzlaştırılamaz farklılıklar” olarak adlandırdığı, hiçbir zaman değişmeyebilecek farklılıkları ve kronik sorunları kabul etmelerine ya da kapsamalarına yardımcı olurlar. Pasif-agresif uyumsuzluğu azaltarak, danışanların değişmez görünen şeyi değiştirme çabalarından vazgeçmelerine yardımcı olmak bazen paradoksal olarak arzu edilen değişikliklere yol açar; ancak değişiklikler gerçekleşmese bile kabul, bir çiftin evliliğinde çoğu zaman en toksik özellik hâline gelmiş olan şeyi azaltmaya yardımcı olur: değişmeden kalan sorunların kendisinden çok, onları değiştirme konusunda bitmek bilmeyen çekişmeleri.

Çözümsüz sorunların nasıl kapsanacağına ilişkin konuşmalar, evlilikte yakınlık ve bağ kurma için de fırsatlar sunar. Çiftler, ne kadar sosyalleşecekleri ya da neyin “geç kalmak” sayılacağı konusunda hiçbir zaman tam bir uzlaşmaya varamayabilirler; ancak bu süregiden sorunlar hakkındaki konuşmaları, yaşadıkları güçlükleri ve farklılıklarına ilişkin görüşlerini paylaştıkları için yakınlık duygusu yaratacaktır. Kuşkusuz bu, çift açısından bir tür “değişim”e yönelik çalışmadır; ancak bu, çok farklı türden bir değişimdir.

Kabulü Kolaylaştırma

Birçok müdahale kabulü kolaylaştırabilir; burada bunlardan yalnızca birkaçından söz edeceğim. En önemlisi, danışanların hayal kırıklıkları nedeniyle partnerlerini suçlamayı bırakabilmelerinin bir yolu olarak kendilerini tanımalarına ve kabul etmelerine yardımcı olmaktır. Yansıtmalı özdeşimi yorumlamak, Rachel ve Matt örneğinde olduğu gibi, özellikle yararlıdır. Daha genel olarak, danışanların kendilerini ve birbirlerini daha iyi tanımalarına, altta yatan sorunlarını açığa çıkarmalarına ve gerçekten empati kurmalarına yardımcı olmaya yönelik psikodinamik olarak bilgilendirilmiş tüm çabalarımız, olanı kabul etmeyi ve olabilecek olanın [ama olmayanın] yasını tutmayı kolaylaştırmanın yolları olarak görülebilir.

Kendisindeki ve partnerindeki psikolojik hassas noktaların (aktarım korkularının) farkında olan danışanlar, kendilerini ve partnerlerini daha fazla kabul edebilir hâle geleceklerdir. Kendi psikolojik alerjilerini kabul eden eşler, partnerlerinin asla “vuramayacakları topu onlara atmaması” konusunda daha az ısrarcı olacak; bunun yerine kişisel sorumluluk üstlenecek ve kendi sıkıntılarını yatıştırmak için içsel olarak çalışacaklardır. Bu eşlerin içgörülü partnerleri ise onların alerjilerini tetiklememeye çalışacak ve bunu istemeden yaptıklarında daha az şaşıracak ve daha az hoşgörüsüz olacaklardır.

Danışanların evliliğe ilişkin aşırı romantik beklentilerinden vazgeçmelerine de yardımcı olabiliriz. Bunların bazıları, partnerlerin uzlaşmayı gerekli kılan biçimlerde birbirlerinden farklı olduklarını keşfettikleri, ilişkinin idealize edildiği balayı döneminin ardından ortaya çıkar. Bazen danışanların, partnerlerinde tatmin edici bulmadıkları şeylerin aynı zamanda çoğu kez değerli olduğunu kabul etmelerine yardımcı olabiliriz: Eve geç gelmesiyle hayal kırıklığı yaratan çok çalışan koca, aynı zamanda üniversite harçlarının karşılanmasına katkıda bulunan kocadır. Çocukların nasıl yetiştirileceği konusunda aşırı titiz görünen eş, aynı zamanda onlar için en iyi öğretmenleri belirleyen ve onları sağlayan annedir. Daha genel olarak sorun, danışanların hem her karakter özelliğinin artıları ve eksileri olacağını hem de her partnerin artıları ve eksileriyle birlikte geleceğini kabul etmelerine yardımcı olmaktır.

Psikodinamikler üzerine olan bu makale boyunca vurgu, danışanların daha derindeki ihtiyaçlarını ve incinmelerini dile getirmelerine yardımcı olarak yakınlığı, bağ kurmayı ve çatışma çözümünü kolaylaştırmak üzerinde olmuştur. Bu gerçekleştiğinde, çiftlerin etkileşim döngüleri daha az olumsuz, daha destekleyici ve daha işbirlikçi hâle gelir. Bu olduğunda, bunun sonucunda gelişen kişilerarası bağ (kendiliknesnesi bağı), çiftlerin hiçbir zaman karşılanmayabilecek arzularının -süregiden sorunlarında yüzeye çıkan arzuların- yasını tutmalarına yardımcı olur. Matt, Rachel’ın ihtiyaç duyduğunu düşündüğü varlıklı alfa erkek hiçbir zaman olmayabilir; ancak Matt’in gerçek desteğini ve aralarındaki bağı hissetmesi, Rachel’ın bu özel doyum konusunda daha az ısrarcı olmasını sağladı. Benzer biçimde, takip eden-uzaklaşan çiftlerde gelişen bağ, her iki partnerin de kusursuz olmayan sonuçlara tahammül edebilmesini düzenli olarak mümkün kılar. Beth gibi takip edenler, artık daha fazla yakın bağ kurdukları için, kısmen partnerlerinin uzaklaşmasını artık bu kadar kişisel algılamadıklarından, umduklarından daha azını kabul etmeye başlarlar. Fred gibi uzaklaşanlar ise daha iyi dinleyiciler olmayı öğrendikçe, yalnız kalmayı tercih edebilecekleri zamanlarda partnerlerinin yakınlık girişimlerine karşılık vermek de dâhil olmak üzere, yakınlığın talepleriyle daha rahat hâle gelirler.

DİĞER YAKLAŞIMLARLA ENTEGRASYON

Bu makale çift terapisine yönelik psikodinamik yaklaşımları gözden geçiriyor olsa da, burada tanımlanan müdahalelerin çift terapisine yönelik kapsamlı bir yaklaşımla bütünleştirildiğinde daha da iyi işlediğine inanıyorum (Nielsen, 2016, 2017). Çift terapisi alanı, özellikle akademik olmayan klinisyenlerin uygulamalarında, bütünleşmeye doğru yönelmiştir (Lebow, 2014) ve çağdaş modellerin birçoğu psikodinamik içgörüleri diğer modellerden gelen yaklaşımlarla bütünleştirmektedir (ör. Christensen, 2010; Fraenkel, 2009; Pinsof, 1995; Scheinkman, 2008; Segraves, 1982; Snyder & Mitchell, 2008).

Ek katkıların en önemli kategorileri sistemik ve davranışsal yaklaşımlardan gelmektedir. Yansıtmalı özdeşim intrapsişik olan ile kişilerarası olan arasında köprü kurarken, ek sistemik kavramlar olumsuz etkileşim döngülerinin dinamiklerini ve çiftlerin ve ailelerin yaşadığı toplumsal stresi anlamamıza yardımcı olabilir. Takip eden, uzaklaşan ya da çatışmadan kaçınan gibi roller, bu rollere sıkışmış kişilerden bağımsız özelliklere sahiptir; bu özellikler onların işleyişini sınırlar ve açıklar. Okurlar, Beth ne kadar çok takip ederse Fred’in de o kadar çok geri çekildiğini belirtirken bu tür kavramları kullandığımı fark etmiş olabilirler.

Birlikte yürütülen terapi formatının kendisi, evlilik sorunlarını yalnızca partnerlerin bireysel patolojilerine bağlayan ve bu patolojinin en iyi bireysel terapide tedavi edileceğini düşünen ortodoks psikanalizden oldukça uzaktır. Bireysel ve sistemik düşüncenin bütünleştirilmesi, birlikte yürütülen seanslarda danışanları partnerlerinden gelen çelişkili kanıtlara maruz bırakarak bireysel olumsuz aktarımları ortaya çıkarma ve değiştirme konusundaki kendine özgü gücünü fark etmemizi sağlar. Ayrıca, uyumsuz davranışların ne kadarının intrapsişik psikolojiden kaynaklandığını ve ne kadarının kişilerarası güçler tarafından sürdürüldüğünü olgu bazında sorgulamamıza olanak tanır (Segraves, 1982; Wachtel, 2014).

Çift terapisine yönelik bütünleştirici, sistemik bir yaklaşım, mutluluğu aşındırabilen ve partnerlerin arasını açabilen özgül streslere ve yaşam olaylarına da dikkat etmeyi içermelidir. Liste uzundur ve örneğin mali durumun yönetilmesi, ergen çocukların yetiştirilmesi, işsizlik ya da fiziksel hastalıkla başa çıkılması ve kültürümüzün zararlı yönleriyle (ırkçılık, cinsiyetçilik, homofobi) uğraşılması gibi güçlükleri kapsar. Bu sorunlarla çalışmak, psikodinamikleri anlamaktan çok daha fazlasını gerektirir ve terapistler çiftlerin iyi oluşu üzerindeki çeşitli “kısıtlamaları” fark ettiklerinde (Breunlin, Schwartz, & MacKune-Karrer, 2001), sorunlara güçlü yönleri ve dayanıklılığı vurgulayarak yaklaştıklarında (Walsh, 2016) ve gerçek yaşamın güçlüklerine ilişkin pratik bilgi ve beceriye sahip olduklarında daha iyi sonuç verir.

Her ne kadar psikoterapiye yönelik herhangi bir yaklaşım “eğitsel” olarak düşünülebilse de, psikanalitik saflık yanlılarının çoğu kendilerini eğitimci olarak görmez ve dolayısıyla konuşma ve dinleme becerilerini, sorunları çözmenin en uygun yollarını ya da mola verme yöntemlerini açıkça öğretmez. Ancak bu tür müdahalelerin davranışçı çift terapisinde etkililiğini gösteren uzun bir geçmişi vardır (ör. Markman, Stanley, & Blumberg, 2001). Davranışçı yaklaşımlar ayrıca psikanalitik anlayışla sinerjik biçimde işler; çünkü daha güvenli ve gelişmiş iletişim, düzenli olarak daha derindeki “gizli sorunlar”ın açığa çıkmasına, daha az yansıtmaya ve olumsuz aktarım korkularının geçersiz kılınmasına yol açar (ör. Nielsen, 2016; Segraves, 1982). Segraves’in belirttiği gibi: “Evlilik anlaşmazlıklarının çoğunda, eşte davranış değişikliği sağlamaya yönelik tarz öyledir ki eşin buna uyması pek olası değildir. Bunun üzerine her eş, diğer eşin imkânsız biri olduğu sonucuna varabilir… Terapistin amacı, onların özgül etkileşimsel sorununu tam olarak belirlemek… ve onlara işlerin farklı biçimde yoluna girdiği deneyimini yaşatmaktır.” (s. 274).

Çift terapistleri ayrıca, benim görüşüme göre toplumsal, psikolojik (psikodinamik) ve davranışsal/eğitsel müdahalelerin bileşimlerini sunan anlatısal, sosyal yapılandırmacı, stratejik ve bilişsel-davranışçı yaklaşımlardan da araçlar ekleyebilirler (Gurman, Lebow, & Snyder, 2015).

SONUÇ

Çağdaş psikanaliz alanındaki literatür ve araştırmalar ile bunların çift terapisine uygulanması, karmaşık ve çeşitli olmakla birlikte, temel konularda önemli ölçüde görüş birliği göstermektedir. Bu makalede, bu çalışmaları beş pratik terapötik hedefte damıttım: altta yatan sorunlar, farklı öznel deneyimler, aktarımlar, yansıtmalı özdeşim ve kabul. Çağdaş psikodinamik çift terapisi yaklaşımları hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyen okurlar şu kitaplara başvurabilirler: ana akım psikodinamik bir yaklaşım için Wachtel (2017), kendilik psikolojisi yaklaşımı için Ringstrom (2014) ve bütünleştirici bir yaklaşım için Nielsen (2016).

Referanslar

Bacal, H.A., & Newman, K.M. (1990). Theories of object relations: Bridges to self psychology. New York: Columbia University Press.

Bergler, E. (1949). Conflict in marriage: The unhappy undivorced. Madison, CT: International Universities Press.

Berkowitz, D. A. (1999). Reversing the negative cycle: Interpreting the mutual influence of adaptive, self-protective measures in the couple. Psychoanalytic Quarterly, 68, 559–583.

Bion, W. (1962). Learning from experience. London: Tavistock Publications.

Bowen, M. (1978). Family therapy in clinical practice. New York: Jason Aronson.

Brandchaft, B., & Stolorow, R.D. (1988). On projective identification: A reply. Los Angeles Psychoanalytic Bulletin, Summer, 35–38.

Breunlin, D. C., Schwartz, R. C., & MacKune-Karrer, B. (2001). Metaframeworks: Transcending the models of family therapy. San Francisco: Jossey-Bass.

Catherall, D. (1992). Working with projective identification in couples. Family Process, 31, 355–367.

Christensen, A. (2010). A unified protocol for couple therapy. In K. Hahlweg, M. Grawe-Gerber & D. H. Baucom (Eds.), Enhancing couples: The shape of couple therapy to come (pp. 33–46). Gottingen, Germany: Hogrefe. €

Dicks, H. (1967). Marital tensions. New York: Basic Books.

Donovan, J. M. (2003). Short-term object relations couples therapy. New York: Brunner-Routledge.

Fraenkel, P. (2009). The therapeutic palette: A guide to choice points in integrative couple therapy. Clinical Social Work Journal, 37, 234–247.

Framo, J. L. (1982). Explorations in marital and family therapy: Selected papers of James L. Framo. New York: Springer Publishing.

Gerson, M.-J. (2010). The embedded self: An integrative psychodynamic and systemic perspective on couples and family therapy (2nd ed.). New York: Routledge.

Gottman, J. M., & Gottman, J. S. (2010). Gottman method couple therapy. In A. S. Gurman (Ed.), Clinical handbook of couple therapy (4th ed., pp. 138–164). New York: Guilford Press.

Greenberg, L. S., & Goldman, R. N. (2008). Emotion-focused couples therapy: The dynamics of emotion, love, and power. Washington, DC: American Psychological Association.

Greenberg, L. S., & Johnson, S. M. (1988). Emotionally focused therapy for couples. New York: Guilford Press.

Gurman, A. S., Lebow, J. L., & Snyder, D. K. (Eds.) (2015). Clinical handbook of couple therapy (5th ed.). New York: The Guilford Press.

Hazlett, P. S. (2010). Attunement, disruption, and repair: The dance of self and other in emotionally focused couple therapy. In A. S. Gurman (Ed.), Clinical casebook for couple therapy (4th ed., pp. 21–43). New York: Guilford Press.

Jacobson, N.S., & Christensen, A. (1998). Acceptance and change in couple therapy: A therapist’s guide to transforming relationships. New York: W.W. Norton.

Johnson, S. M. (1996). The practice of emotionally focused marital therapy. Florence, KY: Brunner/Mazel.

Johnson, S. M. (2008). Emotionally focused couple therapy. In A. S. Gurman (Ed.), Clinical handbook of couple therapy (4th ed., pp. 107–137). New York: Guilford Press.

Lebow, J. L. (2014). Couple and family therapy: An integrative map of the territory. Washington, DC: American Psychological Association.

Leone, C. (2008). Couple therapy from the perspective of self psychology and intersubjectivity theory. Psychoanalytic Psychology, 25, 79–98.

Livingston, M. S. (1995). A self psychologist in Couplesland: Multisubjective approach to transference and countertransference-like phenomena in marital relationships. Family Process, 34, 427–439.

Markman, H., Stanley, S., & Blumberg, S. (2001). Fighting for your marriage (2nd ed.). San Francisco: Jossey-Bass.

Middelberg, C. V. (2001). Projective identification in common couple dances. Journal of Marital and Family Therapy, 27, 341–352.

Nielsen, A. C. (2016). A roadmap for couple therapy: Integrating systemic, psychodynamic, and behavioral approaches. New York: Routledge.

Nielsen, A. C. (2017). From Couple Therapy 1.0 to a comprehensive model: Sequencing and integrating systemic, psychodynamic, and behavioral interventions in couple therapy. Family Process, in press.

Ogden, T. (1982). Projective identification and therapeutic technique. New York: Jason Aronson.

Park, S. W., & Auchincloss, E. L. (2006). Psychoanalysis in textbooks of introductory psychology: A review. Journal of the American Psychoanalytic Association, 54, 1361–1380.

Pinsof, W. (1995). Integrative problem-centered therapy: A synthesis of family, individual, and biological therapies. New York: Basic Books.

Real, T. (2007). The new rules of marriage. New York: Ballantine Books.

Ringstrom, P. A. (1994). An intersubjective approach to conjoint therapy. In A. Goldberg (Ed.), Progress in self psychology (Vol. 10, pp. 159–182). Hillsdale, NJ: The Analytic Press.

Ringstrom, P. A. (2014). A relational psychoanalytic approach to couples psychotherapy. New York: Routledge.

Rohrbaugh, M. J. (2014). Old wine in new bottles: Decanting systemic family process research in the era of evidencebased practice. Family Process, 53, 434–444.

Sager, C. J. (1994). Marriage contracts and couple therapy: Hidden forces in intimate relationships. Northvale, NJ: Jason Aronson.

Sandler, J. (1987). Projection, identification, projective identification. Madison, CT: International Universities Press.

Scarf, M. (1987). Intimate partners: Patterns in love and marriage. New York: Random House.

Scharff, J. S., & Scharff, D. E. (2008). Object relations couple therapy. In A. S. Gurman (Ed.), Clinical handbook of couple therapy (4th ed., pp. 167–195). New York: Guilford Press.

Scheinkman, M. (2008). The multi-level approach: A road map for couples therapy. Family Process, 47, 197–213.

Scheinkman, M., & Fishbane, M. (2004). The vulnerability cycle: Working with impasses in couple therapy. Family Process, 43, 279–299.

Segraves, R. T. (1982). Marital therapy: A combined psychodynamic-behavioral approach. New York: Plenum Medical Book Co.

Shaddock, D. (1998). From impasse to intimacy: How understanding unconscious needs can transform relationships. Northvale, NJ: Jason Aronson.

Shaddock, D. (2000). Contexts and connections: An intersubjective systems approach to couples therapy. New York: Basic Books.

Siegel, J. P. (1992). Repairing intimacy: An object relations approach to couples therapy. New York: Jason Aronson.

Siegel, J. P. (2010). A good-enough therapy: An object relations approach. In A. S. Gurman (Ed.), Clinical casebook for couple therapy (4th ed., pp. 134–152). New York: Guilford Press.

Slipp, S. (1988). The technique and practice of object relations family therapy. Northvale, NJ: Jason Aronson.

Snyder, D. K., & Mitchell, A. E. (2008). Affective-reconstructive couple therapy: A pluralistic, developmental approach. In A. S. Gurman (Ed.), Clinical handbook of couple therapy (4th ed., pp. 353–382). New York: Guilford Press.

Sprenkle, D. H., Davis, S. D., & Lebow, J. L. (2009). Common factors in couple and family therapy: The overlooked foundation for effective practice. New York: Guilford Press.

Stern, S. (1994). Needed relationships and repeated relationships: An integrated relational perspective. Psychoanalytic Dialogues, 4, 317–346.

Stern, D. B. (2006). Opening what has been closed, relaxing what has been clenched: Dissociation and enactment over time in committed relationships. Psychoanalytic Dialogues, 16, 747–761.

Stolorow, R., Brandshaft, B., & Atwood, G. (1987). Psychoanalytic treatment: An intersubjective approach. Hillsdale, NJ: The Analytic Press.

Tansey, M. J., & Burke, W. F. (1989). Understanding countertransference: From projective identification to empathy. Hillsdale, NJ: The Analytic Press.

Wachtel, P. L. (2014). Cyclical psychodynamics and the contextual self: The inner world, the intimate world, and the world of culture and society. New York: Routledge.

Wachtel, E. F. (2017). The heart of couple therapy: Knowing what to do and how to do it. New York: Guilford Press.

Walsh, F. (2016). Strengthening family resilience (3rd ed.). New York: The Guilford Press.

Weingarten, K. (1991). The discourses of intimacy: Adding a social constructionist and feminist view. Family Process, 30, 285–305.

Westen, D. (1999). The scientific status of unconscious processes: Is Freud really dead? Journal of the American Psychoanalytic Association, 47, 1061–1106.

Wile, D. B. (1981). Couples therapy: A nontraditional approach. New York: John Wiley & Sons.

Wile, D. B. (1993). After the fight: Using your disagreements to build a stronger relationship. New York: Guilford Press.

Wile, D. B. (2002). Collaborative couple therapy. In A. S. Gurman & N. S. Jacobson (Eds.), Clinical handbook of couple therapy (3rd ed., pp. 281–307). New York: Guilford Press.

Wile, D. B. (2013). Opening the circle of pursuit and distance. Family Process, 52, 19–32.

Willi, J. (1984). The concept of collusion: A theoretical framework for martial therapy. Family Process, 23, 177–186.

Zeitner, R. M. (2012). Self within marriage: The foundation for lasting relationships. New York: Routledge.

Zinner, J. (1989). The implications of projective identification for marital interaction. In J. Scharff (Ed.), Foundations of object relations family therapy (pp. 155–174). Northvale, NJ: Jason Aronson.


Kaynak:

Nielsen, A. C. (2017). Psychodynamic couple therapy: A practical synthesis. Journal of Marital & Family Therapy, 43(4), 685–699. https://doi.org/10.1111/jmft.12236

← Tüm yazılara dön

Okur yorumları

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir