Giriş: Tarihçe ve İhtilaflar (1. Bölüm)

Bu metin Introduction to Psychoanalysis: Contemporary Theory and Practice‘in [Psikanalize Giriş: Çağdaş Kuram ve Uygulama] 1. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.

Psikanalizi anlamanın en iyi yolu, hâlâ onun kökenini ve gelişimini izlemektir.

(Freud, 1923b, s. 235)

Giriş

Bu kitabın ele almaya çalıştığı bazı sorularla başlayalım: Psikanaliz nedir, psikanalizin bir önemi var mıdır ve eğer varsa, neden vardır? Psikanaliz, 21. yüzyılda hâlâ geçerliliğini koruyan bir yaklaşım mıdır, yoksa zihinsel yaşantıyı ve acının nasıl hafifletileceğini anlamaya yönelik, daha verimli ve kanıta dayalı düşünme biçimleri tarafından çoktan geride bırakılmış tarihsel bir merak konusu mudur? Haftada 3 ila 5 saatini iç dünyası üzerine düşünmeye ayırabilecek ve bunun bedelini ödeyebilecek durumda olmayı gerektirdiği için elitist bir çıkmaz sokak olarak mı görülmelidir? Psikanaliz, hayatlarımızı yaşama biçimimizi köklü biçimde yeniden değerlendirme ve dönüştürme imkânı sunar mı, yoksa analizanın göstermesi beklenen yoğun düşünsel çaba ve zaman ayırma süreci, değişimi engelleyen bir unsur mu olur? Psikanaliz, örneğin cinsellik, toplumsal cinsiyet ve emek bölüşümü gibi konularda tarihsel ve kültürel olarak özgül -ve artık geçerliliğini yitirmiş- varsayımları eleştirel süzgeçten geçirmeden yeniden üretmek ve evrenselleştirmekle suçlanamaz mı? 19. yüzyıla ait, artık miadını doldurmuş içgüdülerle iligli kavramların içinde sıkışıp kalmış değil midir? Psikanalizin yapısal değişime yaptığı vurgu, tedavi sonuçlarının kalıcılığını artırır mı, yoksa semptomların doğrudan hafifletilmesine yönelik ilgisizliği, hastaların çektiği acılara karşı umursamaz ve kayıtsız bir tutum mu sergilemektedir?

Bunlar, günümüzde psikanaliz hakkında sıkça sorulan sorulardan yalnızca birkaçıdır ve bu sorular, psikanalizin yüz yılı aşkın bir süre sonra hâlâ canlı ve hararetli tartışmalara yol açma kapasitesine işaret etmektedir. Psikanaliz, 20. yüzyılın başında Viyana’da, son derece sıradan özel bir nöroloji muayenehanesinde doğmuş olsa da, zaman zaman dile getirilen “Freud öldü” söylemlerine rağmen, Freud’un ortaya koyduğu fikirlerin ve ardından gelenlerce geliştirilen kuramsal yapıların yaşamaya devam ettiğine dair çok sayıda kanıt bulunmaktadır. Tek bir örnek vermek gerekirse: 2012 yılında, dünyanın önde gelen psikiyatri araştırma kurumlarından biri olan Londra’daki Maudsley Hastanesi, “Bu oturum, psikanalizin modern ruh sağlığı hizmetlerinde değerli bir yeri olduğu görüşündedir” başlıklı bir açık tartışma düzenledi. Etkinliğe 350 kişi katıldı ve bir o kadarı da yer olmadığı için geri çevrildi. Biyolojik psikiyatrinin kalesi sayılabilecek bu kurumda beklenti, önergeye karşı konuşanların tartışmayı kazanacağı yönündeydi; ancak son oylamada büyük çoğunluk psikanaliz lehine oy kullandı. Tartışmanın sonucundan bağımsız olarak, bu olay bile, psikanalizle ilgili duyguların hâlâ ne kadar güçlü ve kutuplaştırıcı olduğunu açıkça göstermektedir.

Zaman zaman, psikanalizin doğasına ilişkin tartışmalar “filin farklı yerlerine dokunan kör adamlar” benzetmesini andıran bir nitelik taşır. Çünkü “psikanaliz” ile neyi kastettiğimiz oldukça değişken olabilir: Bu terim, kuramsal fikirler bütünü, bir dizi terapötik uygulama ya da uygulama ilkesi, yarı-ideolojik bir hareket ya da kurumsal bir yapı anlamına gelebilir. Psikanalize hangi açıdan yaklaştığımız, ona dair ulaştığımız sonuçları da doğrudan etkiler. Eğer psikanalizin tanımı için divan kullanımı ile haftada dört ya da beş seanslık bir görüşme sıklığını vazgeçilmez sayarsak, hem klinik hem de klinik dışı bağlamlardaki olası katkılarını değerlendirme kapasitemizi sınırlandırmış oluruz. Eğer aktarım yorumunun [transference interpretation] yokluğunda danışma odasında olup bitenlerin psikanaliz sayılamayacağını savunursak, bundan kimlerin bu süreçten fayda görebileceğine dair düşüncelerimiz önemli ölçüde etkilenir. Eğer psikanalizin, adına layık olması için hastanın çocukluk cinselliğinin kaderiyle ilgilenmesi gerektiğini ileri sürersek, bu yaklaşım, tedaviye kişinin birincil bakımverenden ayrışırken benlik duygusunu geliştirmesi üzerine odaklanan bir yaklaşımdan oldukça farklı bir nitelik kazanır. Bu bağlamda, hem ortak kuramsal zeminin ne olduğuna dair bir fikir birliği bulunmamaktadır, hem de psikanalitik uygulamanın diğer psikoterapi biçimlerinden neyle ayrıldığına ilişkin tanımlar konusunda açık bir uzlaşı yoktur. Dahası, neyin psikanaliz sayılıp sayılmayacağına karar verme yetkisine hangi kurumların sahip olduğu konusunda da yoğun görüş ayrılıkları mevcuttur.

Tüm bu çekişmelere rağmen -ki bunların büyük bölümü Freud’un (1918, s. 199) isabetli biçimde “küçük farkların narsisizmi” olarak adlandırdığı olguyla beslenmektedir- edebiyat, antropoloji, sosyoloji ve dilbilim gibi diğer akademik ve terapötik disiplinler arasında psikanalitik bakış açılarına yönelik canlı bir ilgi devam etmektedir. Hatta, psikanalizin geleneksel olarak pek yer edinmediği coğrafyalarda bile, örneğin Çin’de, psikanalitik eğitim ve süpervizyona yönelik talep giderek artmaktadır. 2008’deki finansal krize yol açan sorumsuz yatırım davranışları, milliyetçiliğin ve çeşitli siyasal aşırılık biçimlerinin yükselişi, nefret söylemi, kadın düşmanlığı, ırkçılık ve yabancı düşmanlığının ürkütücü boyutlara ulaşması, Covid-19 pandemisinin yarattığı etkiler karşısında sergilenen geniş yelpazedeki duygusal tepkiler, insan davranışını yalnızca rasyonel bir varlık modeli üzerinden açıklayan yaklaşımların sınırlılıklarını açıkça ortaya koymuştur. Öte yandan, sinirbilim alanındaki gelişmeler, Freud’un fikirleri ile bu fikirlerin köken aldığı bilim dalı arasında yeniden bir yakınlaşma [rapprochement] ihtimalini doğurmuştur.

.

.

.

.

Psikanaliz nasıl iyileştirir?

Kohut (1984), bu soruyu, kendi yaklaşımını -empatiye ve besleyici kendilik nesnelerinin kurulmasına dayanan bir model olarak- yorum ve içgörünün tek iyileştirici araç olarak görüldüğü “klasik” anlayıştan ayırmak amacıyla sormuştur. Kohut’un anlayışı, aslında Grünbaum’un (1984) ileri sürdüğü, psikanalitik tedavideki olumlu sonuçları açıklayan etkenlerin belki de “özgül olmayan [non-specific]” faktörler olabileceği yönündeki görüşten çok da uzak değildir. Freud’un psikanalizi özlü biçimde “aktarım artı direnç [transference plus resistance]” olarak tanımlamasının ardından, psikanalizin nasıl işlediğine [etki mekanizmasına] dair üç ana yaklaşım belirlenmiştir (Steiner, 1992); her biri, örtük biçimde psikolojik sağlığın ne olduğuna ilişkin de bir görüş taşır.

1. Klasik model /çatışma modeli (Classical/conflict model)

Bu kuramsal çerçevede, ego, “sorunlu yaşantıyı” bastırarak bütünlüğünü korumaya çalışır. Bu uyumsuz çözüm ya da uzlaşma biçiminde, güvenlik uğruna hazdan vazgeçilir. Bu dinamik, aktarımda yeniden sahnelenir: Hasta analiste karşı öfke, arzu ya da bakım görme isteği gibi duygular hisseder, ancak bu duygularını ifade etmeye direnç gösterir. Tedavinin amacı, hastanın bu süreçlere ilişkin içgörü kazanmasına ve bu farkındalığı, yaşantısına daha tam ve özgür bir şekilde yanıt vermek üzere kullanmasına yardımcı olmaktır. Freud’un (1933, s. 80) ünlü ifadesiyle: “İd’in olduğu yerde ego olacaktır.”

2. Kleinci–nesne ilişkileri/çatışma modeli (Kleinian object relations/conflict model)

Bu modelde çatışma, sevgi ile nefret, bağımlı olunacak bir nesneye duyulan ihtiyaç ile o nesneyi kaybetme korkusu arasındadır. İçsel parçalanmayı [internal fission] önlemek için yıkıcı dürtüler dışa yansıtılır, bu da kendiliği zayıflatır. Aktarım, yansıtmalı özdeşim ve yanılsamalı algı süreçleriyle biçimlenir. Terapistin görevi, bu projeksiyonları taşımak ve hasta onları kabul etmeye hazır olduğunda, ona iade etmektir (Bion, 1962a). Direnç, analistin “iyi memesi”ne [good breast] -yani yardımcı atmosferi ve yerinde müdahaleleriyle iyileştirici bir figür haline gelen analiste- duyulan bağımlılığı kabul etmenin yarattığı zorluk etrafında şekillenir. Bu “iyi meme” haset edilecek bir nesneye ve kayba açık bir varlığa dönüşeceği için, bu bağımlılık tehdit edici hale gelir. Psikanalitik süreç, hastayı paranoid–şizoid konumun bölmeci yapısından, depresif konumun bütünlük deneyimine doğru taşır.

3. Kişilerarası–nesne ilişkileri/eksiklik modeli (Interpersonal–object relations/deficit model)

Bu modelde odak noktası “şimdiki aktarım”dır [present transference] -yani analist ile hasta arasında o anda yaşanan bilinçdışı etkileşim. Direnç, bir çatışmanın değil, bir eksikliğin [deficit] dışavurumu olarak görülür. Hasta, gelişimsel yaşantılarından dolayı zarar görmüştür ve nevrotik olmayan biçimde tepki verebilecek kapasiteye sahip değildir. Tedavinin regresif [regressive] etkisi altında, hasta eski uyumsuz örüntülere tutunur, çünkü başka bir yolu bilmemektedir (“kötü bir nesne hiç nesne olmamasından iyidir”). Değişim, tedavi sürecinde sunulan yeni bir empati ve ilgi deneyimi yoluyla gerçekleşir; hasta, bu deneyim üzerinden güvenli bir kendilik duygusu ve yardım edici ilişkiler kurma kapasitesi geliştirmeye başlar.

Özetle, bu üç modelde analitik iyileşme, sırasıyla, içgörü [insight], taşıma/kapsama [containment] ve yeni deneyim [new experience] yoluyla gerçekleşir. Çoğu psikanalitik süreç, bu üç unsurun tümünü çeşitli derecelerde barındırır ve hiçbir analiz, tek bir yaklaşıma indirgenemez. Örneğin, “Kleinci” terapiler genellikle içgörü ve kapsama etrafında şekillenirken, “Kohutçu” analizler kapsama ve yeni deneyime odaklanır; çağdaş Freudyen yaklaşımlar ise içgörü ile yeni deneyimi bir araya getirir, vb. Bu noktada Wallerstein’ın (1992) “ortak payda [common ground]” bakış açısıyla uyumlu olarak şunu söylemek mümkündür: Klinik gerçekliğe ne kadar yaklaşırsak, farklılıklar o kadar bulanıklaşır; buna karşılık, metapsikolojik düzlemde “bakış açısını genişlettikçe” [zoom out], bu farklılıklar daha belirgin ve keskin hâle gelir.

Eğitim

Eğer psikanaliz, Freud’un (1937) deyimiyle, “imkânsız mesleklerden” biri ise (yani sonucunun kesin biçimde öngörülemediği mesleklerden), psikanalitik eğitim de bazı çözümsüz ikilemler barındırır. Psikanalizin çoğulluğu, tanımının net olmaması, iyileşme ve değişim süreçlerine dair farklı görüşler, kavramların esnekliği ve kültürel farklılıklar, dünyadaki psikanalitik eğitimlerin hem biçim hem de içerik açısından büyük çeşitlilik göstermesine yol açmaktadır. Bu çeşitlilikler arasında şunlar yer alır:

  • adayların eğitime nasıl kabul edileceği,
  • eğitim analistlerinin nasıl seçileceği,
  • bu analistlerin adayın eğitimindeki rolleri,
  • haftalık görüşme sayısı,
  • süpervizyon ve seminerlerin içeriği,
  • bebek gözleminin ne derece önemli sayıldığı,
  • eğitimin süresi,
  • yeterlilik süreci.

Hatta kişisel analiz için ödeme yöntemleri bile farklılık gösterir: Örneğin bazı Avrupa enstitülerinde, sigorta şirketi seans ücretlerini karşılasa bile, adayların bu bedelleri geri talep etmelerine izin verilmez. Bu durum, psikanalitik eğitimin ne denli yüksek bir finansal yükümlülük gerektirdiğini açık biçimde ortaya koyar.

İdeal olarak, psikanalitik eğitim süreci öğretici olmalı, fakat indoktrine edici (dogmatik biçimde aşılayıcı) olmamalı; psikanalitik çerçeve içinde düşünsel özgürlüğü teşvik etmeli, fakat psikanalizin herhangi bir alt türünü tek geçerli yaklaşım olarak benimsememelidir. Eğitim yapısının organizasyonu, eğitim süreci içinde ortaya çıkan güçlü aktarım ve karşıaktarım tepkilerinin düzenlenmesi gerekliliğini yansıtır. Bu dinamikler her yerde mevcuttur:

  • aday ile analisti arasında,
  • aday ile hastası arasında,
  • aday ile süpervizörü arasında,
  • süpervizör ile analist arasında,
  • analist ile kurum arasında.

Eğitim analizi, süpervizyon ve kurum arasındaki ikililerde [dyad] “yeterince iyi [good enough]” bir mesafe olması, öğrenme ve gelişim için uygun koşulları sağlar. Buna karşılık, müdahaleci [intrusive] bir sistem, kendini ifade etme korkusuna ve en kötü durumda, analistinin bir kopyası olarak biçimlendirilmiş “analitik klonlar”ın ortaya çıkmasına yol açabilir. Her adayın süreci, özdeşim kurma, özdeşimi bırakma, ayrışma ve bağımsızlaşma adımlarını içermelidir. Tüm bu boyutlar, özellikle Kernberg (2014) tarafından olmak üzere, yoğun biçimde eleştirilmiş ve sorgulanmıştır.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir