Giriş: Tarihçe ve İhtilaflar (1. Bölüm)

Psikodinamik Okuma Grubu

Kuram – Uygulama – Süpervizyon

☎️ 0505 495 4727

Bu metin Introduction to Psychoanalysis: Contemporary Theory and Practice‘in [Psikanalize Giriş: Çağdaş Kuram ve Uygulama] 1. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.

Psikanalizi anlamanın en iyi yolu, hala onun kökenini ve gelişimini izlemektir.

(Freud, 1923b, s. 235)

Giriş

Bu kitabın ele almaya çalıştığı bazı sorularla başlayalım: Psikanaliz nedir, psikanalizin bir önemi var mıdır ve eğer varsa, neden vardır? Psikanaliz, 21. yüzyılda hâlâ geçerliliğini koruyan bir yaklaşım mıdır, yoksa zihinsel yaşantıyı ve acının nasıl hafifletileceğini anlamaya yönelik, daha verimli ve kanıta dayalı düşünme biçimleri tarafından çoktan geride bırakılmış tarihsel bir merak konusu mudur? Haftada 3 ila 5 saatini iç dünyası üzerine düşünmeye ayırabilecek ve bunun bedelini ödeyebilecek durumda olmayı gerektirdiği için elitist bir çıkmaz sokak olarak mı görülmelidir? Psikanaliz, hayatlarımızı yaşama biçimimizi köklü biçimde yeniden değerlendirme ve dönüştürme imkânı sunar mı, yoksa analizanın göstermesi beklenen yoğun düşünsel çaba ve zaman ayırma süreci, değişimi engelleyen bir unsur mu olur? Psikanaliz, örneğin cinsellik, toplumsal cinsiyet ve emek bölüşümü gibi konularda tarihsel ve kültürel olarak özgül -ve artık geçerliliğini yitirmiş- varsayımları eleştirel süzgeçten geçirmeden yeniden üretmek ve evrenselleştirmekle suçlanamaz mı? 19. yüzyıla ait, artık miadını doldurmuş içgüdülerle iligli kavramların içinde sıkışıp kalmış değil midir? Psikanalizin yapısal değişime yaptığı vurgu, tedavi sonuçlarının kalıcılığını artırır mı, yoksa semptomların doğrudan hafifletilmesine yönelik ilgisizliği, hastaların çektiği acılara karşı umursamaz ve kayıtsız bir tutum mu sergilemektedir?

Bunlar, günümüzde psikanaliz hakkında sıkça sorulan sorulardan yalnızca birkaçıdır ve bu sorular, psikanalizin yüz yılı aşkın bir süre sonra hâlâ canlı ve hararetli tartışmalara yol açma kapasitesine işaret etmektedir. Psikanaliz, 20. yüzyılın başında Viyana’da, son derece sıradan özel bir nöroloji muayenehanesinde doğmuş olsa da, zaman zaman dile getirilen “Freud öldü” söylemlerine rağmen, Freud’un ortaya koyduğu fikirlerin ve ardından gelenlerce geliştirilen kuramsal yapıların yaşamaya devam ettiğine dair çok sayıda kanıt bulunmaktadır. Tek bir örnek vermek gerekirse: 2012 yılında, dünyanın önde gelen psikiyatri araştırma kurumlarından biri olan Londra’daki Maudsley Hastanesi, “Bu oturum, psikanalizin modern ruh sağlığı hizmetlerinde değerli bir yeri olduğu görüşündedir” başlıklı bir açık tartışma düzenledi. Etkinliğe 350 kişi katıldı ve bir o kadarı da yer olmadığı için geri çevrildi. Biyolojik psikiyatrinin kalesi sayılabilecek bu kurumda beklenti, önergeye karşı konuşanların tartışmayı kazanacağı yönündeydi; ancak son oylamada büyük çoğunluk psikanaliz lehine oy kullandı. Tartışmanın sonucundan bağımsız olarak, bu olay bile, psikanalizle ilgili duyguların hâlâ ne kadar güçlü ve kutuplaştırıcı olduğunu açıkça göstermektedir.

Zaman zaman, psikanalizin doğasına ilişkin tartışmalar “filin farklı yerlerine dokunan kör adamlar” benzetmesini andıran bir nitelik taşır. Çünkü “psikanaliz” ile neyi kastettiğimiz oldukça değişken olabilir: Bu terim, kuramsal fikirler bütünü, bir dizi terapötik uygulama ya da uygulama ilkesi, yarı-ideolojik bir hareket ya da kurumsal bir yapı anlamına gelebilir. Psikanalize hangi açıdan yaklaştığımız, ona dair ulaştığımız sonuçları da doğrudan etkiler. Eğer psikanalizin tanımı için divan kullanımı ile haftada dört ya da beş seanslık bir görüşme sıklığını vazgeçilmez sayarsak, hem klinik hem de klinik dışı bağlamlardaki olası katkılarını değerlendirme kapasitemizi sınırlandırmış oluruz. Eğer aktarım yorumunun [transference interpretation] yokluğunda danışma odasında olup bitenlerin psikanaliz sayılamayacağını savunursak, bundan kimlerin bu süreçten fayda görebileceğine dair düşüncelerimiz önemli ölçüde etkilenir. Eğer psikanalizin, adına layık olması için hastanın çocukluk cinselliğinin kaderiyle ilgilenmesi gerektiğini ileri sürersek, bu yaklaşım, tedaviye kişinin birincil bakımverenden ayrışırken benlik duygusunu geliştirmesi üzerine odaklanan bir yaklaşımdan oldukça farklı bir nitelik kazanır. Bu bağlamda, hem ortak kuramsal zeminin ne olduğuna dair bir fikir birliği bulunmamaktadır, hem de psikanalitik uygulamanın diğer psikoterapi biçimlerinden neyle ayrıldığına ilişkin tanımlar konusunda açık bir uzlaşı yoktur. Dahası, neyin psikanaliz sayılıp sayılmayacağına karar verme yetkisine hangi kurumların sahip olduğu konusunda da yoğun görüş ayrılıkları mevcuttur.

Tüm bu çekişmelere rağmen -ki bunların büyük bölümü Freud’un (1918, s. 199) isabetli biçimde “küçük farkların narsisizmi” olarak adlandırdığı olguyla beslenmektedir- edebiyat, antropoloji, sosyoloji ve dilbilim gibi diğer akademik ve terapötik disiplinler arasında psikanalitik bakış açılarına yönelik canlı bir ilgi devam etmektedir. Hatta, psikanalizin geleneksel olarak pek yer edinmediği coğrafyalarda bile, örneğin Çin’de, psikanalitik eğitim ve süpervizyona yönelik talep giderek artmaktadır. 2008’deki finansal krize yol açan sorumsuz yatırım davranışları, milliyetçiliğin ve çeşitli siyasal aşırılık biçimlerinin yükselişi, nefret söylemi, kadın düşmanlığı, ırkçılık ve yabancı düşmanlığının ürkütücü boyutlara ulaşması, Covid-19 pandemisinin yarattığı etkiler karşısında sergilenen geniş yelpazedeki duygusal tepkiler, insan davranışını yalnızca rasyonel bir varlık modeli üzerinden açıklayan yaklaşımların sınırlılıklarını açıkça ortaya koymuştur. Öte yandan, sinirbilim alanındaki gelişmeler, Freud’un fikirleri ile bu fikirlerin köken aldığı bilim dalı arasında yeniden bir yakınlaşma [rapprochement] ihtimalini doğurmuştur.

Psikanalitik düşüncenin en derin ve en temel içgörülerinden biri, çatışmanın [conflict] insan zihnini yapılandırdığıdır. Freud, psikanalize karşı direncin kaçınılmaz olduğunu düşünmüştür; çünkü psikanaliz, kendimiz hakkında bilmek ya da başkalarıyla paylaşmak istemediğimiz yönlerimizi görünür kılar. Nöroloji pratiğine başvuran hastalarını dinledikçe ve onların semptomları ile rüyaları -hem onlarınkiler hem de kendi rüyaları- üzerine düşündükçe, düşüncelerimizin bilinçli olarak farkında olmadığımız süreçler tarafından etkilendiğine, bu süreçlerin farkında olmamayı aktif olarak sürdürmeye yatırım yaptığımıza ve bizi bunların farkına vardırmaya yönelik çabalara direnç [resistance] göstereceğimize giderek daha fazla ikna oldu; hatta kuramsal düzeyde bizi şekillendiren ve motive eden şeyler hakkında daha fazla bilgi sahibi olmanın iyi bir şey olabileceğini kabul etsek bile. Bu iki içgörü -insan psişesinin çatışmalı doğası ve bilinçdışının rolü- Freud’un bunları ilk formüle ettiği zamanki kadar bugün de geçerliliğini ve, bizce, önemini korumaktadır.

Freud, psişik çatışmayı bebeklikteki çaresizliğimizin ve bağımlılığımızın kalıcı mirası olarak görmüştür. İnsan geç olgunlaşan [altricial] bir türdür -yani bebekler uzun bir süre boyunca bakımverenlerine tamamen bağımlıdır. Kendi başımızın çaresine bakabilir hâle geldiğimizde, bakamadığımız zamanı unutma eğiliminde oluruz; ancak bu dönem bizi silinmez biçimde şekillendirir. Birincil bakımverenlerimizle yaşadığımız deneyimler, mizacımız ve genetik yapımız (yani Freud’un “bünye” [constitution] dediği şey) kadar bakımverenlerimizin tepkileri tarafından da şekillenir. Bebekliğin ve erken çocukluğun bu yoğun kişilerarası biyodavranışsal matrisi, gelecekteki ilişkiler ve dünyada var olma biçimleri için -az ya da çok değiştirilebilir- şablonlar oluşturur. Erken çocukluk döneminde, en erken sevgi nesnelerimize [love object] yönelik karmaşık duygularımızı ve aile içindeki yerimizi anlama ve bunlarla uzlaşma çabamız, daha sonraki bağlanma ilişkilerimizin özelliklerini belirleyecek olan kalıcı psişik yapıların temellerini atar. Burada da, ruh sağlığı sorunlarının gelişimsel doğasının giderek daha fazla kabul görmesiyle birlikte, psikanalitik perspektiflere yönelik artan bir kabulün söz konusu olduğu görülmektedir. Boylamsal araştırmalar, ruh sağlığı sorunlarının dörtte üçünün eklemeli [additive] bir biçimde “olumsuz çocukluk yaşantıları”na [adverse childhood event] geri götürülebileceğini göstermiştir (Kim-Cohen ve ark., 2003).

Bebeklikte, henüz başa çıkma kapasitesine sahip olmadığımız fiziksel ve duygusal gereksinimlerimizi düzenlememize yardımcı olmaları için bağlanma figürleri [attachment figure] olarak bakımverenlerimize bağımlıydık. Psikanalizin ortaya koyduğu psikolojik süreçler yetişkin yaşamı için de aynı ölçüde geçerlidir. Örneğin, kendimizde bilmek istemediğimiz duyguları başka bir kişiye atfedebilir (yansıtma) ve ardından bu duygulara sahip olduğu varsayımıyla o kişiye saldırabiliriz. Bu tür fikirler, yalnızca psikanalitik olarak neler olup bittiğini anlamlandırmada yararlı olmakla kalmaz, aynı zamanda kullandıkları terapötik teknik psikanalitik olmasa bile, sıklıkla, işleriyle ilgili kafa karıştırıcı derecede zor duygularla mücadele eden ruh sağlığı profesyonelleri için de yardımcı olur. Bilişsel-davranışçı terapi gibi diğer yaklaşımlar da psikanalitik yaklaşımın bazı kuramsal ve klinik özelliklerini kullanmaya başlamaktadır.

Özetle, psikanalitik perspektifin hala değer görmeye devam ettiğini ve bu kitabın ilk baskısının yayımlandığı döneme kıyasla mevcut düşünsel iklimin, psikanalizin özgül olarak sunabileceklerine yönelik, en azından daha elverişli olduğunu gösteren çok sayıda kanıt bulunmaktadır. Bu ikinci baskıdaki amacımız, çağdaş psikanalitik kuram ve uygulamanın temel özelliklerini sunmayı sürdürmektir; böylece bu temel, psikanalizin psikiyatri, psikoterapi ve toplum içindeki doğası ve rolü üzerine daha geniş bir tartışma için bir zemin oluşturabilir. Bu giriş bölümünde, günümüzde psikanalizi meşgul eden başlıca tartışma ve ihtilaf konularından bazılarını gözden geçireceğiz. Bu tartışmaları bağlamına oturtmak ve aynı zamanda kitabın bütünü için bir arka plan oluşturmak üzere, psikanalitik hareketin tarihine ve evrimine dair kısa bir değerlendirme ile başlıyoruz.

Psikanalitik hareketin tarihi

Freud, yetişkin kişiliği, her biri yerini aldığı yapının bazı özelliklerini temel alan ve bunları kısmen koruyan uygarlık katmanlarının üst üste birikiminden oluşan bir arkeolojik alanla karşılaştırmayı severdi. Bu doğrultuda egoyu, her bireyin özdeşim kurduğu geçmişteki önemli figürlerden inşa edilen “terk edilmiş nesne kateksislerinin [object cathexis] bir tortusu” olarak görmüştür (Freud, 1923a, s. 29). Her iki metafor da psikanalizin kendisine uygulanabilir; zira tarihsel bir perspektiften yaklaşıldığında, yeni fikirlerin çoğu zaman önceki fikirlerden türediği, ancak onları bütünüyle ortadan kaldırmadığı ve bir düşünürün kişiliğinin bazen ortaya koyduğu katkının içeriği kadar önemli olabildiği görülür. Psikanalizin hikâyesi, tarih, coğrafya ve karizmatik etkinin bir bileşimidir.

Psikanaliz, birbiriyle ilişkili üç bileşenden oluşur: serbest çağrışım ve yorumlama gibi özgül psikoterapötik teknikler; psikolojik gelişime ilişkin bir model; ve zihnin doğası ile yapısına dair spekülatif varsayımları içeren bir “metapsikoloji“. Freud (1914b, 1927), psikanalizin evriminde birkaç aşama tanımlamıştır.

1885–1897: “analitik öncesi” evre

Bu kitapta psikanalize öncelikle bir zanaat [craft] olarak yaklaşıyoruz. Bu bakış açısıyla tutarlı biçimde, Freud’un “yeni bilim”ini icat etmeye yönelmesi başlangıçta oldukça sıradan ve pratik nedenlere dayanmıştır. 1886 yılında, 30 yaşındayken Freud evlenmiştir. Eşini ve birkaç yıl içinde kalabalık ve giderek büyüyecek olan ailesini geçindirmesi gerektiğini fark etmiştir. O dönemde seçkin bir nörolog ve nöroanatomist olarak zaten iyi tanınıyor olmasına rağmen, antisemitizmin yaygın olduğu bir üniversite ortamında ilerleme olanakları ya da özel nöroloji pratiği yürütme imkânları oldukça sınırlıydı. Freud, hekimlerin muayenehanelerine akın eden ve histerik belirtiler ile daha sonra “psikonevrotik bozukluklar” [psychoneurotic disorders] olarak adlandıracağı durumlar sergileyen çok sayıdaki hastanın farkındaydı. Paris’i ziyaret etmiş, Jean-Martin Charcot’nun histerik fenomenlerin kapsamını gösteren sunumlarından ve Pierre Janet’nin histeriyi hipnozla başarılı bir şekilde tedavi ettiğine dair anlatımlardan etkilenmişti. Bu nedenle, uygulamasını bu hastaların tedavisi etrafında yapılandırmaya karar verdi.

Burada, psikanalizin oluşum sürecine ve doğuşuna katkıda bulunan önemli dostluklardan biri Freud’a yardımcı olmuştur. Freud’un arkadaşı, pratisyen hekim Josef Breuer, felçler ve zihinsel karışıklık epizotları yaşayan genç bir kızın (ünlü “Anna O”) tedavisinde hipnoz kullanımıyla ilgili deneyler yapmaktaydı. Breuer, onu hipnotik bir transa sokup kendisini rahatsız eden her şey hakkında serbestçe konuşmasını istediğinde, belirtilerin geçici olarak hafiflediğini keşfetmişti. Freud, Breuer ile birlikte çalışmaya başlamış ve bu işbirliğini 13 benzer vakaya dayanan Studies in Hysteria (Breuer & Freud, 1893–1895) adlı eserle yayımlamışlardır. Bu “katartik” [cathartic] yaklaşım, nevrozların acı verici duygulanımın “birikme”sinden kaynaklandığı ve bir çıbanın boşaltılması gibi, zihinsel sıkıntı hipnoz altında sözel ifade yoluyla (abreaksiyon [abreaction]) açığa çıkarılabilirse rahatlamanın sağlanacağı fikrine dayanıyordu.

Bu noktada, Freud’un karakterinin psikanaliz tarihinin seyrini şekillendiren özelliklerinden biriyle karşılaşırız: bir güçlükle (ya da “direnç”le) yüzleşme, onu kuramsallaştırma ve avantaja dönüştürme kapasitesi. Hipnozla ilgili bir dizi sorunla karşılaştı. İlk olarak, hipnotize edemediği hastalar olduğunu fark etti. İkinci olarak, hipnotik “telkin” [suggestion] fikrine karşı kuşku geliştirmeye başladı; bunun hekimin rolünü aşırı vurguladığını ve hastanın özerkliğini zedelediğini düşünüyordu. Üçüncü olarak, Breuer’in hastasının transtan uyandığında hekimine tutkulu bir şekilde sarılmasıyla, aktarım olgusunu doğrudan gözlemledi. Son olarak, hastaların güçlüklerine travmatik bir açıklama ararken, bu güçlüklerin çocukluktaki cinsel travmadan kaynaklandığını keşfettiğini -ya da keşfettiğini düşündüğünü- ileri sürdü; bu görüş, daha ihtiyatlı ve çekingen olan Breuer için rahatsız ediciydi.

1897–1908: psikanalizin kendisi; Freud’un yalnızlık yılları

İzleyen birkaç yıl, Freud için hem yoğun bir entelektüel üretkenlik hem de duygusal kriz dönemi olmuştur. Bu süreçte, yoğun bir yazışma sürdürdüğü arkadaşı Wilhelm Fleiss’in de yardımıyla, psikanalizin günümüze kadar varlığını sürdüren pratik ve kuramsal temellerini oluşturmuştur.

Hipnozu terk etti ve başlangıçta analistin elini hastanın alnına hafifçe bastırmasıyla desteklenen serbest çağrışım yöntemini geliştirdi. Nevrozları artık yalnızca gerçek travma açısından -her ne kadar bunun hâlâ bir rolü olsa da- ya da Pierre Janet’nin düşündüğü gibi sinir sisteminin bir “zayıflığı”nın sonucu olarak değil, bilinçdışı çatışmanın sonucu olarak görmeye başladı. Bu çatışmanın merkezinde, dürtü kaynaklı fanteziler [phantasy] yer alıyordu; buradaki “ph” yazımı, zihinsel içeriğin bilinçdışı doğasına işaret eder ve bu fanteziler cinsellikle ilgilidir: erkek çocuğun annesine sahip olma yönündeki Ödipal arzusu, babasının sahiplenici cezalandırmasından duyduğu korkuyla çatışma içindedir. Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme [The Three Essays on Sexuality] (Freud, 1905), bebeksi [infantile] cinselliğin merkezi önemini ve kişiliğin erken gelişiminde bedensel deneyimin rolünü vurgulamış; bu da psikanalitik düşüncenin temel dayanaklarından biri hâline gelmiştir.

Freud’un “baştan çıkarma kuramı”ndan [seduction theory] bilinçdışı fantezi [unconscious phantasy] fikrine yönelişi, özellikle çocukluk çağı cinsel istismarının yaygınlığına ilişkin çağdaş bilgiler ışığında, tarihçiler arasında büyük tartışmalara yol açmıştır. Arzu doyurumu [wish-fulfilment] ve fantezi kavramları psikanalizin merkezindedir. Freud, hastalarının baştan çıkarılma anlatılarının, iç dünyanın arzuya dayalı ve haz ilkesi [pleasure principle] tarafından yönlendirilen doğasını yansıttığı sonucuna varmış ve bu, ileriye doğru önemli bir adım olmuştur. Bununla birlikte, dış gerçekliğin rolünü kabul etmeyi de sürdürmüştür: “Çocukluk dönemindeki baştan çıkarma, nevrozların etiyolojisinde belirli bir payı -her ne kadar daha mütevazı bir payı olsa da- korumuştur” (Freud, 1925, s. 34).

Çatışmanın içinde örtük olarak, değişime doğru ilk adım olarak analistin nevrozun savunma yapılarını aşma girişimlerine yönelik bir direnç bulunur. Freud aktarımı aktarımı -Breuer’in hastasının tutkulu kucaklamasında somutlaşan biçimiyle- serbest çağrışımın akışını engelleyen bir direnç olarak görmüştür. Ancak, bu tür fantezilerin hastanın temel güçlüklerinin canlı [in vivo] yeniden sahnelenmesi olduğunu fark ettikçe, aktarım psikanalitik yöntemin merkezî unsuru hâline gelmiştir. Bu dönemin doruk noktası, Freud’un her zaman en önemli eseri olarak gördüğü Rüyaların Yorumu [The Interpretation of Dreams] (Freud, 1900) olmuştur. Freud burada yalnızca rüyalara değil, zihnin kendisine ilişkin bir kuram geliştirmek için kendi kişisel yaşantılarından -kardeş rekabeti, 1896’da babasının ölümü karşısındaki ambivalan tepkileri, annesinin gözdesi olma duygusu, Yahudi kimliğine ilişkin gurur ve aşağılanma deneyimleri ile mesleki yalnızlık ve hırsı- yararlanmıştır.

1907/1908–1920: psikanalitik hareketin başı

20. yüzyılın ilk on yılı ilerledikçe, Freud’un fikirleri bir grup ilerici hekim ve entelektüel arasında karşılık bulmaya başladı ve ilk psikanalitik çevreyi oluşturdu: Carl Jung, Alfred Adler, Wilhelm Stekel, Karl Abraham, Sándor Ferenczi, Ernest Jones ve Otto Rank. Bunlar, Freud’un kendilerine özel yüzükler yaptırdığı -gözde takipçileri için yaptığı gibi- ilk “yüzük taşıyıcıları” [ring bearers] idi. 1908 yılında ilk psikanaliz kongresi Salzburg’da düzenlenmiş ve bir dergi yayımlanmaya başlanmıştır. Psikanaliz saflarına katılan ilk Yahudi olmayan isim olan Carl Jung, kısa sürede Freud’un “veliaht prens”i [crown prince] hâline gelmiş ve Eugen Bleuler ile birlikte, Zürih’teki Burghölzli Psychiatric Hospital’da bir psikanalitik çekirdek oluşturmuştur. Freud ve Jung, 1910 yılında Birleşik Devletler’e davet edilmiş; Freud burada prestijli Clark konferanslarını vermiştir. İki isim, Atlantik yolculuğu sırasında birbirlerinin rüyalarını analiz ederek vakit geçirmiştir. Ancak bu yakınlık muhtemelen fazla gelmiştir: 1913 yılına gelindiğinde Jung, Freud’un cinselliğin merkeziliği konusundaki ısrarına, dine yönelik kuşkuculuğuna ve otoriter yöntemlerine itiraz ederek Freud’dan ayrılmıştır. Alfred Adler de 1911’de ayrılarak, karakterin belirleniminde Freud’un libido ve Odipus kavramları yerine saldırganlık ve “aşağılık kompleksi”ni [inferiority complex] vurgulayan kendi psikoterapi okulunu kurmuştur.

Jung ve Adler’in ayrılışları, psikanalizin yaşayacağı son kopuşlar değildi (Stekel de 1911’de ayrılmıştı); ancak psikanalitik hareket büyümeye devam etti. Budapeşte, Berlin ve Londra’da klinikler kuruldu; Londra’daki gelişim ise, Ernest Jones’un enerjisi, entelektüel yetenekleri ve Freud’a mutlak bağlılığı sayesinde mümkün olmuştur.

1914–1918 savaşı, Avrupa’da psikanalizin evrimi üzerinde büyük bir etki yaratmıştır. Artık 60 yaşına gelmiş ve ünü bütünüyle yerleşmiş olan Freud, bu dönemde de olağanüstü bir üretkenlikle çalışmayı sürdürmüş; Narsisizm Üzerine [On Narcissism], (Freud 1914a) ve Yas ve Melankoli [Mourning and Melancholia], (Freud, 1917b) gibi temel metapsikolojik makalelerin yanı sıra, yerleşik psikanalitik gelenek uyarınca doğaçlama olarak verdiği Giriş Derslerini [Introductory Lectures], (Freud, 1916) üretmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkım, onun dikkatini insan psikolojisinin daha karanlık yönlerine yöneltmiş; Freud saldırganlığa önceye kıyasla daha fazla vurgu yapmaya başlamıştır. Bu düşünceler, 1920’lerde tanatos [thanatos] (ölüm içigüdüsü) kavramıyla doruk noktasına ulaşacaktır.

Britanya’da, “Büyük Savaş” [Great War], psikanalitik yöntemin ve fikirlerin yayılmasını olumlu yönde etkilemiştir. Cepheden dönen çok sayıda asker, savaş yorgunluğu [battle fatigue] ya da mermi şoku [shell shock] (günümüzde travma sonrası stres bozukluğu [post-traumatic stress disorder] tanısının öncülleri) ile geri dönmüştür. O dönemde geleneksel psikiyatrinin sunabileceği olanaklar sınırlıydı; bu durum, Brunswick Square Clinic gibi merkezlerde psikanalitik yöntemlerin uygulanmasına alan açmıştır. James Glover’ın yönettiği bu klinik, Britanya psikanalizinin geliştiği bir odak hâline gelmiş; kardeşi Edward Glover, Sylvia Payne, Ella Sharpe, Susan Isaacs ve Marjorie Brierley gibi daha sonra önde gelen psikanalistler olacak isimleri bünyesinde barındırmıştır. Cassel Hospital ise savaşın hemen ardından, savaş mağdurlarının psikanalitik tedavisi için yatarak hizmet veren bir birim olarak kurulmuştur.

1920’den Freud’un 1939’daki ölümüne kadar

Freud’un kuramcı olarak gücü yaşamının sonuna kadar azalmamıştır. 1923 yılında yayımlanan Benlik ve İd (The Ego and the Id, Freud, 1923a), zihni bilinçdışı (unconscious), bilinçöncesi (preconscious) ve bilinç (conscious) olarak üçe ayıran “topografik” modelin önemli bir revizyonunu temsil eder; bunun yerine id, ego ve süperego’dan oluşan “yapısal” ya da üçlü modeli önermiştir (bkz. Bölüm 2). 1926’da, anksiyeteye ilişkin kuramını gözden geçirerek onu artık fazlalık erotik enerji ya da libidonun bir dışavurumu olarak değil, benliğe (self) yönelik bir tehdidin işareti olarak ele almıştır. Fetişizm üzerine kısa fakat son derece etkili bir makale (Fetishism, Freud, 1927), egonun bölünmesi (splitting of the ego) fikrini ortaya koymuş; bu kavram günümüz psikanalizinde merkezî önemini korumaktadır. 1930’lar boyunca Freud, dine ilişkin spekülasyonlarını sürdürmüş ve muhtemelen giderek artan sayıda seçkin kadın analistin etkisiyle kadın cinselliğine ilişkin düşüncelerle de yoğun biçimde uğraşmıştır.

Freud’un kızı Anna, çocukların psikanalitik tedavisinin öncülüğünü yaptı ve annesinin ölümünden sonra babasına baktı -onun Oidipus’una Antigone gibi. Naziler 1938’de Avusturya’ya geldiklerinde, Freud’un, birçok analistin zaten kaçmış olduğu İngiltere’ye gitmesine izin verildi. Ancak onu serbest bırakmadan önce Gestapo, Freud’un kendileri tarafından iyi muamele gördüğünü söyleyen bir belge imzalamasında ısrar etti; Freud da karakteristik ironisiyle şöyle yazdı: “Gestapo’yu herkese içtenlikle tavsiye edebilirim” (Jones, 1957, s. 226)! Anna ile birlikte, Kuzey Londra’daki Hampstead’de bulunan Maresfield Gardens’a yerleşti. Freud, bir yıl sonra, 1939’da, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden hemen önce öldü.

Britanya’da Psikanaliz

Psikanalitik hareketin siyaseti, başından itibaren, bir yandan inancı savunma gereksinimi -gerekirse sapkınların dışlanması da dahil- ile diğer yandan sınırlarını genişletme ve yeni fikirlere yer açma arzusu arasındaki bir gerilimle nitelenmiştir. Psikanalitik fikirler, 1920’lerde Britanya’daki entelektüel yaşam üzerinde önemli bir etki yaratmış; ilerici psikiyatristleri ve tıp pratisyenlerini olduğu kadar Bloomsbury Grubu üyelerini de etkilemiştir [Bloomsbury Grubu, 20. yüzyılın başlarında Londra’nın Bloomsbury semtinde bir araya gelen İngiliz yazar, sanatçı, eleştirmen, iktisatçı ve düşünürlerden oluşan entelektüel bir çevredir]. Bu grup içinde Karin Stephen ve James Strachey, özellikle psikanalist olmak amacıyla tıp eğitimine başlamışlardı (Pines, 1991). Ernest Jones, psikanalitik kimliği, psikoterapötik yol arkadaşları ve etrafına takılanların sulandırıcı etkisinden korumaya kararlıydı. Ancak Amerikalı muadillerinin aksine, Freud’un da tam desteğini alarak (Freud, 1926), genel olarak “sıradan” [lay] -yani tıp eğitimi almamış- analistlerin tanınmasından ve eşit statüye sahip olmasından yanaydı. Alix ve James Strachey, Berlin kökenli genç psikanalist Melanie Klein için Britanya’da bir konferans turnesi düzenlediklerinde, Jones ondan hemen hoşlandı ve çocuklarının onun tarafından analiz edilmesini ayarlamanın yanı sıra, onu Londra’ya yerleşmeye davet etti. Klein bekardı -çocukları neredeyse büyümüş, boşanmış bir kadındı- ve bu daveti kabul etti; bu, psikanaliz tarihi açısından kader belirleyici bir hamle oldu.

.

.

.

Güncel psikanalitik ikilemler ve tartışmalar

Hastalarımızdan, tedaviye psikanalizin doğruluğuna ilişkin bir kanaatle gelmelerini ya da onun taraftarı olmalarını bile istemeyiz. Böyle bir tutum çoğu zaman bizde kuşku uyandırır. Onlarda en arzu edilir bulduğumuz tutum, iyi niyetli bir kuşkuculuktur.

(Freud, 1917a, p. 244)

Bu kısa tarihsel ve coğrafi gözden geçirmenin, psikanalitik hareketin çeşitliliği ve canlılığı hakkında bir fikir verdiğini umuyoruz. Aynı zamanda, hareketin süregiden özellikleri olan tartışma ve ihtilafların bir kısmını da aktarmış olabilir. Psikanalizde, psikolojik gerçekliğe zarar vermemek için gerekli olan yaratıcı belirsizlik -Keats’in (1891, s. 48) “negatif kapasite”si [negative capability]- ile zihnin haritası çıkarılmamış arazisinde güvenli dayanaklar arayışı arasında içkin bir gerilim vardır. İlki fazlasıyla kolay bir şekilde karmaşaya ve gizemciliğe varacak biçimde yozlaşabilir; ikincisi ise dogmatizme dönüşebilir. Bu iki eğilim de psikanalitik literatürde bulunur. Bu bölümün geri kalanı, çağdaş psikanalizin mücadele etmekte olduğu bazı tartışmalı meselelerin ele alınmasına ayrılmıştır.

Psikanalize karşı [versus] psikanalitik psikoterapiler

Psikanalizi, onun doğurduğu birçok psikanalitik psikoterapi biçiminden açıkça ayıran tatmin edici bir tanım üretmek zordur. Psikanalitik terapilerin çoğu, psikanalizin çocukları olarak görülebilir -bunun beraberinde getirdiği kaçınılmaz ebeveyn-çocuk çatışmalarıyla birlikte.

Freud’a göre (1914b), bir tedavi olarak psikanalizin tanımlayıcı özellikleri aktarımın ve direncin merkezi konumda olmasıydı. Psikanalitik psikoterapilerin çoğu da bunların kendi çalışmalarında merkezi olduğunu ileri sürerdi; tersinden bakıldığında ise, psikanaliz diye adlandırılan şeyin Freud’un ölçütleriyle gerçekten örtüştüğünün hiçbir kesinliği yoktur. Nitekim psikanaliz üzerine yapılan ampirik çalışmalar (bkz. Bölüm 11), “analitik bir sürecin gelişimi” (yani bir aktarım nevrozunun yaratılması ve çözülmesi) ile tedavinin olumlu sonucu arasında ikna edici bir ilişki göstermekte başarısız olmuştur. Aktarım analizinin oldukça küçük bir rol oynadığı durumlarda iyi sonuçlar mümkün olabildiği gibi, aktarım yorumuna yönelik kahramanca çabalara rağmen hastalar kötü gidebilir.

Bunu göz önünde bulundurduğumuzda, pragmatik bir yaklaşım gereklidir. Akademik bir konu olarak psikanaliz, Freud tarafından başlatılan ve üç ayrı çalışma alanıyla ilgilenen psikoloji dalı olarak tanımlanabilir: Birincisi, zihnin gelişimi ve erken deneyimlerin yetişkin ruhsal durumları üzerindeki etkisi; ikincisi, bilinçdışı zihinsel olguların doğası ve rolü; üçüncüsü ise psikanalitik tedavinin kuramı ve pratiği -özellikle de aktarım ve karşıaktarım.

Bu tanım hiçbir şekilde tamamen tatmin edici değildir. Psikanaliz, ayrılmaz biçimde Freud’a bağlandığında, Whitehead’in (1916, s. 413) şu uyarısını doğrulama riski taşır: “Kurucularını unutmakta tereddüt eden bir bilim kaybolmuştur.” Yine de Freud bir dev olarak kalır; o “ölmeyen baba”dır (Wallerstein, 1992). Daha önemlisi, tanım potansiyel bir döngüsellik içerir; çünkü psikanaliz, en azından kısmen, psikanalitik tedavinin incelenmesi olarak tanımlanmaktadır. Bu noktada tartışma genellikle daha kolay, fakat aynı derecede totolojik olan psikanalist tanımına kayar: yani Uluslararası Psikanaliz Birliği [International Psychoanalytical Association] tarafından tanınan kurumlardan birinde eğitim almış kişi. Bu tanım kuramsal olarak ne kadar tatmin edici olmaktan uzak olursa olsun, psikanaliz ile psikanalitik psikoterapi arasındaki pragmatik sınır çizgisi terapinin sıklığı, yoğunluğu ve süresi ile ilgilidir. Basitçe söylemek gerekirse: haftada üç kereden fazla ise psikanaliz; haftada üç kez ya da daha az ise diğer her şey.

Bu ayrımı kabul etmekle birlikte, birkaç çekincenin göz önünde bulundurulması gerekir. Birincisi, “Haftada kaç kez?” sorusuna yapılan vurgu, çağdaş psikanalizde -Freud’un erken dönem çalışmalarında kesinlikle mevcut olmayan- böyle bir yoğunluğun uyandırdığı regresyon sırasında ortaya çıkan ilkel kaygılara doğru bir yanlılık üretir. İkincisi, haftada üç kereden fazla / üç kereden az sınırı bile su geçirmez değildir; çünkü bazı Fransız ve Latin Amerika psikanaliz dernekleri, haftada üç kez yapılan eğitim analizlerini kabul etmektedir. Farklı tedavi yoğunluklarının etkilerini ve endikasyonlarını ortaya koymak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Biz geçici bir görüş benimsiyoruz: psikanalitik terapiyi, “tam” psikanalizden çeşitli psikanalitik psikoterapi biçimlerine; dışavurumcu yöntemlerin kullanımından destekleyici yöntemlere; esas olarak yoruma dayanan müdahalelerden “tutma” tekniklerini [“holding” techniques] vurgulayan müdahalelere uzanan bir spektrum olarak görüyoruz.

Tek bir psikanaliz mi, yoksa birçok psikanaliz mi?

Sınır çizme sorunları, psikanaliz ile diğer psikoterapiler arasındaki ayrımla sınırlı değildir. Psikanalistler aynı zamanda, psikanalizin birçok farklı çeşidinin -Freudcu, Kleincı, Kohutçu, Kişilerarası, Lacancı, Nesne İlişkileri ve Bağımsız geleneklerin- “ortak zemin” [common ground] paydaşları olarak anlamlı biçimde bir arada kalıp kalamayacağı sorusuyla da mücadele ederler. “Centilmenler anlaşması” 1948’de Britanya’da iyi işlemiş ve cemiyetin dağılmasını önlemişti; fakat bu düzenleme 21. yüzyılın amaçları için hâlâ uygun mudur?

Wallerstein (1992), “ortak zemin” konumunun güçlü bir savunucusuydu; klinik pratikte bütün farklı kuramsal yaklaşımların birçok ortak noktaya sahip olduğunu ileri sürüyordu. Bu düşünceyi incelemenin bir yolu, farklı bakış açılarına sahip analistlerin aynı klinik malzemeye verdikleri yanıtları karşılaştırmaktır. Bir dizi psikanalitik dergi bu yöntemi biçimselleştirmiştir; benzer biçimde Uluslararası Psikanaliz Birliği de disiplinin parametrelerini açıklığa kavuşturmaya çalışan iddialı, 10 yıllık bir araştırma programı başlatmıştır (Tuckett, 2008).

Örnek: Planlanmamış bir analitik ara

Wallerstein (1992), Kohut’un (1984), bir seansın planlanmamış biçimde iptal edileceğinin duyurulmasına tepki olarak sessizliğe çekilen bir hasta hakkında Latin Amerikalı bir meslektaşıyla yaptığı tartışmayı aktarır. Kleincı analist bunu, hastanın analisti sıcak, besleyen bir memeden soğuk, esirgeyen bir memeye dönüşmüş gibi algılaması bağlamında yorumlamıştı. Hasta, içinde kabardığını hissettiği reddedici sözleri “içinde tutarak”, yani aynı türden bir misillemeyle yanıt veriyordu. Kohut, bu yorumun -sıcak ve empatik bir biçimde sunulduğunda- hastadan olumlu bir yanıt aldığını öğrenince şaşırdığını söyler. Ona göre Kleinci analistin yorumu “fazlasıyla zorlama”ydı. Kohut’a göre analistin yorumlaması gereken şey, hastanın kendisini ayakta tutan bir kendilik nesnesini kaybetme duygusuydu; bunun sonucunda da içsel bir ölüleşme ve boşluk yaşanıyordu. Wallerstein ise üçüncü bir olası yorum önerir: hastanın, ebeveyn yatak odasından ödipal olarak dışlanması çizgisinde bir yorum.

Wallerstein, bu yorumlar arasındaki farklılıkların gerçek olmaktan çok görünürde olduğunu ileri sürer: Asıl önemli olan, hastanın planlanmamış iptale mutsuz biçimde tepki vermiş olması ve analistin bunu -yani “şimdiki aktarımı” (Sandler & Sandler, 1984)- fark edip hasta ile birlikte araştırmış olmasıdır. Rapaport’u (1951b) ve George Klein’ı (1976) izleyerek, klinik kuram ile genel kuram arasında ayrım yapar. Ona göre empati, tutma, yorum, savunma, aktarım analizi ve direnç gibi konular etrafında bir ortak klinik kuram zemini vardır; bunların tümü gözlemlenebilir, sınanabilir ve araştırılabilir niteliktedir. Buna karşılık Wallerstein, metapsikolojiyi psikanalizin farklı geleneklerini, üsluplarını ve tarihsel bağlamlarını yansıtan bir alan olarak görür -“çoğulcu psikanalitik iman maddeleri”, “içinde yaşadığımız metaforlar”; bilimsel önermelerden çok, siyasal ve dinsel bağlılıklara benzeyen şeylerdir. Wallerstein’ın çabaları siyasal düzeyde psikanaliz içindeki çatışan hizipleri uzlaştırmak için çok şey yapmış olsa da, gerçek entelektüel farklılıklar varlığını sürdürmektedir ve kuşkusuz tartışmalar devam edecektir.

Pine’ın (1990) eklektizmi ise farklı bir açıdan yaklaşır. O, Dürtü, Ego, Kendilik ve Nesne kavramlarının her birini gerçekliğin farklı bir kesitine gönderme yapan kavramlar olarak görür; her birinin kendine uygun bir metapsikolojisi ve teknik işlemler dizisi vardır. Terapistin görevi, analizin gelişimi içinde belirli bir anda hangisi ilgiliyse ona odaklanmaktır.

Bu sentez girişimleri, gerçek farklılıkların üstünü örtme ve yaratıcı çatışma ile tartışmayı engelleme riski taşır. Sandler (1983), psikanalitik kavramların esnekliğine dikkat çeker; bu esneklik, kuramsal bükülmelerin meydana gelmesine olanak verir. Yeni fikirler, eski fikirlerin yerini almaktan çok, onların üzerine aşılanma eğilimindedir. Böylece aktarım ya da yansıtmalı özdeşim gibi kavramlar, kavramsal yenilikleri içine alacak şekilde genişler; bunun sonucunda giderek daha “bol”, hantal ve kullanımı zor (ve öğrenci için de kafa karıştırıcı!) kavramlara dönüşürler. Greenberg ve Mitchell (1983), dürtü kuramı ile nesne ilişkileri arasındaki karşıtlığı uzlaştırılamaz olarak görürler; bu karşıtlık, temelde farklı felsefi bakış açılarını yansıtır. Schafer (1990), psikanaliz için “tek bir ana metin” arayışından üzüntü duyar ve psikanaliz içindeki mücadeleleri ve tartışmaları olumlar; “yüceltilmiş saldırganlığın da işe yaradığı yerler vardır” diye ileri sürer. Kuşkusuz, tek tek psikanalistlerin kişisel tarihleri ve psikodinamikleri, çoğulcu ya da mezhepçi bir konumu benimsemelerini etkiler. Elbette bunun keyfî ya da rastlantısal bir yönü de vardır: Nasıl ki tutumlarımız ve temel inançlarımız içinde büyüdüğümüz aileden etkileniyorsa, analizden geçenler de -seçkin öncüler dışında- eğitim analistlerinin temsil ettiği geleneğe bağlı kalma eğilimindedirler. Hem çoğulculuğun hem de mezhepçiliğin savunucu yönleri vardır. Çoğulcu kişi, bu bakış açısını şu bakış açısına tercih etmenin içerdiği saldırganlıktan korkuyor olabilir. Buna karşılık, belirli bir mezhebin savunucusu, “imkânsız meslek”in (Freud, 1937) içerdiği güçlüklerden kaçınmak için, benliğin istenmeyen parçalarını manik ve zafer kazanmış bir tarzda bölüp dışarıda bırakıyor olabilir.

Bizim konumumuz, nitelikli bir eklektizm [qualified eclecticism] konumudur. Farklı psikanalitik perspektifler arasında gerçek ve önemli farklılıklar vardır. Kişinin kendi konumuna sadık kalırken, ötekinin bakış açısını görebilmesi ve ona saygı gösterebilmesi kolay değildir. Yaklaşımımız Wallerstein’ınkine yakındır; çünkü metin boyunca klinik gerçekliğe yakın kalmaya çalışırken, aynı zamanda bilimsel bulguları psikanalitik düşünceyle ilişkilendirmeye çalışıyoruz. Farklı diller aynı fenomeni betimliyorsa, bunu göstermeye çalışıyoruz; perspektifler uzlaştırılamaz olduğunda ise bunu da belirtiyoruz.

Psikanalizin bilimsel statüsü

Psikanalizdeki merkezi tartışmalardan biri, Freud’un umduğu ve beklediği gibi onun bilimlerden biri -zihnin bilimi- olarak mı sınıflandırılacağı; yoksa sanat temelli, tarihsel, hermenötik -yani yorumsamacı- disiplinlerle birlikte mi yer aldığı; ya da gerçekten de her ikisinin bir karışımı olarak, Rycroft’un (1985) ifadesiyle “nevi şahsına münhasır” mı [sui generis] olduğu sorusuyla ilgilidir. Bu tartışmanın bağlama oturtulması gerekir; çünkü biz, bilime her şeyden fazla değer veren -ve onu finanse eden!- bir toplumda yaşıyoruz. Bu toplum, “sert” fiziksel bilimleri, psikanaliz gibi “yumuşak” alanların karşısında ölçüldüğü ölçütler olarak alır; psikanaliz de çoğu zaman bu ölçütlere göre yetersiz bulunur.

Psikanalizin bilimsel statüsü meselesi, psikanalizi yanlışlanabilir önermelerden ya da sağlam bir ampirik temelden yoksun, “ideolojik”, kapalı bir inanç sistemi olarak gören pozitivist eleştiri tarafından başlatılmıştır. Analistler bu saldırıyı, direncin ya da hasedin bir örneği olarak bir kenara itmek yerine dinlemeye hazır oldukları ölçüde, bu eleştiri iki tür yanıta yol açar. Bunlardan biri, psikanalitik önermeler için şimdiye kadarki ampirik kanıtların zayıf olduğunu kabul etmek ve söz konusu fenomenleri incelemenin bilimsel yollarını bulma çabasını yoğunlaştırmaktır. Biz 11. Bölüm’ün tamamını bu yola ayırdık. Diğerleri ise psikanaliz için bilimsel bir temel arayışının özünde yanlış yönlendirilmiş olduğunu ileri sürer. Onlara göre psikanaliz, mekanizma ve açıklamadan çok anlam ve yorumla ilgilenen felsefi ve dilsel bir disiplindir (Home, 1966; Rycroft, 1985). Habermas (1968) ve Spence (1982) daha da ileri gider. Habermas, ruhsal fenomenlerin nedenselliğinin fiziksel dünyada var olan nedenselliklerden tür bakımından farklı olduğunu savunur. Spence ise psikanalizin tarihsel hakikatten çok anlatısal hakikatle ilgilendiğini ileri sürer. Bu argümana göre önemli olan, psikanalitik yapıların [psychoanalytic constructions] gerçekliğe karşılık gelip gelmediği değil, kendi içlerinde tutarlı ve tatmin edici olup olmadıklarıdır.

Burada tartışma, hakikatin tutarlılık [coherence] kuramı ile tekabül/uygunluk [correspondence] kuramı arasındaki felsefi mücadeleyi örnekler (Cavell, 1994). Yani mesele, bir kuramın ne kadar sağlam ve kendi içinde tutarlı olduğuna mı, yoksa dış gerçekliğin “olgularına” ne ölçüde karşılık geliyor göründüğüne mi bağlı olduğudur. Ancak şunu da not etmek gerekir: tutarlılık kuramcıları, bizim “olgu” dediğimiz şeyin kendisinin de bir inşa olduğunu ve bu nedenle tutarlılık ölçütlerine tabi olduğunu savunurlar. Rorty (1989), felsefi çoğulculuğun umut edilebilecek tek şey olduğunu ileri sürer. Fakat hermenötiğe bu geri çekilişte içkin bir kusur vardır: Eğer önemli olan tek şey tutarlılıksa, farklı anlatıların hakikat değeri birbirinden nasıl ayırt edilecektir? Psikanalitik açıklama -ya da onun Lacancı ya da Kleincı versiyonu- bir hastanın güçlüklerine ilişkin homeopatik ya da astrolojik bir açıklamadan ne daha fazla ne de daha az mı doğrudur? Habermas’ın aksine Grünbaum (1984), fiziksel bilimlere kıyasla incelenmesi belki daha zor olsa da, neden–sonuç ilkelerinin psikolojide de fizikte olduğu kadar güçlü biçimde geçerli olduğunu savunur. Ayrıca birçok psikanalitik önermenin yanlışlanabilir olduğunu ve olgular gerektirdiğinde Freud’un fikirlerini değiştirmeye, hatta terk etmeye oldukça muktedir olduğunu gösterir. Psikanalitik değişime ilişkin oldukça basitleştirici ve modası geçmiş bir model kullanarak, Freud’un “örtüşme argümanı”nın [tally argument] -yani analistlerin yorumları tarihsel olguyla “örtüşürse” hastaların iyileştiği savının- kanıtlanmamış olarak kaldığına inanır.

Eagle (1984), hermenötik konumun, psikanalizin ancak “Fielding’den bu yana, diyelim, kurmacanın evrimleştiği anlamda” değişebileceğini ya da gelişebileceğini ima edeceğini ileri sürer. Bunda bir ölçüde doğruluk payı olabilir; ancak kavramsal netleştirme, teknik yenilik ve psikanalitik fikirlerin ampirik olarak sınanması da anlayışımızda gerçek ilerlemeler üretmiştir. Örneğin ilkel ruhsal durumlara ilişkin anlayışımızda (bkz. Bölüm 4) ve hasta–analist etkileşimlerinin en küçük ayrıntılarına ilişkin kavrayışımızda (bkz. Bölüm 8) bu tür ilerlemeler olmuştur.

Bazı güncel gelişmeler, psikanalizin bilimsel statüsüne ilişkin tartışmanın koşullarını değiştirmiştir. Birincisi, bilgisayar devriminin teşvik ettiği bilişsel bilimin ortaya çıkışı (Bruner, 1990), zihnin artık katı bilimsel tutuma sahip araştırmacılar için sınırların dışında görülmediği anlamına gelir. Bilişsel bilimin bulguları ile psikanalizin bulguları arasında birçok ilginç paralellik bulunabilir (Teasdale, 1993). Psikanalizin artık kardeş disiplinlerinden görkemli bir yalıtılmışlık içinde kalmasına gerek yoktur (Gabbard, 2000). İkincisi, gelişim psikolojisindeki yakın dönem bulgular, anlatısal hakikat ile tarihsel hakikat arasındaki ayrımı daha az keskin göstermiştir. Yetişkin Bağlanma Görüşmesi [Adult Attachment Interview] -güvenilir biçimde puanlanabilen psikodinamik bir görüşme- insanların kendileri ve yaşamları hakkında anlattıkları hikâye türleri ile bebeklik ve çocukluktaki bağlanma örüntüleri arasında güvenilir bir bağlantı bulunduğunu gösterir (George, Kaplan, & Main, 1985). Üçüncüsü, Grünbaum’un (1984), psikanalizin etkililiğinin -onun iddiasına göre psikanalistlerin inandığı gibi yorumlarının doğruluğundan değil- dikkat, ilgi, düzenlilik ve güvenilirlik gibi “özgül olmayan” faktörlerden kaynaklanabileceği iddiası, bebeklikteki empati ve uyumlanmanın güvenli bağlanmaya yol açtığını, psikanalizde de benzer gelişimi destekleyici niteliklerin değişim üretebileceğini düşündüren bulgularla ilişkilendirilebilir.

Bizim konumumuz, bir kez daha, bir uzlaşma konumudur. Psikanalize uygulandıklarında tutarlılık ile uygunluğun birbirleriyle karşılıklı olarak bağdaşmaz olduğunu düşünmüyoruz. Kuramların ve teknik uygulamaların, kavramsal ya da klinik meydan okumalara dayanacak kadar sağlam olabilmeleri için tutarlı olmaları gerekir; fakat aynı zamanda gerçeklikle de örtüşmeleri gerekir: onları benimseyenler, ampirik kanıtlar karşısında bu kuram ve uygulamaları değiştirmeye hazır olmalıdır. Psikanalizin bazı parçaları -bilinçdışı farkındalık, bastırma, içselleştirme ve özdeşim- bilimsel olarak yerleşmiş fenomenlerdir. Diğerleri ise sonunda sökülebilecek, birleştirilebilecek ya da değiştirilebilecek metapsikolojik üstyapıları temsil eder. Bu arada, psikanalizin klinik pratiği hikâyeler, anlamlar ve yorumlarla ilgilidir; bunlar psikanalitik çalışmanın can damarı olmaya devam edecektir. Bu fenomenlerin bilimsel olarak incelenmesi ise kaçınılmaz olarak “üçüncü terim”den [third term] gelecektir -Wright’ın (1991) tartıştığı üzere Lewin’in ifadesini kullanırsak, bilimsel gözlemin “oral üçlüsü”nde [oral triad], annenin bebeği besleyişini izleyen kardeş ya da baba konumundan.

Nöropsikanaliz

Govrin (2019), psikanalizde iki tür yenilik ayırt eder. Onun “birinci-dereceden” yeni fikirler dediği şeyler, Freud tarafından ortaya konmuş temel ilkelerin uzantıları, ayrıntılandırmaları ve geliştirilmiş biçimleridir. Buna örnek olarak Freud’un savunmacı projeksiyon kavramından Klein’ın (1946) projektif özdeşim kavramına, Bion’un (1962b) bunu iletişimsel yansıtmalı özdeşim olarak ayrıntılandırmasına ve oradan da Heimann’ın (1950) analistin karşıaktarımını, hastanın reddedilmiş iç dünyasının yönlerine ilişkin bir ipucu olarak savunmasına uzanan hat verilebilir (Spillius & O’Shaughnessy, 2012). “İkinci-dereceden” yenilikler ise psikanalitik olmayan kaynaklardan gelen, fakat psikanalitik kuram ve pratik için önemli sonuçları olan gelişmelerdir. Bu tür ikinci-dereceden yeniliğin seçkin bir örneği, Solms ve Turnbull’un (2002), psikanaliz ile nörobilim arasındaki bir yakınlaşmayı kapsamak üzere ortaya attıkları nöropsikanaliz [neuropsychoanalysis] terimidir.

Freud, meslek yaşamına bofa balıklarının [lamprey] beyin anatomilerini inceleyerek başladı. Psikanaliz şekillenmeye başladığında bile, terk edilmiş “Bilimsel Bir Psikoloji Taslağı”nda ana hatlarını çizdiği üzere, hem beyni hem de zihni ele alabilecek bir disiplin umudunu hâlâ taşıyordu (Freud, 1895). Nöropsikanalizin savunucuları, nörobilimdeki olağanüstü ilerlemelerin artık Freud’un bu umutlarını gerçekleştirilebilir hale getirdiğini ileri sürerler (Northoff, 2012).

Solms (2019), id’in beynin su altında kalmış “alt” bölgelerinde yer aldığı, bilincin ise evrimsel olarak daha karmaşık olan kortekse ait olduğu yönündeki klasik Freudcu modeli tersine çevirir. Solms’un modelinde bilinç, “alt” merkezlerin, yani beyin sapının bir özelliğidir; dinamik bilinçdışı ise neokorteksin bir özelliğidir. Bu neokortekste, aşağıdan gelen dürtülere seçici olarak dikkat yöneltilir ya da bu dürtüler bastırılır.

Bu model doğrultusunda, nöropsikanaliz klasik ikili eros/tanatos dürtü modelini sorgular. Panksepp ve diğerlerinin duygulanımsal nörobilim [affective neuroscience] postülatları (Davis & Montag, 2018; Panksepp, Lane, Solms, & Smith, 2017), diğer primatlar ve memelilerle paylaşılan, her biri kendine özgü nöroanatomik ve nörotransmitter mimariye sahip yedi temel motivasyonel/duygusal sistem varsayar. Bunlar ARAMA [SEEKING] , BAKIM [CARE], ŞEHVET [LUST] ve OYUN [PLAY] ile KORKU [FEAR], ÜZÜNTÜ [SADNESS] ve ÖFKE [ANGER] sistemleridir. Duygulanımın subkortikal kökeni, Feldman’ın (2020) bağlılık (oksitosin aracılı) ve ödül (dopamin güdümlü) ile korku (amigdala ve hipotalamus–hipofiz–adrenal eksen yoluyla) arasındaki orta beyin etkileşimini betimleyen tablosunda da açıkça görülür. Bunların her birinin kortikal temsilleri vardır ve psikanalizin çalışmalarının büyük bir kısmı, neokorteksin bu temel ve çoğu zaman çatışan duygusal durumlar üzerindeki düzenleyici etkisini saptama ve güçlendirme çerçevesinde düşünülebilir.

Bir başka nöropsikanalitik boyut, psikiyatrist ve nörobilimci Karl Friston’ın (2010a, 2010b) “serbest enerji modeli” [free energy model] üzerine çalışmasından doğmuştur. Bu model, beynin amacının enerjik homeostazı sürdürmek olduğunu varsayar: beyin, dünyaya ilişkin öngörücü “yukarıdan aşağıya” modeller kullanarak, bedenden ve duyu organlarından gelen “aşağıdan yukarıya” itkileri “bağlar” [bind] ve böylece aşırı “sürpriz”den kaçınır. Carhart-Harris ve Friston (2010), bu model ile Freud’un “Taslak”ı [Project] (1895) arasındaki paralellikleri görmüşlerdir. Freud’un metni de enerjiyi -ya da “Q”yu, yani “libido” olarak da bilinen şeyi -ya “boşalım” yoluyla, yani eylem aracılığıyla, ya da düşünce yoluyla azaltma gereğini varsayar. Freud’un nevroz modelinde histerik belirtiler, ödipal bastırma ya da -daha sonraki modelinde- süperego yasağı nedeniyle bağlanmamış libidoyu temsil eder; bu libido fiziksel ya da psikolojik belirtilere dönüşmüştür. Terapötik konuşma yoluyla libidoyu sözel temsile dönüştürerek bunu tersine çevirmek -yani “bağlamak”- psikanalitik çaredir.

Çağdaş serbest enerji perspektifinden bakıldığında, psikanaliz çalışması birkaç şekilde anlaşılabilir (Connolly, 2018; Holmes, 2020; Hopkins, 2016; Solms, 2018). Seansın ve hasta–analist ilişkisinin “sanal” doğası (yani “gerçek hayat” olmaması) ve belirsizliği, “aşağıdan yukarıya” olanı “yukarıdan aşağıya” olandan ayrıştırır; böylece deneyimin kendisi ve bu deneyimin önceden var olan modeller tarafından nasıl bastırıldığı ya da çarpıtıldığı üzerine düşünmeyi mümkün kılar. Rüya analizi (bkz. Bölüm 6), deneyim üzerine düşünmek için kullanılabilir anlatıların kapsamını ve karmaşıklığını artırır. Aktarım analizi (bkz. Bölüm 5), hastaların analize getirdikleri sorunlu ilişkileri oluşturan sınırlı ve çoğu zaman çatışmalı, kalıplaşmış modelleri görünür kılar. Serbest çağrışım (bkz. Bölüm 8), erişilebilir olan “aşağıdan yukarıya” bilginin kapsamını genişletir ve hastaların hem kendi bedenlerini hem de yakınlarındaki kişilerin iletilerini daha iyi dinleyebilmelerini sağlar. Son olarak psikanaliz, modası geçmiş ilişkisel modelleri gözden geçirmek ve daha iyi seçimler yapmak için gerekli olan faili [agency: özne olarak eyleme kapasitesi] destekler.

Bazı analistler için nöropsikanaliz, psikanalizin asli projesinden bir sapmadır [diversion] (Blass & Carmeli, 2015). Bize gelince, nörobilim ile psikanaliz arasındaki artan diyaloğu memnuniyetle karşılıyor ve bunun sunduğu kuramsal ve terapötik olanakları bekliyoruz.

Psikanaliz nasıl iyileştirir?

Kohut (1984), bu soruyu, kendi yaklaşımını -empatiye ve besleyici kendilik nesnelerinin kurulmasına dayanan bir model olarak- yorum ve içgörünün tek iyileştirici araç olarak görüldüğü “klasik” anlayıştan ayırmak amacıyla sormuştur. Kohut’un anlayışı, aslında Grünbaum’un (1984) ileri sürdüğü, psikanalitik tedavideki olumlu sonuçları açıklayan etkenlerin belki de “özgül olmayan [non-specific]” faktörler olabileceği yönündeki görüşten çok da uzak değildir. Freud’un psikanalizi özlü biçimde “aktarım artı direnç [transference plus resistance]” olarak tanımlamasının ardından, psikanalizin nasıl işlediğine [etki mekanizmasına] dair üç ana yaklaşım belirlenmiştir (Steiner, 1992); her biri, örtük biçimde psikolojik sağlığın ne olduğuna ilişkin de bir görüş taşır.

1. Klasik model/çatışma modeli [Classical/conflict model]

Bu kuramsal çerçevede, ego, “sorunlu yaşantı”yı bastırarak bütünlüğünü korumaya çalışır. Bu uyumsuz çözümde ya da uzlaşma biçiminde, güvenlik uğruna hazdan vazgeçilir. Bu dinamik, aktarımda yeniden sahnelenir: Hasta analiste karşı öfke, arzu ya da bakım görme isteği gibi duygular hisseder ancak bu duygularını ifade etmeye direnç gösterir. Tedavinin amacı, hastanın bu süreçlere ilişkin içgörü kazanmasına ve bu farkındalığı, yaşantısına daha tam ve özgür bir şekilde yanıt vermek üzere kullanmasına yardımcı olmaktır. Freud’un (1933, s. 80) ünlü ifadesiyle: “İd’in olduğu yerde ego olacaktır.”

2. Kleinci–nesne ilişkileri/çatışma modeli [Kleinian object relations/conflict model]

Bu modelde çatışma, sevgi ile nefret, bağımlı olunacak bir nesneye duyulan ihtiyaç ile o nesneyi kaybetme korkusu arasındadır. İçsel parçalanmayı [internal fission] önlemek için yıkıcı dürtüler dışa yansıtılır, bu da kendiliği zayıflatır. Aktarım, yansıtmalı özdeşim ve yanılsamalı algı süreçleriyle biçimlenir. Terapistin görevi, bu projeksiyonları taşımak ve hasta onları kabul etmeye hazır olduğunda, ona iade etmektir (Bion, 1962a). Direnç, analistin “iyi memesi”ne [good breast] -yani yardımcı atmosferi ve yerinde müdahaleleriyle iyileştirici bir figür haline gelen analiste- duyulan bağımlılığı kabul etmenin yarattığı zorluk etrafında şekillenir. Bu “iyi meme” haset edilecek bir nesneye ve kayba açık bir varlığa dönüşeceği için, bu bağımlılık tehdit edici hale gelir. Psikanalitik süreç, hastayı paranoid–şizoid konumun bölmeci yapısından, depresif konumun bütünlük deneyimine doğru taşır.

3. Kişilerarası–nesne ilişkileri/eksiklik modeli [Interpersonal–object relations/deficit model]

Bu modelde odak noktası “şimdiki aktarım”dır [present transference] -yani analist ile hasta arasında o anda yaşanan bilinçdışı etkileşim. Direnç, bir çatışmanın değil, bir eksikliğin [deficit] dışavurumu olarak görülür. Hasta, gelişimsel yaşantılarından dolayı zarar görmüştür ve nevrotik olmayan biçimde tepki verebilecek kapasiteye sahip değildir. Tedavinin regresif [regressive] etkisi altında, hasta eski uyumsuz örüntülere tutunur, çünkü başka bir yolu bilmemektedir (“kötü bir nesne hiç nesne olmamasından iyidir”). Değişim, tedavi sürecinde sunulan yeni bir empati ve ilgi deneyimi yoluyla gerçekleşir; hasta, bu deneyim üzerinden güvenli bir kendilik duygusu ve yardım edici ilişkiler kurma kapasitesi geliştirmeye başlar.

Özetle, bu üç modelde analitik iyileşme, sırasıyla, içgörü [insight], taşıma/kapsama [containment] ve yeni deneyim [new experience] yoluyla gerçekleşir. Çoğu psikanalitik süreç, bu üç unsurun tümünü çeşitli derecelerde barındırır ve hiçbir analiz, tek bir yaklaşıma indirgenemez. Örneğin, “Kleinci” terapiler genellikle içgörü ve kapsama etrafında şekillenirken, “Kohutçu” analizler kapsama ve yeni deneyime odaklanır; çağdaş Freudyen yaklaşımlar ise içgörü ile yeni deneyimi bir araya getirir, vb. Bu noktada Wallerstein’ın (1992) “ortak payda” [common ground] bakış açısıyla uyumlu olarak şunu söylemek mümkündür: Klinik gerçekliğe ne kadar yaklaşırsak, farklılıklar o kadar bulanıklaşır; buna karşılık, metapsikolojik düzlemde “bakış açısını genişlettikçe” [zoom out], bu farklılıklar daha belirgin ve keskin hâle gelir.

Eğitim

Eğer psikanaliz, Freud’un (1937) deyimiyle, “imkânsız mesleklerden” biri ise (yani sonucunun kesin biçimde öngörülemediği mesleklerden), psikanalitik eğitim de bazı çözümsüz ikilemler barındırır. Psikanalizin çoğulluğu, tanımının net olmaması, iyileşme ve değişim süreçlerine dair farklı görüşler, kavramların esnekliği ve kültürel farklılıklar, dünyadaki psikanalitik eğitimlerin hem biçim hem de içerik açısından büyük çeşitlilik göstermesine yol açmaktadır. Bu çeşitlilikler arasında şunlar yer alır:

  • adayların eğitime nasıl kabul edileceği,
  • eğitim analistlerinin nasıl seçileceği,
  • bu analistlerin adayın eğitimindeki rolleri,
  • haftalık görüşme sayısı,
  • süpervizyon ve seminerlerin içeriği,
  • bebek gözleminin ne derece önemli sayıldığı,
  • eğitimin süresi,
  • yeterlilik süreci.

Hatta kişisel analiz için ödeme yöntemleri bile farklılık gösterir: Örneğin bazı Avrupa enstitülerinde, sigorta şirketi seans ücretlerini karşılasa bile, adayların bu bedelleri geri talep etmelerine izin verilmez. Bu durum, psikanalitik eğitimin ne denli yüksek bir finansal yükümlülük gerektirdiğini açık biçimde ortaya koyar.

İdeal olarak, psikanalitik eğitim süreci öğretici olmalı, fakat indoktrine edici (dogmatik biçimde aşılayıcı) olmamalı; psikanalitik çerçeve içinde düşünsel özgürlüğü teşvik etmeli, fakat psikanalizin herhangi bir alt türünü tek geçerli yaklaşım olarak benimsememelidir. Eğitim yapısının organizasyonu, eğitim süreci içinde ortaya çıkan güçlü aktarım ve karşıaktarım tepkilerinin düzenlenmesi gerekliliğini yansıtır. Bu dinamikler her yerde mevcuttur:

  • aday ile analisti arasında,
  • aday ile hastası arasında,
  • aday ile süpervizörü arasında,
  • süpervizör ile analist arasında,
  • analist ile kurum arasında.

Eğitim analizi, süpervizyon ve kurum arasındaki ikililerde [dyad] “yeterince iyi” bir mesafe olması, öğrenme ve gelişim için uygun koşulları sağlar. Buna karşılık, müdahaleci [intrusive] bir sistem, kendini ifade etme korkusuna ve en kötü durumda, analistinin bir kopyası olarak biçimlendirilmiş “analitik klonlar”ın ortaya çıkmasına yol açabilir. Her adayın süreci, özdeşim kurma, özdeşimi bırakma, ayrışma ve bağımsızlaşma adımlarını içermelidir. Tüm bu boyutlar, özellikle Kernberg (2014) tarafından olmak üzere, yoğun biçimde eleştirilmiş ve sorgulanmıştır.

Psikanalitik değerler

Auden’ın (1952) ölüm ilanı şiirinde yazdığı gibi: “Freud artık bir kişi değil, bütün bir kanaat iklimidir.” Bu kitabın odağı neredeyse bütünüyle klinik olsa da, psikanalizin ahlaki ve kültürel önemini de kabul etmek önemlidir. Freud (1930), toplumu, id karşısındaki ego gibi, ilkel erotizm ve saldırganlıktan oluşan bir denizin üzerinde duran ince bir uygarlık cilası olarak görmüştür. Yıkıcılık karşısında denge ve cesareti savunması -onun “trajik vizyonu” (Schafer, 1976)- ve daha ilkel dürtülerin kültürel başarıya yüceltilmesinin gücüne yaptığı vurgu, Freud’u bir bilim insanı olduğu kadar bir ahlakçı da kılar (Reiff, 1959).

Freud’un kültürel ve ahlaki eleştirisi, çağdaş psikanalitik yazarların ilgilerinde bulunabilir; bu yazarların birçoğu, psikanalitik vizyonun muğlaklığını vurgular: Psikanaliz, eleştirdiği toplumun tam da kendisini hem açığa çıkarır hem de bir ölçüde meşrulaştırır ve terapötik olarak güçlendirir (Barratt, 2019; Frosh, 1997). Bu muğlaklık feminist psikanaliz içinde belirgindir; feminist psikanaliz, Freud’un fallus-merkezciliğine yönelik düşmanlığından, psikanalizin toplumsal cinsiyetin gelişimini anlamaya nasıl yardımcı olabileceğini, biseksüellik nosyonunun ataerkilliğin kültürel göreceliğine nasıl işaret ettiğini ve bir terapi olarak psikanalizin kadınların, zorunlu olarak erkek değerlerine ve vizyonlarına uyma baskısı üretmek yerine, gerçek kendiliklerini bulmalarına nasıl yardımcı olabileceğini takdir etmeye doğru ilerlemiştir (Benjamin, 1988; Irigaray, 2012). Lacan (1964) bile, babasal yasanın kaçınılmaz olduğu konusundaki ısrarıyla birlikte, yabancılaşmış kendiliklerin söylemin keşfi aracılığıyla nasıl bulunabileceğini de gösterir -başarılı psikanalizin kilit bir yönü, kişinin kendi sesini ve onunla birlikte güçlenmiş bir kendilik hissi / kendilik duyumu [sense of self] bulmasıdır.

Klein etkisindeki kültür eleştirmenleri (Young, 1994), yansıtma, bölme, sapkın yıkıcılık, nefret ve cinsel şiddete ilişkin psikotik süreçlerin, ev içi ve siyasal yaşamın yüzeyinden pek de uzakta gizlenmediğini vurgular. Psikanalizin ahlaki duruşu, toplumsal ve siyasal tartışmanın merkezinde yer alan bir dizi kaygıyı içerir (Morgan, 2019). İlk olarak, hakikate, ne kadar acı verici olursa olsun gerçeği görmezden gelmek yerine onunla yüzleşme gerekliliğine yönelik üstün bir değer atfedilir (Steiner, 1993). Bu, kötülüğün sevgi tarafından dışarı atıldığı basit çözümlere yönelik bir kuşkuculuğa götürür; ikisi arasında bir denge, daha gerçekçi bir olasılıktır. İkinci olarak, psikanaliz ailesel bakım ile iyi bir toplum arayışı arasında bir bağ kurar: “oyun hakkı” [right to play] herhangi bir psikanalitik siyasal bildirgede yer alırdı. Üçüncü olarak, psikanaliz özerkliğe, yoksunluktan özgür olmaktan bağımsız olarak, kendi başına üstün bir değer atfeder -bu, liberal geleneğin merkezinde yer alan bir görüştür- ve özerkliğin beşiğinin duyarlı ebeveynlik olduğunu gösterir; bunun yokluğu ise, şans varsa, psikanaliz tarafından telafi edilebilir (Holmes & Lindley, 1994).

Bu tür çeşitlilik içeren fikirler, psikanalizin metapsikolojik üstyapısından doğar. Bununla birlikte, psikanaliz mitlerden ya da arzulardan daha fazlasına dayanacaksa, klinik kuram ve pratiğin sağlam temelleri üzerine oturmalıdır; bu temellerin ortaya konması da bu kitabın gerekçesini ve amacını oluşturur.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir