Yazar: Admin

  • Ego İdeali Nedir?

    ego ideal – ego ideali

    klasik psikoanalitik kurama göre kişinin olmak istediği, öykündüğü mükemmel. İdeal olarak görülen kimselere göre şekillenmiş olan bilinçli ya da bilinçsiz zihinsel imge, bireyin olmak istediği şeyin modeli. Özün (self) ulaşmak istediği standartları, bebeksi tümgüçlülük ve mükemmellik hayallerini, içselleştirilmiş ideal nesnelerin kalıntılarını, anne ve baba sevgisini sürdürmede gerekli olan özellikleri, onların amaç ve değerleriyle yapılan olumlu özdeşimleri (örn., tutarlılık, sadakat) kapsar. Ego ideali, kişiyi, seçmiş olduğu hedeflere yönlendirir. Klasik kuramı geliştirme çalışmalarında, narsisistik mükemmeliyet vurgusu ortadan kalkmış, kavram, süperego kavramının içine yerleştirmiştir.

    Karakaş, S. (2017). Prof. Dr. Sirel Karakaş Psikoloji Sözlüğü:
    Bilgisayar Programı ve Veritabanı – www.psikolojisozlugu.com (sürüm: 5.2.0/2022)

    Ego ideali [ego ideal], süperegonun bir bileşenidir ve çeşitli türdeki standartların, değerlerin ve mükemmellik imgelerinin deposu olarak işlev görür. Ahlaki ideallere uygun yaşayamamak çoğunlukla suçluluk duygusunu tetiklerken, narsisistik mükemmelliğe ilişkin ideallere ulaşamamak ise genellikle utanç duygusunu ortaya çıkarır. Tersine, mükemmellik ideallerine herhangi bir yakınlaşma, genellikle öz-değerin [self-esteem] artmasına yol açar. Ego ideali, erken gelişim dönemindeki idealleştirilmiş nesnelerle kurulan özdeşimlere olduğu kadar, idealleştirilmiş kendilik temsillerine de dayanır. Bu yapı, ödipus öncesi [preödipal] değerlerin, ödipus sonrası [postödipal] gelişimin idealleriyle ve kişisellikten arındırılmış değerleriyle üst üste katmanlaşmasından oluşur. Ahlaki değerler [moral values], genellikle başkalarına yönelik ideal davranış biçimlerine işaret eder ve hem yapılması emredilen hem de yasaklanan tutumları kapsar. Gelişimin ardışık evrelerinden gelen değerlerin katmanlaşması, çoğu zaman birbiriyle çelişen niteliktedir. Herhangi belirli bir değere yönelik çaba, diğer değerlerle çatışmaya yol açabilir. Ego idealiyle ilişkili çatışmalar, kaçınılmaz olarak öz-değerin düzenlenmesinde zorluklara neden olur ve bu durum, çeşitli biçimlerde patolojik narsisizme yol açabilir.

    Ego ideali, ahlaki değerlere ve başkalarına yönelik davranışlara bağlı olması nedeniyle, insana özgü belirgin bir öneme sahip kritik bir işlev görür. Ego ideali kavramı, psikanalitik kuramlaştırmalarda da merkezi bir öneme sahip olmuştur; çünkü bu kavram, özellikle süperegonun yapısı olmak üzere yapısal kuramın açıklanmasına, öz-değerin düzenlenmesine, yapı inşasında özdeşimlerin rolüne ve duygulanım düzenlemesine bağlıdır. Ego idealine ilişkin patoloji, patolojik narsisizmin çeşitli görünümlerinin açıklanmasında da merkezi bir rol oynamaktadır.

    Freud (1914e), ego ideali terimini “Narsisizm Üzerine [On Narcissism]” başlıklı makalesinde ortaya atmıştır. Bu terim, Freud’un yazıları boyunca anlam açısından birçok önemli değişime uğramıştır; ancak her zaman onun narsisizm anlayışıyla, özellikle de öz-değer ve öz-değerin düzenlenmesi ile yakından ilişkili olmuştur. Bazı dönemlerde bir işlev, bazı dönemlerde ise bir fail [agancy] olarak tanımlanan evrimsel ego ideali kavramı, aynı zamanda süperego kavramının gelişimiyle de yakından bağlantılıdır ve bu yolla yapısal kuramın ortaya çıkışına katkıda bulunmuştur. “Narsisizm Üzerine”de Freud, ego idealini, çocukluğun yitirilen narsisizminin yerine geçen bir yapı olarak tanımlamıştır. Freud, ego idealinin kendisi ile, ego idealinin standartlarının karşılanmasını güvence altına alan ve egoyu bu standartlara göre ölçen faili [agency] birbirinden ayırmıştır. Bu ayrım, “Psikanaliz Giriş Dersleri”nde [Introductory Lectures] (1916/1917) yeniden dile getirilmiş; ancak Freud, “Grup Psikolojisi ve Ego Analizi”nde [Group Psychology and the Analysis of the Ego] (1921), ego ideali terimini, daha etkin, otoriter, eleştirel, gözlemleyici ve cezalandırıcı bir psişik faili [psychic agency] tanımlamak için kullanmıştır. Bu fail, vicdan, kendini gözlemleme ve gerçeklik sınaması gibi birbiriyle ilişkili işlevleri kapsayan bir yapı olarak ele alınmıştır. İki yıl sonra, “Ego ve İd [Ego and Id]” (1923a) adlı çalışmasında Freud, bu psişik faili artık süperego olarak adlandırmıştır. Ancak bu noktada gerçeklik sınama işlevi, süperegodan alınarak egoya devredilmiş ve süperego bu işlevi artık içermemeye başlamıştır.

    Freud, ego ideali ve süperego terimlerini birbirinin yerine kullanarak, bu yapının oluşumunu, nesne yatırımlarının yerini alan bir özdeşleşmelerin gelişim süreci olarak ayrıntılandırmıştır. Bu özdeşleşmeler, çocukluğun en erken dönemlerindeki nesne katekslerini/yatırımlarını ve ödipal evredeki yatırımları da kapsar. Süperego, ödipus kompleksinin ambivalan nesne yatırımlarının mirasçısı olarak, hem ideal davranışa yönelik buyrukları hem de ebeveynin cinsel ayrıcalıklarını üstlenmeye karşı yasakları içerir. Freud, “Psikanalize Yeni Giriş Dersleri”nde [New Introductory Lectures on Psycho- Analysis] (1933a) ego ideali ile süperego arasındaki ayrımı kısaca yeniden gündeme getirmiş ve bu bağlamda süperegonun işlevlerini kendini gözlemleme, vicdan ve ideali sürdürme olarak tanımlamıştır.

    Ego psikologları ve çatışma kuramcıları, ego idealini, süperego yapısı içinde yer alan ayrı bir işlevler dizisi olarak görürler. Her ne kadar ego ideali, gelişimin erken evrelerinde ortaya çıkan idealleştirilmiş kendilik ve nesne imgelerinden kaynaklansa da, gelişimsel açıdan en sağlıklı sonuç, kişisel özelliklerden arındırılmış değerler [depersonified values] bütününün oluşmasıdır [“Kişisel özelliklerden arındırılmış değerler”, bir bireyin benliğine, kişisel arzularına, narsisistik yatırımlarına ya da özel ilişkilerine özgü olmayan, daha soyut, evrensel, toplumsal-kültürel açıdan paylaşılabilir değerlere dönüşmüş normlardır.]. Bununla birlikte, bu değerler, her zaman regresyona açık kalırlar. Jacobson (1964) ve ardından D. Milrod (1990), ego idealinin oluşumuna dair gelişimsel bir sıralama ortaya koymuşlardır. Başlangıçta çocuk, kendisini kendi ideali olarak alır; ancak zamanla bedensel sınırlılıklarının ve güçsüzlüğünün farkına vardıkça, birincil sevgi nesnesini (örneğin anne ya da baba) ideal olarak benimser. Bu dönemde çocuk, bu ideal nesnenin mükemmelliğini hâlâ birleşme deneyimleri [merger experiences] yoluyla kendisiyle paylaşıyor gibi hissedebilir. Gerçeklik duygusunun gelişmesi, çocuğun artık böyle bir regresyona izin vermemesi durumunda, mükemmellik imgeleri, yeni oluşan bir ego yapısına -yani “arzulanan” ya da “olunmak istenen” benlik imgesine [“wishful” or “wished for” self image]- aktarılır. Ancak süperegonun oluşumuyla birlikte, ego ideali de onun bir alt yapısı [substructure] olarak şekillenir ve ahlaki mükemmelliğe ilişkin kişisellikten arındırılmış değerlerin deposu haline gelir.

    Ego idealine ilişkin literatürün büyük bir bölümü, bu yapının patolojik narsisizmle ilişkisine odaklanır. A. Reich (1953, 1954, 1960), patolojik durumlarda, ilkel cinsel idealleri, kararsız ego sınırlarını ve arzu ile gerçeklik arasındaki karışıklığı içeren tabloları açıklarken, bunların temelinde sadistik süperego öncüllerinin ve ilkel ego ideali biçimlerinin rol oynadığını belirtmiştir. Reich ayrıca, kadınlarda görülen bir tür narsisistik nesne seçimini, büyüklenmeci ve çocukça bir ego idealinin dışsallaştırılmasına dayalı olarak tanımlamıştır; bu durumda kadınlar, idealleştirilmiş fallik bir erkeği yüceleştirir ve ona boyun eğerler. Son olarak Reich, ego idealiyle ilişkili başka türden patolojik öz-değer düzenleme biçimlerini de tanımlamıştır. Kohut (1971, 1977), ego idealinin kökenini, erken dönemde gerekli aynalanmayı [mirroring] ve empatiyi sağlayan bir kendiliknesnesinin [selfobject] içselleştirilmesine bağlamıştır. Eğer bu kendiliknesnesi gereksinimleri karşılanmazsa, öz-değerin içsel olarak düzenlenmesinde bir başarısızlık meydana gelir ve birey, patolojik bir biçimde dışsal bir idealleştirilmiş nesneye bağımlı hale gelir. Kernberg (1975), süperegonun ve ego idealinin oluşumunda, saldırganlık/agresyon ile içselleştirilmiş nesne ilişkilerinin rolüne vurgu yapmış ve ego idealinin yapısına dayanarak narsisistik kişilikleri diğer karakter patolojisi türlerinden ayırmıştır. Kernberg, narsisistik karakterlerin, kendilik temsilinin çocukça bir ego idealiyle ilkel bir biçimde kaynaşmasına dayandığını; bunun da nesne temsillerinin ve dışsal nesnelerin değersizleştirilmesiyle birlikte ortaya çıktığını açıklamıştır. Bu kaynaşma [fusion], bireyi şiddetli narsisistik incinmelere açık hale getiren ve yoğun ve ilkel duygulanımlar (örneğin öfke, utanç, depresyon ve anksiyete) ile birlikte, bunların türevi olan narsisistik duygulanımlar (haset, kıskançlık, kin, küçümseme) yaşamasına neden olan patolojik büyüklenmeci kendilik adlı yeni bir yapının ortaya çıkmasına yol açar. J. Sandler, Holder ve Meers (1963), temel kavramları temsiliyet diliyle daha uyumlu hale getirmek amacıyla, ego ideali, süperego, ideal kendilik ve ideal nesne arasında ayrım yapmaya çalışmışlardır.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Ego ideal. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 72).

  • İçselleştirme Nedir?

    İçselleştirme [internalization], bireyin içsel dünyasının, dış dünyanın gerçek ya da hayal edilmiş bazı yönlerini içine alması yoluyla değişime uğradığı bir grup psikolojik süreci ifade eder. İçselleştirmenin karşıtı, dışsallaştırmadır [externalization]; bu ise, iç dünyaya ait bazı unsurların dış gerçekliğe atfedildiği bir grup süreçtir. Her iki terim de, iç dünyanın dış dünyayla etkileşim içinde geliştiğini ifade eder; içselleştirme ve dışsallaştırma, bu etkileşimin temel yönlerini tanımlar. İçselleştirme, kavramsal olarak içeatım [incorporation], içe-alım [introjection] ve özdeşleşme [identification] terimleriyle yakından ilişkilidir. Tarihsel olarak, bu terimler kimi zaman birbirinin yerine kullanılmış, ve sıklıkla birbirine karıştırılmıştır. Bu terimlerin örtüşmekle birlikte birbirinden farklı anlamlarını netleştirmek amacıyla, çeşitli ölçütler kullanılarak çok sayıda açıklama girişimi olmuştur. Bu ölçütlerden bazıları şunlardır: terimlerin köken anlamları, en yaygın kullanım biçimleri, soyutlama düzeyleri, gelişimsel aşamadaki yerleri, ilişkili oldukları psikopatoloji türleri, içselleştirilen nesnenin bir bütün mü yoksa parça hâlinde mi alındığı ve içselleştirilen unsurun kendilikle [self] ne ölçüde bütünleştiği.

    Psikanalizin tüm ekollerinde, içselleştirme, psişik gelişimin her aşamasında önemli bir rol oynar ve yaşam döngüsü boyunca gerçekleşir. İçselleştirme, zihnin birey ile dış dünya -özellikle de diğer insanlar- arasındaki etkileşim geçmişini kaydetmesini mümkün kılar. Önemli nesnelere ait tutumlar, davranışlar, değerler ve işlevler ile bu nesnelerle yaşanan etkileşimler, içselleştirilir; böylece zamanla birey, başlangıçta başkaları tarafından sağlanan işlevleri kendi başına üstlenebilir hâle gelir. İçselleştirme, zihnin temel yapılarının gelişimine katkıda bulunur: Ego, süperego, kendilik ve nesne temsilleri ve diğer yapılar, bu süreç aracılığıyla şekillenir. İçselleştirme, aynı zamanda karakter özelliklerinin ve kültürel tutumların gelişimine de katkıda bulunur. Buna örnek olarak, acı verici bir şekilde içselleştirilmiş homofobi [internalized homophobia], -ki bu da eşcinsel bireylerde sıkça görülen öz-nefrete zemin hazırlar- gösterilebilir (Malyon, 1982). İçselleştirme algı [perception], bellek [memory] ve temsil [representation] ve sembol oluşturma kapasitesi gibi ego işlevlerine bağlıdır. Bu işlevler, kendilik-nesne [self-object interaction] etkileşiminin çeşitli yönlerini zihinde kodlayan temel süreçlerdir. İçselleştirme, hem normal olgunlaşmanın bir yönüdür hem de güdülenmiş bir olay olabilir ve/veya bir savunma mekanizması olarak işlev görebilir. İçselleştirmenin temel güdülerinden biri, bireyin, haz verici ve/veya gereksinim giderici işlevleri -ki bunlar genellikle bir nesne tarafından sağlanır-kendi benliğinin bir parçası hâline getirerek koruma isteğidir. Gelişim sürecinde, içselleştirme, çocuğun daha büyük bir özerklik kazandıkça
    kaybettiği nesneye ilişkin hazları koruma yolu olabilir. İçselleştirme süreci, geçiş dönemleri, kayıp yaşantıları veya anksiyete dönemleri tarafından uyarılabilir. İçselleştirme süreçleri gerçekleştiği gelişimsel evreyi yansıtır
    ve hem gerçek, hem de hayali [fantasied] ötekilerle etkileşimleri temsil eder. İçselleştirmeler, ne ölçüde tamamlanmış, ne kadar kalıcı ve/veya geri döndürülebilir olduklarına göre değişkenlik gösterir. Analist-hasta ilişkisine ait çeşitli yönlerin içselleştirilmesi, psikanalizde tedavi edici etkinin kuramsal açıklamalarında önemli bir rol oynar (J. Strachey, 1934; Loewald, 1960). Örneğin, kendilik psikolojisi kuramında, analistin kendilik-nesnesi işlevinin dönüştürerek içselleştirilmesi [transmuting internalization] kavramı, terapötik etkinin merkezinde yer alır (Kohut, 1977).

    Çoğu analist, içselleştirme kavramını, diğerlerini kapsayan genel bir üst terim olarak kullanma konusunda Hartmann’ı takip eder. Psikanalizi, biyolojik ve evrimsel çerçevede kavramsallaştırılmış bir genel psikoloji olarak ele alan yaklaşımı doğrultusunda, Hartmann (1939a), çevreyle kurulan düzenleyici etkileşimlerin, içselleştirme yoluyla öz-düzenlemeye ya da içsel işlevlere dönüşmesini sağlayan adaptif işlevini vurgulamıştır. Schafer (1968b), içselleştirmenin, diğer tüm süreçleri kapsayan genel bir üst kavram olduğu yönünde Hartmann’la aynı fikirdeydi; ancak Schafer, özellikle içselleştirmenin güdüsel (dinamik) ve sonrasında gelişen anlatısal boyutlarını vurgulamıştır. Loewald (1960, 1962a) ise, psikanalizde içselleştirme sürecinin esas olarak kişilerarası ilişkilere uygulandığını belirtmiştir. Loewald, bu bağlamda iki tür içselleştirme arasında ayrım yapar: İkincil içselleştirmeler [secondary internalizations] söz konusu sınırlar oluştuktan sonra meydana gelir. Birincil içselleştirmeler [primary internalizations] iç(sel)/dış(sal) ya da kendilik/öteki ayrımlarının gelişimine katkıda bulunur.

    Freud, içselleştirme terimini ilk kez 1912 yılında Jones’a yazdığı bir mektupta kullanmıştır. Bu mektupta, “dirençlerin içselleştirilmesi [internalizations of resistances]” ifadesine yer vermiştir. Burada, içsel bastırmanın [internal repression], dışsal bir engelin sonucu olarak ortaya çıktığı belirtilmektedir (Freud, 1912f). Freud (1913e), ilkel topluluk [primal horde] mitini tartıştığı sırada, 1913 yılında “içe-alım [incorporation]” kavramını ortaya atmıştır. Freud, bu bağlamda içe-alımı, ilkel topluluklardaki yamyamlıkla ilişkilendirmiş ve oğulların, ilk totem ziyafetinde babayı yiyerek onun gücünü içselleştirdiklerini ifade etmiştir. Freud, daha sonra incorporation kavramını, tanımladığı oral evreyle ilişkilendirmiştir. Bu bağlamda, içealmayı, oral libidonun amacı olarak kavramsallaştırmıştır. Freud’a göre bu amaç üç bileşene sahiptir (1905b, 1915b): nesneyi bedenine alarak haz elde etmek, nesneyi yok etmek ve nesnenin özelliklerini kendine mal etmek (özümsemek). Freud ayrıca, içe-alımın özdeşleşme [identification] için bir prototip olduğunu da belirtmiştir (1905b). Günümüz analistleri -her ne kadar birçoğu artık içe-alım kavramına bağlı olan dürtü kuramını benimsemiyor olsa da-
    bu terimi hâlâ, bireyin nesnenin bir yönünü bedeninin içsel alanına almayı hayal ettiği bir fantezi olarak kullanmaya devam etmektedirler. Bu tür fanteziler, zihinsel süreçler olan içe-alım ve/veya özdeşimin temsili biçimleridir. İçe-alım fantezisinin karşıtı, dışaatım [expulsion] fantezisidir (Abraham, 1924b). Ayrıca, içe-alım fantezilerine sıklıkla ötekiler tarafından içe alınma (öteki tarafından içe-alınma) fantezileri eşlik eder (B. Lewin, 1950). İçe-alım, yalnızca oral yolla sınırlı değildir; işitsel, solunumsal ve anal yollar gibi başka biçimleri de kapsayabilir. İçe-alım fantezileri, saldırgan, sevgi dolu ve koruyucu, ya da her ikisini birden içerebilir. Bu tür inkorporatif fanteziler, Kleinci kuramın merkezinde yer alır ve öznenin, nesneyi bedenin içine alma deneyimini temsil eder. Klein’ciler, bu süreci açıklamak için içe-atma [introjection] terimini kullanırlar.

    İçe-atma [introjection] terimi, Ferenczi (1909) tarafından 1909 yılında ortaya atılmıştır. Ferenczi bu terimi, nevrotik psikopatolojiyi (içe-atma kullanımı ile karakterizedir) psikotik psikopatolojiden (yansıtma [projection] kullanımı ile karakterizedir) ayırt etmek amacıyla kullanmıştır. Freud (1915b), içe-alım terimini 1915 yılında benimsemiş ve bu kavramı, egonun, haz kaynağı olarak deneyimlenen bir nesneyi kendi içine alma süreci olarak tanımlamıştır (yansıtmanın tersine). Freud, bu terimi 1921 yılında tekrar kullanmış ve yine yansıtmayla karşıtlık içinde, özdeşim sürecini, yitirilen bir nesnenin egoya içe alınması biçiminde açıklamıştır -tıpkı melankolide olduğu gibi (Freud, 1921).

    En başından beri, içe-atma [introjection] terimi, son derece kafa karıştırıcı biçimlerde kullanılmıştır; çoğunlukla içe-alım [incorporation] ve/veya özdeşleşme [identification] ile eşanlamlı olarak ele alınmıştır. Klein’ciler, içe-atma ve yansıtma süreçlerini, bebeğin içsel dünyasının gelişiminde merkezi öneme sahip olarak görmüş ve bu kavramı yoğun biçimde kullanmışlardır. Bu savunma işlemleri aracılığıyla, saldırganlıkla ilişkili kaygılar ve iyi ile kötü nesnelerle bağlantılı duygular düzenlenmeye çalışılır ve böylece içsel dünya [internal world] biçimlenir. E. Weiss, 1932 yılında, içe-atılmış nesne [introject] terimini (isim olarak) ortaya atmıştır. Bu terim, egonun (ya da kendiliğin) içine alınmış bir nesneyi tanımlamak için kullanılmıştır ve bu anlamda, Klein’cıların sıklıkla içsel nesne [internal object] olarak adlandırdığı kavrama benzerdir. Daha yakın dönemde, Schafer (1968b), içe-atma teriminin, içselleştirmenin özel bir türünü tanımlamak için kullanılmasını önermiştir. Bu tanıma göre, bir nesne temsilinin [object representation], bireyin içinde süregiden bir ilişki kurduğu bir “içsel varlığa [inner presence]” -yani bir içe-atılmış nesneye (introject’e)- dönüştüğü bir süreç söz konusudur.

    Özdeşleşme [identification] bir tür içselleştirme sürecini ifade eder; bu süreçte, bireyin kendilik temsili [self representation], davranışı ya da her ikisi birden, nesneye benzeyecek şekilde değişir. Schafer’in tanımına göre, özdeşleşme içe-atmadan farklı bir içselleştirme türüdür. Bu fark şuradadır: İçe-atma sürecinde, dışsal olan şey içsel bir varlık [inner presence] olarak yaşantılanır; oysa özdeşimde, dışsal olan unsur, kendilik temsilinin bir parçası hâline gelerek kendiliğe [self] entegre edilir. Freud, özdeşleşme [identification] terimini ilk olarak 1900 yılında, histeride semptom oluşumunun bir yönü olarak ortaya koymuştur. Daha sonra, 1917 yılında (1917c), bu kavramı melankolide semptom oluşumunun merkezî bir bileşeni olarak ele almıştır. Freud’un melankoliye dair bu ikinci formülasyonunda, özdeşimi, nesne ilişkilerinin gelişimsel bir dizisi içinde konumlandırmıştır: Bu bağlamda, özdeşim, bireyin gerçek nesne bağları kurulmadan önce nesneyle ilişki kurmasının ilk biçimi olarak tanımlanır. Son olarak, Freud, özdeşleşmeyi normal bir süreç olarak da incelemeye başlamıştır. İlk olarak grup bağlarının oluşumu bağlamında ele almış (1921), ardından kısa süre sonra, süperego ve ego dâhil olmak üzere, temel psişik yapıların oluşumuna ilişkin süreçte de
    özdeşleşme kavramına yer vermiştir (1923a). O tarihten bu yana, tüm kuramsal yönelimlerden psikanalistler, özdeşleşme kavramını, kendiliğin nesne modeline göre biçimlendiği evrensel süreci tanımlamak için kullanmışlardır.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Internalization. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 115).

  • Kompleks Nedir?

    Kompleks [complex], genellikle erken çocuklukta ortaya çıkan, bilinçdışı, organize olmuş düşünceler, imgeler ve çağrışımlar grubudur. Bu yapılar, yoğun duygusal yük taşır ve bilinçli tutum ve davranışları yapılandırıcı bir etki altına alır. Kompleks kavramı, psikanalizde (Oidipus kompleksi [oedipus complex] ve kastrasyon kompleksi [castration complex] ifadeleri hariç) çok kesin ya da sürekli bir kullanım alanına sahip olmamasına rağmen, popüler kültürde psikanalitik bilgiye dayalı argo ifadeler içinde, psikopatolojinin belirli türden “komplekslerden” kaynaklandığı fikrini ima ederek varlığını sürdürmüştür. Bilinçdışında organize olmuş fikir ve duygulanımlar grubunu ve bunların zihinsel yaşam üzerinde kalıcı ve yapılandırıcı etkisini ifade etmesi bakımından kompleks, çok daha yaygın biçimde kullanılan fantezi [fantasy] kavramıyla ilişkilidir. Gerçekten de kompleks, birbiriyle bağlantılı fantezilerin oluşturduğu bir kümedir.

    Kompleks kelimesi, psikanalitik bağlamda ilk kez Breuer ve Freud’un “Histeri Üzerine Çalışmalar [Studies on Hysteria]”, 1893/1895) adlı eserinde, histerik hastalarda görülen, “o anda mevcut ve etkin, ancak yine de bilinçdışı” olan ve pek çok semptom ile davranıştan sorumlu tutulan fikir gruplarını tanımlamak amacıyla kullanılmıştır. Ancak daha sonra Freud (1906), bu terimi Zürih psikiyatri okuluna, özellikle Bleuler ve Jung’un 1900’lerin başında gerçekleştirdikleri, “uyarıcı kelime”nin [stimulus-word] çağrışımları tetiklemek için kullanıldığı kelime-çağrışım [word-association] deneylerine atfetmiştir. Jung (1906), güvenilir ve yinelenebilir çağrışım zincirlerinin, bilinçdışında organize olmuş fikir ve duygulanım gruplarının kanıtı olduğunu öne sürmüş ve bunlara “kompleksler” adını vermiştir. Jung, kompleksi analitik psikoloji [analytical psychology] ekolünün temel kavramlarından biri olarak görmüş ve kompleksleri “bilinçdışı ruhsallığın yaşayan birimleri… bilinçdışına giden kral yolu (via regia)… düşlerin ve semptomların mimarı” olarak tanımlamıştır. Gerçekten de kompleks teorisi, Jung’un analitik psikolojisinin merkezinde yer alır. Jung’a göre kompleksler, bilinçli ve bilinçdışı psişik içeriklerin dinamik organizasyonlarıdır ve ortak bir duygusal tema etrafında kümelenmiş imgeler, fikirler ve örüntülerle temsil edilirler. Kompleksler, durumlar, anılar veya duygular tarafından tetiklendiğinde “takımyıldızı gibi kümelenir” [constellated], yani organize olup aktif hale gelirler ve böylece davranış ve duygulanıma katkıda bulunurlar (Jung, 1921/1957).

    Freud’un kompleks terimiyle ilgili görüşleri, Jung ile ilişkisinin genel seyrini izlemiştir. 1910 yılında Freud (1910c), bu kavramı “Jung’un vazgeçilmez hale getirdiği bir kelime” olarak tanımlamıştır. Ancak 1914 yılında, Jung ile yollarını ayırmasının ardından Freud (1914d), bu terimi küçümseyerek, “psikanalizin kendi ihtiyaçları için ortaya koyduğu diğer terimlerden hiçbiri [[n]one], bu denli geniş bir popülerliğe ulaşmamış ya da daha açık kavramların oluşturulmasına zarar verecek şekilde yanlış kullanılmamıştır” diye şikâyet etmiştir.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Complex. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 39).

  • Eyleme Dökme -ve Eyleme Vurma- Nedir?

    Eyleme dökme [acting out], bilinçdışı aktarım fantezilerinin ya da bu fantezilere karşı geliştirilen savunmaların dış gerçeklikte, özellikle analitik ikilinin [analytic frame] kişilerarası bağlamında dramatize edilmesi ya da simgesel olarak gerçekleştirilmesi eğilimidir. Eyleme dökme, aktarımın kendisi gibi, genellikle bir direnç işlevi görür; çünkü eyleme dökülen bilinçdışı arzular ve korkular, kendilik üzerine düşünmeyi, serbest çağrışımı ya da iletişimi engeller ya da analitik çerçeveye [analytic frame] müdahale eder. Eyleme dökmedeki “eylem [action]” her zaman doğrudan motor davranışı ifade etmeyebilir; ancak bu terim en sık olarak, analitik çerçeveyi ihlal eden belirgin ve gözlemlenebilir davranışları tanımlamak için kullanılır (seanslara gelmeme, unutma ya da geç kalma gibi) ya da hastanın günlük yaşamında, aktarım duygularının yer değiştirmiş bir ifadesi ya da onlara karşı bir savunma olarak ortaya çıkan davranışlara işaret eder (bir ilişkiyi başlatmak, sonlandırmak ya da niteliğini değiştirmek gibi). Eyleme dökme terimi, analistin bilinçdışı karşıaktarım ifadesini tanımlamak için de kullanılır. Eyleme dökme, analist ve hasta tarafından birlikte yaratılan bir etkileşim, yani ortak bir eyleme dökme olarak tanımlanan sahneleme [enactment] kavramından ayırt edilir.

    Eyleme dökme terimi psikanalistler tarafından oldukça değişken biçimlerde kullanılmış ve halk diline yanlış bir şekilde, dürtüsel ya da kötü davranışı ifade eden bir anlamda girmiştir. Bu değişkenlik, eyleme dökmenin direnç işlevi ile olası iletişim işlevini ya da aktarımın içsel olarak gerçekliğe dönme eğilimini (Boesky, 1982) birbirinden kavramsal olarak ayırt etmenin güçlüğünden kaynaklanmaktadır. Bu nedenlerle, günümüzde eyleme dökme terimi daha seyrek kullanılmaktadır. Ayrıca çağdaş psikanalistler, hangi kuramsal okula ait olurlarsa olsunlar, hastanın psikanalitik bağlamdaki iletilerini [communication] karmaşık olduğunu ve hem davranışsal hem de intrapsişik düzeyde eşzamanlı olarak işlediğini kabul etmektedirler.

    Eyleme dökme ile ilgili bazı belirsizlikler, Freud’un (1914c) “Hatırlama, Yineleme ve Derinlemesine Çalışma Üzerine [Remembering, Repeating and Working-Th rough]” başlıklı metninde bu terimi ilk kez tanımlamasına kadar uzanır. Freud, analizdeki hastaların geçmişi hatırlamak yerine onu yinelemek -yani sembolik olarak canlandırmak ya da eyleme dökmek- yönünde güdülendiklerini savunmuştur. Hem aktarımı hem de eyleme dökmeyi, arzunun eylem yoluyla boşaltımı (deşarjı) şeklinde kavramsallaştırmış, bu yolla düşünce ve hislerin hatırlamaya yönelmesi yerine eyleme yönlendirilerek boşaltımın geciktirilmesinden kaçınıldığını belirtmiştir. Freud’un “eylemler” listesi, bir seansta hastanın tutumları, hisleri ya da konuşma tarzından, gündelik yaşamda gerçekleştirilen dürtüsel ve potansiyel olarak uyumsuz kararlara kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyordu. Freud’u izleyen dönemde, kavramın çeşitli yönleri belirsiz yorumlara açık hale gelmiştir (Boesky, 1982). Örneğin bazı analistler, analiz çerçevesi dışında gerçekleşen somutlaştırmaları belirtmek için eyleme dökme [acting out] terimini, seans içinde gerçekleşenler içinse eyleme vurma [acting in] terimini kullanmışlardır. Bu yaklaşım, eyleme vurma [seans içinde eyleme dökme] teriminin özgün anlamını da değiştirmiştir; çünkü bu terim başlangıçta, bir hastanın divandaki duruşunda ifade bulan bilinçdışı çatışmaları tanımlamak için kullanılmıştı (Zeligs, 1957). Eyleme dökme [seans dışında] ile hastanın genel olarak eyleme eğilimi arasındaki ayrım da zamanla bulanıklaşmıştır; bu da bazı analistlerin, eyleme dökmeyi gerginliğe katlanamama ve eylemi durdurabilme kapasitesizliğinin bir dışavurumu olarak kavramsallaştırmalarına yol açmıştır (Greenacre, 1950b; Kanzer, 1957). Böylece eyleme dökme, suça eğilim ve sapkınlıkla ilişkilendirilmiştir (Reports of discussions of acting out, 1968). Son olarak, bazı analistler analizdeki yinelemeleri [repetition] dirençler olarak değil, potansiyel olarak bilinçli anılarla temsil edilemeyen erken ya da travmatik olaylara ait örtük ya da bedenselleşmiş [embodied] anılar olarak değerlendirmektedirler (Kogan, 1992).

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Acting out. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 4).

  • Gözlemleyen Ego (Benlik) Nedir?

    Gözlemleyen ego [Observing ego], bilinçli zihinsel işleyişin, kendi üzerine düşünme/iç konuşma/özdüşünüm/derinlikli düşünme/tefekkür/düşünüm [self-reflection] kapasitesini sağlayan yönüdür.

    Gözlemleyen ego işlevi, öğrenme ve ahlaki işlevsellik gibi günlük psikolojik işlevlerin birçoğu için gereklidir; çünkü bu işlevler, kendini izleme/öz-izlem [self-monitoring] ve kendini değerlendirme/öz-değerlendirme [self-evaluation] süreçlerine dayanır. Aynı zamanda, bir psikanalitik tedaviye hastanın etkin katılımı için de zorunludur; çünkü bu işlev, içebakış [introspection] ve içgörü [insight] geliştirilmesine katkıda bulunur.

    Normal bilinç durumlarında birey, bilinçli deneyiminin ve bu deneyime verdiği tepkilerin farkındadır. Ancak, gözlemleyen ego işlevi, bazı durumlarda azalır fakat tamamen ortadan kalkmaz. Örneğin, dalgınlık [daydreaming] ve hayal kurma [fantasizing] sırasında kendi üzerine düşünme kapasitesi zayıflar ama tümüyle kaybolmaz. Aynı şekilde, güçlü arzular, hisler ya da baskın dürtüler, gözlemleyen egonun işlevini bozabilir. Ayrıca, sarhoşluk (intoxication), yorgunluk (fatigue) ve hipnoz (hypnosis) gibi durumlar da bu işlevi zayıflatabilir.

    Gözlemleyen ego işlevindeki bozulmalar, özellikle dissosiyasyonla [dissociation] karakterize edilen bozukluklara katkıda bulunur. Bu bozukluklar arasında, depersonalizasyon (kişinin kendisine yabancılaşması), travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), kimlik dağınıklıkları [identity disturbances] bulunur. Ayrıca, gözlemleyen egodaki yetersizlikler, gerçeklik sınaması [reality testing] süreçlerinin başarısız olmasına da yol açabilir. Bu başarısızlıklar, basit inkârdan [denial] başlayarak psikoza kadar uzanan bir yelpazede görülebilir.

    Öte yandan, gözlemleyen egonun aşırı faal olması, yani kişinin kendisini sürekli gözlemlemesi ve değerlendirmesi de patolojik bir yoğunluk kazanabilir. Bu da şu gibi klinik durumlara yol açabilir: süreğen öz-bilinç [self-consciousness] ve utanç [shame) duyguları, hipokondriyazis, kendini izleniyor gibi hissetme ya da takip edilme [delusions of observation and persecution] sanrıları.

    Her ne kadar gözlemleyen ego terimi, muhtemelen birçok zihinsel işlevin birleşiminden oluşan soyut bir işlev düzeyine karşılık gelse de, bu kavramın özgüllüğü üzerine literatürde çok az tartışma ya da görüş ayrılığı olmuştur. Freud (1914e, 1917c), zihnin kendisini gözlemleyebilme kapasitesinin farkındaydı ve bu özelliği, daha sonra süperego adını alacak olan “eleştirel fail”ın [critical agency] işleyişinde merkezi bir unsur olarak tanımlamıştı.

    Gözlemleyen ego kavramı ilk kez ego psikolojisinin erken döneminde Fenichel (1938a) tarafından kullanılmıştır. Fenichel bu kavramı, çatışmalarını rahatsız edici semptomlar yoluyla değil de, karakterlerinin bir parçası olarak dışavuran ve bu nedenle benliğe uyumlu [ego-sintonik] yönler olarak deneyimleyen hastaların analizine ilişkin bir tartışma bağlamında ortaya koymuştur.

    Analistin karşılaştığı zorluk, hastanın gözlemleyen egosuna ya da “akılcı ego”suna [reasonable ego] çatışmaların “deneyimleyen ego [experiencing ego]” içinde nasıl ifade bulduğunu göstermektir. Fenichel, ego’nun hem kendilik bilgisine aracılık eden hem de bastırma yoluyla bu bilgiyi engelleyen çifte işlevini açıklığa kavuşturmak için gözlemleyen ego terimini kullanmıştır. Sterba (1934) ise ego işlevlerindeki bu aynı bölünmeyi daha önce ego içinde “terapötik bir dissosiyasyon [therapeutic dissociation]” olarak tanımlamıştır.

    Tedavi sürecinde, aktarım [transference] gibi yüksek düzeyde duygulanım içeren durumlarda gözlemleyen egonun geçici olarak bozulması beklenir. Gözlemleyen egonun yeniden işlevsel hale gelmesi, hastanın terapötik ittifakına [therapeutic alliance] (Zetzel, 1956) ya da çalışma ittifakına [working alliance] (Greenson ve Wexler, 1969) katkı sağlar. Sürece yakından dikkat gösterilen modellerde çalışan analistler için, daha işlevsel bir gözlemleyen egonun gelişimi psikanalizin merkezi hedeflerinden biridir (F. Busch, 1996).

    Gelişimsel psikanaliz perspektifinden bakıldığında, D. N. Stern (2005), kendi üzerine düşünme bilincinin [self-reflective consciousness] kökenlerinin sosyal etkileşimde yattığını ve bu etkileşimin, öz gözlem için gerekli olan “ikinci bakış açısı”na [second point of view] katkıda bulunduğunu öne sürmüştür.

    Fonagy ve arkadaşları (2002), gözlemleyen egonun gelişimiyle ilişkili bir yönü incelemiş ve buna zihinselleştirme [mentalization] ve/veya derinlikli düşünme işlevi [reflective function, RF] adını vermişlerdir. Bu kavram, hem kişinin kendi davranışlarını hem de başkalarının davranışlarını zihinsel durumlar üzerinden anlama kapasitesini ifade eder. Fonagy ve arkadaşları, derinlikli düşünme işlevini değerlendirmek için, M. Main’in Yetişkin Bağlanma Görüşmesi’nden [Adult Attachment Interview, AAI] (George, Kaplan ve Main, 1985; Fonagy ve Target, 1998) yararlanarak bir yöntem geliştirmişlerdir. Bu değerlendirme yöntemi yakın zamanda bilgisayarlaştırılmıştır (Fertuck ve ark., 2004) ve özellikle Aktarım Odaklı Psikoterapi [Transference Focused Psychotherapy] ile tedavi edilen borderline hastalarda psikanalitik psikoterapi sürecindeki derinlikli düşünme işlev değişimlerini incelemek amacıyla kullanılmıştır (K. Levy ve ark., 2006).

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Observing ego. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 178).

  • Narsisizm Nedir?

    Kavramsal açıdan netlikten yoksun olan narsisizm [narcissism] terimi, ortak noktası ya da odak noktası kendilik [self] ile ilişki olan çok çeşitli düşünceleri kapsar. Günlük dilde narsisizm, sıklıkla benmerkezcilik, kibir, mükemmeliyetçilik, gösteriş düşkünlüğü, büyüklük taslama, ayrıcalık beklentisi ve başkalarını sömürme gibi özellikler için aşağılayıcı bir etiket olarak kullanılır. Çağdaş psikanalizde ise narsisizm en sık şu anlamlarda kullanılır:

    1) kendiliğin [benliğin] genel iyilik hâli; canlılık duygusu, girişimcilik, özgünlük, bütünlük ve öz-değer [self-esteem] gibi unsurları içerir;

    2) öz-değer; hem normal hem de patolojik biçimleriyle;

    3) narsisistik patoloji [narcissistic pathology]; narsisistik karakter [narcissistic character] ya da narsisistik kişilik bozukluğu [narcissistic personality disorder] biçiminde ortaya çıkar ve hafif düzeyde nevrotik bozukluklardan daha yaygın karakter patolojilerine kadar uzanan bir süreklilik içinde yer alır. Narsisistik kişilik bozukluğu; savunmacı bir şekilde benliğin abartılması,kendilik kavramının bütünleşmemiş olması, başkalarının onayına aşırı derecede bağımlılık, zayıf nesne ilişkileri, aşağılanma, utanç, öfke ve depresyon duygularına karşı yüksek duyarlılık, ayrıcalık beklentisi, kendini kusursuzlaştırma çabasında bitmek bilmeyen bir ısrar ve başkalarına yönelik ilgi, empati ve sevgi kapasitesinde bozulma gibi özellikleri içerir;

    4) öz-değeri düzenlemek amacıyla kullanılan narsisistik savunmalar [narcissistic defenses]; kendini yüceltme ya da her şeye gücü yettiği duygusu [omniptotens], idealizasyon [idealization] ve değersizleştirme [devaluation] gibi savunma mekanizmalarını içerir;

    5) patolojik narsisizm [pathological narcissism]; narsisistik patolojiyi, Britanyalı Klein’cıların nesne ilişkileri ekolüyle yakından ilişkili özel bir bakış açısından ele alan bir terimdir;

    6) narsisizmi, sağlıklı gelişimin normal bir hattı olarak ele alan ve bu gelişim çizgisinin duraksamalara uğrayabileceğini kabul eden kendilik psikolojisinin [self psycholog]) klinik ve kuramsal vurgusu.

    Narsisizm terimi etrafındaki kavramsal karmaşanın büyük bir kısmı, bu terimin hem bir metapsikolojik kavram hem de bir yaşantı betimlemesi olarak kullanılmasından, ayrıca farklı soyutlama düzeylerindeki eski tanımların daha çağdaş tanımlarla birlikte ısrarla kullanılmaya devam edilmesinden kaynaklanmaktadır. Freud’un kendisi de, narsisizm terimini farklı soyutlama düzeylerinde ve çok çeşitli biçimlerde kullanarak bu kavramsal karmaşaya katkıda bulunmuştur; bu kullanımlar arasında şunlar yer alır:

    1) bir cinsel sapkınlık (psikanalitik öncesi anlamıyla);

    2) kendiliğin libidinal bir nesne olarak ele alınması;

    3) nesne ilişkilerinden önce gelen, erken bir gelişim evresi;

    4) düşünce ve hissin ilkel, her şeye kadir ve büyüsel yönleri.

    5) bir tür nesne ilişkisi;

    6) nesnelerden libidinal yatırımı görünürde geri çekme ile karakterize olan, çevreyle ilişki kurma biçimi (Freud’un narsisistik nevrozlar [narcissistic neuroses] kavramında olduğu gibi); ve

    7) öz-değer.

    Narsisizm terimiyle ilişkili kavramlar, kendiliğin ve kendiliğin nesne dünyasıyla ilişkisinin her türlü psikanalitik formülasyonunda merkezi bir konumda yer almaya devam etmektedir. Bu yönüyle narsisizm, tüm zihinsel yaşantının evrensel bir özelliğidir. Kendilik yaşantısı, öz-değer düzenlenmesi ve nesne ilişkileri arasındaki karmaşık ilişkiyi ayrıştırmak, Freud’dan bu yana psikanalitik kuramın temel odak noktalarından biri olmuştur. Freud’un narsisizm kavramını çözümlemeye yönelik çabaları, kuramlaştırmasında önemli ilerlemelere öncülük etmiş; bu süreç ego psikolojisinin ve nesne ilişkileri kuramlarının gelişimine katkı sağlamıştır. Narsisistik bozukluklarla ilgili klinik güçlükler ise, kendilik psikolojisi kuramının ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.

    Freud (1914e), narsisizm terimini literatüre kazandırma konusunda hem Ellis’i hem de Näcke’yi kaynak olarak göstermiştir. Ellis, 1898 yılında otoerotizme sahip bireyleri, Yunan mitolojisindeki kendi yansımasına âşık olup karşılıksız arzudan solup giden genç Narcissus ile karşılaştırmıştır. Näcke ise 1899 yılında narsisizm kelimesini bir cinsel sapkınlığı tanımlamak için kullanmıştır. Freud, narsisizm kavramına (ismiyle anmasa da) ilk olarak 1899’da Fliess’e yazdığı bir mektupta değinmiş; bu mektupta psikoz durumlarındaki libidonun değişimlerinden söz etmiştir. Freud’un terimi yayımlanmış ilk kullanımı ise 1905b tarihli “Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme [Three Essays on the Theory of Sexuality]” edlı eserine 1910 yılında eklediği bir dipnotta yer alır; burada homoseksüellerdeki nesne seçimini tanımlamak için “narsisizm” kavramına başvurmuştur.

    Freud’un (1914e) narsisizm kuramı, en kapsamlı biçimde “Narsisizm Üzerine [On Narcissism]” başlıklı çığır açıcı makalesinde ortaya konmuştur. Bu metin, kısmen, libido kuramının merkeziliğini sorgulayan ve bu nedenle Freud’dan uzaklaşan çeşitli kuramcılardan (özellikle de Jung’dan) gelen artan baskılar üzerine kaleme alınmıştır. Jung, libido kuramının psikoz ve şizofreniyle ilişkili klinik olguları açıklamada yetersiz olduğunu öne sürmüştü. Freud, bu yazısında narsisizmi egoya yönelik libidinal kateksis/yatırım [cathexis] olarak tanımlamıştır. Ayrıca narsisizmi nesne ilişkileri gelişiminde bir evre olarak ele almış, otoerotizmle başlayan ve nesne sevgisine yönelen süreçte normal, ara bir aşama olarak değerlendirmiştir. İlk evre olan otoerotizm aşamasını [stage of autoerotism], libido’nun henüz nesne ilişkileri kurulmadan önce artık farklılaşmış olan egoya yöneldiği bir gelişim basamağı olan birincil narsisizm [primary narcissism] evresi izler. Bu gelişim evresinden itibaren ego, dış nesnelere yönelik libidinal bağlar kurar (nesne sevgisi [object love]). Bununla birlikte, sonrasında yaşanan bir hayal kırıklığına yanıt olarak ego, libidoyu tekrar kendi içine çekebilir ve bu da ikincil narsisizme [secondary narcissism] yol açar. Freud, bu görüşünü daha da geliştirerek narsisistik nesne seçimi [narcissistic object choice] ile “anaklitik nesne seçimi [anaclitic object choice]” dediği durumu birbirinden ayırmıştır. Anaklitik nesne seçimi, kendi korumaya yönelik içgüdülere [self-preservative instincts] dayanır: çocuk, kendisini besleyen kadını, onu koruyan erkeği sever; yetişkinlikte ise bu rolleri çağrıştıran kişileri sever. Buna karşılık, narsisistik nesne seçiminde çocuk (ya da yetişkin), kendisine benzeyen, umut vaat eden eski bir kendiliğini [self] hatırlatan, olmayı umduğu kişiyi ya da kendisinin bir parçası gibi deneyimlediği (örneğin kendi çocuğu gibi) birini sever. Narsisistik nesne seçiminin amacı, benlik saygısını [self regard] korumaktır.

    Freud, narsisizm kavramını şizofreni ve psikozu açıklamak için kullandı; libidonun egoya geri çekilmesinin, bu bozukluklara özgü olan hem megalomaniyi [megalomania] hem de dış dünyadan geri çekilmeyi [withdrawal] açıkladığını öne sürdü. Ayrıca narsisizm kavramını, kişinin kendisini cinsel nesne olarak alması, eşcinsellik, her şeye gücü yettiğine dair düşünceler, hipokondriyazis, idealleştirme ve en çok da benlik saygısının geçirdiği değişim gibi çok çeşitli olguları açıklamak için de kullandı. Freud’a göre, benlik saygısıının nesneye yönelik libidinal bağlardan sağlanan doyum dışında iki ek kaynağı daha vardır: Birincisi, çocukluk narsisizminin [infantile narcissism] kalıntısı; ikincisi ise ego idealinin [ego ideal] gerçekleştirilmesidir. Ego ideali kavramı, Freud’un “Narsisizm Üzerine” başlıklı makalesinde ilk kez ortaya konmuştur. Ego ideali, çocukluğun yitirilen mükemmelliğinin mirasçısıdır. Çocuk, ego idealini kendisinin önüne koyarak, başkalarının kınamaları ve kendi gelişmekte olan eleştirel yargısı sonucunda terk etmek zorunda kaldığı her şeye gücü yetme duygusunu [omnipotence] yeniden kazanmaya çalışır. Bireyin kendi gerçek egosunu ölçtüğü ego ideali, ilkel bir vicdan (üstbenlik/superego) işlevi görür. Freud, ayrıca narsisistik libidonun [narcissistic libido] -yani terk edilmiş bir nesne kateksisinden (yatırımından) egoya geri çekilen enerjinin– artık birçok cinsel olmayan ego işlevi için kullanılabilir hâle geldiğini ileri sürmüştür. Bu görüş, daha sonra yüceltme [sublimation], içselleştirme [internalization] ve özdeşim [identification] kavramlarıyla genişletilmiştir. Gerçekten de Freud’un narsisizm kavramı, ego, süperego (ego ideali), kendilik ve nesne ilişkileri kavramlarının gelişimiyle el ele gitmiştir.

    Freud, narsisizmle ilgili kuramsal formülasyonunu daha sonra fazla revize etmedi. Ancak ego psikolojisinin gelişimi, yapısal kuramın öğeleri ile saldırganlığın rolünü de içine alan daha karmaşık narsisizm kavramlarının ortaya çıkmasına zemin hazırladı.

    Örneğin Hartmann, Freud’un ego terimini hem deneyimlenen “Ben [I]” hem de daha soyut bir ruhsal yapı anlamında belirsiz biçimde kullanışını netleştirmeye yardımcı oldu.

    Hartmann (1950), narsisizmi kendiliğin [self] ya da kendilik temsilinin [self representation] libidinal kateksisi olarak yeniden tanımladı.

    Jacobson (1964) ise Hartmann’ın çalışmalarını geliştirerek Freud’un dürtü odaklı yaklaşımını ego işlevi [ego function], duygulanım [affect] ve nesne ilişkileri [ego function] kavramlarıyla bütünleştirdi. Jacobson, kendiliğin karmaşık gelişimini nesne ilişkilerinin gelişimiyle birlikte ve öz-değer değişimlerinin eşlik ettiği bir süreç olarak ayrıntılı biçimde ele aldı. Öz-değerin nasıl istikrara kavuştuğunu, süperego, ego ideali ve arzu belirten kendilik imgesi [wishful self image] gibi yapılar yoluyla ruhsal yapı inşası çerçevesinde inceledi.

    Zamanla kendiliğe dair kavramsallaştırmalar, narsisizmle ilgili psikanalitik yaklaşımlarda giderek daha önemli hale geldi; aynı şekilde süperego ve ego ideali hakkında daha derin bir anlayış da gelişti. Örneğin, J. Sandler ve Joffee (1965) gibi analistler, narsisizmi tamamen dürtü kuramından bağımsız terimlerle tanımlamaya çalıştılar ve onun anlamını duygulanımsal durumlar bağlamında konumlandırdılar. Narsisizmi “ideal iyi oluş hali [ideal state of well-being]” olarak tanımladılar; narsisistik patolojiyi ise açık ya da örtük biçimde bir acı hali olarak ele aldılar.

    En başından itibaren narsisizm kavramı, farklı psikopatoloji türlerini anlamada önemli bir yer tutmuştur. Freud (1915d), daha erken dönemlerde, nevrotik hastalarda (histeri, anksiyete ve obsesyonel nevroz) gözlemlenen aktarım türleriyle, narsisistik nevrozlara sahip hastalardaki aktarım türlerini birbirinden ayırmıştır. Narsisistik nevrozlar olarak tanımladığı bu grup; günümüzde narsisistik ve borderline kişilik bozuklukları olarak sınıflandırılan durumların yanı sıra “paranoyakları, melankolikleri ve demans praekoks (erken bunama) hastaları”nı da içermektedir. Freud (1917c), narsisistik nesne bağlarının, bireyleri melankoliye özgü narsisistik özdeşim [narcissistic identification] biçimini geliştirmeye ve diğer bazı psikopatoloji türlerine yatkın hale getirdiğini öne sürmüştür. Narsisistik meselelerin karakter oluşumuna katkısı ise, Freud’un (1916) “İstisnalar [The Exceptions]” başlıklı çalışmasında erken dönemde açıkça görülmektedir. Bu çalışmada Freud, erken dönem narsisistik yaralanmanın [narcissistic injury] telafi edilmesine yönelik taleplerle örgütlenmiş bir karakter tipini tanımlar.

    A. Adler (1925), çocuğun güçlü yetişkinlere kıyasla hissettiği aşağılık duygusunun ve buna karşı geliştirilen telafi edici büyüklük (grandiyözite) tutumunun, bir aşağılık kompleksi [inferiority complex] oluşturduğunu ve bu kompleksin tüm sonraki psikolojik gelişimi motive ettiğini ileri sürmüştü.

    Jones (1913b) ise daha önce “Tanrı kompleksi [God complex]” adını verdiği durumu tanımlamıştı. Ancak ego psikolojisinin gelişimi, karakter kavramının daha ayrıntılı bir biçimde ele alınmasına olanak tanımış ve narsisistik kişilik bozukluğu [narcissistic personality disorder] adını taşıyan özel bir tanı kategorisinin kademeli olarak gelişmesini mümkün kılmıştır.

    W. Reich (1933/1945), fallik narsisistik karakteri [phallic narcissistic character] tanımlamış ve fallik, saldırgan, buyurgan, kibirli davranışları, pasif-dişil ve anal dürtülere gerilemeye [regretion] karşı geliştirilen kalıcı bir savunma olarak değerlendirmiştir. Fallik narsisist, gelişiminin doruk noktasında fallik ve teşhircilik içeren dürtülerinin ciddi biçimde hayal kırıklığına uğramasını yaşamıştır; bu genellikle karşı cinsten ebeveyn tarafından gerçekleşir ve sadistik bir intikam güdüsünün zeminini hazırlar. Reich, daha sağlıklı bir fallik narsisizm biçiminden bağımlılık, cinsel sadizm ve suç davranışlarını içeren patolojik, pregenital biçimlere uzanan bir şiddet spektrumu tanımlamıştır.

    A. Reich (1953), kadınlardaki narsisistik bozuklukları, erken dönemde gelişen cinsiyetle ilgili aşağılık duygularının, sürekli bir çocukça büyüklenmeci ego ideali biçiminde dışsallaştırılmasıyla açıkladı. Bu ideal, narsisistik ihtiyaçları karşılamak ve öz-değeri dengelemek için idealleştirilmiş aşk nesnesine [love object] yansıtılır. Reich (1960) ayrıca, erken dönemde yaşanan travmalar sonucunda aşk nesnelerinden regresif biçimde çekilen ve bedenin, özellikle fallusun [phallus] aşırı değer kazanmasına yol açan narsisistik bozukluklara sahip erkekleri tanımladı. Bu bireyler, narsisistik kendilik tatmin fantezilerine [narcissistic fantasies of self aggrandizement] dayanırlar ve bu fantezilerin sihirli bir şekilde gerçekleştiğini deneyimleme eğilimindedirler.

    H. Deutsch (1934), ağır narsisistik bozuklukların “mış gibi” kişilikler [“as if” personalities] şeklinde ortaya çıktığını tanımlamıştır. Daha sonra H. Deutsch (1955) ve Greenacre (1958b), belirgin sosyopati özellikleri gösteren ve “sahtekâr [imposter]” olarak kendini gösteren ciddi narsisistik bozuklukları betimlemişlerdir.

    M. Balint (1968), ebeveynlerin birincil nesne ilişki eksikliklerinin -yani çocuğu anlamama, tanımama ve teselli edememe durumunun- çocukta genellikle narsisizm biçiminde ortaya çıkan bir “temel kusur [basic fault]” yarattığını ileri sürmüştür.

    A. M. Cooper (1988) ise narsisistik-mazoşistik kişilik bozukluğunu [narcissistic-masochistic personality disorder] tanımlamış ve narsisistik ile mazoşistik unsurların birbirine öylesine sıkı şekilde örüldüğünü, bunların tek bir yapı olarak ele alınması gerektiğini savunmuştur.

    Patolojik narsisizm [pathological narcissism] terimi, Britanyalı Klein’ci yaklaşımlardan doğan nesne ilişkileri kuramlarıyla yakından ilişkilidir. Melanie Klein, Freud’un öne sürdüğünün aksine, en erken bebeklik döneminin nesnesiz [objectless] değil, ilkel nesne ilişkileriyle [primitive object relations] karakterize olduğunu savunmuştur. Onun bu görüşü, narsisistik patoloji kuramında bir dizi önemli gelişmenin temelini oluşturmuştur.

    Örneğin Rosenfeld (1964), Freud’un narsisistik nevrozlarda tutarlı bir aktarımın gelişmediği yönündeki iddiasına karşı çıkmıştır. Rosenfeld’e göre narsisistik aktarımda, kendilik ile nesne arasındaki ayrım inkâr edilir; bu, bağımlılığa ve hasete karşı geliştirilen bir savunmadır. Ona göre narsisistik hastaların bir nesneye yatırımda [kateksis] bulunamıyor gibi görünmeleri, aslında savunma amaçlı bir fenomendir ve bu görünüşün ardında ilkel biçimde örgütlenmiş ama ayrıntılı nesne temsilleri yatar.

    Rosenfeld (1971a, 1971b) daha sonra iki tür narsisizmi birbirinden ayırmıştır: Libidinal narsisizmde [libidinal narcissism], nesnenin reddi; ayrılık ve haset gibi dayanılmaz deneyimlere karşı bir savunmadır. Buna karşılık yıkıcı narsisizmde [destructive narcissism], nesnenin reddi ölüm dürtüsünün bir dışavurumudur.

    Van der Waals (1965) ise, narsisistik patolojiyi nesne ilişkilerinin bozulması temelinde açıklayan kuramları tanımlamak üzere patolojik narsisizm terimini ilk kullanan kişidir. Bu yaklaşım, narsisistik patolojiyi gelişimin erken ama normal bir evresine saplanma [fixation] olarak gören kuramlardan ayrılır.

    Kernberg (1970a, 1970b, 1975, 1984), narsisizm sendromlarında bozulmuş nesne ilişkilerinin merkezi rolünü ayrıntılandırma konusunda Rosenfeld’in izinden gitmiştir. Klein, A. Reich ve Jacobson gibi kuramcılardan birçok kavramı da bütünleştirerek, patolojik narsisizme dair bir görüş ortaya koymuştur. Bu görüşe göre, dayanılmaz düzeydeki agresif arzulara [aggressive wishes] karşı savunma amacıyla erken dönemde ve şiddetli bir şekilde başvurulan bölme [splitting] savunması, kendiliğin temel yapısında bir bozulmaya yol açar. Normal bir kendilik temsili [self representation] -iyi ve kötü yönleri bütünleştiren sağlıklı bir yapı- yerine narsistik kişilik, savunmacı bir biçimde “patolojik büyüklenmeci kendilik [pathological grandiose self]” geliştirir. Bu terim, Kernberg tarafından A. Reich ve Kohut’tan ödünç alınmıştır. Bu yapı, gerçek kendiliğin ideal kendilik ve ideal nesne temsilleriyle savunma amaçlı olarak kaynaşması [fusion] sonucunda ortaya çıkar. Patolojik büyüklenmeci kendilik, bireyi dayanılmaz düzeydeki bağımlılık ve haset korkularına karşı savunur. Bütünleştirilememiş [unintegrated] kötü kendilik ve nesne yönleri dış dünyaya yansıtılır; bu da dış nesnelerin kötü niyetli, mekanik ve gerçek dışı olarak deneyimlenmesine yol açar. Ayrıca, ideal imgelerin kendiliğe mal edilmesi, bu imgelerin süperego’ya normal yollarla entegre edilmesini engeller. Bazı narsisistik bireyler oldukça işlevsel olabilir. Diğerlerinde, haset ve başkalarına bağımlı olma korkularına karşı, değersizleştirme, nesneler üzerinde büyüklenmeci kontrol ve narsisistik geri çekilme [narcissistic withdrawal] gibi savunma mekanizmaları kullanılır. Bazı kişilerde ise daha ağır bir bozukluk olan kötücül narsisizm [malignant narcissism] görülür; burada süperego’daki ciddi deformasyonlar, belirgin sosyopatik özelliklere yol açar (Kernberg, 1984).

    Kohut’un (1966, 1971, 1972, 1977, 1984) çalışmaları, hem normal hem de patolojik narsisizmin kuramı açısından önemli bir dönüm noktası olmuş ve kendilik psikolojisi [self psychology] adıyla anılan psikanaliz ekolünün gelişmesine yol açmıştır. Kohut’un narsisizmi anlama yönündeki katkıları şunlardır:

    1) narsisizmin, nesne sevgisinin gelişiminden farklı, kendine özgü narsisistik bir gelişim çizgisine sahip, psikolojik yaşamda temel ve indirgenemez bir itici güç olarak ortaya konması; sağlıklı narsisizm, biri grandiyöz kendilik [grandiose self], diğeri ise her şeye kadir nesne [omnipotent object] olmak üzere iki kutuplu bir kendiliğin [bipolar self] ortaya çıkışıyla karakterize edilir;

    2) kendiliğin gelişimi ve sürekliliğinde kendiliknesnesi [selfobject] işlevlerine yaptığı vurgu; kendiliknesnesi işlevleri [selfobject functions], bir nesnenin (başlangıçta bir bakımverenin) varlığı ve eylemleri aracılığıyla kişinin kendilik deneyiminin canlılık ve istikrar kazanmasını sağlayan süreci ifade eder;

    3) aşırı saldırganlık biçimlerini, saldırgan dürtünün bir yönelimi olarak değil, kendiliğe yönelik bir yaralanma deneyimine veya kendilik-kendiliknesnesi matrisindeki kesintilere ikincil olarak ortaya çıkan narsistik öfke [narcissistic rage] biçiminde kavramsallaştırması;

    4) narsistik patolojiyi (daha sonra kendilik bozuklukları [disorders of the self] olarak adlandırılmıştır), kendilik-nesnesi ihtiyaçlarının yeterince karşılanmadığı durumlarda ortaya çıkan gelişimsel duraksamaların [developmental arrests] sonucu olarak kavramsallaştırması;

    5) hastanın, kendiliğinin kırılgan bütünlüğünü ve öz-değer duygusunu sürdürebilmek için hâlâ aynalanma [mirroring] ve idealleştirme gibi kendiliknesnesi işlevlerine ihtiyaç duymasına dayanan narsistik aktarımı [narcissistic transferences] (daha sonra kendiliknesnesi aktarımı [selfobject transferences] olarak adlandırılmıştır) açıklığa kavuşturması.

    Narsisizm kavramlarını çevreleyen pek çok tartışma, Kohut ve Kernberg’in görüşleri arasındaki farklılıklara odaklanmaktadır. Kohut, narsisistik patolojiyi çevresel yetersizlikten kaynaklanan gelişimsel bir gecikmenin yansıması olarak görürken; Kernberg, normal infantil narsisizm ya da erişkin narsisizmi ile patolojik narsisizmi birbirinden ayırır ve patolojik narsisizmi savunmacı işlemler tarafından bozulmuş patolojik bir psişik yapının dışavurumu olarak değerlendirir. Bazı yazarlar, Kohut ile Kernberg arasındaki görüş ayrılığının farklı hasta popülasyonlarını yansıttığını öne sürmüşlerdir. Örneğin, Rosenfeld (1987), narsisistik kişilikleri “kalın derili [thick-skinned]” ve “ince derili [thin- skinned]” olarak ayırmıştır; ilk grup ulaşılmaz ve savunmacı biçimde saldırgan, ikinci grup ise kırılgan ve hassas yapıdadır. Benzer şekilde, Psikodinamik Tanı Kılavuzu [Psychodynamic Diagnostic Manual – PDM] Task Force, 2006), narsisistik kişilik bozukluğunu iki alt tipe ayırır: 1) Depresif/Tükenmiş tip – Kıskançlık ve idealize edilecek kişiler arayışı ile karakterizedir. 2) Kibirli/Hak iddia eden tip – Kendini beğenmişlik, karizma ve başkalarını değersizleştirme ile karakterizedir.

    Westen (1990a), narsisizmle ilgili metapsikolojik kavramların yarattığı kuramsal karmaşaya yanıt olarak, bu kavramla en sık ilişkilendirilen dört olguyu belirlemiştir: benmerkezcilik [egocentrism], kendilik ve başkalarına yönelik görece duygusal yatırım [relative emotional investment], kendilik kavramı [self concept] ve öz-değer [self esteem]. Gelişimsel araştırma verilerini inceledikten sonra, bu olguların birbirinden bağımsız olarak değiştiği sonucuna varmıştır. Bu nedenle, bunlardan herhangi birinin tek başına narsisizm kavramını doğru şekilde tanımlayamayacağını savunmuştur. Sonuç olarak Westen, kendi klinik ve deneysel verileriyle tutarlı geniş bir tanım önermiştir: “Narsisizm, kendiliğe yönelik bilişsel-duygulanımsal bir meşguliyeti ifade eder.”

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Narcissism. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 162).

  • Bilinçöncesi Nedir?

    Bilinçöncesi [preconscious], bilinçte olmayan ancak bastırılmamış olan ve belirli koşullar altında bilince gelebilecek zihinsel içerikleri tanımlar. Freud’un topografik modelinde tanımladığı bilinçöncesi sistem [system preconscious], bilinç ile bilinçdışı arasında yer alan ve zihinsel içeriklerin dikkat yöneltildiğinde bilinçli hâle gelebileceği varsayımsal bir bölgeyi ya da sistemi ifade eder. Bilinçöncesi, ikincil süreç düzenine göre işler. Bu kavram önemlidir çünkü Freud’un zihni bilinçle özdeşleştirmeyen devrimsel düşüncesinin bir parçasını oluşturur. Ayrıca, bilinç öncesi kavramı, “tanımlayıcı bilinçdışı [descriptive unconscious]” (bilinçöncesi) ile “dinamik bilinçdışı [dynamic unconscious]” (bilinçdışı [the unconscious]) arasındaki ayrımı mümkün kılar; bu ayrım psikanalizin temelini oluşturan fikirlerden biridir.

    Freud (1897b), bilinç öncesi kavramını ilk kez Fliess’e yazdığı bir mektupta tanımlamıştır. Freud’un bu terimi ilk kez yayımlı olarak kullandığı eser ise, “Düşlerin Yorumu [The Interpretation of Dreams]” (1900) adlı çalışmasıdır. Bu eserde Freud, zihnin topografik modelini oluşturan üç sistemi -bilinç, bilinçöncesi ve bilinçdışı- ayrıntılı biçimde ortaya koymuştur. Freud, bilinçöncesinin doğasını tanımlarken, bu sistemde meydana gelen “uyarıcı süreçlerin [excitatory processes]” belirli koşullar sağlandığında ek bir engelle karşılaşmaksızın bilince geçebileceğini belirtmiştir: eğer bu süreçler belirli bir yoğunluk düzeyine ulaşırsa ya da dikkat işlevi onlara yöneltilirse. Bilinçöncesinin içeriği tanımlayıcı anlamda bilinçdışıdır; ancak, bilinçdışının içeriğinden farklı olarak, bilinç öncesindeki düşünceler, anılar ve istekler, bastırma gücüyle aktif biçimde farkındalığın dışına itilmiş değildir. Bu nedenle, bu içerikler ya dışsal bir uyarının etkisiyle ya da kişinin dikkatini bilinçli olarak yönlendirmesiyle, her an kolaylıkla bilince girebilir.

    Freud, bilinç ile bilinçöncesi arasındaki sınırın akışkanlığını kabul etmiş ve bu iki sistemi sıklıkla birbirinin yerine kullanmış, hatta çoğu zaman birlikte anarak tek bir sistem [bilinç-bilinçöncesi] olarak ifade etmiştir. Buna karşılık, bilinçöncesi, bilinçdışıyla arasına sansür [censor] engelinin girmesiyle ayrılır. Freud, 1915’teki kuramsal gelişimiyle birlikte, topografik tanımdan uzaklaşarak, bilinçöncesi zihinsel içerikleri, yatırıldıkları psişik enerjinin (ya da kateksisin) niteliği ve derecesi (örneğin “bağlı” ya da “bağsız” enerji) ile tanımlayan daha dinamik bir modele yönelmiştir. Bilinçöncesi düşünceler, bilinçdışındaki içeriklere göre daha az hareketlidir ve bu nedenle ikincil sürecin doğrusal ve düzenli ilkelerine göre işlerler.

    Freud, 1923’te zihne ilişkin modelini yapısal terimlerle yeniden formüle ettiğinde, bilinçöncesi sistemin boşalımı engelleme, gerçeklik sınaması, yargılama, rüya çalışması ve savunma gibi nitelikleri ve işlevleri, ego kavramı altında toplanmıştır. Ancak Freud, buna rağmen bilinçöncesi terimini kullanmayı sürdürmüştür.

    Bazı yazarlar, Freud’un 1923 sonrası, zihne ilişkin topografik ve yapısal modelleri birbiriyle örtüştürme çabalarında, birbiriyle kısmen çelişkili çeşitli bilinçöncesi kavramlarını benimsediğine dikkat çekmişlerdir. Arlow ve C. Brenner (1960), analistler arasında genel bir eğilim olduğunu belirtmişlerdir: Bu eğilim, Freud’un erken dönem tanımında bilinçöncesi düşünceleri, bilince kolayca erişebilen ancak henüz bilinçli olmayan düşüncelerle eşitlemesiyle; 1938 tarihli geç dönem tanımında ise, bilinçöncesini ikincil süreç işleyişiyle eşitlemesi arasında bir karışıklığın doğmasıdır -ki bu geç tanımda, bilinçöncesi içerikler, özellikle süperego’ya ait bilinçöncesi öğeler söz konusu olduğunda, bilince büyük ölçüde kapalı olabilir. Arlow ve C. Brenner, anlamsal belirsizlik ve klinik yarar eksikliği nedeniyle, bilinçöncesi teriminin tamamen terk edilmesini önermişlerdir. Buna karşılık, diğer bazı yazarlar, bilinçöncesi zihinsel süreçler kavramını korumanın yararlı olduğunu savunmuş ve bu süreçlerin karmaşık niteliklerine ve özelliklerine dikkat çekmişlerdir. E. Kris (1950b), içerik bakımından amaçlı düşünmeden fanteziye, biçim bakımından ise mantıksal biçimlendirmeden düşsel imgelere kadar uzanan bir süreklilik [continuum]) tanımlamıştır. Kris, bilinç öncesi zihinsel süreçlerin, hem psikanalizde anıların geri kazanımına hem de yaratıcı sürecin işleyişine katkısını vurgulamıştır. Yorum, önce unutulmuş anıların tanınmasını [recognition], ardından da, bilinçöncesi zihinsel süreçler egonun sentetik işlevi yoluyla özümsendiğinde, bu anıların geri çağrılmasını sağlar. Bilinçöncesi kavramı, yorumların en uygun derinliğine ilişkin teknik önerilerle ilişkilidir (A. Green, 1974; J. Ross, 2003) ve hem analist hem de hastanın, “alışıldık bilişsel denetimlerini gevşetip bilinçöncesi tepkilerin ortaya çıkmasına izin verdiklerinde” aralarında oluşabilecek olası “rezonans” (Jeffrey, 1992; Kantrowitz, 1999) ile bağlantılıdır. Bilinçöncesi zihinsel yaşantı [preconscious mental life] kavramı, subliminal algı ve bellek çalışmalarına ilişkin olarak deneysel psikoloji literatüründe de yer almaktadır (Fisher, 1954; W. Meissner, 1983).

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Preconscious. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 193).

  • Kateksis (Yatırım, Enerji Yükü) Nedir?

    Kateksis [cathexis], bir düşüncenin, duygunun, arzunun, anının, fantezinin ya da bir kişinin zihinsel temsiline yatırılan belli bir miktar ruhsal enerjiyi ifade eder. Kateksis terimi, aynı zamanda belirli bir zihinsel içeriğe ya da etkinliğe yönelik ilgi, dikkat ya da duygusal yatırımın görece yoğunluğu anlamında da kullanılmıştır. Kateksis sözcüğü, Freud’un Almanca Besetzung (kelime anlamıyla “bir şeyin üzerine oturan şey”) terimini İngilizceye çeviren Strachey tarafından literatüre kazandırılmıştır. Freud, Besetzung terimini hiçbir zaman kesin biçimde tanımlamamış olsa da, artma, azalma, yer değiştirme ve boşalım kapasitesine sahip bir zihinsel enerjinin özelliklerini açıklamak için kullanmıştır. Freud’un görüşüne göre, kateksislerdeki ruhsal enerji miktarı artırılabilir (hypercathexis [hiperkateksis]), azaltılabilir (hypocathexis [hipokateksis]), geri çekilebilir (decathexis [dekateksis]), nesne temsillerine yöneltilerek libidinal ve/veya saldırgan enerjilerle yüklü hale getirilebilir (nesne kateksisi [object cathexis]) ya da kendilik temsillerine yöneltilerek narsisistik içerikli hale getirilebilir (narsisistik kateksis [narcissistic cathexis]). Bilinçöncesi zihinsel süreçler, dikkat yoluyla yoğunlaştırılmış enerjiyle yüklendiklerinde bilinç düzeyine ulaşabilir (dikkat kateksisi [attention cathexis]) ya da karşı koyma mobilize edilerek bastırma ve/veya uzlaşma biçimleri oluşturabilir (karşıkateksis [countercathexis] ya da antikateksis [anticathexis]). Ruhsal enerjiler, boşalıma ulaşma baskısı altında kolaylıkla ve geniş ölçekte yer değiştirebilir; bu duruma serbest kateksis [free cathexis] denir. Buna karşılık, enerji başka bir kişiye, bir düşünceye, duygulanıma, anıya, fanteziye ya da ruhsal bir yapıya daha sıkı biçimde bağlanabilir ve bu da anlık boşalma baskısını sınırlayabilir ya da engelleyebilir; bu duruma ise bağlı kateksis [bound cathexis] adı verilir.

    Freud, kateksis terimini ilk kez “Histeri Üzerine Çalışmalar’da” [Studies on Hysteria] (Breuer ve Freud, 1893/1895) kullanmış olsa da, bu kavramın temelindeki fikir çok daha önce, 1888 yılında sinir sisteminde “sinir sistemindeki uyarılabilirliğin yer değiştirmesi”ne yapılan bir atıfta (Freud, 1888b) dile getirilmişti. Freud erken dönem çalışmalarında kateksisi bütünüyle fizyolojik bir kavram olarak ele almıştır; örneğin, sinirsel temelli “Bilimsel Bir Psikoloji Projesi [Project for a Scientific Psychology]” (1895b) adlı çalışmasında, “belirli bir nicelikte enerjiyle dolu olan katektik nöron” fikrini öne sürmüştür. 1900 yılına gelindiğinde Freud, zihinsel etkinliği harekete geçiren güç olarak adlandırdığı “psişik enerji [psychical energy]” kavramından giderek daha fazla söz etmeye başlamış ve kateksisi, bu enerjinin belirli zihinsel ürünlere ya da yapılara yatırılması ya da depolanması olarak tanımlamıştır (1900). 1905 yılında Freud (1905b), kateksis teriminin psikolojik anlam dışında kullanılmasını reddetmiştir. Dürtü kuramının [drive theory] gelişimiyle birlikte, kateksiste yer alan enerji, öncelikle libidinal [libidinal], daha sonra ise saldırgan [aggressive] dürtülerden kaynaklanan bir güç olarak kavramsallaştırılmıştır.

    Kateksis terimi, zihinsel etkinliğin, ruhsal enerjinin yer değiştirmeleri üzerinden ekonomik bir yaklaşımla anlaşılabileceği yönündeki Freudcu kuramsal varsayıma dayanır. Ancak daha yakın tarihli literatürde, bu ekonomik bakış açısının değeri sorgulanmış ve pek çok analist için önemini yitirmiştir. Bu nedenle, kateksis ve onun türevleri gibi sözcüklere, güncel psikanalitik literatürde artık çok daha seyrek rastlanmaktadır (Holt, 1962). Bu terim, artık çoğunlukla enerjiyle ilişkili bir anlam ima etmeksizin, bir düşünceye, duygulanıma ya da kişiye yapılan duygusal yatırımın derecesini belirtmek için gündelik bir şekilde kullanılmaya devam etmektedir. Gerçekten de, Freud’un enerji kuramının ayrıntılarına yönelik kapsamlı eleştirilere rağmen, psikanalitik zihin anlayışı, tüm yaşantılarımızın belli bir göreli yoğunluk duygusuyla birlikte seyrettiğinin ve bu yoğunluğun bir ölçüde aktarılabilir olduğunun bilincini içerir.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Cathexis. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 31).

  • Netleştirme Nedir?

    Netleştirme [clarification], hastanın bilinçli olarak farkında olduğu bir şeyin daha anlaşılır hâle getirilmesini sağlayan, yorumlayıcı olmayan bir terapötik müdahaledir. Genellikle yorumlamaya hazırlık niteliğinde olan netleştirme, en sık kullanılan yorumlayıcı olmayan tekniklerden biridir ve analistin, hastanın davranışları ya da bilinçli, öznel yaşantısı hakkında yönelttiği sorular ya da gözlemler biçiminde gerçekleşir. Netleştirme, hastanın dikkatini kolayca gözlemlenebilir ancak kaçınılan ya da inkâr edilen dış gerçeklik ya da bilinçli kendilik deneyimi unsurlarına yönelten yüzleştirmeden [confrontation] ayrılır. Netleştirme, hastanın bilinçli yaşantısını, bastırılmış bilinçdışı savunmalar, güdüler ya da duygulanımlarla ilişkilendiren yorumlamadan [interpretation] da ayrılır. Örneğin, bir netleştirme, hastanın bilinçli yaşantısının görünüşte birbirinden kopuk yönlerinde ifadesini bulan birleştirici bir psikolojik temayı ortaya koyabilir. Netleştirmeler aynı zamanda, hastanın öz-farkındalığını [self awareness] ve öz-gözlem [self observation] yetisini artırarak, analitik sürece katılımını güçlendirme işlevi de görür (Stone, 1981).

    Psikanalitik literatüre netleştirme terimi, E. Bibring (1954) tarafından kazandırılmıştır; Bibring, bu terimin ilk kullanımını psikoterapist Rogers’a atfeder. Bibring, netleştirmeyi psikanalitik bir tedavinin temel müdahaleleri listesine dahil etmiştir: netleştirme, yorumlama [interpretation] ve derinlemesine çalışma [working through].

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Clarification. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 37).

  • Yüzleştirme Nedir?

    Yüzleştirme [confrontation], hastanın dikkatini, dış gerçekliğin ya da bilinçli benlik yaşantısının kolayca gözlemlenebilir ancak kaçınılan ya da inkâr edilen yönlerine yönelten terapötik bir müdahaledir. Yüzleştirme, çelişkili düşünce ve eylemlerin bilinçli varlığını tanımlamak amacıyla da kullanılabilir. Yüzleştirme ve netleştirme [clarification], yorumlamaya [interpretation] hazırlayıcı müdahaleler olarak kabul edilir. Psikanalitik yüzleştirme, nazikçe ve saldırganlıktan uzak bir şekilde sunulur; bu nedenle gündelik kullanımda “yüzleştirme” teriminin taşıdığı çağrışımları taşımaz.

    Fenichel (1938b), psikanalitik literatürde yüzleştirme terimini ilk kullanan kişidir; ancak onun kullanımı, bu müdahaleyi yorumlamadan açıkça ayırt etmemektedir. Sözcüğü yaklaşık olarak bugünkü anlamına en yakın şekilde ilk kullanan Devereux (1951), yüzleştirmeyi, analistin hastanın “doğal sözcüklerini [actual wording]” değiştirerek, hastanın bariz olana yönelik kaçınmasına dikkatini çektiği bir müdahale olarak tanımlamıştır. Greenson (1967), yüzleştirme kavramına çağdaş anlamını kazandırmış ve onu E. Bibring’in (1954) temel psikanalitik müdahalelerine –netleştirme, yorumlama ve derinlemesine çalışma [working through]- eklemiştir.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Confrontation. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 43).