Yazar: Admin

  • Örgütlenme (Organizasyon) Nedir?

    Örgütlenme [organization: organizasyon] kavramı, birden çok bilim alanına aittir. Bu kavram, biyolojik söylemde olduğu kadar sosyoloji ya da psikoloji alanlarında da aynı sıklıkta kullanılır. Örgütlenme düşüncesi genellikle gelişim kavramıyla ilişkilidir. Nörobiyoloji bu bağlamda, insanın sinirsel örgütlenmesini, her biri diğerinin içinde bütünleşmiş şekilde en basit yapılardan en karmaşık yapılara doğru tanımlar.

    Freud, organizasyon kavramını kullanmış ve bunu libidonun gelişimiyle ilişkilendirmiştir. Ona göre, insanın cinsel yaşamı tek bir evrede değil, ardışık evreler ya da örgütlenmeler dizisi boyunca aşamalı olarak gelişir. Psikanalize Giriş Dersleri’nin 21. Dersinde (1916–17a [1915–17]) şöyle yazar: “Normal cinsellik, daha önceden var olan bir şeyden ortaya çıkmıştır; bu da, o malzemenin bazı özelliklerinin işe yaramaz olarak ayıklanması ve geri kalanının yeni bir amaca -üreme amacına- bağlı kılınmak üzere bir araya getirilmesiyle gerçekleşmiştir” (s. 322). Başlangıçta infantil cinsellik [infantile sexuality], göreli bir anarşi ile ve gerçek bir organizasyonun yokluğuyla karakterizedir; her bir bileşen dürtü [component instinct], diğerlerinden bağımsız olarak tatmin arayışına girer. Cinsel organizasyonun özellikleri zamanla biçim kazanır ve bu durum, gelişim süreci içinde yerini nispeten durağan bir libidinal yapıya bırakır; bu yapı da gelişimin ilerleyen aşamalarında, normal erişkin cinselliği olarak adlandırdığımız yapıyla yer değiştirir. Cinsel organizasyonun özellikleri zamanla biçim kazanır ve bu durum, gelişim süreci içinde yerini nispeten durağan bir libidinal yapıya bırakır; bu yapı da gelişim süreci boyunca, normal erişkin cinselliği olarak adlandırdığımız yapıyla yer değiştirir. Özellikle Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme‘de (1905d), Obsesyonel Nevroz Eğilimi‘nde (1913i) ve İnfantil Genital Organizasyon‘da (1923e) Freud, pregenital organizasyonları [pregenital organizations] ve erişkin genital organizasyonu [genital organization] tanımlamıştır.

    Pregenital organizasyonların ilki, genital eğilimlerin değil, sadistik ve anal eğilimlerin ön plana çıktığı sadistik-anal organizasyon [sadistic-anal organization] aşamasında kalır. Psikopatoloji açısından bakıldığında, obsesyonel nevroz bunun gerileyici bir biçimini temsil eder.

    Daha ilkel bir düzeyde ve Abraham’ın çalışmalarını takip ederek, Freud ağzın erojen bir bölge olarak başlıca rol oynadığı başka bir pregenital organizasyonu tanımlamıştır; bu organizasyon psikopatolojik olarak melankoli biçiminde örneklenir. Bu infantil cinsel organizasyonların aksine, genital organizasyon ergenlikten [puberty] sonra kesin olarak oluşması ve tüm bileşen içgüdülerin [component instincts] genital organların önceliğine ve üreme amacına tabi kılınmasıyla karakterize edilir.

    Libidinal organizasyonun [libidinal organization] oluşumunda, erojen bölgeden farklı bir başka gelişim çizgisi daha dikkate alınmalıdır: nesne ile kurulan ilişki çizgisi. Freud, gerçekten de, küçük insan varlığını otoerotik bir evreden (ya da organizasyondan) narsisistik bir evreye ve ardından nesne keşfi evresine götüren bu ikinci gelişim çizgisini tanımlamıştır. Modern psikanalitik çalışmalar ise, özellikle sınır (borderline) ve psikosomatik durumları ele alanlar, narsisistik bir organizasyonun varlığını öne sürerken özgül olarak psikozlara atıfta bulunsalar da, birincil narsisizmin ve onun nesne ilişkilerinin oluşumundaki kusurları vurgulayarak bu kavramı daha da zenginleştirmişlerdir. (CLAUDE SMADJA)

    Kaynak:

    Macmillan Reference USA. (2005). Organization. İçinde International dictionary of psychoanalysis (1. baskı, s. 1208).

  • Ekonomik Bakış Açısı Nedir?

    Topografik ve dinamik bakış açısıyla birlikte, ekonomik bakış açısı [economic point of view] da metapsikolojinin üç ana ekseninden biridir. Ekonomik bakış açısı, psişik olayları, içlerinde var olan ve onları canlandıran güçlerin yoğunluğu açısından ele alır.

    Bu kavram, Freud’un erken dönem düşüncelerinde de mevcuttu ve onun ilk metapsikolojik formülasyonlarında yer almıştır. Bu kavram, Freud’un kuramsal düşüncesinin ve psikopatoloji anlayışının evrimi sürecinde giderek artan bir önem kazanmıştır. Kavram, son zamanlarda oldukça eleştirilen şu varsayıma dayanır: zihinsel aygıt, ona özgü güçlerle (içgüdülerle [instinct]) yatırım alır ve bu güçler, ya “doğuştan” olarak ya da gelişim sürecindeki değişimlere (özellikle travmaya) bağlı olarak yoğunluk bakımından farklılık gösterebilir. Bu birincil güçler birbirlerine karşı durabilir, birbirleriyle birleşebilir ve karmaşık birleşimler ile ittifaklar oluşturabilir. Ekonomik bakış açısı, bu güçler arasındaki etkileşimi ve ortaya çıkan yoğunlukları betimlemeye yönelik bir girişimdir.

    1920’den sonra, özellikle nevrotik olmayan vakalarda karşılaşılan klinik güçlükler nedeniyle, Freud’un düşüncesinde ekonomik bakış açısının önemi giderek artmıştır. Freud’un bu dönemde geliştirdiği metapsikolojik kavramlar, patolojik durumların ve onların farklı yapılarının oluşumu ve sürdürülmesinde ekonomik bakış açısına merkezi ve belirleyici bir rol atfetmiştir.

    Bazı psikanalistlerin, bilgi [information], temsil [representation] ya da gösterenler [signifiers] gibi daha çağdaş kavramlara odaklanmayı tercih ederek içgüdü [instincts] kavramını eleştirmeleriyle aynı şekilde, ekonomik bakış açısı da belirli kuramsal çekincelere yol açmıştır (Widlöcher, D., 1997). Bununla birlikte, içgüdüler sorunuyla doğrudan bağlantılı olan bu metapsikolojik boyutun nasıl değiştirilebileceği ve bunu yaparken tüm kuramsal yapının ciddi şekilde tehlikeye atılmadan nasıl korunabileceği belirsizdir. Ayrıca, klinik çalışma da bizi içgüdüsel yoğunlukta ve yatırımlarda [investment] meydana gelen değişimlere karşı duyarlı kılar; bu değişimleri, ekonomik bakış açısına ve dürtülerin bağlanması [binding] ile çözülmesi [unbinding] süreçlerine başvurmaksızın açıklamak oldukça güçtür. (RENE´ ROUSSILLON)

    Kaynak:

    Macmillan Reference USA. (2005). Economic point of view. İçinde International dictionary of psychoanalysis (1. baskı, s. 459).

  • Topografik Bakış Açısı Nedir?

    Ekonomik ve dinamik bakış açısı gibi, topografik bakış açısı [topographical point of view] da Freud’un metapsikolojisinin üç ana boyutundan biridir. Bu bakış açısı, zihinsel aygıtın [mental apparatus] farklı süreçler tarafından yönetilen farklı zihin alanlarından, farklı “bölgelerden [territories]” oluştuğu fikrini ortaya koymuştur.

    Zihinsel bir topografya fikri, Freud’un düşüncesinde daha 1895 tarihli “Bilimsel Bir Psikoloji Taslağı”nda [Project for a Scientific Psychology], (1950c) mevcut olup, psişik aygıtın tarihi ve ardışık inşa aşamalarına ilişkin kavrayışının doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

    Freud’un ilk topografik yaklaşımında, üç zihinsel bölge ayırt edilmiştir: bilinç [conscious], doğrudan bilince erişimi olan düşüncelerin bulunduğu yer; bilinçöncesi [preconscious], bilince nispeten kolayca ulaşabilecek malzemelerin bulunduğu yer; ve bilinçdışı [unconscious], bastırılmış ve bu nedenle bilinç tarafından erişilemez olan her şeyin bulunduğu yer. Zihnin bu ilk mekânsal örgütlenmesi, yani birinci topografya olarak bilinen yapı, daha sonra patolojik narsisizmin [pathological narcissism] klinik açıdan ele alınmasında yetersiz kalmıştır; çünkü bireyin gelişimi sırasında edindiği değerlerin ve ilkelerin içselleştirilmesi [internalization] ile egonun konumlandırılmasını açıklayamamıştır.

    Haz İlkesinin Ötesinde [Beyond the Pleasure Principle] (1920g) ve özellikle Ego ve İd [The Ego and the Id] (1923b) eserleriyle birlikte Freud, zihinsel kişiliğin ve aygıtın yeni bir topografyasını önerdi; bu yeni yapıda id [id], ego [ego] ve süperego [superego] kavramları temel alındı. Bilinçdışı artık psişede tek bir yer olarak ele alınamazdı; çünkü gerçekte birden fazla ve birbirinden farklı türde bilinçdışı alanlar vardı. Bu noktadan itibaren, bilinçdışı terimi yalnızca zihinsel süreçlere uygulanan bir niteleyici olarak kullanıldı ve süreçlerin topografik konumundan bağımsız hâle geldi. Böylece, egonun ve süperegonun bir bölümünün bilinçdışı olduğu söylenirken, id’in bileşenlerinin ise, özgün biçimleri bilinçdışı kalmakla birlikte, temsil [representation] hâline dönüştürülmedikçe bilinçli olamayacakları ifade edilmiştir.

    Bununla birlikte, ikinci topografya birincisinin yerini almamıştır. Aksine, onunla diyalektik bir ilişki içinde varlığını sürdürmüş ve böylece genel modeli daha karmaşık hâle getirmiştir. Bazı Fransız psikanalistler, iki topografinin yalnızca metapsikolojik yapılar olmadığını, aynı zamanda psişenin belirli örgütlenme biçimlerine de karşılık geldiğini savunmuşlardır. Bu yaklaşıma göre, farklı zihinsel işleyiş tarzları birinci veya ikinci topografya çerçevesinde tanımlanabilir ve böylece metapsikolojik anlatım klinik uygulamayla sıkı sıkıya bağlantılı kalır. (RENE´ ROUSSILLON)

    Kaynak:

    Macmillan Reference USA. (2005). Topographical point of view. İçinde International dictionary of psychoanalysis (1. baskı, s. 1760).

  • Dinamik Bakış Açısı Nedir?

    Dinamik bakış açısı [dynamic point of view], topografik [topographical] ve ekonomik [economic] bakış açısına paralel olarak, metapsikolojinin üç ana ekseninden biridir. Bu bakış açısı, zihinsel aygıttan [mental apparatus] geçen güçlerin nasıl çatıştığını, birleştiğini ve birbirlerini nasıl etkilediğini inceler.

    Zihinsel dinamiklere ilişkin model, Freud’un düşüncesinde en başından beri mevcuttu: bu model, doğrudan on dokuzuncu yüzyılın fizik biliminin dinamik kuramından yapılan bir çıkarımdır. Bu modele göre zihin [mind], içinden geçen farklı güçlerin çatışma hâlinde olduğu bir merkezdir. Bu çatışmaların yol açtığı hoşnutsuzluğu azaltmak veya ortadan kaldırmak amacıyla psişik aygıt çeşitli mekanizmalar kullanır; bastırma [repression] ise bu mekanizmaların prototipidir. Bastırma yoluyla psişik aygıt, içgüdülerin düşünsel temsilcilerinin topografik yerleşimini değiştirir. Böylece, çatışan arzularının bazılarını ya da onların bazı yönlerini bilinçdışı hâle getirerek, kendisini acı verici ya da hoşnutsuzluk uyandıran unsurlardan korur. Zihinsel çatışmaların nasıl işlendiğine dair dinamiklerin analizi, bu nedenle, hem psikanaliz uygulamasının hem de bu çatışmaları betimlemeye çalışan metapsikolojinin temel bir bileşenidir.

    Freud daha sonra, çatışmaya karşı çalışan ancak çatışmanın kendi sınırları içinde işleyen savunmaların yanı sıra, psişenin çatışmayı işlemek için araçlar düzenlemeyi değil, doğrudan çatışmanın ortaya çıkmasını engellemeyi amaçlayan savunma süreçlerini de devreye sokabileceği fikrini öne sürmüştür. Böylece, bastırmanın -ki Freud’un zihninde yine de genel bir değer taşımaya devam etmiştir- yanı sıra, Freud ve birçok halefi, çatışmanın bileşenlerinden birinin psişeden dışlanarak zihinsel bir çatışmanın var olma olasılığına doğrudan saldıran yansıtma [projection], inkâr [denial], hatta bölme [splitting] ve dışlanım [foreclosure] gibi savunma biçimlerini tanımlamışlardır.

    Bununla birlikte, Freud’un düşüncesinin ve onun başlıca haleflerinin düşüncelerinin temel özelliklerinden biri de, çatışmalara ve onların zihinsel temsilcilerine yönelen dışlayıcı güçlerin yoğunluğuna rağmen, psişenin bu şekilde kendisinden dışlamaya çalıştığı şeylerin izlerini yine de koruduğunu aynı anda kabul etmeleridir. Dışlanan şey, sıklıkla olumsuz bir biçimde olmak üzere, bir şekilde geri dönme eğilimi gösterir. Bu nedenle, zihinsel dinamiklerin analizi, psişenin temsilden uzaklaştırmaya çalıştığı şeyin içsel ya da dışsal geri dönüşüyle başa çıkmak için devreye soktuğu önlemleri de incelemelidir. (RENE´ ROUSSILLON)

    Kaynak:

    Macmillan Reference USA. (2005). Dynamic points of view. İçinde International dictionary of psychoanalysis (1. baskı, s. 451).

  • Temsil Nedir?

    Temsil – Representation

    Bir olayın, canlı ya da cansız bir nesnenin yerine geçen ya da onu temsil eden. Zihinsel temsiller, söz konusu olay ya da nesnenin zihindeki temsilidir. Kendiliğin zihinsel temsili gerçek öze ait olabileceği gibi gerçek-dışı öze de ait olabilir.

    Karakaş, S. (2017). Prof. Dr. Sirel Karakaş Psikoloji Sözlüğü:
    Bilgisayar Programı ve Veritabanı – www.psikolojisozlugu.com (sürüm: 5.2.0/2022)
  • Temsil Edilebilirlik Nedir?

    Temsil edilebilirlik [representability], ruhsal aygıtın, bulunmayan bir nesnenin bir imge biçiminde hazır hâle getirilmesini mümkün kılan duyusal bir kapasitesidir. Bu kapasite, halüsinasyon sürecinde, sanatsal yaratımda ve rüya çalışmasında etkin olarak işlev görür; burada gizil ve soyut düşünceler görsel imgeler hâline dönüştürülür.

    Temsil edilebilirlik kavramı, Sigmund Freud’un Rüyaların Yorumu [The Interpretation of Dreams] (1900a) eserinin “Rüya Çalışması [The Dream Work]” başlıklı 6. bölümünde ortaya konur; bu bölümde Freud, açık içerik ile gizil düşünceler arasındaki ilişkiyi ve soyut düşüncelerin seçilmesi ve görsel imgeler haline dönüştürülmesinde kullanılan psişik araçları inceler. Temsil edilebilirlik kavramı ayrıca, düşün içgüdüsel gücünün duyusal imgeler yoluyla gerileme [regression] mekanizması aracılığıyla bir arzu tatmini [wish-fulfillment] olarak anlaşıldığı “Düş Süreçlerinin Psikolojisi [The Psychology of the Dream-Processes] ” başlıklı 7. bölümde de yer alır.

    Zihnin temsil edilebilirliği kullanımı sırasında, soyut düşünceler görsel bir dile dönüştürülür. Bu süreçte yer alan araçlar arasında, aşırı belirlenmiş öğelerin seçilmesi yoluyla yapılan yoğunlaştırma [condensation] ve psişik yoğunlukların çağrışımsal zincirler boyunca yer değiştirmesi [displacement] bulunur. Temsil edilemeyen mantıksal ve nedensel ilişkilerin atlanması, plastik sanatları çağrıştırır; ancak yoğunlaştırılmış terimlere indirgeme, şiir çalışmasına ve sözcük oyunlarıyla elde edilen belirsiz sözdizimine de benzer. Bu çalışmanın amacı, serbestçe akan enerjinin görsel imgeler tarafından çekilmesini sağlamak ve aynı zamanda bu bozunmalar [distortions] aracılığıyla zihnin endopsişik sansürünü tatmin etmektir. Herbert Silberer’in özsembolleştirme [self-symbolization] anlatısında belirttiği birincil temsil-zorlantısı [primary representation-compulsion], bu biçimsel gerilemenin [formal regression] amacını gözden kaçırmamıza yol açmamalıdır: içsel gerilime son vermek ve nesnenin duyusal izi ile onun varlığına ilişkin yanılsamayı “yeniden bulmak [re-finding]”. Böylelikle rüya, bir arzuyu halüsinasyona benzer [hallucinatorily] bir biçimde gerçekleştirir ve bu gerileme hem zamansal hem de topografiktir; çünkü dile getirilen arzu bilinçdışı kökenlidir ve çocukluk dönemine aittir.

    Freud, “Düş Kuramına Metapsikolojik Bir Ek [A Metapsychological Supplement to the Theory of Dreams]” (1916–17f [1915]) başlıklı makalesinde, metapsikoloji tarafından genişletilmiş bakış açısıyla, halüsinasyona benzer süreci hem topografik hem de psikopatolojik boyutlarıyla ortaya koymuştur. Temsil edilebilirlik, içgüdüsel bir talebin bilinçli bir yatırıma [cathexis] uğramasını içerir; negatif halüsinasyon ise gerçeklik algısının inkâr edilmesini mümkün kılar.

    Piera Aulagnier, “Görsel Dilden Yorumcunun Diline”de (Du langage pictural au langage de l’interprète, 1980), psikoz bağlamında, analistin yorumunun dinamik olarak etkili olabilmesi için temsil edilebilirlik kavramının dikkate alınmasının gerekli olduğu fikrine geri dönmüştür; özellikle şey-sunumlarına [thing-presentations] sabitlenmiş kalan belirli düşünme biçimleri açısından bunu vurgulamıştır.

    Temsil edilebilirlik terimi, temsil [representation] terimiyle aynı çeviri sorunlarını ortaya çıkarır; çünkü representation İngilizcede Almanca iki farklı terimi –Darstellung ve Vorstellung– karşılamak için kullanılır. Gerçekten de İngilizce terimler, Almancadaki Stellung-da ifadesine içkin olan ve tüm halüsinasyon benzeri üretimlerle ilişkilendirilen nesnenin varlığı (orada oluşu) çağrışımını tam olarak yansıtmaz. (KATIA VARENNE)

    Kaynak:

    Macmillan Reference USA. (2005). Representability. İçinde International dictionary of psychoanalysis (1. baskı, s. 1476).

  • İd Nedir?

    İd (Id), Freud’un yapısal modelinde tanımladığı üzere, dürtüsel itkilerin zihinsel temsillerini içeren zihinsel bir sistem ya da organdır [agency]. Bu modelde, tamamı bilinçdışı olan id’in içeriği, hem kalıtsal yapısal unsurları hem de edinilmiş ve bastırılmış parçaları kapsar. İd’in işleyişi, haz ilkesi [pleasure principle] tarafından yönetilir; serbestçe dolaşan dürtü enerjisiyle [drive energy] çalışır ve birincil süreç [primary process] düşünme biçimleriyle işler. İd, zihinsel yapılar arasında insan organizmasının içsel biyolojik gereksinimleriyle en yakın ilişki içinde olan yapıdır; bu gereksinimler zihinsel düzeyde cinsel ve agresif dürtü arzuları [sexual and aggressive drive wishes] biçiminde temsil edilir. Freud’un (1933a) ünlü deyişiyle, psikanalitik tedavinin amacı, bastırılmış olanı bilinçli hâle getirmek; yani “id’in olduğu yerde, ego olsun”dur.

    Her ne kadar Freud (1938a), id’i yaşam boyunca zihnin en önemli parçası olarak tanımlamış olsa da, bu terim zamanla göreli bir kullanım azalmasına uğramıştır. İd kavramı, dürtüler [drives], psişik enerji [psychic energy] ve ekonomik bakış açısı [economic viewpoint] gibi temel varsayımları içerdiğinden, bu kuramsal yaklaşımları çevreleyen tüm tartışmalara konu olmuştur. Bununla birlikte, motivasyon ve çatışmada dürtüleri merkezî bir unsur olarak kabul eden çağdaş analistler dahi, genellikle agresif ve cinsel dürtülerden ya da arzu ve savunma konstelasyonlarından söz ederler; id terimine ise nadiren başvururlar.

    Freud, “Ego ve İd” adlı eserinde (1923a) zihnin yeni yapısal modelini ortaya koyarken, ilk kez das Es (kelime anlamıyla “the It [O]” -Strachey tarafından “the Id” olarak çevrilmiştir) terimini kullanmıştır. Bu noktada Freud, terimi Alman psikiyatrist Groddeck’ten ödünç aldığını belirtmiş; Groddeck bu ifadeyi, insanın “bilinmeyen ve denetlenemez güçler tarafından yaşanıyor olması” şeklinde tanımlamıştır. Freud ayrıca bu kullanımı, Nietzsche’nin “das Es” kavramını, insan doğasının doğa yasalarına tabi bileşeni olarak ele alış biçimiyle de ilişkilendirmiştir.

    Freud’un id kavrayışı, kökenini daha önceki topografik zihin modelinde (1900, 1915d) tanımladığı bilinçdışı sistemde bulur. İd, özellikle birincil süreç işleyiş biçimi ve bastırılmış içerikleri bakımından, bilinçdışı sistemle birçok ortak özelliği sürdürmüştür. Ancak Freud’un yeni yapısal modelinde, bilinçdışı işleyiş yalnızca bastırılmış olan id’in bir özelliği değil, aynı zamanda bastırmayı gerçekleştiren egonun ve süperegonun da önemli bir bölümüne ait bir özelliktir. İd, artık bilinçdışı ile eşanlamlı değil, daha çok zihinsel işleyişin içgüdüsel yönleriyle ilişkilidir. İçeriğinde, temel fizyolojik gereksinimlerin karşılanmasına ilişkin haz anılarının ve algılarının oluşturduğu arzulardan türeyen istekler yer alır. Bununla birlikte, altta yatan biyolojik güçlerle, id’in zihinsel içeriği arasındaki ayrım, Freud’un bilinçdışı tanımında olduğundan daha belirsizdir.

    Devam edecek…

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Id. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 105).

  • Nevrotik Savunmalar Nelerdir?

    Nevrotik savunmalar [neurotic defenses], egonun geliştirdiği ve zihinsel yaşama zarar verici olarak değerlendirilebilecek işlemlerdir. Bu savunmaların işlevi, cinsel arzular ve saldırgan eğilimlerle bağlantılı engellenmelerin yol açtığı anksiyeteyi ve suçluluğu önlemektir. Nevrotik savunmalar, duygulanım ile temsil arasındaki bağların karmaşıklığını ve geçirdiği değişimleri açığa çıkarır.

    Freud, 1896 yılında savunmanın nevrotik psişik mekanizmanın “çekirdeği [core]” olduğunu göstermiştir. Bu sonuca, savunmanın nöro-psikozları (1894a) üzerine yaptığı analiz sonrasında ulaşmıştır. Bu metinde Freud, bastırmayı [repression] histeri ile ilişkilendirmiş ve konversiyonu [conversion] bir savunma biçimi olarak tanımlamıştır. Konversiyon daha sonra semptomlar kategorisine yerleştirilmiştir. Freud, histeri üzerine erken dönem yazılarında, anıların varsanısal [hallucinatory] bir biçimde yeniden üretilmesi ya da duygusal boşalım [abreaction] yoluyla konversiyon semptomlarının çözülmesini amaçlayan bir yöntem olarak “boşalım”dan söz etmiştir. Daha sonra ise, savunmaların “modeli” olarak görülen bastırma, obsesif (ya da fobik) öznenin temel ve birincil savunma hattı olarak kabul edilmiştir.

    1926 yılına kadar “yalıtma [isolation]”, obsesif nevrozun başlıca mekanizması olarak bastırmanın yerini almamıştı. Freud, obsesif nevrozda, temsilin [imge, düşünce, anı] dürtü ve onun duygulanımından ayrıldığını görmüştür; bu duygulanım ise, “yer değiştirme [displacement]” veya “transpozisyon [transposition]” yoluyla başka bir temsil ile bağlantı kurar ve uzlaşmaz olduğu önceki temsili bilinçdışına iter, böylece onu belleğe erişilemez hâle getirir.

    Freud, Düşlerin Yorumunda [The Interpretation of Dreams] (1900a) gerilemeyi [regression] bir savunma türü olarak sunmuştur; bunu, “bir düşüncenin normal yoldan bilinç düzeyine ilerlemesine karşı koyan bir direncin etkisi” (s. 546) olarak değerlendirmiştir. Ayrıca, “gerilemenin nevrotik semptomların oluşumu kuramında da, düşler kuramında olduğu kadar önemli bir rol oynadığını” eklemiştir (s. 548).

    Freud, “Bastırma” (1915d) adlı makalesinde, “bastırılanın geri dönüşü” ile bağlantılı olarak nevrotik savunmaların ayrıntılı analizlerine yeniden döndü ve bu süreçlerin rüya çalışması [dream work] mekanizmalarıyla olan benzerliğini açıkça ortaya koydu. Anksiyete ya da (fobik) histeri süreçlerinde işleyen mekanizmalar üzerinden duygulanım ile temsil arasındaki bağa odaklandı ve bu süreçlerin konversiyon histerisi ile obsesif nevrozla olan yakınlığını vurguladı. “Yer değiştirme [displacement]”, fobik nevrozun başlıca savunmasıdır; obsesif nevrozda ise, “çoğunlukla küçük ya da önemsiz bir şeye doğru bir yer değiştirme yoluyla ikame” (s. 157) söz konusudur. Son olarak, konversiyon histerisinde “güzel aldırmazlık” (belle indifférence, s. 156, [sic]) bulunur: bu durum, hem bir gerileme faktörü hem de bir “yoğunlaştırma [condensation]” faktörü olarak işlev görür. Çünkü, bastırılmış dürtü temsilinin bir bölümü, yoğunlaştırma yoluyla tüm yatırımın [cathexis] yanı sıra özdeşim [identification] eğilimini de kendisine çekmiştir.

    Freud başka savunmaları da ele almıştır: çalışmalarının tamamında değindiği çok temel bir savunma türü olan yansıtma [projection]; delüzyonal kıskançlık [delusional jealousy] (1922b), ki bu, eşcinselliğe karşı bir savunmadır; ve içsel ile dışsal olanı ayırt etme, ki bu da egonun hoşnutsuzluk yaratan yaşantılara karşı kendisini savunma yöntemidir (Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları [Civilization and Its Discontents], 1930a).

    Savunmaların analizi, Helene Deutsch (1926), Otto Fenichel (1932) ve Maurice Bouvet (1967–68) gibi isimlerin çalışmalarıyla inceltilmiş ve genişletilmiştir. Fobik nevrozda anksiyetenin “kaçınma [avoidance]”, “iptal etme [canceling]” ve “tepki oluşumu [reaction formation]” yoluyla da savunulduğu eklenmiştir. Yüceltme [sublimation] ise (Freud, 1905, 1910) sonunda ayrı bir savunma türü olarak değerlendirilmiştir (Hartmann, 1955); çünkü yalnızca yüceltme, enerji türünde bir değişimi içerir.

    Savunmaların analizindeki bu incelme, nevrozun yalnızca esasen patolojik bir sistem olarak değerlendirilmesinin ötesine geçilmesine olanak sağlamıştır. Günümüzde bu savunmalar, normal-nevrotik psişik etkinlik [normal-neurotic psychic activity] olarak adlandırılan bağlam içinde de tanımlanmaktadır. Öte yandan, Freud’dan bu yana travmatik nevrozların -yineleme [repetition], bölme [splitting] ve inkâr [denial] mekanizmalarının- incelenmesi ile sınır süreçler [borderline processes] olarak adlandırılan psişik işleyişlerin araştırılması, bu savunma tezahürlerinin bir ölçüde sıradanlaştırılmasına yol açmış olabilir; ancak tüm bunlara rağmen, bu savunmalar Freudçu metapsikolojinin anlaşılması açısından temel önemde olmaya devam etmektedir.

    Kaynak:

    Macmillan Reference USA. (2005). Neurotic defenses. İçinde International dictionary of psychoanalysis (1. baskı, s. 1141).

  • Psikotik Savunmalar Nelerdir?

    Psikotik savunmalar [psychotic defenses], gerçeklik ile başa çıkmaya yönelik bilinçdışı ya da az çok bilinçli psişik süreçlerdir. Bu savunmalar, bireyin dış dünya ile ilişkisinde karşılaştığı çatışmalardan kaçınmaya ya da onları sınırlamaya çalışması sırasında, kabul etmeme [disavowal] ya da geri çekilme [withdrawal] biçiminde ortaya çıkar. [Psikotik inkar (psychotic denial) mekanizması için şuraya bakabilirsiniz.]

    Freud, “Savunmanın Nöro-Psikozları [The Neuro-Psychoses of Defense]”(1894a) adlı eserinde şöyle yazmıştır: “Bununla birlikte, çok daha enerjik ve başarılı bir savunma türü vardır. Burada ego, uyumsuz fikri onun duygulanımıyla birlikte reddeder ve sanki bu fikir ego için hiç meydana gelmemiş gibi davranır. Ancak bu başarıyla gerçekleştirildiği andan itibaren, kişi bir psikoz durumundadır” (s. 58) -ve Freud, 1896 yılında buna ek olarak, “yansıtma“nın [projection]) bir “savunma belirtisi” olarak “başkalarına güvensizlik” anlamına geldiğini belirtmiştir (s. 184).

    Melanie Klein’ın çalışmaları, psikotik işleyişte yansıtmalı özdeşim [projective identification] savunma mekanizmasının temel rolünü vurgulamıştır. Klein sonrası yazarlar, özellikle Wilfred R. Bion ve Donald Meltzer, bu mekanizmayı aynı zamanda psişik büyümenin temel bir unsuru olarak görmüşlerdir. Daha sonra, başka mekanizmalar da önemli kavramsal gelişmelere konu olmuştur: yansıtma, bölme (egonun ya da nesnenin bölünmesi) ve kabul etmeme/idealleştirme [disavowal/idealization] çifti.

    Psişik savunmalar yalnızca psikotiklerle sınırlı değildir. Söz konusu savunmaların varlığı, Bion’dan bu yana, istilacı ve sistematik bir nitelik kazanmadıkları sürece, her bireyin zihinsel işleyişinin bir parçası olarak değerlendirilmektedir.

    Kaynak:

    Macmillan Reference USA. (2005). Psychotic Defenses. İçinde International dictionary of psychoanalysis (1. baskı, s. 1413).

  • Sahneleme (Mizansen, Canlandırma) Nedir?

    Sahneleme [enactment], psikanalitik tedavi sırasında, hastanın bir aktarım fantezisini ifade etmesinin analistte bir karşıaktarım “eylemi”ni [action] tetiklediği, birlikte inşa edilen sözel ve/veya davranışsal bir deneyimdir. Sahnelemeler, hem hasta hem analist için bilinçdışı anlamlar taşıyan, hasta tarafından bilinçdışı olarak başlatılan ve analistin bilinçdışı bir uyum göstermesiyle gelişen “sembolik etkileşimler”dir [symbolic interactions] (Chused, 1991). Sahnelemeler, hem hastanın hem de analistin düşünmesini [reflection] aşarak bilinçdışı fantezileri gerçekleştirmeye çalıştığı için, birer dirençtir. Ancak sahnelemeler, aynı zamanda, hasta ile analistin henüz bilmeye tahammül edemedikleri bir şeyin iletişimi de olabilir. Sahneleme, ilişkisel ya da kişilerarası bir bakış açısından ayrıca, psikanalitik tedavi içinde hastanın ayrışmış [dissociated] bir kendilik durumunun [self state] ifadesi olarak da tanımlanmış ve kavramsallaştırılmıştır; bu bakış açısına göre, bu tür bir deneyime ulaşmanın tek yolu budur.

    Sahneleme, açık ve belirgin bir davranış biçiminde ortaya çıkabileceği gibi, konuşma, tutum ya da bedensel ifadenin ince ama sürekli bir yönü olarak da gerçekleşebilir; öyle ki sahneleme, sessizlik ya da pasiflik gibi durumları da kapsayacak kadar geniş biçimde tanımlanır. Sahneleme, analitik ikilinin [analytic dyad] bir üyesinde bilinçdışı bir fantezinin eyleme geçirilmesi olan eyleme dökmeden [acting out] farklıdır. Sahneleme, yansıtmalı özdeşim [projective identification] kavramının intrapsişik ve kişilerarası alanlar arasında bir köprü işlevi gördüğü biçimde tanımlandığında, yansıtmalı özdeşimle benzerlik gösterir. Bu anlayışta, kendiliğin bölünmüş parçaları nesneye itilmekte ve nesne de bu duygulanımları geçici olarak kendisininmiş gibi deneyimlemektedir. Sahneleme, hastanın analisti bilinçdışı bir biçimde, kendi intrapsişik amaçlarına hizmet etmeye yönlendiren, eyleme geçirme vurgusuyla, J. Sandler’ın (1976a) rol tepkiselliği [role responsiveness] kavramını ve fantezilerin “gerçekleşmesine [actualization]” yönelik evrensel bir eğilim ve baskı olduğuna dair görüşünü (1976b) genişletir.

    Sahneleme önemli bir kavramdır; çünkü aktarım ve karşıaktarıma ilişkin isteklerin ve korkuların intrapsişik kökenlere sahip olmakla birlikte, analitik ikilinin kişilerarası matrisinde simgesel olarak gerçekleşmeyi arzuladıklarını açıklığa kavuşturur. Bu nedenle sahnelemeler, analitik ikilinin her iki üyesinin de bilinçdışı dünyalarına, geçmişlerine ve analizin nasıl tıkanabileceğine dair bilgiler sunar. Sahnelemeler doğru biçimde anlaşıldığında, taşıdıkları duygusal yoğunluk, özellikle derin içgörülere yol açabilir.

    Sahneleme kavramı psikanalitik literatürde neredeyse en başından beri mevcut olmakla birlikte, son yirmi yılda daha sık ilgi görmüştür. Bu ilgi, çağdaş psikanalizde nesne ilişkileri kuramlarının -analitik ikilinin çeşitli yönlerine vurgu yapan- artan etkisini yansıtmaktadır. Sahneleme terimi, psikanalitik literatürde 1950’li yıllardan itibaren, bilinçdışı fantezilerin simgesel olarak sahnelenmesine yönelik genel insani eğilimi tanımlamak üzere kullanılmaya başlanmıştır; bu kullanım, klinik bağlamda eyleme dökmeye eşdeğer bir anlam taşır. McLaughlin (1981) ve Jacobs (1986) ile birlikte sahneleme terimi, analistin kendi aktarımının çalışmasına olan etkisini ifade etmeye başlamıştır. Jacobs, sahnelemelerin dramatik olmak zorunda olmadığını; aksine, analistin sıradan teknik olarak deneyimlediği şeylerin içinde gömülü olabileceğini belirtmiştir. Ancak bu makalelerde, sahneleme, analitik ikilinin bir üyesinde bilinçdışı fantezinin eyleme geçirilmesi anlamına gelen eyleme dökmeden net bir biçimde ayrıştırılmamıştır. McLaughlin (1991), kavramı genişleterek hem hastanın hem de analistin aktarımına bağlı olarak ortaya çıkan genel “hatırlatıcı-zorlayıcı [evocative- coercive]” işlevleri de içerecek şekilde tanımlamıştır; bu bağlamda, her iki taraf da kendi eylemini karşı tarafın davranışına tepki olarak gerçekleştirdiğini hisseder. Etkili bir makalesinde Chused (1991), sahnelemeleri, hem hasta hem de analist için bilinçdışı anlamlar taşıyan, ancak hastanın aktarımın bir yönünü eyleme geçirme çabasıyla başlatılan ve analistin kendi karşıaktarımına dayanarak bilinçdışı biçimde uyum sağladığı psikanalitik “sembolik etkileşimler” olarak tanımlamıştır.

    Bazı ilişkisel ve kişilerarası bakış açılarında sahneleme, klinik tekniğin merkezi odak noktasıdır; çünkü sahneleme, doğrudan zihne ve psikopatolojiye dair bir anlayışla bağlantılıdır. I. Hoffman (1994), analizin, hasta ve analistin birlikte inceleyip deneyimledikleri bir dizi sahneleme olarak yeniden tanımlanmasını önermiştir. P. Bromberg (1998a, 2006), zihin ya da kendiliğin, sürekli değişen çoklu kendilik durumlarından [self-states] oluşan bir manzara olduğunu öne sürmüştür; tedavi sürecinde gizlenmiş kendilik durumlarının sahnelenmesi, hem analistin hem de hastanın bu içeriklere erişim sağlayabildiği yoldur. Bromberg ve diğer ilişkisel kuramcılara (S. Mitchell, 1997; Bass, 2003) göre, analist, hastalarıyla yaşananların ne olduğunu anlayabilmek için kendi değişken kendilik durumlarına başvurmalıdır.

    Kernberg (1975, 1976b) sahneleme terimini kullanmamış olsa da, sınırda hastaların tedavisine ilişkin tanımlamaları benzer bir kavramı içermektedir. Sınırda hastalar, yoğun aktarım duygularını sıklıkla eylem biçiminde ifade ettikleri için, hem akut hem de kronik biçimlerde yoğun karşıaktarım tepkileri ortaya çıkar. Bu aktarım/karşıaktarım sahnelemeleri, hastanın nesne ilişkileri patolojisine dair çok şey ortaya koyar ve analitik çalışmanın odağı haline gelir. Günümüzde sahneleme kavramı, tüm patoloji düzeylerindeki hastalara daha geniş bir biçimde uygulanmakta ve artık ortak inşa edilen bir fenomen olarak kavramsallaştırıldığı için analistin bağımsız katkısına da daha fazla önem verilmektedir.

    Kaynak:

    American Psychoanalytic Association. (2012). Enactment. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 110).