Ruhsal Değişim Süreci (3. Bölüm)

Okuyacağınız metin Introduction to the Practice of Psychoanalytic Psychotherapy‘nin [Psikanalitik Psikoterapi Uygulamasına Giriş] 3. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.

2. Bölümde gördüğümüz gibi, ruhsal değişimin [psychic change] nasıl gerçekleştiğine ve psikanalitik terapinin bu sürece nasıl yardımcı olabileceğine ilişkin farklı açıklamaları benimseyen çeşitli psikanaliz ekolleri vardır. Bu bölümde, psikanalitik terapide terapötik etki sorusunu ele almak için bir sıçrama tahtası olarak bilinçdışı algının [unconscious perception] doğasını ve belleğin işleyişini inceleyeceğiz.

Bilinçdışı İşlemlemenin Kanıtları

Bilinç [consciousness], insanlara özgü ayırt edici bir özellik olarak kabul edilir. Bununla birlikte, bilinmeyen etkenlerin insan zihni üzerindeki etkisi uzun zamandır tanınmaktadır. Bilinçli davranışlarımızın bize hemen erişilebilir olmayan güçler tarafından yönlendirildiği fikri, Freud’un özgün keşfi değildi. Freud tarafından dinamik bir bilinçdışı kavramı formüle edilmeden önce, davranış üzerinde etkide bulunan ve bireye yabancı olarak deneyimlenen, bilinmeyen -ve çoğu zaman yıkıcı- güçler için tanrılar ya da kader elverişli birer depo işlevi görüyordu.

Freud’un erken dönem kuramları, hedonistik, kendini gözeten ve yıkıcı olarak tasvir edilen, akıldışı bir zihinsel bölümden bir engelle ayrılmış rasyonel ve bilinçli bir zihni betimliyordu. Freudcu bilinçdışı, içgüdüsel dürtülerin temsilleri olarak anlaşılan doyurulmamış içgüdüsel isteklerden [instinctual wishes] oluşuyordu. Freud, bilinçli olmayan fakat bilinçli hâle gelebilecek süreçleri içeren, önbilinç [preconscious] adı verilen bir ara bölge öne sürdü. Bu model daha sonra, zihnin üç merciini –id, ego ve süperego-içeren yapısal modele doğru daha da ayrıntılandırıldı. Freud, yalnızca id’in bilinçdışı1 olduğunu değil, aynı zamanda ego ve süperego’ya atfedilen işlevlerin birçoğunun da bilinçdışı olduğunu ileri sürdü.

Freud’dan bu yana bilinçdışı zihinsel etkinliğe ilişkin kanıtlar giderek artmıştır. Psikanaliz ile nörobilim arasında kademeli bir yakınlaşma gerçekleştiği için, bugün bilinçdışı süreçleri incelemek hiç olmadığı kadar heyecan verici ve umut vadeden bir hâl almıştır. Bilinçli farkındalığın dışında işleyen etkenler artık birçok bilişsel psikoloji kuramında tanınmaktadır. Bilinçdışı etkinliklerin, bilincin açıklamayı umabileceğinden çok daha büyük bir bölümünü oluşturduğu anlaşılmaktadır. Bilişsel psikoloji ve nörobilimden elde edilen bulgular, davranışlarımızın ve duygusal tepkilerimizin kayda değer bir bölümünün bilinci tümüyle devre dışı bırakan özerk, bilinçdışı yapılar tarafından denetlendiğini tekrar tekrar göstermiştir (Damasio, 1999; Pally, 2000). Günümüzde psikanaliz ile bilişsel psikoloji, anlam sistemlerinin yaşantının hem bilinçli hem de bilinçdışı yönlerini içerdiği konusunda da birleşmektedir. Bilinçdışı, örtük bilişsel ve duygulanımsal süreçler, yaptığımız neredeyse her ilginç şeyde rol oynamaktadır (Janacsek ve Nemeth, 2022).

Bilişin örtük ve açık ögeleri, kim olduğumuzu oluşturan zengin ve karmaşık bir etkileşimsel çerçeve meydana getirir. Bilişe uygulanan aynı ilkeler, bilinçdışı (örtük) duygulanımsal ve güdüsel süreçler için de geçerlidir. Kısmen işlevsel görüntülemedeki ilerlemeler sayesinde, artık içgüdüsel dürtülerin ve temel duyguların nörobiyolojik temelleri (örn., Etkin ve ark., 2004; Yoshino ve ark., 2005) ile bunların ruhsal yaşam içindeki önemine ilişkin kanıtlar (LeDoux, 1998; Panksepp, 1998; Rolls, 1995) hakkında çok daha fazla şey biliyoruz. Yakın dönem bulgular, ruhsal etkinliğin erken zihinsel gelişimi etkileyen filogenetik olarak eski duygu ve güdülenme [motivation] sistemlerine köklendiği yönündeki Freudcu savı desteklemektedir (LeDoux, 1998; Panksepp, 1998; Solms, 2020a, 2021).

Bilinçdışı duygulanım [unconscious affect] üzerine yapılan araştırmalar, bilinçli farkındalık olmaksızın duygular hissedebileceğimize ve farkında olmadığımız duygular doğrultusunda hareket edebileceğimize ilişkin ikna edici kanıtlar sunmaktadır (örn., bkz. Westen, 1998). Subliminal algı, örtük biliş ve yönlendirilmiş unutma gibi laboratuvar paradigmalarına odaklanan çalışmaların tümü, bilinçdışılığın yanı sıra biliş ve duygulanımın nöral temellerine ilişkin yeni içgörüler sağlamıştır (Stein ve ark., 2006). Başka bir deyişle, artık duygu işlemlemenin bilinçli farkındalık olmaksızın başlatılabildiğine ve sürdürülebildiğine dair sağlam kanıtlara sahibiz (Balconi ve Lucchiari, 2008; LeDoux, 1998; Wong ve ark., 1994).

Bilinçdışına ilişkin en ikna edici kanıtlar algı araştırmalarından ortaya çıkmıştır. Algıladığımız şey, son derece karmaşık bir nörofizyolojik sürecin sonucudur. Bir nesneyi algılayabilmek için beyin, nesnenin çevresel tüm tekil özelliklerini işler ve bunları bellekte depolanmış örüntülerle karşılaştırır. Mevcut örüntü için bir eşleşme bulunduğunda algı gerçekleşir.2 Algısal sistemimiz yalnızca doğru değil, aynı zamanda hızlı algılama gereksinimine yanıt olarak evrimleşmiştir. Bu nedenle beyin, bölünmüş bir algısal sistem geliştirmiştir (LeDoux, 1995). Daha yavaş algısal sistem korteksi içerir ve dolayısıyla bilinçli farkındalığı kapsayabilir. Bu sistem daha ayrıntılı bilginin toplanmasına olanak tanır; bu da tepkileri ketlememize ve alternatif davranışlar başlatmamıza yardımcı olur. Diğer sistem ise korteksi baypas ederek algıyı “hızlı yollar”dan [fast‐tracks] iletir. Bu sistem herhangi bir bilinçli farkındalık içermez. “Hızlı yol” sisteminin sorunu, algıladığımız şeyin daha ince ayrıntılı bir değerlendirilmesine olanak tanımamasıdır. Bununla birlikte, gündelik yaşamımızdaki birçok durum tam da böyle bir sisteme dayanır. Bu da şu anlama gelir: algıları hızlı yoldan işlediğimizde, geçmiş yaşantılar her zaman mevcut algıları etkiler ve böylece geçmiş deneyimlere yakından benzeyen davranış ya da duygu örüntülerine katkıda bulunabilir.

Bilinçdışı işlemlemenin [unconscious processing] en ikna edici örneklerinden bazıları nörolojik literatürde bulunur. Örneğin Damasio (1999), yüz agnozisi olan hastaları betimler; bu hastalar artık insanların yüzlerini bilinçli olarak tanıyamazlar, ancak tanıdık yüzleri bilinçdışı düzeyde ayırt edebilirler. Deneysel durumlarda bu hastalara yüz resimleri gösterildiğinde, ister tanıdık (örn., arkadaşlar ya da aile üyeleri) ister yabancı olsun, tüm yüzler onlar için tanınmazdır. Buna karşın, her tanıdık yüz sunulduğunda belirgin bir deri iletkenliği yanıtı ortaya çıkar; bilinmeyen yüzler sunulduğunda ise böyle bir tepki gözlenmez. Bu durum, hasta herhangi bir tanıma düzeyinin bilinçli olarak farkında olmasa da, fizyolojik tepkinin farklı bir öykü anlattığını düşündürür: deri iletkenliği yanıtının büyüklüğü en yakın akrabalar için daha fazladır. Dolayısıyla beynimizin, belirli bir uyaranla ilgili geçmiş bilgiyi açığa vuran özgül bir tepki üretebildiği ve bunu bilinci bütünüyle devre dışı bırakarak yapabildiği anlaşılmaktadır.

Öğrenme de çoğu zaman bilinç olmaksızın gerçekleşir: ‘bilgi’ olarak adlandırdığımız şeylerin büyük bir kısmı bilinçli ve amaçlı bir biçimde edinilmez. Örneğin koşullanma yoluyla edinilen bilgi bilincimizin dışında kalır ve yalnızca dolaylı biçimde dışavurulur. Duyusal-motor becerilerin (örn., araba kullanma ya da bisiklete binme), hareket içinde ifade edilen bilgiye dair bilinçli farkındalık olmaksızın, geri çağrılması, davranışımızın bilincin aracılığına ihtiyaç duymadığını gösteren en yaygın gündelik örneklerden biridir. Bu durum, bilişsel bilim içinde örtük işlemleme [implicit processing] olarak adlandırılır. Bu tür işlemleme, yineleyici ve otomatik olan zihinsel etkinliklere uygulanır; odaklanmış dikkat ve sözel olarak ifade edilmiş yaşantının alanı dışında işleyerek hızlı kategorileştirme ve karar verme sağlar (Kihlstrom, 1987). Nitekim, tam da bu tür örtük işlemlemeye güvenebilmemiz ve dolayısıyla davranışımızın sürekli bilinçli bir gözden geçirilmesine bağımlı olmamamız sayesinde, dikkat ve zaman açısından serbestleşiriz. Böylece bilinç aygıtı, ‘organizmanın temel tasarımı’nda öngörülmemiş çevresel güçlükleri yönetmek üzere devreye sokulabilir (Damasio, 1999).

Bilinçdışı algıya [unconscious perception] ve işlemlemeye [processing] ilişkin kanıtsal temel bugün öylesine güçlüdür ki, en azından betimleyici [descriptive] anlamda hiçbir terapötik yaklaşım bilinçdışının varlığını artık tartışamaz. Bununla birlikte, bilinçli farkındalık olmaksızın gerçekleşen öğrenmeye ve algıya, yani bilinçdışı işlemlemeye ilişkin kanıtlar bulunmasına rağmen, dinamik bilinçdışı [dynamic unconscious] kavramı daha sorunludur. Freud’un özgün formülasyonlarında dinamik bilinçdışı, olup bitenleri harekete geçiren sürekli bir güdülenme kaynağı olarak betimlenmiştir. Bu anlamda, bilinçdışında depolanan şeylerin yalnızca erişilemez olduğu değil, içeriklerinin bastırmanın [repression] sonucu olduğu da ileri sürülmüştür. Bastırma, bilinci tehdit edici ve bu nedenle anksiyete kaynağı olan düşünce ve duygulardan korumanın bir yoluydu. Freud başlangıçta Breuer ile birlikte bastırmanın, travmatik olaylara ilişkin anılar üzerinde işlediğini ve bunları bilinçten dışladığını öne sürmüştü. Daha sonra ise bastırmanın esas olarak gerçek olaylara ilişkin anılar üzerinde değil, infantil dürtüler ve arzular üzerinde işlediğini ileri sürdü.

Bastırma kavramı ilginç bir soruyu gündeme getirir; çünkü bir yaşantı ancak bilinebildiği ve temsil edilebildiği ölçüde gizlenebilir. Belirli bir düşünceyi bilinçdışı düzeyde sürdürebilmek için, öncelikle bir yaşantıyı belirgin biçimde temsil edebilme yönünde yerleşik bir yetiye sahip olmamız gerekir. Gelişim psikolojisi, yaşantılarımızı istikrarlı ve anlamlı bir biçimde temsil etme kapasitesinin ancak zaman içinde geliştiğini göstermiştir. Bu durum, bilişsel açıdan bakıldığında, bastırmanın yaşamın en başından itibaren işleyebilecek bir savunma olmadığını düşündürür. Freud da bastırmayı, istenmeyen itkisel dürtülere karşı zamanla gelişen bir savunma biçimi olarak anlamıştır:

Psikanalitik gözlem, aktarım nevrozları üzerine yapılan incelemeler … bizi, bastırmanın en başından itibaren mevcut olan bir savunma mekanizması olmadığı ve bilinçli ile bilinçdışı ruhsal etkinlik arasında keskin bir yarılma gerçekleşmeden ortaya çıkamayacağı sonucuna götürür.

(Freud, 1915a: 147)

Dinamik bir bilinçdışından ve bastırmadan bir savunma süreci olarak söz edebilsek de, bu, belleğin işleyişi hakkında bugün bildiklerimizle uyumlu olacak biçimde kavramların yeniden tanımlanmasını gerektirir. Şimdi dikkatimizi buna yönelteceğiz.

Belleğe İlişkin Psikanalitik Perspektifler

Bellek sorunu -neyi hatırlayabildiğimiz, hatırlayamadığımız ya da hatırlamak istemediğimiz- psikanalitik uygulayıcılar ve araştırmacılar için merkezi bir önem taşır. Freud, histerinin doğasına ilişkin erken formülasyonlarında, histeriğin sorununu “anıların ıstırabını çekmek” olarak anlamıştır (Freud ve Breuer, 1895: 7). Freud ve Breuer (1895), histerik hastanın ruhsal acısının kaynağının, çocuklukta gerçekleşmiş ancak bilinçli olarak hatırlanamayan travmatik olayları unutamama olduğunu öne sürmüşlerdir. Bu nedenle terapinin amacı, bastırılmış travmatik olayları yeniden yüzeye çıkarmaktı. Freud daha sonra histeriye ilişkin görüşlerini değiştirmiş olsa da, bellek bozuklukları ile psikopatoloji arasındaki bu erken bağlantı, geçmişin kazı yoluyla ortaya çıkarılmasını psikoterapinin zorunlu bir amacı olarak gören bazı psikanalitik uygulayıcıların örtük düşüncesinde hâlâ izlenebilir. Belleğe ilişkin bilgimiz giderek daha incelikli hâle geldikçe, belleğe ve dolayısıyla terapötik etkinin doğasına ilişkin klasik psikanalitik görüş sorgulanmaya başlanmıştır.

Klinik uygulama açısından belleğin özel önem taşıyan bir özelliği, belleğin her zaman yeniden inşa edilmesi ve önemlisi güdülenme tarafından etkilenmesidir. Bellek, geçmiş olaylardan olduğu kadar, şimdiki bağlam, duygudurum, inançlar ve tutumlardan da etkilenir (Brenneis, 1999). Anılar, olguların kendilerinin doğrudan kopyaları değildir. Tersine, bellek geri çağırma sırasında karmaşık bir yeniden inşa sürecinden geçer. Bu, bazı otobiyografik olaylara ilişkin anıların özgün olaydan farklı biçimlerde yeniden inşa edilebileceği ya da hiç hatırlanamayabileceği anlamına gelir.

Belleğin özgün ve bozulmamış bir biçimde depodan geri getirildiği değil, sürekli olarak inşa edildiği görüşü, bilişsel psikoloji ve nörobiyolojideki güncel düşünceyle uyumludur. Bununla birlikte, buradan erken dönem anıların çoğunlukla hatalı olduğu sonucu çıkarılmamalıdır: araştırmalar, erken anılarda gerçekte kayda değer bir doğruluk bulunduğunu göstermektedir (Brewin ve ark., 1993); ancak bir yaşantının daha ince ayrıntılarının, hasta tarafından canlı biçimde hatırlanıp aktarılıyor olsa bile, bütünüyle doğru olması olası değildir.

Klinik çalışmamızda, hastalarımızın travmatik bir yaşantıyı bastırmış olabileceklerine ilişkin ipuçları olarak rüyalardan, açıklaması güç bedensel duyumlardan, özgül aktarım ve karşıaktarım örüntülerinden ve dissosiyatif epizodlardan yararlanırız. Bunu yaparken, analitik verinin bilinçli olarak erişilemeyen tarihsel olayları doğrudan yeniden inşa edip doğrulamadığını göz önünde bulundurmakta dikkatli oluruz. Bu nedenle, örneğin hastanın rüyalarında cinsel saldırıya uğrama biçiminde yineleyen bir tema gibi, hastanın bildirdiği yineleyici olguların içeriğinden hareketle hatırlanmayan olayların doğasını çıkarsama riski söz konusudur.

Belleğin yeniden inşa edildiğini ileri sürmek, psikanalitik yeniden inşaların zorunlu olarak yanlış olduğu ya da geri kazanılmış anıların değişmez biçimde -ya da çoğunlukla- yanlış olduğu anlamına gelmez. Bununla birlikte, psikoterapi bağlamında yeniden inşalara dayanan ‘hakikat’ [truth] kavramına belirli bir ihtiyatla yaklaşmamız gerektiği anlamına gelir. Kesinlikle ileri sürebileceğimiz tek şey, hastalarımızın doğru olduğuna inandıkları şeylerin dünyada nasıl hissettikleri ve nasıl davrandıkları üzerinde önemli sonuçlar doğurduğudur. Terapist olarak rolümüz ne bir savunucu ne de bir jüri olmaktır: bizler, hastanın içsel dünyasını ve bunun dışsal ilişkilerini ve gündelik işlevselliğini nasıl şekillendirdiğini anlama çabasını kolaylaştıran kişileriz. Hastaların söylediklerine inanmamayı savunuyor değilim. Travma yaşamış hastaların travmatik deneyimlerinin doğrulanmasına ihtiyaçları vardır. Bununla birlikte, hastalarımızın da buna katlanabilmelerine yardımcı olabilmemiz için, ne olup ne olmadığını bilememe anksiyetesine çoğu zaman bizim katlanmamız gerekir. Hastalarımızın travmaya ilişkin bilinçli bir anısı olmadığında, fakat biz terapistler semptomatik sunumlarından travma çıkarsadığımızda, doğru olup olmadığı belirsiz formülasyonların kesin bilgisiyle anlama sürecindeki katlanılması güç boşlukları doldurma konusunda aşırı aceleciliğe karşı dikkatli olmamız gerekir. Brenneis’in belirttiği gibi, hem bizde hem de hastalarımızda ‘şimdiki yaşantının gizemlerini çözecek özgün bir olayı saptama yönünde daha yalın bir arzu’ vardır (1999: 188). Kris’in bilgece hatırlattığı üzere, bu arzu zaman zaman bizi yanıltabilir: ‘Çok ender durumlar dışında, baştan çıkarma olayının gerçekleştiği merdivendeki öğleden sonranın olaylarını bulabilecek durumda değiliz‘ (1956: 73).

İnsan belleği üzerine yapılan araştırmalar, bu konularda ihtiyatlı olma gereğini açıklığa kavuşturur. Bu araştırmalar, farklı bellek sistemleri ve dolayısıyla farklı anı türleri bulunduğunu düşündürmektedir. Belirli anı kümeleri her an yeniden etkinleştirilir. Bu anılar fiziksel, zihinsel ve demografik kimliğimize ilişkin olgularla ilgilidir; dünyada yönümüzü bulmamızı sağlarlar. Geleneksel olarak bunlar çeşitli biçimlerde, bildirimsel [declarative] ya da açık3 [explicit] ya da otobiyografik bellek [autobiographical memory] olarak adlandırılır. Şimdi kendisinden bahsedeceğim terim olan bildirimsel bellek, olguları ve olayları bilinçli olarak hatırlamamıza olanak tanıyan temel örgütlenmedir. Kişilere, nesnelere ve mekânlara ilişkin bilinçli belleği ifade eder. Sembolik ya da imgesel bilgiyi içerir; bu da temsil ettikleri şeyler ortada yokken olguların ve yaşantıların bilinçli farkındalığa çağrılmasını mümkün kılar. Bu bellek türü, genel ve kişisel olgulara ve bilgiye ilişkin semantik belleği [semantic memory] ve belirli olaylara ilişkin epizodik belleği [episodic memory] içerir.

3Açık ve örtük terimleri, sırasıyla, belleğin dışavurumunda bilinçli hatırlamanın yer alıp almamasına gönderme yapar. Uzun süreli bellek hem açık hem de örtük olabilir. Her ikisi de bilginin kalıcı olarak depolanmasını içerir: bir tür geri çağrılabilirdir (yani açık anılar), diğeri ise büyük olasılıkla geri çağrılamazdır (yani örtük anılar).

Uzun süreler boyunca su altında kalmış gibi erişilemeden duran ve bazıları hiçbir zaman geri getirilemeyen bellek içerikleri de vardır. Davranışlarımızın birçok yönü ‘bir şeylerin nasıl yapılacağını’ hatırlamamıza dayanır ve belirli bir davranışın nasıl gerçekleştirileceğine ilişkin ayrıntıları bilinçli olarak hatırlamadan bunu yapabiliriz. Bu tür bellek geleneksel olarak işlemsel [procedural] ya da ya da örtük [implicit] ya da bildirimsel olmayan bellek [non‐declarative memory] olarak adlandırılır. Azaltılmış ipuçlarından ya da parçacıklardan hareketle sözcüklerin, seslerin ya da şekillerin daha sonra tanınmasını kolaylaştıran hazırlayıcı bellek [primed memory], duygusal bellek [emotional memory] ve becerilere, alışkanlıklara ve rutinlere ilişkin bellek olan işlemsel bellek [procedural memory] bu kapsama girer.

Duygusal bellek, bir duruma verilen duygusal tepkilerin koşullanmış öğrenilmesidir ve amigdala buna aracılık eder. Duygusal bellek -yani belirli bir olaya yanıt olarak oluşan koşullanmış bir duygusal tepki- ile duygusal bir duruma ilişkin bildirimsel bellek -yani duygusal açıdan anlamlı olarak yaşantılanan olayların geri çağrılması- arasında bir fark vardır. Klasik koşullanmayla şekillenmiş duygusal tepkiler (örn., klasik koşullanmayla şekillenmiş beklentiler, tercihler, arzular) yaşamımızın duygulanımsal renkliliğini oluşturur. Bunlar bizi çevremizin belirli yönlerine ve belirli ilişki türlerine bilinçdışı olarak yönlendirir. Çoğu zaman bu öğrenmeyle bağlantılı bilinçli bir anı yoktur. LeDoux (1994), biliş için odak noktası olan hipokampusun, bilişsel süreçler gerçekleşmeden önce duyguların etkinleşmesine katılabileceğini öne sürmektedir. Onun araştırmaları, duyguların talamustan amigdalaya uzanan alternatif yollar aracılığıyla korteksi baypas edebileceğini göstermektedir. Bu durum, duygusal olarak yüklü şemaların bilincin aracılığı olmaksızın yinelenmesini mümkün kılar.

Duygusal bellek gibi işlemsel bellek de bilinçdışıdır ve bilinçli geri çağırmadan çok edim içinde görünür. Bu bellek türü, davranışta dışavurulan ancak bunun dışında bilinçdışı kalan becerilerin, haritaların ve kurallara bağlı uyum sağlayıcı tepkilerin edinimini ifade eder. Başkalarıyla birlikte olmanın rutinleşmiş örüntülerini ya da tarzlarını içerir. Örneğin, ‘nasıl yardım istenir’e ilişkin eşgüdümlü bir işlemsel sistemimiz olabilir. Bu işlemler de, bir kişinin belirli kişilerarası çevreleri bilinçdışı olarak seçmesini biçimlendirir, örgütler ve etkiler. Ayrıca, duygusal olarak yüklü olaylar, benzer nitelikteki olaylar beklendiğinde yinelemeye özellikle yatkındır.

Nöropsikoloji, bildirimsel ve işlemsel bellek sistemlerinin bütünüyle bağımsızlığını göstermiştir. Bildirimsel bellek hipokampusta ve temporal loblarda yer alır. İşlemsel bellek ise bazal gangliyonlar ve serebellum gibi subkortikal yapılarda yer alır. Bildirimsel ve işlemsel bellek sistemleri görece birbirinden bağımsızdır. Amnezik hastalar üzerinde yapılan çalışmalar, bu bellek sistemleri içinde yer alan iki bilgi biçiminin ayrışabilirliğine ilişkin kanıtlar sunar: örneğin amnezik hastalar, bir sözcük tanıma görevinde gösterildiği üzere, sözcüklerin daha önce öğrenilmiş olduğuna dair kanıt sergilerler; ancak bu sözcüğü daha önce görüp görmediklerine ilişkin bilinçli bir hatırlama göstermezler. Başka bir deyişle, öğrenme yaşantısına ilişkin herhangi bir bilinçli geri çağırma olmaksızın işlemsel bilgi edinilmiştir. Bu bulgu, işlemsel öğrenme biçimlerindeki bir değişimin, bilinçli bildirimsel bilgi biçimlerindeki bir değişimden farklı mekanizmalar aracılığıyla gerçekleşebileceğini düşündürmektedir. Bu bölümün ilerleyen kısımlarında göreceğimiz gibi, bu durum psikoterapinin değişimi nasıl kolaylaştırdığını anlamamız açısından önemlidir.

Normal yetişkin gelişiminde bildirimsel ve işlemsel bellek sistemleri örtüşür ve birlikte kullanılır. Örneğin sürekli yineleme, bildirimsel bir belleği işlemsel bir belleğe dönüştürebilir. Benzer biçimde, belirli düşüncelerden ya da duygulardan tekrar tekrar kaçınma, buna eşlik eden davranışın otomatikleşmesine yol açabilir ve böylece sözde bir bastırma ile sonuçlanabilir. İşlemsel bellek, geçmişi simgesel biçimde temsil etmeksizin yaşantıyı ve davranışı etkiler; nadiren dile çevrilir. İşlemsel anıların bütünüyle bilinçli farkındalığın dışında işlediğini (yani bilinçdışı olduklarını) söyleyebilsek de, bunlar bastırılmış anılar ya da başka bir biçimde dinamik bilinçdışı değildir. Bu, onların doğrudan bilinçli belleğe ve ardından sözcüklere çevrilemeyeceği; yalnızca çıkarım yoluyla dolaylı olarak bilinebileceği anlamına gelir.

Erken çocukluk yıllarında, prefrontal korteks ve hipokampusun olgunlaşmamış olması nedeniyle bildirimsel bellek zayıftır; buna karşılık bazal gangliyonlar ve amigdala doğumda iyi gelişmiştir. İlk iki ila üç yıl boyunca çocuk öncelikle işlemsel bellek sistemine dayanır. Hem insanlarda hem de hayvanlarda bildirimsel bellek daha geç gelişir: çocuk, geçmişindeki gerçek bir olayı geri çağırabilmeden önce bir şeylerin nasıl yapılacağını öğrenir. Araştırmalar, yaşamın üçüncü yılından önceki olayları hatırlayabilmemizin son derece düşük bir olasılık olduğunu göstermektedir. Bu da, bildirimsel anılar olmaksızın infantil yaşantılara ilişkin işlemsel anıların bulunabileceği anlamına gelir. Nitekim birçok analitik terapist arasında, sözel-öncesi yaşantıların dolaylı biçimde ifade edildiği yönünde ortak bir varsayım vardır.

Bildirimsel anılar, ilgili beyin sistemlerinin artan olgunlaşmasına paralel olarak yaklaşık üç yaş civarında ortaya çıkar. Bu bulgu, Freud’un sözünü ettiği infantil amnezinin, onun ileri sürdüğü gibi Oidipus kompleksinin çözülmesi sırasında belleğin bastırılmasıyla daha az ilişkili olabileceğini; bunun yerine bildirimsel bellek sisteminin yavaş gelişimini yansıtabileceğini düşündürür. Dolayısıyla erken yaşantılara sözel erişimin olmaması, bilinçdışı bir savunma süreci olarak bastırmayla pek az ilişkili olabilir. Tersine, büyük olasılıkla bu erken yaşantıların sözel-öncesi bir biçimde kodlanmış olmasından kaynaklanır ve dolaylı olarak, örneğin somatik belirtiler aracılığıyla ifade edilir (bkz. Bölüm 10).

Ruhsallığın gelişimi üzerinde derin bir etki yaratabilen çok erken dönem olaylar büyük olasılıkla işlemsel bellekte kodlanır. İşlemsel bellek çok miktarda bilgi depolar, ancak bu bilginin doğduğu yaşantılar nadiren geri çağrılabilir. Bu anlamda, çok erken dönem olayları hem unutmadığımızı hem de hatırlayamadığımızı söylemek doğrudur; bu da erken çocukluğumuzdaki biçimlendirici yaşantılara ilişkin bilinçli bir anı bulunmamasına rağmen onların üzerimizdeki süreğen etkisini açıklar.

İşlemsel bellekte böylece bilinçdışı ruhsal yaşamın bir bileşeninin biyolojik bir örneğini buluruz: işlemsel bilinçdışı [procedural unconscious]. Bu, dinamik anlamda bastırmanın bir sonucu olmayan (yani dürtüler ve çatışmalarla ilgili olmayan), ancak yine de bilince kapalı olan bir bilinçdışı sistemdir. Buna karşılık, psikanalitik bilinçdışının dinamik anlamdaki dünyası büyük olasılıkla bildirimsel belleği destekleyen nöral sistemlerde köklenir. Bastırma burada gerçekleşebilir; ancak bastırma yalnızca, bildirimsel belleğe kodlamanın mümkün olduğu bir gelişimsel dönemde yaşantılanmış olaylar üzerinde etkili olabilen bir süreçtir.

Solms (2020b), bellek sistemlerine ilişkin nörobilimsel anlayış ile Freud’un dinamik bilinçdışı kavramını uzlaştırmıştır. Çocuğun geliştikçe, karşılaştığı sorunlara yönelik öğrenilmiş çözümleri otomatikleştirdiğini ileri sürer. Bu öğrenme, gereksinimlerimizi (örn., bağlanma gereksinimini) nasıl karşılayacağımıza ilişkin ‘öngörüler’de bulunmaya hizmet eder. Önemli olan nokta, arzu edilen sonuca götürmeyen öngörüleri de otomatikleştirmemizdir:

Bazen bir çocuk, çözebileceği sorunlara odaklanabilmek için kötü bir durumdan elinden gelenin en iyisini çıkarmak zorunda kalır. Bu tür gayrimeşru ya da zamansız biçimde otomatikleştirilmiş öngörüler (yani gerçekçi çözümlerin karşıtı olarak arzular) ‘bastırılmış’ olarak adlandırılır. Öngörülerin yaşantı ışığında güncellenebilmesi için yeniden pekiştirilmeleri gerekir; yani yeniden bilince girmeleri gerekir.

(Solms, 2020b: 28–29; vurgu özgündür)

Bir bütün olarak ele alındığında, algı ve belleğe ilişkin güncel anlayışımız temel bir olguya işaret eder: Gedo’nun ifade ettiği gibi, ‘Yaşamda en anlamlı olan şeyler zorunlu olarak sözcükler içinde kodlanmış değildir’ (1986: 206). Bir sonraki bölümde göreceğimiz üzere, bu durum psikanalitik terapide değişim sürecini nasıl kavrayabileceğimiz açısından önemli sonuçlar doğurmaktadır.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir