Bu metin Introduction to Psychoanalysis: Contemporary Theory and Practice‘in [Psikanalize Giriş: Çağdaş Kuram ve Uygulama] 5. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.
Psikanalizin önündeki en büyük engel olmaya yazgılı gibi görünen aktarım, onun en güçlü müttefiki hâline gelir.
(Freud, 1905, s. 116)
“Übertragen”, ya da aktarım [transference], ilk olarak Freud tarafından “ruhsal enerjiler“in [psychic energies] hastalığa yol açacak biçimde nasıl başka yöne yönlendirilebileceğini açıklamak için geliştirilmiştir. Daha sonra Freud, aktarımı histeride görülen dissosiyasyonun ve “yanlış bağlantılar”ın [false connections] temelinde yatan süreç olarak görmüştür. Ardından, Dora vakasına (Freud, 1905) dayanarak, otobiyografik çalışmasında betimlediği psikanalitik bir modele ulaşmıştır (Freud, 1925, s. 42):
Her analitik tedavide, hekimin müdahalesi olmaksızın, hasta ile analist arasında mevcut durumla açıklanamayacak yoğun bir duygusal ilişki ortaya çıkar. Bu ilişki olumlu ya da olumsuz nitelikte olabilir ve tutkulu, bütünüyle tensel bir aşk ile içerlemiş bir başkaldırının ve nefretin dizginlenmemiş ifadesi arasında uzanan uçlarda değişebilir. Bu aktarım -kısa adıyla belirtmek gerekirse- kısa sürede hastanın zihninde iyileşme arzusunun yerini alır ve sevecen ve ölçülü kaldığı sürece, hekimin etkisinin aracısı ve ortak analiz çalışmasının temel itici gücünün ta kendisi hâline gelir.
Bu etkileyici anlatımdaki temel temalar şunlardır:
- Tedavinin ana odağı terapötik ilişkinin kendisine kayarken semptomların yer değiştirmesi;
- Terapötik ilişkinin duygusal yönünün “mevcut durum”dan [actual situation] ayrılması;
- Aktarımın olumsuz ya da olumlu olması;
- Terapötik ittifakın rolü;
- Aktarımın “ortak çalışma” [joint work] olması ve dolayısıyla birlikte inşa edilmesi.
Psikanaliz, diğer psikoterapilerden öncelikle aktarımı ve karşıaktarımı kullanmasıyla ayrılır. Ancak aktarım tam olarak nedir ve bilinçdışının farklı modelleriyle nasıl ilişkilidir? Bir kez daha, önceki bölümlerde tartışılan psikanalitik kavramların esnekliğiyle karşı karşıya geliyoruz. Zihnin psikanalitik modelleri arasındaki farklılıkların, hastalarla çalışmanın farklı biçimlerini nasıl şekillendirdiğini gördük. Şematik olarak ifade etmek gerekirse, kişilerarası yaklaşımlar aktarımı, hem analistin hem de hastanın katkıda bulunduğu iki kişilik bir etkileşim açısından betimler; ego psikolojisi aktarımı içgüdüsel arzuların dışavurumu olarak ele alır; Kleincı bir bakış açısı ise analistin ve analitik durumun nasıl deneyimlendiğini belirlemede bilinçdışı fantezinin rolüne işaret eder. Bununla birlikte, aktarımın bir olgu olarak varlığı konusunda genel bir uzlaşma vardır; temel tartışma, aktarımın içeriğiyle, yani tam olarak neyin “aktarılan” olduğu ile ilgilidir. Gerçekten etkili tek terapötik müdahale olarak aktarım yorumunun merkezi olup olmadığı konusunda da önemli görüş ayrılıkları vardır. Aktarımın klinik yönleri 9. Bölüm’de tartışılmaktadır; burada ise daha kuramsal meseleleri tartışacağız. Aktarım ve karşıaktarım ayrılmaz biçimde bağlantılı olsalar da ayrı ayrı ele alınacaktır.
Aktarım
Breuer ve Freud (1893–1895), başlangıçta aktarımları, Freud’un katartik yöntemine müdahale eden ya da direnen “kirletici etkiler” [contaminating
influences] olarak görmüşlerdir. Freud, bunların doktorun hasta üzerindeki aşırı etkisinin bir sonucu olduğundan ve gereğinden fazla vurgulanmaları hâlinde psikanalizin, hipnozun ya da “telkin“in değiştirilmiş bir biçimi olarak görüleceğinden kaygı duymuştur. Ancak Freud kısa süre sonra, aktarımların yalnızca telkinden kaynaklanmadığına (yani esas olarak terapist tarafından oluşturulmadığına), bireyin ebeveyn figürleriyle önceki ilişkisini yeniden canlandıran, analiste yönelik ödipal duyguların bir ifadesi olduğuna karar vermiştir (Breuer ve Freud, 1893–1895; Freud, 1905). Bu, özgün ödipal durumu çevreleyen duygulanımlara ve arzulara paralel olumlu ve olumsuz aktarımlardan oluşan bir aktarım nevrozunun [transference neurosis] (Freud, 1914) olabileceği düşüncesine yol açmıştır; bu ödipal durum artık analizin kendi içinde yeniden sahnelenmektedir [re-enacted]. Aktarım nevrozunun analizi, daha sonra etkili bir analitik tedavi için bir gereklilik [requirement] hâline gelmiştir; çünkü aksi takdirde aktarım nevrozu, bastırılmış fantezilerin hatırlanmasına karşı bir direnç işlevi görecektir. Böylece Freud, daha en başlarda aktarımın ikili yönünü keşfetmiştir: bir yandan söze dökülmüş hatırlamaya karşı bir direnç, diğer yandan çocuksu çatışmanın terapötik açıdan yararlı bir “yeniden sunum”u [re-presentation].
Freud (1912), geçmiş deneyimi yansıtan aktarımlar ile mevcut durumda uyarılan aktarımlar arasında da ayrım yapmıştır. Freud, bir baskı [printing] metaforu kullanarak, aktarımın mekanizmalarını -“şablonlar” [templates] ya da “tekrar baskılar” [reprints], yani bilinçdışı sistemdeki çocuksu imgeler- hastanın analistle güncel duygusal ilişkisinin dinamiklerinden -“yeni baskılar” [new editions]- ayırır. Aktarımın bu ikili yönü, çağdaş psikanalistler arasında “geçmiş bilinçdışı” [past unconscious] ile “şimdiki bilinçdışı”nın [present unconscious] göreli önemi üzerine yürütülen tartışmada devam etmektedir (Sandler ve Sandler, 1984). Bazı yazarlar aktarımı çocukluk travmasının yeniden inşasına giden başlıca yol olarak görürken, diğerleri burada ve şimdi aktarımının keşfini merkezi olarak görür. Benzer biçimde, aktarımı intrapsişik bir bakış açısıyla ele alanlar ile aktarımın kişilerarası yönlerini vurgulayanlar arasında da bir tartışma vardır. Hangi görüş benimsenirse benimsensin, sonunda Freud’un klinik kuramlarında merkezi bir rol üstlenen aktarım, çağdaş psikanalizin temel teması olmaya devam etmektedir.
Aktarım yorumu: klasik ve modern
Aktarımın farklı yönlerini karşılaştırmak için “klasik” ve “modern” (ya da “çağdaş”) uygulama ve düşünce arasında bir ölçüde yapay bir karşıtlık kullanacağız. Aktarımın dinamik yönünün en yalın “klasik” tanımı, hastanın geçmiş deneyimlerini ve güçlü duygularını -bağımlılık, sevgi, cinsel çekim, kıskançlık, engellenmişlik, nefret-, yani annesine, babasına ya da kardeşlerine yönelik çocukluk duygularının kalıntılarını analistine aktardığı bir süreç olarak özetlenebilir. Hasta genellikle bu “yanlış bağlantılar”ın farkında değildir. Aktarım üzerine analitik çalışma, geçmişi açığa çıkarır ve onun yeniden deneyimlenmesine ya da yeniden inşasına olanak tanır; geçmişe ilişkin içgörü kazanılması ise hastanın geçmiş travmanın üstesinden gelmesine yardımcı olur. Bu modelde analistin muğlaklığı [ambiguity], çocuksu arzuların yansıtılmasını uyandırdığı için olumludur; ancak aktarım aynı zamanda anlamaya ve terapötik ilerlemeye karşı potansiyel bir dirençtir.
Buna karşılık, “modern” görüş, aktarımı, analitik ilişkinin yoğunluğu etrafında örgütlenen ve bu yoğunluk tarafından uyandırılan örtük anlamların ortaya çıkışı olarak görür. Terapötik yarar, güncel arzuların, karakter oluşumlarının ve kişisel beklentilerin ayrıntılarının geçmiş tarafından nasıl şekillendirildiğinin incelenmesini gerektirir. Çocuksu nevroz, yetişkin patolojisinin tek açıklaması olarak görülmediği gibi, aktarım nevrozunun yapısökümü de tedaviye giden basit bir yol olarak görülmez. Daha ziyade aktarım, bireyin içsel dramının analistle birlikte sahnelendiği bir ortamdır: geçmiş tarafından şekillendirilen, ancak geçmişin doğrudan bir tekrarı olmayan yeni bir deneyim (Cooper, 1987a, 1987b).
Brenner (1982), “aktarım nevrozu” teriminin gereksiz olduğuna ve terk edilmesi gerektiğine inanır. Yazarların tümü bu görüşe katılmaz (Wallerstein, 1994): Kuşkusuz, analizin giderek daha fazla önem kazandığı ve tedavi ilerledikçe nevrotik güçlüklerin analiz dışındaki yaşamlarından kaybolduğu, ancak terapötik durum içinde belirgin ağırlığını koruduğu bazı hastalar vardır. Garland (1982), bir grup analitik bağlamında, semptomların yerini aktarım olgularının almasının, analistin “sorun olmayanı ciddiye alması”nı gerektirdiğini belirtir -yani başvuru belirtileri başlangıçtaki belirginliklerini yitirirken analitik ilişkinin sorunları ön plana çıktığında.
Aktarıma ilişkin klasik ve modern görüşler, Tablo 5.1’de özetlendiği gibi, karmaşık bir biçimde etkileşime girer.
Tablo 5.1. Aktarıma ilişkin klasik ve modern görüşler
| Klasik | Modern | |
| Tanım | Geçmişin, deneyim tarafından şekillendirilen şimdi biçiminde yer değiştirmesi | Mevcut deneyimi içsel modellere göre örgütlemek |
| Gerçeklik | Çarpıtma – nesnel gerçeklik | Öznel gerçeklik |
| Motivasyon | Çocuksu arzular, fanteziler ve korkularla ilişkili saldırgan/libidinal dürtüler | Adaptif; bütünlüklü bir kendilik için gerekli olan algısal/duygulanımsal/bilişsel deneyimi örgütleme |
| Analist | Nötr/boş ekran; nesnel | Etkileşim yoluyla katkıda bulunur; öznel |
| Müdahale | Çarpıtmanın yorumlanması | Hastanın yapısını ve analitik ilişkiyi nasıl örgütlediğini yansıtır |
| Değişim | Çocuksu arzularda azalma ve daha az çarpıtma | Katı psikolojik şemalar esnekleşir; analitik deneyimin sonucunda yeni şemalar ortaya çıkar. |
Üç temel soru, çağdaş kuramcıları meşgul etmiştir:
- Aktarım, gerçekliğin bir çarpıtılması mıdır, yoksa geçmiş deneyimin renklendirdiği mevcut bilinçdışı bir durumun geçerli bir temsili midir?
- Aktarım genel bir olgu mudur, yoksa özellikle analize özgü bir olgu mudur?
- Aktarım, analitik durumun tamamını mı, yoksa yalnızca bir bölümünü mü kapsar?
Çarpıtma mı, gerçeklik mi?
Klasik bir bakış açısından psikanaliz, hastanın çocuksu arzuları doyum için bastırdıkça, aktarımı gerçekliğin bir çarpıtılması olarak görür. Çağdaş bir görüş ise aktarımın geçmişin ve şimdinin karmaşık bir mozaiğini içerdiği yönünde olacaktır.
Yorum Yazın