Psikodinamik Atölye

Bu metin Introduction to Psychoanalysis: Contemporary Theory and Practice‘in [Psikanalize Giriş: Çağdaş Kuram ve Uygulama] 5. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.

Psikanalizin önündeki en büyük engel olmaya yazgılı gibi görünen aktarım, onun en güçlü müttefiki hâline gelir.

(Freud, 1905, s. 116)

“Übertragen”, ya da aktarım [transference], ilk olarak Freud tarafından “ruhsal enerjiler“in [psychic energies] hastalığa yol açacak biçimde nasıl başka yöne yönlendirilebileceğini açıklamak için geliştirilmiştir. Daha sonra Freud, aktarımı histeride görülen dissosiyasyonun ve “yanlış bağlantılar”ın [false connections] temelinde yatan süreç olarak görmüştür. Ardından, Dora vakasına (Freud, 1905) dayanarak, otobiyografik çalışmasında betimlediği psikanalitik bir modele ulaşmıştır (Freud, 1925, s. 42):

Her analitik tedavide, hekimin müdahalesi olmaksızın, hasta ile analist arasında mevcut durumla açıklanamayacak yoğun bir duygusal ilişki ortaya çıkar. Bu ilişki olumlu ya da olumsuz nitelikte olabilir ve tutkulu, bütünüyle tensel bir aşk ile içerlemiş bir başkaldırının ve nefretin dizginlenmemiş ifadesi arasında uzanan uçlarda değişebilir. Bu aktarım -kısa adıyla belirtmek gerekirse- kısa sürede hastanın zihninde iyileşme arzusunun yerini alır ve sevecen ve ölçülü kaldığı sürece, hekimin etkisinin aracısı ve ortak analiz çalışmasının temel itici gücünün ta kendisi hâline gelir.

Bu etkileyici anlatımdaki temel temalar şunlardır:

  1. Tedavinin ana odağı terapötik ilişkinin kendisine kayarken semptomların yer değiştirmesi;
  2. Terapötik ilişkinin duygusal yönünün “mevcut durum”dan [actual situation] ayrılması;
  3. Aktarımın olumsuz ya da olumlu olması;
  4. Terapötik ittifakın rolü;
  5. Aktarımın “ortak çalışma” [joint work] olması ve dolayısıyla birlikte inşa edilmesi.

Psikanaliz, diğer psikoterapilerden öncelikle aktarımı ve karşıaktarımı kullanmasıyla ayrılır. Ancak aktarım tam olarak nedir ve bilinçdışının farklı modelleriyle nasıl ilişkilidir? Bir kez daha, önceki bölümlerde tartışılan psikanalitik kavramların esnekliğiyle karşı karşıya geliyoruz. Zihnin psikanalitik modelleri arasındaki farklılıkların, hastalarla çalışmanın farklı biçimlerini nasıl şekillendirdiğini gördük. Şematik olarak ifade etmek gerekirse, kişilerarası yaklaşımlar aktarımı, hem analistin hem de hastanın katkıda bulunduğu iki kişilik bir etkileşim açısından betimler; ego psikolojisi aktarımı içgüdüsel arzuların dışavurumu olarak ele alır; Kleincı bir bakış açısı ise analistin ve analitik durumun nasıl deneyimlendiğini belirlemede bilinçdışı fantezinin rolüne işaret eder. Bununla birlikte, aktarımın bir olgu olarak varlığı konusunda genel bir uzlaşma vardır; temel tartışma, aktarımın içeriğiyle, yani tam olarak neyin “aktarılan” olduğu ile ilgilidir. Gerçekten etkili tek terapötik müdahale olarak aktarım yorumunun merkezi olup olmadığı konusunda da önemli görüş ayrılıkları vardır. Aktarımın klinik yönleri 9. Bölüm’de tartışılmaktadır; burada ise daha kuramsal meseleleri tartışacağız. Aktarım ve karşıaktarım ayrılmaz biçimde bağlantılı olsalar da ayrı ayrı ele alınacaktır.

Aktarım

Breuer ve Freud (1893–1895), başlangıçta aktarımları, Freud’un katartik yöntemine müdahale eden ya da direnen “kirletici etkiler” [contaminating
influences
] olarak görmüşlerdir. Freud, bunların doktorun hasta üzerindeki aşırı etkisinin bir sonucu olduğundan ve gereğinden fazla vurgulanmaları hâlinde psikanalizin, hipnozun ya da “telkin“in değiştirilmiş bir biçimi olarak görüleceğinden kaygı duymuştur. Ancak Freud kısa süre sonra, aktarımların yalnızca telkinden kaynaklanmadığına (yani esas olarak terapist tarafından oluşturulmadığına), bireyin ebeveyn figürleriyle önceki ilişkisini yeniden canlandıran, analiste yönelik ödipal duyguların bir ifadesi olduğuna karar vermiştir (Breuer ve Freud, 1893–1895; Freud, 1905). Bu, özgün ödipal durumu çevreleyen duygulanımlara ve arzulara paralel olumlu ve olumsuz aktarımlardan oluşan bir aktarım nevrozunun [transference neurosis] (Freud, 1914) olabileceği düşüncesine yol açmıştır; bu ödipal durum artık analizin kendi içinde yeniden sahnelenmektedir [re-enacted]. Aktarım nevrozunun analizi, daha sonra etkili bir analitik tedavi için bir gereklilik [requirement] hâline gelmiştir; çünkü aksi takdirde aktarım nevrozu, bastırılmış fantezilerin hatırlanmasına karşı bir direnç işlevi görecektir. Böylece Freud, daha en başlarda aktarımın ikili yönünü keşfetmiştir: bir yandan söze dökülmüş hatırlamaya karşı bir direnç, diğer yandan çocuksu çatışmanın terapötik açıdan yararlı bir “yeniden sunum”u [re-presentation].

Freud (1912), geçmiş deneyimi yansıtan aktarımlar ile mevcut durumda uyarılan aktarımlar arasında da ayrım yapmıştır. Freud, bir baskı [printing] metaforu kullanarak, aktarımın mekanizmalarını -“şablonlar” [templates] ya da “tekrar baskılar” [reprints], yani bilinçdışı sistemdeki çocuksu imgeler- hastanın analistle güncel duygusal ilişkisinin dinamiklerinden -“yeni baskılar” [new editions]- ayırır. Aktarımın bu ikili yönü, çağdaş psikanalistler arasında “geçmiş bilinçdışı” [past unconscious] ile “şimdiki bilinçdışı”nın [present unconscious] göreli önemi üzerine yürütülen tartışmada devam etmektedir (Sandler ve Sandler, 1984). Bazı yazarlar aktarımı çocukluk travmasının yeniden inşasına giden başlıca yol olarak görürken, diğerleri burada ve şimdi aktarımının keşfini merkezi olarak görür. Benzer biçimde, aktarımı intrapsişik bir bakış açısıyla ele alanlar ile aktarımın kişilerarası yönlerini vurgulayanlar arasında da bir tartışma vardır. Hangi görüş benimsenirse benimsensin, sonunda Freud’un klinik kuramlarında merkezi bir rol üstlenen aktarım, çağdaş psikanalizin temel teması olmaya devam etmektedir.

Aktarım yorumu: klasik ve modern

Aktarımın farklı yönlerini karşılaştırmak için “klasik” ve “modern” (ya da “çağdaş”) uygulama ve düşünce arasında bir ölçüde yapay bir karşıtlık kullanacağız. Aktarımın dinamik yönünün en yalın “klasik” tanımı, hastanın geçmiş deneyimlerini ve güçlü duygularını -bağımlılık, sevgi, cinsel çekim, kıskançlık, engellenmişlik, nefret-, yani annesine, babasına ya da kardeşlerine yönelik çocukluk duygularının kalıntılarını analistine aktardığı bir süreç olarak özetlenebilir. Hasta genellikle bu “yanlış bağlantılar”ın farkında değildir. Aktarım üzerine analitik çalışma, geçmişi açığa çıkarır ve onun yeniden deneyimlenmesine ya da yeniden inşasına olanak tanır; geçmişe ilişkin içgörü kazanılması ise hastanın geçmiş travmanın üstesinden gelmesine yardımcı olur. Bu modelde analistin muğlaklığı [ambiguity], çocuksu arzuların yansıtılmasını uyandırdığı için olumludur; ancak aktarım aynı zamanda anlamaya ve terapötik ilerlemeye karşı potansiyel bir dirençtir.

Buna karşılık, “modern” görüş, aktarımı, analitik ilişkinin yoğunluğu etrafında örgütlenen ve bu yoğunluk tarafından uyandırılan örtük anlamların ortaya çıkışı olarak görür. Terapötik yarar, güncel arzuların, karakter oluşumlarının ve kişisel beklentilerin ayrıntılarının geçmiş tarafından nasıl şekillendirildiğinin incelenmesini gerektirir. Çocuksu nevroz, yetişkin patolojisinin tek açıklaması olarak görülmediği gibi, aktarım nevrozunun yapısökümü de tedaviye giden basit bir yol olarak görülmez. Daha ziyade aktarım, bireyin içsel dramının analistle birlikte sahnelendiği bir ortamdır: geçmiş tarafından şekillendirilen, ancak geçmişin doğrudan bir tekrarı olmayan yeni bir deneyim (Cooper, 1987a, 1987b).

Brenner (1982), “aktarım nevrozu” teriminin gereksiz olduğuna ve terk edilmesi gerektiğine inanır. Yazarların tümü bu görüşe katılmaz (Wallerstein, 1994): Kuşkusuz, analizin giderek daha fazla önem kazandığı ve tedavi ilerledikçe nevrotik güçlüklerin analiz dışındaki yaşamlarından kaybolduğu, ancak terapötik durum içinde belirgin ağırlığını koruduğu bazı hastalar vardır. Garland (1982), bir grup analitik bağlamında, semptomların yerini aktarım olgularının almasının, analistin “sorun olmayanı ciddiye alması”nı gerektirdiğini belirtir -yani başvuru belirtileri başlangıçtaki belirginliklerini yitirirken analitik ilişkinin sorunları ön plana çıktığında.

Aktarıma ilişkin klasik ve modern görüşler, Tablo 5.1’de özetlendiği gibi, karmaşık bir biçimde etkileşime girer.

Tablo 5.1. Aktarıma ilişkin klasik ve modern görüşler

KlasikModern
TanımGeçmişin deneyim tarafından şekillendirilen şimdi biçiminde yer değiştirmesiMevcut deneyimi içsel modellere göre örgütlemek
GerçeklikÇarpıtma – nesnel gerçeklikÖznel gerçeklik
MotivasyonÇocuksu arzular, fanteziler ve korkularla ilişkili saldırgan/libidinal dürtüler
Adaptif; bütünlüklü bir kendilik için gerekli olan algısal/duygulanımsal/bilişsel deneyimi örgütleme
AnalistNötr/boş ekran; nesnelEtkileşim yoluyla katkıda bulunur; öznel
MüdahaleÇarpıtmanın yorumlanmasıHastanın yapısını ve analitik ilişkiyi nasıl örgütlediğini yansıtır
DeğişimÇocuksu arzularda azalma ve daha az çarpıtmaKatı psikolojik şemalar esnekleşir; analitik deneyimin sonucunda yeni şemalar ortaya çıkar.

Üç temel soru, çağdaş kuramcıları meşgul etmiştir:

  1. Aktarım, gerçekliğin bir çarpıtılması mıdır, yoksa geçmiş deneyimin renklendirdiği mevcut bilinçdışı bir durumun geçerli bir temsili midir?
  2. Aktarım genel bir olgu mudur, yoksa özellikle analize özgü bir olgu mudur?
  3. Aktarım, analitik durumun tamamını mı, yoksa yalnızca bir bölümünü mü kapsar?

Çarpıtma mı gerçeklik mi?

Klasik bir bakış açısından, psikanaliz hastanın çocuksu arzuları doyum için bastırdıkça, aktarımı gerçekliğin bir çarpıtılması olarak görür. Çağdaş bir görüş ise aktarımın geçmişin ve şimdinin karmaşık bir mozaiğini içerdiği yönünde olacaktır.

Örnek: Takdir etmeyen analist

Bryony, analistinin ne kadar çok çalıştığını takdir etmiyor ve işinde nasıl ilerlediğini önemsemiyor gibi görünmesinden yakınıyordu. Analist, Bryony’nin kendisini, analiz “iş”inde ne kadar çok çalıştığını takdir etmemekle ya da nasıl ilerlediğini önemsememekle bilinçdışında suçluyor olabileceğini ihtiyatla dile getirdi. Bryony daha sonra, annesinin yaşamının erken döneminde başarılı bir kariyeri olduğunu, ancak Bryony doğduğunda çalışmayı bıraktığını anlattı. Annesinin, onun akademik başarısına içerlediğini ve okul çalışmalarına pek ilgi göstermediğini; benmerkezci bir biçimde yalnızca kendisinin de işe dönebilmeyi dilediğini söylediğini hissediyordu. Analist, Bryony’nin belki de başarısının başkalarında hasede ve içerlemeye yol açacağını ve dolayısıyla, annesi gibi analistinin de onun hem görüşme odasındaki hem de dışardaki başarısına içerleyebileceğini düşünüp düşünmediğini merak etti.

Bu örnek, günlük klinik uygulamada kullanılan klasik ve modern yaklaşımların karmaşık karışımını gösterir. Analistin ilk yorumu, dışarıdan getirilen malzemeyi aktarım ilişkisiyle ilişkilendirmesi ve hastanın işinden söz etmesinde, analitik ilişkiye bir gönderme olarak gizli bir anlam bulması bakımından “modern”di. İkinci yorum ise hastanın annesiyle geçmişteki ilişkisinin, analiste ilişkin algısını çarpıttığının oldukça doğrudan ve belki de incelikten yoksun bir biçimde düşünülmesi bakımından klasikti.

Modern bir bakış açısından, Bryony’nin analiste yönelik kızgınlığı, bilincin erişimine kapalı olan ve bu nedenle açığa çıkarılması için bir “aktarım yorumu” gerektiren, ancak annenin önceki yetersizlikleriyle yalnızca dolaylı olarak bağlantılı güncel bir arzu fantezisini ya da beklentiyi temsil ediyor olarak görülür. “Beni takdir etmiyorsun”, geçmişte kalmış, artık hükmü olmayan bir ifade olmaktan çok, burada ve şimdide yaşanan içerleme ve hüzünlü özlem, öfke ve hasret duygulanımıdır. Analistle sahnelendiği biçimiyle fantezi, yorumun ilk odağıdır; geçmişteki çocuksu kümelenme [infantile constellation] ise daha sonra ele alınır. Aktarım artık, hastanın analitik durumun psikolojik açıdan anlamlı, seçilmiş yönlerine yanıt verdiği, geçmiş gelişimsel deneyimden doğan -ancak bütünüyle onun tarafından belirlenmekten uzak olan- etkileşimsel bir süreç olarak kavramsallaştırılmaktadır.

Kuşkusuz, hastanın analiste ilişkin algısı bir ölçüde geçmiş tarafından yönlendirilir: Bir hasta onu [analisti] güzel, şefkatli ve anlayışlı bir melek olarak görürken, bir sonraki hasta düşmanca ve reddedici bir cadı olarak görür. Görmeyi beklediğimiz şeyi görürüz ve deneyimleriz. Analitik duruşun kasıtlı muğlaklığı, aktarımsal arzuları ve önkavrayışları görünür kılmak üzere tasarlanmıştır. Freud’un başlangıçta kavramsallaştırdığı biçimiyle aktarım, anlamayı ve ilerlemeyi engelleyen, anlamaya karşı bir dirençti. Aktarımın, hastanın iç dünyasının bazı yönlerini açığa çıkarmak için nasıl kullanılabileceğini ancak daha sonra görmüştür. Ancak muğlaklık analistin rolünün ayrılmaz bir parçası olsa da hiçbir analist hiçbir zaman bütünüyle boş bir ekran değildir. Hastalar, bilinçli ya da bilinçdışı olarak, analistin gerçekliğinin bazı yönlerini -odasını düzenleme ve dekore etme biçimini, alyans takmasını, mesleki uygulamasını yürütme biçimini, ara vermesini ve benzerlerini- algılamaktan ve özümsemekten kaçınamazlar. Terapötik “gerçeklik” birlikte inşa edilir ve analistin çalışmasının önemli bir bölümü, o andaki ilişkilerinin dokusunu oluşturan aktarım ve karşıaktarımın farklı paylarını ayrıştırmak ve bunların kime ait olduğunu belirlemektir.

Bazı yaklaşımların bir çıkarımı, savunmaların yorumlanması ve/veya çarpıtmaların çözülmesi yoluyla erişilebilir kılınan, bozulmamış bir hakikatin ya da içsel bir “ruhsal gerçeklik“in var olduğudur. Bu Platoncu görüş, nesne ilişkileri analistleri ve yeni Kleincı analistler arasında yaygındır (Kernberg, 1987; Steiner, 2018). Diğerleri (Gill, 1982; Schafer, 1982; Spence, 1982), aktarım ilişkisini ruhsal gerçekliğin bir çarpıtılmasından çok, kişisel bir anlatısal hakikat [personal narrative truth] olarak görürler. Onlara göre, bu kişisel öykünün geçerliliğinin kabul edilmesi, analitik çalışmanın bir önkoşuludur. Bu görüş, kişilerarası analistler tarafından da desteklenmektedir (Aron ve Leichich, 2011; Benjamin, 2004; Mitchell ve Aron, 1999). Üçüncü Bölüm’de tartışılan nachträglichkeit [afterwardness: sonradanlık, sonradan sonradan etki], en azından bir olayla ilişkili duyguların kişinin burada ve şimdiki durumu tarafından renklendirilmesi anlamında, “geçmiş” kavramının kendisinin güncel bir inşa olduğunu düşündürmektedir.

Aktarımı örtük anlamların ortaya çıkışı olarak ele alan bu modern görüşler, onun olumlu bir ışık altında görülmesine olanak tanır. Aktarım, yalnızca geçmişin içgörü üreten bir temsili değil, aynı zamanda hastanın, bilinçdışında gelişimsel ihtiyaçlarını ön plana çıkaran yanıtları analistten almayı amaçlayan, hasta tarafından yapılan bir yoklamadır [prob]. Slavin ve Kriegman (1992), evrimin sürekli yanlış algılamalar ve çarpıtmalarla kuşatılmış bir zihin üretmiş olmasının olası olmadığını ileri sürerler. Bunun yerine, aktarımın öğrenilmiş deneyimleri yeni deneyimlerle bir araya getirdiği, böylece önceki deneyimlerin yenilerinin ışığında gözden geçirilebildiği adaptif bir aktarım görüşü önerirler. Nörobilim bu görüşü desteklemektedir (Carhart-Harris ve Friston, 2010; Holmes, 2020). Bu şekilde bakıldığında aktarım, mevcut durumun patojenik bir çarpıtılmasından çok, gözden geçirilmeyi bekleyen bir “önceki versiyon” hâline gelir. Psikolojik hastalık, ancak bu gözden geçirme süreci bastırma ya da dünyaya ilişkin önceki modellere aşırı bağlılık tarafından engellendiği ölçüde aktarımla bağlantılıdır. Varoluşçu bir bakış açısından Stolorow, Brandchaft ve Atwood (1987), aktarımın, çevremizdeki yaşamı anlamak için bilinçdışı örgütleyici ilkeleri kullanma biçimimiz olduğunu öne sürerler. Benzer biçimde Bollas (1987), ortaya attığı “düşünülmemiş bilinen” [unthought known] kavramında, aktarımı yalnızca önceki bir ilişkinin yeniden yaşanması olarak değil, ruhsal yaşamın daha önce “düşünülmemiş” öğelerine ilk kez zaman ve mekân tanınan, temelden yeni bir deneyim olarak görür.

Genel mi özel mi?

Bir dönem, aktarımın yalnızca terapötik durumda (Waelder, 1960) ve analitik ilişkide (Gill ve Hoffman, 1982) mi ortaya çıktığı, yoksa genel olarak ilişkilerde de rol mü oynadığı konusunda hararetli bir tartışma yaşanmıştır. Günümüzdeki uzlaşma, aktarımın kurumlara yönelik tutumlarımız da dâhil olmak üzere tüm ilişkileri etkilediği yönündedir. Örneğin, kendisini istihdam eden kuruluşa tekrar tekrar kavgacı ve saldırgan bir biçimde tepki veren biri, babasıyla çözümlenmemiş mücadelelerini yeniden yaşıyor olabilir. Benzer biçimde, bakımdaki gerçek eksikliklere karşı duyarlı hâle gelmiş yatan hastalar, meşgul ve dikkati dağınık bir anneyle ilişkilerinde önceden biçimlenmiş şekillerde hayal kırıklığına uğratılmış hissedebilirler. Bununla birlikte, analitik durum, aktarım olgularının gelişimini ve gözlemlenmesini belirgin biçimde yoğunlaştırır.

Bütün mü parça mı?

Analitik sürecin tamamının mı yoksa yalnızca bir bölümünün mü aktarım olarak anlaşılabileceği sorusu daha sorunludur. Aktarımın tanımını genişletmeye yönelik olduğu kadar daraltmaya yönelik girişimler de olmuştur. Anna Freud (1936), aktarımı üç yönle sınırlandırmak istemiştir: libidinal itkilerin aktarımı [transference of libidinal impulses], savunmaların aktarımı [transference of defences] ve “aktarımda eyleme vurma” [acting
in the transference
]. Aktarımın bu farklı yönlerinin tümü, önceki infantil arzuların ve savunmacı manevraların ya da eylemlerin şimdide tekrarlandığı klasik yaklaşımı izler. “Sahneleme” [enactment] (Jacobs, 1986), seansın kendisinde ya da hastanın dış yaşamında ortaya çıkabilir; her ikisi de yine analitik durum tarafından şekillendirilir (Aron, 2003; Greenberg, Ginot, Safran ve Riefolo, 2019). Hasta, ve karşıaktarımsal olarak (aşağıya bakınız) çoğu zaman terapist de, duyguları, anıları ve fantezileri söze dökmek yerine, hastanın gelişimsel öyküsünden bir senaryoyu birlikte ve bilinçdışında “sahnelerler”. Sahneleme, duygulanım “boşalımının” yerine düşünüp değerlendirmeyi ya da zihinselleştirmeyi koymayı amaçlayan temel analitik projeye -“idin olduğu yerde ego olacaktır” (Freud, 1923, s. 80)- aykırıdır; ancak aynı zamanda, fark edilip o anda durdurulduğunda (“duraklatma düğmesine basmak”; Bateman ve Fonagy, 2019), canlı deneyim içinde [in vivo], hastanın eğilimlerine ve arzularına ilişkin yaşamsal önemde kanıt sağlar.

Strachey (1934), aktarımın kişilerarası imalarını açıkça ortaya koyan ilk kişi olmuştur. Ona göre aktarım, esas olarak analistin süperegonun çarpıttığı bir ışık altında -idealleştirilmiş, değersizleştirilmiş, sert biçimde cezalandırıcı ya da yargılayıcı olarak- görüldüğü bir yanlış anlamadır [misperception]. Gündelik yaşamda aktarımlar, nevrozun kısır döngülerini yaratır; çünkü başkaları, aktarımsal önkavrayışları doğrulayacak biçimlerde davranmaya yönlendirilir (yansıtmalı özdeşleşme yoluyla; bkz. 4. Bölüm). Hasta, başkalarının sert, tutarsız, reddedici vb. davranmaya yönlendirildiği ya da böyle davranmasalar bile bu şekilde algılandığı bir dünya yaratır. Analistler iyi niyetli bir tarafsızlık sergileyerek, sahnelemeleri ortaya çıktıkları sırada (bunlardaki kendi payları da dâhil olmak üzere) fark ederek ve bu anlayışı “dönüştürücü yorumlar” [mutative interpretations] aracılığıyla ileterek bu kısır döngüleri geçersiz kılmayı amaçlarlar. Strachey’ye göre bu, daha insani hâle gelmiş, daha az sert, katı ya da kalıplaşmış bir süperegonun içselleştirilmesine dayanan dinamik bir değişime yol açar.

Klein (1932) de benzer biçimde aktarımı bilinçdışı fantezinin bir tezahürü olarak görmüştür. Joseph (1985), aktarımı “analitik durumun bütünü” ile eş tutar; ancak diğerleri, terimin aşırı kapsayıcı hâle gelme tehlikesi taşıdığını düşünür. Sandler, Holder, Kawenoka, Kennedy ve Neurath’a (1969) göre analist, hastayla birlikte belirli bir görev üzerinde çalışan gerçek bir kişidir. Ayrıca, Strachey’nin görüşü doğrultusunda, analistle kurulan bazı etkileşimler, çevrenin gerçek yetersizliklerine verilen önceki tepkileri değiştirir ve geçersiz kılar; dolayısıyla bu etkileşimler aktarımsal tekrarlar olarak görülemez.

Greenacre (1954, 1968), Freud ve diğerleri gibi, “temel aktarım” [basic transference] ile asıl analitik aktarım arasında ayrım yapmıştır. Örtük güvene dayalı temel aktarım, erken dönem bebek–anne ilişkisini yansıtır ve terapötik ittifakın gelişmesine olanak tanırken, asıl aktarım gelişimin daha sonraki çatışmalı yönlerini yansıtır. Temel aktarım, çatışmalı aktarım ilişkisi içinde etkili biçimde çalışabilmenin ön koşuludur. Ancak Brenner’a (1979) göre bunlar yalnızca aktarımın farklı yönleridir ve Brenner, hastanın analistle kurduğu “ittifak”ı analiz etmenin dirençlerini analiz etmek kadar önemli olduğuna dikkat çekerek terapötik ittifak kavramını bütünüyle reddeder.

Örnek: El sallayan hasta

Reddedici ve “işkolik” bir babası olan 28 yaşındaki bir kadın, erkeklerle sürekli kısa süreli sadomazoşistik ilişkiler kuruyordu. Analistini bisikletinin üzerindeyken gördüğünü ve ona el salladığını, ancak analistinin kendisini görmezden geldiğini ve selamına karşılık vermediğini anlattı. Seans sırasında onu topa tutmaya, acımasız ve reddedici olmakla suçlamaya başladı. Analist onu “gerçekten” görmemişti; hasta kendisi tarafından reddedildiğini hissettiği için bunu anlayabildiğini, ancak gerçekte onu görmediğini, bu nedenle selamına karşılık vermesinin mümkün olmadığını ve görmüş olsaydı karşılık vereceğini söyledi! Hasta ikna olmadı; ancak sonraki seanslarda bu olay, geçmiş deneyimlerinin onu kasıtlı ya da kasıtsız bu tür reddedilmelere karşı nasıl duyarlı hâle getirdiğini birlikte incelemelerinin önünü açtı.

Analistin gerçekliğe yönelik açıklaması, patolojik çarpıtmaları caydırmayı amaçlarken, altta yatan bilinçdışı fantezileri yorumlamanın da yolunu açıyordu. Geçmişle açık bağlantılar vardı; ancak daha önemlisi, hasta, bilinçdışında, misilleme niteliğindeki acımasız bir etkileşimin parçası olarak, analisti kendi duygularını savunmacı biçimde geçersiz kılmaya “yönlendiriyordu”. Bu sırada analist, hastayı “görmemesine” etki eden, kendisinden ya da karşıaktarım tepkilerinden kaynaklanan herhangi bir etken olup olmadığını anlamak için kendini sorguluyordu (örneğin hasta, onun için varlığını inkâr etmek istediği can sıkıcı bir küçük kardeş miydi?).

Analistler, hastanın algılarını bu şekilde sorgulamanın “teknik açıdan” doğru olup olmadığını (Hamilton, 1993) ya da süregelen analitik ilişkiye dile getirilmeyen bir güvenlik kaynağı olarak dayanarak yalnızca olup biten her şeyin hasta için taşıdığı anlama odaklanmak gerekip gerekmediğini tartışırlar. Hastanın işlev gördüğü gelişimsel düzey, analistin stratejisine yön verecektir. Sınırda kişilik bozukluğu olan hastalarda dürüst ve savunmacı olmayan bir analitik tutum, “epistemik güvensizlik”i [epistemic mistrust] (Fonagy ve Allison, 2014) gidermenin en iyi yoludur; daha az sorun yaşayan hastalarda ise güvence içermeyen, daha doğrudan bir yüzleştirmenin dönüştürücü etkisi daha büyük olabilir.

Özetle, aktarım çeşitli biçimlerde anlaşılabilir:

  • Kişilerin, yaşamlarının erken dönemlerindeki önemli figürlerden ve olaylardan kaynaklanan deneyimlerini, tutumlarını ve duygularını analistlerine (ve başkalarına) aktardıkları süreç olarak.
  • İçselleştirilmiş nesne ilişkilerinin analitik süreçte ve gündelik ilişkilerde dışsallaştırılması olarak.
  • Sözel olmayan iletişimler de dâhil olmak üzere analitik ilişkinin tüm bilinçdışı yönleri olarak.
  • Bir “direnç” olarak. Aktarımın gelişmesine karşı bir direnç söz konusu olabilir (örneğin, terapiyi “iş odaklı” ve “pratik” tutmaya çalışmak) ya da aktarımın kendisi (örneğin, aktarım aşkına veya nefretine saplanıp kalmak), altta yatan çatışmaların çözülmesine karşı bir dirence dönüşebilir.
  • İlişkisel gerçekliği “yoklama” olarak (Slavin ve Kriegman, 1992); örneğin, “Sen, olmanı öylesine çok istediğim, bütünüyle sevgi dolu bakımveren misin, değil misin?”
  • Analistle kurulan gerçek ilişkinin uyardığı, ancak geçmiş deneyimlerin şekillendirdiği ve renklendirdiği örtük anlamların ortaya çıkışı olarak.

Aktarımın özel biçimleri

Freud, psikotik hastalar ile nevrotik hastalar arasındaki başlıca farklardan birinin, psikotik hastaların bir aktarım ilişkisi geliştirememeleri olduğuna inanıyordu; ancak bu konuda yanıldığına kuşku yoktur. Bu, ustaların bile kuramları nedeniyle gerçekliğe nasıl kör kalabildiklerinin bir örneğidir. Freud, psikozu narsisizme geri çekilme olarak kuramsallaştırdığı için, aktarım da dâhil olmak üzere kişilerarası ilişkiler tanım gereği olanaksızdı. Ağır kişilik bozukluklarına yönelik son dönemdeki ilgi, psikotik, borderline ve narsisistik bozukluklardaki aktarım olgularının daha ayrıntılı biçimde betimlenmesine de yol açmıştır (bkz. Bölüm 10).

“Kendilik nesnesi” aktarımları

Kendilik psikolojisi [self-psychology] (bkz. 2. Bölüm), kendiliğin [self] gelişimine özel önem verir. Kendiliği üç kutup [pole] çerçevesinde ele alır. Tanınma ve özel biri olarak görülme ihtiyacı bir kutupta belirginleşir; kişinin dünyadaki duruşunu temsil eden kapsayıcı idealler ve değerler ikinci kutupta yer alır; gerçek yetenekler ve beceriler ise üçüncü kutupta kümelenir. Her kutup, “kendilik nesnesi ihtiyaçları”nı [self-object needs] doğurur; bu ihtiyaçlar da farklı kendilik nesnesi aktarımlarına yol açar.

Örneğin hasta kendisini göz ardı edilmiş ve tanınmamış hissederse, kendiliğin normal ve gerekli “büyüklenmeci-teşhirci” [grandiose-exhibitionistic] öğelerinden “kusurlu aynalama” [defective mirroring] aktarımı doğar. Nasıl ki okul çıkışında ebeveyni tarafından alınan çocuk, ebeveyni tarafından diğer tüm çocuklar arasından özel biri olarak seçilip “annesinin gözünde bir ışıltı” uyandırıyorsa, hasta da büyük bir umutla analistin kendisini özel biri olarak göreceğini bekler. Çocuklukta böyle bir aynalama olmadığında, kronik düşük özsaygı kural hâline gelir. Çocuk, kusursuz olma çabalarını artırabilir ya da sürekli onay ve hayranlık arzulayan bir “gösterişçi”ye dönüşebilir. Kohut (1984), analistin, iyi bir ebeveyn gibi, tanınmaya ve özsaygıya yönelik bu çekingen arayışları erken yorumlarla sekteye uğratmak yerine onlara ayna tutması gerektiğini savunur.

İdealleştirici aktarımlar karşıt kutbu yansıtır: burada hasta, ötekini kusursuz olarak görür; “her şeyi gören” bir analiste gösterdiği derin saygıyla, zedelenmiş özsaygısını dolaylı yoldan güçlendirmeye çalışır. Belirli ölçüde idealleştirme ve simbiyoz, analitik bir ilişkinin normal bir parçasıdır; ancak tanrıların da genellikle zaafları olduğu ortaya çıkar. Aynalama aktarımında [mirroring transference] olduğu gibi, Kohut (1977) idealleştirmenin kabul edilmesi gerektiğini savunur; erken yorumlama, yıkıcı bir hayal kırıklığına ve değersizlik duygularına yol açabilir. Analiz ilerledikçe ve özsaygı güçlendikçe, idealleştirici aktarımların savunmacı ve gerçekçi olmayan yönleri giderek ortadan kalkmaya başlar.

“İkizlik” kendilik nesnesi aktarımında [“twinship” self-object transference] (Kohut, 1984), birey yeteneklerinden ve becerilerinden emin değildir; nitelikleri daha sağlam temellere dayanan ve yalnızlık ile derin keder anlarında başvurabileceği dışsallaştırılmış bir kendilik nesnesi sağlayan, fantezisinde oluşturduğu bir alter egoya [alter ego] yönelir. Burada da daha geleneksel yorumlar, hastanın kendisi ile analist arasındaki bariz farklılıkları inkâr edişine odaklanır ve bağımlılığa ya da yetersizlik duygularına (“kastre edilmişlik”; Barratt, 2019) karşı savunmaları vurgular. Kohut ise analistin, hastanın analitik ilişkiye yaptığı gerekli narsisistik yatırımı kabul ederek sabırla beklemesi gerektiğini ve erken yorumlamanın, hastanın zaten zedelenmiş olan değerlilik ve yeterlilik duygusunu yalnızca pekiştireceğini savunur.

Psikotik aktarım

“Psikotik aktarım” [psychotic transference] terimi, analistin hastayla temas kuramadığını hissettiği durumlardan, hastanın analisti kendi adına düşünmeye zorlama girişimlerine kadar çeşitli anlamlarda kullanılmıştır (Searles, 1963). Analitik literatür, “psikotik” terimini oldukça gevşek biçimde kullanma eğilimindedir -örneğin, kişinin başkalarını, kendisinin olduğu gibi, bir zihne sahip olarak tasavvur edememesini ya da kendisine bakım verenlerin onu zihinlerinde tutabileceklerini hayal edememesini betimlemek için. Bunlar, analistin düşünen bir varlık olarak varlığı silindiği için “psikotik aktarımlar” olarak nitelendirilebilir; ancak bu tür düşünce örüntüleri psikiyatristler tarafından psikotik olarak değerlendirilmez.

“Aktarım psikozu” teriminin daha uygun bir kullanımı, dayanılmaz ruhsal acıyla karşı karşıya kalan hastaların psikanalitik seanslarında ortaya çıkan geçici, tuhaf belirtilerle ilgilidir (Wallerstein, 1967). Bu hastalar, altta yatan bozukluğun şiddeti fark edilmeden psikanalitik tedaviye alınmış olabilirler.

Örnek: Zehirleyen analist

Analizde olan depresif bir kadın hasta, aynı zamanda bir psikiyatriste de gidiyordu. Bir antidepresan ilaç denemesi duygudurumunda pek az değişiklik yaratmıştı; bu nedenle psikiyatrist başka bir ilaç denemeye karar verdi. Hasta, hayatta kalmasına yardım edecek kişi olarak idealleştirdiği analistiyle kısa sürede güçlü bir bağ kurmuştu. Analistine, yeni antidepresanı gerçekten denemesi gerekip gerekmediğini sordu. Analist, psikiyatristinin tavsiyesine uymasını önerdi; hasta ilacı aldı, ancak şiddetli yan etkiler yaşadı. Bir sonraki seansta analisti kendisini zehirlemekle suçladı, güven ve ihanet hakkında yazılı bir metni yüksek sesle okudu ve analistten bunu imzalamasını talep etti. Bu sanrısal durum, hastanın analisti mesleki usulsüzlük nedeniyle bağlı olduğu meslek kuruluşuna şikâyet etmesine yol açtı; hasta ertesi gün şikâyetini geri çekti.

Bu tür geçici psikotik belirtiler, tipik olarak önceki deneyimlerle bağlantılıdır. Bu örnekte hasta, tıpkı şimdi analistinin kendisini “zehirleyen” psikiyatriste terk ettiğini hissettiği gibi, annesinin de kendisini şiddet uygulayan, sarhoş babasına terk ettiğini hissediyordu. Bu kişiler genellikle tam gelişmiş bir psikotik duruma sürüklenmezler; ancak tedavi sürdükçe, erotik [erotic] ya da erotik duygularla doldurulmuş [erotised] aktarımın gelişmesi de dâhil olmak üzere, sınırda kişilik bozukluğunun başka özelliklerini gösterme olasılıkları daha yüksektir.

Erotik aktarım

Psikanaliz, erotik bir aktarımla başlamıştır. Anna O, Breuer’e karşı beklenmedik biçimde erotizmle yüklü, öylesine güçlü duygular geliştirmiştir ki Breuer tedaviyi sonlandırmış ve “soğuk terler dökerek evden kaçmıştır” (Jones, 1953). Hemen ardından eşiyle ikinci bir balayı için Venedik’e gitmiş ve psikanalizden uzaklaşmıştır. Freud (1915), daha sonra aktarımdaki sevgi dolu ve erotik duyguların evrenselliğini kabul etmiş ve bunları, hastanın tedavi içinde çözülebilecek temel patolojisini yansıtan, analizin değerli yönleri olarak görmüştür. Ancak erotik aktarım, bir direnç olarak, ruhsal acıyla yüzleşme ve ötekiyle ilişki içindeki kendilik üzerine düşünme gerekliliğinden kaçınmaya hizmet ederek tedaviyi engelleyici de olabilir. Analitik ikilinin cinsiyet bileşimi ne olursa olsun, aktarım aşkı hemen her terapötik temasta mevcut olabilir (Bolognini, 1994); hasta tarafından fark edilmesi, utanç ve mahcubiyet duyguları uyandırabilir. Joseph (1987) ve Steiner (1982), hasta ile analist arasındaki karşılıklı etkileşimin heyecan verici ve doyum sağlayıcı yönlerinin, depresif konumun ikircikliliğine ya da paranoid–şizoid konumun parçalanmışlığına karşı bir savunma olarak ortaya çıktığını öne sürerler. Bir ilişki erotikleştirmesi [eroticising], çocuklukta yaşanan ihmal nedeniyle ilgi ve bakım içeren bir karşılık almaktan umudunu kesen kişinin, nesneyi karşılık vermeye zorlama yolu olarak da düşünülebilir. Hangi bakış açısı benimsenirse benimsensin, erotik, sevgi dolu ve şefkatli yönelimler, yeterince titiz bir çerçeve ve genel yaklaşım içinde duyarlılıkla ele alındıklarında analizi ileriye taşıyabilir.

Buna karşılık, erotik duygularla doldurulmuş aktarım [erotised transference] olarak adlandırılan durum (Blum, 1973; Rappaport, 1956), analizin varlığını dahi tehdit edebilir (Etchegoyen, 1991). Erotik duygularla doldurulmuş aktarım, cinsel doyum talebinin aşırı olması ve hasta tarafından gerçekdışı olarak deneyimlenmemesi bakımından erotik aktarımdan ve aktarım aşkından ayrılır; psikotik aktarımın bir alt kategorisidir. Erotik duygularla doldurulmuş aktarımın sürmesi, tedavinin kesintiye uğramasına ya da daha vahim biçimde, analistin eyleme dökmesine yol açabilir (Gabbard, 2013). Blum (1973), erotik duygularla doldurulmuş aktarım geliştiren hastaların öykülerinde bir dizi ortak özellik bulunduğunu bildirmiştir: çocuklukta cinsel baştan çıkarılma, yetersiz ebeveyn koruması ve ailenin ensest/eşcinsel davranışlara tolerans göstermesi. Dolayısıyla erotik duygularla doldurulmuş aktarım, önceki cinsel travmaların tekrarını ve belki de bu travmaları yeniden işlemek için umutsuz bir girişimi temsil ediyor gibi görünmektedir. Erotik duygularla doldurulmuş aktarım, analistte kaçınılmaz olarak yoğun karşıaktarıma ve analist açısından ciddi teknik sorunlara yol açar. Burada, tedavinin başarılı olabilmesi için erotize aktarımın analistin tüm becerisini, bilgisini ve etik bütünlüğünü gerektirdiğini belirtmek yeterlidir: Person’ın (1985, s. 163) ifade ettiği gibi (ve Breuer’in bedelini ödeyerek öğrendiği üzere), bu, “hem bir altın madeni hem de bir mayın tarlasıdır”. Şimdi, benzer biçimde hem değerli hem de tehlikeli olanaklar sunan karşıaktarıma geçiyoruz.

Karşıaktarım

Hiçbir psikanalist, kendi komplekslerinin ve içsel dirençlerinin izin verdiğinden daha ileri gidemez.

(Freud, 1910, s. 116)

“Karşıaktarım” [countertransference] terimi, Freud’un (1910, s. 139) “Gegenübertragung”u “hastanın [analistin] bilinçdışı duyguları üzerindeki etkisinin sonucu” olarak tanımlayarak kullanıma sunmasından bu yana, anlam bakımından bir dizi köklü değişim geçirmiştir. Başlangıçta, aktarım gibi karşıaktarım da analiz için bir engel ya da tehlike olarak görülmüş (Freud, 1912) ve özellikle hastanın erotik aktarımına aynı biçimde karşılık vermeleri durumunda, analistlerin daha fazla analizden geçmeleri gerektiğine işaret ettiği düşünülmüştür. Günümüzde karşıaktarım, analitik kuramın ve tekniğin merkezi bir parçasıdır (Loewenthal, 2018). Terimin öncelikle, analistin deneyimlediği, hastanın iç dünyasıyla ilişkili olan ve hastanın ilettiklerinin anlamını kavramak için analist tarafından kullanılabilecek düşünce ve duygulara gönderme yaptığı kabul edilir. Bu “hasta kaynaklı karşıaktarım” [patient-derived countertransference], daha önceki, analizi engelleyen “analist kaynaklı karşıaktarım” [analyst-derived countertransference] anlayışıyla karşıtlık oluşturur (Langs, 1976).

Freud–Jung mektuplarına dayanan yakın tarihli araştırmalar (Holmes, 2014; Holmes, 2018), Freud’un özel olarak karşıaktarımın olumlu yönlerine ilgi duyduğunu düşündürmektedir. Ancak psikanalistlerin kamuoyundaki imajının lekelenmemesini önemsediğinden, onların rolünü seansın karmaşasından uzak duran, otoriteyle donatılmış ve neyin normal ya da patolojik olduğuna hükmeden uzmanlar olarak çerçevelemiştir. Bu modelde karşıaktarım, analistin bilinçdışı süreçleri doğru biçimde dinlemesini engelleyebilecek kendi komplekslerine gönderme yapıyordu. Freud, karşıaktarımın savunduğu cerrahi müdahaleyi andıran mesafeli tutumu engelleyebileceği dışında, kamuya açık biçimde başka bir görüş belirtmemiş; bilinçdışı iletişimleri anlamada yararlı olabileceğinden söz etmemiştir.

Ferenczi (1922), bu görüşe ilk karşı çıkan kişi olmuştur. Onun “aktif teknikler”i [active techniques] aracılığıyla, analist ile hasta arasında çok daha fazla katılımı savunmuştur. Ancak karşıaktarımı, analistin kendi güçlükleri çerçevesinde görmeye devam etmiştir; örneğin analist, hastalarının kendisine yönelik övgülerini ya da bağımlılıklarını narsisistik biçimde teşvik edebilirdi. Bu görüş, Freud’un ölümünden sonra da sürmüş; Britanya’da nesne ilişkileri ekolünün ve Amerika Birleşik Devletleri’nde kişilerarası geleneğin (Sullivan, 1953) yükselişi, karşıaktarımın neleri içerebileceğinin daha yakından incelenmesini teşvik edene kadar devam etmiştir. Balintler (Balint, 1952; Balint ve Balint, 1939) (Michael Balint, Ferenczi’nin analizanıydı), karşıaktarım kavramının kapsamını genişletmeyi önermişlerdir; ancak kavramın gözden geçirilmesi için en ikna edici gerekçeleri ortaya koymak Winnicott’a (1949), Heimann’a (1950) ve Little’a (1951) düşmüştür.

Bu büyük kavramsal değişim, psikanalitik hareketin tamamında yankı uyandırmıştır. Bazıları yeni yaklaşımı benimserken, eski kuşak, karşıaktarımı analistin uygun biçimde anlama ve yorumlama kapasitesini engelleyen bilinçdışı etkenlerle sınırlayan daha dar görüşe bağlı kalmıştır (Fliess, 1953; Reich, 1951). Sullivan gibi kişilerarası yaklaşımı benimseyenler için bu köklü değişim, ilişkinin terapide belirleyici etken olduğu yönündeki görüşlerini doğruluyor ve geleneklerine sıkı sıkıya bağlı ABD psikanalizinin otoriter ve katı buldukları tutumuna indirilen son darbeyi temsil ediyordu. İngiliz analistler içinse bu, yaratıcı ve verimli bir tartışmanın başlangıcıydı.

Paula Heimann’ın (1950) makalesi, karşıaktarıma ilişkin çağdaş düşüncenin temel taşlarından biri olmayı sürdürmektedir. Yeni düşüncenin temel öğesi, analistin hastanın ilettikleri ve davranışları karşısındaki kendi duygularının, tutumlarının ve çağrışımlarının, hastada gerçekleşen bilinçdışı süreçleri anlamaya yardımcı olmasıydı. Analist başlangıçta bu tepkilerinin tam olarak bilincinde olmayabilir ve onları ancak süpervizyonla birlikte kendisini dikkatle inceleyerek fark edebilir. Heimann (1950, s. 82) daha da ileri gitmiştir: “Analistin hastasına yönelik deneyimlediği tüm duygular” karşıaktarımdır ve karşıaktarım “hastanın yaratımıdır, hastanın kişiliğinin bir parçasıdır”. Bu görüş, Oidipus kompleksinin merkezî konumunun sorgulanması gibi Freudcu ortodoksiye yönelik diğer Kleincı itirazlarla birleşince, kaçınılmaz olarak tartışmayı daha da alevlendirmiştir. Klein’ın kendisi, karşıaktarıma ilişkin bu revizyonist görüşe temkinli yaklaşmış ve yansıtmalı özdeşleşme ile bağlantısı konusunda ihtiyatlı olunması gerektiğini belirtmiştir; buna rağmen meslektaşları, iki kavramın neredeyse birbirinden ayırt edilemeyecek ölçüde ayrılmaz biçimde bağlantılı olduğu düşüncesini geliştirmeyi sürdürmüşlerdir.

Karşıaktarım, empati ve yansıtmalı özdeşleşme

Yansıtmalı özdeşleşmede (bkz. 4. Bölüm), hasta kendisinin “sahiplenmediği” yönlerini analistin içine yansıtır; analist bu yönlerle bilinçdışı olarak özdeşleşir ve bunlara uygun biçimde hissetmeye ya da davranmaya başlayabilir. Bu sürecin ilk yönü açıkça aktarımla bağlantılıdır; ikinci yönü ise etkileşimsel niteliği göz önüne alındığında karşıaktarımla ilişkilendirilebilir. Racker (1953, 1957, 1968), “tamamlayıcı” [complementary] ve “bağdaşan” [concordant] karşıaktarımlar olarak adlandırdığı iki tür arasında ayrım yaparak bu iki yönü açıkça birbirine bağlamıştır.

Tamamlayıcı karşıaktarımlar, hastanın analiste önceki ilişkilerinden birindeki nesne olarak davranmasından doğan duygulardır ve yansıtmalı özdeşleşmeyle yakından bağlantılıdır. Tamamlayıcı karşıaktarım, analistlerin kendi bilinçdışılarına ve kabul etmedikleri ihtiyaçlarına ve gelişimsel kalıntılarına dayanarak hastanın yansıtmalarını tamamlayan bir rolü sahnelemeleri bakımından Heimann öncesi modele bir ölçüde benzer. Daha genel bir bakışla bunlar, analist–hasta etkileşiminin dinamiğinin tezahürleri olarak görülebilir. Dolayısıyla bağımlı bir hasta, analistinde aşırı koruyuculuğu uyandırır; nesnelerini reddedici ve düşmanca gören hastalar da analistlerinde bu duyguları uyandırırlar. Bu tamamlayıcı ilişki döngülerine takılıp kalmak, bir çıkmaza ya da ilerleme sağlanamamasına yol açabilir. Ancak Heimann sonrası bakış açısından, bunlar fark edilip birlikte incelendikleri ölçüde analitik çalışma için yararlı bir malzemeye dönüşürler.

Bağdaşan karşıaktarımlar, analistin hastayla duygusal rezonansına dayanan empatik tepkilerdir ve yalnızca yansıtmalı özdeşleşmenin sonucu değildirler. Bağdaşan karşıaktarımlar; duygulanımsal uyumlanma, empati, aynalama ve tüm ilişkilerin belirli yönlerinin yalnızca yansıtmadan ibaret olmayan duygusal özdeşleşmelere dayandığı hissiyle bağlantılıdır. Benzer biçimde, Money-Kyrle’ın (1956) “normal karşıaktarım” [normal countertransference] açıklaması ve Bion’un (1962) iletişimsel yansıtmalı özdeşleşme [communicative projective identification] betimlemesi, karşıaktarımın olumlu anlamlarını temsil eder.

Stern’ün (1985), anne ile bebek arasındaki ve buradan hareketle hasta ile analist arasındaki “duygulanımsal uyumlanma”ya [affective attunement] ilişkin gözlemleri, aktarım–karşıaktarım matrisini düşünmek için kanıta dayalı bir yol sunar. Empatik anne, çocuğunun duygulanımlarını aynalayabilir, onlarla özdeşleşebilir, onları birbirinden ayırt edebilir, düzenleyebilir ve adlandırabilir. Bu “ödünç alınmış beyin” [borrowed brain] (Holmes, 2020) modelinde çocuk, “yansıtmalı özdeşleşme” yoluyla bakımverende duygular uyandırır; bakımveren de bu duyguları, çocuğun kendi duygularını “görmeye” ve yeniden içe atmaya başlamasını sağlayacak biçimde yansıtarak ona karşılık verir.

Bion’dan (1967) başlayarak yeni-Kleincı model, bunu annenin bebeğin dissosiye olmuş “beta öğeleri”ni [beta elements] işlemek için kendi “alfa işlevi”ni [alpha function] kullandığı, patolojik olmayan, iletişimsel bir yansıtmalı özdeşleşme olarak görür. Gelişim iyi seyrederse, sık sık tekrarlanan bu süreç, büyüyen çocukta bir kendini tanıma birikimi ve kendini düzenleme kapasitesi oluşturur. Duygulanımsal uyumlanmanın empatiyle eşdeğer olup olmadığı tartışmalıdır (Hoffman, 1978). Bazı yazarlar, duygulanımsal uyumlanmanın bilinç dışında gerçekleştiğini, empatinin ise bilişsel süreçler içerdiğini savunurlar. Duygulanımsal uyumlanma, bir başkası parmağına çekiçle vurduğunda kişinin “Ahhh!” diye bağırıp kendi parmağını emmesinde olduğu gibi, daha dolaysız bir duygusal tepkidir.

Psikanalitik bir çerçevede empati ve duygulanımsal uyumlanma, Bion’un (1962) ilk kez tanımladığı üzere, patolojik yansıtmalı özdeşleşmenin karşısında “normal” yansıtmalı özdeşleşmeyi temsil eder. Yansıtmalı özdeşleşme başlangıçta, içsel bir nesne ilişkisinin dışsallaştırılmasına ve fiilen yaşanmasına dayanan patolojik bir süreç olarak düşünülmüştür; bu süreçte analist, kendisine dayatılan belirli bir rolü üstlenir; yani tamamlayıcı karşıaktarım söz konusudur. Buna karşılık empatide böyle bir dayatılmış rol yoktur ve analist, hastanın altta yatan duygulanımına ulaşmak için geçici özdeşleşme süreçlerini kullanır. Bu, analistin düşünme ve üzerine düşünme yetisini korurken “egonun hizmetinde gerileme” [regression in the service of the ego] (Kris, 1952, 1956) kapasitesine bağlıdır. Terapide duygulanım düzenlemesinin olumlu sonuçlarla ilişkili olduğuna dair güçlü kanıtlar bulunduğundan, bu tartışma salt akademik olmaktan çok uzaktır (Rice ve Hoffman, 2014).

Sandler (1993), empatiyi önbilinçli aynalamaya benzer görerek “birincil özdeşleşme” [primary identification] terimini empatiyi kapsayacak biçimde kullanır. Dolayısıyla analist, hastanın eylemlerine ya da davranışlarına kendiliğinden duygusal bir tepki verirse -örneğin ağlamaklı olursa, hasta adına öfkelenirse ya da dehşete kapılırsa- bu, yansıtmalı özdeşleşme olarak değil, birincil özdeşleşmenin bir örneği olarak görülmelidir. Yalnızca bu tür özdeşleşmelerin analistin içindeki çözümlenmemiş bilinçdışı temaları harekete geçirmesi durumunda çatışma ortaya çıkar ve savunmacılığa ve kör noktalara yol açar.

Bion’un (1962) kapsayan ve kapsanan modeli, aktarım–karşıaktarım dinamiğinin hasta ile analist arasında yapıcı biçimde ilerlediği bir “normal karşıaktarım” olduğunu öne sürer. Bion’un modelinde duygular ötekine iletilir, sindirilir ve değiştirilmiş, kabul edilebilir bir biçimde yansıtan kişiye geri verilir. Patolojik yansıtmalı özdeşleşme, ancak bu süreç analistin anlamadaki yetersizlikleri ve/veya analitik çerçeve içinde kapsanamayacak kadar şiddetli ya da psikotik yansıtma süreçleri nedeniyle kesintiye uğradığında ortaya çıkar. Bu “başarısızlıklar” [failures] bile terapötik potansiyel taşır. Hasta, geçmişindeki önemli ötekilerle ilişkisinde kendisinin deneyimlediği duyguları ileterek yansıtmalarını yoğunlaştırabilir (ayrıca bkz. 4. Bölüm). Analistler çoğu zaman ancak bir biçimde uygunsuz tepki verdikten sonra -yani karşıaktarım duygularıyla ve/veya sahnelemeleriyle temas ettikten sonra- kendilerinin böyle bir konuma çekilmesine izin verdiklerini fark eder ve hastanın travmalarını çözümlemeye ve bunlarla özdeşleşmeye başlayabilirler.

Sandler (1976), bu süreci analistin “rol duyarlılığı” [role responsiveness] olarak tanımlar. Bu süreçte hasta, analiste kendi içsel dramasında belirli bir rol “vererek” bilinçdışı bir arzu fantezisini gerçekte hayata geçirmeye çalışırken, kendisi de buna karşılık gelen bir rol üstlenir. Tüm bunların terapötik açıdan yararlı olabilmesi için analistlerin zor bir dengeyi korumaları gerekir: hem ilişkinin içinde yer almak hem de mesafelerini korumak, hastayı dinlemek, kendi duyguları üzerine düşünmek, kendilerine verilen rolü oynamak ve aynı zamanda kendilerini bu rolden kurtarmak. Klinik vurgu, hastanın yansıtılan duygulanımları ve analistin bunların kendisinde uyandırdığı duyguları sahnelemeden ne ölçüde “metabolize edebildiği” [metabolise] ya da “sindirebildiği” [digest] üzerindedir.

Örnek: El sallayan hasta üzerine ek düşünceler

Analist, hastasının kendisine el salladığını görmediğini kabul ettikten sonra, kendisinde gerçekten bir kör nokta olup olmadığını, analitik malzemede bir şeyi “görmüyor” olup olmadığını ya da hastasının bir yönünü ele almakta yetersiz kalıp kalmadığını düşünmeye başladı. Analist, geriye dönüp baktığında, son seanslarda alışılmadık ölçüde çok sayıda empatik yorum yaptığını fark etti. Örneğin, hastası babasının kendisini reddedişlerinden söz ederken, onun öfkesine odaklanmak yerine ne kadar incindiğini ve babasının sevgisini ne kadar arzulamış olması gerektiğini vurgulamıştı. Aynı zamanda, seanslar sırasında giderek daha fazla uykulu hissettiğini hatırladı. Belki de hastanın korkularıyla işbirliği yaparak, onda bir şeyi görmemek için gözlerini kapatıyordu? Analist, bu karşıaktarım tepkisine dayanarak, hastanın belki de görülmek istediğini, ancak içinde bir şeyin uyuduğunu ve uyandırılamadığını yorumladı. Hastanın kendi şefkatli ve sevgi dolu duyguları, sadomazoşistik saldırılarının altında gizlenmişti. Dahası analist, hastasına yönelik kendi şefkatli duygularının da örtüldüğünü, oldukça alışılmış empatik yorumları içinde kaybolduğunu fark etti. Bu duygulara kör kalmıştı. Bu duygular da kadın hastasına yönelik olumlu duygular geliştirmekle ilgili kendi kaygılarıyla bağlantılıydı: Olası erotik aktarım ve karşıaktarımları açığa çıkarmaktansa, bisikletle giderken hastasını fark etmemek daha iyiydi. Tüm bunları yeniden hastanın sevgi dolu bir babaya duyduğu karşılanmamış ihtiyaçla ilişkilendirmeden önce, bu dolambaçlı yoldan geçmek gerekiyordu.

Pick (1985), analistin hastanın bilinçdışı iletişimlerine açık ve alıcı olması gerektiğini vurgulayarak Bion’un analistin kapsayıcı işlevine ilişkin düşüncesini geliştirir. Analistin kişiliğinde de kendine özgü ilkel işlevler bulunur; bunlar özdeşleşme yoluyla hastanın yansıtmalarıyla işbirliği yapabilir -örneğin, bakımveren, sevgi dolu, her şeyi iyileştiren bir anne olmak- ve “özdeşleşimden uzaklaşma” [disidentification] gerçekleşene kadar bu yansıtmalar analiz edilemez, hatta fark edilemez. Ancak Heimann sonrası bir bakış açısından bu formülasyon, klasik karşıaktarım anlayışını da içerir. Reich (1951) de “savunmacı karşıaktarım” [defensive countertransference] terimini kullanarak benzer bir düşünce öne sürmüş ve analistin kendisindeki bu özdeşimsel yönlere karşı uyanık olması gerektiğini vurgulamıştır. Ancak “eksi K”, “K”ya dönüştüğünde, hastaların kendilerinin daha önce kabul edilemez buldukları yönleriyle yüzleşmelerine ve yansıtmalarını geri almalarına yardımcı olunabilir; bu süreç, analistteki benzer bir süreçle paralellik gösterir. Bu görüş, analistin kişiliğinin hastayla ilişkili simetrik ya da uyumlu yönlerini ve dolayısıyla ilişkideki, “simetrisiz” [lop-sided] (Barratt, 2017) olsa da, eşitliği vurgular.

Analistlerin dikkatlerini borderline ve psikotik hastalarla çalışmaya yöneltmeleri, karşıaktarıma ilişkin düşünceyi etkileyen bir başka etken olmuştur. Winnicott (1949), hastaların zaman zaman aşırı ya da kışkırtıcı davranışları karşısında analistte ortaya çıkan doğal tepkiyi betimlemek için “nesnel nefret” [objective hate] terimini ortaya atmıştır. Bu tepkinin analistin çözümlenmemiş çatışmalarından kaynaklanmadığını, sağduyuya uygun, normal bir tepki olduğunu savunmuştur. Bu sav, hastayı bir ölçüde suçlayıcı olmasına rağmen, karşıaktarımın o dönemde yaygın olan aşağılayıcı ve suçluluk uyandırıcı yönünü ortadan kaldırması bakımından önemliydi. Bu içgörüden hareketle Kernberg (1984), borderline ve diğer ağır kişilik bozuklukları olan hastalarla çalışmalarında karşıaktarımı, analistte kaçınılmaz olarak zorlayıcı duyguların uyandığı çok yönlü bir süreç olarak görmüştür.

Karşıaktarım tanımları

  • Duygulanımsal rezonans ve empati (Stern ve Winnicott)
  • Yansıtmalı özdeşleşmenin sonuçları (Klein, Bion, Steiner vb.)
  • İki kişilik ya da öznelliklerarası alanın bir parçası (Sullivan ve Langs)
  • Analistin hastanın aktarımına verdiği bilinçli ya da bilinçdışı yanıt (Heimann ve Sandler)
  • Analistin hastaya yönelik aktarım tepkisi, yani hastanın analistin geçmişindeki önemli kişileri temsil etmesi (Freud)
  • Analistin kör noktaları ya da dirençleri (Freud ve Sandler)
  • Analistin hastasına yönelik tüm tepkileri (Joseph)

Bu liste, karşıaktarım kavramıyla ilişkili çeşitli anlamları özetler ve Sandler’ın (1983) psikanalizde kavramsal “esneklik” anlayışının bir başka örneğini oluşturur. Karşıaktarımın farklı tanımları, terimin sınırlarının ne kadar dar ya da geniş çizildiğine bağlıdır.

Özet ve sonuçlar

Çağdaş psikanalizde odak, esas olarak hastanın zihinsel durumunun analiste iletilmesini sağlayan bir araç olarak karşıaktarım üzerindedir. Bu iletişim, çeşitli biçimlerde gerçekleşir; bunların tümü, tam anlamıyla “karşıaktarımsal” değildir. İlk olarak, analistin duygulanımsal rezonans, empati, deneme amaçlı özdeşleşme ve birincil özdeşleşme kapasiteleri vardır. İkinci olarak analist, hastayla ilgili bir şeye -örneğin kendisini tehdit altında hissederek- anlık bir tepki verebilir; bu tepki daha çok analistin iç dünyasından kaynaklanır ve hastanın bilinçdışı niyetinin sonucu değildir. Üçüncü olarak, analistteki duygular yansıtmalı özdeşleşme süreci yoluyla ortaya çıkabilir; bu süreçte analisti ve hastayı, geçmişteki işlenmemiş ya da söze dökülmemiş duyguları veya travmayı sahnelemeye yönelten bilinçdışı bir itki vardır.

Karşıaktarımın yansıtmalı özdeşleşme ile ilgili yönleri, en çok Kleincı analistlerin dikkatini çekmiştir. Duygulanımsal rezonans, empatik tepkiler, birincil özdeşleşme ve deneme amaçlı özdeşleşme süreçleri ise ego psikologlarının ve gelişimsel yönelimli diğer analistlerin ilgisini çekmiştir. Karşıaktarımın nasıl ve ne zaman kullanılacağını bilmek -entelektüel anlayışı duygulanımsal açıdan anlamlı bir yoruma, doğrudan duygusal tepkileri anlayışa, özdeşim ve sempatiyi ise empatik kavrayışa dönüştürmek- analitik becerilerin özünü oluşturur.

Genel olarak, karşıaktarımın tanımına ilişkin tartışmalar azalmıştır. Langs’ın kendisi bir ölçüde unutulmuş, hatta itibarsızlaştırılmış olsa da, iki kişilik alan [bipersonal field] kavramı (1978), karşıaktarımı yalnızca hastanın ya da analistin alanına ait değil, etkileşimsel bir olgu olarak sağlam biçimde konumlandırmıştır. İki kişilik alan, fizikten ödünç alınmış bir düşüncedir ve Bion’dan etkilenen İtalyan analist Ferro tarafından yaratıcı biçimde geliştirilmiştir (2006; Ferro ve Civitarese, 2015). Alanın sınırları, hem hastanın hem de analistin kendi psikolojik dünyalarından katkıda bulundukları analitik çerçeve tarafından belirlenir. Analitik ikiliyi birbirini karşılıklı olarak etkileyen iki psikolojik sistem olarak ele alırsak, aktarım ile karşıaktarımın iç içe geçmesi, yoğun bir duygulanımsal ortamda bu sistemler arasında gerçekleşen incelikli bir karşılıklı etkileşim hâline gelir -hastanın ve analistin bilinçli ve bilinçdışı sistemleri arasında dört yönlü bir matris. Money-Kyrle (1956), analistin duygusal görevinin kendi bilinçdışı fantezilerini hastasınınkilerden ayırt etmek olduğunu öne sürerek bu gelişmeleri öngörmüştür. Bunun başarılamaması, hastayı yatıştırma ve ona güvence verme biçimini alan “olumlu karşıaktarım” [positive countertransference] ya da hastaya “yorumlar” [interpretations] aracılığıyla örtük biçimde saldırıldığı “olumsuz karşıaktarım”a [negative countertransference] yol açar.

Baranger (1993), iki kişilik alanın kendisini Bion’un (1952) grup zihni düşüncesine benzer görür. Holmes (2020), nörobilimsel bir bakış açısından bunu, hastanın kendi zihnini keşfetmek için analistin zihnini “ödünç aldığı” bir “tek kişilik düet” olarak betimler. Bütün bunlar göz önüne alındığında, çağdaş karşıaktarım anlayışı, hastanın yanı sıra analistin ruhsal süreçlerinin de etkin katılımını içerir; analistin tarafsız bir ayna olduğu düşüncesini yıkar ve analitik karşılaşmayı nesnel olandan öznel olana doğru taşır. Aktarım ve karşıaktarım, her terapide kendine özgü bir kişisel tarihi ve kültürü olan, hasta ile analistin birlikte oluşturduğu benzersiz bir örüntü meydana getirmek üzere iç içe geçen tamamlayıcı süreçler hâline gelmiştir.

← Tüm yazılara dön

Okur yorumları

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir