Birincil Süreç ve İkincil Süreç Nedir?

Birincil Süreç [Primary Process] ve İkincil Süreç [Secondary Process], psikolojik yaşamın temelden farklı iki temsili [representation] ve/veya örgütlenme biçimidir; betimleyici düzeyde, hem biçim hem de içerik bakımından farklı iki “düşünce” [thought] türünü açıklarlar. Rüyaların iyi bir örneğini sunduğu birincil süreç düşüncesi doğrusal değildir, çoğu zaman sözel değildir ve somut simgeleştirme [symbolization], yer değiştirme [displacement] ve yoğunlaştırma [condensation] mekanizmalarından yararlanır. Birincil sürecin içeriğine arzular, duygulanımlar, çatışma ve/veya bilinçdışı fantezi hâkimdir. Buna karşılık, ikincil süreç düşüncesi mantıklıdır, genellikle sözeldir ve gerçekliğe dayanır. Muhakemede bulunmaya, sorun çözmeye ya da amaçlara ulaşmaya yöneliktir. Geleneksel psikanalitik bakış açısı, birincil sürecin bilinçdışı düşüncede, ikincil sürecin ise bilinçli ve önbilinçli düşüncede baskın olduğu yönünde olsa da çağdaş analistlerin çoğu, hem birincil hem de ikincil süreç düşüncesinin tüm farkındalık düzeylerinde ortaya çıktığını kabul eder.

Tüm ruhsal yaşamın bilinçdışı çatışma ve fanteziden etkilendiğinin ve dolayısıyla birincil süreç düşüncesinin niteliklerinin, büyük ölçüde ikincil süreç düşüncesi tarafından örtülse de onunla yan yana her zaman mevcut olduğunun kabulü, psikanalitik bakış açısının merkezinde yer alır. Ruhsal yaşama yoğun duygulanım ve/veya çatışma hâkim olduğunda ya da akla uygunluğun örgütleyici kısıtlamaları gevşetildiğinde, birincil süreç örgütlenme biçimleri bilinçli düşüncede daha belirgin hâle gelir. Örneğin, birincil sürecin özellikleri çocukların oyunlarında, rüyalarda, gündüz düşlerinde, şakalarda, dil sürçmelerinde, nevrotik semptomlarda ve psikozda belirgindir. Klinik ortamda birincil süreç, hastanın mantığa ve uygunluğa ilişkin kaygılarını askıya almaya davet edildiği serbest çağrışımda belirgin hâle gelir. Analist, hastanın iletişimlerindeki birincil süreç öğelerini, onun kendine özgü, bilinçdışı, fantezi ve kişisel anlamlardan oluşan iç dünyasına ilişkin ipuçları olarak dinler. Birincil sürecin özellikleri metaforda, şiirde, sanatta ve dinsel ritüelde de belirgindir. Nitekim psikanalitik birincil süreç kavramı, sanatın, dinin ve diğer kültürel ürünlerin karmaşık, duygusal ve çoğu zaman bilinçdışı insan deneyimini nasıl temsil ettiğinin ve ilettiğinin incelenmesine önemli bir katkıdır.

Freud, belirti oluşumuna ilişkin çalışmaları ve rüyaların analizi yoluyla, birincil ve ikincil süreç düşünce biçimlerini ilk kez tanımlamış ve birbirinden ayırmıştır. Yayımlanmamış “Bilimsel Psikoloji Taslağı“nda [Project for a Scientific Psychology] Freud (1895b), birincil süreç terimini bebeğin zihinsel işleyişini belirtmek için kullanmıştır. Dolayısıyla birincil, gelişimde önce gelene; süreç ise “nöronlar”ın (nöronlara dayalı bu erken modelde) uyarılmayı ya da “enerji”yi işleme yöntemine işaret eder. Bu modelde, başlangıçta sistemdeki “enerji” hızla hareket eder; ne gerçeklikle ilgili hususlar gözetilerek geciktirilebilir ne de ileride kullanılmak üzere “bağlanabilir”. Büyüme ve öğrenmeyle birlikte zihin-beyin, boşalımı geciktirme ve gerçekliğin taleplerine yanıt olarak enerjiyi depolama ya da yeniden yönlendirme kapasitesine sahip ikincil süreç işlemleri geliştirir.

Freud, zihnin beyin temelli bir modelini oluşturma çabalarından vazgeçmiş olsa da birincil ve ikincil süreç kavramlarını, bunların dayandığı “enerji” kavramlarıyla birlikte korumuştur. Freud (1900, 1911b, 1915d), semptom ve rüya oluşumunun altında yatan bilinçdışı zihinsel süreçleri açıklığa kavuşturma çabasının bir parçası olarak, “Rüyaların Yorumu“nun [The Interpretation of Dreams] 7. bölümünde ve diğer makalelerinde bu kavramları ayrıntılandırmıştır. Zihnin topografik modelinde Freud, birincil süreci bilinçdışı sisteme (Ucs.) atfetmiştir; burada, önceki modelde olduğu gibi, enerji son derece hareketlidir ve haz ilkesine [pleasure principle] uygun olarak derhâl boşalım arar. Birincil süreci karakterize eden (rüya çalışması [dream-work] aracılığıyla örneklenen) özgül mekanizmaları tanımlamıştır; bunlar arasında yer değiştirme (bir düşüncenin, duygulanımsal olarak bağlantılı olduğu başka bir düşüncenin yerine geçebilmesi) ve yoğunlaştırma (bir düşüncenin başka birkaç düşünceyi ifade edebilmesi) yer alır. Freud, ikincil süreci bilinç-önbilinç sistemine (Cs.-Pcs.) atfetmiştir; ikincil süreç burada, gerçekliğin taleplerine uygun olarak, enerjiyi bağlama ve sabit, düz anlamlı simgeler kullanma kapasitesine sahiptir; böylece gerçekliğe yönelik, dil temelli düşünceye yol açar. Önceki modelde olduğu gibi, bu modelde de birincil süreç, iki süreçten daha ilkel olanı ya da ilk gelişenidir. İkincil süreç ancak bebek, Freud’un “acı hayal kırıklığı” [bitter disappointment] olarak adlandırdığı deneyim karşısında, yalnızca arzu etmenin (varsanısal arzu gerçekleşmesi [hallucinatory wish-fulfillmen] de dâhil olmak üzere) doyum sağlamadığını ve doyuma ulaşmak için daha karmaşık manevraların (başka bir deyişle, düşünme ve eylemin) gerekli olduğunu öğrendiğinde gelişir. Ancak bilinçdışı fantezinin primitif, zamansız, ahlaki kaygılardan bağımsız ve arzuların yönlendirdiği dünyası, birincil süreç tarafından örgütlenmeye devam eder.

Freud, yapısal kuramında [structural theory] birincil süreç işleyişini yeniden ide, ikincil süreci ise egoya atfetmiştir. Yapısal kurama bu geçişle birlikte Freud (1938a), tek bir zihinsel işleyiş türüyle karakterize edilen bütünleşik bir “bilinçdışı” düşüncesini açıkça reddetmiş olsa da birincil süreç tarafından yönetilen sistem olarak bir bilinçdışından söz etmeyi sürdürerek konuyu karışık hâle getirmiştir. Aynı zamanda, ego psikologları arasında idin birincil süreç işleyişiyle, egonun ise ikincil süreç işleyişiyle eşitlenmesinin fazlasıyla basit olduğu ve birincil ve ikincil süreç düşüncesi arasında yer alan, her ikisinin de özelliklerini taşıyan birçok zihinsel durumun bulunduğu giderek daha fazla kabul görüyordu. Örneğin Arlow (1958), birincil sürecin ruhsal yaşamın genel bir yönü olduğunu ve belirli koşullar altında idi, egoyu ve süperegoyu karakterize ettiğini ileri sürmüştür.

E. Kris (1950b), Loewald (1960, 1978) ve diğerleri, egonun birincil süreç özellikleri taşıyan bir duruma “gerileyebileceğini” [regress], bunun sanatta ve bilimde yaratıcılığı desteklediğini ve analizde ilerlemeye olanak tanıdığını ileri sürmüşlerdir. Schafer (1968b), içe atılanları [introject], birincil süreç varlıkları [primary process presence] ya da öznenin (kendiliğin) süregelen bir ilişki içinde olduğu nesnenin temsilleri olarak tanımladı. Daha yakın zamanda Dorpat (2001), birincil sürecin arkaik, çocuksu bir kalıntı olduğu anlayışına karşı çıkmış ve birincil süreç bilişini, ilişkililiğin temel ve yaşamsal bir yönü olarak yüceltmiştir.

Zaman içinde, Freud’un birincil ve ikincil süreç için önerdiği kavramsal çerçevenin diğer öğeleri de giderek terk edilmiştir. Örneğin, Arlow ve C. Brenner (1964), birincil ve ikincil süreçlerin düşünme türleri olarak değil, çeşitli olguların altında yatan “kateksislerin hareketlilik derecesi” üzerinden tanımlanması gerektiğini savunurken, kuramın enerjiye ilişkin öğelerine daha az bağlı olan analistler, birincil ve ikincil süreçleri yalnızca farklı düşünce biçimleri anlamında kullanmaya başlamışlardır (Rapaport, 1951; Holt, 1967). Diğerleri, Freud’un önerdiği birincil ve ikincil süreçlerin gelişimsel sıralamasına karşı çıkmıştır. Örneğin Cavell (2003), birincil sürecin, belirli bir düşünce örgütlenmesini betimlemek için yararlı bir klinik terim olarak önemini kabul etmekle birlikte, gerçekliğe yönelimden önce gelen bir tür zihinsel içerik olduğu düşüncesine karşı çıkmak için dil felsefesinden ve gelişimsel psikolojiden yararlanmıştır. Litowitz (2007), bilinçdışı fanteziye ilişkin çağdaş bir kavramsallaştırma geliştirirken, Freud’un birincil süreç düşünce biçimlerinin çocukluk düşüncesini karakterize ettiği yönündeki düşüncesini bütünüyle reddetmiştir. Çağdaş gelişimsel araştırmalara atıfta bulunarak, birincil süreç düşüncesinin dört özelliğinin (yoğunlaştırma, olumsuzlamanın yokluğu, tersine çevirmelerin yaygınlığı ve zamansızlık) çocukluktaki zihinsel etkinlikle herhangi bir ilişkisi olduğu düşüncesini çürütmüştür. Böylece birincil süreci, yetişkinlerin rüya çalışması alanıyla sınırlandırmıştır. Marcus (1999), Arieti’nin (1976) ortaya attığı üçüncül süreç [tertiary process] kavramını savunmuştur. Bu kavram, birincil ve ikincil süreç düşüncesi arasındaki ilişkiyi örgütleyen ve bilincin birçok düzeyinde sentezleyici deneyim üreten üçüncü bir zihinsel süreç olarak tanımlanmıştır. Üçüncül süreç, iç ile dışı; dürtü türevi, savunma ve süperego çatışması öğelerini; şey temsilleri ile sözcük temsillerini; algıları, duygulanımları ve kavramları birleştirir. Gerçeklik deneyimi ile duygusal deneyimi bir araya getirerek karmaşık bir ruhsal gerçeklik oluşturur.

Bilişsel ve gelişimsel psikoloji alanlarında çalışan psikanalitik yönelimli bazı araştırmacılar, birincil ve ikincil süreç kavramlarını ampirik olarak sınamaya çalışmışlardır. Holt (2002), birincil süreç düşüncesinin varlığını ölçmek için bir ölçek geliştirmiş ve birincil süreç düşüncesinin adaptif kullanımı ile hem sanatsal başarı hem de psikoterapide olumlu sonuç arasında bir korelasyon bildirmiştir. Brakel ve çalışma arkadaşları (2002), birincil sürecin (somut, algısal, niteliksel benzerliklere dayalı kategorizasyonlarla temsil edilen) ve ikincil sürecin (soyut, kurala bağlı, ilişkisel benzerliklere dayalı kategorizasyonlarla temsil edilen) varlığına ampirik destek sağlamak için bilişsel psikolojideki kategori oluşumu kuramlarından yararlanmışlardır. Brakel’in çalışması (2004), birincil süreçlerin farkındalık dışında, çocuklarda ve (bilinçdışı çatışmanın bir göstergesi olarak kullanılan) anksiyete durumlarında daha etkin olduğu düşüncesini de desteklemektedir.

Bucci (1997), bilişsel psikolojinin yöntemlerinden de yararlanarak, birincil ve ikincil süreç kavramlarının ötesine geçen ve simgesel sözel bir kipi [symbolic verbal mode], simgesel sözel olmayan bir kipi [symbolic nonverbal mode] ve subsimgesel bir kipi [subsymbolic mode] içeren bir “çoklu kod kuramı” [multiple code theory] önermiştir. Bu üç işleme kipi, onun gönderimsel etkinlik [referential activity] olarak adlandırdığı etkinliğin bütünleştirici işlevi aracılığıyla birbirine bağlanır. Kesikli değil, sürekli temsil biçimleriyle karakterize edilen subsimgesel kip, her türden motor, içorgansal, duyusal ve duygusal deneyimi temsil etmek için kullanılır; subsimgesel kipe erişim, yaratıcılıktan bireyler arasındaki duygusal iletişime kadar uzanan çok çeşitli önemli yaşam işlevleri için yaşamsaldır. Bucci’nin görüşüne göre, işlemenin hem simgesel sözel olmayan hem de sunsimgesel kipleri birincil süreçle ortak özellikler taşısa da ne doğaları gereği ilkeldir ne de dilek ya da çatışmayla ilişkilidirler; işlemenin üç kipi de kasıtlı ya da otomatik olabilir ve hem farkındalık içinde hem de farkındalık dışında işleyebilir.

Bucci, verilerin artık Freud’un birincil süreç düşüncesine atfettiği birçok niteliğin (bilinçdışı, imgesel, arzu doyurucu ya da dürtülerin egemenliğinde, akıldışı, gelişimsel olarak ilkel, dil öncesi ve çağrışımsal olma) hem bilinçli hem de bilinçdışı farklı düşünce türlerini oluşturduğunu ve birbirinden bağımsız olarak bulunabileceğini açıkça gösterdiğini ileri süren Westen’a (1999a) katılmıştır. Bununla birlikte, zihinsel örgütlenmeye ilişkin kavramlar, geçtiğimiz yüzyılda hem psikanalitik gözlemin hem de psikolojinin diğer dallarındaki araştırmaların etkisiyle önemli ölçüde gelişmiş olsa da analistlerin çoğu, farklı düşünce biçimlerini ifade etmek için birincil süreç ve ikincil süreç terimlerini kullanmayı sürdürmektedir (ancak bu terimler mutlaka Freud’un önerdiği kavramsal çerçeveye bağlı olarak kullanılmamaktadır). Özellikle birincil süreç, zihnin, bilinçdışı fanteziyle ilişkili arzuların ve duyguların egemen olduğu deneyimi son derece yoğunlaştırılmış bir biçimde nasıl temsil ettiğini ve ilettiğini betimlemek için kullanılmaya devam etmektedir.

Kaynak:

American Psychoanalytic Association. (2012). Primary process and secondary process. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 199).

Yorum Yazın