Bu yazı, Freud’un düşüncesinde primitif/ilkel kavramının anlamını ve bu kavramın arkaik olanla nasıl ayrıldığını ele alıyor. Primitif olanın, bireysel düzeyde çocuksu olana karşılık gelecek biçimde kolektif yaşam, mit, din, büyüsel düşünce ve toplumsal örgütlenme ile ilişkisi inceleniyor. Yazı ayrıca bu kavramın, Freud’un antropoloji ile psikanaliz arasında kurduğu düşünsel bağdaki merkezi yerini ortaya koyuyor. (Editoryal)
“Primitif” [privitive] terimi (bazen “ilksel” [primeval] ya da “birincil” [primal], “arkaik” [archaic] terimine yakındır; ancak ondan ayrılması gerekir; çünkü “primitif”, kökenlere değil, modern ve uygar insanda bilinçdışı olarak varlığını sürdüren kültürel fenomenlerin (mitler, dinler, efsaneler) ya da düşünme biçimlerinin antropolojik veya tarihsel bir betimlenmesine gönderme yapar.
Freud’un primitife duyduğu ilgi, Charles Darwin’e atıfta bulunduğu “Bilimsel Bir Psikoloji İçin Bir Proje”de [A Project for a Scientific Psychology] (1950c [1895]) daha erken bir tarihte kendini göstermiştir. Bundan sonra bu kavram, bir yanda Freud’un biyolojik evrim ve filogenezle ilgili ilgisi, diğer yanda ise özellikle Totem ve Tabu [Totem and Taboo] (1912–1913a) ile Musa ve Tektanrıcılık’ta [Moses and Monotheism] (1939a [1934–1938]) ortaya koyduğu toplumsal grupların oluşumuna ilişkin varsayımları arasındaki kesişim noktasında yer alır.
Freud’un “Sevgi Alanında Evrensel Değersizleştirme Eğilimi Üzerine”de [On the Universal Tendency to Debasement in the Sphere of Love] (1912d) ortaya koyduğu varsayıma göre, “primitif” insanlar, kendileri de arkaik dönemlerden uzak bir uygarlık içinde yaşıyor olmalarına rağmen, “uygar” [civilized] insanların çocukluk döneminin karşılığıdır. Dolayısıyla onlara ilişkin her şey, bir bütün olarak insanlığın incelenmesi açısından önem taşır. Freud’un çalışmalarında bu terimi kullanımının dikkat çekici örnekleri arasında, ilkel dinlere ve ilkel cinsel tapınma ritüellerine yapılan göndermeler (Wilhelm Fliess’e 24 Ocak 1897 tarihli mektup) ile, rüyalarda olduğu gibi olumsuzlama ya da çelişki diye bir şeyin bulunmadığı ilkel dillere (1900a) veya bir sözcüğün ambivalansı ifade etmek üzere sistematik biçimde karşıt anlamlarda dahi kullanıldığı dillere (1910e) yapılan göndermeler yer alır.
Gerçekte düşüncenin kendisi de bu primitif evrelerde özgün özelliklere sahiptir; ölüm tasarımları, yansıtma mekanizmaları ve cinselleştirilmiş düşünce, büyüsel inançlarda ya da animizmde görülen bu özellikler arasındadır (1912–1913a). Freud, toplumsal örgütlenmenin başlangıçta ataerkil (ilksel sürü), ardından anaerkil (kadının anne olarak tanrılaştırılması ve kardeşlerin totemik klanlar hâlinde gruplaşması) ve son olarak yeniden ataerkil ve baba-soylu olduğunu; bu son aşamada tek bir Tanrı’nın ilksel babanın yerini aldığını varsaymıştır. Bu anlayış, kolektif yaşamı genel olarak, farklı ve sürekli istikrarsız konfigürasyonları içinde ele almak için bir model oluşturur. Primitif kavramı her zaman mit, efsane ve tarihin sınırlarında ortaya çıkar; bunlar, tarih yazımının primitif tarzının karakteristik özellikleridir (1909d).
İlksel sahne [primal scene] (çocuğun anne babasının cinsel birleşmesinin ilk kez duygusal olarak farkına vardığı an) de, özellikle küçük çocuğun anne babasının cinsel ilişkileriyle bağlantılı olarak gördüğü ya da işittiği şeylerin gerçekliği konusunda, primitife ilişkin olarak ortaya konabilecek belirli epistemolojik soruları yoğunlaştırır.
Primitif kavramı Freud’un düşüncesinde merkezi bir yer tutar. Kolektif düzeyde primitif olan, bireysel düzeyde çocuksu olanın karşılığıdır. Freud’un çalışmalarının bu yönü, antropoloji ile psikanaliz arasında verimli bir etkileşimin ana hatlarını ortaya koyar.
Kaynak:
de Mijolla-Mellor, S. (2005). Primitive (G. Wells, Trans.). In A. de Mijolla (Ed.), International dictionary of psychoanalysis (Vol. 2, pp. 1319–1320). Macmillan Reference USA.
Bir yanıt yazın