Bu yazıda terk edilme kavramı, psikanalitik açıdan nesne kaybı, ayrılma anksiyetesi, yas çalışması ve sevgi nesnesinden vazgeçme süreçleriyle ilişkisi içinde ele alınıyor. Çocuklukta yaşanan bakım ve duygusal destek yoksunluğundan yetişkinlikteki terk edilme ve ayrılık deneyimlerine uzanan kavram; Freud, Klein, Winnicott, Bowlby ve diğer psikanalitik kuramcıların katkıları üzerinden inceleniyor. Terk edilmenin benlik, narsisistik örgütlenme, bağımlılık, bireyleşme ve depresyon üzerindeki etkileri de klinik ve kuramsal boyutlarıyla tartışılıyor. (Editoryal)
Aslında, terk edilme [abandonment] kavramı psikanalitik bir kavram değildir. Başlangıçta, çok küçük çocukların bakım, eğitim ve duygusal destekten yoksun bırakıldığı ve bu yoksunluğun nedenlerine herhangi bir göndermede bulunulmaksızın, annesel çevreleri tarafından ihmal edildikleri ya da bu çevreden erken dönemde ayrıldıkları durumlar için kullanılmıştır. Salt betimleyici bir bakış açısından, çocuk gelişimiyle ilgilenen pediatristler ve psikologlar, bu tür yoksunluk durumlarının somatik ve ruhsal etkilerini uzun zamandır kabul etmektedir.
Bununla birlikte, bu kavram iki nedenle bir psikanaliz sözlüğünde yer almayı hak eder. Birincisi, terk edilme kavramı yalnızca çocuklara değil, gerçek ya da hayali olsun, terk edilme, ayrılma veya yas duygusu yaşayan yetişkinlere de uygulanır. İkincisi, bazı psikanalistler, bu tür travmatik deneyimlere maruz kalan çocukların duygusal gelişiminde gözlenen ruhsal bozukluklar ve aksaklıklarla, ayrıca aile çevresinin olası patojenik rolüyle çok erken dönemde ilgilenmeye başlamışlardır. Terk edilme, nesne kaybı ve sevgi nesnesinden vazgeçme ya da yas çalışması şeklindeki temel sorunu gündeme getirir. Ayrıca anksiyetenin metapsikolojik statüsünü de sorgulamaya açar.
Birincil ve edilgin anlamda terk edilme, kaybın ya da ayrılığın dayattığı bir durumun deneyimini ifade eder: terk edilmiş olmak ya da kendini terk edilmiş hissetmek. Öncekinin tamamlayıcısı olan ikincil ve etkin anlamda ise, kişinin yatırım yapılmış nesneyi reddetmesine, ondan ayrılmasına ve onu terk etmesine yol açan ruhsal süreci ifade eder.
1950’de yayımlanan Germaine Guex’in La Névrose d’abandon (Terk edilme nevrozu) adlı eseri, terk edilme kompleksi [abandonment complex] ve terk edilme tipi kişilik [abandonment-type personality] kavramlarının yaygınlaşmasına önemli ölçüde katkıda bulunmuştur. Günümüzde artık eskimiş olmakla birlikte, bu çalışma yine de ruhsal gelişimin preödipal evrelerinde ortaya çıkan bozukluk ve çatışmaların, Guex’in esas olarak anneyle ilişkili biçimde çocuklukta yaşanan duygulanımsal engellenmişlikle [affective frustration] bağlantılandırdığı belirli nevrotik karakter bozukluğu ve depresyon biçimlerinin ortaya çıkışındaki etkisini vurgulaması bakımından önem taşıyordu. Bu şekilde engellenmiş [frustrated] kişiler, hem duygusal açıdan doyumsuz hem de başkalarına son derece bağımlı hâle gelirler; öyle ki her ayrılık onlar için büyük bir krizdir. Daha yakın dönemden başka yazarlar, özellikle Otto Kernberg ve Heinz Kohut, narsisistik kişilik bozukluklarını ve nevroz ile psikoz arasındaki borderline durumları benzer bir perspektiften incelemişlerdir. Bu yazarlar, söz konusu hastaların analitik tedavisinin onların duygusal bağımlılıklarını aktarım içinde yeniden üretmesiyle ortaya çıkan ve böylece analizi sonlandırılamaz hâle getiren güçlükleri vurgularlar.
Çocuk psikanalistlerinin klinik çalışmaları arasında, Anna Freud ve Dorothy Burlingham’ın II. Dünya Savaşı sırasında ailelerinden ayrılan küçük çocuklara ilişkin gözlemlerini ve René Spitz’in bebeklerde hospitalizmin ve anaklitik depresyonun ağır sonuçlarına ilişkin çalışmalarını akılda tutmak gerekir. John Bowlby’nin çocukların yasına ilişkin çalışması, hem kapsamlı bir inceleme hem de başvuru kaynağı niteliğindeki bir kitapta geniş biçimde geliştirilen bağlanma kuramına yol açmıştır; bununla birlikte, Bowlby’nin görüşleri kimi zaman psikanalizden çok psikobiyolojiye ve davranışçılığa daha yakındır.
Terk edilme, eğitsel yoksunlukla bağlantılı olan ve benlik/ego ile üstbenliğin/süperegonun örgütlenmesindeki bir kusura işaret eden belirli sayıdaki asosyal ya da suça eğilimli davranışın da temelinde yer alır. Donald Winnicott bu konuda, “antisosyal eğilim”den sıkıntı içindeki çocukların verdiği bir alarm sinyali olarak söz etmiştir. Bu sorunlar, iki Dünya Savaşı arasındaki dönemde Freud’un bazı çalışma arkadaşlarının da dikkatini çekmişti. Avusturya’da 1920’lerde August Aichhorn, analitik pratiğin ışığında ve dışlanma mağduru olan çocuklara yönelik bir eğitim deneyimi başlattı. Freud’un ön sözünü yazdığı Verwahrloste Jugend (1925) (Wayward Youth, 1935) adlı kitabı, günümüzde de öneminin büyük bölümünü koruyan bu deneyi anlatır.
Psikanaliz, hem kuramda hem de uygulamada nesnel gerçekliğin önemini asla küçümsememelidir; ancak bilinçdışı ruhsal gerçekliğin tezahürlerine, onu oluşturan temsillerin ve fantezilerin etkinliğine ve bunların bilinçli yaşamdaki sözel ve duygulanımsal ifade biçimlerine özellikle dikkat etmeyi kendisine borçludur. Bu bakış açısından, terk edilme ya da ayrılma anksiyetesi, ruhsal gelişimin seyri içinde çok erken ortaya çıkan ve süregiden etkisi, karşılaşılan durumlara bağlı olarak bireyden bireye değişen, varoluşun kaçınılmaz bir koşuludur. Freud, Ketlenmeler, Belirtiler ve Anksiyete’de (1926d [1925]) ana hatlarıyla ortaya koyduğu ikinci anksiyete kuramında, bu duygulanımın ortaya çıkışının ego açısından bir tehlike sinyali değeri kazandığını gösterir; bu tehlike gerçek ya da hayali olabilir, ancak prototipi Oidipus kompleksinin gelişimiyle bağlantılı kastrasyon tehdididir. Burada benlik/ego, sevgi nesnesinin kaybı ya da nesnenin sevgisinin kaybı tehdidi altında olduğunu hisseder.
Freud’a göre bu temel anksiyete, yaşamın başlangıcında bireyin prematüritesine/erken olgunlaşmasına [prematurity] bağlı olan ve onu hem yaşamsal hem de duygulanımsal gereksinimlerinin karşılanması açısından bütünüyle bir başkasına bağımlı kılan özgün çaresizlik durumunu (Hilflosigkeit, kelimenin tam anlamıyla: çaresizlik) ifade eder. Bunun sonucunda ortaya çıkan sevilme gereksinimi yaşam boyunca hiçbir zaman sona ermeyecektir. Bu gereksinim, nesneyle ilişkili olmaktan çok narsisistik görünmektedir; çünkü onun aracılığıyla, farklılaşmış herhangi bir nesne ilişkisinden önce gelen nostaljik bir arzu ifade edilir: anneyle fantezide kurulan bir kaynaşma içinde, dış dünyadan korunmuş, her türlü çatışmadan, ambivalanstan/ikirciklilikten ve bölünmeden arınmış bir içsel iyilik hâlini ve tam doyum durumunu yeniden kazanma arzusu. Melanie Klein’a göre, içsel yalnızlık duygusu, kesin olarak ulaşılamaz bir ideal biçimini alan olanaksız bir narsisistik bütünlük özleminin kaçınılmaz biçimde doyurulamamasından doğar. Bununla birlikte, yalnız olma duygusu çocuk için aynı zamanda bir doyum kaynağı da olabilir; örneğin oyunlar aracılığıyla, annenin varlığına ilişkin belirli bir özerklik derecesinin kazanılmasına işaret eder. Donald Winnicott, annenin varlığında yalnız olabilme kapasitesini vurgulamış ve bunu çocuğun gelişiminde belirleyici bir aşama olarak değerlendirmiştir.
Nesne kaybı, yarattığı sarsıntının ötesinde, Freud’un yas çalışması [work of mourning] olarak tanımladığı ve en iyi durumlarda kaybedilen nesneden vazgeçilmesiyle sonuçlanan bir intrapsişik çalışma sürecini başlatır. Ancak bu uzun ve acılı sürecin başarısı; bireye, ruhsal aygıtın olgunlaşma derecesine ve narsisistik örgütlenmenin sağlamlığına bağlı olarak oldukça değişkendir. Yas ya da kayıp, benlik üzerinde çoğu zaman silinmez izler bırakır; terk edilmişlik duygusu ise bunların yalnızca bir yönüdür, çünkü yas klinik açıdan çok yönlüdür. Freud, 1915 tarihli Yas ve Melankoli (1916–17g [1915]) makalesinde, nesnenin kaybı ve benliğin ona ilişkin ambivalansı bakımından aralarındaki farklılıkları daha iyi ortaya koymak amacıyla iki tepkiyi karşılaştırır. Melankolide [melancholia] kaybedilen nesne ne bilinçlidir ne de gerçektir, kaybedilen nesneyle bilinçdışı olarak özdeşleşmiş olan benliğin bir parçasıdır ve suçluluk duygularının ve kendini suçlayıcı yansıtmaların hedefi hâline gelir. Freud, “Nesnenin gölgesi benliğin üzerine düştü,” diye yazmıştır (s. 249). Ancak şunu da eklemek gerekir ki her yas, her kayıp, her ayrılık, benliği narsisistik temelinden etkiler: nesneden ayrılmak, aynı zamanda kişinin kendi benliğinin bir parçasından da yoksun kalmasıdır (Rosolato, 1975).
Mantıksal olarak, yas çalışması (nesnenin ölümünün kazandırdığı trajik boyutla birlikte) ile ayrılma çalışmasını [work of separation] (gerçek ya da hayali olsun, ayırıcı bir üçüncü tarafın varlığını devreye sokan ve yasla aynı duygulanımları harekete geçirmeyen) birbirinden daha belirgin biçimde ayırmamız gerekir. Ayrıca ayrılma, yol açtığı tüm intrapsişik çatışmalarla birlikte, çocuğun bireyleşmesine ve özerkliğine götüren normal bir süreçtir. Bu durumda ayırıcı üçüncü taraf babadır ya da onun yerini alan otoritedir. Son olarak, ayrılma ve terk edilme sorunu yalnızca anneyle kurulan birincil ilişkideki değişimlerin bir meselesi değildir. Freud, baba tarafından korunma gereksiniminin belirleyici önemi ve babanın yokluğunda ona yönelen nostalji duygusunun yoğunluğu üzerinde ısrarla durmuştur. İlksel babayla [prehistoric father] özdeşleşmeyi, “herhangi bir nesne yatırımından daha önce gerçekleşen” “doğrudan ve dolaysız bir özdeşleşme” olarak değerlendirmiştir (1923b, s. 31). Hem yetişkinlerde hem de çocuklarda depresyona ilişkin klinik deneyim, baba tarafından terk edilmiş olma duygusunun ve annenin arzusunda babanın yokluğunun önemini doğrulamaktadır.
Kaynakça
Aichhorn, August. (1935). Wayward youth. New York: The Viking Press.
Bowlby, John. (1969). Attachment and loss. London: Hogarth.
Freud, Sigmund. (1916–17g [1915]). Mourning and melancholia. SE, 14: 237–258.
——— (1923b). The ego and the id. SE, 19: 1–66.
——— (1926d [1925]). Inhibitions, symptoms and anxiety.
SE, 20: 75–172.
Guex, Germaine. (1950). La Ne´vrose d’abandon: le syndrome d’abandon. Paris: Presses Universitaires de France.
Klein, Melanie. (1959). On the sense of loneliness. In her Envy and Gratitude and Other Works, 1946–1963. New York: The Free Press.
Rosolato, Guy. (1975). L’axe narcissique des depressions. La Relation d’inconnu. Paris: Gallimard.
Kaynak:
Arfouilloux, J.-C. (2005). Abandonment (L. Gavin, Trans.). In A. de Mijolla (Ed.), International dictionary of psychoanalysis (Vol. 1, pp. 1–3). Macmillan Reference USA.
Bir yanıt yazın