Bu metin Introduction to Psychoanalysis: Contemporary Theory and Practice‘in [Psikanalize Giriş: Çağdaş Kuram ve Uygulama] 6. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.
Psişik gerçeklik [psychical reality], maddi gerçeklikle karıştırılmaması gereken özgül bir varoluş biçimidir.
(Freud, 1900, s. 620)
Psikanalitik bir perspektiften bakıldığında, psikolojik sağlık, uyum sağlama ile keşif, bağlanma ile ayrılma, olgunlaşma ile gerileme, iç dünya ile dış dünya arasında bir denge bulmaya bağlıdır. Şimdi, rüyaların ve hayal gücüne dayalı oyunun özünü oluşturan, iç gerçekliğin dış gerçeklikten ayrılmasına yöneliyoruz. Uyum sağlama talepleri gevşedikçe, iç dünyanın daha net bir görünümü ortaya çıkar -bilinçdışına açılan bir pencere, bir via regia ya da “kral yolu” (Freud, 1900).
Freud, psikanalizin tüm yapısının temellerini atan Rüyaların Yorumu’nu [The Interpretation of Dreams] hem en iyi hem de en kişisel eseri olarak görüyordu. “Böylesi bir içgörü, insanın yaşamında ancak bir kez nasip olur” diyerek, bu eseri yazmanın “babama ait ölüm haberine verdiğim tepkinin -yani bir erkeğin yaşamındaki en önemli olaya, en acı kayba verdiğim tepkinin-” harekete geçirdiği “otoanalizimin bir parçası” olduğunu açıklıyordu (Freud, 1900, 1925a).
Bu ifade, tek başına, yazarını tarihsel, etnik ve toplumsal cinsiyet açısından konumlandırır. Freud’un rüyalarını anlamaya çalışmaya başlamasından bu yana geçen yüzyılda, rüyalara ilişkin nörobilimsel anlayışımızda ve psikanalizin kendisinde pek çok şey değişmiştir. Bu bölüm boyunca bu değişimlerin bazılarının izini süreceğiz. Freud’un rüyaların oluşumuna ve anlamlarına ilişkin özgün modelini açıklayarak başlayacağız.
Freud’un modeli
Freud iki temel sorudan yola çıktı. Rüya görmenin işlevi [function] nedir -neden rüya görürüz?- ve rüyaların tuhaflığını, garipliğini nasıl açıklayabiliriz? Göreceğimiz gibi, her iki soruya verdiği yanıtlar da, sonradan edinilen bilgiler ışığında, en azından kısmen yanlıştır. Rüyalar ile anormal zihinsel işleyiş arasında bağlantı kurma arzusunu da belirtmeliyiz: “Niyetim, rüyalara ilişkin bu açıklamamdan, nevrozların psikolojisi gibi daha güç bir sorunu çözmeye yönelik bir ön adım olarak yararlanmaktır” (Freud, 1900, s. 104).
Freud, 24 Temmuz 1895 gecesi ünlü “örnek” ya da “Irma” rüyasını gördüğünde, otoanalizi onu rüya görmenin amacı sorununu çözdüğüne ve bu keşifle kişisel ün kazanma rüyasını gerçekleştirdiğine inandırdı: “rüya, bir arzunun gerçekleşmesidir” (Freud, 1900, s. 122).
Örnek: Freud’un “örnek” rüyası
“Irma”, Freud’un hakkında kaygı duyduğu bir hasta olan Emma Eckstein’dı (Roazen, 1979; Schur, 1966). Rüyadan bir gün önce, onu yakın zamanda görmüş olan meslektaşı “Otto” (Dr. Oscar Rie) ile karşılaşmıştı. Freud hastanın nasıl olduğunu sormuş; “Daha iyi, ama tam olarak iyileşmiş değil” yanıtını almıştı. Rüyada Freud onunla bir davette karşılaşır; iyi olmadığını görür ve organik bir hastalığı gözden kaçırmış olabileceğinden kaygılanır. Ardından Freud ve diğer üç doktor onu muayene eder; ağzını açar ve konka (yani burun) kemiklerine benzeyen yapıların üzerinde büyük beyaz lekeler bulurlar. Freud, onun hasta olduğuna ve bunun Otto’nun kirli bir enjektörle yaptığı “trimetilamin” enjeksiyonundan kaynaklanmış olması gerektiğine karar verir. Trimetilaminin formülünü karşısında kalın harflerle basılmış olarak görür.
Freud, rüyayı analiz ederken bunu, burun ile cinsel organlar arasında bir bağlantı olduğuna da inanan ve gerçekten de “Irma”nın burnunu ameliyat etmiş olan Fleiss’ın cinselliğe ilişkin kuramlarıyla ilişkilendirir.
Freud’un modelinde, gerçekliğin kısıtlamalarından kurtulmuş ve haz ilkesinin etkisi altındaki kişinin en derin duyguları ve arzuları, zihnini o sıralar meşgul eden bir konuya ya da günün kalıntısına [day’s residue] yanıt olarak harekete geçer. Irma rüyası, Freud’un arkadaşlarını ve meslektaşlarını suçlayarak, kendisini büyük ölçüde suçlu hissettiği Irma’nın durumundaki kötüleşmenin sorumluluğundan onu akladı. Ancak çoğu zaman çocuksu cinselliğin ifadeleri olan bu arzular (ilginçtir ki Freud bu yönlere neredeyse hiç değinmez -bir kadının “oyuk”unu [cavity] inceleyen dört erkek, bunlardan biri “kirli bir su tabancası” [dirty squirter]; Erikson, 1954), bilinçli zihni rahatsız eder; bilinçli zihnin gerçekliğin kısıtlamalarına ve yasaklarına ilişkin farkındalığı, uykuda gevşemiş olsa da bütünüyle askıya alınmış değildir. Rahatsız edici arzular, huzur içinde uyuyan ve uykuda kalmaktan başka bir şey istemeyen bilinci tehdit eder. Bu nedenle arzular, rüya çalışmasının [dream-work] yarattığı uzlaşmada ustaca gizlenir. Dolayısıyla, “rüya uykunun bekçisidir” (Freud, 1900, s. 234). Savaş zamanındaki gizli bir şifre gibi, gizli bir mesaj, açık [manifest] içeriğiyle kuşku uyandırmadan düşman hatlarından (sansürcüden [censor]) kaçırılarak geçirilmiştir. Rüyaların tuhaflığı, rüyanın özgün ya da gizil [latent] içeriğinin bu şekilde karıştırılmasının bir sonucudur. Rüyaları çözümlemek ya da şifrelerini çözmek, “istediğimiz” [want], ancak gerçekte ödipal olarak ulaşılmaz olan şeylere ilişkin fantezilerimizi açığa çıkarır.
Analizin temel araçlarından biri olan rüyaları yorumlamak, gizleme sürecini tersine çevirmek, rüya çalışmasını çözerek altında yatan özgün arzuyu açığa çıkarmak anlamına gelir. Nasıl ki histerik hastanın arzusunu sahiplenebilmesi ve böylece artık onun esiri olmaması için semptomunun ardındaki dürtünün açığa çıkarılması gerekiyorsa, rüyaları yorumlamak da rüya görmenin “daha önce akılcı bir doğrultuda oluşturulmuş düşünceler”i (Freud, 1900, s. 597) nasıl şaşırtıcı imgelere ve yan yana gelişlere dönüştürdüğünü anlamayı gerektirir. Freud’un kavradığı biçimiyle rüya analizi, akılcı olanın akıldışı olan üzerindeki zaferidir.
Freud, özgün rüya düşüncelerinin bilinçdışından anlatılabilir açık rüyaya uzanan yolculuklarında değişime uğradığı çeşitli yolları belirlemiştir. Yoğunlaştırmada [condensation] farklı unsurlar tek bir imgede birleştirilir ya da kaynaştırılır; bu nedenle böyle bir imgenin açıklanması ya da çözümlenmesi, her zaman rüyanın kendisinden daha uzun ve daha karmaşıktır. Sıra dışı ama eğlenceli bir örnek olarak Rycroft (1979), rüyası yalnızca Frank sözcüğünden oluşan Ernest adlı bir adamı anlatır. Bu rüyayı gören kişi, mali bir aldatmacaya karışmıştı ve kendisine dürüst (yani “frank”) olmanın önemini hatırlatması gerekiyordu.
Örnek: Sözcük oyunları ve kaynaştırmalar
Yoğunlaştırmanın bir başka örneği, annesi hem baştan çıkarıcı hem de ulaşılmaz olan, son derece hırslı ve narsisistik bir erkeğin rüyasında ortaya çıkmıştır. Rüyasında, uzun zamandır görmediği bir arkadaşıyla trende karşılaştığını görmüştür. Ona bugünlerde ne yaptığını sorduğunda, adam “Tokmaklar [Knockers]” adlı bir televizyon programında yer aldığını söylemiştir. Bu “adam”, hastanın, kendi tökezleyen kariyerinin aksine, büyük bir özlem duyduğu kızlara ve şöhrete erişebildiklerini hayal ettiği iki başarılı meslektaşının yoğunlaştırılmış hâliydi. “Knockers” sözcüğünün yoğunlaştırılmış çifte anlamı, hem dünyevi başarıyı kıskançlıkla “tokmaklama” [knock] eğilimini hem de meslektaşlarının tadını çıkardığını kıskançlıkla hayal ettiği göğüsler için kullanılan aşağılayıcı, “maço” [macho] bir sözcüğü içeriyordu.
Yer değiştirme [displacement], bir sihirbazın el çabukluğuna benzer: Vurgunun kaydırılmasıyla sansürcünün dikkati başka yöne çekilir; böylece rüyada önemli olan şey açık içerikte önemsiz görünebilir ve bunun tersi de geçerlidir. Yer değiştirmeleri çözümlemek için terapistlerin dilin çoklu anlamlarına, yani çokanlamlılıkına [polysemy] karşı uyanık olmaları gerekir. Örneğin, kız arkadaşıyla sevişme konusunda kaygı duyan genç bir erkek, derin suda kurbağalama yüzdüğü bir rüyaya başlangıçta anlam verememişti; ta ki rüyada cinsel korkularına bir gönderme olduğunu birden fark edene kadar.
Freud’un rüyaların şifresinin çözülmesine ilişkin açıklamasında merkezi bir kavram, bilinçli ve bilinçdışı zihinler arasında köprü oluşturan düşünce zincirleridir [trains
of thought]. Rüyayı gören kişi, serbest çağrışıma dayanarak (bkz. Bölüm 8), ne kadar önemsiz, utandırıcı ya da ilgisiz görünürse görünsün hiçbir imgenin ya da düşüncenin bastırılmadığı temel kuralı [fundamental rule] izleyerek, rüyanın unsurlarına verdiği tepkileri araştırır. Serbest çağrışımın yardımıyla, “rüya çalışmasının baskısı altında … parçalara ayrılmış ve birbirine sıkıştırılmış -âdeta deniz buzlası gibi” (Freud, 1900, s. 312) olan rüya düşüncelerine erişir. Bu yoğunlaştırma sürecinde, fikirler arasındaki mantıksal bağlantılar silinir ve düşünceler sözel değil, görsel biçimde sunulur. Freud bu süreçleri temsil [representation] ya da dramatizasyon [dramatisation] olarak adlandırır.
Freud, Rüyaların Yorumu’nun ikinci ve sonraki baskılarında, öğrencisi Stekel’in (daha sonra kendisini reddetmiştir) etkisiyle rüyalarda simgeleştirmeye [symbolisation] ilişkin bir tartışmaya yer vermiştir. “Freudcu simge” [Freudian symbol] bir klişeye dönüşmüştür; ancak Freud, yaşamın temel biyolojik temalarının -doğum, cinsiyet, ebeveynlik, kardeş ilişkileri, cinsellik, ölüm- rüyalarda insanlığın arkaik psişik mirasını yansıtan evrensel simgelerle temsil edildiğine inanıyordu. Bu fikir daha sonra Jung tarafından “arketipler” [archetypes] kavramıyla büyük ölçüde geliştirilmiştir. Freud, rüyaların çözümlenmesinde rüya tabir kitaplarının “bu, şu anlama gelir” yaklaşımını eleştiriyordu. Rüya unsurlarının, öncelikle serbest çağrışımla aydınlatılan kişisel anlamında ısrar ediyordu. Örneğin, düşük yapmış bir kadın, rüyasında bir bitkiden alınmış küçük bir çeliğin kökleriyle birlikte söküldüğünü ve öldüğünü görmüştü. Dışarıdan bakıldığında metafor açıktır; ancak rüyayı gören kadın için bu, doğmamış çocuğunun yasını hâlâ tuttuğunu sarsıcı biçimde hatırlatan bir şeydi. Bu örnek, yer değiştirmenin genel simgeleştirme olgusunun özel bir durumu olduğunu gösterir. Bir başka örnek ise rüyalardaki simgelerin yüzeysel biçimde yorumlanmasına karşı uyarır:
Örnek: Freudyen bir balık
Bir kadın, rüyasında elinde büyük, canlı bir balık tuttuğunu ve balığın avucunda korkutucu biçimde kıvrandığını görmüştü. “Bir balık”, demişti kadın, “bu Freudcu bir simgedir -bir penis olmalı.” Ancak çağrışımları sorulduğunda, annesinin Balık burcundan [Piscean] olduğunu ve astrolojiye fanatikçe inandığını hatırlamıştı; rüya, annesinin psikanalizi onaylamamasından duyduğu korkunun ele alınmasına yol açmıştı.
Rüya çalışmasının son aşaması, Freud tarafından ikincil işleme [secondary elaboration] ya da ikincil gözden geçirme [secondary revision] olarak adlandırılmıştır. Bu, öznenin rüyayı hatırlarken metni otomatik olarak düzenleyip düzeltmesine, ona daha fazla tutarlılık ve anlaşılırlık kazandırmasına işaret eder. Açık içeriğe duyduğu güvensizlik nedeniyle Freud, bunu rüyaların gerçek anlamlarının daha da bulanıklaştırılması olarak görmüştür. Freud, rüyayı gören kişilerden rüyalarını yeniden anlatmaları istendiğinde, ilk anlatımda dışarıda bırakılmış unsurların ortaya çıktığını ve bunların çoğu zaman büyük önem taşıdığını belirtmiştir. Örneğin, annesi kendisi üç yaşındayken ölü doğumun ardından doğum sonrası depresyon geçirmiş olan bir kadın, rüyasını ikinci kez anlatırken şunları hatırlamıştır: “Büyük bir evdeydim, boş ve oldukça kasvetliydi… ah, şimdi hatırladım, annem de oradaydı, ağlıyordu ve yüzünü benden çevirmişti.”
Freud, rüya görmeye ilişkin özgün görüşlerine bağlı kalmış -ve 1930’lara gelindiğinde, yeni kuşak analistlerin bu görüşleri görece ihmal etmesinden yakınmış (Freud, 1932)- olsa da, arzu gerçekleşmesi hipotezinin önemli bir istisnasını kabul etmiştir. Bu istisna, hastanın acı verici ya da dehşet uyandırıcı bir olayı gizlenmemiş biçimde tekrar tekrar gördüğü travma sonrası rüyalardır [post-traumatic dreams]. Freud bunu, bireyi bunaltıp aşma tehdidi taşıyan psişik uyaranlar üzerinde hâkimiyet kazanma girişimi olarak görmüştür (Freud, 1920) -Bion’un terimleriyle, “kapsanamayanı kapsamak” (Garland, 2002). Yayımlanmamış “Proje”sinden (Freud, 1895) hareketle, duygusal travmayı “bağlanmamış enerji” [energy unbound] olarak görmüştür. Burada rüyanın işlevi, uykunun bekçisi olmak ve arzuyu gerçekleştirmek değil, bastırma süreçlerinin gerekli bir ön adımı olarak psişik enerjiyi “bağlamak”tır [bind]. Anzieu (1993), bunun arzu gerçekleşmesi kuralının bir istisnası olmaktan ziyade, tüm rüyaların psişik olarak işlenmeye ihtiyaç duyan gün kalıntısını oluşturan mikro-“travma”ya dayandığının düşünülebileceğini ileri sürer -göreceğimiz gibi, bu görüş rüya görmeye ilişkin çağdaş nörobilimsel modellerle tutarlıdır.
Rüya görmeye ilişkin Freud sonrası psikanalitik görüşler
Farklı psikanalitik ekollerin her biri, rüyalara ilişkin kendine özgü bir bakış açısı geliştirmiştir. Jung (1916; Freud ve Jung, 1974), Freud’dan ayrışan ilk kişi olmuştur; ancak görüşleri, köklü bir kopuştan çok bir vurgu değişikliğini temsil eder. Rüyaları, iç dünyayı gizlice değil, açıkça ifade eden oluşumlar olarak görmüştür: “Bir simge gizlemez, açığa çıkarır.” Bu nedenle rüyanın açık içeriğine Freud’un önerdiğinden daha fazla dikkat göstermiştir. Bastırılmış biseksüel “gölge” [shadow] kendilik fikriyle uyumlu olarak, rüya görmenin “telafi ilkesi” [compensation principle] tarafından yönlendirildiğini düşünmüştür; bu ilkeye göre rüyalar, “bilinçdışının durumunu ifade eden imgeleri ve duyguları yeniden tesis ederek dengeyi yeniden kurmaya çalışır”. Dürtü kuramından Kendilike doğru bu geçişte, rüyaları, rüyayı gören kişinin ihmal ettiği ya da bastırdığı psişe yönleriyle dolu olarak görmüştür; bu fikir, kendilik psikolojisinin gelişmesiyle farklı bir biçimde yeniden ortaya çıkacaktır. Jung için bilinçdışının bir görünümü olarak rüya, “akıldışı” [irrational] olmaktan çok tamamlayıcı bir akılcılığı temsil eder. Rorty’nin (1989) ifadesiyle, “bize en iyi repliklerimizi fısıldar”.
The Interpretation of Dreams contains the first comprehensive account of
Freud’s “topographical” …
Bir yanıt yazın