Okuyacağınız metin Psychoanalytic Case Formulation‘ın [Psikanalitik Vaka Formülasyonu] 6. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.
Psikanalitik gelenek, klinik uygulama ile teorinin görünürde dayandığı kuramın her zaman tamamen uyumlu olmadığı karmaşık bir teorik geçmişe sahiptir. Freud, çağdaşı olan davranışçılar Watson ve Hull gibi, psikolojik teorisini içgüdüsel dürtünün (instinctual drive) (trieb, Almanca’da güçlü bir davranışsal zorunluluğu ve organizmanın doğuştan gelen ihtiyaçlarına dayalı bir kavramı ima eder) hayal kırıklığına uğraması ya da tatmin edilmesinin sonuçlarına dayandırmaya çalıştı. Sulloway (1979), Freud’un kendini bir bilim insanı olarak görmesinin, onun nihai açıklayıcı birimler olarak içgüdüsel dürtüyü seçmesinde etkili olduğu yönünde ikna edici bir argüman sunmuştur. O dönemde, bugün olduğu gibi, bir kişilik teorisyeni, fizik ve nöroanatomi gibi “katı bilimler”deki meslektaşları tarafından yeterince titiz ve eleştirel görülmeme riskiyle karşı karşıyaydı. Belki de özellikle Freud’un mesleki geçmişi tıbbi araştırmalara dayandığı için, “psikanaliz biliminin” biyoloji bilimine dayanması onun için önemliydi ve 19. yüzyıl biyolojisi büyük ölçüde dürtülerle ilgileniyordu. Spezzano’nun (1993) Freud’un aslında bir duygu teorisine sahip olduğu görüşüne katılmama rağmen, bu teori esasen türetilmiş bir yapıdaydı ve içgüdüsel dürtülere ve bunların değişimlerine yaptığı vurguya dayanmaktaydı.
Freud’dan bu yana pek çok akademisyen, biyolojik dürtüye dayanan bir metapsikolojinin sonuçlarını çeşitli nedenlerle eleştirmiştir. İntersubjektif kuramcılar (ör., Stolorow & Atwood, 1992), ilişkisel analistler (ör., Greenberg & Mitchell, 1983), kendilik psikologları (ör., Kohut, 1971) ve feminist yazarlar (ör., Benjamin, 1988) gibi birçok isim, insanın biyolojik dürtü durumlarının bireysel psikolojileri anlamak ve bu anlayıştan terapötik ilkeler çıkarmak için en iyi başlangıç noktası olmadığını savunmuşlardır. Yine de, çoğumuzun “id” fikrine veya birbiriyle çelişen ihtiyaçların, arzuların ve dürtülerin yoğun bir durumu olarak betimlenen bir yapıya, ya da organik bir boşalmaya doğru içsel bir yönelim hissine dair bir şekilde rezonans kurduğu bir gerçek. Freud’un oral, anal ve genital ifadelerle evrilen cinsel ve saldırgan eğilimler kavramı, muhtemelen birkaç kuşak psikanalitik düşünür için oldukça cazipti; çünkü büyük ölçüde bilinçdışı güçlü kuvvetler tarafından yönlendirildiğimize dair hislerimizi ifade edebilecek bir dil sunuyordu. Eğer bu hissi bize veren dürtü değilse, o zaman bu nedir?
Silvan Tomkins (örn., 1962, 1963, 1991), duyguyu (emotion) araştıran yaratıcı düşünürler dizisinin ilk ismi olarak, belirleyici olanın duygulanımlar (affects) olduğunu savunmuştur. Pek çok post-Freudyen terapist ve akademisyen de (örn., Izard, 1971, 1979; Rosenblatt, 1985; Greenberg & Safran, 1987; Nathanson, 1990; Spezzano, 1993) aynı görüşü paylaşmış ve duygulanımı merkeze alarak kuramlar geliştirmiş ya da gözlemler sunmuşlardır. Bu yaklaşımlar, hem Freud’un dürtü modeline hem de duyguya ayrıcalıklı bir konum tanımayan, daha güncel biliş ve davranış odaklı kuramlara alternatif oluşturmuştur. Son on yıllarda çoğu terapist için açık hale gelmiştir ki, arzuyu ve korkuyu anlamaya yönelik çabalarında –ki herhangi bir insanı anlamanın büyük bir bölümü, o kişinin en derin özlemlerini ve bu özlemlerle bağlantılı kaygılarını anlamaktır– bir kişinin bebekliğinin hangi evresinde biyolojik bir dürtünün engellenmiş ya da aşırı doyurulmuş olduğunu araştırmaktan ziyade, onun duygulanımsal dünyasını değerlendirmek çok daha öğretici olmaktadır.
Tomkins ile çalışmış biri olarak, onun dokuz doğuştan gelen ya da “fiziksel bağlantılı (hard-wired)” duygulanımın varlığına ilişkin parlak ve ampirik olarak desteklenmiş savından derinden etkilenmişimdir (Nathanson, 1992): ilgi-heyecan (interest-excitement), heyecan-sevinç (excitement-joy), şaşırma-irkilme (surprise-startle), korku-dehşet (fear-terror), sıkıntı-ızdırap (distress-anguish), öfke-öfke patlaması/hiddet (anger-rage), hor görme (küçümseme) (dissmell (contempt)), iğrenme (disgust) ve utanç-aşağılanma (shame-humiliation). Bununla birlikte, bu bölümde “duygulanım” terimini biraz daha geniş bir anlamda kullanıyor ve onu ayrık (discrete) bir duygusal deneyim olarak tanımlamayı öğrendiğimiz her türlü zihinsel durum ve uyarılma hali için kullanıyorum. Dolayısıyla bu başlık altında, sevgi, nefret, kıskançlık, minnettarlık, sıkılma, kin, içerleme, suçluluk, gurur, pişmanlık, umut, umutsuzluk, bezginlik, şefkat, intikamcılık, acıma, hor görme, etkilenme ya da duygulanma hissi ve diğer duygusal durumlar gibi çok çeşitli olguları dahil ediyorum.
Psikanalitik bilgi birikimi ilerledikçe, katkıda bulunanlar hem normal gelişimde hem de psikoterapide duygulanımsal olarak neler yaşandığına dair önemli bir bilgi birikimini bir araya getirmiştir. Örneğin, duygulanım bütünleşmesi kapasitesi (capacity for affect integration) (Socarides & Stolorow, 1984-1985) olgunlaşmaya özgü bir başarı olarak açıklanmıştır: En uygun koşullar altında, bireyler giderek kendilerini çeşitli duygulanımlara erişimi olan tek bir kişi olarak deneyimlerler; bu duygulanımların hiçbiri kendiliğin bütünlüğünü tehdit etmez. Yoğun duygulanım “anları” (“moments” of heightened affect) kavramı (Stern, 1985; Pine, 1990), yetişkin psikopatolojisinden geriye dönük spekülatif akıl yürütmelere(post hoc) değil, gelişimsel araştırmalara dayandığından, büyük ölçüde dürtülerin engellenmesi ya da aşırı doyurulması nedeniyle ortaya çıkan kapsamlı psikoseksüel evreye “fiksasyon” (“fixation” at a psychosexual stage) kuramlarının yerini almıştır (bkz. Bölüm 4). Duygulanımı hissetme ve düzenleme kapasitesi, gelişim ve beyin fizyolojisine dair psikanalitik etkili ampirik araştırmaların merkezi bir konusu haline gelmiş ve duygulanım düzenlemesi ile psikoterapi üzerine çok sayıda güncel yazının ortaya çıkmasına yol açmıştır (örn., Pally, 1998; Silverman, 1998).
Herkesin bireysel, kendine özgü duygulanımsal uyarılma örüntüsü farklıdır. Tomkins, bir kişinin güncel olaylar ya da kişisel açımlamalardan oldukça uzak başka konular hakkında konuşmasını izleyerek, yüzündeki yinelenen duygulanım örüntülerini ve bunların ilişkili olduğu konuşma konularını not eder, böylece söz konusu kişinin benzersiz kişiliğinin temel özelliklerine dair şaşırtıcı bir doğrulukla çıkarımlarda bulunabilirdi. Sanırım çoğumuz bunu bilinçdışı bir şekilde sürekli yapıyoruzdur; elbette Tomkins’in genellikle sergileyebildiğinden daha az öngörü gücüyle, ama yine de birinin duygulanımlarını ve bunların belirli meselelerle bağlantısını haritalandırmanın o kişinin karakterini anlamanın anahtarı olduğuna dair bir hisle. (Tomkins, birinin siyasal görüşlerini körlemesine tahmin etmede bile iyiydi. Bir videoyu izleyerek, birinin yüzündeki olumsuz duygulanımların sıkıntı ve tiksinti mi, yoksa öfke ve küçümseme mi olduğunu not ederek, o kişinin liberal mi muhafazakâr mı olduğunu saptayabiliyordu. Bu korelasyonlara getirdiği açıklama gelişimsel açıdan anlamlıydı ve genellikle haklı çıkıyordu.) Bu doğrultuda Kernberg (1997), terapistlerin danışan iletişimlerini en az üç “kanaldan” işlediğini belirtmiştir: (1) sözel iletişim, (2) beden dili ve (3) çoğunlukla yüz ifadeleri ve ses tonuyla aktarılan duygulanımsal aktarım.
Spezzano (1993), karakteri düşünmenin en iyi yolunun, ‘”bir kişinin duygulanımlarının taşıyıcısı ve düzenleyicisi … kişinin duygulanımsal yaşamında olan ile olabilecek olan arasında kurduğu denge, en büyük iyilik hâlinin nasıl sürdürülebileceği ve duygulanımsal acının en iyi nasıl önlenebileceğine dair inancının bir ifadesi” (s. 183) olarak anlaşılması gerektiğini savunmuştur. Bu, insanların özellikle sıkıntı, öfke, korku, utanç, haset, suçluluk ve keder gibi rahatsız edici duygulanımlara karşı kişisel bir savunma kalkanı inşa etmelerinden başka bir şey değildir. Birini anlamak için, sadece onun savunmalarını değil, aynı zamanda bu savunmalar tarafından denetim altında tutulan duygulanımları ve bizzat savunmacı işlev gören duygulanımları da kavramamız gerekir. Hiçbir görüşme sorusu bir kişinin kendi duygulanım örüntüsüne dair doğrudan bir anlatımını ortaya çıkarmaz, ancak bu alanı değerlendirmek çok da zor değildir. Genellikle biz duygulanımı öznel olarak değerlendiririz; duygulanımların bulaşıcı olduğunu varsayarak, anlamak istediğimiz birinin yanında bulunduğumuzda kendi duygulanımsal tepkilerimizi not ederiz.
AKTARIM/KARŞIAKTARIM ALANINDA DUYGULANIMLAR
Terapistler için duygulanıma dikkat etmek hiçbir zaman bir tercih olmamıştır. Hastalar ofislerimizi kendi hisleriyle doldururlar; bize dokunurlar, bize ilham verirler, bizi hayal kırıklığına uğratırlar, cesaretimizi kırarlar, öfkelendirirler, sıkarlar, eğlendirirler, sevindirirler ve şaşırtırlar. Ağlarlar, gülerler, öfkelenirler ve anksiyeteyle titrerler. Onlardan, daha önce sahip olduğumuzu bilmediğimiz hisler hakkında öğreniriz; bu hisler, bizim kişisel psikolojik ekonomilerimizde [personal psychological economies] önemsiz olabilir ama bazı danışanlarımız için paha biçilemez derecede önemlidir. Psikanalitik literatürde karşıaktarıma ilişkin tutumda yaşanan yavaş devrim (rahatsız edici, analiz edilip uzaklaştırılması gereken bir dikkat dağınıklığından, birçok danışanı anlamanın birincil aracına doğru) aslında herhangi bir dönemde dürüst bir klinisyenin göz ardı etmesinin neredeyse imkânsız olduğu bir olgunun dile getirilişinden ibarettir. İnsanlar kendi hislerini terapistlerine enjekte ederler; en yumuşak huylu, en gönlü bol uygulayıcı bile klasik bir paranoid söyleve maruz bırakıldığında öfkeli bir yakınmacıya dönüşebilir. Hastalar, terapistlerinde (treater) tüm yaşamları boyunca mücadele ettikleri çatışmaların paralellerini yaratırlar ve ardından terapistin bunları çözmek için yeni bir yol örnekleyip örnekleyemeyeceğini gözlemlerler. Racker’ın (1968) karşıaktarım ayrımında yaptığı yararlı sınıflama -uyumlu (concordant) (“Çocukken hastanın hissettiğini ben hissediyorum”) ve tamamlayıcı (complementary) (“Hastanın çocukluk bakımverenlerinin hissettiklerini ben hissediyorum”)- terapistlerin, en bunaltıcı danışanların bile duygulanımsal deneyimlerine empatiyle nüfuz etmelerine olanak tanımıştır.
Çoğu zaman, kritik bir tanısal çıkarım yapmayı sağlayan şey, kişinin kendi duygulanımını değerlendirmesidir. Örneğin, özünde depresif (depressive) olan bir birey ile özünde kendini sabote eden (self-defeating) bir bireyi ayırt etmek -ki bu ayrımın tedavi açısından önemli sonuçları vardır (McWilliams, 1994)- terapistin, acı çeken birine karşı sempati hissetmek yerine, onu eleştirme yönünde sadistik bir eğilim hissettiğini fark etmesiyle mümkün olur. Psikopatik bir kişiyle karşı karşıya olunduğunun farkına ise, terapistin kendisini kandırılmış ya da küçümseyici bir şekilde alt edilmiş hissetmesiyle varılabilir. Terapist, görünürde depresif bir sunum altında paranoid bir çekirdeğin varlığını, hastanın kendisine karşı bir mesleki hata davası (malpractice suit) açacağına dair kaygı yüklü bir fantezisini gözlemleyerek fark edebilir. Artık biliyoruz ki, çocuklar konuşmaya başlamadan önce bile, bakımverenlerine duygulanımlarını iletmenin, son derece güvenilir ve son derece etkili, sözel olmayan yollarına sahiptirler (Stern, 1985; Beebe & Lachmann, 1988). Bu bebeklik yetilerinin kalıntıları yetişkinlerde her etkileşimde kendini gösterir. Bir kişi duygusal ıstırabını dil aracılığıyla ne kadar az etkili bir şekilde ifade edebiliyorsa, sözel olmayan mesajları o denli güçlü olma eğilimindedir. Karşıaktarım tepkilerine saygınlık kazandıran ve bunlardan önemli bilgiler çıkaran ilk terapistlerin (örneğin Searles, 1959), genellikle daha ciddi şekilde örselenmiş (disturbed), gündelik konuşmanın sık sık sorunlu olduğu insanlarla çalışıyor olmaları tesadüf değildir.
Bir keresinde, görüşmemizin büyük bir kısmında duygulanımdan ya da benimle canlı bir bağlantıdan tamamen yoksun bir duygusal aura sergileyen bir ergen erkekle görüşme yaptım. Entelektüel düzeyde, geri çekilme (withdrawal) ve tümgüçlü kontrol (omnipotent control) savunmalarına yaslandığını fark ettim. Sonunda, ailenin kedisine düzenli olarak uyguladığı işkenceleri, elle tutulur bir heyecanla ve ayrıntılı biçimde anlatmaya başladı. Benim özel duygusal tepkim neredeyse dayanılmaz bir dehşet ve korkuydu. Görüşmenin sonunda bana tedaviye ihtiyacı olup olmadığını sorduğunda, evet dedim. “Benim gibi orta sınıf, uslu bir çocuk mu?” diye alay etti. “Evet,” dedim ve ekledim: Tedavi olmadan kolayca bir katile dönüşebileceğini düşünüyorum. “Beni şimdiye kadar gerçekten anlamış tek kişi siz oldunuz,” diye yanıtladı, ölümcül bir içtenlikle. Onun sunumunda, benim içimde yarattığı rahatsız edici duygulanımsal yankı dışında, bu çocuğun ruhunun merkezindeki sadistik, antisosyal kaynaşmanın derecesini ele veren hiçbir şey yoktu.
Bu vaka örneği hakkında vurgulamak istediğim nokta -ki bu, terapistlerin bir danışanın savunmalarının altında yatan duygulanım durumunu başarıyla “yakaladıklarında” her defasında deneyimlediklerinin yalnızca özellikle dramatik bir versiyonudur- şudur: Bu çocuk hakkında “anladığım şey” duygusal iletişim yolları aracılığıyla oldu. Elimdeki nesnel verilerden onun tehlikeli biçimde antisosyal olduğu hipotezini türetebilirdim: Antisosyal davranış alanındaki kayda değer araştırmalar ve gözlemler, hayvanlara işkence etmenin yetişkinlikte insanlara yönelik sadistik davranışlarla ilişkili olduğuna işaret etmektedir. Fakat bu verilerin entelektüel olarak kavranışı, bu danışanı anlamamı ve onunla bağlantı kurmamı sağlayan şey değildi; bunu mümkün kılan, onun duygusal durumunun benim üzerimdeki etkisiydi.
Bu bölümü bir uyarıda bulunmadan yapmadan bitirmemeliyim. Temel duygulanımlarımızın evrenselliği (Ekman, 1971, 1980; Tomkins, 1982), disiplinli bir öznelliğe sahip ve aşırı savunmacı olmayan (kuramsal olarak, kendileri “iyi analiz edilmiş” olan) terapistlerin, bir hastanın sunduğu herhangi bir duygulanım durumuna kendi içsel duygusal yaşamlarında yankı bulabilmelerinin temellerini sağlayabileceğini öne sürse de, hepimizin sınırlılıkları vardır. Bir danışanla otururken bizde uyarılan hisler her zaman tamamlayıcı ya da uyumlu bir tepki oluşturmayabilir. Terapistler, yalnızca kendi öznel deneyimimizin dışında olduğu için bir şeyi yanlış anlamamızın da mümkün olabileceğini akılda tutmalıdır.
Klinik dışı ama konuyla ilgili bir örnek vermek gerekirse: Bir arkadaşım vardı; beni sürekli hayal kırıklığına uğratırdı, çünkü pazartesi günü arayacağına defalarca söz verir, ama bunu çarşamba ya da perşembeye kadar yapmazdı. Bununla da kalmaz, aradığında, benim öfkeli hâlime gerçekten şaşırmış görünür ve o kadar çok şeyle uğraştığını, bu yüzden söz verdiği arama zamanının aklından çıkıp gittiğini açıklardı. Ona güvenememek beni öfkelendirdiği ve kendi tepkisel öfkemi, davranışlarında bana ve arkadaşlığımıza dair düşmanca ya da kaçınmacı bir şeyin kanıtı olarak yaşadığım için, onun güvenilmezliğinin bana ve arkadaşlığımıza yönelik olumsuz hisleri ifade ettiğini varsayardım.
Yalnızca, yetişkinlerde dikkat eksikliği bozukluğu (DEB) üzerine verilen bir konferansı (Goldberg, 1998) dinledikten sonra, kendi anlayışımın hatalı olduğunu fark ettim. (Yerinde bir şekilde, konferansın başlığı ‘Geç Gelmek Her Zaman Direnç Olmayabilir’ idi.) Arkadaşımın, hayatındaki ayrıntıları hatırlama ve organize etme güçlükleri nedeniyle başvurduğu bir psikiyatrist tarafından kendisine bir keresinde bu tanının konulduğunu bana söylediğini hatırladım. Ben çok düzenli biriyim ve onun davranışlarını anlayabileceğim alternatif bir çerçeve olmadan, zihinsel dağınıklık ve önceliklendirememe deneyimim yeterli olmadığı için, onun psikolojisiyle empati kuramadım. Davranışının doğru ‘tanısı’yla birlikte, artık bana belirli bir tarihte telefon edeceğini söylediğinde, aramayı birkaç günlük bir aralık içinde bekleyebiliyorum. Eminim ki, artık ona arkadaşlığı gerçekten isteyip istemediğini sorgulamak yerine, öfkemi onun DEB’i hakkında yakınarak idare etmem, onu da rahatlatıyordur. Muhtemelen o da kendini daha iyi anlaşılmış hissediyordur.
Kişi, belirli duygulanımları yaşıyor olduğu için, bu duygulanımları uyandıran kişinin o tepkiyi yaratmayı amaçladığını (bilinçli ya da bilinçdışı olarak) varsaydığında, bu kötü huylu [malignant] bir yansıtma türü olabilir. Dördüncü Bölüm’de belirttiğim gibi, bu tür bir benmerkezcilik sık görülür: İşten çıkarıldığım için aşağılanmış hissederim ve patronun güdüsünün beni utandırmak olduğu sonucuna varırım. Cinsel olarak uyarılmış hissederim ve beni uyaran kişinin baştan çıkarıcı olmaya çalıştığı sonucuna varırım. Bir sevgilinin kaybıyla yıkılmış hissederim ve onun beni incitmek istediği sonucuna varırım. Güçlü bir otorite tarafından korkutulmuş hissederim ve onun beni sindirmeye çalıştığı sonucuna varırım. Bu tür atıflarla terapistlerin danışanın iletişimlerine verdikleri duygusal tepkileri düşünülmüş biçimde kullanmaları arasındaki temel fark, iletinin ne ölçüde kişisel alındığında yatar. Terapistlerin süpervizyon/konsültasyon gruplarının sürekli eğitimin yaygın bir biçimi olmasının bir nedeni, katılımcıların, bir terapistin aşırı derecede kişiselleştiriyor olabileceği duyguları yoklayabilmeleri ve bunlara dair bir perspektif kazanabilmeleridir. Örneğin, “Değersizleştirildiğimi hissediyorum” ifadesi kolaylıkla “Ben çok iyi bir terapist değilim” sonucuna dönüşebilir. Lider ve diğer üyeler ise, aktarım/karşıaktarım atmosferinin tam ortasında olmadıklarından, kendi daha incelikli duygusal tepkilerini, bunları kişiselleştirme tehlikesi çok daha az olacak şekilde gözlemleyip dile getirebilirler.
BAŞVURU ŞİKAYETLERİ OLARAK DUYGULANIM DURUMLARI
Bazı psikopatolojiler esas olarak bilişteki anormalliklerle tanımlanır (örneğin sanrılar, obsesyonlar, travma sonrası istemsiz intrusiv düşünceler); bazıları davranıştaki anormalliklerle (örneğin kompulsiyonlar, parafililer, patlayıcı davranışlar); bazıları duyum ve algıdaki anormalliklerle (örneğin psikojenik ağrı, anestezi, halüsinasyonlar, tünel görüşü [tunnel vision]); diğerleri ise duygulanımdaki anormalliklerle (depresyon ve mani, anksiyete ve panik bozuklukları, fobiler) tanımlanır. Bozulmuş duygulanımın kendisi başvurulan klinik sorun olduğunda, terapistin bunun kökenlerini ve anlamlarını kavraması gerekir.
Duygulanım bozukluklarını içeren bazı psikopatolojilerin -özellikle majör depresif ve manik durumların, şizofrenik tabloların ve obsesif-kompulsif bozuklukların- günümüzde çoğu araştırmacı tarafından genetik bir yatkınlıkla ilişkili olduğu düşünülmektedir. Ayrıca, belirli duygulanım durumlarının nörobiyolojik temellerini anlama ve beynin kimyasını değiştirerek bu hastalıklara sahip kişilerin duygusal acısını hafifleten ilaçlar geliştirme konusunda kayda değer ilerlemeler kaydedilmiştir. Bu verilerden hareketle -ve psikoterapiyi desteklememe yönünde finansal çıkarı bulunan sigorta şirketleri tarafından da bu tutum pekiştirilerek- duygulanımları sorunlu olan kişilerle yapılması gereken tek şeyin onları ilaçla tedavi etmek olduğu sonucuna varmak günümüzde sıradan hale gelmiştir. Böylece, depresyonun umutsuz çaresizliği, maninin dürtüsel coşkusu, şizofrenik sanrılardaki dehşet ve obsesyonlar ile kompulsiyonları besleyen anksiyete, epifenomenal, yalnızca semptomatik ve kendi başlarına incelenmeye değmez olarak görülmektedir.
Ancak “nedenler”den birinin genetik olması, tedavinin basitçe biyolojik olduğu anlamına gelmez. Genetik yatkınlık, yalnızca bir yatkınlıktır. Tıpkı doğuştan bir kalp rahatsızlığına yatkınlığı olan herkesin kalp hastalığı geliştirmemesi gibi, ağır depresyona yönelik olası doğuştan bir kırılganlığı olan herkes de ağır depresyon geliştirmez. Şizofreninin etiyolojisi yalnızca genetikle sınırlı olsaydı, şizofrenide yapısal [constitutional] bir katkının varlığına işaret eden ikiz çalışmaları (Rosenthal, 1971; Gottesman & Shields, 1982), tek yumurta ikizlerinden birinde bu psikoz saptandığında yüzde yüz eşhastalanma [concordance] bulurdu. Varsayılan genetik kırılganlık, kromozomlarda yatkınlık bulunan çoğu “fiziksel” patolojide olduğu gibi, belirli streslere maruz kalındığında hastalanma zeminini hazırlayabilir (bkz. Zubin & Spring, 1977; Meehl, 1990). Biz, sapkın genlerimiz aniden kendilerini ifade ettiği için depresyona girmeyiz; baş etme kapasitemizi aşan bir şey yaşadığımız için depresyona gireriz ve bu da distimiye yönelik herhangi bir yapısal potansiyelin etkinleşmesine karşı bizi kırılgan hale getirir. Genetik bir yatkınlık olmadan da yaşam bizi depresyona sürükleyebilir. Bu yatkınlıkla birlikte ise, belki daha ağır bir depresyon (ya da mani ya da obsesyonel bir tablo) yaşama olasılığımız artar ve sonraki duygusal zorluk ataklarına çok daha açık hale geliriz. Her iki durumda da, bizim bunalmaya yatkın potansiyelimizi neyin tetiklediğini anlamamız gerekir.
Nörokimyasal mekanizmaları bilinen psikolojik sorunlar nedeniyle ilaç kullanan kişiler yine de psikoterapiye ihtiyaç duyarlar. Bu ihtiyaç, kendileriyle ilgilenen birine yeterince bağlanabilmeleri ve ilaçlarını düzenli alma motivasyonunu sürdürebilmeleri için gereklidir (Frank, Kupfer, & Siegel, 1995). Ayrıca, psikopatolojileri daha iyi kontrol altına alındığında yaşamlarını daha etkili biçimde sürdürebilmek için de psikoterapiye ihtiyaç duyarlar. Reçeteli ilaçlara bağımlı olmaları nedeniyle “kusurlu” olduklarının açığa çıkacağına dair hislerini konuşmak için de buna ihtiyaç duyarlar. Yapısal kırılganlıklarını harekete geçiren ve onları belirli bir eşiğin ötesine iten meseleleri ele almak için de psikoterapi gereklidir. Bazen de “kimyasal dengesizlikler”i olduğu söylendiğinde, bu dengesizlik düzeltildiği halde neden hâlâ bu kadar acı çektiklerini anlamlandırabilmek için buna ihtiyaç duyarlar. İlaç kullanan hastalarla çalışan klinisyenler için, Henry Pinsker’ın destekleyici psikoterapi üzerine yazdığı (1997) kitabını özellikle öneririm. Pinsker, duygulanımları adlandırma ve anksiyeteyi azaltan, öz-değeri destekleyen, ego işlevlerini güçlendiren ve uyumsal becerileri geliştiren müdahaleler önerme konusunda olağanüstü bir kavrayışa sahiptir. Ayrıca, psikofarmakoloji hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyen psikoterapistler için Michael J. Gitlin’in (1996) son derece iyi kaleme alınmış rehberinin klinik açıdan oldukça yararlı olduğunu da özellikle dikkat çekici buldum.
Bu alanda güçlü bir tutum sergileme konusunda kendimi yetkin hissetmiyorum ve klinik deneyimimin, psikotrop ilaçların sorunlu yönlerinden çok yararlılığına tanıklık ettiğini belirtmeliyim; ancak bu bağlamda şunu da ifade etmek gerekir ki, en azından psikotik olmayan depresyonu olan bazı kişiler için, ilaçsız psikoterapinin psikofarmakoloji kadar etkili olabildiğine dair artık bazı kanıtlar bulunmaktadır (bkz. Paul L. Wachtel & Stanley B. Messer, 1997). Muhtemelen terapi süreci, nörotransmiterleri premorbid düzeylerine geri getiren bir duygulanımsal tepkiyi harekete geçirir. Beyin kimyası duygusal deneyimi etkiler, ancak duygusal deneyim de beyin kimyasını etkiler. İlaçsız depresyon iyileşmeleri, büyük olasılıkla, Susan C. Vaughan’ın (1997) terapinin muhtemel nörokimyasal etkilerini son derece anlaşılır biçimde açıkladığı çalışmasında tartıştığı türden mekanizmalar aracılığıyla gerçekleşir. Duygulanımların nörobiyolojisini ve kimyasını keşfetmeye başlamış olmamız beni şaşırtmıyor. İlginçtir ki Sigmund Freud bunu en azından 1926 gibi erken bir tarihte öngörmüştü: “Fiziksel ve zihinsel olarak ayırt ettiğimiz şeyler arasındaki nihai bağlantı göz önünde bulundurulduğunda, bilgi yollarının ve -umarız- etki yollarının, organik biyolojiden ve kimyadan nörotik fenomenler alanına doğru açılacağı bir günü bekleyebiliriz” (s. 231). Yeni ilaçların, acılarını azaltmaya yardımcı oldukları her hasta için değerine minnettarım; ancak bu keşiflerin, son dönemde finansal çıkarları olan bazı çevreler tarafından “konuşma tedavisi”ni değersizleştirmek amacıyla kullanılmasından rahatsızlık duyuyorum.
DUYGULANIMIN TANISAL ANLAMININ DEĞERLENDİRİLMESİ
Duyarlı bir vaka formülasyonu, her zaman -formel ya da informel olarak- bir duygulanım envanteri içermiştir. Öfkeyi, ancak ahlaki öfke kılığına büründüğünde hissedebilen obsesif danışan; gerçek kişilere yönelik şefkatli yakınlık özlemlerinden korkan şizoid danışan; duygusal açıdan oynak histriyonik danışan; kasvetli paranoid; değişken borderline -gündelik tanısal gözlemlerimizin neredeyse tamamı, örtük duygulanım değerlendirmeleri içerir (bu durum, Kişilik Bozuklukları ölçütlerinin sıklıkla duygulanımsal öğeler içermesi bakımından DSM-IV için de geçerlidir). Geleneksel psikiyatrik muayenenin “mental durum” bölümünde, duygulanımlara ilişkin gözlemler için her zaman bir yer olmuştur: Duygulanımlar uygun mu, uygunsuz mu? Donuk mu? Yüzeysel mi? Kontrol altında mı? Hasta belirli duygularını söze dökebiliyor mu, yoksa duygularını bedensel sıkıntılar aracılığıyla mı ifade ediyor? Hasta duygularını hissedip sözel olarak ifade edebiliyor mu, yoksa bunları eyleme dökme yoluyla mı dışa vuruyor? Bu soruların yanıtları yalnızca birini doğru biçimde betimlememize yardımcı olmakla kalmaz; aynı zamanda nasıl yardım edebileceğimizi formüle etmemize de katkı sağlar. Aşağıda duygulanımın değerlendirilmesinde merkezi bazı sorular yer almaktadır.
Hasta Duygulanım ile Eylemi Ayırt Edebiliyor mu?
Duygulanımı eylemden ayırabilen biriyle çalışmak ile, bunu ayırt edemeyen biriyle çalışmak bütünüyle farklı olmalıdır. Bazı insanlar, düşmanca bir fanteziyi ifade ederek ya da öfkeli bir duyguya dair bir yorum yaparak, güçlü bir olumsuz tepkisinin yoğunluğunda bir rahatlama hissedebilir. Diğerleri ise öfkeden, onu söze dökerek değil, birine vurarak kurtulmaya çalışır. Bu ikinci tip kişilerde, duygular, çağrıştırdıkları eylemlerden iyi bir şekilde ayrışmamıştır.
Meslek yaşamımın erken dönemlerinde, annesi yeni bir bebek dünyaya getirmiş olan, beş yaşında çok öfkeli bir çocukla çalışmıştım. Yeni kardeşi hakkında düşmanca bir tonla konuştuğunda, öfkesinin yansıtılıp doğrulanmasının, duygusunun yoğunluğunu yakalayacak güçlü bir ifadeyle ona yarar sağlayacağını safça düşünmüştüm. “Bahse girerim bazen o bebeğe o kadar öfkeleniyorsun ki onu pencereden atmak istiyorsun!” diye söyledim. İki gün sonra annesi büyük bir panik içinde beni aradı. Büyük oğlunu, kardeşini ikinci kattaki balkona götürmüş, onu korkuluklardan aşağı atma niyetiyle bulmuştu. Güçlü duyguların, davranışın yerine geçen bir fantezi olarak ifade edilebileceğini anlayan bir çocuk için rahatlatıcı ve duygusal olarak destekleyici olabilecek bir iletişim, benim sözlerimi yalnızca en kötü dürtülerini eyleme dökme izni olarak deneyimleyebilen bir çocuk için tehlikeli bir ikame mesaja dönüşmüştü.
Roger Brooke (1994), açık bir patoloji olmasına rağmen DSM içinde uygun bir tanı kategorisine yerleştirilemeyen kişiler bağlamında, benzer derecede rahatsız edici bir örnek sunar.
Bir danışan, öfke yaşayamama sorunuyla başvurmuştu. Bunun bir sorun olduğunu biliyordu; çünkü sonradan düşündüğünde öfkelenmesinin uygun olacağı durumlarda, basitçe “bilincini kaybediyordu.” … Yaklaşık yirmi seans psikoterapinin ardından terapist, bu “bilincini kaybetme”nin onun uyum gösterme örüntüsüne benzediği ve her ikisinin de öfkesinden kaçınma yolları olduğu yönünde bir yorum yaptı. Ancak terapist, danışanın sorununun nesneye yönelik öfke -yani belirli bağlamlarda belirli kişilere yönelen öfke- olmadığını; çok daha ilkel ve yaygın bir hiddet olduğunu gözden kaçırmıştı. Danışanın yüzü soldu, seansın son birkaç dakikasında hiç konuşmadı ve eve gittiğinde evindeki bazı eşyaları parçaladı. Ardından bir bara gidip sarhoş oldu, kavga çıkardı ve polis tarafından gözaltına alındı (s. 318).
Hasta Duygulanımsal Deneyimi Sözcüklerle Temsil Edebiliyor mu?
Duyguları yaşadığının farkında olmayan bazı kişiler, tıpkı yukarıda sözü edilen danışanlar gibi, bunları eyleme döker. Bazıları ise hastalanır. Duygulanımları hissedip adlandırabilen kişilerle, bunu yapamayan kişilerle farklı biçimde çalışmak gerekir. “Aleksitimik” [alexithymic] (“duygulanım için sözcüklerin yokluğu”) hasta, ilk olarak Peter E. Sifneos ve George E. Nemiah tarafından tanımlanmış (1970; Nemiah, 1978) ve daha sonra Joyce McDougall (1989) tarafından ayrıntılandırılmıştır. Bu tür hastalara “Nasıl hissediyorsun?” gibi sorularla ulaşmak mümkün değildir -bu şekilde bağlantı kurmaya çalışan her klinisyen bunu doğrulayabilir. Bunun yerine, bu tür bir danışanın yaşamadığı (ya da bilinç düzeyinde deneyimleyemediği) duyguların zayıflatıcı somatik ifadelerinden rahatlama bulmasına yardımcı olmaya çalışan bir terapistin, önce Joyce McDougall’ın “ifade edilemez acı ve psikotik nitelikte korkular -örneğin kişinin kimlik duygusunu yitirme tehlikesi, zihinsel olarak parçalanma, hatta delirme korkusu” (s. 25) olarak adlandırdığı durumu kavraması gerekir.
Genellikle, bu anlayışı danışana iletmenin ilk yolu, psikosomatik bir yakınmanın altında yattığı varsayılan duygulanımlara değil, bizzat bu yakınmanın yarattığı duygulanımlara odaklanmaktır (örneğin: “Zamanın çoğunda fiziksel ağrı içinde olmanın ne kadar depresif ve bunaltıcı olduğunu hayal bile edemiyorum”). Somatizasyon eğilimi olan bir hastayla yapılan ilk görüşmede, görüşmeci bedensel sıkıntının “altında” olabilecek duygulanımları çok hızlı aramaya yönelir ve danışanın fiziksel acısına yeterince şefkat göstermezse, bu kişi klinisyeni kolaylıkla kendisini numara yapmakla suçlayan biri olarak deneyimleyebilir. Danışan muhtemelen daha önce, hastasını “uyduruyor” diye nitelendiren ve çaresiz kalan birçok hekimden tam da bu mesajı almıştır. Bu nedenle, bir psikoterapistin, kişinin başkaları tarafından fiziksel acısının küçümsendiği yönündeki deneyimini pekiştirmemesi kritik önem taşır.
Geleneksel olarak obsesif-kompulsif kişilik olarak tanı alan birçok kişi, başkalarının “doğal” duygular olarak varsaydığı yaşantılardan o kadar kopuktur ki, duygularının “bastırılmış” olduğu yönündeki klasik Freudçu görüş muhtemelen hatalı bir ifade olur. Bu tür kişileri, belirli bir duygunun bilince ulaşmasını engelleyen içsel bir gücün (bazen “duygulanım blokajı” olarak adlandırılır) etkisi altında olarak kavramsallaştırmak yerine, deneyimlerini, duygulanımı temsil etmeyi ve geliştirmeyi hiç öğrenmemiş olmak şeklinde anlamak daha isabetli olabilir. Başka bir deyişle, bu kişiler “bir düzeyde” ne hissettiklerini bilip sonra o duyguya karşı kendilerini savunmazlar; aksine, ne hissettiklerini bilmezler. Dolayısıyla, bu tür hastalarla çalışırken terapistin görevi, savunmaları yararak bastırılmış duyguları ortaya çıkarmak değil; henüz formüle edilmemiş deneyimi yavaş yavaş sözcüklerle temsil etmeyi öğretmektir (bkz. Daniel N. Stern, 1997). Yine, belirli bir kişinin “bir düzeyde” ne hissettiğini bilip bunu anksiyete, utanç ya da diğer olumsuz duygulanımlar nedeniyle terapötik ilişkiden uzak tutup tutmadığını, yoksa kişinin içsel deneyimi temsil etmenin hiçbir yoluna sahip olup olmadığını ayırt etmede genellikle terapistin karşıaktarım tepkisi belirleyici olur. İlk durumda terapistte irritasyon ve sabırsızlık içeren bir karşıaktarım uyanır; ikinci durumda ise terapistte kafa karışıklığı ve dile getirememe duygusu ortaya çıkar. Başka bir deyişle, ilk durumda terapist boşaltım arayan belirli bir duygulanım (örneğin düşmanlık) hisseder; ikinci durumda ise adlandırılamayanın yayınımını [diffusivity] deneyimler.
Danışan Duygulanımları Savunma Amaçlı Nasıl Kullanır?
İlişkili bir mesele de, hangi duygulanımların kişiyi diğer duygusal durumları hissetmekten koruyacak şekilde işlev gördüğü sorusudur. Kişinin kendi duygulanım sürdürme örüntüsünü danışana yansıtması, ona benzer bir savunmacı duygulanım kullanımı atfetmesi ve kendisi için terapötik olanın başkaları için de terapötik olacağını varsayması oldukça kolaydır. Örneğin, çoğu terapistin kişiliğinde bir ölçüde depresif bir ton bulunur. Bu kişiler için üzüntü genellikle bilinçlidir; öfke ise bilinçdışıdır. Bu tür bireyler açısından terapötik olan, bilinçteki mutsuzluk duygusunun altında yatan düşmanlık ve öfkeye erişebilmektir. Saldırganlığa erişimi vurgulayan psikoterapi kuramları bu kişiler için oldukça çekici olabilir ve öfkeyi ortaya çıkaran ya da hatta kışkırtan tekniklere büyük güven duyabilirler. (Steven Stosny bunu açıkça söylemez; ancak ben, istismarcının sorununun öfke yönetimi olarak kurgulanmasının ruh sağlığı profesyonellerinin bir yansıtması olduğunu çıkarıyorum. Eğer biz bu şekilde davransaydık, bu, öfkemizi yeterince sıkı bir denetim altında tutamadığımız anlamına gelirdi. Bir terapistin açığa çıkarması ve denetim altına alması gereken “çekirdek/temel” bir duygulanım olmaktan ziyade, öfke, birçok tekrarlayıcı istismarcı için çok daha acı verici duyguları önlemeye ya da hafifletmeye yönelik hatalı bir çabadır. Şiddet uygulayan kişiler, dayanılmaz duygusal durumları partnerlerine yansıtarak ve eyleme dökerek acılarından kurtulmaya çalışır; bu durumlar için partnerlerini suçlar ve ardından onlara saldırırlar. Steven Stosny’nin çalışmaları, duygulanımı doğru kavramanın müdahale açısından ne denli önemli sonuçlar doğurabileceğini gösteren özellikle kritik bir örnek teşkil eder.
Duygulanım konusunda terapistlerin sıklıkla yanıldığı, muhtemelen yine yansıtma nedeniyle ortaya çıkan yakından ilişkili bir alan da, antisosyal bireylerin dürtüsel olduklarına dair yaygın inançtır. Oysa J. Reid Meloy (1995) başta olmak üzere çok sayıda kanıt, psikopatik bireylerin önemli bir alt grubunun hiç de dürtüsel olmadığını -aksine son derece planlı ve sömürücü biçimde hareket ettiğini- göstermektedir. Buna rağmen, birçoğumuz antisosyal saldırganlığın kasıtlı bir zarar verme stratejisinden ziyade bir kontrol kaybını temsil ettiğine inanmayı tercih ederiz. Yırtıcı, “sürüngenimsi” psikopatı motive eden duygulanım öfke olabilir; ancak bu, düşünülmeden eyleme dökülen ani bir öfke patlaması değil, kronik olarak ve bilinçte ön planda bulunan soğuk, hesaplayıcı bir öfkedir. Antisosyal bir kişiyi davranış değişikliğine yönlendirmek isteyen biri için bunu anlamak kritik önemdedir.
Hastanın Yaşadığı Acı Daha Çok Utançla mı Yoksa Suçlulukla mı İlişkili?
Utanç [shame] ve suçluluk [guilt] duygulanımlarının psikanalitik yazında ilginç bir geçmişi ve özel bir yeri vardır. Birlikte ele alındıklarında, uygulayıcıların yansıtma ve yanlış anlamalara özellikle yatkın olduğu bir alanı oluştururlar (suçluluk ağırlıklı bir psikolojiye sahip bir terapist, utanç dinamiklerini suçlulukla ilişkili olarak yanlış yorumlayabilir; utanç eğilimleri olan bir klinisyen ise suçluluğa işaret eden belirtileri utançın kanıtı olarak okuma eğilimindedir). Elbette hepimiz her iki duygulanıma da sahibiz; ancak hangisinin kişiliğimizde daha merkezi olduğu açısından farklılaşırız. Dahası, belirli bir sorunumuz ya suçluluğu ya da utancı temsil edebilir. Suçluluk, kişinin içsel olarak kendisini zarar verici, yıkıcı ve “kötü” hissetmesiyle, yani bir tür içsel kötücül güç duygusuyla ilişkilidir. Buna karşılık utanç, güçsüz bir kırılganlık hissini, başkalarının eleştirisi ve küçümsemesine maruz kalma riskinin sürekliliğini içerir. Helen Block Lewis çizgisindeki literatürde de vurgulandığı gibi, Possum ve Mason’ın (1986) özlü ifadesiyle: “Suçluluk, ahlaki kuralın ihlal edilmesinin içsel deneyimidir. Utanç ise sosyal grubun gözünde küçük düşürülmenin içsel deneyimidir” (s. vii). Bir hastanın yaşadığı sıkıntının şiddeti, bunun utanç mı yoksa suçluluk tepkisi mi olduğunu ayırt etmez; çünkü her iki duygulanım da eşit derecede toksik olabilir. Ancak niteliksel farkları, utanç ve suçluluğa yönelik etkili müdahalelerin önemli ölçüde farklılaşması gerektiği anlamına gelir.
Muhtemelen kendi suçlulukla ilişkili dinamikleri nedeniyle, Sigmund Freud utanç hakkında çok az şey söylemiş, buna karşılık suçluluk üzerine çok sayıda kuramsal varsayım geliştirmiştir. Yirminci yüzyılın ortalarına gelindiğinde, bazı analitik yazarlar bu dengesizliği gidermeye çalışmış; özellikle Helen Merrell Lynd (1958) ve Helen Block Lewis (1971), utanç ve onun değişken görünümleri üzerine kapsamlı çalışmalar kaleme almıştır. 1970’lerde ise Heinz Kohut ve Otto Kernberg, patolojik narsisizm üzerine yayımladıkları eserlerle, utançla ilişkili olgulara dair psikanalitik literatürde adeta bir patlamaya yol açmıştır. 1980’lere gelindiğinde (Tom Wolfe’un “Me Decade” ifadesinde olduğu gibi -narsisizmi ve onun utancı telafi eden işleyişlerini her yerde görenler yalnızca analistler değildi) belirli psikolojik durumları anlamamızda utancın yeri sağlam biçimde yerleşmişti (Lasch, 1984; Manfred F. R. Kets de Vries, 1989; Andrew P. Morrison, 1989; Donald L. Nathanson, 1992).
Utancın ya da suçluluğun her ikisinin de ifadesi olabilen bir davranış eğilimine yalnızca bir örnek vermek gerekirse -ve burada terapistin hangi duygulanımın işlediğini ayırt etmesi kritik önemdedir- patolojik mükemmeliyetçilik ele alınabilir. Pek çok insan mantıksız derecede mükemmeliyetçidir; öyle ki yaptıklarından asla tatmin olmaz ve işlerini hiçbir zaman tamamlayamaz. Bu eğilimin suçluluk güdümlü versiyonunda, her şeyi kusursuz yapma zorunluluğu, kişinin kendi yıkıcılığının kontrolden çıkacağına dair dehşeti ifade eder. Sigmund Freud’un obsesif-kompulsif sorunlara ilişkin okuması, bu tür mükemmeliyetçiliğe büyük vurgu yapar. Freudcu obsesyonel hastalar, saldırgan dürtülerinin patlak vereceğinden, zarar vereceğinden, ortalığı karıştıracağından kronik olarak korkarlar. Buna karşılık, mükemmeliyetçiliğin utanç güdümlü versiyonunda, bu zorlayıcı eğilim, başkalarının eleştirel incelemesine maruz kalma ve ahlaki olarak kötü değil ama yetersiz, boş, sahte biri olarak açığa çıkma dehşetini ifade eder. Arnold Rothstein’ın (1980) “mükemmelliğin narsisistik arayışı” olarak adlandırdığı şey, kişinin insani sınırlılıklarının açığa çıkmaması ve başkalarının küçümsemesinden kaçınmak için günahsız ve kusursuz görünmeye yönelik zorlayıcı bir kararlılığı ifade eder.
Doğal olarak, utançla daha fazla ilişkili eğilimleri olan hastalar, terapistlerin mükemmeliyetçiliklerinin suçluluk yüklü anlamına dair refleksif Freudcu varsayımlarından yarar görmezler. Bu yorumlar ciddi bir yanlış anlamayı temsil ettiğinden, danışanın saldırgan dürtülerinin kontrolden çıkacağına dair varsayılan korkularına odaklanan yorumlar tamamen etkisiz kalır. Benzer biçimde, suçluluğun baskın olduğu mükemmeliyetçiler de, özünde sahte oldukları ve bunun ortaya çıkacağına dair varsayılan kaygılarına empati göstermeye çalışan bir uzmandan en ufak bir rahatlama hissetmezler. Suçluluk ve utanç üzerine geniş literatürün burada ancak yüzeyine değinilebilmiştir; ancak klinik görüşmecilerin duygulanım değerlendirmesinde bu boyutun önemine dikkat çekmek açısından tanısal meseleleri yeterince ele aldığımı umuyorum. Şimdi, hastanın duygusal yaşamıyla çalışırken doğruluğun önemine dair genel yorumlara geçeyim.
DUYGULANIMI DOĞRU ANLAMANIN TERAPÖTİK SONUÇLARI
Psikoterapiye gelen birçok kişinin öyküsünde, ebeveynler ve diğer bakımverenler ya (1) kişinin duygularını ihmal etmiş, ya (2) duyguları olumsuz yargı içeren bir tonla adlandırmış (örneğin, “Sadece kendine acıyorsun”), ya (3) duygular nedeniyle çocuklarını cezalandırmış (örneğin, “Sana ağlayacak gerçek bir neden veririm!”), ya da (4) duygulara ilişkin hatalı atıflarda bulunmuştur (örneğin, “Kıskanmıyorsun -kız kardeşini seviyorsun!”). Terapistin duyguları basitçe karşılaması ve onlara ilgi göstermesi ilk hatayı telafi eder; duygulanımları yargısız biçimde adlandırmak ikinci hatanın etkilerini hafifletir; güvenli duygusal ifadeyi teşvik etmek üçüncüyü ele alır; duyguları doğru biçimde adlandırmak ise dördüncüye yardımcı olur. Bu düzeltici yaklaşımlar içinde belki de en zorlayıcı olan sonuncusudur. Doğru olmak her zaman kolay değildir. Bireysel psikolojilerimiz empati kapasitemize görünmez sınırlar koyar.
Bunu örneklendirmek için, birkaç yıl önce tedavi ettiğim bir danışandan kısaca söz edeyim. Kırk yaşındaki bu adam, bir kız çocuğu istemeyi o kadar arzulayan bir annenin üçüncü oğluydu ki, annesi ona neredeyse beş yaşına kadar elbiseler giydirmiş ve cinsiyetinin kendisini ne kadar derinden hayal kırıklığına uğrattığını defalarca dile getirmişti. Yetişkinlikte, psikolojik olarak heteroseksüel olmasına rağmen, kadınlardan uzak duruyor; onların yanında söze dökülemeyen bir rahatsızlık yaşıyordu. Kadınlara yaklaşabilmek ve acı verici yalnızlığını azaltmak umuduyla bana başvurdu. Bir süre, kadınlara yönelik ne kadar öfke taşıdığını birlikte keşfederek ilerleme kaydeder gibi olduk; bu öfke, beni onu onarılamaz biçimde kusurlu ve hayal kırıklığı yaratan biri olarak gören anne figürü olarak deneyimlediği yineleyici bir aktarımda ortaya çıkıyordu. Ancak bir noktadan sonra terapi tıkandı; onun öfkesini adlandırmam artık işe yarıyor gibi görünmüyordu. Tedavi süreci, ancak onun için daha itici güce sahip -ve daha zorlayıcı- duygunun haset [envy] olduğunu görebildiğimde yeniden canlandı. Annesi tarafından kabul edilebilir kılacak her ne ise, ona sahip oldukları için kadınlardan nefret ediyordu (bkz. Melanie Klein, 1957). Cinselliğinden haz alamıyordu; çünkü bu, sahip olmadığı cinsel organları takdir etmeyi gerektiriyordu -nefret etmeyi değil. Sanırım bu dinamiği bir erkekte fark etmesi zaman alan ilk kadın terapist ben değilim; zira çoğu kadın, kadınların erkek gücüne yönelik hasedine, bunun tersine kıyasla daha aşinadır. Bir erkeğin dişile yönelik hasedinin ne denli merkezi ve baskın olabileceğini kavrayabilmek için empatik bir sıçrama yapmak gerekir.
Sekizinci Bölüm’de, erotik aktarımın bir danışanın psikolojisi hakkında pek çok farklı anlama gelebileceğini tartışıyorum. Şimdilik şunu belirtmekle yetineyim ki, süpervizyon/konsültasyon gruplarımdan birinde yer alan bir erkek terapistin, terapistine karşı yoğun arzu duygularıyla bunaldığını hisseden ve onunla sevgili olmak için ısrar eden bir kadın hastanın vakasını sunması, benim için oldukça sık karşılaşılan bir durumdur. Kadına yönelik duyguları sevgi, şefkat ve cinsel çekim içermektedir; ancak aynı zamanda, onun kendisinin işini yapmasına -yani terapist olarak kalıp hastanın tedaviye getirdiği sorunlar üzerinde çalışmasına- zin vermemesi nedeniyle giderek bir bıkkınlık ve öfke de hissetmeye başlamaktadır. Meslektaşlarından ve benden bu vakayla ilgili yardım istemektedir; çünkü profesyonel sınırların önemine dair tekrarladığı açıklamalar hastada karşılık bulmamakta ve danışanı incitmeden başka nasıl “hayır” diyeceğini bilememektedir. Bir yandan, kendilik değeri ve cinselliği açısından yıkıcı bir reddedilme hissi yaşamaması için onu korumaya çalışmakta; diğer yandan ise, danışanın kendisini cinsel olarak uyarılmış hale getirmeyi başarmış olmasına rağmen, baştan çıkarıcı olmamaya çabalamaktadır.
Genellikle bu tür vaka sunumlarında, gruptaki diğer terapistler kendilerini hastaya karşı ne çekim ne de koruyuculuk hissederken, daha çok onunla (ve çoğu zaman sunumu yapan terapistle) ilgili irritasyon yaşarken bulurlar. Tedaviyi yürüten klinisyenin tarif ettiği şefkatli, ilgili duygular onların duygusal tepkilerinde belirgin biçimde yoktur. Grup üyelerinin, terapistin erişemediği bir şeyi hissettiği varsayımıyla, hastanın duygulanımlarının bütünüyle ya da ağırlıklı olarak sevgi temelli olmayabileceğini; bunun yerine, terapisti güçsüzleştirmeye yönelik örtük çabasında kendini ele veren önemli ölçüde düşmanlık da içerdiğini birlikte araştırırız (terapistin, onun kendisinin işini yapmasını engellediğine dair hissettiği bıkkınlık bunun bir ipucudur). Terapist bunu fark ettiğinde, genellikle danışanın sevgi ve özlemine eşlik eden olumsuz duygulanımları da keşfetmesine yardımcı olabilir. Hastanın, düşmanlığını ve kendi cinsel gücünü ortaya koyarak terapistin üzerindeki gücünü elinden alma arzusunu (Freudyen dilde, onu simgesel olarak hadım etme) kabul etmesi, kendisini daha dürüst ve görülmüş hissetmesini sağlar; düşmanlığını ve hırsını yapıcı biçimlerde kullanmasının önünü açar ve terapinin yeniden onu anlamaya ve yaşam sorunlarını gerçekçi biçimlerde çözmeye yönelmesini mümkün kılar.
Duyguların doğru biçimde adlandırılması konusundaki doğruluk, duygulanımsal ve sosyal olgunlaşmayı destekler. On yıllar önce Katherine M. Bridges (1931), bebeğin kendi duygulanımını ayırt etme ve ifade etme kapasitesinin normal gelişimine ilişkin ayrıntılı bir betimleme ortaya koymuştur. Bridges’ın gözlemine göre duygusal farkındalık, yenidoğanda başlangıçta genel bir hoşnutluk ya da genel bir sıkıntı durumunun bilinciyle başlar. Çocuk geliştikçe, genel sıkıntı durumundan öfke, korku ve üzüntü gibi duyguları ayırt edebilir hale gelir; ardından zamanla bu duyguların farklı derece ve tonlarının da farkına varır (örneğin, öfke, irritasyon, bıkkınlık, öfke patlaması, hiddet gibi alt türlere ayrılır; hoşnutluk ise ilgi, heyecan, neşe, şaşkınlık ve diğer olumlu durumlara ayrışır). İdeal olarak, duygulanım durumlarını ayırt etme ve adlandırma kapasitesinin bu şekilde dallanarak ve giderek incelik kazanarak gelişmesi yaşam boyu devam eder; böylece duygularımızı hem kendimize hem de başkalarına giderek daha hassas ve isabetli biçimde ifade edebilir hale geliriz. Kendimizi doğru biçimde ifade etmenin verdiği haz, söz konusu duygular acı verici olsa bile, öz değer ve yeterlik duygularını artırabilir. Bu olgu, meslektaşlarımdan birinin kendisini “duygulanım bağımlısı” olarak tanımlamasına ilham vermişti. Uyuşuk, kopuk, kafası karışık ya da entelektüelleşmiş hissetmek yerine, adlandırabildiği sürece her şeyi hissetmeyi tercih ettiğini söyledi. Stephen Sondheim’ın Company müzikalindeki “Being Alive” adlı şarkısı bu ruh halini mükemmel biçimde yakalar.
Birçok psikoterapi hastası, çocuklukta bakımverenlerden duygularını doğru biçimde adlandırma konusunda yeterli yardım almadığı için, duygulanımın dallanarak incelmesi sürecinde çoğumuzdan daha geride olabilir. Hatta bazıları, en temel duygu durumlarının bile adlandırılıp kabul edildiği bir deneyim yaşamamıştır. Carl Rogers (1951), Heinz Kohut (1971, 1977) ve Alice Miller (1975) gibi, hastanın duygusal durumunun aynalanmasının [mirroring] terapötik gücünü vurgulayan kuramcıların farklı dönemlerde büyük ilgi görmesi, duyguların tanınmasına, adlandırılmasına ve doğrulanmasına yönelik insani ihtiyacın ne kadar yaygın olduğunu gösterir. Her tür terapide iyileşme sürecinin önemli bir parçası, terapistin duygulanımları adlandırarak hastanın karmaşık ve zorlayıcı uyarılmışlık durumları üzerinde bir ustalık duygusu geliştirmesine yardımcı olmasıdır.
Terapistler duygulanımları adlandırdıklarında, sıklıkla Freudyen topografik model ile uyumlu biçimde, zaten var olan ve bir ya da daha fazla savunma katmanı tarafından bilinçten uzak tutulan duyguları “ortaya çıkardıklarını” varsayarlar. Oysa aynı derecede olasıdır -ve duygulanım ve onun iletimi üzerine güncel araştırmalar bunun daha doğru olabileceğini düşündürmektedir- ki, duygulanımları sözcüklere döktüğümüzde aslında örtük biçimde hastaya, mevcut hislerini bizim daha “doğal”, “olgun” ya da “uyumsal” gördüğümüz duygulara dönüştürmesini öneriyor oluruz. Örneğin, kötü muamele gören ya da yalnızca zor durumda bırakılan ve buna ilişkin bilinçli bir öfke duygusu olmayan bir kişiyle çalışmak klinikte oldukça yaygındır. Terapist, “Partneriniz sizi o şekilde eleştirdiğinde ne hissettiniz?” diye sorar ve hasta öfkeye dair bir şey söylemekten kaçındığında kuşkucu bir ifade takınır. Ya da terapist, “Ücreti artırdığımda en azından biraz rahatsız olmuş olmalısınız,” diye yorum yapar ve ardından gelen itirazları, artan mali yük karşısında “doğal” bir öfke tepkisine karşı bir savunma olarak yorumlar.
Bu etkileşimler genellikle terapist tarafından, hastanın zaten hissettiği ancak kabul edemediği ya da söze dökemediği duyguları bulmasına yardımcı olma çabası olarak yorumlanır. Ve kimi zaman -örneğin hastanın olumsuz duyguları inkâr ederken açıkça düşmanca davranışlar sergilediği durumlarda-bu tür bir kavramsallaştırma klinik veriyi en iyi şekilde anlamlandırır. Ancak diğer zamanlarda hasta, terapistin “doğal” olacağını düşündüğü duygusal tepkiye gerçekten sahip değildir. Bu gibi durumlarda, hastanın bildirdiği strese karşı bir tepki olarak belirli bir duygulanımı önermek, aslında kişinin deneyimini yeni bir yönde örgütlemesini etkiler. Bu durum özellikle aleksitimik hastalarda belirgindir; ancak belirli bir duruma karşı farklı bir şekilde hissetmenin hiç akıllarına gelmediği diğer kişilerde de ortaya çıkar.
Bir danışanım -kendisi de bir terapistti- süpervizörünün kendisine cinsel bir yakınlaşmada bulunmasının ardından yoğun bir suçluluk duygusuyla seansa gelmişti. Bilinçdışı biçimde baştan çıkarıcı davrandığını düşünüyordu ve muhtemelen bu değerlendirmesinde haklıydı. Ona, kendi baştan çıkarıcılığından bağımsız olarak, süpervizörünün duygusal güç konumunu cinsel amaçlarla kullanmış olmasına karşı herhangi bir öfke hissedip hissetmediğini sorduğumda, bu kişiye yönelik yeterli ölçüde düşmanlığa erişebildi (ya da bunu üretebildi?) ve bu, suçluluğunun felç edici etkilerini bir ölçüde dengelemesine yardımcı oldu. Artık düşmanlığın içerdiği enerjiyi, bu adamla nasıl bir ilişkinin -eğer mümkünse- sürdürülebileceğini anlamlandırma hizmetinde kullanabiliyordu. Onun öfkesini “ortaya çıkardığımı” düşünmüyorum. Daha ziyade, öfkenin makul bir duygusal tepki olabileceği fikrini zihnine yerleştirdiğimi düşünüyorum. Analitik terapistler kendilerini etkin biçimde yönlendiren ya da eğiten kişiler olarak görmeyi pek sevmezler; ancak duygulanım alanında, kabul ettiğimizden daha fazla bunu yapıyor olabiliriz.
Duygulanımlar motive edici unsurlardır. Bir deneyime bir duygu eşlik ettiğinde, daha önce çözümsüz görünen bir problemi ele almak için gerekli duygusal kaynakları çoğu zaman buluruz. Bu süreç yalnızca bireysel düzeyde değil, toplumsal düzeyde de gerçekleşebilir. Siyasal liderler genellikle acil durumları ya da olayları belirli duygusal tepkilerle (heyecan, gurur, korku, öfke) ilişkilendirmeye çalışırlar; çünkü bu duygulanımlar insanları belirli bir toplumsal hedef doğrultusunda harekete geçirir. 1970’lerin başındaki feminist hareket, Jane O’Reilly’nin (1972), daha önce şikâyet etmeyen bir ev kadınının zihinsel-duyusal alanında bir “klik” anının nasıl ortaya çıktığını betimlemesiyle önemli ölçüde ivme kazanmıştır; bu anda daha önce içselleştirilmiş bir hakaret, haklı bir öfkenin nedeni olarak yeniden anlamlandırılır.
Duygulanımlar, yeterince ifade edilip anlaşıldıklarında, gelişimsel amaçlara da hizmet eder. Bu işlevin en iyi örneklerinden biri yas sürecidir. Normal yas sürecinde, doğa sanki bize yaşamın kaçınılmaz hayal kırıklıklarıyla duygusal olarak uzlaşabilme kapasitesi vermiştir. Önceki rolümüze sembolik olarak veda ettiğimiz her yaşam evresinde, her kayıpta, her sınırlılığımızı ve her şeye sahip olamayacağımızı fark ettiğimiz durumda, gerileme ya da psikolojik katılık yaşamamak için bir miktar yas çalışması gerçekleştirmemiz gerekir (bu konuda psikanalitik düşüncelerin etkileyici bir popülerleştirmesi için bkz. Judith Viorst, 1986, Necessary Losses). İlginçtir ki, bu konuya ilişkin düşüncelerini daha sonra sistematik biçimde geliştirmemiş olmasına rağmen, bu işlevin önemini ilk dile getiren kişi Sigmund Freud olmuştur. Freud, 1917’de, Karl Abraham’ın (1911) depresyon üzerine öncü çalışmalarından hareketle kaleme aldığı “Yas ve Melankoli” başlıklı etkileyici makalesinde, diğer şeylerin yanı sıra, yas ve depresyonun bir anlamda karşıt olduğunu ileri sürer: Kayıp karşısında yas tutulduğunda, kaybedilen kişinin yokluğu nedeniyle dünya [world] daha boş görünür; buna karşılık depresyonla tepki verildiğinde, kendiliğin [self] kendisi küçülmüş hissedilir. Psikoterapi dediğimiz şeyin önemli bir kısmı, depresif tepkilerin yas sürecine dönüştürülmesinden ibarettir; böylece gelişimsel süreç yeniden akışa geçer ve danışan yas tutarak ilerleyebilir.
Anksiyete, üzüntüden ziyade, Freud’un örtük duygulanım kuramının merkezindeydi. Kendisinde belirgin bir depresif duyarlılık bulunmadığından, Freud doğal olarak kendi deneyiminde daha merkezi olan bir duyguyla meşgul olmuştur (bkz. Robert D. Stolorow & George E. Atwood, 1979, 1992). Freud’un “geleneksel” nevrozlara (histerik tablolar, obsesif-kompulsif bozukluklar ve fobik tepkiler) duyduğu ilgi de, bu bozukluklarda anksiyetenin daha merkezi olması nedeniyle, onun anksiyeteye ve onun sınırlandırılmasına ya da giderilmesine vurgu yapmasına yol açmıştır. Hem etiyolojik varsayımları hem de teknik önerileri, anksiyetenin temel patojenik duygulanım olduğu kabulüne dayanıyordu. Buna karşılık, çağdaş terapistler giderek artan biçimde diğer olumsuz duygulanımların -özellikle yas, suçluluk, utanç ve hasedin- hem semptom oluşumu hem de terapötik müdahaleler açısından önemine dikkat çekmektedir.
Yas açısından bakıldığında, örneğin Martha Stark (1994), birçok psikopatolojiyi yas tutulmamış deneyimler çerçevesinde kavramsallaştırır. Bu tür bir formülasyon özellikle kişilik bozuklukları için belirgin bir açıklayıcılığa sahiptir. Buna göre psikoterapi, özünde bir yas süreci olarak anlaşılır; burada şefkatli bir öteki, hastanın daha önce kendi kişisel yetersizliklerinin kanıtı olarak gördüğü acı verici gerçeklerle yüzleşmesine yardımcı olur. Birinci Bölüm’de de değindiğim gibi, Stark keskin bir gözlemle şunu belirtir: Terapinin ilk ayları ya da yılları genellikle danışanın sorunlarının kendi suçu olmadığı gerçeğini yavaş yavaş içselleştirmesiyle geçer. Bunu izleyen aylarda ya da yıllarda ise danışan, sorunlarının kendi suçu olmamakla birlikte, onlarla ilgili bir şey yapabilecek tek kişinin kendisi olduğu gerçeğiyle yüzleşir. Bu acı verici gerçekliğe kademeli uyum süreci, her şeyi düzeltecek her şeye kadir iyi bir nesne (belki de terapist) olduğu yönündeki tüm fantezilerden vazgeçmeyi ve bunların yasını tutmayı içerir. Bu, optimal gelişimde hepimizin geçtiği sürece benzer: yaşamın adaletsizliğiyle yüzleşiriz ve kaçınılmaz sorunlarını çözmek için kendi etkinliğimize dayanmayı öğreniriz.
ÖZET
Bu bölüme, hem psikanalitik kuramda hem de klinik uygulamada duygulanıma verilen dikkatin tarihine ilişkin bazı değerlendirmelerle başladım. Ardından, aktarım ve karşıaktarım matrisinde terapistin duygulanımı nasıl değerlendirmeye çalıştığını ele aldım; bu süreçte, disipline edilmiş öznel deneyimin her zaman hastanın gerçek duygusal durumunu yansıttığından emin olunamayacağını vurguladım. Esas olarak duygulanım bozukluklarıyla tanımlanan psikopatolojiler söz konusu olduğunda, ilaçların duygulanımsal deneyimi dönüştürebildiği durumlarda bile psikoterapinin gerekli olduğunu ileri sürdüm. Bir kişinin duygusal yaşamını nasıl anlayabileceğimizi tartışırken; duygulanımı eylemden ayırt edebilme kapasitesini, duygusal durumları sözcüklerle temsil edebilme becerisini, duygulanımın savunma amaçlı kullanımını ve utanç ile suçluluğun ayırt edilmesini ele aldım. Son olarak, duyguların işleyişini anlamanın terapötik sonuçlarını hem bireysel vakalar düzeyinde hem de daha genel bir çerçevede tartıştım; bu bağlamda psikoterapiyi bir yas süreci olarak kavramanın önemine dikkat çektim.

Bir yanıt yazın