Psikoz Nedir?

Psikoz [psychosis], genel psikiyatride sanrıları [delusion] (sabit, yanlış inançlar) ve/veya varsanıları [hallucination] (dışsal bir uyarım olmaksızın ortaya çıkan, son derece gerçek gibi yaşantılanan duyusal algılar) içeren bir sendromu adlandırmak için kullanılan tanısal bir terimdir.

Psikozun diğer özellikleri arasında, bunlarla sınırlı olmamak üzere, ego sınırlarında çözülme, gerçeklik sınamasında bozulma ve ağır işlevsellik kaybı yer alır.

Çağdaş psikanalizde psikoz terimi ayrıca, gerçeklik sınamasının kaybının bulunduğu bir zihinsel durumu; paranoid, erotik ya da başka türden yoğun aktarım durumlarının varlığını; son derece saldırgan ilkel bilinçli fantezilerin mevcudiyetini; kendilik ile öteki arasındaki ayrımla ilgili sorunları betimlemek için de çeşitli biçimlerde kullanılmaktadır.

Borderline terimi 1960’larda yaygınlaşmadan önce, psikotik sözcüğü sıklıkla ağır karakter psikopatolojisinin altında yatan çeşitli ego zayıflıklarına göndermede bulunmak üzere kullanılırdı (örneğin psikotik çekirdek [psychotic core] ya da psikotik karakter [psychotic character] ifadelerinde olduğu gibi).

Psikanalitik literatür, psikoz ile paranoya ya da psikoz ile şizofreni arasındaki ayrımları açık biçimde ortaya koymaktaki yetersizliği nedeniyle de kafa karıştırıcı olmuştur. Psikozların çoğunun altta yatan biyolojik belirleyicileri olan hastalıklarda ortaya çıktığını kabul etmekle birlikte, bazı psikanalistler psikoza yatkınlığa katkıda bulunan psikolojik etmenleri ve farklı türdeki psikotik durumların altında yatan psikodinamikleri ve/veya özgül ruhsal yapıları anlamaya çalışmaktadır.

Psikoz, psikanalizin tarihinde önemli bir rol oynamıştır; çünkü başlangıçtan itibaren psikotik hastalarla yapılan çalışmalar Freud’u ruhsal yaşantıda gerçekliğin karmaşık rolünü daha derinlemesine anlamaya götürmüştür. Özellikle, gerçeklikle bozulmuş ilişkinin psikozun temel bir özelliği olduğuna ilişkin gözlem, gerçekliğe uyumdan sorumlu ruhsal fail olan “ego” kavramının geliştirilmesine katkıda bulunmuştur. Psikozun incelenmesi, libidinal gelişimin pregenital (oral ve anal) evrelerinin incelenmesine de yol açmıştır (Abraham, 1911). Ayrıca, sıklıkla kendilik yaşantısının çözülmesi, ötekilerle ilişkiselliğin görünürde yokluğu ve/veya kendilik ile öteki arasındaki ayrımın bulanıklaşmasıyla nitelenen psikotik zihin durumlarını betimlemek için gerekli olan kendilik [self] kavramının geliştirilmesine de katkı sağlamıştır. Son olarak, psikotik yetişkinlerle ve özellikle psikotik çocuklarla yapılan çalışmalar, hem Klein’ın kuramının hem de onun izleyicilerinden birkaçının kuramsal gelişiminde önemli bir rol oynamıştır (Klein, 1946; Bion, 1967). Psikotik hastalarla yapılan çalışmalar, kişilerarası psikanalizin gelişimi açısından da önem taşımıştır (Sullivan, 1953a). Ne yazık ki, psikozun incelenmesi psikanalitik kuram oluşturma sürecindeki en ağır hatalardan bazılarının ortaya çıkmasına da yol açmıştır; örneğin, psikotik hastaların başkalarıyla ilişki kurmadaki güçlüklerinin kusurlu ya da hatta “şizofrenojenik annelik”e [schizophrenogenic mothering] bağlanması gibi (Fromm-Reichmann, 1950). Bu hataların bazılarının yeniden gözden geçirilmesi, psikanalitik kuramcıların “kökensel yanılgı”nın [genetic fallacy] psikanalitik biçimlerinden kaçınmaları gerektiğini vurgulamıştır; bu yanılgı, güncel işlevsellikteki yetersizliklerin gelişimdeki aksaklıklara -çoğu zaman ebeveyn-çocuk etkileşimlerine- atfedilmesi anlamına gelir (Willick, 1983).

Psikoz sözcüğü on dokuzuncu yüzyılın ortalarında tıbbi söyleme girmiştir. Başlangıçta delilik [madness] ya da herhangi bir ağır ruhsal hastalıkla eşanlamlı olarak kullanılırken, zamanla dönemin nozolojisine bağlı olarak kullanımı giderek daha özgül hale gelmiştir. Freud’un (1894c) incelemeleri her zaman daha çok nevrozların çalışılmasına odaklanmış olsa da, yeni geliştirdiği savunma kavramını bazı psikozlara da uygulamış; bu sırada psikotik hastaların gerçeklikle ilişkilerinde kullandıkları radikal mekanizmalara -bunlar arasında düşüncelerin açıkça “reddedilmesi” [rejection] ve/veya “yansıtılması” [projection] da yer alır- dikkat çekmiştir. Libido kuramının ve narsisizm kavramının geliştirilmesiyle birlikte Freud (1911a, 1914e), psikozu (paranoya dâhil) libidinal gelişimin narsisistik evresinde bir saplanma [fixation] olarak açıklamıştır. Bu durum, nesne libidosunun geri çekilerek (dekateksis) ego libidosuna yönelmesi ve nesne dünyasına yeniden yatırım yapmaya yönelik ikincil yeniden kurucu çabaların varsanılar ve sanrılar biçiminde ortaya çıkması olarak betimlenmiştir. Freud (1915d) ise büyük ölçüde, aktarımın gelişmemesi olarak gördüğü durum nedeniyle psikotik hastalıkları (günümüzde narsisistik nevrozlar olarak sınıflandırılan) analiz edilemez kabul etmiştir. Yapısal kuramın ve ego kavramının geliştirilmesiyle birlikte Freud (1924c), psikozun temel özelliğinin egonun “gerçekliğin bir parçasından çekilmesi” olduğunu yeniden ileri sürmüştür.

Psikoz üzerine yazan post-Freudyen analistler, bazen psikotik hastalıklara, bazen de ağır karakter patolojisine odaklanmışlardır (bu ikisi her zaman birbirinden açıkça ayırt edilmemiştir; ikincisi günümüzde özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde büyük ölçüde borderline olarak kavramsallaştırılmaktadır).

Pek çok analist, kişiliğin bir “psikotik çekirdek”i [psychotic core] olduğu görüşünü ileri sürmüştür; farklı kuramsal bakış açılarından ayrıntılandırılmış olmakla birlikte bu çekirdek şu özelliklerle tanımlanır:

Klein (1930, 1946), yoğun agresyon ve sadizmin yansıtılmasıyla ilişkili zulmedici [persecutory] ya da psikotik anksiyete [psychotic anxiety] kavramını ileri sürmüş ve bölme [splitting] ile yansıtmalı özdeşim [projective identification] dâhil olmak üzere bazı ilkel savunma mekanizmalarının psikotik hastalar için ayırt edici olduğunu savunmuştur. Ayrıca psikozda simge oluşumundaki bozulmaları da betimlemiştir.

Klein’ın çalışmalarını geliştiren Bion (1957, 1967) ise, ilkel sözsüz ve simgesel olmayan iletişim biçimlerini kullanan psikotik hastalarda gerçeklikten nefrete ilişkin sonuçları daha da ayrıntılı biçimde incelemiştir.

Kendilik psikologları, psikozu kendiliğe yönelik ağır ve uzun süreli bir hasar olarak kavramsallaştırmışlardır.

Lacan da, Freud’un gerçekliğin reddi kavramını geliştirerek, psikotik hastalıkta simge oluşumundaki başarısızlıkları betimlemiştir (Laplanche ve Pontalis, 1967/1973).

Burnham ve çalışma arkadaşları (Burnham, Gladstone ve Gibson, 1969), psikotik bozukluklarda “gereksinim-korku ikilemi” [need-fear dilemma] olarak adlandırdığı olguya odaklanmış; bu bağlamda korkunun özerkliğe yönelik tehditlerle ilişkili olduğunu belirtmiştir.

Genel ego bozulması kavramının ötesine geçerek, Bellak ve çalışma arkadaşları ise psikozda çeşitli özgül ve karmaşık ego işlevi bozukluklarını betimlemişlerdir (Bellak, Hurvich ve Gediman, 1973).

Marcus (1992), psikoz ve psikoza yakın durumlarda görülen varsanı ve sanrıların özgül ego yapısını betimlemek üzere benzer bir yaklaşım kullanmıştır. Bu yapı, birlikte psikotik bir simgesel temsil oluşturan özgül ego işlev bozuklukları, psikodinamikler ve nesne ilişkilerinden meydana gelir; bu temsil, gerçeklik yaşantısının belirli yönleri ile çatışmalı duygusal yaşantının dinamik olarak anlamlı bir yoğunlaşmasıdır.

Kaynak:

American Psychoanalytic Association. (2012). Psychosis. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 213).

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir