Karakter [character], bir bireyin kalıcı olan ve süreklilik gösteren davranışlarını, tutumlarını, bilişsel stillerini ve duygudurumlarını; ayrıca kendini düzenleme, uyum sağlama ve başkalarıyla ilişki kurma biçimlerini tanımlamak için kullanılan genel bir kavramdır. Karakter ve karakter özelliği [character trait], kişinin intrapsişik çatışmayı [intrapsychic conflict] yönetme konusundaki alışılmış tarzını yansıtır. Karakter örgütlenmesi [character organization] ise, karakter özelliğinden daha soyut bir kavram olup, bireyin genel karakterinin bireşimsel [synthetic] bir şekilde anlaşılmasını ifade eder. Karakter, psikiyatristlerin ve psikologların kabaca “kişilik” [personality] olarak adlandırdığı kavrama karşılık gelir; temel fark, karakterin psikanalitik bir kavram olarak bireyin işleyişinin dışsal tezahürlerini, altta yatan dinamik yapıya bağlamasıdır. Karakter, ego [ego] (homeostaz ve uyumdan sorumlu intrapsişik yapı), kendilik [self] (bireyin özne olma, fail olma ve bütünlük deneyiminin öznel yaşantısı), kimlik [identity] (bireyin kendisini özgün ve ayrı bir kişi olarak bilmeye ilişkin süreklilik gösteren duyumu) ve mizaç [temperament] (bireyin yapısal olarak belirlenen duygulanımsal-motor ve bilişsel eğilimleri) gibi diğer kapsayıcı kavramlardan ayırt edilmelidir. Karakter, en çok savunma tarzı [defensive style] kavramıyla ilişkilidir. Popüler kullanımın aksine, psikanalitik bağlamda karakter kavramı ahlaki değerlere özel bir vurgu yapmaz; bununla birlikte, ahlakla ilişkili özellikler her bireyin karakterinin bir yönünü oluşturur. Karakterin kendisi ne sağlıklılığı ne de patolojiyi zorunlu olarak ima eder; ancak bir kişinin karakteri katı ve uyumsuz hale geldiği ölçüde, bu kişi bir karakter bozukluğu [character disorder] tanısıyla değerlendirilebilir. Karakter bozuklukları, kabaca psikiyatride (ve bazen psikanalizde) “kişilik bozuklukları” [personality disorders] olarak adlandırılan kavrama karşılık gelir. Geleneksel olarak, patolojik karakter özellikleri ile semptomlar arasındaki ayrım, bu özelliklerin kendiliğin bir parçası olarak deneyimlenmesi (ego-sintonik) ile, semptomların kendiliğe yabancı olarak yaşanması (ego-distonik) arasındaki fark üzerinden yapılır.
Karakter kavramı psikanalizde önemlidir; çünkü kişiyi bir bütün olarak düşünmeye imkân sağlar. Aynı zamanda, bireyin genel kişiliği ile psikanalitik zihin kuramı [psychoanalytic theory of mind] arasında bir köprü işlevi görür. Karakter bozukluğu kavramı da önemlidir; zira karakterle ilgili sorunlar, psikanalitik tedavi için en yaygın başvuru nedenini oluşturur. Günümüzde büyük ölçüde, psikanaliz ile karakter analizi [character analysis] eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.
Freud, en erken çalışmalarında karaktere ilişkin gözlemler yapmış olmakla birlikte, bu konuyu ilk kez açık biçimde 1908’de ele almış ve düzenlilik, tutumluluk/cimrilik ve inatçılık gibi karakter özellikleri kümesinin, “anal bölgenin olağanüstü güçlü erotojenitesi”nin karşıt tepki oluşumu [reaction formation] yoluyla savunulmasının sonucu olduğunu ileri sürmüştür (1908b). Daha genel bir düzeyde ise karakterin, ya altta yatan içgüdüsel itkilerin [instinctual impulse] doğrudan ifadesinden, ya bu itkilere karşı geliştirilen tepki oluşumlarından, ya da bu itkilerin yüceltilmesinden [sublimation] kaynaklandığını öne sürmüştür. Karl Abraham (1921, 1924a, 1925a), libido kuramına dayalı bir karakter kuramı [theory of character] inşa etme girişimini, oral karakter tipleri, anal karakter tipleri, fallik karakter tipleri ve genital karakter tiplerine ilişkin betimlemeleriyle genişletmiş; bu tiplerin her birinin, belirli bir erotojen bölgeye saplanma [fixation] ya da o bölgeye gerileme [regression] ile türediğini ileri sürmüştür.
Psikanalitik zihin kuramı daha karmaşık hale geldikçe, karakter kuramı da buna paralel olarak gelişmiştir. 1916’da Sigmund Freud (1916), psikanalizde gözlenen direnç [resistance] örüntülerinin, hastaların diğer yaşam durumlarında nasıl davrandıklarını yansıtan karakteristik tarzlar olduğunu ileri sürmüştür. Wilhelm Reich (1931), bu gözlemi “karakter direnci” [character resistance] ya da “karakter zırhı” [character armor] kavramlarıyla genişletmiş; bunu, içsel ya da dışsal tehlikeye karşı bir savunma olarak egonun kronik bir “sertleşme”si [hardening] şeklinde tanımlamıştır. 1933’te, Reich’a yanıt olarak Freud (1933a), karakterin bir dürtüyle başa çıkabilmek amacıyla egoda meydana gelen kalıcı bir değişikliği yansıttığı görüşüne katıldığını ifade etmiştir. Freud, son çalışmalarında (1937a), psikanalizin çoğu zaman semptom nevrozlarının analizinden ziyade, kendi ifadesiyle “karakter analizleri”nin odak noktası haline geldiğinin farkındaydı. Bununla birlikte, karakter analizi terimini yaygınlaştıran kişi Wilhelm Reich olmuştur (1933/1945). Yeni yapısal kuram [structural theory] çerçevesinde yazan Robert Waelder (1936) ve Otto Fenichel (1954), karakterin, id, süperego ve dış gerçeklik arasındaki çatışmaya karşı egonun “istikrarlı ve tercih edilen çözümleri”ni temsil ettiği konusunda hemfikirdir. Bu bağlamda karakter, ruhsal yaşamın tüm görünümleri gibi, çoklu işlevler [multiple functions] işlevi görür. [Çoklu işlevler, bir psikolojik yapının ya da sürecin tek bir amaca hizmet etmek yerine aynı anda birden fazla işlevi yerine getirmesi anlamına gelir.]
Ego psikolojisine [ego psychology] duyulan ilgi derinleştikçe, analistler karakter kavramını, çatışmaya yönelik tercih edilen çözüm olarak incelemeyi sürdürmüş; erken dönem tartışmaların büyük bölümü savunma tarzının gelişimine odaklanmıştır. Ayrıca, karakter analizine ilişkin sorunlar üzerine yoğunlaşmaya devam etmişlerdir (Anna Freud, 1936; Otto Fenichel, 1954). Bunun yanı sıra, karakterin altında yatan çatışmaların kapsamı, oral, anal, ödipal ve kastrasyon temalarından öteye genişleyerek; bağlanma [attachment], ayrılma-bireyleşme [separation-individuation], cinsiyet kimliği [gender identity] ve narsisistik kaygılar [narcissistic concerns] etrafındaki çatışmaları da içerecek şekilde genişlemiştir. Nesne ilişkileri [object relations] kuramcıları karaktere ilişkin kuramlarını, Melanie Klein’ın (1935, 1946) (ve W. R. D. Fairbairn’ın [1952, 1954]) paranoid-şizoid konum [paranoid-schizoid position] ve depresif konum [depressive position] kavramlarına dayandırarak geliştirmişlerdir. 1960’lar ve 1970’lerde Otto Kernberg (1966, 1975), nesne ilişkileri yaklaşımı ile ego psikolojisi perspektiflerini sentezleyen bir model önermiş ve karakter ile karakter patolojisinin, içselleştirilmiş nesne ilişkilerinin [internalized object relations] yapılandırıcı etkisinin bir sonucu olduğunu ileri sürmüştür. Aynı dönemde Heinz Kohut (1971, 1977), kendilik psikolojisi [self psychology] temelinde bir karakter ve karakter patolojisi kuramı önermiş; bu çerçevede narsisistik patolojinin farklı türlerini, karşılık gelen “kendilik-nesne aktarımları” [self-object transferences] örüntülerine göre sınıflandırmıştır. İntrapsişik çatışmaya yanıt olarak tercih edilen çözümlerin düzenleyici etkisini vurgulayan kuramlardan farklı olarak, Kohut’un kuramı, bakımveren çevredeki [nurturing environment] empatik yetersizliklerden [empathic failures] kaynaklanan yapısal eksiklikleri [structural deficits] ön plana çıkarmıştır. Kişilerarası [interpersonal] psikanalistler ise karakterin belirli bir kültüre uyum süreci içinde şekillendiğini vurgulamışlardır (Harry Stack Sullivan, 1953a). Erich Fromm (1941), belirli bir kültürdeki çoğu insanın temel karakter tarzını tanımlamak üzere “toplumsal karakter” [social character] kavramını ortaya atmıştır. Karen Horney (1945) ve Erik Erikson (1950) da karakterin bireysel ve kültürel belirleyicileri arasındaki etkileşimle ilgilenmişlerdir. David Shapiro (1965) ise bilişsel stil [cognitive style] kavramına dayanan, oldukça etkili bir karakter sınıflandırması sunmuştur.
Kuramsal bakış açıları ne olursa olsun, tüm kuramcılar karakterin ancak gelişimsel bağlamı içinde anlaşılabileceği konusunda hemfikirdir. Tanım gereği karakter görece istikrarlı ve kalıcı olmakla birlikte, çocuklukta başlayarak zaman içinde yavaş yavaş oluşur. Daha 1923’te Sigmund Freud (1923a), karakter gelişiminde erken nesnelerle [early object] özdeşim kurmanın [identification] rolüne dikkat çekmiş ve ünlü biçimde “egonun karakteri, terk edilmiş nesne yatırımlarının bir tortusudur” ifadesini kullanmıştır. Bu ifade, karakterin, çocuğun ebeveynlere dönük yoğun libidinal yönelimlerinin zamanla terk edilmesi ve bunların yerini özdeşimlerin alması süreciyle birikerek oluştuğunu anlatır. Freud sonrası [post-Freudian] gelişimsel psikanalistler, karakter oluşumuna [character formation] ilişkin anlayışımıza sürekli katkıda bulunmuş; bakımverenlerle etkileşimler, ebeveynlerin karakter özellikleri ve idealleri, aile tarzı, kültür ya da toplum, biyolojik donanım, mizaç, bilişsel stil, duygudurum, fantezi, yineleme zorlantısı ve erken kayıp ya da travma gibi çoklu etkenlerin etkisine dikkat çekmişlerdir. Çoğu kuramcı, karakterin yetişkinlikteki yapılanmasına ergenliğin sonunda ulaştığı ve karakter konsolidasyonunun [consolidation of character], ergenlik sürecinin merkezi görevlerinden biri olduğu konusunda hemfikirdir (Peter Blos, 1968; Samuel Ritvo, 1971; Moses Laufer, 1976; Gerald Blum, 1985). Özellikle Peter Blos, ergenliğin sonunda karakter oluşumunun gerçekleşebilmesi için aşılması gereken dört gelişimsel zorluğu [developmental challenge] ayrıntılı biçimde tanımlamıştır: (1) infantil nesne bağlarının [infantile object tie] gevşetilmesi; (2) travman etkilerinin [effect of trauma] bütünleştirilmesi; (3) tarihsel ego sürekliliğinin [historic ego continuity] kurulması; ve (4) cinsel kimliğin [sexual identity] oluşturulması.
Psikanalistler için, insanların karakter özelliklerini [trait] ve karakter bozukluklarını [disorder] belirli tipler [type] halinde sınıflandırmak zor bir iş olmuştur. Sınıflandırma girişimleri kaçınılmaz olarak dayandıkları kuramları yansıtır; en bilinen örnekler, libidinal evreler [libidinal stages], savunma tarzları [defensive styles], nesne ilişkileri [object relations] ya da kendilik yapılanmaları [configurations of the self] temelinde geliştirilen sınıflandırmalardır. Sonuç olarak, psikanalitik literatürde tanımlanan farklı karakter tiplerinin adlandırılması, oldukça karmaşık [hodgepodge] bir kuramsal kavramlar karışımını yansıtır. Bu adlandırmalar; dürtü-savunma konstelasyonları [impulse-defense constellation] (örneğin pasif-agresif kişilik), ilişkili oldukları patolojik sendromlar [pathological syndrome] (örneğin histerik, obsesif, depresif ya da psikotik karakterler), benzedikleri cinsel sapkınlıklar [sexual perversion] (örneğin mazoşistik ve narsisistik karakterler), anlatısal temalar [narrative theme] (örneğin “istisnalar” ya da “başarıyla yıkıma uğrayanlar”), kendiliğin durumu [state of the self] (örneğin “mış gibi” [as-if] ya da narsisistik kişilikler) ya da belirli bir ruhsal yapının işleyişi [functioning of a particular psychic structur] (örneğin sosyopatik karakter ya da “bir suçluluk duygusundan hareket eden suçlular”) gibi farklı temellere dayanabilir. Carl Gustav Jung (1921/1957), kişilik tipolojisine [personality typology] ilişkin bir modeli, bireyin dünyaya yönelik temel tutumları [basic attitudes] ve zihinsel yaşamın temel özellikleri ya da işlevleri üzerine kurmuştur. Bazı bireyler iç dünyadan, bazıları ise dış dünyadan daha fazla uyarılır ya da enerji kazanır; bunlar sırasıyla içe dönük [introvert] ve dışa dönük [extrovert] bireylerdir. Jung ayrıca zihinsel yaşamın dört temel işlevini tanımlamıştır: düşünme [thinking] ve hissetme [feeling] gibi rasyonel bir ikili ile duyum [sensation] ve sezgi [intuition] gibi algısal bir ikili. Jung’un kavramsal şeması, toplamda on altı kategoriden oluşan bir kişilik tipolojisine olanak tanır ve bu tipoloji, klinik alanın yanı sıra eğitimsel ve endüstriyel ortamlarda kullanılan çeşitli psikolojik testlerin temelini oluşturur.
Otto Kernberg (1970a), karakter patolojisini (character pathology), örgütlenme düzeylerine [levels of organization] dayalı olarak sınıflandıran yaygın biçimde kabul görmüş bir sistem önermiştir. Bu sistemde (örneğin borderline ve nevrotik düzeyler), sınıflandırma; baskın savunmaların niteliğine ve “iyi” ile “kötü” nesne ilişkilerinin ne ölçüde bütünleştirilebildiğine dayanır. Psikanalitik yönelimli araştırmacılar -aralarında Jonathan Shedler ve Drew Westen (1998, 2004), Mark Lenzenweger ve arkadaşları (2001) ile B. Stern ve arkadaşları (2010)-karmaşık kişilik örüntülerini ölçmeye yönelik çeşitli araçlar geliştirmişlerdir. Psikodinamik Tanı Kılavuzu (PDM Task Force, 2006), psikiyatrinin Tanısal ve İstatistiksel Ruhsal Bozukluklar El Kitabı’ndan (American Psychiatric Association, 1994) esinlenerek, karakter bozukluklarının (burada kişilik bozuklukları olarak adlandırılır) sınıflandırılmasına kavramsal bir düzen getirme girişiminde bu çalışmaların bir kısmından yararlanır. Bu çerçevede her bozukluk üç eksen [axis] üzerinden tanımlanır: (1) kişilik örüntüleri [personality patterns] (sağlıklılıktan ağır düzeyde bozulmaya uzanan bir süreklilik üzerinde konumlandırma dâhil), (2) zihinsel işlevsellik [mental functioning] (kendilik düzenlemesi, duygulanımın ifadesi ve başa çıkma stratejileri gibi özellikleri içerir) ve (3) açık semptomlar ve endişeler [manifest symptoms and concerns].
Kaynak:
American Psychoanalytic Association. (2012). Character. İçinde Psychoanalytic terms and consepts (4. baskı, s. 32).

Bir yanıt yazın