Sabitlik İlkesi Nedir?

Yazar:

– Kategori:

Bu yazı, Freud’un ruhsal aygıttaki uyarılma miktarını düşük ya da sabit bir düzeyde tutmaya yönelik sabitlik ilkesi kavramını ele alıyor. Kavramın atalet ilkesi, haz/hazsızlık ilkesi, gerçeklik ilkesi ve daha sonra ölüm ile yaşam dürtülerinin kuramsallaştırılmasıyla nasıl ilişkilendirildiği inceleniyor. Yazı ayrıca sabitlik ilkesinin, ruhsal enerjinin düzenlenmesine ilişkin genel bir öz-düzenleme modeli olarak Freud’un ekonomik bakış açısındaki yerini tartışıyor. (Editoryal)


Sabitlik ilkesi [principle of constancy], aygıtın içerdiği uyarılma miktarını düşük ya da sabit bir düzeyde tutmaya çalışan ruhsal işleyiş ilkesidir. Bu, aygıtta bulunan enerjinin boşaltılması ya da bu enerjinin artmasının önlenmesi yoluyla gerçekleştirilir.


1892’de Freud, Breuer’e, “uyarılma miktarını sabit tutma” tezine ilişkin ortak görüşlerini dile getiren bir elyazması ve mektup sundu (1940d). Bir yıl sonra Freud, “uyarılma miktarı”nı “azaltma” ya da “eksiltme” eğiliminden söz etti ve travma, bu miktarın artmasının bir sonucu olarak kavramsallaştırıldı.

Sabitlik ilkesi, Fechner’in denge ilkesi gibi, on dokuzuncu yüzyıl bilimlerinde yaygın biçimde benimsenen bir bakış açısını temsil ediyordu (Laplanche ve Pontalis, 1967; Laplanche, 1970). Bu ilkenin işleyişinin; dışsal uyarımlardan kaçınma, savunma ve içsel kökenli gerilimin artışına karşı enerjinin boşaltılması (abreksiyon) mekanizmalarıyla -Freudcu anlamda eylem ve davranışlarla- sağlandığı kabul ediliyordu.

Sabitlik ilkesi, 1892 ile 1895 yılları arasında geliştirilen kuramın merkezi bir özelliğidir ve bu “sağlığın önkoşulu”yla (1940d) çelişen histeride gözlemlenen fenomenleri açıklamak amacıyla ortaya konmuştur. Bu noktadan itibaren semptomlar, abreksiyon eksikliğine bağlanmış ve tedavi yeterli boşalımı sağlamaya yönelmiştir. Bununla birlikte Breuer, sabitlik yasasını, kinetik enerjinin serbest dolaşımına olanak tanıyan optimal bir durum olarak tasarlamıştır. Freud ise 1895 tarihli “Proje”sinde, sinir sisteminin belirli bir bölümünün hem merkezinde hem de uçlarında eşzamanlı olarak gerçekleşen bir işleyişin ana hatlarını çizerek, sağlıkla ilişkili olmayan bir ilke aramıştır. Böylece sabitlik ilkesinin yerini, belirli nöronların sahip oldukları uyarılma miktarını bütünüyle boşaltma eğiliminde oldukları varsayımına dayanan bir atalet ilkesi [inertia principle] aldı. Sabitlik eğilimi ise, “yaşamın gerekleri” tarafından zorunlu kılınan -atalet ilkesinin bir uyarlaması- olan ikincil bir işlev hâline gelecekti. Bu eğilim, enerjinin bağlı olduğu, yani “psi sistemi” [psi system] içinde belirli bir düzeyde tutulduğu “ego”nun ikincil süreçleriyle sınırlıdır.

Düşlerin Yorumu’nda (1900a) sabitlik/atalet karşıtlığı arka planda işlev görür. Atalet ilkesi, Bçd. sisteminin işleyişini birincil işleyiş yasalarına göre düzenler. Sabitlik ilkesi ise Öb.-B. sistemi düzeyinde; yatırımlar, ketlenmelerin başka yöne çevrilmesi ve uyarılmanın eşit düzeylere yükseltilerek dinginlik durumlarına dönüştürülmesi aracılığıyla işler. Daha sonraları, bu iki işleyiş biçimi arasındaki karşıtlık çoğu kez haz ilkesi ile gerçeklik ilkesi arasındaki karşıtlıkla özdeşleştirilmiştir.

Freud, Haz İlkesinin Ötesinde’de (1920g) sabitlik ilkesini nihayet haz ilkesinin ekonomik temeli olarak açıkça formüle etti; ancak hangi düzeyin hedeflenmesi gerektiği -sıfır, sabit, düşük, yüksek vb.- sorusunu cevapsız bıraktı. Bununla birlikte, daha sonra “Nirvana İlkesi” [Nirvana Principle] hâline gelecek olan sıfıra yönelme eğilimi temel kabul edildi. Freud ölüm dürtüsünü de bu bağlamda ortaya koydu. Ölüm dürtüsü, gerilimlerin mutlak olarak azaltılmasına yönelirken; buna karşılık yaşam dürtüsü, yaşamsal birlikler oluşturma ve bunları sürdürme çabasındaki yükselmiş gerilim düzeylerinden yararlanıyordu.

Freud’un bu konudaki düşüncesi, çözüme kavuşturulmamış bir güçlükle karşı karşıya kalmayı sürdürür. Psikanaliz dar bir alanla mı sınırlıdır, yoksa genel bir psikoloji, yani bir biyoloji oluşturma girişimini mi temsil eder? “Kendini koruma/cinsellik” ayrımına rağmen, yaşamsallık ile cinsellik arasındaki örtüşme Freudcu kuram açısından üzerinde çalışılması gereken bir sorun olarak kalmıştır. Freud’un tasarladığı enerji genel anlamda enerji miydi, yoksa cinsel enerji miydi (krş. Jung)? Gündelik düzenleyici mekanizmalar her türden miktar artışı olgusunu kapsıyor muydu, yoksa ruhsal cinsel enerjideki artış özel bir alt-düzenleyici mekanizma tarafından mı kontrol ediliyordu?

Sabitlik ilkesi, haz/hazsızlık ilkesi anlayışının temelini oluşturuyordu; ancak haz ilkesinin karmaşıklığı -örneğin haz verici bir duyumun gerilimdeki artışa eşlik edebilmesi- Freud açısından giderek daha belirgin hâle geldi ve bu durum, haz ilkesi ile sabitlik ilkesinin birbirine karıştırılması olasılığını yeniden gündeme getirdi. Daha sonra Walter Bradford Cannon’ın ortaya koyacağı homeostaz ilkesine [principle of homeostasis] benzeyen sabitlik ilkesi, bir tür genel öz-düzenleme ilkesi işlevi görürken, özgül olarak cinsel nitelikteki haz ilkesi bu genel ilkeden sapabilir (ve sapmalıdır). Bu, 1920’de yaşam dürtüsünün kavramsallaştırılmasıyla çözülmeye çalışılan içinden çıkılması güç bir karmaşıklıktı.

Kaynak:

Vichyn, B. (2005). Principle of constancy (P. Beitchman, Trans.). In A. de Mijolla (Ed.), International dictionary of psychoanalysis (Vol. 2, pp. 1322–1323). Macmillan Reference USA.

Yorumlar

“Sabitlik İlkesi Nedir?” için bir yanıt

  1. […] gerçekliğin belirli gereklerine tabi olunması yoluyla hazza ulaşılması olgusunu yöneten ilke sabitlik ilkesidir [constancy principle]. Öte yandan nirvana ilkesi [nirvana principle], psişenin gerilim […]

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir