Borderline düzeyde, insanlar hem simbiyoz için arzu duyarlar hem de ona şiddetle karşı çıkarlar.
Lütfen şu iki tamamlayıcı yazıya da bakın:
Etiketler Yerine Düzeyler – Bölüm 1 — Nevrotik Kişilik Örgütlenme Düzeyi
Ebeveynleri Suçlamadan Çocukluk Sorunları Hakkında Nasıl Konuşulur?
Bir not: Burada “anne” [mother] hakkında durmadan konuşuyorum. Anne sözcüğünü, “birincil bağlanma figürü”nün [primary attachment figure] kısaltması olarak düşünün.
Borderline düzeyde örgütlenmiş insanlar, çevrelerindeki kişiler için önemli ölçüde kaosa ve acıya neden olabilirler. Çeşitli arka planlara karşı renk değiştiren bukalemunlar gibi hissedilebilirler. Hayranlık ile küçümseme, muhtaçlık ile öfke arasındaki çarpıcı salınımları kafa karıştırıcı ve bunaltıcı olabilir. Ancak genellikle boşluk duygularından ve kendiliklerine [self] ilişkin yaygın biçimde istikrarsız bir duyumdan korkunç derecede ıstırap çekmektedirler. Bu bireyler böylesine istikrarsız ilişki örüntülerini ve öz kimlikleriyle [self identity] ilgili güçlükleri nasıl geliştirdiler?
Üçlü [triadic] ilişkiler (çocuk, anne, baba) etrafında örgütlenen nevrotik düzeyin aksine, borderline düzeyde örgütlenen kişiler ikili [dyadic] ilişkilerle (çocuk, anne) meşguldürler (Kernberg, 1975). Gelişimsel açıdan bu kişiler, ayrılma-bireyleşme evresinin [separation-individuation phase] yeniden yaklaşma [rapprochement] döneminde önemli güçlüklerle karşılaşırlar. Bu alt evrede, 16–24 aylık çocuklar çevreyi daha bağımsız bir biçimde keşfetmeye başladıkça kendilerini annelerinden ayrı olarak deneyimlemeye başlarlar (Mahler, Pine ve Bergman, 1975). Birkaç ay önce güvenliğe ve kusursuz, koruyucu anneyle süregiden simbiyoza ilişkin tümgüçlü fantezilerle dolu olan bu keşifler, artık tümgüçlü fantezi zayıfladıkça ve çocuğun annenin bir uzantısı olmadığı, dolayısıyla küçük ve anneden-uzaktaki-dünyanın tehlikeleri karşısında gerçekten savunmasız olduğu yönündeki kavrayış geliştikçe anksiyeteyle dolmaktadır (Mahler ve diğerleri, 1975). Bunun sonucunda hem keşfetme hem de geri dönme konusunda bir ambivalans ortaya çıkar: Çocuk çevreyi keşfetmek ve geri döndüğünde sıcak bir biçimde karşılanmayı beklemek ister; aynı zamanda hem keşfin doğurduğu anksiyete hem de anneyle yeniden bir araya gelmenin beraberinde getirdiği özerklik kaybı nedeniyle kolayca hayal kırıklığına uğramış [frustrated] hale gelir (Mahler ve diğerleri, 1975). Çocuk, dünyanın tehlikelerine ilişkin anksiyetesini yatıştırma çabasıyla güvence, emniyet ve ortak dikkat arayarak keşif sırasında belirli aralıklarla ve kaygılı bir biçimde anneye dönecektir. Bir sonraki anda ise annenin yörüngesine fazlasıyla yakın olmaktan dolayı engellenmiş ve üzgündür. Gelişimin bu evresi hem anneler hem de çocuklar için güçlüklerle doludur. Çocuklarıyla simbiyozu sürdürmeye yönelik kendi dinamik gereksinimleri bulunan anneler, çocuğun ayrılma çabalarına aşırı ilgili ve boğucu bir iç içe geçmeyle ya da çocuğun anneyi “terk etmesi” karşısında öfke ve reddetmeyle karşılık verebilirler. Bu tepkilerin her ikisi de çocuğun anneden başarıyla ayrılabilme kapasitesini büyük ölçüde sınırlar. Bu çocukların birçoğu mizaç bakımından son derece hassastır ve kolayca aşırı uyarılmış hale gelir. Bu yapısal hassasiyet, annenin sağlıklı bir karşılık vermesine rağmen ayrılmada güçlük yaşanmasına yol açabilir. Çoğu zaman yeniden yakınlaşma evresindeki güçlükleri ortaya çıkaran şey, çocuğun mizacı ile annenin ayrılmaya verdiği kendi dinamik tepkinin birleşimidir (Mahler ve diğerleri, 1975; Coonerty, 1986). Çocuk keşfetmenin doğurduğu anksiyeteye tahammül edemediğinde ya da anne çocuğun bağımsızlığına tahammül edemediğinde, çocuk şu kritik gelişimsel dersi öğrenemez: “Dünya ilgi çekicidir ama bazen korkutucudur; bunda sorun yoktur, çünkü güvenceye ihtiyaç duyduğumda anne beni karşılamak üzere arka planda beklemektedir.” Yeniden yakınlaşma alt evresindeki yaygın bir başarısızlık, çocuğun keşfetmekte özgür olduğu -annenin simbiyozda ısrar etmediği- ancak annenin geri dönüş için güvenilir biçimde hazır bulunmadığı durumlarda ortaya çıkar. Bu anneler, keşif fazlasıyla uyarıcı ya da anksiyete uyandırıcı hâle geldiğinde çocuğun fiziksel ve duygusal olarak ulaşılabilir bir anneye geri dönebilmesi gerektiğine yeterince uyumlanmış ya da bunun yeterince farkında değildirler. Güvenli bir geri dönüşün bulunmaması, çocuğu daha en başta keşfe çıkma konusunda huzursuz bırakır. Her iki durumda da çocuk, anneyi terk etmenin sonucunun çoğu zaman terk edilmek olduğunu öğrenir; çünkü anne güvenilir biçimde ulaşılabilir değildir, yapışkandır ya da cezalandırıcıdır. Bunun yerine çocuk, hem fiziksel bağımsızlığa hem de bağımsız bir kendilik hissi [sense of self] ilişkin korkuyu içselleştirir. Bu da artık böylesine tehlikeli hissettiren ayrılığa karşı öfkeye yol açar (Mahler ve diğerleri, 1975; Adler ve Buie, 1979).
Anneden ayrı bir varlık olmayı geliştirmedeki güçlükler, kendilik hissi konusunda son derece belirsiz bir kişiye yol açar. Yeniden yakınlaşma başarıyla gerçekleştirilemediği için çocuk, hem “iyi” (ulaşılabilir, müdahaleci olmayan, uyumlanmış) hem de “kötü” (bazen ulaşılamaz, müdahaleci ya da yetersiz uyumlanmış) olabilen karmaşık ve ambivalan bir anne tasarımını içselleştiremez. Bunun yerine, anneyi deneyimlemenin bu iki biçimi “iyi anne” ve “kötü anne” olarak bölünür. Böylece çocuk, Mahler’in “nesne sabitliği” [object constancy] olarak adlandırdığı şeyi, yani farklı koşullar ve duygusal durumlar boyunca aynı kalan ötekine ilişkin içselleştirilmiş bir tasarımı geliştiremez (Mahler ve diğerleri, 1975). Annenin bu iki tasarımı bir arada var olamadığı için, en erken evrelerinde çocuk-anne ikili deneyiminin -anneyle birlikte olan çocuk (güvende, bakılıp beslenen) ve çocukla birlikte olan anne (sevilen, kendisinden hoşnut olunan)- içselleştirilmesi olan sağlıklı bir kendilik temsili [self-representation] de gelişemez. Dolayısıyla çocuk kendisini aynı anda hem “iyi” (sevilebilir ve değerli) hem de “kötü” (öfkeli, muhtaç, terk edilmiş) olarak deneyimleyemez ve bunun yerine bu kendilik temsillerini birbirinden ayrı tutmak zorunda kalır; Kernberg bunu “kimlik çözülmesi” [identity diffusion] olarak adlandırmıştır (Kernberg, 1975). Farklı koşullar ve duygusal durumlar boyunca istikrarlı bir kendilik imgesi [self-image] olmadığında, kişi boşluk ya da içinin boş olduğu duygularıyla baş başa kalır. Merkezi ve tutarlı bir kişisellik duyumunun [sense of personhood] bulunması gereken yerde “rüzgardaki bir mum” vardır. Yalnız kalmaya ilişkin bir panik duygusu vardır; çünkü istikrarlı ve yatıştırıcı bir kendilik -çocuğu seven ve ondan hoşnut olan içselleştirilmiş annenin bir ürünü- yoktur. İstikrarlı bir çekirdeğin yerini, kendiliğin çılgınca salınan temsilleri alır: Bu temsillerin bazıları, ayrılığın sınırlarıyla henüz yüzleşmemiş bebek gibi büyüklenmeci ve tümgüçlüdür; bazıları ise reddeden, ulaşılmaz ya da cezalandırıcı anneyle birlikte olan çocuğun içselleştirilmiş deneyimi gibi acınası, sevilemez ve terk edilmiştir (Adler ve Buie, 1979).
Daha da önemlisi, yalnızca yeniden yakınlaşma evresindeki sorunlar borderline düzeyde bir örgütlenmeye yol açmak için yeterli olmayabilir. Yüksek oranda açık travma, ihmal ve istismar, sınır düzeyde örgütlenmeye ilişkin her türlü etiyolojik açıklamada dikkate alınmalıdır. Doksan yedi çalışmayı kapsayan bir meta-analiz, vaka-kontrol çalışmalarında borderline kişilik bozukluğu bulunan bireylerin çocukluk dönemi olumsuz yaşantılarını bildirme olasılığının klinik olmayan kontrollere göre yaklaşık 14 kat daha yüksek olduğunu ve en güçlü ilişkilerin duygusal istismar ve ihmalle görüldüğünü bulmuştur (Porter ve diğerleri, 2020). Birçok kuramcı, travma ve istismar deneyimlerinin bütünleşmiş bir “iyi ve kötü” anne temsilinin içselleştirilmesini de bozduğunu öne sürmektedir; çünkü travma ve istismara verilen yaygın dissosiyatif tepki, öteki-ile birlikte-kendiliğe [self-with-other] ilişkin tutarlı bir anlatının bütünleşmesini bozar ve çarpıtır (Luyten, Campbell ve Fonagy, 2020). Bu, başarısız yeniden yakınlaşmanın iyi/kötü bölünmesini pekiştirir. İhmal ise sevgi dolu ve ulaşılabilir bir annenin içselleştirilmemiş olmasına yol açarak biraz daha sinsi bir biçimde işler. Yeniden yakınlaşmadaki başarısızlık ile travma arasındaki ilişki de çift yönlüdür: Kendileri istismar mağduru olan anneler, yeniden yakınlaşma evresinin çözümlenmesi için gerekli olan sakin duygusal ulaşılabilirliği ve uyumlanmayı sağlayamayacak kadar dehşete kapılmış ya da dissosiye olmuş olabilirler; istismarcı ve ihmalkâr anneler de çocuklarına bu önemli fakat karmaşık dönem boyunca başarıyla rehberlik edemezler. Klinik olarak ayrıca, bazı çocuklarda başarılı bir yeniden yakınlaşmanın ardından içselleştirilmiş kendilik imgesini parçalayacak kadar ağır bir travmanın geldiği ve yeniden yakınlaşma dönemi başlangıçta çözümlenmiş olmasına rağmen sınır düzeyde örgütlenmeye yol açtığı gözlemlenmektedir.
Kökenler ister yeniden yakınlaşmanın başarısızlığında, ister açık travmada, isterse bu ikisinin etkileşiminde yatsın, klinik sonuçlar tutarlıdır: Tutarlı bir kendilik hissine sahip olmamak, çocuk yetişkinliğe doğru büyüdükçe yaygın güçlüklere yol açar. Ötekilere ilişkin hem iyi hem de kötü yönleri bir arada içeren içselleştirilmiş bir temsili sürdürememek, kişinin yörüngesindeki insanların ya idealize edilmiş ya da kötülenmiş ötekiler olarak bölünmesi anlamına gelir. Bu bölünmeler hızla bir uçtan diğerine geçebilir ve kişi hakkındaki bakışın bu denli çabuk değişmesi, karşı tarafta sarsıcı bir savrulmaya maruz kalmışlık hissi bırakabilir (Kernberg, 1975; Stern, Caligor, Hörz-Sagstetter ve Clarkin, 2018). Bu yetişkinler, içselleştirilmiş terk eden, reddeden ya da ihmalkar annenin bir yansıması olarak temel bir terk edilme korkusu [a primary fear of abandonment] yaşarlar; ancak aynı zamanda, gerçek olsun ya da çocukluk incinmelerinin yansıtılması olsun, her tür hayal kırıklığı nedeniyle kendilerine yakın olan kişilere karşı öfke duyarlar. Bu hastalar çoğu zaman çocukluğa ait olan ve öfke ile sevgiyi bütünleştirmedeki başarısızlığı yansıtan bir hiddetle doludurlar. Kusurlu ötekilerin kaçınılmaz hayal kırıklıkları, kötü anneye ilişkin yansıtmaları harekete geçirir; terk edilme korkusu ile sevilen kişilere duyulan öfke arasındaki bu gerilim nedeniyle deneyim, hızla birbirinin yerini alan yapışma ve düşmanlık biçimini alır (Kernberg, 1975; Adler ve Buie, 1979).
Bu öfke bazen dışa vurulamayacak kadar tehlikeli hissedilir. Bunun yerine kendiliğe yöneltilebilir: kısıtlı yeme ya da tıkınırcasına yeme ve çıkarma, kendine zarar verme ya da kendini yaralama, intihar girişimleri ya da tamamlanmış intihar, madde kötüye kullanımı veya cinsel dürtüsellik gibi davranışlarda ifade edilebilir. Bununla birlikte, bu davranışların bazıları -özellikle kendine zarar verme- kendini cezalandırmaktan çok kendini yatıştırma işlevi görebilir; acı yoluyla dissosiye durumları sona erdirebilir ya da dayanılmaz gerilimi boşaltabilir. Bu tür davranışlar yoğun bir utanç yaratabilir ve bu utanç çoğu zaman hızla öfkeye dönüşür. Bırderline düzeydeki diğer bireylerde ise öfke dışarıya, ötekilere yöneltilir. Borderline düzeyde örgütlenmeye ve narsisistik ya da antisosyal karakter özelliklerine sahip hastalar, tümüyle kötü anne, baba ya da önemli ötekine ilişkin aktarım yansıtmalarına yenik düştüklerinde cinsel, aile içi ya da ilişkisel şiddetin failleri olabilirler. Öfke dolu fantezileri, sadistik unsurlar (“kötü” ötekini cezalandırma) ve mazoşistik unsurlarla (korktukları terk edilmeyi bilinçdışı olarak bizzat kışkırtma) birlikte, tümgüçlü kontrol fantezilerinin ögelerini içerme eğilimindedir (Kernberg, 1975). Kontrol etme çabaları ötekiler tarafından manipülasyon olarak hissedilebilir; ancak bu manipülasyon bilinçli değildir. Bu hastalar bir psikiyatri servisine yatırıldıklarında, bölme ve kontrol etme çabaları bazı personelin onların çektiği acıya derin bir sempati duymasına, diğer personelin ise kendisini güçlü biçimde manipüle edilmiş hissetmesine yol açtığı için sıklıkla kargaşa yaratırlar. Aslında her iki konum da doğrudur ve personel arasındaki bölünme, hastanın kendi içindeki aynı bölme [splitting] savunmasının canlandırmasıdır [enactment] (Kernberg, 1984).
Borderline düzeyde örgütlenmiş kişilerin birincil arzusu, Aden’e -çocuğun ayrılık kaygısını yaşamak zorunda kalmadan bütün ihtiyaçlarını karşılayan, yeniden yakınlaşma öncesindeki kusursuz anneyle simbiyotik bir birleşme [symbiotic union]- geri dönmektir (Mahler ve diğerleri, 1975; Adler ve Buie, 1979). Özlemi duyulan bu birleşme bilinçdışı bir fantezidir; ancak romantik ilişkilerde, arkadaşlıklarda ve terapötik ilişkilerde yoğun bir yakınlık arzusunu harekete geçirir. Bu yakınlık yalnızca rahatlık değil, aynı zamanda kimlik çözülmesinin geride bıraktığı boşluğu dolduran, ödünç alınmış bir kimlik duyumu da vaat eder (Kernberg, 1975). Ancak bu arzu kendi çelişkisini de içinde barındırır: Özlemi duyulan tam da bu birleşme, kişinin sahip olduğu kırılgan kendilik hissini eritme tehdidi yaratır ve yutulma korkusunu ortaya çıkarır. Sonuç, bir salınımdır: Kişi terk edilme dehşeti ile yutulma dehşeti arasında gidip geldikçe, umutsuzca yapışmayı panik içinde geri çekilme ya da öfke dolu bir saldırı izler (Kernberg, 1975; Adler ve Buie, 1979). Bunu açıklanamaz bir düşmanlığın araya girdiği boğucu bir muhtaçlık olarak deneyimleyen partnerler ve sevilen kişiler çoğu zaman geri çekilir; bu da kişinin en derin terk edilme korkusunu harekete geçirir ve en çok korkulan sonucun gerçeğe dönüşmesine yol açabilir.
Genel Vaka Örneği
Bu örnek, nevrotik kişilik örgütlenmesi yazısında kullanılan örneğin tamamlayıcısıdır. Obsesyonel karaktere sahip, borderline düzeyde örgütlenmiş biri de nevrotik düzeyde örgütlenmiş kişi gibi katı, mükemmeliyetçi ve ayrıntı odaklı olabilir. Ancak borderline düzeyde, çevresindeki düzeni sürdürme ihtiyacı kendi eylem ve seçimleriyle sınırlı kalmaz; bunun yerine evin “tam da öyle” işlemesinde ısrar eder ve kişisel kurallarından hiçbir sapmaya tahammül etmez. Sorunlarının kendisine ait olduğunu fark eden nevrotik düzeyde örgütlenmiş bireyin aksine, burada sorunlar bütünüyle dışsal olarak görülür (Kernberg, 1975; 1984). Eşi ve çocukları, eşyaları yerinde bırakmadıklarında ya da ortalığı dağıttıklarında onun öfkesinden korkmayı kısa sürede öğreneceklerdir. O, bu eylemleri kişisel hakaretler ya da saldırılar olarak algılayacak ve intikamcı tiratlarla, hatta şiddetle karşılık verecektir. Saldırılar dışarıda bırakılan eşya ya da biraz kirle ilgili değildir; bunun yerine dikkatsizlik ihmalkâr, sevgisiz ya da kötü niyetli olarak deneyimlenir -başka bir deyişle, “kötü anne”nin yansıtmaları olarak (Kernberg, 1975). Mikroplardan, kirden ve cinsellikten kolayca tiksinebilir; ancak bu duyguların çoğu zaman ego-distonik olduğu nevrotik düzeyin aksine, burada bunlar sıklıkla ego-sintonik, tepkileri ise bütünüyle haklı görülebilir karşılıklar olarak deneyimlenir (Kernberg, 1984). Ev içinde mikrop ve kir tehdidiyle başa çıkmak için birçok kural bulunabilir; üstelik taleplerinde aşırı davrandığına ilişkin hiçbir farkındalığı olmayabilir. Cinsel partnerlerinin hem seksten önce hem de sonra duş almalarını, hatta kendilerini belirli biçimlerde yıkamalarını bekleyebilir. Burada temizlikten çok, partnerini kusursuz, yeniden yakınlaşma öncesindeki simbiyotik anne olacak şekilde kontrol etmeye yönelik bilinçdışı bir ihtiyaç vardır. Bu yolla simbiyozu arar -her ne kadar bu sıklıkla tahakküm olarak deneyimlense de. Bu kontrol edici davranışlar ve öfke dolu saldırılar çoğu zaman ilişkilerinin sona ermesine, yani en çok korktuğu şeyin gerçekleşmesine yol açar.
İş yerinde, çevresindeki başkalarını kontrol etme ihtiyacı başlangıçta “kararlı liderlik” gibi görünebilir; ancak astlarının onun kurallarına sıkı sıkıya uyamaması ya da uymak istememesi biriktikçe, onlara yönelik sözel saldırıları tırmandığında hızla sorunlu hâle gelir. İş arkadaşlarını bölünmüş nesneler halinde -dost ya da düşman olarak- ayırabilir ve meslektaşları arasında kaos ve çatışma yaratan bölünmeler ekebilir. Bu durum çoğu zaman iş yerinde giderek daha fazla yalnızlaşmasına ya da kontrolcü ve düşmanca davranışları nedeniyle işten çıkarılmasına yol açar.
Terapide, sorunun başkaları olduğunu güçlü biçimde hissetmesi muhtemeldir. Terapiye ancak eşi ya da işvereni tarafından zorlandıktan sonra gelebilir. Ne üzerinde çalışmak istediği sorulduğunda, içsel sorunları adlandırmakta güçlük çekecek ve büyük olasılıkla başkalarını “uygun biçimde davranmaya” zorlamak için yardım isteyecektir. Bölme, inkâr ve yansıtma gibi daha ilkel savunma mekanizmalarını kullanacaktır (Kernberg, 1975; 1984). Bazen terapistin dünyadaki en iyi terapist ve kendisine yardım edebilecek tek kişi olduğunu, başka zamanlarda ise terapistinin işe yaramaz, hatta daha da kötüsü kötü niyetli olduğunu hissedecektir. Bu, yeniden yakınlaşmanın başarısızlığından kaynaklanan aynı bölme savunmasıdır -terapist iyi ama kusurlu olamaz; yalnızca tümüyle iyi ya da tümüyle kötü olabilir (Kernberg, 1975). Terapi, daha keşfedici dinamik çalışma gerçekten başlayabilmeden önce, kendiliğe ve ötekine ilişkin ikircikli duygulara tahammül etme kapasitesini geliştirmek için büyük ölçüde kapsama ve destek içerecektir (Kernberg, 1984; Winnicott, 1969).
Kişilik Örgütlenme Düzeyleri
Not: Bu düzeyler dinamik bir süreklilik üzerindeki noktaları temsil eder; bireyler kendilerine özgü bir aralıkta yer alır ve strese, ilişkisel bağlama ve yapısal etkenlere bağlı olarak daha ilkel ya da daha bütünleşmiş işleyişe doğru kayabilirler.
| Kategori | Psikotik | Borderline | Nevrotik |
| İlişkilere Yaklaşma Şekli | Otistik biçimde [Autistically] ya da birleşme yoluyla (benlik-nesne sınırları yoktur) | İkili olarak [Dyadically] — yapışma/idealleştirme yoluyla simbiyoz arayışı içinde; öfke/değersizleştirme tarafından kesintiye uğratılan biçimde | Üçlü biçimde [Triadically ] — üçgen ilişkiler içinde rekabetçi ve sevgi dolu duyguları yöneterek |
| Öfkenin Açığa Çıkma Şekli | Tümgüçlü yıkıcı fantezi; sadizm; benliğe yöneltilmiş zulmedici yansıtmalar | İhanet/terk edilme öfkesi; tümgüçlü kontrol fantezileri; benliğe yöneltilmiş saldırganlık (kendine zarar verme, intihar eğilimi) | Suçluluk yüklü hınç; rekabetçi kıskançlık ve haset; çoğu zaman ketlenen, yer değiştiren ya da pasif biçimde ifade edilen öfke |
| Birincil Korku | Yok olma / benliğin çözünmesi | Terk edilme | Cinsel ve saldırgan arzular nedeniyle cezalandırılma |
| Birincil Arzu | Yok edilemez, sınırları belirli bir benlik | Mükemmel nesneyle simbiyotik birleşme | Suçluluktan arınmış rekabetçi başarı |
| Baskın Savunmalar | Otistik geri çekilme, yansıtmalı özdeşim, çarpıtma | Bölme, inkâr, yansıtmalı özdeşim, idealleştirme/değersizleştirme | Bastırma, karşıt tepki geliştirme, entelektüelleştirme, yer değiştirme |
| Terapötik Görev | Güvenilir, müdahaleci olmayan bir duruş; sınırları belirli bir benlik olma deneyiminin inşa edilmesi | Hastanın öfkesine misillemede bulunmadan ya da geri çekilmeden dayanmak | Aşırı ketlenmeden kurtarmak için hastanın bilinçdışı suçluluğunu yorumlamak |
Referanslar
Adler G, Buie DH. Aloneness and borderline psychopathology: the possible relevance of child development issues. International Journal of Psycho-Analysis. 1979;60(1):83-96.
Bora E. A meta-analysis of theory of mind and ‘mentalization’ in borderline personality disorder: a true neuro-social-cognitive or meta-social-cognitive impairment? Psychological Medicine. 2021;51(15):2541-2551.
Coonerty S. An exploration of separation-individuation themes in the borderline personality disorder. Journal of Personality Assessment. 1986;50(3):501-511.
Kernberg OF. Borderline Conditions and Pathological Narcissism. New York: Jason Aronson; 1975.
Kernberg OF. Severe Personality Disorders: Psychotherapeutic Strategies. New Haven: Yale University Press; 1984.
Luyten P, Campbell C, Fonagy P. Borderline personality disorder, complex trauma, and problems with self and identity: a social-communicative approach. Journal of Personality. 2020;88(1):88-105.
Mahler MS, Pine F, Bergman A. The Psychological Birth of the Human Infant: Symbiosis and Individuation. New York: Basic Books; 1975.
Porter C, Palmier-Claus J, Branitsky A, et al. Childhood adversity and borderline personality disorder: a meta-analysis. Acta Psychiatrica Scandinavica. 2020;141(1):6-20.
Stern BL, Caligor E, Hörz-Sagstetter S, Clarkin JF. An object-relations based model for the assessment of borderline psychopathology. Psychiatric Clinics of North America. 2018;41(4):595-611.
Winnicott DW. The use of an object and relating through identifications. International Journal of Psycho-Analysis.1969;50:711-716.
Bir yanıt yazın