Okuyacağınız metin A Clinical Guide to Psychodynamic Psychotherapy‘nin [Psikodinamik Psikoterapi İçin Klinik Bir Rehber] Ön Söz’ünün [Peter Fonagy‘nin yazdığı] çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya [daha sonra eklenecek] bakınız.
Abrahams ve Rohleder’in bu mükemmel giriş kitabını elime aldığımda, bu kitapta büyük bir açıklıkla ifade edilen fikirlerin ve uygulamaların varlığını sürdürmesini sağlayan o “gizli bileşen”in ne olabileceğini merak ediyorum. İlke olarak, 125 yıllık herhangi bir bilimsel kuramın ya da klinik uygulamanın güncel pratik açısından hâlâ geçerli olarak tanımlanmayı hak etmesi pek mümkün değildir. Öyleyse psikanalizin [psychoanalysis] ve onun türevi olan psikodinamik psikoterapinin [psychodynamic psychotherapy] tüm bu yıllar boyunca varlığını sürdürmesine ne yardımcı olmuştur? Bu Ön Söz’de, yaklaşımın özgün özelliklerine dair -ki bunların tümü Abrahams ve Rohleder’in kitabında son derece iyi örneklenmiştir- bazı öneriler ileri sürmek istiyorum.
İlk olarak, zihnin [mind] ruhsal bozukluk [mental disorder] üretebilme kapasitesine sahip olduğu fikri –psikolojik nedensellik ilkesi [principle of psychological causation] olarak isimlendirilen ilke- 19. yüzyılda psikiyatrinin seyrini köklü biçimde değiştirmiştir. ‘Dinamik’ [dynamic] terimi, 19. yüzyılın sonlarında Gottfried Wilhelm Leibniz, Johann Friedrich Herbart, Gustav Fechner ve John Hughlings Jackson tarafından ‘statik’ [static] kavramına karşıt olarak kullanılmıştır (Glen Gabbard, 2000). Bu kullanım, ruhsal bozukluğa ilişkin psikolojik bir model ile sabit, organik nörolojik bozulma modelini birbirinden ayırmayı vurgulamaktadır. Açıktır ki bu yaklaşım, zihin–beden ayrımını köprüleyen bu esnekliğin sağladığı avantajlardan yararlanmaya devam etmektedir. Daha yakın dönemde ise ‘dinamik’ kavramı, ruhsal bozuklukları daha sınırlı kategoriler içinde sınıflandırmaya odaklanan betimleyici fenomenolojik psikiyatri ile karşıtlık içinde ele alınmaya başlanmıştır; bu yaklaşım [betimleyici olan], zihinsel süreçlerin (düşünme, hissetme, isteme, inanma, arzulama) öznel yaşantı ve davranış sorunlarını nasıl ortaya çıkardığını vurgulamaktan ziyade kategorileştirmeye ağırlık vermektedir. Psikodinamik Kuram [psychodynamic theory], bu kitabın ilk bölümlerinde ana hatlarıyla ortaya konduğu üzere, ruhsal bozuklukları, anlamlı bir biçimde, bireyin bilinçli ya da bilinçdışı inançlarının, düşüncelerinin ve duygularının özgül örgütlenmeleri [specific organisation] olarak kavrayabilmemize odaklanır. Kitap boyunca sunulan zengin vaka örnekleri, bu sürecin inceliklerini ve belirli zihinsel tasarımları ve yapılandırmaları incelemekle görevli olan psikodinamik klinisyenin, bir kişinin yaşadığı sıkıntıyı nasıl incelikle açıklayabildiğini aydınlatmaktadır.
İkinci olarak, psikodinamik psikoterapi, psikolojik nedenselliğin zihnin bilinçli olmayan alanına [non-conscious part of the mind] da uzandığını betimlemesi bakımından özgündür. Thomas Nagel, Richard Wollheim, Jim Hopkins ve diğer zihin felsefecileri (Hopkins, 1992; Nagel, 1959; Wollheim, 1995), bilinçdışı mentalizasyon [unconscious mentalisation] varsayımına psikanalitik model içindeki temel bir keşif olarak işaret etmişlerdir. Açık ya da örtük biçimde, psikodinamik modeller, bilinçli fantezilere [conscious fantasy] benzer nitelikte olan bilinçli olmayan anlatımsı deneyimlerin [non-conscious narrative-like experiences] bireyin davranışlarını -özellikle duygulanımı [affect] düzenleme kapasitesini ve sosyal çevreyle yeterli biçimde başa çıkma becerisini- derinden etkilediğini varsayar.
Hiçbir modern bilişsel bilim insanı bilişi [cognition] yalnızca bilinçle [consciousness] sınırlamazken, psikodinamik yaklaşımlar ilgi alanlarının merkezine bilinçli olamayan işleyişi [non-conscious functioning] yerleştirmesi bakımından özgündür. Bu tür etkileşimler hem bilinçli düzeyde hem de farkındalığın dışında gerçekleşse de, psikodinamik model, bilinçli deneyimden uzaklaştırılmış ve savunmacı biçimde dışlanmış, reddedilmiş istek ve düşünceleri vurgulayan bir zihin modeli olarak görülmüştür. Kitap, bilinçli yaşantıları anlamaya çalışırken, bireyin farkında olmasının pek olası olmadığı zihinsel durumlara [mental states] başvurmamız gerektiğini göstermektedir. Dahası, psikodinamik yaklaşım, bu bilinçdışı meselelerin muhtemel konumlarını belirlemeye ve bunların nasıl duyarlı bir biçimde keşfedilebileceğine dair bir yol haritası sunar. İşte bu son bağlamda Abrahams ve Rohleder’in kitabı çok değerlidir. Bilinçdışı içeriği keşfetmek isteyen klinisyenin, üretken bir terapötik değişim sağlamak için izlemesi gereken stratejiler ne basittir ne de kendiliğinden açıktır; ayrıca bunlar, kitabın sonraki bölümlerinde yararlı biçimde sunulduğu gibi, dikkatli ve adanmış bir çalışma ile fırsat gerektirir.
Üçüncü olarak, psikodinamik çalışmanın kuramsal temellerinin ele alındığı ilk bölümlerde açıklandığı üzere, psikodinamik klinisyen, ruhsal bozuklukların en iyi, zihnin büyük ölçüde hazsızlıktan [unpleasure] kaçınacak şekilde örgütlendiği -ve bu hazsızlığın birbiriyle bağdaşmayan ve bu nedenle çatışma içinde olan duygu ve düşüncelerden kaynaklandığı- göz önünde bulundurularak anlaşılabileceğine inanır. Psikodinamik yaklaşımlar, insanlık durumu göz önüne alındığında, arzuların [wish] duygulanımların [affet] ve düşüncelerin [idea] zaman zaman birbiriyle çatışma içinde olmasının aksiyomatik olduğunu kabul eder. Psikodinamik terapötik yaklaşım, bu tür uyuşmazlıkları, sıkıntının ve güvenlik duygusundan yoksunluğun temel nedenleri olarak görür. Klinik deneyim, bunların sıklıkla olumsuz çevresel koşullarla ilişkili olduğunu göstermektedir. Örneğin, ihmal ya da istismar, çocuğun, varlığının sürekliliği açısından yaşamsal olarak algıladığı bakımverene karşı karma duygularla ilişki kurmaya yönelik tartışmasız doğal ancak hafif bir yatkınlığını şiddetlendirme olasılığı taşır. Zihinsel örgütlenmenin hafif düzeyde parçalanmışlığının varoluşçu felsefe tarafından yaygın [ubiquitous] olduğu gösterilmiş olsa da (Hans-Georg Gadamer, 1975; Martin Heidegger, 1962), psikodinamik teknikler çoğu zaman, bireyin sıkıntısını azaltma amacıyla, kişinin kendisiyle ve başkalarıyla ilişkili duygulanımlarındaki, inançlarındaki ve isteklerindeki -bilinçli ya da bilinçdışı- algılanan tutarsızlıkları saptamayı hedefler. Çatışmaların yalnızca sıkıntıya yol açtığı düşünülmekle kalmaz, aynı zamanda bunların, bireyin bağdaşmaz düşünceleri çözme yeterliliğini azaltan temel psikolojik kapasite(ler)in olağan gelişimini potansiyel olarak zayıflattığı da kabul edilir (Sigmund Freud, 1965). Her ne kadar hoşnutsuzluktan mümkün olan her durumda kaçınmak istediğimiz açık görünebilse de, psikodinamik kuramlar -özellikle bağlanma kuramcılarının çalışmaları ve Joseph Sandler (2003)- yalnızca hoşnutsuzluktan kaçınmayı hedeflemediğimizi açıklar; daha ziyade, zihinlerimizin kolektif olarak ve muhtemelen biyolojik olarak, öznel bir güvenlik ve ait olma duygusunu en yükseğe çıkaracak şekilde örgütlendiğini öne sürer.
Dördüncü olarak, psikodinamik kuramlar, gerçekliğin ve zihinsel durumların doğru tasvirlerini çarpıtıyor gibi görünmelerine karşın, anksiyeteyi, sıkıntıyı ve hoşnutsuzluğu azaltma kapasitesine sahip olan ortak bir zihinsel işlemler kümesini betimlemek için de kullanılır. ‘Ruhsal savunmalar‘ [psychic defences] terimi, cisimleştirme [reification] ve antropomorfizm riski taşıyabilir (tam olarak kim, kimi ve neye karşı savunmaktadır?). Bununla birlikte, zihinsel durumların dışsal ya da içsel gerçekliğe göre kendine hizmet eden çarpıtmaları kavramı genel olarak kabul görmekte ve sıklıkla deneysel olarak gösterilmektedir (Lyons-Ruth, 2003; Shamir-Essakow, Ungerer, Rapee ve Safier, 2004). Ayrıca, belirli stratejilere yönelik yatkınlıkla ilgili bireysel farklılıklar, belirli bir kişinin nasıl davranmasının, ne hissetmesinin ve düşüncelerini nasıl örgütlemesinin muhtemel olduğuna dair sağlam beklentiler sağlamak amacıyla, birey grupları ve ruhsal bozukluklar düzeyinde yararlı bir biçimde incelenebilir ve sınıflandırılabilir (Bond, 2004; Lenzenweger, Clarkin, Kernberg ve Foelsch, 2001).
Savunmaların betimlenmesi, bireylerin içinde bulundukları dünyayı nasıl gördüklerini anlamak söz konusu olduğunda son derece değerlidir; bu algı, kimi zaman dünyanın tehlikelerini küçümsemek, kimi zaman ise abartmak şeklinde ortaya çıkar. Bu durum çoğu zaman bireylerin sahip oldukları olanakları optimal olmayan bir biçimde kullanmalarına yol açar; ancak kendine hizmet eden bu tür çarpıtmalar bilinç düzeyine çıkarıldığında bu kullanım biçimi değiştirilebilir. Psikodinamik yaklaşım, insan öznelliğine ilişkin kapsamlı bir bakış açısıdır ve bireyin hem dışsal hem de içsel çevresiyle olan ilişkisinin tüm yönlerini anlamayı amaçlar. Sigmund Freud’un sıklıkla yanlış yorumlanan büyük keşfi-“id”in olduğu yerde ego olacaktır” (Freud, 1933, s. 80)- bilinçli zihnin, kendi işlevlerinin bazı yönlerine ilişkin konumunu köklü biçimde değiştirme gücüne işaret eder; buna, kendi varlığını sonlandırma kapasitesi de dahildir. “Psikodinamik“, bu kitabın da ortaya koyduğu üzere, insanın dinamik biçimde kendini değiştirme ve kendini düzeltme yönündeki bu olağanüstü potansiyeline gönderme yapar -görünüşe göre insan dışı türlerin bütünüyle erişimi dışında kalan bir potansiyeldir bu.
Beşinci olarak, kitapta da ana hatlarıyla ortaya konduğu üzere, psikodinamik psikoterapiler gelişimsel [developmental] terimler çerçevesinde kavramsallaştırılır. Elbette, kitabın da açıkça gösterdiği gibi, farklı psikodinamik yaklaşımlar normal ve patolojik çocukluk ve ergenlik gelişimine ilişkin farklı varsayımlar benimser. Bununla birlikte, psikodinamik terapötik yaklaşım, değişmez biçimde hastanın başvuru sorunlarının gelişimsel yönlerine odaklanır. Genel olarak, geçmişin bireyin şimdisini ve geleceğini güçlü bir biçimde koşullandırdığına dair inanç, tüm psikodinamik düşüncenin temel varsayımlarından biridir. Özünde, tüm psikodinamik psikoterapiler, normal ve anormal çocukluk ve ergenlik gelişimine ilişkin farklı varsayımlar içermekle birlikte, gelişimsel terimler çerçevesinde kavramsallaştırılır (Fonagy, Target ve Gergely, 2006).
Altıncı güçlü genel varsayım -psikodinamik yaklaşımın temelini oluşturan ve bu kitabın bütünü boyunca adeta bir Brighton rock gibi uzanan- ilişki temsillerinin [relationship representations] çocukluk yaşantılarıyla bağlantılı olduğunun varsayılabileceğidir.
Psikodinamik klinisyenler, kişilerarası ilişkileri -özellikle aile içinde kurulan güçlü bağları- kişiliğin örgütlenmesinde temel bir unsur olarak değerlendiren tek grup değildir. Bununla birlikte, psikodinamik terapistlerin özgül odak noktası, bu yoğun ilişki deneyimlerinin içselleştirildiği, zaman içinde biriktiği ve sıklıkla bir nöral ağ metaforuyla temsil edilen şematik bir zihinsel yapı oluşturduğu varsayımıdır. Çocukluk ya da ergenlik yaşantısının -kimi zaman yüzeysel bir biçimde erken deneyim [early experience] olarak adlandırılan- kişilerarası sosyal beklentileri etkilediğine inanılır. Bu durum, bireyler için yeterince işlevsel olmayan kişilerarası stratejilerin, işlevselliklerini yitirmelerinden uzun yıllar sonra dahi neden sürdüğünü anlamamıza yardımcı olur. Bir strateji olarak, bu yalnızca işlevini yitirmiş değildir; aynı zamanda bütünüyle ters etki yaratan bir nitelik taşır. Kişilerarası sosyal beklentiler, psikodinamik psikoterapide (aktarım [transference] olarak adlandırılan süreç aracılığıyla) terapistle kurulan ilişkiyi etkiler; ancak bu beklentilerin, gelişimsel sosyal psikoloji [developmental social psychology] gibi diğer yaklaşımlarda (Mayes, Fonagy ve Target, 2007) ya da günümüzde yaygın biçimde incelenen OÇY (Olumsuz Çocukluk Yaşantıları) [ACEs (Adverse Childhood Experiences)] bağlamında -yetişkin ilişkilerinde (Felitti ve Anda, 2009) ve sağlık alanında (Bellis ve ark., 2017)- da ortaya çıktığı görülmektedir.
Bireyin “şimdi ve burada” [here-and-now] yaşadığı çatışmalara ışık tutmak amacıyla, başkalarıyla kurulan bu tarihsel etkileşim biçimini anlama isteği, psikodinamik psikoterapistlerin davranışlarındaki bazı kendine özgü özellikleri açıklar. Terapistle ilişkili beklentilerin açık biçimde ortaya çıkmasına olanak tanımak için, psikodinamik psikoterapist kimi zaman kendi spontan davranış tarzını fazla göstermemekte ketum davranır ve sıkıntı karşısında öylesine nötr görünebilir ki, bu durum onun duyarsız olduğu yönünde suçlamalara dahi yol açabilir.
Bu, belki de klasik psikodinamik yaklaşımlara haklı olarak yöneltilebilecek bir eleştiridir. Ancak bu kitap için aynı eleştiri geçerli değildir. Burada terapist, hatalar yapabilecek ve sonradan pişmanlık duyabileceği şeyler söyleyebilecek ölçüde spontane davranma kapasitesine sahip, bütünlüklü bir insan olarak karşımıza çıkar. Kitaptaki belki de en önemli kavram, ilişki temsilleri üzerinde odaklanır. Kendilik-Öteki ilişki temsillerinin [Self–Other relationship representations] duygunun düzenleyicileri olduğu kabul edilir; zira duygulanım durumları, belirli Kendilik-Öteki ve kişilerarası ilişki örüntülerini karakterize eder (örneğin, bir kişinin beklenen kaybı karşısında yaşanan üzüntü ve hayal kırıklığı). Bu düşüncenin merkeziliği -psikodinamik kuram içinde giderek belirginleşen- Kendilik’in [Self], yani bir kişinin kimliğinin, ancak onun ilişkilerinin bir işlevi olarak, başkaları tarafından nasıl görüldüğü ve belirli ilişkilere ilişkin duygusal yaşantısı üzerinden anlaşılabileceğini kavramamıza yardımcı olur. Onun gelişimsel yaklaşımı ile ilişki deneyimlerinin birikerek hem bir Kendilik duygusu hem de genel bir Ötekiler algısı oluşturduğu yönündeki görüşün birleşimi, bu kitabın uygun klinik odak noktasını oluşturur. Nesne ilişkileri kuramı [object relations theory] olarak adlandırılan bu yaklaşım, kuram ve teknik açısından tarihsel olarak çok sayıda bireysel yaklaşımla parçalanmış olan psikodinamik psikoterapi için ortak bir dil haline gelmiştir.
Psikodinamik yaklaşımın bu kitap boyunca uzanan yedinci temel özelliği -belki de çoğu psikodinamik metinden daha açık biçimde- anlamların karmaşıklığı varsayımıdır [assumption of the complexity of meanings]. Belirli davranış parçalarına klinisyenler tarafından atfedilen özgül anlamlar açısından psikodinamik yaklaşımlar arasında önemli farklılıklar bulunsa da, bu yaklaşımların paylaştığı genel varsayım, davranışın, eylemde açıkça görünmeyen ya da kişinin farkındalığı içinde yer almayan zihinsel durumlar açısından anlaşılabileceğidir. Ruhsal bozuklukların belirtileri klasik olarak, birbiriyle çatışma içinde olan arzuların yoğunlaşmaları [condensation] olarak ve bu arzuların bilinçli farkındalığına karşı işleyen savunmalarla birlikte var olan oluşumlar olarak kabul edilir. Farklı psikodinamik yönelimlerin, aynı semptomatik davranışların ardında ‘gizlenmiş’ [concealed] farklı anlam türleri ya da kategorileri bulmaları dikkat çekicidir. Bazı klinisyenler ifade edilmemiş saldırganlığa ya da cinsel dürtülere odaklanırken, diğerleri onaylanmama korkusuna, başkaları ise terk edilme ve yalıtılmışlık anksiyetesine odaklanır. Bu kitabın bağlamında, terapötik açıdan daha önemli kabul edilen şey, daha fazla kişisel anlamı araştırma çabasıdır ve bu yaklaşım çeşitli psikodinamik terapi yönelimleri tarafından da paylaşılır (ör., Holmes, 1998). Örtük anlam yapılarının ayrıntılandırılması ve netleştirilmesi -hastaya belirli bir anlam yapısı çerçevesinde içgörü kazandırmaktan ziyade- bu sayfalar boyunca psikodinamik psikoterapinin özü olarak sunulmaktadır.
Son olarak, geçmiş ilişki temsillerinin psikodinamik tedavi süreci içinde kaçınılmaz olarak yeniden ortaya çıktığına ilişkin özgün psikodinamik önerme, bu kitabı haklı olarak meşgul eden -ve aslında tüm psikodinamik psikoterapistleri meşgul eden- diğer bir temel uğraş alanını tanımlar. Psikodinamik çerçeve içinde, hem i) bilinçdışı ilişki beklentilerinin, reddedilmiş arzuların vb. sahnelendiğinin varsayıldığı ve bunların yeni bir bağlamda birlikte sahnelenmesi/canlandırılması [enactment] yoluyla daha iyi anlaşılabildiği ‘aktarım‘ ilişkisi [‘transference’ relationship] üzerine, hem de ii) yukarıda değinilen genel faktörü, yani ilgili, anlayışlı ve saygılı bir kişiyle ilişki içinde olmanın terapötik etkisini kapsayan -ki bu bazıları için yeni bir deneyim olabilir- ‘gerçek‘ ilişki [‘real’ relationship] üzerine geniş bir literatür bulunmaktadır.
Ancak bu durum çift yönlüdür. Psikodinamik terapistler de, herkes gibi, hoşnutsuzluktan kaçınma doğrultusunda örgütlenmiş zihinlere sahiptir; güçlüklerle yüzleşmekten kaçınmak için savunmacı stratejiler geliştirebilirler; kendi geçmişlerini görüşme odasına taşırlar ve ilişki temsilleri, danışanlarıyla [client] kurdukları ilişkileri belirleyici biçimde etkiler. Başka bir deyişle, terapistin zihninin bilinçli olmayan ya da dinamik olarak bilinçdışı alana karşı savunulan kısmı, psikodinamik tedaviye, hastanın bilinçdışı çatışmadan korunmak için savunmaları kullanma kapasitesiyle birlikte dâhil olur. Bu varsayımdan çeşitli sonuçlar çıkar. En açık olanı, psikodinamik psikoterapistlerin, bir yandan kendilerine başvuran hastanın deneyimini paylaşabilmek ve onunla empati kurabilmek, diğer yandan da görüşme odasına aksi takdirde taşıyabilecekleri daha sorunlu yönlerle baş edebilmek amacıyla, kendi kişisel terapilerinden geçmelerinin önerilmesidir. İkinci olarak, her beceri ve uzmanlık düzeyinde süpervizyonun mutlak gerekliliği söz konusudur. Bu satırların yazarı da dâhil olmak üzere herkes süpervizyon içinde olmalı ya da en azından klinik çalışmalarını düzenli olarak meslektaşlarıyla tartışma olanağına sahip olmalıdır. Bu, zihnimizin bilinçli farkındalık dışında kalan bölümlerinden kaynaklanan müdahaleleri bütünüyle engelleyemese de, bir danışana verilen tepkilerin hem danışanın hem de terapistin yararına olmayabilecek biçimde kalıcı örüntüler hâline gelmesini önleyecektir.
Deneyim üzerine refleksiyon/tefekkür/düşünme [reflection], modern bilinç kuramlarının çoğunun da belirttiği üzere yararlı bir düzeltici işlev görür (Fonagy ve Allison, 2016). Bununla birlikte, bu tür bilinçdışı tepkilerin en önemli yönleri, terapistin zihninin bir keşif aracı olarak kullanılmasıyla ilişkilidir. Günümüzde psikodinamik uygulamaya yerinde bir biçimde nüfuz etmiş olan bir düşünce, sağduyuya dayanan şu görüştür: Diğer insanlara nasıl tepki verdiğimiz, yalnızca kendimiz hakkında değil, aynı zamanda karşıdaki kişi hakkında da bir şeyler söyler. Anksiyete, sıkıntı ya da umutsuzluk gibi duygusal tepkiler, yalnızca mevcut ruhsal durumumuzu yansıtmakla kalmaz; aynı zamanda kendi zihnimizde tetiklenen ve yardım etmeye çalıştığımız kişiyi anlamaya çalışırken son derece önemli olan unsurlar hakkında da bilgi verir. Karşıaktarımın [countertransference] sistematik kullanımı, bu kitapta diğer birçok önemli psikodinamik teknikle birlikte ayrıntılı biçimde açıklanmaktadır.
Ampirik bir araştırmacı olarak, bu kitapta bilimsel araştırmayı klinik kuram ve teknik betimlemeleriyle bütünleştirmeye yönelik özgün çabayı içtenlikle takdir ediyorum. Psikanalizin epistemik çerçevesi, en azından geçmişte, ampirik araştırmayı dışlamıştır. Psikanaliz ve psikodinamik psikoterapiyle ilişkili deneysel çalışmalar, yalnızca güçlü ve zayıf yönleri 3. Bölümde ayrıntılı biçimde ele alınan randomize kontrollü çalışmalarla [randomised controlled trials] sınırlı değildir. Deneysel yöntem, zihinsel bozukluklara ilişkin çağdaş anlayışımızın ön saflarında yer alan anatomik, nörofizyolojik ve genetik gözlemleri de bütünleştirir (ör., Holmes, 2020). Psikodinamik kuramın epistemik kapsamı, önemli ölçüde deneysel alanın ötesine uzanır ve başta gelişimsel psikoloji, bilişsel bilim, hesaplamalı psikiyatri [computational psychiatry], feminist kuram, sosyoloji, kuir teori, antropoloji, patoloji, evrimsel psikoloji, doğrusal olmayan dinamikler ve siyasal bilim olmak üzere psikolojinin birçok alanını kapsar; nitekim 21. yüzyıl düşüncesinin pek çok alanı onunla kesişmektedir. Süregelen geçerliliği bazıları için bir muamma olsa da, bu durum aynı zamanda onun incelenmesinin değerini de vurgular. Benim görüşüme göre, psikodinamik psikoterapinin temelini oluşturan psikanalitik kuram, insan zihninin işleyişine ilişkin şu anda elimizde bulunan en zengin ve en sofistike düşünceler bütünüdür. Bu kuram, psikoterapötik uygulamanın içinde yuvalanmış [nested within] bir kuramdır. Bir zihnin, gerçek zamanlı etkileşim içinde başka bir zihni tanıma deneyimi olmaksızın -her iki tarafın da karşılaşmadan mümkün olan en iyi biçimde yararlanmaya çalıştığı, ancak aynı zamanda kendi geçmişleri ve önceki deneyimlerin spontane keşif üzerine koyduğu derin sınırlılıklar tarafından bağlı olduğu bir etkileşim olmaksızın- bu kuram gelişiminde donakalırdı ve yardım arayışıyla gelen kişilere destek olmaya çalışan uygulayıcıları besleyip onlara ilham veremezdi. Elbette bugün yüzlerce, muhtemelen bini aşkın farklı psikoterapi türü bulunmaktadır. Peki neden biri psikodinamik terapeyi seçsin? Teknikler bütünü olarak, diğerlerinden daha etkili olması pek olası değildir. Ancak insan zihnini anlama yaklaşımı olarak, kendine özgü bir konumda durur. Psikoterapinin insan acısını etkili bir biçimde ele alabileceğine dair bol miktarda kanıta sahibiz ve bu sayede, belki de daha iyi bir dünya -ruhsal bozukluğu onları sıkıntıya maruz bırakan ya da eylemleri başkalarında sıkıntı yaratan kişilere karşı yeterince anlayışlı ve şefkatli bir dünya- yaratma açısından daha da önemli olan biçimlerde insan doğası hakkında öğrenebiliriz. Bu nedenle, ruhsal bozukluğu olan bireylere yardım etme yönündeki yerinde klinik çağrının ötesinde, başkalarını daha iyi anlamanıza yardımcı olacak ve böylece, kişilerarası anlayışa her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz bu görece yeni yüzyılda, birbirimiz için daha cömert ve üretken bir insani çevre yaratmaya yönelik daha geniş bir insancıl çağrıyı yerine getirmenizi sağlayacak bir mesleğin icrası içinde, bu kitabın incelenmesini size öneririm.
Professor Peter Fonagy OBE
Professor of Contemporary Psychoanalysis and Developmental Science
at University College London (UCL), and
CEO of the Anna Freud National Centre for Children and Families
June 2020

Bir yanıt yazın