Okuyacağınız metin Psychoanalytic Case Formulation‘ın [Psikanalitik Vaka Formülasyonu] 10. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.
Psikanalizin temel meselelerinin dürtüler ve duygular olduğu yönündeki yaygın kanaate rağmen, analitik kuram deneyimin bilişsel boyutuna -özellikle bilinçdışı düzeydeki- her zaman dikkatle eğilmiştir. Düşünme biçimimiz bireysel karakterin ve psikopatolojinin psikanalitik olarak anlaşılmasında merkezi bir rol oynamasaydı, analitik teknik bu denli yoğun bir şekilde yorumlamaya -yani bilinçdışı fikirleri bilinç düzeyine getirmeye- dayanmazdı. Freud’un özgün modeli (örneğin, 1911), ilkel dürtüler ve duygulanımların yanı sıra, zihnin bilinçdışı bölümünde “birincil süreç düşüncesi [primary process thought] adını verdiği bir düşünme türünün de var olduğunu öne sürer; bu, dünyayı kavrama biçimimizin en erken, dil öncesi dönemine ait kalıntılardan oluşur. Bu arkaik bilişsel tarz, Freud tarafından rasyonel öncesi [prerational], mantık dışı [prelogical], benmerkezci [egocentric] ve arzu güdümlü [wish-driven] bir yapı olarak kavramsallaştırılmıştır; yani, haz ilkesine göre işler, gerçeklik ilkesine göre değil. Freud, Piaget’nin* bazı çalışmalarını önceden sezmişçesine, birincil süreç düşüncesinin simgesel ve görsel niteliğini vurgulamış; onun büyüsel ve arzu-yerine-getirici yapısına dikkat çekmiştir. Döneminin Viktoryen duyarlılıklarını rahatsız eden şeyler arasında yalnızca çocukların cinselliğe sahip olduğu yönündeki iddiası değil, aynı zamanda ne kadar “uygar” ya da yüksek eğitimli olursak olalım, bilinçdışı yaşantımızda ilkel, kendine referanslı düşünme biçimlerinin kalıntılarının varlığını sürdürdüğü ve davranışlarımızı düşündüğümüzden çok daha fazla ölçüde yönettiği sonucuna varması da vardır.
*Freud’un kuramlarının, Piaget’nin bilişsel gelişim modelini doğrudan etkilediği söylenebilir. Bu model, akademik psikolojideki dar davranışçı egemenliğin yıkılmasında kritik bir rol oynamış ve günümüzde hâkim olan bilişsel-davranışçı duyarlılığın zeminini hazırlamıştır. Piaget, Carl Jung’un hem hastası hem de sevgilisi olduğu varsayılan, sonradan Freud’un öğrencisi ve çalışma arkadaşı haline gelen Sabina Spielrein tarafından analiz edilmiştir (Carotenuto, 1983; Kerr, 1993). Spielrein, Freud’un ölüm dürtüsü kuramının ilk fikirlerinin kaynağı da olabilir. Bu parlak ve yaratıcı kadın, 1941 yılında Naziler tarafından katledilmiştir. Onun erken psikanalitik hareketteki karmaşık rolüne dair bildiklerimizin çoğu, hayatta kalan bazı günlük ve mektuplar sayesinde gün yüzüne çıkmıştır.
Freud, evrensel bazı bilişsel süreçler öne sürmenin yanı sıra, bireysel içsel inanç farklılıklarından ve bunların kişinin kendine özgü psikolojisiyle ilişkilerinden de söz etmiştir. Örneğin, “Psiko-Analitik Çalışmalarda Karşılaşılan Bazı Karakter Tipleri [Some Character-Types Met with in Psycho-Analytic Work]” (1916) başlıklı makalesinde, bilinçdışı inançların belirleyici doğasını vurgulamıştır. Kurallara diğer insanların uyması gerektiğini ama kendisinin “istisna” olduğunu düşünen birini tarif ederken, bu kişinin kendisini özel bir ilahi koruma altında saydığı varsayımına dikkat çeker. Freud, bu adamın çocukken sütannesinden kazara bulaşan bir enfeksiyonun kurbanı olduğunu ve bu yaşantının farkında olmadan, tüm yaşamı boyunca tıpkı bir ‘kaza maaşı’ almayı bekler gibi, tazminat talep etme hakkına sahipmişçesine davrandığını belirtir (s. 313). Freud, “suçluluk duygusuyla suç işleyen” olarak adlandırdığı bir kişi tipini tarif ederken de benzer bir bilişsel açıklama getirir: Bazı insanlar, kendilerini zaten suçlu ve günahkâr olarak gören önceden var olan bir inancı dengelemek için bilinçdışı bir şekilde suç işlerler.
PATOJENİK İNANÇLARIN DOĞASI VE İŞLEVİ
Günümüzün psikanalitik yazarları ve araştırmacıları arasında, bilinçdışı patojenik inançlara en fazla vurgu yapanlar Joseph Weiss, Harold Sampson ve San Francisco Psikoterapi Araştırma Grubu’dur (örneğin bkz. Weiss ve diğerleri, 1986; Weiss, 1993). Başlangıçta yaklaşımlarını “kontrol-ustalık kuramı [control-mastery theory]” olarak adlandıran bu araştırmacılar, başarılı psikoterapileri ampirik olarak incelediklerinde, danışanın temel inançlarını anlamanın ve ardından, danışanın terapötik katılımını bu inançları çürütme çabası olarak yorumlamanın, tedavi sürecindeki değişimi açıklamak açısından güçlü bir kuramsal çerçeve sunduğunu ortaya koymuşlardır. Sampson, Weiss ve çalışma arkadaşları, hepimizin sıklıkla bilinçdışı düzeyde işleyen ve kendini gerçekleştiren kehanetler gibi davranan örgütleyici inançlara sahip olduğumuzu vurgularlar. Eğer bir kişi şanslıysa ve olumlu, uyumlu inançları içselleştirmişse, doyurucu bir yaşam sürme olasılığı yüksektir. Ancak kişi, örneğin kendiliğin kötülüğü, çabanın anlamsızlığı, yakınlığın tehlikesi ya da ihanetin kaçınılmazlığı gibi inançları içselleştirmişse, iyi bir terapi görmediği sürece bu inançların neden olduğu tekrar eden acılardan kurtulamayacaktır.
Biliş üzerinde duran çağdaş psikanalitik modeller, psikanalitik ve bilişsel-davranışçı anlayışlar arasında bir yakınlaşma [rapprochement] olasılığına dair heyecan verici bir umut sunmaktadır. Bu alandaki seçkin araştırmacılardan yalnızca biri olarak Wilma Bucci’nin (1997) çalışmaları, kuramsal düzeyde bilişsel bilim ile psikanalitik düşüncenin ampirik temelli bir biçimde bütünleştirilebileceğine dair yeni umutlar doğurmuştur. Daha önce de belirtildiği gibi, Allan Schore’un çalışmaları (örneğin, 1994), bu bütünleştirmenin nörobiyolojik düzeyde mümkün olabileceğini öne sürmektedir. Klinik düzeyde ise, psikoterapi entegrasyonuna yönelik canlı bir ilgi uzun süredir mevcuttur (örneğin bkz. Wachtel, 1977; Arkowitz & Messer, 1984). Son dönemde kuramsal ve teknik bir senteze yönelik artan ilgi, bilişe dair ortak ilginin psikanalitik ve bilişsel-davranışçı terapistleri birleştirdiğini yansıtmaktadır. Genellikle üzerinde durulmamış olsa da, öncü bilişsel terapistler olan Albert Ellis, Aaron Beck ve diğerleri, patolojiyi yaratan ve sürdüren bireysel irrasyonel inançlara vurgu yapmaları bakımından Freud’a benzer bir yaklaşım sergilemektedirler. Onlara göre, terapistin temel görevi bu tür inançlara meydan okumaktır. Ancak Freud ve diğer psikanalistlerden ayrıldıkları temel nokta, bu yıkıcı inançların yer aldığı dinamik, bilinçdışı bir zihinsel yapının varsayılmasına gerek olmadığı yönündeki görüşleridir; bu inançların ortaya çıkarılabilir ve ele alınabilir olduğunu düşünürler, dolayısıyla bu yapıyı varsaymaya ihtiyaç duymazlar.
Benim için cesaret verici olan nokta, bazı seçkin çağdaş bilişsel-davranışçı kuramcıların (örneğin Barlow, 1998), beyin görüntüleme alanındaki son gelişmelerin, bilişi anlamada mutlaka dikkate alınması gereken bilinçdışı süreçlerin varlığını ortaya koyduğunu kabul etmeleridir. Bununla birlikte, bireysel klinisyenlerin hem psikanalitik hem de bilişsel-davranışçı yaklaşımların ustalıklı bütünleştiricileri haline gelme ihtimaline dair bazı gerçekçi düşünceler de vardır: Ne yazık ki, her iki kuramsal geleneğe dair kapsamlı bir akademik temele sahip, yetkin bir psikoterapist olmak uzun ve zahmetli bir süreçtir ve çok az kişi bu iki yönelimin de önemli bir literatürünü yeterince derinlemesine öğrenebilir. Kişisel mizaç özellikleri, alınan eğitimin rastlantısal yönleri ve kişinin kendi kişisel terapisinin (hangi kuramsal yaklaşıma dayalı olursa olsun) ne ölçüde etkili olduğu gibi etkenler, terapistleri genellikle bu yaklaşımlardan birine yöneltir. Ayrıca, bilişsel-davranışçı ve psikanalitik yaklaşımlar arasında, temel vurgular ve varsayımlar bakımından indirgenemez bazı farklar da bulunmaktadır (bkz. Messer & Winokur, 1980; Arkowitz & Messer, 1984). Yine de, birbirinden farklı yönelimlere sahip uygulayıcıların psikoterapötik müdahalenin temellendiği bazı ortak noktaları takdir edebilmeleri, alanımızı büyük ölçüde zenginleştirecektir.
Psikopatolojiyi anlama konusunda aile sistemleri yaklaşımları da bilinçdışı inançların [unconscious beliefs] işleyişini varsayar. Aile terapistleri, bu inançları hem bireylerde hem de aile miti [family mith] olgusunda ayırt ederler. Örneğin, “Eğer bireyleşirsem annem ölür” ya da “Ebeveynlerimin kavga etmesini engellemek için hasta olan kişi ben olmalıyım” gibi düşünceler, sistemde tanımlanan hastanın en içsel inançlarını yansıtabilirken, “Aileden biri ayrışırsa hepimiz yok oluruz” gibi daha genel inançlar, tanımlanmış hastayı bir günah keçisi rolüne hapsedebilir ve tüm aile organizmasını uyumsuz bir örüntüye kilitleyebilir. Sistem odaklı ve farklı kuramsal yönelimlere sahip uygulayıcılar, bu tür inançları geçersiz kılmaya ve böylece ailenin esnekliğini ve gelişimini artırmaya yönelik müdahale teknikleri geliştirmişlerdir. Çoğu bilişsel-davranışçı terapist gibi, sistem kuramcıları da bireysel dinamik bilinçdışının varlığıyla ya da sorunlu fikirlerin bilince getirilip getirilemeyeceğiyle, psikanalitik terapistler kadar ilgilenmezler. Onlara göre, bu inançlar yeni deneyimlerle değiştirilebiliyorsa, bu durum tedavide ilerleme sağlayacaktır.
Gerçekten de birçok insanda merkezi patojenik inançlar bilinçdışı olmaktan çok ego-sintoniktir [ego-syntonic], yani kişinin benlik algısıyla uyumludur. Pek çok danışan, terapiste temel varsayımlarını açıkça ifade eder: “İnsanlara güvenilmez”, “Bütün erkekler hayvandır”, “Elimi attığım her şey berbat olur”, “Hiç kimse gerçekten başkalarını umursamaz” gibi. Bu düşüncelere gerçekten inanırlar ve bir terapist bu varsayımları sorguladığında, hemen bunları gerekçelendirmeye ve terapisti bu inançların makul olduğuna ikna etmeye girişirler. Tüm klinisyenlerin şu deneyimi yaşamışlığı vardır: Bir danışana, onun daha önce farkında olmadığını düşündükleri bir şeyi söylediğinde (örneğin, “Sanki bu dünyada var olmayı hak etmediğinizi düşünüyorsunuz” ya da “Görünüşe göre her tür otoriteye öfkelisiniz”), danışan buna şu şekilde yanıt verir: “Elbette!” -sanki terapist bu kadar açık bir şeyi anlamakta neden bu kadar gecikti diye onu aptal yerine koyarcasına.
Bilinçdışında kalan şey bazen inancın kendisi değil, o inancı başlatan kişilerarası senaryodur. Benim gözlemime göre, danışanlar irrasyonel inançlarını, bu inançların nereden geldiğini ve artık geçerli olmayan tehlikelere karşı benliği nasıl koruduklarını anlamadıkça değiştiremezler (bu konuya ileride daha ayrıntılı değinilecektir). Freud’un kendini bir “istisna” olarak gören genç adamı muhtemelen Freud’a ya da bir başka araştırmacıya özel bir korunma altında olduğuna inandığını söyleyebilirdi. Ancak erişemediği şey, çocukluğunda şu sonuca varmış olmasıydı: Bu özel koruma onun hakkıydı, çünkü kendi payına düşen acıyı zaten yaşamıştı ve bu koruma, erken dönemde geçirdiği enfeksiyonun yarattığı sağlık kaygılarından sihirli bir şekilde korunmanın bir yoluydu. Büyük olasılıkla, yetişkin zihni bu tür bir “sihirli düşüncenin” mantıksız olduğunu kavradığında, özel bir kişisel ayrıcalığa olan inancını bırakmaya başlayabilecekti.
Burada özellikle vurgulamak isterim ki, çoğu zaman “irrasyonel” olarak etiketlediğimiz inançlar, ilk olarak şekillendikleri çocukta irrasyonel değildir. Küçük çocuklar kaçınılmaz biçimde benmerkezcidir; çünkü dünya hakkında bilgileri çok sınırlıdır ve büyük ölçüde yalnızca kendi içsel durumlarının farkındalığına dayanır. Geçinmek için çalışmak zorunda olmanın gereklerini, ev dışındaki geniş dünyanın taleplerini, politik olayların etkilerini, hastalık ve ölümün gerçekliğini, olgun cinselliğin doğasını, bağımlılığın iniş çıkışlarını ve genel olarak etraflarındaki yetişkinlerin karmaşık ve birbiriyle çelişen güdülerini anlayamazlar. Ancak kendi oldukça keskin ve ince ayarsız duygularını anlarlar ve bu duygulardan genellemeler çıkarırlar. Ellerindeki sınırlı bilgiyle, içinde bulundukları durumu açıklamak için ellerinden gelenin en iyisini yaparlar ve yaşamla nasıl başa çıkacaklarına dair ulaşabilecekleri en iyi sonuçları çıkarırlar. Tıpkı mantıksal pozitivist gelenekten gelen dikkatli bir araştırmacı gibi, ellerindeki verilere en uygun, en yalın açıklamayı üretirler.
Örneğin, üç yaşındayken babası ortadan kaybolan küçük bir erkek çocuk, anne babasının boşanmasının kendisiyle ilgisi olmayan nedenlerle gerçekleştiğini ve babasının, bir zamanlar yaşadığı evde sadece bir misafir konumunda olmanın yaratacağı üzüntüyle yüzleşmek istemediği için taşındığını anlayamaz. Bunun yerine çocuk, yeterince iyi olmadığı için babasının onu terk ederek cezalandırdığı sonucuna varır. Ardından şu sonucu çıkarır: Erkek otorite figürlerine güvenilmezdir ve onlara ancak önce kendi “kötülüğünü” test edip tepkilerini gözlemledikten sonra bağlanırsa güvende olabilir. Böylece, yaşam boyu sürecek bir kışkırtma döngüsü başlayabilir: Bazı baba figürlerinin onu eksikliklerine rağmen seveceğine dair umuda tutunarak, onları sınama çabası. Zamanla bu patojenik inançlar bilinçdışına itilip çocuğun bilinçli farkındalığından silinse de, bu inançlarla ilişkili duygu ve davranışlar varlıklarını sürdürür.
Pek çok kişi, patojenik inançlarını ancak psikanalitik bir tedavinin kontrollü regresyonu sırasında ya da benzer şekilde dönüştürücü bir deneyimin şokuyla keşfeder (örneğin âşık olma ya da aşkın bitmesinden sonra, bir tiyatro oyunundan derinden etkilenerek ya da başka bir bilinç hâlini -uyuşturucu kaynaklı ya da başka yollarla- deneyimleyerek). Bu tür durumlarda insanlar, “bir düzeyde” ne kadar mantıksız şeylere inandıklarını fark ettiklerinde şaşkınlık yaşarlar. Örneğin bir hastam, sekiz yaşındayken annesinin bir beyin anevrizması sonucu ölmesinden bilinçdışı düzeyde babasını sorumlu tuttuğunu öğrenince hayrete düşmüştü. Bir meslektaşım, “aklımda değil ama içgüdüsel olarak” kadınların erkeklerle rekabet ettiğinde yok edileceğine inandığını fark etmenin kendisini ne kadar sarstığını anlatmıştı. Ben de kendi analizim sırasında, analistimin bu yönde bir telkini olmaksızın, bilinçli olarak tiksindiğim bazı etnik stereotipleri içselleştirmiş olduğumu fark ettiğimde duyduğum utancı hatırlıyorum.
İnsanların yaşamla ilgili en derin ve en mantıksız inançları çok inatçıdır. Yalnızca öğrenme kuramı açısından bakıldığında bile, bir kez iyice öğrenilmiş ve ardından aralıklı olarak pekiştirilmiş bir şeyin ortadan kaldırılmaya karşı son derece dirençli olduğu aksiyomatik [kendiliğinden doğru kabul edilen] bir gerçektir. Üstelik karmaşık bir dünyada, her türden yaşam deneyimi yaşanacağı için aralıklı pekiştirme kaçınılmazdır. Buna bir de kendini gerçekleştiren kehanet [self-fulfilling prophecy] (Rosenthal, 1966) -ya da psikanalitik terimle söylersek, yansıtmalı özdeşim [projective identification] -olgusunu eklediğimizde, yani belirli türde sonuçlar bekleyen kişilerin bu sonuçları kışkırtma eğiliminde olmaları gerçeğini, patojenik bir inancın ne kadar kökleşmiş olabileceğini anlamak daha da kolaylaşır. Psikoterapide bu aşırı belirlenmiş [overdetermined] çocukluk inançlarının değiştirilebilmesi başlı başına bir mucizedir.
Bu tür inançların dönüştürülmesinde temel unsur, terapistin her bir bireyin esas uyumsuz bilişlerini [main maladaptive cognitions] doğru şekilde kavrayabilmesidir. Tıpkı duygulanımda [affect] olduğu gibi, kişisel bir disiplin geliştirmeden ve kişinin özgün, yön verici varsayımlarını titizlikle ayırt etmeden, başkasına kendi içinde keşfettiğimiz ilkel ve benmerkezci düşünceleri yansıtmak kolaydır. Örneğin, suçluluk duygusu baskın bir terapist, kendisi gibi suçlulukla motive olan bir danışanla çalışırken, her kötü şeyin kendi hatası olduğu inancını hedef alarak danışana büyük bir iyilik yapabilir. Bu durumda terapistin kendi psikolojisi, danışanı anlamakta bir avantaja dönüşür çünkü danışan terapiste benzemektedir. Ancak danışanın motivasyonu suçluluk değilse ve bunun yerine her olumsuzluk için başkalarını suçlayan bir tutum besliyorsa, terapistin onu hatalı bir şekilde gizli bir kendini suçlama varsayımıyla ele alması, danışanın sorumluluktan kaçan patolojik yapısını pekiştirmekten başka bir işe yaramaz.
Bu bölümü tamamlarken özellikle vurgulamak gerekir ki, bazı patojenik inanç sistemleri oldukça karmaşıktır ve tek cümleyle özetlenemez; çatışma, bu inanç sistemlerinin merkezinde yer alan kafa karıştırıcı bir özelliktir. Örneğin, birçok şizofreni hastası, diğer insanlardan fazla ayrılırsa yok olacağını ama onlara fazla yakın olursa da yutulacağını (boğulacağını) düşünür (Karon & VandenBos, 1981). Borderline kişilik yapılanmasına sahip danışanlar, onlarla çalışan kişilerin çelişkili çıkarımlarda bulunmasına neden olmalarıyla bilinirler. Bazı profesyoneller, bu kişilerin temel uyumsuz inancının “Kimse benim yanımda olmayacak” olduğunu savunurken, diğerleri “İstediğim herkesi yanımda tutabilirim” inancını merkeze alır. Bu nedenle kurumlarda bazı çalışanlar borderline hastanın isteklerine hoşgörü gösterilmesini savunurken, diğerleri sınır koyma konusunda ısrarcı olur. Oysa genellikle borderline danışan her iki patojenik inancı da dinamik bir çatışma içinde taşır ve başarılı bir tedavi için kişinin bu çelişkili yönlerinin her ikisiyle de çalışılması gerekir (bkz. Masterson, 1976). Borderline bir danışanın patojenik düşünce sisteminin yalnızca bir yönüne odaklanan terapistler ya regresyonu pekiştirirler ya da inatçı bir karşıtlıkla karşılaşırlar.
PATOJENİK İNANÇLARLA İLGİLİ HİPOTEZLER GELİŞTİRMEK
Bir kişinin patojenik düşüncelerini anlamaya çalışan bir görüşmeci, çoğu zaman danışanın en derin ve en sorunlu inançlarına dair doğrudan bir anlatımla karşılaşmaz. Uyumsuz inançları ego-sintonik [benlikle uyumlu] olan kişilerde bile, terapist bu inançları çoğu zaman tesadüfen fark eder. Örneğin, danışanlarımdan biriyle üç yıldır çalışıyordum ve ancak bu sürenin sonunda, aslında bu zaman boyunca beni iyileştirdiğine dair kesin bir inancı olduğunu öğrendim: Ona göre, tüm kadın bakımverenler eğer çevrelerindeki kadınlar tarafından sevgiyle beslenmezlerse depresyona girerdi ve o da beni bu kaderden koruyordu. Yalnızca ağır paranoid vakalarda mantıksız inançlar açıkça dile getirilir ve savunulur; bu gibi durumlarda söz konusu düşünceler zaten, uygun biçimde, sanrılar [delüzyonlar] olarak değerlendirilir. Daha az zarar görmüş danışanların patojenik bilişlerini anlamak için, terapist onların yaşamla ilgili genel yorumlarından, geçmişlerini nasıl anlattıklarından, tekrar eden davranış örüntülerinden ve aktarım tepkilerinden yola çıkarak çıkarımlarda bulunabilir.
Hayata Dair Genel Yorumlar
Değerlendirme görüşmelerinde ve sonraki seanslarda kişinin söylediklerini dikkatle dinlemenin değeri asla küçümsenmemelidir. Kimi zaman, kişilerin parantez içinde söyledikleri yorumlar, onların içsel inançları hakkında büyük miktarda bilgi verir. Örneğin, “Ona güvenmemem gerektiğini bilmeliydim” gibi bir ifade, güvenmenin kişinin içindeki bir başka sese -güvensizlik telkin eden bir sese- karşı gelmek anlamına geldiğini ima eder. “Ne zaman bir şeyi dört gözle beklesem, hayal kırıklığına uğrarım” gibi genellemeler ise sadece son olaylara dair nesnel bir yansıma değil, aynı zamanda bir şeyi zevkle beklemenin o şeyi sihirli bir şekilde hüsrana dönüştüreceğine dair daha derin bir inancı dile getiriyor olabilir. Çocukken ciddi biçimde ihmal edilmiş bir kadın bir keresinde bana şöyle demişti: “Siz, ebeveynlerin çocuklarıyla ilgilenmesinin normal olduğunu sanıyor gibisiniz.”
Birlikte çalıştığım bir adamın, işler ne zaman yolunda gitse ardından mutlaka tersine döneceğine ve iyi zamanların bedelini ödeyeceğine dair benliğe uyumlu bir inancı vardı. Bu inancın onun için yarattığı soruna bulduğu çözüm ise, baştan hiçbir şeyden keyif almamaya çalışmaktı. Bu dinamiğe, onun gelişigüzel söylediği şu sözle dikkat kesildim: “Hiçbir iyi şey, bir bedel olmadan gelmez.” Bu kişiden birazdan daha ayrıntılı bahsedeceğim. Bir başka danışanım ise çoğu seansa şu sözle başlardı: “Hayat hâlâ berbat.” Bu gözlemin ardında, hayatı daha ilgi çekici ya da tatmin edici kılmak için yapabileceği hiçbir şey olmadığına ve sadece her şeye gücü yeten bir otoritenin işleri değiştirebileceğine dair içsel bir inanç yatıyordu. Dahası, karşısındaki kişi olarak ben -mevcut sözde her şeye gücü yeten otorite- hayatını onun istediği şekilde dönüştürmüyorsam, bu benim bunu yapmaya yeterince gücümün olmamasından değil, ona yeterince önem vermediğimden kaynaklanıyordu.
Bireysel Yaşam Öykülerinin Betimlenmesi
Bazen yukarıdaki gibi dramatik ve tekrar eden bir davranış örüntüsü olmasa bile, danışanın kişisel yaşam öyküsü, onun erken deneyimlerinden çıkardığı olası bilinçdışı sonuçları düşündürebilir. Görüşmeyi yapan kişinin, küçük bir çocuğun kaçınılmaz biçimde benmerkezci açıklama tarzına empatiyle yaklaşabilmesi, belirli bir danışanın olası patojenik düşüncelerini sezebilmesini kolaylaştırır. Örneğin, evlat edinilmiş çocukların çoğu, biyolojik ebeveynlerinin neden onları reddettiğine dair en az bir kuram geliştirir. Ailede erkek çocukların tercih edildiği bir ortamda büyüyen kızlar ya da kız çocuğu istenen ebeveynler tarafından büyütülen erkekler, karşı cinste olmanın çok daha iyi olduğuna dair güçlü inançlara sahip olurlar (bu inanç bazen bilinçdışıdır, bazen de bilinçlidir ve mantıklı gerekçelerle açıklanır). Erken ve tekrar eden birincil nesne yitimi yaşamış kişiler yalnızca sevdikleri herkesin onları terk edeceğine değil, aynı zamanda kendi kötü yönlerinin bu kişileri kendilerinden uzaklaştıracağına da inanma eğilimindedirler. Kötü muamele görmüş sosyal gruplara mensup bireyler, ırkları, etnisiteleri, cinsiyetleri ya da cinsel yönelimleri nedeniyle karşı güç grubunun üyelerine kıyasla onarılamaz biçimde aşağı olduklarına dair derin, rahatsız edici sonuçlara varırlar.
Ayrıca, hastanın ailesinin sosyoekonomik durumu ve etnik yapısı gibi basit demografik bilgileri bilmek de önemlidir; çünkü farklı altkültürler, ilişki, otorite, mahremiyet, cinsiyet, yakınlık, güven, disiplin ve diğer temel insani meseleler hakkında farklı inançları yaygınlaştırırlar. Kişinin dinsel yetiştirilme tarzını bilmek de, onun sorgulanmaksızın içselleştirmiş olabileceği inançlara dair bilgi sunar. Örneğin (bkz. Lovinger, 1984), Protestan aileler, çocuklarda aşırı bağımlı kalmak, bireysel inançlarının cesaretiyle ve kendi ayakları üzerinde hareket etmemek gibi durumlarda suçluluk duygusu oluşturma eğilimindedirler (tıpkı Martin Luther’in dönemin Katolik kurumuna karşı durmasında olduğu gibi). Buna karşılık, tarih boyunca topluluklarının korunması ve hayatta kalması temel bir mesele olmuş Yahudi aileler, çocuklarında aileden çok uzaklaşmaları halinde suçluluk duygusu yaratma eğilimindedirler. Bu nedenle Protestan hastalar, kendilerini zayıf, kendini şımartmış ya da yeterince bağımsız davranmamış olduklarında eleştirirken; Yahudi hastalar ise, yeterince ilgili, bağlı ya da başkalarına karşı duyarlı olmadıkları için kendilerini suçlarlar.
Hasta, etnik ve dinsel olarak terapistin aşina olmadığı geleneklerden geliyorsa, terapistin bu kültürleri ve onlara yön veren inanç sistemlerini hem dış kaynaklardan hem de hastanın kendisinden öğrenmesi gerekir (Sue & Sue, 1990). Kendi köken topluluğu hakkında ne kadar az şey bildiğimi açıkça dile getirmemi hiçbir danışanımın yadırgamadığını, aksine bunun saygı göstergesi olduğunu hissederek bundan memnuniyet duyduğunu gördüm. Bu gözlem, hastanın şu anda dahil olduğu toplulukların özgün kültürleri ve ideolojileri hakkında derinlemesine onlardan bir şeyler öğrenmek için gösterilen çaba açısından da geçerlidir. İnsanlar, çoğu zaman önceden var olan inançlarını yansıtan gruplara yöneldikleri için, bireyin güncel bağlılıkları da erken dönem inançları hakkında bilgi verir. (Bu tür incelemelerin terapiste sağladığı yan faydalardan biri de eğitimdir. Danışanlarım sayesinde, bana başka türlü görünmeyecek pek çok yaşam alanına dair değerli bilgiler edindim. Bunlar arasında sufi hareketi, kakerlik [Quakerism], Budizm, on iki adım programları, kronik hastalıklarla yaşayan kişilere yönelik destek toplulukları, hayvan hakları savunucuları, askerî personel, motosiklet çeteleri, oyunculuk öğrencileri, polis memurları, Hristiyan misyonerleri ve belirli inanç sistemlerini sürdüren ve pekiştiren diğer gruplar yer almaktadır.)
Danışanın ve köken ailesinin politik tutumları da, kişinin temel inançları hakkında bilgi verir. Örneğin, Amerikalı liberaller genellikle cömertliği ve merhameti idealleştirirken, muhafazakârlar kontrol ve adaleti idealleştirirler (MacEdo, 1991). Bazı kişilerin politik görüşleri, otoriteye direnmenin bir zorunluluk olduğu inancıyla şekillenmiştir; bazıları ise toplumsal düzen ve uyum ihtiyacını vurgular ve isyankâr davranışlardan dehşet duyar. Bu tür tutumlar, hastanın kendi yaşam öyküsünden çıkardığı temel dersler hakkında çok şey anlatır.
Tekrarlayıcı Davranış
Pek çok insanda, problemli içsel inançlar hastanın sürekli yinelenen davranış örüntülerinden çıkarılmak zorundadır. Örneğin, birlikte çalıştığım bir adam tekrar tekrar ve bana göre kompülsif bir şekilde karısına sadakatsizlik ediyordu. Bu davranışının açıklaması ise kadınlara duyduğu hayranlıktı -kadın güzelliğinin bir tutkunu olduğunu ve kendisini ve hayranı olan çekici kadınları bir cinsel ilişkinin keyfiyle ödüllendirmeye karşı koyamadığını söylüyordu. Hem eşine hem de her seferinde bir sonraki heyecan verici fetih uğruna terk ettiği sevgililerine yaşattığı acı, ona göre, onların onun gibi kadınların cazibesini bu kadar takdir eden bir erkekle bağlantı kurmuş olmanın hazzı karşılığında ödedikleri küçük bir bedeldi. Kadınlara karşı bilinçdışı bir öfke taşıdığı sonucuna varmak benim için zor olmadı; fakat onun bu yönünü bulup tam olarak deneyimlemesi uzun zaman aldı. Bu öfke, annesinin onu küçükken terk ettiği kişisel bir geçmişten kaynaklanıyordu ve kadınsı bir nesneye bağlanıldığında terk edilmenin kaçınılmaz olduğuna dair bilinçdışı inancı nedeniyle, sonrasında bağlandığı kadınlarla da tekrar terk edilmeden önce ilişki kurup kopuyordu. Çocuklukta edindiği bu çıkarım ile davranışları arasındaki ilişkiyi kavrayana kadar kadınları istismar etmeyi bırakamadı.
Bir başka hastam ise yaptığı her tercihi yanlış olarak değerlendirme alışkanlığına sahipti. Her önemli kararı -hangi kadınla dışarı çıkacağı, hangi dersi alacağı, hangi işin peşinden gideceği, tatile nereye gideceği vb.- aşırı bir zihinsel ıstırapla tartar, sonunda bir karar verdiğinde ise gitmediği yolun aslında doğru olan olduğuna ikna olur ve kötü yargısı yüzünden kedere gömülürdü. Sonunda birlikte şu en az üç patojenik inancın bu örüntünün altında yattığını keşfettik: 1) eğer kendi başına karar verirse cezalandırılacağı ve bu nedenle kendini cezalandırmasının daha güvenli olduğu inancı; 2) seçimlerinin olumlu sonuçlarının keyfini çıkarmayı hak etmediği inancı;
ve en önemlisi, 3) kusursuz bir karar diye bir şeyin var olduğu, yani hiçbir ambivalans içermeyen bir yönün mümkün olduğu inancı; dolayısıyla, nihai kararına dair bir ambivalans hissediyorsa, bu kararı vermesi zaten başlı başına yanlış olmuş demekti.
Bu adamda, daha önce belirtildiği gibi, işler iyi gittiğinde keyif almaktan kaçınmak gerektiği inancı da vardı; çünkü bu durumların kaçınılmaz olarak felaketle sonuçlanacağına inanıyordu. Bu düşüncenin ardındaki büyüsel düşünceye karşı onunla oldukça doğrudan bir müdahalede bulunduğumu hatırlıyorum. Onun düşüncelerine karşı şunu savundum: Şans zaman zaman artıp azalabilir ama bu düşüşlerin, yalnızca şansın yükseldiği anların keyfini çıkarmaya izin verdiğimiz için meydana geldiğine dair hiçbir kanıt yok. Yetişkinlikte bu patojenik fikirler ona büyük acılar yaşatmasına -daha doğrusu, keyif verici birçok fırsatı ıstırap haline getirerek onlardan kaçınmasına- rağmen, yaşamın normal belirsizlikleri üzerinde her şeyi kontrol eden bir zihin gücüne sahip olma duygusundan vazgeçmekte çileden çıkarıcı derecede isteksizdi.
Aktarım Tepkileri
Geleneksel, uzun süreli terapilerde, patojenik inançlar aktarım ilişkisi içinde yavaş yavaş açığa çıkar. Bu inançlar ortaya çıktığında, çoğu zaman her iki tarafı da yoğunluklarıyla şaşırtır. Örneğin, travmatize olmuş kişiler genellikle terapinin bir noktasında terapistin kendilerini kötüye kullanmak üzere olduğuna dair ezici bir kanaate ulaşırlar. Benimle psikanalitik çalışmaya katılan, oldukça işlevsel ve gerçekçi bir kadın, terapinin hassas bir aşamasında benimle konuşamaz [bana anlatamaz] hale geliyor, divana cenin pozisyonunda kıvrılıyor ve sanki hayati organlarını bir saldırıdan korumaya çalışıyordu. Babası, öfke nöbetlerine kapıldığında, erişebildiği herhangi bir yerinden onu fiziksel olarak hırpalayan biriydi.
Depresif kişiler, kötülüklerinin kendilerini iyi tanıyan herhangi birini uzaklaştıracağına ilişkin içsel bir kanaat taşıdıklarından, terapide tipik olarak, klinisyenin onları reddetmek üzere olduğundan emin oldukları ıstırap dönemlerinden geçerler. Bu ruh halinde olan danışanlarımdan biri, tedavisini sonlandırmamam için bana yalvarırken buldu kendini; oysa beni, hastalarla uzun vadede kalma konusundaki ünüme dayanarak, bilinçli olarak analisti olarak seçmişti (“İnsanlarla kalma eğiliminde olduğunuzu biliyorum, ama onlar ben değil. Öğrendiğiniz her yeni şeyle birlikte bunun bardağı taşıran son damla olacağını ve beni tiksintiyle dışarı atacağınızı varsayıp duruyorum”).
Terapist analiz ya da uzun süreli analitik terapi yapabilecek bir konumda olmadığında, patojenik inançların kendi hızlarında ortaya çıkabildiği durumlarda gerekli olmayan çıkarımsal sıçramalar yapmak zorundadır. Bu sıçramaları akıllıca yapmak önemlidir; çünkü kişi bir hastanın kendine özgü ideolojisini ne kadar doğru kavrarsa, onu etkileme konusunda o kadar fazla ağırlığa sahip olur. Patojenik fikirlere ilişkin küçük aktarım göstergeleri, terapötik ilişkinin en başında belirgin olabilir. Bir hastanın sorduğu sorular, göz teması kurma ya da göz temasından kaçınma biçimleri, seans programı, ücret ve iptal politikası gibi meselelerin tartışıldığı ruh hali -bunların tümü, kişinin terapi karşılaşmasına ilişkiye dair ne tür fikirler getirdiğini düşündürür. Örneğin, “Yalnızca kısa süreli terapi istiyorum” gibi bir yorum, kişinin zaman ve masrafla ilgili kaygılarından daha fazlasını yansıtabilir; kişinin kendini bağımlı olmaya bırakması halinde, başka bir kişinin potansiyel olarak kötü niyetli gücüne karşı fazla savunmasız kalacağı yönünde bir patojenik inanca işaret edebilir.
PATOJENİK İNANÇLARI ANLAMANIN KLİNİK ÇIKARIMLARI
Bir kişinin patojenik inançları hakkında, daha ilk görüşmeden itibaren makul hipotezler oluşturmanın önemi, hastanın en başından itibaren, doyum verici bir yaşam sürme çabalarını zedelemiş ve yük hâline getirmiş olan kanaatlerinin yanlışlanması için bilinçdışı olarak terapiste yönelmesinde yatar (Weiss, 1993). Uygulayıcının, danışanın varsayılan patojenik fikirlerine ilişkin yorumlar yapmasının çalışmanın bir parçası olup olmayacağından bağımsız olarak, özellikle erken seanslarda terapistin, kişinin uyum bozucu inançlarını pekiştirmemek için özen göstermesi önemlidir (daha sonraki seanslarda, terapötik ittifak sağlamlaştıktan sonra, bu tür bilişlerin hastaya geçici olarak doğrulanmış gibi hissettirdiği kaçınılmaz yollar analiz edilebilir ve onarılabilir). Bir erkek dikkatli bakımverenler tarafından yetiştirilmişse, terapistin sessiz dikkatini destekleyici olarak görmesi muhtemeldir; fakat ihmal ve ilgisizlik içinde büyütülmüşse, sessizlik ona kayıtsızlık gibi gelecektir. Bilinçdışı olarak, erkeklerin kendisini önemsemediğine inanan bir kadın, sıcaklık ileten bir erkek terapistle konuşmaktan rahatlama duyacaktır; fakat aşırı müdahil ve baştan çıkarıcı bir baba tarafından yetiştirilmiş bir kadın, bu tutumu sınırlarına yönelik bir tehdit olarak yanlış anlayabilir.
Anksiyete bozukluklarında ve fobik durumlarda, bir durumu hasta için “irrasyonel” biçimde korkutucu kılan patojenik inançlar bazen klinisyen için açık, bazen de daha örtüktür. İster davranışçı duyarsızlaştırmayı, ister psikodinamik ustalığı [mastery], ister her ikisini birden içersin, bir tedavi planı tasarlamak için, korkulan bir duruma bağlanmış olan patojenik inançların tam doğasını bilmek esastır. Birlikte çalıştığım agorafobik bir kadın, dışarı çıkma konusunda kendisini esasen dehşete düşüren şeyin, başkaları tarafından sinirleri harap olmuş biri olarak görülme ve bu nedenle tanıdıklarının küçümseme nesnesi hâline gelme olasılığı olduğunu hissediyordu. Birlikte çalıştıkça, bilinçdışı düzeyde çok daha rahatsız edici bir olasılığın, hiç fark edilmeyebileceği olduğunu anladık. Böylece, kendisini olumsuz ilgiye değil, ilgi yokluğuna karşı duyarsızlaştırması gerektiği sonucuna vardık. (Freud, korkuların çoğu kez istekleri gizlediğini belirtirdi: Başkalarının onu böylesine eleştirel biçimde inceleyeceğine ilişkin korkusunun ardında, teşhirci bir istek, görülme ve bilinme isteği vardı.) Alkolik çocukluk dönemi bakımverenlerinin aşırı ihmali göz önüne alındığında, fark edilmemek onun için yaşamı tehdit eden tehlikelere açık kalmak anlamına geliyordu. Onunla, kendisine hiçbir ilgi duymayan tamamen yabancı insanların çevresinde bulunmaya ilişkin kademeli bir program üzerinde çalışmak, onu kendisini tanıyan kişilerin olası eleştirilerine duyarsızlaştırmaya çalışmaktan daha iyi bir tedavi planı olduğunu kanıtladı.
Psikanalitik literatürde, söz konusu deneyimin tüm öğelerinin tam bir analizi olmaksızın kalıcı değişim üreten bir “düzeltici duygusal deneyim”e (Alexander, 1956) sahip olmanın mümkün olup olmadığına ilişkin uzun süredir devam eden bir tartışma vardır. Bu tartışmanın bir atası, 1900’lerin başlarında Freud ile Ferenczi arasında hastaların esasen yeniden ebeveynlenip ebeveynlenemeyeceği konusunda yaşanan anlaşmazlıktı; bunun bir akrabası da, eyleme koyma ile yorumlamanın göreli terapötik rolleri üzerine tartışan, daha ilişkisel yönelimli analistler ile daha klasik yönelimli analistler arasındaki yakın dönem tartışmalarda yeniden ortaya çıkmıştır (bkz. Mitchell & Black, 1995). Bu meseledeki konumları ne olursa olsun, çoğu analitik tedavi uygulayıcısı, hastanın patojenik beklentileriyle çelişecek biçimde davranmaya büyük bir özen gösterir; ancak sonunda kendilerini hasta tarafından bu beklentileri doğrulayan kişiler olarak yeniden tanımlanmış bulurlar. Aktarımın gücü böyledir. Fakat hiç kimse, aktarımın danışan tarafından özümsenebilmesi için önce tam olarak analiz edilmesi gerekip gerekmediğinden bağımsız olarak, terapistin düzeltici bir konumu temsil etmeye çalışmaması gerektiğini savunmaz.
Hepimiz patojenik fikirleri değiştirmenin olduğundan daha kolay olmasını isteriz. Good Will Hunting [Can Dostum] filminde, terapistin çocuklukta istismara uğramış genç bir adama sürekli olarak “Bu senin suçun değil!” diye yinelediği psikoterapi ilişkisi tasvirinden birçok kişi etkilenmiştir. İzleyicinin bu sahneye verdiği tepki, sıradan insanların, çocuklukta kötü muamele koşulları altında, kendiliğe ilişkin irrasyonel olumsuz inançların hem kaçınılmaz olduğunu hem de kişinin psikopatolojisine içsel olarak dahil olduğunu ve bunlara yönelik bir saldırının ruh sağlığı tedavisinin temel bir yönü olduğunu ne ölçüde takdir ettiğini gösterir. Bununla birlikte terapistler, işimizin hastanın inançlarına meydan okuyan bilgiyi yinelemek kadar basit olmasını ancak dileyebilirler. Eğer insanlar, yalnızca birisi onlara güçlü biçimde karşı çıktığı için patojenik fikirlerini yeniden değerlendirebilseydi, psikoterapiye gerek kalmazdı. Çoğumuz, irrasyonelliklerimiz konusunda bizimle yüzleşmekten memnuniyet duyan arkadaşlardan, akrabalardan ve otorite figürlerinden yoksun değilizdir; yine de kişisel mitlerimize, küçük bir çocuğun bir battaniyeye ya da oyuncak ayıya tutunduğu kadar inatçı biçimde tutunuruz.
İrrasyonel inançların, bilinçli olduklarında etkiye daha açık olduklarını zaten savunmuştum. Terapist, hastanın geçmişindeki sorunlu nesnelerden yalnızca farklı davranmakla kalmamalı, aynı zamanda kişinin ilişkiye hangi beklentilerin getirildiğini görmesine de yardım etmelidir. Ancak o zaman hasta, bu beklentilerin yanlışlandığını fark edebilir. Aksi takdirde insanlar, yeni şarabı eski şişelere koymanın bilgi-işleme düzeyindeki eşdeğerini yapma konusunda esrarengiz bir yeteneğe sahiptir. Örneğin, iyi niyetli bir terapist depresif bir kadına, “Kendinizde korkunç derecede kötü bir şey varmış gibi hissediyorsunuz, ama aslında çok iyi bir insansınız” dediğinde, hastanın, özsel kendiliğinde korkunç bir şey olduğuna ilişkin inancını yeniden değerlendirmesindense, terapistin iyi bir insan olduğu sonucuna varması-kendisiyle karşıtlık içinde- ya da terapistin, hastanın iyi bir insan gibi görünme maskaralığına kanacak kadar budala olduğunu düşünmesi çok daha olasıdır. Terapist, uygulayıcıların ilgilendiği tek şeyin para olduğunu düşünen paranoid bir erkek için ücreti düşürdüğünde, hastanın, başkalarının parasal güdülerine ilişkin kuşkularını yeniden değerlendirmesindense, terapistin onu uzun ve pahalı bir bağımlılığa ayartmaya çalıştığından korkması daha olasıdır.
Belirli patojenik inançlara yol açan koşulların bilinmesinin, onları bilinçli hâle getirme ve değiştirme sürecini hızlandırmasının en az üç nedeni vardır: (1) Değer verilen ama nihayetinde zararlı olan inançların çocukluk kökenlerini bilen hastalar, mevcut gerçeklikler ile önceki gerçeklikler arasında daha iyi ayrım yapabilir ve ardından önceki gerçekliklerin doğurduğu, değer verilen bilişlerin hâlâ geçerli olup olmadığını değerlendirebilirler; (2) belirli bir kişisel ideolojiyi neden ürettiklerini bilen hastalar, irrasyonel fikirleri kabul ederken kendilerini daha az deli hissederler; ve (3) uyum bozucu inançların ne kadar fazla çocuksu dehşeti içinde barındırdığını takdir eden hastalar, karşıt varsayımlar temelinde davranmaya çalıştıklarında yüzleşecekleri anksiyete miktarını daha iyi tolere edebilirler. İnsanlar irrasyonellikleri içinde derinden anlaşıldıklarını hissettiklerinde ve terapistin, mantıksız kanaatlerini geliştirmiş olmalarına yönelik şefkatiyle özdeşim kurabildiklerinde, bu kanaatleri potansiyel olarak yanlışlayacak riskler alma görevine çok daha az savunmacılıkla yaklaşabilirler.
Bertram Karon’la (1998) birlikte, bu gözlemlerin sanrıları olan bireylerin tedavisi için hiçbir belirsizlik olmaksızın geçerli olduğuna kesinlikle inanıyorum. En çok değer verdikleri sanrısal fikirlerinin çocukluk kökenlerini anlamaya başlayan şizofrenik kişiler, değişme çabasına eşlik eden dehşetleri yaşayarak geçirmelerine yetecek kadar desteğe sahip olduklarında, aslında bu fikirlerden vazgeçebilirler. Kendi klinik deneyimim buna tanıklık etmektedir; ayrıca, psikotik hastaları yalnızca ilaçla tedavi etmeye ve “yönetmeye” yönelik güncel heveslere meydan okuyarak, ağır ruhsal hastalığı olan kişilerin rahatsız edici öznel dünyasını anlamaya ve psikotik danışanlara, acı çeken herhangi bir insanın bir profesyonelden bekleyebilmesi gereken empatik ilgiyi ve bağlılığı sunmaya kendilerini adamış, iyi tanıdığım birçok meslektaşımın deneyimi de buna tanıklık etmektedir.
Burada, Weiss ve Sampson ile meslektaşlarının terapistler olarak çalışmalarımıza katkıda bulundukları modelden kısaca bahsetmek istiyorum. Birçok klinik kuramdan farklı olarak, bu model yalnızca uygulayıcı deneyiminden değil, aynı zamanda kapsamlı psikanalizler ve terapiler üzerine yürütülen ampirik araştırmalardan ve hastalarla ve eski hastalarla yapılan görüşmelerden de türemiştir. Sonuç olarak, onların çıkarımları analist merkezli olmaktan çok hasta merkezlidir. Başka bir deyişle, teknik hakkındaki hâkim kuramlarımız (örn. Greenson, 1967; Etchegoyen, 1991), terapi sürecini tedavi eden kişinin perspektifinden betimlemiştir. Bu kuramlar, hastanın bilinçli olarak değişmek istediğini, fakat değişim girişiminde bulunulursa ne olacağına ilişkin derin, bilinçdışı korkular nedeniyle buna direndiğini varsaymıştır. Dolayısıyla terapist, böyle bir direnci analiz ederek yavaş yavaş ortadan kaldırmalıdır. Aslında terapi süreci klinisyenin perspektifinden şöyle hissedilir: Bu kişinin değişmesine, onun bunu başarabiliyor göründüğünden daha hızlı biçimde yardım etmek istiyorum; bu nedenle, bu kişinin çabalarıma karşı çıkan yanını ele almak zorundayım. Terapist için, değişimin önündeki güçler çoğu zaman değişimi destekleyen güçlerden daha büyükmüş gibi hissedilir; çünkü tedavi eden kişinin mücadele ettiği dinamikler bunlardır.
San Francisco Psikoterapi Araştırma Grubu üyeleri, değişme isteği ile değişme korkusunun aynı diyalektiğinden söz etmişlerdir; ancak bunu hastanın bakış açısından yapmışlardır -bu, esasen vurguyu tersine çeviren bir bakış açısıdır. Onlar danışanı yalnızca değişmek isteyen biri olarak değil, aynı zamanda değişimin gerçekleşebileceği bir plana sahip biri olarak görürler. Bilinçli ve bilinçdışı öğeleri olan bu plan, hastanın sorunlu olduğunu bildiği, fakat derin biçimde güçlü hissettiği patojenik inançları yanlışlamaya yönelik bir çabayı içerir. Dolayısıyla danışanın bakış açısı yaklaşık olarak şöyledir: En derin kanaatlerimin irrasyonel olduğunu bana göstermesi için terapistime ihtiyaç duyduğumu biliyorum; bu yüzden, onları güvenli biçimde terk edip edemeyeceğimi sınamanın yollarını sürekli tasarlamak zorundayım. Cesaret ettiğimden daha hızlı değişmek istiyorum ve bu süreç bana bunu yapma cesaretini verecek. Hastaya göre, değişimden yana olan güçler zaten var sayılır; değişime yönelik ketlenmeler ise rahatsız edicidir, fakat bunaltıcı değildir.
Testlerden Geçmek
Bu düşünme biçimine göre, analitik psikoterapi yapmak, hastanın birbiri ardına gelen testlerinden geçmek anlamına gelir. Sampson ve Weiss, bu tür testlerin iki çeşidi olduğunu belirtmişlerdir: aktarım testi [transference test] ve pasiften aktife dönüşüm [the passive-into-active transformation] (Racker’ın [1968] bu süreçlerin duygulanımsal karşılıkları olan uyumlu [concordant] ve tamamlayıcı karşıaktarım [complementary countertransference] kavramlarıyla karşılaştırınız). İlk test türünde danışan, terapistin, kendi patojenik inançlarının temelini oluşturmuş olan erken nesne gibi davranıp davranmayacağını yoklar; ikincisinde ise danışan, çocukken kendisine davranıldığını hissettiği biçimde terapiste davranır ve ardından, terapistin bu tür bir muameleyle başa çıkmak için danışanın geliştirdiği kanaatlere başvurmaksızın durumu idare edip edemeyeceğini görmek üzere onu yakından gözlemler.
Örneğin, çabuk sinirlenen ve despot bir baba tarafından derinden incitici biçimlerde eleştirilmiş ve bunun sonucunda kusur bulan otoritelerle başa çıkmanın en iyi yolunun kendiliği eleştiriyi hak ediyor olarak görmek ve boyun eğmek olduğuna ikna olmuş bir kadının terapötik durumunu ele alalım. Tedavide böyle bir kişi ya (1) terapistin eleştirel olduğundan kaygılanırken bulabilir kendini ya da (2) babasının eskiden kendisini eleştirdiği gibi terapisti eleştirebilir. Her iki durumda da, küçük bir kızken inşa ettiği fikirlerden farklı altta yatan fikirleri yansıtan bir davranış görmeyi ummaktadır. İlk durumda, müdahalenin terapötik olabilmesi için, klinisyenin genellikle yalnızca danışanın tedavi eden kişiyi nasıl eleştirel babaymış gibi deneyimlediği üzerine yorum yapması gerekir. Terapistin yargılayıcı bir otorite gibi davranmak yerine bunu sessizce soruşturuyor olması, danışanın çocukluk deneyimi ile bu yeni deneyim arasında ayrım yapmasına yardım edecektir. İkinci durumda ise terapist, kadının provokasyonuna savunmacı olmaksızın tepki vermeli; ancak bunu, danışanın uygulayıcının özsel kusurluluğunu açığa çıkardığı fikrine kapılmadan yapmalıdır. İlki yorumlayıcı bir müdahaledir; ikincisi ise bir sahnelemedir.
Sampson ve Weiss, başlangıçta kontrol-hâkimiyet teorisini [control-mastery theory] daha geniş psikanalitik topluluğa tanıtırken, politik açıdan oldukça dirayetliydiler. Hastaların patojenik inançlarının uygulayıcılar tarafından terapötik olarak yanlışlanmasına ilişkin verdikleri örneklerin çoğu, yanlışlamanın terapistin yaygın kabul gören teknik normlardan sapması olmaksızın mümkün olduğu durumları içeriyordu. Bu stratejiyle, geleneksel uygulayıcıları “vahşi” ya da disiplinsiz müdahaleler konusunda kaygılandırmaktan kaçındılar. İşte bir terapistin geleneksel teknik aracılığıyla hastanın testinden geçebileceği bir tedavi durumuna ilişkin sıradan bir örnek: Kendisinin tekil biçimde hak sahibi olduğu, başkalarının kendisi için kendilerini basitçe seferber etmeleri gerektiği yönünde patojenik bir inancı olan bir erkek, terapistin düzenli ödeme konusundaki ısrarı tarafından sağaltıcı biçimde zorlanır. Daha incelikli bir örnek: Herkesten bilgi koparabileceğine ve güvenliği için bunu yapmaya ihtiyaç duyduğuna ilişkin bilinçdışı bir kanaati olan bir kadına, terapistin kişisel nitelikteki şeyleri olabildiğince az açığa vurduğu klasik konum iyi gelir. Birçok danışan, klinisyenin zamanla değerini kanıtlamış psikoterapötik teknikleri ihtiyatlı biçimde kullanmasına yanıt olarak irrasyonel kanaatlerini gerçekten yeniden düşünür. Örneğin terapistin yargılayıcı olmayan dinleyişi, önemsemesi ve hatırlaması gibi geleneksel tarzın bazı yönleri, dürüst olmanın tehlikelerine ilişkin patojenik inançları kendi başlarına azaltabilir.
Bununla birlikte, önceki seçeneklerden oldukça farklı teknik seçeneklerin terapötik tercih olacağı bireyler vardır. Hiç kimseye borçlu/minnettar hissetmemek için her borcu zamanında ödemekle obsesyonel biçimde meşgul olan bir erkeğe, küçük bir borç biriktirmesine tahammül edebilen bir terapist derinden yardımcı olabilir; ardından da terapist, birisinin kendisine bu şekilde tölerans göstermesine izin verdiğinde olacaklara dair ızdırabını ve tüm felaketleştirici fantezilerini analiz eder. Başka biri hakkında herhangi bir şey bilmeye hakkı olmadığını hisseden bir kadın, terapistin şöyle bir şey söylemesinden etkilenebilir: “Çocuklarınızdan ve ebeveyn olmakla ilgili hislerinizden çok söz ediyorsunuz; buna rağmen benim çocuklarım olup olmadığını bana hiç sormadınız.” Terapistin böyle bir soruyu gündeme getirmeye açık oluşu ve hastanın, terapistin tedavi eden kişiye herhangi bir kişisel soru sormaktaki isteksizliğinin anlamlarını araştırdıktan sonra, bu soruyu yanıtlamaya gönüllü olması, yaşamındaki otoriteler hakkında önemli herhangi bir şeyi bilmeye hakkı olmadığı yönündeki patojenik inanca karşı güçlü bir karşı etki oluşturabilir.
Testleri Üreten İnançları Açığa Çıkarmak ve Anlamak
Daha önce ileri sürüldüğü gibi, bir kişinin patojenik inançlarını anlamanın klinik sonuçları, terapistin her hastanın testlerinden geçme çabalarıyla sınırlı değildir. Danışanlarımızın, testlere yol açan kanaatlerin tam olarak ne olduğunu, bunların nasıl ortaya çıktığını, başlangıçta kişiyi korumak üzere nasıl işlev gördüğünü ve şimdi kişinin zararına nasıl işlev gördüğünü görmelerine de yardım etmemiz gerekir. Aksi takdirde, terapist artık danışanın testlerinden geçmek üzere orada bulunmadığında, terapide elde edilen klinik ilerlemenin büyük bir kısmı geri dönebilir. Başka bir deyişle, danışanın altta yatan uyum bozucu inançlarının incelenmesi, derinlemesine çalışma sürecinin önemli bir parçasıdır. Kısa süreli çalışmada bile bir terapist, hastanın patojenik beklentilerini yalnızca yanlışlamakla kalmayıp aynı zamanda bu beklentilerin varlığı ve olası çocukluk dönemi anlamı hakkında da yorum yaparsa, çok daha fazlasını başaracaktır.
Ne demek istediğimi bir örnek açıklayabilir. Depresif psikolojilere sahip olan bizler, tam olarak bilinirsek reddedileceğimize ilişkin beklentimizi geçersiz kılan terapistlere sıcaklıkla ve rahatlayarak yanıt veririz. Bu tür beklentiler çoğu kez, muhtaçlığımızdan ya da kötülüğümüzden dolayı terk edildiğimiz sonucuna vardığımız çocukluk ayrılığı deneyimlerine dayanır. Antidepresif etkinliklerini bizi reddetmemekle sınırlayan terapistler kısa vadede bize rahatlatıcı gelecektir; fakat nihayetinde bizde, patojenik inançlarımıza karşı koyan bir öz-değer duygusu değil, böylesine muhtaç ya da kötü bir kişiyle kalmayı sürdürdüğü için terapistin idealleştirilmesini üreteceklerdir. Ve böyle tedavilerde, bu tür bir inancı destekleyen büyüsel fanteziyi, yani yalnızca ihtiyacımızı aşabilir ya da iyi olabilirsek, terk edilme ile asla yüzleşmek zorunda kalmayacağımız umudunu zayıflatacak hiçbir şey gerçekleşmiş olmayacaktır. Kendiliği değersizleştiren inançlarımız ve bunlara bağlı çocuksu omnipotent fanteziler açığa çıkarılıp incelenmedikçe, terapi sona erdiğinde kendilerini yeniden öne sürmenin yollarını bulacaklardır.
Patojenik fikirleri ele almak her zaman yıllar süren psikanalitik bir araştırma meselesi değildir. Birlikte çalıştığım, annesi, o on dört yaşındayken kanserden ölmüş olan bir erkek, haftada bir kez yapılan birkaç aylık terapiden sonra oldukça iyi duruma gelebildi; bu terapide, annesinin ölümünün, kendisinin ondan duygusal olarak ayrılmasının sonucu olduğuna ilişkin kanaati kendi içinde keşfetti. Eşiyle ilişkili olarak yaşadığını hissettiği bazı sınır sorunları üzerinde çalışmak üzere gelmişti; çünkü kendisini eşiyle iç içe geçmiş halde bulup duruyordu. Bilinçdışı suçluluğu açığa çıkarıldığında, bunu azaltabildi ve normal bir ergenlik ayrışmasını gerçekleştirmiş olsun ya da olmasın, annesinin yine de ölmüş olacağını fark edebildi. Bu keşif, onun evlilik içindeki işleyişinde daha bireyleşmiş, eşini ayrı bir kişi olarak daha fazla destekleyen ve “bencilliğinin” olası vahim sonuçlarından daha az korkan biri hâline gelmesini sağladı.
Çocukların kendi bireysel çıkmazlarından çıkardıkları sonuçların kalıcı etkilerini kabul etmenin önemine ilişkin bu tür içgörüler, psikanalitik toplulukla sınırlı değildir. Jennifer Freyd’in (1996) “ihanet travması” üzerine yazılarına aşina olan okurlar, çoğunlukla çağdaş bilişsel psikolojinin dili içinde ortaya çıkan çok benzer argümanlar bulacaklardır. Freyd, çocukların, bağımlı konumları nedeniyle, kendilerini istismar eden otoritelerin bunu, kendileri hak ettikleri için yaptıklarına inanmak zorunda olduklarını vurgular. Aksi takdirde, hayatta kalmalarının zalim ve güvenilmez insanların elinde olduğunu kabul etmeyle ilişkili dayanılmaz dehşetle yüzleşmek zorunda kalırlardı. O, travmayla ilişkili bellek meselelerini bu tür formülasyonlara göre anlamak için iyi gerekçelendirilmiş, bilimsel olarak desteklenmiş bir sav ortaya koyar ve çalışmasının travmatize olmuş hastaların tedavisiyle ilgisi büyüktür.
Kuramsal yönelimlerimizin farklı olmasına rağmen, Freyd ile benim, çocuklukta fiziksel ve cinsel istismara uğramış mağdurlara sonunda oldukça benzer şeyler söylediğimizden kuşkulanıyorum:
“Bütün çocuklar gibi, istismarınızın kendinizdeki yanlış bir şeyden kaynaklandığına inanmayı tercih ettiniz. Buna inanmak sizin için umudu korudu; çünkü sizde neyin yanlış olduğunu anlamaya ve onu değiştirmeye çalışabilir, sonra belki istismarın durmasını sağlayabilirdiniz. Umuda bu şekilde tutunmak, bağlı olmak zorunda olduğunuz insanların kontrolden çıkmış ve yıkıcı oldukları yönündeki dehşet verici olguyla yüzleşmeye tercih edilirdi.”
Çocuklukta ağır kötü muameleye maruz kalmış kişilerle çalışırken, terapistin istismar edici olmayarak aktarım testlerinden geçmesi ve hastanın istismarı karşısında yılmayı reddederek pasiften-aktife testlerinden geçmesi yeterli değildir. Bu etkinliklere ek olarak, uygulayıcılar danışanın, travma öyküsünün mirası olan güçlü bilişleri gün yüzüne çıkarmasına ve yapısöküme uğratmasına yardım etmelidir. Bu ilke, travmatik olsun ya da olmasın, herhangi bir çocukluk senaryosunun ürettiği uyum bozucu inançların öğrenilmişliğini çözme süreci için geçerlidir.
Son olarak, hastanın testlerinden geçmenin doğrudan/düz bir mesele olmadığı durumlarda yorumun kritik rolünü vurgulamak istiyorum. Bu değerlendirme, testlerin, terapisti hangi tutum alınırsa alınsın antiterapötik olma konumuna yerleştiren karmaşık ve çatışmalı bir bilinçdışı inancı ifade ettiği durumlar için geçerlidir. Örneğin, lisansüstü eğitimimizde çok azımızın hazırlandığı oldukça yaygın bir durumda, borderline ve/veya travmatize olmuş bir kadın, terapistten kendisine sarılmasını ister. Hasta, bakımverenlerin kendisinden tiksindiğine ilişkin patojenik inancı yanlışlamaya çalışıyor olabilir. Fakat aynı anda, otoritelerin onun muhtaçlığını kendi duyusal ve narsisistik doyumları için sömüreceklerine ilişkin aynı ölçüde güçlü bir kanaati de yanlışlamaya çalışıyor olabilir. Sonuç olarak terapist panik hisseder ve şöyle düşünür: “Ona sarılmamam duygularını korkunç biçimde incitecek, çünkü bu, onun iğrenç biri olduğuna ilişkin kanaatini pekiştirecek. Ama ona sarılırsam, kendisinden yararlandığımdan ve uygun sınırları koruyacağıma güvenilemeyeceğinden dehşete düşecek.”
Dolayısıyla bu testten geçmenin basit bir yolu yoktur. Fakat karmaşık bir yolu vardır: Terapist danışana, kendisini korkunç bir ikilem içinde hissettiğini, ona sarılmanın da sarılmamanın da incitici olabileceğini açıklayabilir ve ardından, hastanın sarılma gereksinimini ifade edişinde terapistin birbiriyle savaş hâlinde gördüğü altta yatan inançlar hakkında konuşmayı sürdürebilir. Bu açıklama, açık reddetme tehlikesi ile baştan çıkarıcı/sınır ihlal edici bir yakınlık tehlikesi arasında bir yol bulur. Ve nihayetinde, hasta, doğrudan algılandığı hâliyle gereksinimlerinin engellenmiş olmasına duyduğu öfkeyi derinlemesine çalıştığında, bu açıklama danışanın yararına özümsenebilir. Hatta şunu söyleyecek kadar ileri giderdim: Terapist ne zaman bu türden çaresiz bir ikilem içinde olduğunu hissederse -“Aman Tanrım, ne yaparsam yanlış olacak” fenomeni-, çatışmanın iki yanının kendilerini ifade ettiği ve terapistin yorumlayıcı eklemlemesine ihtiyaç duyduğu altta yatan bir patojenik inanç sistemi aramak anlamlıdır. Sampson ve Weiss muhtemelen, böyle durumlarda yorumun, testten geçmenin kendisi olduğunu söylerdi.
ÖZET
Bu bölümde, terapistin hastanın bilinçli ve bilinçdışı kognitif dünyasını değerlendirmesini inceledim. Uyum bozucu bilinçdışı inançlara ilişkin bazı psikanalitik fikirleri kısaca gözden geçirdim; bunları bireylerde ve sistemlerde incelenmemiş varsayımların rolüne ilişkin bilişsel-davranışçı ve aile terapisi içgörüleriyle ilişkilendirdim ve bu meselede analitik duyarlılıklar ile çağdaş bilişsel bilimin duyarlılıkları arasında bir yakınlaşmaya ilişkin umutlarım hakkında yorumda bulundum. Patojenik inançların, çocuklukta her bir kişi için yaşamsal sorunları çözmüş olmalarına dayanan dirençliliğini vurguladım ve terapistin, tek tek hastalarda patojenik biçimde işleyen özgül bilişleri saptamadaki doğruluğunun önemini özellikle öne çıkardım. Bir kişinin sorunlu inançlarının ilk görüşme sırasında nasıl açıka çıkarılabileceğini tartışırken, okura, görüşülen kişinin yaşam hakkındaki genel yorumları, yetiştirilme biçimine ilişkin betimi, yineleyici davranışları ve aktarım tepkileri üzerine düşünmesini önerdim.
Bir hastanın patojenik fikirlerini doğru biçimde çıkarsamanın klinik sonuçlarını ele alırken, esas olarak San Francisco Psikoterapi Araştırma Grubu’nun çalışmalarından söz ettim; özellikle de hastaların, terapistin önceden var olan bilinçdışı kanaatlerini ya doğrulayacağı ya da yanlışlayacağı testler tasarlayarak iyileşmeye yönelik planlar oluşturmalarına yaptıkları vurgudan bahsettim. Bir terapistin hem aktarım testlerinden hem de pasiften-aktife testlerinden nasıl geçebileceğine ilişkin örnekler verdim; ardından da hastanın testlerin arkasındaki inançları, bu inançların erken dönem kökenlerini, çocukluktaki işlevselliğini ve danışanın mevcut yaşamındaki işlevsizliğini anlamasına yardım etmenin önemine değindim. Karmaşık ve çatışmalı patojenik inançlara ve bunların terapistin yaratıcılığı açısından ortaya koyduğu güçlüklere özel bir dikkat gösterdim.

Bir yanıt yazın