Kategori: Jonathan Shedler Yazıları

  • Usta Psikoterapistler Gerçekte Nasıl Dinler?

    Psikoterapide dinlemek, yalnızca hastanın anlattığı olayları ve kullandığı sözcükleri işitmek değildir. Yetkin terapist, anlatının duygusal tonunu, boşluklarını, örtük anlamlarını ve terapi ilişkisinde burada ve şimdi olup bitenleri aynı anda dinler. Bu yazı, psikoterapötik dinlemenin sıradan bir konuşmadan nasıl ayrıldığını ve hastanın kendisini yeni biçimlerde tanımasına nasıl yardımcı olduğunu anlatıyor. (Editoryal)


    Psikoterapi neden sıradan bir konuşma değildir?

    Psikoterapide hastaları genelden özele, soyuttan kişisele doğru ilerlemeye davet ederiz. Onların deneyimine yakın dururuz. Örneğin bir hasta, “Annem aşırı eleştireldi,” derse, “Aklınıza gelen belirli bir olay var mı?” diye sorabilir ya da “Hatırladığınız bir zamanı anlatın,” diyebiliriz.

    Bu, sıradan bir konuşma değildir.

    Hastayı düşüncelerinin izini sürmeye, deneyimini araştırmaya ve ayrıntılandırmaya davet ederiz: “Biraz daha anlatın.”, “Devam edin.”, “Ne anlama geldiğini söyleyin.”, “Aklınıza başka ne geliyor?” Dinlerken bazı soruları zihnimizin gerisinde tutarız: Neden bana tam da bu hikâyeyi, tam da bu noktada, tam burada ve tam şimdi anlatıyor?

    Psikoterapide söylenen her şey, hastayla süregiden ilişkimiz bağlamında söylenir ve bu ilişkinin içinde anlamlar taşır. Biz de bu anlamları duymaya çalışırız.


    Psikoterapide söylenen her şey, terapi ilişkisi içinde anlamlar taşır.


    Hasta, aşırı eleştirel annesiyle ilgili hikâyeyi anlatırken terapistin zihninden pek çok şey geçer. Anlattığı olay yıllar önce yaşanmış olabilir. Peki neden tam şimdi aklına geliyor? Bu olay, onun bugün yaşadığı güçlüklerle hangi bakımlardan ilişkilidir? Bunu, terapi ilişkisinin kendisi içinde hissettiği bir şeyin metaforu olarak anlayabilir miyiz? Terapisti eleştirel ya da potansiyel olarak eleştirel biri olarak deneyimliyor olabilir mi?

    Eleştirilmekten kaçınmak için söylediklerini seçip ayıklıyor mu? Terapiste karşı eleştirel duygular mı -belki henüz terapiste, hatta kendisine bile, söyleyemediği bir şey hakkında- taşıyor. Terapideki ya da yaşamındaki bir şey nedeniyle kendisini eleştiriyor mu?

    Bu soruların hiçbirinin yanıtını en baştan bildiğimizi varsaymayız. Hastanın içsel deneyimini bilemeyiz. Bunlar yalnızca, kesin hükümlere dönüştürmeden zihnimizin bir köşesinde tuttuğumuz sorulardır.

    Biz böyle dinleriz. Yalnızca olguları ve olayları dinlemeyiz. Anlatıyı, duygulanımı, boşlukları, tutarsızlıkları, ses tonunu, beden dilini, altta yatan temaları ve anlamları dinleriz. Hastanın deneyiminin içine girmeye ve onun bedeninde, onun dünyasında yaşamanın nasıl bir şey olduğunu “içeriden dışarıya doğru” hissetmeye çalışırız.

    Yalnızca söylenenleri değil, söylenmeyenleri ve belki de henüz söylenemeyenleri de dinleriz. Söylenenlerin yüzeyini ve derinliğini, aramızdaki alanda olup bitenleri ve hastanın bizde uyandırdığı düşünceleri, duyguları ve bedensel duyumları dinleriz. Bu çoklu kanalları aynı anda dinleriz.


    Yalnızca söylenenleri değil, söylenmeyenleri ve belki de henüz söylenemeyenleri de dinleriz.


    Doğru zamanlarda ve uygun biçimlerde, hastanın kendisini farklı bir şekilde dinlemesine ve daha önce duymadığı ya da sözcüklere dökemediği şeyleri işitmesine yardımcı oluruz. Bu yolla hastamızı tanımaya başlar, onun da kendisini tanımasına yardımcı oluruz.

    Kendiliği ve ötekileri deneyimlemenin yeni yolları, psikoterapide yürütülen çalışmadan doğar. Bu değişimler öncelikle açıklamalar yoluyla değil, terapi ilişkisinin kendisi içinde yaşanan deneyim yoluyla gerçekleşir.

    Bütün bunlar psikoterapinin temel ilkeleriyle başlar: Genelden özele, soyuttan kişisele doğru ilerleriz. Hastayı ayrıntılandırmaya davet ederiz. Birden çok düzeyde dinleriz. Hastanın içsel deneyimini bildiğimizi varsaymaz ve kendi varsayımlarımızı onun deneyiminin üzerine bindirmeyiz. Burada ve şimdi, aramızda olup bitenlere dikkat ederiz.

    Yalnızca sözcükleri değil, müziği de dinleriz.

    Özellikle de en sessiz kısımları dinleriz.


    Bu deneme yapay zekâ kullanılmadan yazılmıştır.


    Editoryal Notlar

    Yazar: Jonathan Shedler
    Yazı Başlığı: How Skilled Psychotherapists Really Listen: Why Psychotherapy Is Not Ordinary Conversation
    Yayın: Substack (https://substack.com)
    Tarih: 20 Temmuz 2026
    Link: How Skilled Psychotherapists Really Listen?

    Bu metin psikodinamikatolye.com tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır. Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir. Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • Psikoterapi İşe Yaradıktan Sonra Ne Olur?

    Psikoterapi insanı hayatın acılarından, kayıplarından ve kaçınılmaz sınırlarından kurtarabilir mi? Jonathan Shedler, psikoterapinin başarısını kusursuzluk ya da sürekli mutluluk vaadinde değil, kişinin kendisini tutsak eden örüntülerden özgürleşerek hayata yeni bir başlangıç yapabilmesinde buluyor. Bu kısa deneme, terapinin insanlık durumunu ortadan kaldırmadığını fakat bizi onun zorluklarıyla daha özgürce karşılaşabilecek hale getirdiğini anlatıyor. (Editoryal)


    Psikoterapi insanlık durumunu iyileştiremez. Bizi onunla yüzleşmek üzere özgürleştirebilir.

    Bu yazılar ve bunları izleyecek bazı yazılar, psikoterapi üzerine süregiden konuşmaların bir parçasıdır. Soruları soranlar gerçek kişilerdir. Sorular gerçekten sorulmuştur. Bu değerlendirmeler ise benim yanıtlarımdır.

    S: Hastalarınızın daha iyiye gittiğinden eminim. Ama hiçbir zaman %100 olmaz, öyle değil mi?

    C: “Yüzde yüz daha iyi” olmanın ne anlama geldiğini bilmiyorum. Bir noktada, hastalarım dayanılmaz acıdan, kendi kurdukları hapishanelerden ya da aynı acı verici kötü filmin durmadan başa sarmasından çıkmaya başladıklarında, psikoterapide bir dönüm noktasına gelinir; bu, zorunlu olarak neşeli bir dönüm noktası değildir.

    Ardından şu soru ortaya çıkar: O değilse, nedir?

    Mükemmellik yanılsaması çöker. Hayat artık ezici bir depresyon, korku ya da ketlenme tarafından tanımlanmıyorsa… Peki sonra ne olur?

    İnsan olma durumunu iyileştiremeyiz. Yine de anlam, amaç, bağ, yakınlık ve sevgi için mücadele etmek zorundayız. Bu dünyada ihtiyaçlarımızı karşılamak için yine mücadele edeceğiz; karşılayamadığımızda ise bunun acısına katlanacağız. Başkalarındaki ve kendimizdeki saldırganlıkla ve nefretle yine yüzleşeceğiz. Hastalıkla, güçten düşmeyle ve zamanı geldiğinde ölümle yine karşı karşıya kalacağız.

    Psikoterapi, insanlık durumundan kaçmamıza yardım edemez. Psikoterapi başarılı olduğunda, bizi onun meydan okumalarını göğüslemekte özgürleştirir.


    Psikoterapi, insanlık durumundan kaçmamıza yardım edemez. Psikoterapi başarılı olduğunda, bizi onun meydan okumalarını göğüslemekte özgürleştirir.


    Belki de Zen ustasının, “Aydınlanmadan önce odun kes, su taşı. Aydınlanmadan sonra odun kes, su taşı,” derken kastettiği buydu.

    Bazen bir hasta bunu yüksek sesle söyler: “Artık bunu geride bıraktığıma göre… şimdi ne yapacağım?”

    Genellikle verdiğim yanıt şudur: “Ne istiyorsanız onu”

    Bazen bunu yüksek sesle söylerim; ama çoğu zaman, düşüncemi hafifçe omuz silkerek ya da kaşımı belli belirsiz kaldırarak, sözsüz biçimde iletirim. Bazen sözcükler dikkat dağıtır. Bazı anlamlar, boşlukta bırakıldığında daha iyi detaylanır.

    Bu, bir kaçamak gibi gelebilir ama değildir.

    Psikoterapistler, başka bir insanın nasıl yaşaması gerektiğine ilişkin yanıtlara sahip değildir. Başka birine hayatın anlamını söyleyemeyiz. Neşe, başarı ya da sevgi vaat edemeyiz. Onu Nirvana’ya götüremeyiz. Kaçınılmaz olarak gelecek olan hayat darbelerinden onu koruyamayız.

    Psikoterapi iyi gittiğinde sunabileceğimiz şey, yeni bir başlangıç yapma fırsatıdır.

    Bunun ötesindeki her şey, bir yanılsama vaat etmek ve psikoterapisti sözde gurudan ayıran kutsal sınırı ihlal etmek olurdu.


    Bu deneme yapay zekâ kullanılmadan yazılmıştır.


    Editoryal Notlar

    Yazar: Jonathan Shedler
    Yazı Başlığı: When Psychotherapy Works, Then What?
    Yayın: Substack (https://substack.com)
    Tarih: 6 Temmuz 2026
    Link: When Psychotherapy Works, Then What?

    Bu metin psikodinamikatolye.com tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır. Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir. Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • Kapıyı Kapatamayan Hastalar

    Çevrim içi terapide kapının kapanmaması, yalnızca teknik ya da pratik bir aksaklık değil; mahremiyet, sınır ve kendilik deneyimi hakkında önemli bir klinik bilgi olabilir. Bu yazı, terapi seanslarında tekrar eden kesintilerin hastanın iç dünyasında ve ilişkilerinde nasıl bir anlam taşıyabileceğini ele alıyor. Terapistin görevi, arka planda eylemlerle sahnelenen bu sınırla ilgili güçlükleri fark edilebilir, konuşulabilir ve terapötik olarak çalışılabilir hâle getirmektir. (Editoryal)


    Çevrim içi terapi kişisel sınırlar hakkında neyi açığa çıkarıyor?

    Hasta, zihninin ya da bedeninin kendisine ait olduğunu ve bunlardan herhangi birine erişimin ancak davet ve rıza ile mümkün olduğunu tam olarak ‘bilmiyor’ olabilir.

    Bazı hastalar, çevrim içi terapi randevuları için özel/mahrem bir alan oluşturmakta zorlanırlar: Evde başka insanlar varken kapıyı kapatmazlar; kapıyı kapatırlar ama yine de başkalarının içeri girmesine izin verirler; çocukların ya da evcil hayvanların seansı bölmesine müsaade ederler.

    Elbette, acil durumlar ve öngörülemeyen olaylar yaşanabilir ancak benim kastettiğim bunlar değil. Ben yineleyen örüntülerden söz ediyorum. Müdahaleler olağan hale geldiğinde, bu psikolojik bilgidir.

    Bazı hastalar başkalarıyla sınırları korumakta zorlanır. Bazıları ise terapistlerinin sınırlarının görece farkında değil gibidir. Telefonunu ve terapistini yatağa ya da tuvalete yanında götüren hastalar olduğunu duydum. (Terapistlerin de sınır sorunları olabilir; bir keresinde, partneri kameranın görüş alanının hemen dışında dururken seanslarını yatağından yürüten bir terapistten söz edildiğini duymuştum.)

    Terapi seanslarına yönelik yineleyici müdahaleler, hastanın diğer ilişkilerinde sınırları nasıl deneyimlediğine dair sorular doğurur. Bazı kişiler, hem duygusal hem de fiziksel düzeyde, istenen temas ile istenmeyen teması ayırt etmekte zorlanır. Bazıları kendi arzularını başkalarının arzularından ayırmakta güçlük çeker. Bazıları ise başkalarının alanına müdahale ettiklerinin farkına varmaz. Çevrimi içi terapi bu güçlükleri yaratmaz; ancak terapi ilişkisinde onları belirgin bir biçimde görünür kılabilir.

    Süregiden müdahalelere izin veren hastalar, kendiliği [self] ve ötekileri [other] nasıl deneyimlediklerine ilişkin yaşamsal bir şeyi iletiyor olabilirler. Bu, terapist ve hastanın birlikte araştırması gereken bir meseledir; üstü örtülecek ya da geçiştirilecek bir şey değildir. Terapistler ayrıca, yineleyici müdahalelerin terapi çerçevesini zedelediğini ve terapi sürecine müdahale ettiğini de fark etmelidir.

    Terapi çerçevesi [frame], terapinin içinde gerçekleştiği “zarf”tır. Bu çerçevenin unsurları arasında öngörülebilirlik, tanımlanmış roller ve sorumluluklar, terapi ilişkisinin sınırları ve özellikle mahremiyet yer alır.

    Bulanık sınırların nedenleri, ilk bakışta göründüğünden daha derinlere uzanabilir. Psikanalist Gillian Isaacs Russell bu noktayı şöyle ifade eder:

    Eğer hasta bu temel güvenlik deneyimine hiç sahip olmamışsa ve bunu hayal bile edemiyorsa, ondan kendisi için güvenli bir ortam sağlayabilmesini beklemek makul değildir. Pek çok hasta terapiye, erken dönem müdahaleci ihlale maruz kalmış olarak gelir.¹

    Başka bir deyişle, hasta zihninin ya da bedeninin kendisine ait olduğunu ve bunlardan herhangi birine erişimin davet ve rıza yoluyla gerçekleştiğini tam olarak “bilmiyor” olabilir. Benzer şekilde, başkalarının zihinlerinin ve bedenlerinin de o kişilere ait olduğunu tam olarak kavrayamayabilir.

    Bu tür bir bilmeme hâlinin izleri en erken yıllara uzanır. Bu durum, bir ebeveyn çocuğa kendisinin bir uzantısıymış gibi davrandığında ya da çocuğun kendi zihnine veya bedenine ait mahremiyeti reddedildiğinde ortaya çıkar. Bazı durumlarda, ebeveyn ya da bakımveren kendisini amansızca çocuğun deneyiminin içine sokar. Başka durumlarda ise ebeveyn duygusal açıdan öylesine muhtaç olabilir ki, çocuğun ayrılma ve bireyleşme yönündeki girişimleri tehdit olarak deneyimlenir.

    Bu tür hastaların, güvenli sınırların mümkün olduğunu ve bu sınırlara sahip olmanın nasıl hissettirdiğini bilmeleri için terapistin yardımına ihtiyaçları vardır. Bu tür bedenleşmiş bilme [embodied knowing], açıklamalardan kaynaklanmaz. O terapi ilişkisinde güvenli sınırların fiilen deneyimlenmesinden doğar.

    Psikoterapideki güçlük şudur: Sınırlar ve mahremiyetle ilgili zorluklar çoğu zaman arka planda, sözlerde değil eylemlerde sahnelenir. “Rahatsız edici konulara giriyoruz ve fazla derine inmeyelim diye araya kesintiler yerleştirdim” ya da “Özel düşünce ve duygulara sahip olma hakkım olduğunu ya da neyi paylaşmayı seçeceğime kendim karar verebileceğimi hiç anlamamıştım” diyebilecek bir hasta nadiren görülür.


    Terapistin görevi, sınırlarla ilgili güçlüklerin arka plandan ön plana taşınmasına yardımcı olmaktır; böylece bu güçlükler fark edilebilir ve sözcüklerle ele alınabilir.


    Aşağıda, mahremiyet ve sınırlarla ilgili kaygıları terapi ilişkisinin içine taşımaya yardımcı olmak üzere, terapistin uygun zaman ve yerde söyleyebileceği bazı ifadelere örnekler yer almaktadır:

    • “Kocanızın (çocuğunuzun, ev arkadaşınızın vb.) odanıza birkaç kez girdiğini fark ediyorum. Görüşmelerimiz sırasında mahremiyetinizi korumak sizin için zor görünüyor.”
    • “Duygusal bir konu her gündeme geldiğinde köpeğiniz üzerinize atladığında, yaşantınızı daha derinlemesine ele almak mümkün olmuyor.”
    • “Üzerinizde bir gömlek yokken yatakta uzanır durumda terapi seansımızı sürdürmek benim için uygun değil. Seansımızı burada durdurmak ve tamamen giyinmiş, oturur durumda olduğunuzda devam etmek isterim.”

    Terapistin görevi, sınırlarla ilgili güçlükleri arka plandan ön plana taşımaya yardımcı olmaktır; böylece bu güçlükler yalnızca eylemler içinde yaşanmakla kalmaz, fark edilebilir ve sözcüklerle tartışılabilir hâle gelir. Arka plandan ön plana geçiş, “bilinçdışını bilinçli kılma” sürecinin bir parçasıdır.

    1 Isaacs Russell, G. (2020), Remote Working during the Pandemic: A Q&A with Gillian Isaacs Russell. British Journal of Psychotherapy, 36: 364-374. https://doi.org/10.1111/bjp.12581


    Editoryal Notlar

    Yazar: Jonathan Shedler
    Başlık: The Patients Who Can’t Close the Door
    Yayın: Substack (https://substack.com)
    Tarih: 15 Haziran 2026
    Link: https://jonathanshedler.substack.com/p/for-some-patients-privacy-is-a-new

    Bu metin psikodinamikblog.com tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır. Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir. Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • İnsanların Acı Verici Deneyimleri Yinelemelerinin Altı Nedeni

    İnsan yalnızca haz veren deneyimlere değil, acı veren yaşantılara da tekrar tekrar dönebilir. Psikodinamik açıdan bu yinelemeler çoğu zaman bilinçli bir seçimden çok, suçluluk, kontrol arayışı, tanıdık olana tutunma ya da bilinçdışı çatışmalar ile bağlantılıdır. Bu yazı, insanların neden kendi acılarını yeniden üreten örüntülere sıkışabildiğini altı temel başlık altında ele alıyor. (Editoryal)


    Psikoterapistler, insanların acı verici deneyimleri yinelediklerini ve yeniden yaşadıklarını uzun zamandır gözlemlemişlerdir. Freud buna “yineleme zorlantısı” [repetition compulsion] adını vermiştir. Peki bunu neden yaparız? İşte altı neden.

    1. Suçluluğu hafifletmek için

    Bazı insanlar başarı ya da haz konusunda suçluluk hissederler; sanki keyif almak bir ihlalmiş gibi. Suçluluğu telafi etmek ve vicdanlarını yatıştırmak için acı çekmeye yönelirler. Bazı durumlarda acı ve ıstırap, kendilerine izin verdikleri her türlü hazzın “giriş ücreti” hâline gelir.

    2. Kontrol ve hâkimiyet duygusu kazanmak için

    Kişi, bir zamanlar çaresizlik içinde katlandığı acı verici ya da travmatik deneyimler üzerinde bir kontrol duygusu kazanmaya çalışır. Altta yatan bilinçdışı fantezi, geçmişteki bir incinmeyi yineleyerek ve bu kez farklı sonuçlanmasını sağlayarak onu geri alabileceği ya da geçmişteki bir yanlışı düzeltebileceği yönündedir. Fakat gerçekte, kişi aynı acıyı yeniden yaşamayı sürdürür.

    3. Çünkü acı çekmek yuvadır

    Yanmakta olan bir ahırdan kurtarılan paniğe kapılmış atlar, çoğu zaman yeniden içeri kaçarlar. Atlar ahırı emniyet ve güvenlikle ilişkilendirirler; orası onların yuvasıdır. Benzer şekilde, bir çocuğun en erken bağlanmaları, ne kadar acı verici olursa olsun, yuvadır. Ne kadar ihmalkâr ya da istismar edici olursa olsun, bildiği bakım ve rahatlığı her ne kadar deneyimlediyse, orada deneyimlemiştir. Rahatlama arayışında, aynı acıya geri döner.

    4. İkincil kazanç için

    Ruhsal belirtiler çoğu zaman, klinisyenlerin “ikincil kazanç” [secondary gain] olarak adlandırdığı, gizli yararlarla birlikte gelir. Bunlar ilgi görmeyi, sempati toplamayı, sorumluluktan muaf tutulmayı, özel muamele görmeyi, hatta maddi teşvikleri -örneğin maluliyet ödemesi- içerebilir. İkincil kazanç, acı çekmenin sürdürülmesi için güçlü bir teşvik hâline gelebilir.

    Psikoterapide, hastaları iyileşmenin olumsuz tarafını düşünmeye davet etmek yararlıdır. İlk tepki çoğu zaman şudur: “Bunun hiçbir olumsuz tarafı yok; iyileşmek için her şeyi yaparım.” Fakat terapist daha derin bir düşünme için alan açtığında -“O kadar hızlı değil, gelin bunu gerçekten düşünelim.”- şaşırtıcı yanıtlar ortaya çıkabilir.

    5. Başkalarını cezalandırmak için (pasif agresyon)

    Birini cezalandırma arzusu, acıdan kaçınma arzusundan daha güçlü olabilir. Kişi, tam da bir başkasının kendisi için istediği şey bu olduğu için, kendi başarı ya da mutluluk olasılıklarını sabote edebilir. İngilizcedeki “yüzüne inat burnunu kesmek” anlamına gelen ifade de bunu anlatır: Kişinin, başkasına zarar vermek isterken aslında en büyük zararı kendisine vermesi.

    Ruhsal belirtiler çoğu zaman başkaları için de acı ve ıstıraba neden olur. Depresyondaki bir kişi, işte üzerine düşeni yapamayacak, geçimini sağlayamayacak, taahhütlerini yerine getiremeyecek, partneriyle cinsel ilişki yaşayamayacak kadar depresyonda olabilir vb. Başkalarını cezalandırmada -özellikle de bu, sorumluluk ya da sonuçlar üstlenilmeden yapıldığında- çoğu zaman bilinçdışı sadistik bir haz bulunabilir. Ne de olsa, mağduru kim suçlar ki?

    6. Öz-değeri artırmak ya da kendini üstün hissetmek için

    Bazı kişilerde öz-değer -hatta üstünlük duygusu- kendini mahrum bırakmaya ve acı çekmeye dayanır. Şu inanç etrafında örgütlenmiş gibidirler: “Ben senden daha iyiyim, çünkü senden daha çok acı çekiyorum.” Güçlük ne kadar büyükse, ahlaki üstünlük duyguları da o kadar büyük olur. Psikanalistler buna ahlaki mazoşizm [moral masochism] adını verir.

    Bunlar, acı verici deneyimleri neden yinelediğimizin bazı nedenleridir. Bu örüntülerin çoğu bilinçli farkındalığın dışında işler. Çoğu zaman nedenini bilmeden kendi kendimizin en büyük düşmanı oluruz.


    Editoryal Notlar

    Yazar: Jonathan Shedler
    Başlık: Six Reasons People Repeat Painful Experiences
    Yayın: Substack (https://substack.com)
    Tarih: 25 Mayıs 2026
    Link: https://jonathanshedler.substack.com/p/six-reasons-people-repeat-painful

    Bu metin psikodinamikblog.com tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır. Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir. Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • Terapist Etiği Gerçekte Ne İle İlgilidir?

    Bu yazı, terapist etiğinin yalnızca kurallara uymaktan ibaret olmadığını; gizlilik, sınırlar, şeffaflık ve profesyonel ilişki gibi etik ilkelerin aslında psikoterapiyi mümkün kılan asgari klinik koşullar olduğunu ileri sürüyor. (Editoryal)


    Etik uygulama, psikoterapinin nasıl işlediğini anlamaya bağlıdır.

    Terapistlerin mesleki etik olarak düşündükleri şeylerin çoğu, gerçekte etikle ilgili değildir.

    Bu, yeterlilikle ilgilidir: psikoterapinin nasıl işlediğini ve onun gerçekleşmesi için gerekli koşulları anlamakla.

    Gizliliği, bu bir etik kural olduğu için değil; terapide söylenenlerin terapide kalacağını bilmedikçe kimsenin bize açılmayacağı için koruruz. Gizlilik olmadan, psikoterapi için gerekli koşullar mevcut olmaz.

    İkili ilişkilerden, kurallar böyle söylediği için değil iç içe geçmiş rollerin psikolojik olarak düşünebilme, ilişkisel örüntüleri tanıyabilme ve psikoterapistler olarak etkili biçimde yanıt verebilme kapasitemizi bozduğunu anladığımız için kaçınırız.

    Çareler vadetmeyiz, abartılı iddialarda bulunmayız ya da sansasyonel söylemlerle hareket etmeyiz çünkü psikoterapi ancak sözlerimiz gerçekten bir anlam taşıdığında işleyebilir.

    Yetkinliklerimiz ve eğitimimiz konusunda şeffaf oluruz çünkü psikoterapi güvene dayanır. Gerçeği eğip bükersek, hastalarımız söylediğimiz başka herhangi bir şeye neden inansın?

    Terapi sınırlarını koruruz çünkü aktarımın ve karşıaktarımın ham gücünü anlarız -ve sınırlar ne kadar güvenliyse, hastaların o kadar gevşeyebileceğini ve çalışmanın o kadar derinleşebileceğini biliriz.

    Kurallar, psikoterapiyi mümkün kılan asgari koşulları sistemleştirmeye yönelik girişimlerden ibarettir.

    Profesyonel bir ilişki dışında tanı koymayız ya da klinik tavsiye vermeyiz çünkü psikolojik anlayışın, ancak klinik bir bağlam içinde gerçekleşebilecek türden kapsamlı ve derinlemesine bir değerlendirme gerektirdiğini biliriz.

    Mesleki etiğin büyük bölümü, aslında temel yeterlilikle ilgilidir. Kurallar, psikoterapiyi mümkün kılan asgari koşulları sistemleştirmeye yönelik girişimlerden ibarettir.


    Editoryal Notlar

    Yazar: Jonathan Shedler
    Başlık: What Therapist Ethics is Really About
    Yayın: Substack (https://substack.com)
    Tarih: 18 Mayıs 2026
    Link: https://jonathanshedler.substack.com/p/therapist-ethics-is-really-about

    Bu metin psikodinamikblog.com tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır. Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir. Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • Terapi Fenomenleri İçgörü Değil, Yanılsama Satar

    Bu yazı, terapi fenomenlerinin çoğu zaman kişiye “sen mağdursun ve iyisin; suçlu başkasıdır ve o kötüdür” mesajını vererek bölme ve yansıtma gibi ilkel savunmaları güçlendirdiğini ileri sürüyor. (Editoryal)


    Mesajları neden karşılık bulur ve neden yanıltıcıdır?

    İyi olan her şey bedel gerektirir; karakterin gelişimi ise bedeli en ağır olan şeylerden biridir. Size masumiyetinize, yanılsamalarınıza ve kesinlik duygunuza mal olacaktır.

    Sheldon Kopp

    Terapi-fenomen kültürünün [therapy-influencer culture] temel bir mesajı vardır.

    Basitçe şöyle ifade edilebilir:

    • Sen mağdursun ve iyisin.
    • Suçlu olan başkasıdır ve o kötüdür.

    Bu iyi hissettirir çünkü içgörü ve öz-farkındalık için çabalayan yanımızla değil, savunmalarımızla aynı safta yer alır. Uzun vadede bu mesaj, derinden kendine zarar vericidir.

    İş Başındaki Savunmalar

    Bu mesaj iki özgül savunmayı güçlendirir:

    • Bölme [splitting]
    • Yansıtma [projection]

    Bunlar, tüm savunmalar içinde bedeli en ağır olanlar arasındadır.

    Bölme, duyguları bölmelere ayırdığımız; kendiliği [self] ve ötekileri [other] tümüyle iyi ve tümüyle kötü şeklindeki ikili kategorilere ayırdığımız bir dissosiyasyon biçimidir. Bu, gerçeklik algımızı çarpıtır; çünkü insanlar siyah-beyaz kategoriler hâlinde var olmazlar. İnsanlar karmaşık ve çelişkilidir; grinin tonlarında var olurlar.

    Bir kişi kendiliğin istenmeyen yönlerini -öfke, kötücüllük, saldırganlık, nefret, zalimlik ve bencillik gibi- bölmelere ayırıp reddettiğinde, bunlar başkalarına yansıtılır. Buna ilkel yansıtma [primitive projection] denir. Böylece kendimizi erdemli, masum, suçsuz -iyinin deposu- olarak görürüz. Ötekini ise nefret dolu ve kötü -kötünün deposu- olarak görürüz.

    Maliyet

    Bu savunmalara ilkel ya da bedeli ağır savunmalar deriz; çünkü kendilik-algılarımızı ve dolayısıyla dünyada işlev görme kapasitemizi çarpıtırlar. İçsel durumlarımızı doğru biçimde tanıyamayız ya da kendimizi olduğumuz gibi göremeyiz. Yanılsamalarımızı görür ve onlara inanırız.

    Bu, deneyimlerimizden öğrenemeyeceğimiz, duygusal olarak büyüyemeyeceğimiz, başkalarıyla sahici biçimde bağ kuramayacağımız ya da samimi yakınlık deneyimleyemeyeceğimiz anlamına gelir.

    Aynı şekilde, başkalarının içsel durumlarını doğru biçimde algılayamayız ya da onları oldukları gibi göremeyiz. Bunun yerine, kendi yansıtmalarımızı görürüz. Böylece kişilerarası dünyada etkili biçimde işlev göremez ya da ilişkilerimiz aracılığıyla büyüyemeyiz.

    Nihayetinde, kendi savunmalarımızın mahkûmları hâline geliriz.

    Bu savunmalar yalnızca kişisel olarak bedeli ağır savunmalar değildir. Aynı zamanda toplum için de yıkıcıdır. Çünkü kötülüğü, saldırganlığı ve nefreti başkalarına yansıttığımızda ve onları kötü ve tehlikeli olarak görmeye başladığımızda, onlara saldırmakta kendimizi haklı hissederiz. En kötü dürtülerimizi serbest bırakırız.

    Ama biz bunu böyle görmeyiz. Nefret dolu ve yıkıcı biçimlerde davransak bile, kendimizi haklı; davamızı ise adil görürüz.

    Dünyadaki pek çok çatışma ve kutuplaşmanın kaynağı budur.

    Karakterin gelişimi, yanılsamalarınıza mal olacaktır. Terapi-fenomen kültürü ise onları size geri satar.

    Neden İşe Yarar

    Söz konusu mesaj, popüler kültür “terapi” fenomenlerinin -sosyal medya hesapları milyonlarca takipçi çeken ve kitapları satan kişiler- temel mesajıdır:

    • Sen mağdursun ve iyisin.
    • Suçlu olan başkasıdır ve o kötüdür.

    O, gerçek acıya seslenir ve o anda çok iyi hissettirir. Kim haklı olanın kendisi, haksız olanın ise başkası olduğuna inanmak istemez ki?

    Bu yüzden yayılır.

    Bu yüzden ne aradığımızı sormamız gerekir:

    Hızlı bir mutluluğu [immediate high] mu?

    Yoksa uzun vadeli büyüme ve değişime götüren dürüst duygusal çalışmayı mı?

    Seçim budur.


    Editoryal Notlar

    Yazar: Jonathan Shedler
    Başlık: Therapy Influencers Sell Illusion, Not Insight
    Yayın: Substack (https://substack.com)
    Tarih: 4 Mayıs 2026
    Link: https://jonathanshedler.substack.com/p/therapy-influencers-sell-illusion

    Bu metin psikodinamikblog.com tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır. Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir. Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • Psikoterapide Sahte Empati

    Jonathan Shedler bu yazısında, psikoterapide “empati” [emphaty] olarak adlandırılan tutumun her zaman gerçek empati anlamına gelmediğini tartışıyor. Gerçek empati, hastanın yalnızca incinmiş, muhtaç ya da kırılgan yanlarına değil; öfke, haset, gücenmişlik, saldırganlık ve yıkıcılık gibi kabul edilmesi daha zor duygularına da açık olmayı gerektirir. (Editoryal)


    Birçok terapistin “empati” dediği şey, aslında empati değildir.

    Terapistler “empati” hakkında konuşmayı severler. Kim empati istemez ki? Sorun şu ki, birçok terapistin bu sözcükle kastettiği şey aslında empati değildir.

    Psikolojinin en derin içgörüsü, tek bir zihinden [mind] ibaret olmadığımızdır. Birçok zihinden ibaretizdir. Çoklu, çoğu zaman birbiriyle çelişen hislerimiz vardır. Bilinçli ve bilinçdışı deneyim katmanlarımız vardır. Yüzeyde olan şey hiçbir zaman hikâyenin tamamı değildir.

    O hâlde şunu sormamız gerekir: Deneyimin çoklu katmanları göz önüne alındığında, terapist hastanın hangi parçasıyla “empati kuruyor”?

    Uygulamada yanıt genellikle aynıdır: Terapist, hastanın incinmiş, muhtaç parçalarıyla “empati kurar”. Ardından terapist teselli eden, besleyen ve bakımveren tamamlayıcı rolü üstlenir.

    Sorun şu ki, bu durum hastanın aynı derecede gerçek olan diğer tüm parçalarını dışarıda bırakır: öfke, haset, gücenmişlik, nefret, garez, rekabet, yıkıcılık, saldırganlık.

    Terapist, hastanın deneyiminin bu parçalarını kabul etmediğinde, hasta da onları kabul edemez. Hisler yeraltına iner ve öz farkındalık fırsatları kaybedilir. Terapist ve hasta, birbirlerinin savunmalarıyla gizli bir işbirliği içine girer ve sahte bir kendilik [false self] sunarlar. Kabul edilen hisler kendiliğin kabul edilebilir versiyonu hâline gelir; geri kalanı ise reddedilir.

    Tanınmayan [varlığı kabul edilmeyen] şey üzerinde çalışılamaz.

    Bu yüzden yeniden sormamız gerekir: Terapist hastanın hangi parçasıyla empati kurmaktadır ve hangi parçalar yok sayılmaktadır [erasure]?

    “Empati” denen şey, terapist için rahat olan ya da terapistin kendisini şefkatli ve besleyici biri olarak görmesini destekleyen hislere seçici biçimde dikkat yöneltmenin bir gerekçesi hâline gelebilir.

    Gerçek empati, hastanın deneyiminin tüm yelpazesine açık olmaktır; yalnızca terapistlerin özdeşim kurmasının en kolay olduğu incinmiş parçalarına değil, aynı zamanda öfkesine, hasedine, garezine ve saldırganlığına da.

    Bundan daha azı yok saymadır, empati değil.


    Editoryal Notlar

    Yazar: Jonathan Shedler
    Başlık: What Is Therapy For?
    Yayın: Substack (https//:substack.com)
    Tarih: 20 Nisan 2026
    Link: https://jonathanshedler.substack.com/p/pseudo-empathy-in-psychotherapy

    Bu metin psikodinamikblog.com tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır.

    Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir.

    Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • Terapi Ne İçindir?

    Bu yazı, psikoterapinin “ne için” yapıldığı sorusuna kavramsal bir açıklık getirmeyi amaçlamaktadır. Metin, terapinin amacının semptomları ortadan kaldırmak, geçmiş olayları anlatmak ya da belirli yaşam hedeflerine ulaşmak olmadığını; aksine, kişinin psikolojik işleyişinde zorluklara yol açan süreçleri anlamak ve dönüştürmek olduğunu vurgular. Bu çerçevede yazı, vaka formülasyonunun psikoterapiye yön ve odak kazandıran temel unsur olduğunu ortaya koyar ve terapötik çalışmanın yüzey sorunlardan derin psikolojik yapılara doğru ilerlemesi gerektiğini temellendirir.

    Yazar: Jonathan Shedler
    Yayın: Substack
    Tarih: 20 Nisan 2026
    Konu: Psikoterapinin amacı ve vaka formülasyonunun rolü

    Çok sık bir şekilde, problemi amaçla karıştırırız.


    Psikoterapi, terapist onun ne için yapıldığını ya da neden başlatıldığını bilmeden asla başlamamalıdır.

    Otto Kernberg

    Problem

    Eğer terapistlere belirli bir hasta ya da danışan için terapinin amacını [purpose] sorarsanız, birçoğu size bir belirti ya da tanı söyler (“depresyon”); ya da hastanın öyküsüne dair bir şey söyler (“çocukken istismar edilmişti”); ya da arzu edilen bir yaşam sonucundan söz eder (“bir hayat arkadaşı bulmak istiyor”).

    Bunların hiçbiri bize psikoterapinin ne için olduğunu söylemez. Bunlar, hastanın mutsuzluğunun ne ile ilgili olduğunu gösterebilir; ancak terapiye bir yön ya da amaç kazandırmaz.

    Psikoterapinin Amacı

    Psikoterapinin amacı [purpose] hastanın kendisiyle ilgili bir şeyi değiştirmesine yardımcı olmaktır.

    Daha özgül olarak, amaç hastanın kendisiyle ilgili şu özellikleri taşıyan bir şeyi değiştirmesine yardımcı olmaktır:

    1. zorluklara ya da sınırlılıklara yol açan
    2. hastaların değiştirmek istediği
    3. psikoterapinin gerçekçi olarak değiştirmeye yardımcı olabileceği

    Başka bir deyişle, amaç “depresyon” değildir; amaç, kişinin psikolojisinde onu depresyona yatkın kılan bir şeyi anlamak ve onu değiştirmeye yardımcı olmaktır.

    Amaç “çocukluk istismarı” değildir; amaç, geçmişin kişiyi bugünde nasıl etkilediği ve yaşamında zorluklara yol açacak biçimde nasıl ortaya konduğu (oyuna döküldüğü) ile ilgilidir.

    Amaç “bir hayat arkadaşı bulmak” değildir; amaç, kişinin arzuladığı ilişkileri kurmasının önünde engel oluşturan kendisine ilişkin bir şeyi anlamak ve onu değiştirmeye yardımcı olmaktır.

    Her durumda, amaç kişinin kendisiyle ilgili bir şeyi değiştirmektir.

    Psikoterapinin doğrudan etkileyebileceği tek şey budur.

    Tedavi Amacı Vaka Formülasyonundan Türetilir

    Tedavinin amacı, bir vaka formülasyonundan [case formulation] türetilir. Vaka formülasyonu, kişinin yaşadığı güçlükleri ortaya çıkaran psikolojik süreçleri tanımlar. Yüzeyde görülen sorunları, psikoterapinin değiştirmesine yardımcı olabileceği psikolojik süreçlerle ilişkilendirir. Psikoterapiye yön ve odak kazandıran da budur.

    Terapist ile hasta, birlikte neyi ve neden yapmaya giriştiklerini anlamadan ve bu konuda uzlaşmadan doğrudan “terapi yapmaya” başladıklarında eksik olan şey tam da budur.

    Bu tedavilerin tıkanmasının, bir çıkmaza girmesinin ve yönünü kaybetmesinin sebebidir.


    Psikoterapi, terapist onun ne için yapıldığını ya da neden başlatıldığını bilmeden asla başlamamalıdır.

    Otto Kernberg
    Çeviri Notu (Tıklayın)

    Yazar: Jonathan Shedler
    Başlık: What Is Therapy For?
    Yayın: Substack
    Tarih: 20 Nisan 2026
    Link için tıklayın.

    Bu metin psikodinamikblog.com/ tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır.

    Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir.

    Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • Narsisizm-Psikopati Sürekliliği

    Metin, Otto Kernberg’in nesne ilişkileri kuramına dayanan modelinden hareketle, patolojik narsisizm, habis narsisizm ve psikopatiyi tekil kategoriler olarak değil, bir süreklilik içinde ele almaktadır. Bu süreklilikte belirleyici olan temel değişkenin, sevgi ile nefret/saldırganlık arasındaki denge olduğu vurgulanmaktadır. Yazı Jonathan Shedler tarafından kaleme alınmıştır.

    Her şey, sevgi ile nefret arasındaki dengeye bağlıdır.

    Birçok kişi -sıradan insanlar ve hatta bazı terapistler bile- artık “narsisist” terimini istismarcı ile eşanlamlı olarak kullanmaktadır. Bu, terimin hatalı bir kullanımıdır; psikolojik bir anlama zemini oluşturmaz. Profesyonellerin daha nüanslı ve daha doğru bir kavramsal dile ihtiyacı vardır.

    Süreklilik

    Otto Kernberg, tartışmasız biçimde kişilik patolojisi alanındaki en etkili kuramcılardan biridir. Çalışmaları, kendilik [self] ve ötekiler [others] deneyimimizin geçmiş ilişkiler tarafından nasıl yapılandırıldığını inceleyen nesne ilişkileri kuramına [object relations theory] dayanır. Psikanalitik kuramda “nesne” [object], gerçek kişiler ya da kişilere ilişkin zihinsel temsiller anlamına gelir. Nesne terimi, bir kişinin ilgi, dikkat ya da arzu yöneliminin hedefi olması anlamında kullanılır.

    Otto Kernberg’in nesne ilişkileri modelinde, patolojik narsisizm [pathological narcissism], habis/kötü huylu narsisizm [malignant narcissism] ve psikopati [psychopathy] bir süreklilik oluşturur. Bu sürekliliğin merkezinde yer alan temel mesele, sevgi [love] ile nefret [hate] arasındaki dengedir.

    Aşağıda bu kavramlara ilişkin “kısa ve özet” [CliffsNotes] niteliğinde açıklamalarımı bulabilirsiniz.

    Patolojik Narsisizm

    Patolojik narsisizm, bölme [splitting] savunmasına dayanır. Kişi, kendiliğe ve ötekilere ilişkin idealize edilmiş, tümüyle iyi [all-good] temsillerle özdeşim kurar ve bu niteliklere sahip olduğunu hayal eder. Aksi takdirde zayıf, kötü ya da yetersiz olarak deneyimlenecek kendilik parçaları inkâr edilir ve başkalarına yansıtılır. Bu yolla kişi, kendisini iyi ve üstün olarak idealize edilmiş bir biçimde algılamayı sürdürürken, diğerlerini kötü ve aşağı olarak değersizleştirir.

    Bu savunmacı biçimde çarpıtılmış kendilik tasarımı, patolojik büyüklenmeci kendilik [pathological grandiose self] olarak adlandırılır.

    Habis/Kötü Huylu Narsisizm

    Habis/kötü huylu narsisizm, nefretle ve saldırganlık [aggression] ile patolojik narsisizmdir. Bu düzeyde diğerleri yalnızca daha değersiz olarak görülmez; aynı zamanda acımasız, sömürücü ve nefret yüklü biçimlerde muamele görür -buna karşın kişi kendisini hâlâ grandiyöz bir biçimde algılamayı sürdürür. Diğer ayırt edici özellikler arasında antisosyal davranış örüntüleri ve paranoid bir yönelim bulunur. Bunun nedeni, kişinin kendi yansıttığı saldırganlığı dışarıdan, yani başkalarından geliyormuş gibi deneyimlemesidir.

    Psikopati

    Psikopatide kişilikte bütünüyle nefret ve saldırganlık baskın hale gelir. Diğer insanlar, yalnızca egemenlik kurulacak, sömürülecek ya da sadistik biçimde kullanılacak nesneler olarak ele alınır.

    Sevgi ve Nefret

    Nefret belirleyici değişkendir: Nefret arttıkça kişi, narsisizmden habis narsisizme ve oradan psikopatiye doğru süreklilik üzerinde ilerler.

    Sevme kapasitesinin -bağlanma [attachment] ve ilişki kurma (connection) arzusunun- korunduğu durumlarda, kişi sürekliliğin narsisistik ucundadır ve tedavi mümkündür.

    Nefret ve saldırganlığın baskın olduğu durumlarda tanı habis narsisizmdir. Bu durumda tedavi, sevgi ile nefret arasındaki dengenin niteliğine bağlı olarak mümkün olabilir ya da olmayabilir.

    Sevgi ve ilişki kurma kapasitesinin bulunmadığı, yalnızca nefret ve saldırganlığın olduğu durumda ise tanı psikopatidir. Gerçek psikopati genellikle tedavi edilemez olarak kabul edilir.

    Popüler Psikolojinin Yanıldığı Nokta

    Popüler terapi kültürünün narsisizme atfettiği istismarcı, sömürücü ve saldırgan davranışlar, gerçekte narsisizmle pek ilişkili değildir; bu davranışlar esasen habis narsisizmle ve psikopatiyle ilgilidir. Bu ayrımı kavramak, hem terapi odasında hem de kamusal yaşamda kritik öneme sahiptir.

    Not: Bu özet, zorunlu olarak sadeleştirilmiştir. Amaç, birçok terapistin erişim imkânı bulamadığı bu fikirlere bir giriş noktası sunmaktır. Eğer bu metin daha fazla öğrenme yönünde bir ilgi uyandırdıysa, bu yeterlidir.

    Daha derinlemesine bir inceleme için şu kaynağı öneririm: Diamond D, Yeomans F, Stern B, & Kernberg, O. (2021). Treating Pathological Narcissism with Transference-Focused Psychotherapy. Guilford.

    Çeviri Notu (Tıklayın)

    Bu yazı, Jonathan Shedler tarafından kaleme alınan “The Narcissism to Psychopathy Continuum” başlıklı metnin Türkçe çevirisidir. Metin, narsisizm ile psikopati arasındaki süreklilik fikrini ele almaktadır.

    Orijinal Kaynak

    Yazar: Jonathan Shedler
    Başlık: The Narcissism to Psychopathy Continuum
    Yayın: Substack (jonathanshedler.substack.com)
    Tarih: 13 Nisan 2026
    Link için tıklayın.

    Bu metin psikodinamikblog.com/ tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır.

    Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir.

    Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.

  • Psikiyatrik Tanı Bir Hastalık Değildir

    Tanıtım Kartı

    Jonathan Shedler tarafından kaleme alınan bu metin, psikiyatrik tanıların doğasına ilişkin temel bir kavramsal ayrımı ele almaktadır. Yazı, DSM tanılarının birer “hastalık” değil, belirli semptom örüntülerini tanımlayan betimleyici kategoriler olduğunu vurguluyor.

    Metin, psikiyatrik tanıların tıbbi hastalıklar gibi ele alınmasının kavramsal bir hata [category error] oluşturduğunu ortaya koyarak, psikolojik sorunların anlaşılmasında daha derinlikli ve bağlamsal bir yaklaşımın gerekliliğine işaret ediyor.

    Yazar: Jonathan Shedler
    Yayın: Psychology Today – Psychologically Minded
    Tarih: 29 Temmuz 2019
    Konu: Psikiyatrik tanıların doğası ve kavramsal sınırları

    Psikiyatri fakültesinde çalışmaya başladığım ilk haftamda, Dr. G adında yetkili bir psikiyatri asistanı ile bir vaka üzerine çalışıyorduk. Dr. G bana bazı demografik bilgiler verdi ve reçeteleyeceği ilaçları saymaya başladı.

    “Bir dakika”, dedim. “Bu hastanın ne sorunu var, onu ne için tedavi ediyoruz?”

    “Anksiyete”.

    “Anksiyetesinin var olduğunu nereden anladınız?”

    Dr. G, kafasını yana çevirerek boş ve anlam verememiş gözlerle baktı. Sorumu farklı bir şekilde bir daha sordum. “Ne size hastanın anksiyetesi olduğunu düşündürdü?”

    Dr. G kafasını diğer tarafa çevirdi.

    “Hastanın anksiyetesine sebep olan şey ne?”

    Dr. G, düşündü ve cevapladı. “Hasta yaygın anksiyete bozukluğuna sahip.”

    “Yaygın anksiyete bozukluğu, anksiyetesinin sebebi değil.” dedim. “Bu sadece anksiyeteyi tanımlamak için kullandığımız bir etiket.”

    Bir boş ve anlam verememiş bakış daha. Şansımı farklı bir yol ile denedim. “Peki sizce bu hastanın anksiyetesi konusunda, psikolojik açıdan neler oluyor?”

    “Psikolojik açıdan mı?”

    “Evet, psikolojik açıdan.”

    “Bunun psikolojik olduğunu düşünmüyorum, bence bu biyolojik kökenli.”

    “Tamam, bu bir başlangıç noktası.” dedim. “Neden böyle düşündüğünüzü anlatabilir misiniz?”

    “Hastanın annesi de anksiyeteye sahipti.”

    “Bu, hastanızın anksiyetesinin biyolojik kökenli olduğunu mu gösteriyor?”

    “Evet.”

    Kafamı çevirme sırası bendeydi.

    “Tamam, bir düşünce deneyi yapalım. Hastanızın küçükken evlatlık olarak alındığı ve onu yetiştiren anneyle bir biyolojik bağı olmadığını varsayalım. Sizce, sürekli çocuğuna dış dünyanın ve çevrenin güvenli olmadığı fikrini veren ve anksiyeteye sahip olan bir anne çocuğu da kaygılı ve anksiyeteye sahip bir hale getirebilir mi?”

    “Bu yönden hiç bakmamıştım.”

    O an gelen, kafamı duvarlara vurma dürtüsünü bastırdım ve sonra Dr. G’nin tedavi planı raporunu imzaladım. “Umarım Dr. G için bir merak tohumu ekmişimdir.” diye düşündüm.

    Psikiyatrinin sözde incili DSM (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders)’de listelenen teşhisler, hiçbir şeye sebep olmuyor. Onlar sadece semptomları tanımlamak adına bir nevi kısa yol olan, kabul edilmiş etiketler. Yaygın anksiyete bozukluğuna sahip olmak, bir bireyin altı ay veya daha fazla zamandır kaygı sorunu yaşadığı ve bunun hayatının gidişatını kötü etkilediği anlamına gelir. Daha fazlası değil. Teşhis bir tanımdır, bir açıklama değil.

    Anksiyetenin kaynağının yaygın anksiyete bozukluğu olduğunu söylemek, anksiyetenin sebebinin anksiyete olduğunu söylemekle aynı anlama gelir.

    Aynı durum DSM’de bulunan diğer bozukluklar için de geçerli. Majör depresyon bozukluğuna sahip olmak, bireyin iki hafta veya daha fazla süredir süregelen bir depresif mod, ilgisizlik ve isteksizliğe sahip olmasıdır. Majör depresyon bozukluğu bu semptomların sebebi değildir, onları tanımlamak için kullandığımız bir terimdir.

    Bu durum kendini tekrar eden bir mantığa sahiptir. Bir hastanın depresyonu olduğuna nasıl emin olabiliriz? Çünkü semptomları var. Neden semptomlara sahip? Çünkü depresyon bozukluğu var.

    Bu yaşanan karışıklık, tıbben yapılan teşhislerin etiyolojiye dayanması sebebiyle ortaya çıkar. “Göğüs ağrısı” bir teşhis veya tanı değildir, semptomtur. Ateroskleroz, miyokardit ve pnömoni bir teşhistir. Bu teşhisler de göğüs ağrısının altında yatan olası biyolojik durumları tanımlar.

    Psikiyatrik tanılar ise kategorisel olarak farklıdır; çünkü psikiyatrik tanılar sadece tanımlayıcıdır, hiçbir zaman açıklayıcı değildir. Hiçbir zaman etiyoloji diliyle konuşamazlar. Eğer yaygın anksiyete bozukluğu ve majör depresyonla, pnömoni veya diyabeti aynı kategoriye koyarsak, kategori hatası yapmış oluruz. Kategori hatası bir şeye onun sahip olamayacağı bir özelliğin yüklenmesi anlamına gelir; örneğin bir kayaya duyguların atfedilmesi gibi.

    Amerikan Psikiyatri Birliği de aynı noktanın altını çizdi. Yakın bir zamana kadar Amerikan Psikiyatri Birliği’nin web sitesinde DSM hakkında çok net bir uyarı yer alıyordu: “DSM’de belirtilen teşhis kriterleri klinik iletişim için olan ortak bir dil sağlar, aynı teşhiş ismine sahip olan hastaların bozukluklarının altında yatan sebeplerin aynı olması ve tedaviye de aynı cevabı vermeleri beklenmez.”

    Yakın bir zamanda Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü, DSM tanılarının altta yatan nedenleri haritalamadığı ve akıl sağlığı araştırmaları için de bir temel olamayacağı sonucuna vardığında Amerikan Psikiyatri Birliği de bunu kabul edip uyarıyı değiştirdi: “DSM, klinisyenlere tanı konusunda yardımcı olabilecek ve klinisyenlere ortak dil sağlayan bir rehberdir.”

    Dr. G nasıl bunu yanlış anlamıştı? Nasıl yaygın anksiyete bozukluğunun anksiyeteye sebep olabileceğini düşündü?

    Amerikan Psikiyatri Birliği, aynı tanı etiketine sahip olan hastaların aynı semptomlara sahip olmalarının gerekmediğini ve tedaviye verdikleri cevapların da aynı olmasının beklenmediğini söyledi. Daha sonra araştırmacılar da DSM tanıları için tedavi rehberleri oluşturdu. Profesyonel organizasyonlar da DSM tanılarının pratiğe dökülmesiyle ilgili yönergeler yayınladı. Ve tabii ki ilaç şirketleri “Depresyon farklı ve kendini belli eden bir bozukluktur, yoğun duygusal ve fiziksel semptomlara sebep olur.” gibi reklamlar yayınlamaya devam ettiler. Söylenenlerin ve davranışların çeliştiği bir durum.

    Geçenlerde, DSM-5 için Amerikan Psikiyatri Birliği çalışma kılavuzunda bir kendini değerlendirme testi gördüm. Formatı, vaka ve çoktan seçmeli tanı seçenekleri şeklindeydi. Vakalardan bir tanesi “uçma” korkusu olan bir hastayı tanımlıyordu. Onu takip eden soru ise, “Aşağıdaki bozukluklardan hangisi bu hastanın anksiyetesinin sebebi olabilir?” idi. Eğer bu test çoktan seçmeli olmasaydı yazacağım cevap, “Hiçbiri, çünkü DSM tanıları sebep değildir, sadece tanımlayıcı etiketlerdir.” olurdu.

    Cevap anahtarı ise cevabın “C) Özgül Fobi” olduğunu söylüyordu. Bu test gerçek bir sınav olsaydı, ben kalırdım. Fakat öğrencim Dr. G, bir hayli başarılı olurdu.

    Ekleme: Bu postumun devamında gelen bazı yorumlar beni şaşırttı, belli ki bazı psikiyatristler tanı konusunu tartışmak için gerekli yeterliliğe sahip olmadığımı düşünüyor.

    DSM’yi anlayamamamda etkisi olan akademik eksikliklerim için özür diliyorum fakat DSM-IV’ün kıdemli editörünün de bu konuyu benimle aynı şekilde yanlış anlaması biraz içimi rahatlattı.

    “Mental bozukluklar hastalık değil, kurgulardır. Tanımlayıcılardır, açıklayıcı değil. İletişim ve tedavi planlaması için yardımcıdır fakat sebep-sonuç ilişkisi belirtmez. Bunları DSM-IV’ün Giriş bölümünde yazdık fakat kimse okumadı.” – Allen Francis, DSM-IV Kıdemli Editörü.

    Çeviri Notu (Tıklayın)

    Bu yazı, Jonathan Shedler tarafından kaleme alınan “A Psychiatric Diagnosis Is Not a Disease” başlıklı metnin Türkçe çevirisidir. Metin, psikiyatrik tanıların doğasına ilişkin yaygın bir yanlış anlamayı ele alır ve DSM tanılarının hastalık değil, semptomları tanımlayan betimleyici kategoriler olduğunu ileri sürer.

    Yazar, psikiyatrik tanıların neden açıklayıcı değil betimleyici olduğunu vurgularken, bu tanıların tıbbi hastalıklar gibi ele alınmasının bir “kategori hatası” oluşturduğunu belirtir.

    Orijinal Kaynak

    • Yazar: Jonathan Shedler
    • Başlık: A Psychiatric Diagnosis Is Not a Disease
    • Yayın: Psychology Today – Psychologically Minded
    • Tarih: 29 Temmuz 2019
    • Link için tıklayın.

    Bu metin psikodinamikblog.com/ tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri sürecinde kavramsal doğruluk ve psikodinamik terminolojiye sadakat esas alınmıştır.

    Çeviri hazırlanırken ChatGPT dilsel ve teknik destek amacıyla kullanılmış; nihai metin çevirmen tarafından gözden geçirilmiştir.

    Bu çeviri yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Orijinal metnin tüm hakları yazara ve yayıncıya aittir.